R.adar

6/8/2006 - Kiitos!

Posted by Elf
Scent of the sea before the waking of the world
Brings me to thee
Into the blue memory....

Kiitos Nightwish!

Into the blue memory....




Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

5/8/2006 - Epica Konseri...

Posted by Elf
25 Temmuz akşamı saat 11:30’da büyük bir heyecanla Fatih Ekspresi’ne bindik. 1 gün, 2 gecelik özgürlük ve Epica konseri. Üstüne üstlük grup üyeleriyle yapılacak bir röportaj! Sanırım hayatımın en mutlu zamanlarıydı ve yaşlandığımda torunlarıma anlatacak ve onların “Hadi bir daha anlat” diyecekleri 1 gün ve 2 gece yaşayacaktım.

Trende korkunç bir şekilde uykumun gelmesine rağmen, gözlerim kapanmamakta ve bilincim kaybolmamakta ısrar etti. Üstüne üstlük trendeki klimanın nedense -10 dereceye ayarlanması ve benim salaklık yapıp “Amaaan! Yük olacak orada şimdi” diyerek üstüme bir şey almamam da sanırım bilincimin yerinde kalmasına neden oldu. Sonuç olarak yaklaşık 2 saat uyudum ve İzmit’te deniz ve gemileri görmemle beraber (Ah! Evet deniz ve su aşkı...) artık uyumak bana haram oldu. Haydarpaşa’ya geldiğimizin anons edilmesiyle, artık herşey için çok geç olduğunu da kavradım.

Haydarpaşa’dan dosdoğru Ortaköy’e gittik. (Vapurla! Sanırım İstanbul’un en sevdiğim özelliği) Denize karşı oturup kahvaltı yapmaya çalıştım ama pek olmadı. Denizi görmek + Epica konseri ve röportajı heyecanı pek bir şey yememe müsade etmedi. Kendime birşeyler yememi söyleyerek işkence ederken, Murat beni aradı ve Beşiktaş’ta olduklarını, Ortaköy’e doğru geldiklerini söyledi. Ondan sonra kendime işkence yapmayı unutup bir şey yemedim zaten.

Yaklaşık 20 dakika sonra Epica Türkiye t-shirtüyle adminimiz ve Görkem (bowoli) Ortaköy’ü şenlerdirdi. Hemen kaynaşıp hediye aramaya başladık. Önce yolda gördüğümüz küçük bir büfeden rakı aldık. Tekirdağ mı alalım başka bir şey mi alalım diye küçük çaplı bir tartışmadan sonra “Amaaan! Ne anlarlar rakıdan” diyerek Yeni Rakı’da karar kılındı. Rakı arkadaşım tarafından gasp edilmeye çalışılsa da tarafımdan kurtarıldı. O sıcakta Beşiktaş’a kadar yürüdük. Beşiktaş’ta bir şeyler aradık ama bulamadık. Bu arada neresi olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan bir yerden fıstıklı ve fındıklı lokum aldık. Sonra Taksim’e gittik. İstiklal Caddesi’nden de nazar boncuklarını aldık. Böylece hediye alma işi halledilmiş oldu. Kaval ve sepet hazırdı zaten. (Evet bildiğimiz çoban kavalı... Sepetin ismi de tavuk sepeti oldu sonradan..)

Saat 11:30 civarında McDonalds’a gidip üst katta sepeti hazırladık. Bu arada rakıyı falan saklamayı unuttuk; ama neyseki kimse keş olduğumuzdan şüphelenmedi :P. Röportaj sorularını falan kontrol ettikten sonra “Anca yetişiriz, hadi gidelim” naraları atarak, 12:30’da Maslak’a vardık. Röportaj 13:30’daydı ve Refresh’in önünde tek gölgede kalan yer vardı. Orada da oturmamıza izin vermediler. Neyseki oraya BP bir istasyon açmayı akıl etmiş, biz de yaklaşık 1 saat oraya çöreklendik. Bu arada sıcak hepimizi süblimleştirdi tabi. Sevgili adminimiz Murat ve Görkem birer bira aldılar, metalci gençlik takıldılar; ama biz namuslu, cici ve hanım kızlar olduğumuz için bira falan almadık. (Buradan damat adaylarına sesleniyorum :P)

Saat 13:45’te Epica’nın tur menajerini aradım. (Jeroen Brom- nam’ı diğer Yero) Konuşamadım; ama anlaştık nasıl olduysa, grubun daha otelden çıkmadığını, onu 1 saat sonra aramamı söyledi. 1 saat daha güneşin altı? Peki... (-içindeki sesler ona işkence yapar-Epica.. Epica... Az kaldı... 1 saatçik daha...Yakında bitecek... Epica...) 1 saat geçmek bilmedi. Etrafımdakilerin beni sıkıştırmalarıyla 1 saat sonra Yero’yu tekrar aradım. Açmadı..Bir daha... Yine açmadı... Bir daha.. Meşgule verdi.. Bir daha.. (yüzsüzlüğün bu kadarı..) Açmadı..

Son aramamdan yaklaşık 5 dakika sonra beyaz bir minibüsün içinde kızıl bir kafa ve yaklaşık 5 tane uzun saçlı insan gördük. Etrafımdaki herkes el salladı, ama ben sallayamadım. Rivayetlere göre onlar da bize el sallamışlar. Öyle sevimli insanlar yani.

Image
Mark Jansen ve hediyeleri :)
Her neyse sonunda yalvar yakar içeri girmenin bir yolunu bulduk. Bizi sonradan Overload’un bateristi olduğunu öğrendiğim arkadaş içeri götürdü. Bu arada yolda Yves’i görüp selam verdik, kafasını sallamakla yetindi. (Neyseki kafa salladı ya onu da yapmasaydı...) Hazır olmalarını beklerken Jeroen ve Coen’i de gördük. Jeroen bize hemen “Hello guys!” diyerek sıcak bir karşılama yaptı. Coen’in ise bize bir şey söyleceyecek hali kalmadı, çünkü arkadaşım Çağla Coen’i görür görmez “Allah!” diye bağırdı. Haliyle o da şaşırdı tabi...

Neyse Yero’yla kısa bir konuşma yaptıktan sonra 2 ya da 3 kişinin röportaja girebileceğini öğrendik üzüntüyle. Neyseki yan odada Simone vardı da pek üzülmediler röportaja giremeyen arkadaşlar :) Biz de gülüşerek yalan yanlış İngilizcemizle bir şeyler sormaya çalıştık. Röportaj sırasında konserden sonra hepimizin boğazının ağrıyacağının da sözünü verdik. Mark’ın acayip cana yakın bir insan olduğunu ve sürekli gülümsediğini söylemeden edemeyeceğim. O sevimli yaratık nasıl brutal vokal yapıyor, ilginçtir. Röportaj yakında yazıya dökülecek inşallah, siz de okuyacaksınız...

Röportaj bittikten sonra hediyelerimizi verdik, (benim nazar boncuğunu ne işe yaradığını anlatmam da ayrı bir traji-komedi tabi..) resim falan çektirdik, imza falan aldık, güzel anlardı. Sonra içerde kalmak için yalvarıp yakarsak da bizi dışarı çıkardılar. Güneşin altında saatlerce bekledik. İlaç kullanan bir insan olarak ışığa doğru gidip geldiğimi itiraf etmeliyim. Neyseki ölmeden açtılar kapıyı saatler sonra da, biz de girdik içeri. En önde yerimizi aldık. Yaklaşık 3 saat soundcheck falan dinledik herhalde. Ön gruplar bitmek bilmedi.

Önce Overload çıktı. İnanın hiç bir şarkısını bilmiyordum. Solistlerinin sesi fena değildi ama. Son söyledikleri şarkının Whitesnake olduğunu öğrenebildik sadece. Fena değillerdi, 6 şarkı söyleyip indiler.

Röportaj sonrası hatıra fotoğrafı
Daha sonra Soul Sacrifice çıktı. Solistleri ilginç göz makyajı ve bası deli gibi çalmasıyla hoşuma gitmişti. Ama sonra nedense “Epica’nın hastasıyız!” diyerek sahneye tükürdü. Ben de avazım çıktığı kadar “Ulan niye çıktın o zaman sahneye” diye bağırdım ve daha sonraki 4 şarkıyı da büzüşerek dinledim, arkadaş hep önümde çaldı ve her an tükürük yağmuruna tutulmaktan korktum. Neyseki kazasız belasız çıkıp gittiler. 4 şarkının sonunda tek kaza geçiren, solistin zavallı bas gitarı oldu. Neden tellerini koparma gereği duydu, onu da çözemedim ya, daha fazla üstüne gitmeyim dedim, ne olur ne olmaz.. (yarabbi şükür..)

Daha sonra çok sevdiğim gruplardan biri çıktı sahneye: Catafalque... Uniquie albümlerini alıp dinlemiştim; ama hanım vokalin sesi pek hoşuma gitmemişti. Çok yanılmışım, günahını almışım, dehşet güzel söylüyormuş sevgili solistimiz. The Soothsayer’la başladılar ve yanlış hatırlamıyorsam 4 şarkı söylediler. Yeni albümlerinin de Eylül’de çıkacağını duyurdular, çok sevindik. Yalnız son şarkıda brutal vokal arkadaşımın neden sahnede secdeye yattığını –önümde- çözemedim. Kimse de bir şey demedi sahnede, ben krizlere girdim, önümde adam ölüyor diye, neyseki kalkıp inebildi sahneden...

Ve işte o an... Sıra Epica’ya geldi. Sahneye Yves, Coen, Jeroen, Mark ve Ad çıkıp soundcheck yaptılar. Bir ara Simone da sesini bize duyurdu ama yüzünü göstermedi. Yves’in bileğinde Catafalque’ın brutal vokalinin bilekliğini gördüğümü de eklemeliyim. Kaynaşıp, dost olmaları güzel bir şey. Sonuçta Catafalque köklü bir grup ve dışarıya açılmayı hak ediyor.

Bu arada gece 2 saat uyumuş olmanın ve bütün günü ayakta geçirmiş olmanın sonucu olarak korkunç uykumuz geldi. Ben bir ara yerlerde süründüm yorgunluktan. Demirlere kapanıp uyumaya çalıştım falan ama olmadı tabi. Huna’b Ku’nun başlamasıyla uykuyu ve aşırı yorgunluğu falan dinlemedik. Daha sonra Simone dışında grup üyeleri çıkıp –korkunç çığlıklar eşliğinde- Dance Of Fate’i çalmaya başladılar. Daha sonra Seif Al Din, Façade Of Reality, Sensorium, The Last Crusade, Mother Of Light –harikaydı!- Blank Infinity ve Quietus falan geldi. Simone, Coen eşliğinde Solitary Ground’u söyledi. Çok güzeldi, herkes eşlik etti -ya da biz ettik diye herkesin eşlik ettiğini sandık- ağlayasım geldi. Cry For The Moon tek kelimeyle harikaydı. Simone dehşet kafa sallıyor. Bir ara Coen’le arkada deli gibi kendilerinden geçmelerini görünce ağzım açık kaldı. (Simone’a tapının) Simone dinlenirken, diğerlerinin Crystal Mountain’ı söylemesi de çok güzeldi. (Mark’a tapının :P) En sonunda The Phantom Agony’yi söyleyip bize veda ettiler. Ama biz etmemeye kararlı insanlar toğpluluğu olarak Epica’yı bir daha sahneye çıkardık. Coen mikrofonun başına geçerek bizimle güzel bir konuşma yaptı:

-Eve gitmek istiyor musunuz?? Hayır!!!
-Peki biz gitmek istiyor muyuz?? Hayır!!!
-Daha fazla şarkı dinlemek istiyor musunuz??? EEVEETTT!!!!
-Ne kadar harika bir seyirci topluluğu olduğunuz söylemek isterim!!! (Ah evet işte bu!)

Consing To Obilivion (Röportaj sırasında ısrarla oblivijın diye telaffuz ettiğimi söylerek günah çıkarmak isterim) ve Illusive Consensus’u söyleyerek bizi birazcık daha coşturdular. Konser esnasında Mark’ın yanımıza gelip bize sürekli selam vermesi, Simone’un gülümsemesi, Yves’in ise kimseyi takmaması konserin güzel anlarıydı. Konser bitince Coen birasını seyircilere attı. Duyduğumuza göre su falan da atmışlar. Mark sahneden inip herkesin elini sıktı. Biz de bu şerefe bir daha erişen insanlardan biri olduk. Ya grup dediğin böyle olmalı hayranlarını düşünmeli. :)

Illusive Consensus da bitince, Ad penasını bize doğru attı. Ama saatlerce arasak da bulamadık. En sonunda lanet ederek konser alanından çıktık. Deli gibi yorgun, aç susuz insanlardık ama mutluyduk işte. Epica gibi yüce bir grubu İstanbul gibi güzel bir kentte ağırladık, onlar da bize güzel anlar yaşattılar. Keşke biraz daha konser alanında durma şansımız olsaydı, daha sonra çıkıp hayranlarıyla buluşmuşlar. Ama otobüse yetişmemiz gerekiyordu ve sağolsun Epica Türkiye’nin bütün elemanları da bizim için seferber oldular. –Murat’a bizi Taksim’e kadar getirdiği için teşekkür ediyorum - Taksim’deki servisi kaçırmışız ama Esentepe’dekine yetiştik. Otobüsün konforlu koltuklarında yarı uykulu konser kritiği yaptıktan sonra kısılmış seslerimizle –söz verdiğimiz gibi- “Ah Epica ah, ne yüce grupmuşsun sen be kıymetini bilemedik” diyerek uykuya daldık.

Ankara’ya döndüğümde yatağa nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Ama yatmadan önce bir mesaj aldığımı çok iyi hatırlıyorum, yüzümde büyük bir gülümseme belirmişti çünkü: “Elif lan! Pena içimden çıktı!!!”...


Ah ulan Epica ah! Sen ne yüce bir grupmuşsun be....
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

16/6/2006 - sen ordayken..

Posted by eniss ki$isi

olur ya..

yanındadır o..

bir zamanlar senin ya$ama amacın..

bir zamanlar bıkmadan usanmadan saatlerce izleyebileceğin..

bir zamanlar gözlerine bakabilmek için gözlerini feda edebileceğin..

 

i$te o gözler bir gün

sen ona bakmazken,

bakmak için ölmezken,

sana ısrarla bir$eyler söylemek ister..

karma$ık bir ifadeyle,

ne demek istediğini tam bilmeyen uzun bakı$lar..

fakat;

söylemese belki daha iyi olacağını dü$ündüğü $eylerdir söylemek istedikleri..

söyleyebilse belki rahatlayacağı,

fakat söylemesi zor $eyler..

 

sense bakarsın ne var? dercesine,

gözgöze gelince gülümser sana,

anlamsız bi mutluluk duyarsın..

sadece mutluluk veren bi his, sadece mutluluk içeren; o kadardır...

o kadar olmasını istersin çünkü..

daha fazlasını umut etmeden

i$te böyle bir ifade,

i$te böyle bir his...

Comments (1) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

14/5/2006 - eniss reloaded

Posted by eniss ki$isi

uzun bir hayat molasından sonra..

kendine gelme vakti!

 

terazinin sağ ve sol kefelerini eşitleme zamanı..

doğal denge, doğal kontrole geri dönmek...

dolayısıyla ilk hayat deneyimi diyebiliriz =)

 

ilk defa bağımsız olma

BEN olma

yalnızca BEN..

en azından kendi içimde..

belki bi süre kendini kandırma;

kendime kanacak kadar güveniyorum galiba...

 

duygusal yazılara

uzun bi ara...

ne kadar uzun.;

bilmiyorum.................

Comments (1) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

8/5/2006 - dipsiz karanlık..-bir yazı-

Posted by eniss ki$isi

"seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca,
hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme.
sonrası; dipsiz karanlık...
sonrası; hatırlamaya bile dayanamadığım  düş yıkımları...
sonrası;karanlık ve rutubetli bir kuyu...
koca  bi boşluk...
sonrası; `yalnızlık´ kelimesine sığmayacak kadar derin bi yalnızlık..."

 

çok ho$ yazılmı$

tamamı için

 

http://www.gunesim.net/yazilar/biristanbulgecesi.htm

Comments (1) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

8/5/2006 - a$kta yarın yoktur sevgili..

Posted by eniss ki$isi

çok hoş bi yazı..çok güzel..buyrun:

 

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...

Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...

Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

Birazdan sabah olacak...

Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

8/5/2006 - ve bir ba$ka pazartesi günü $eysi...

Posted by eniss ki$isi

beklenildiğinin aksine;

anlatılacak bişeyin olmadığı bir pazartesi..

 

daha doğrusu, anlatılmaması gereken şeylerin olduğu bi pazartesi..

belki insani duygular,

belki gerçek ve olması gereken duygular,

ama

benim istemediğim duygular..

 

yaşamaktan bıktığım,

ve hatta bazen, beni yalan söylemeye -ne olursa olsun- zorlamış duygular,

ne olduğunu tam olarak bilmediğim;

öğrenmek de istemediğim duygular...

 

başlangıcı mutlu bir gün, güzel başlayan;

sonrasında kara bulutların insanın moralini kapattığı bir gün..

ve yine o dengedengedenge..

 

ve yalnızlık,

olması gerektiği gibi, duyguların düşüncelerin rahatça çarpıştığı,

sessiz sakin bir ortam yalnızlık..

gözyaşı;

bu çarpışmadan dökülenler..kaybedilenler, belki sevgi içeren gözyaşları, kaybedilen yaşlar..

kaybolan hayat...

 

"değmez"

hem de hiç...

 

not: peçete için te$ekkür ederim çise =)

Comments (2) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

7/5/2006 - kaç kere "ben" dedin kendine...

Posted by eniss ki$isi

merak ediyorum..

benim adlarını andıkların,

gözümün önüne getirdiklerim,

sevdiklerim,

 

bugün

her gün

ne kadar "ben"le oldular,

beni düşündüler..

benim onları düşündüğümden ne kadar az,

ne kadar fazla..

 

kaç tane olay ya da nesne onlara "ben"i hatırlattı?

kaç kere akıllarına "ben" geldim

 

ve kaç kere benim gibi bencillik yapıp,

kimin kendisini ne kadar düşündüğünü merak ettiler?

 

kaç kere sevdiler, sevildiklerinden fazla??..

kaç kere sevgileri boşluğa ittiler?..

ve kaç kere sevgi fazla geldi onlara, basit bulunan bir şey miydi sevgi, kaybetmek bu kadar rahat?..

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

5/5/2006 - dengedengedenge...

Posted by eniss ki$isi

acaba nedendi hayatın akışındaki bu dengesizlik??

galiba

galiba o monoton bilindik hayatta, bir kaç farklı -fakat aslında olağan- olaylar olunca;

insan gereğinden fazla sevinip, gereğinden fazla üzülüyor.

 

gereğinden fazla sevindiğinizde ise bir süre sonra bunu farkedip,

o sevinçten öte bi hayal kırıklığı yaşıyor insan..

aslında içini o kıpır kıpır ettiren şeyin başkası için pek bi önemi olmadığını anladığı zaman..

ya da başkasının öneminin senin öneminin önüne geçtiği zaman...

göreceli kişisel tahminler -belki gerçekleri yansıtmıyor ama-

 

bu da dalgalanmaları oluşturuyor ruh halinde doğal olarak.

doğal olarak dalgalar aşındırıyor artık bizi.

nereye sürüklendiğimizi bilmiyoruz, bir daha ki dalgada ne olur?

bilmiyoruz

 

umutlar bir daha geri döner mi bilmiyoruz.

umutsuz insan nasıl yaşar?

bilmiyoruz....

Comments (3) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

4/5/2006 - birini son kez gördüğünü bilmek..

Posted by eniss ki$isi

bir ortaokul anısı...umarım bir daha yaşanmayacak şeyler..

 

 

mezun oldugunuz gundur okuldan
sizin icin onemlidir ve onun yeri ayridir.
sarilirsiniz gorusmek uzere diye..
ama hissedersiniz onunla gorusmenize engeller cikacagini.
birakmak istemezsiniz bi muddet..
sonra o kendini ceker..
gorusuruz der...

aradan 6 ay gecer.eski okul arkadaslarinizla bulusma ayarlarsiniz.onu gorecegim diye mutlu olursunuz.
gidersiniz.
5 dakika once isi oldugu gerekcesiyle kendisi oradan ayrilmistir.
yine olmaz.
siz onu hala seviyorsunuzdur ama

1 yil daha gecer.
yine bi bulusma.yine aklinizda o var.
ona son sarildiginiz ani hatirlarsiniz...
onu hic birakmak istemediginiz ani..
onu gormek, o hayatinizi degistirmis insani gormek heyecanlandirir insani
ve haber gelir.
hastanedeyim gelemiyorum
dayanamazsiniz.
ugruna saatlerce agladiginiz, dusundugunuz insan, ayni semti paylasmaniza ragmen yine sizden uzaktadir, uzakta olacaktir.
ve yine aglarsiniz alistiginiz sekilde..

aylar...
yillar gecer..

gun gelir.
hayattan biktiginiz bir gunde..
gucunuzun kalmadigi bir gunde olan olur.
bir cift goz sizi sizden alir.
sadece sizden degil ondan da almistir artik

(bkz.: hayatinda donum noktasi olmus kisileri unutuvermek)

artik bambaska bir hayat baslamistir.
artik hersey bambaska birinin uzerine kuruludur.
artik o o kadar da umrumuzda degildir, basimizi dondurmustur ask

nankor olur insan.
ona, suna, baskasina degil
kendine nankor olur
sevemez artik gercek sevmekten sonra..
sevemiyor...

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

3/5/2006 - özlemek

Posted by eniss ki$isi

gerçekten değer verdiğin kişilerin yokluğu onları ne kadar özlediğini hatırlatıyor bazen..

gözlerinin onu ne kadar aradığını.

onun gözlerini ne kadar aradığını..

bir gün bile olsa.

bazen bir saat..

sevmek güzel de,

ayrılığı çok zor...

Comments (1) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

23/4/2006 - hani vardı ya...

Posted by eniss ki$isi

hani vardı ya ukteler;

insanı tırtıklayan sürekli..

vardı ya a$k;

biterken hatıralar bırakan..

vardı ya sevgi;

ne olursa olsun bitmeyen..

vardı ya cesaret;

hissettiklerini herşeye rağmen söyleyen..

vardı ya korku,

söylerken elleri titreyen..

vardı ya samimiyet,

titrerken ellerde oluşan o sıcaklık bir nefeste..

vardı ya değer;

onu herşeye rağmen özel kabul eden..

 

hepsini bir anda yaşamak; o kadar heyecanlıdır ki.. o kadar rahatlatıcıdır ki.. o kadar güzeldir ki.

aynı zamanda o kadar

o kadar zordur ki...

 

sanki yıllar sonra geçmişten bahsedercesine,

yıllar sonra birbirimizden bahsedercesine,

yıllar sonra onu özlercesine,

 

doğru zamanı beklemeden,

doğru zamanı yaratırcasına...  (bkz.: doğru zamanı beklemek)

 

güzeldir korkusuzca içinden geleni en güzel şekilde söyleyebilmek..zordur ama

bu zorluğu yaşamak ise

ayrı bi güzel...

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

17 April 2006 - Kapadokya - Güneş Tutulması

Posted by ymouth

Tam Güneş tutulması tarihi yaklaşmakta, yaklaşık 2 hafta önceden nasıl gideriz diye düşünürkene bi de baktık okul zaten gezi düzenliyormuş, tahmini bir fiyatı önceden arkadaşlardan toplayarak nakit parayla beklemeye başladık. Biraz fazla toplamışız en başta ama hişbişi. Başvurular açılınca da hemen gittik ödememizi yaparaktan yerimizi ayırttık, 18 kişilik ono kadrosu -özde berrak buket gizem gizem goxu ozan tarık murat yiğit tolga mehmet yağmur mesut seçkin berke çise ben- kapadokyaya...

En arkayı nası kaparız diye düşünürkene en sağlıklı fikrin erken gelmek olduğuna karar verdik, zaten 5,5 ta buluşulacak dendi, hava aydınlanmamıştı daha =S ilk gelenler bizdendi, en başta bekçiyi bulmakta biraz zorluk çeksek de sonrasında bekçiyi bulduk, otobüs geldi hemen içeri dalıp en arkadan yerleri tuttuktan sonra huzurla yolculuğa başlıyoruz...

Herkes yarı uykulu tabi sabah sabah, ama yolculuk bu uyunmamalı di mi, tabi ki uyunmamalı, zaten bi süre sonra güneş doğdu ortalık aydınlandı, öğretmenlerimiz kahvaltı dağıttılar ama pek canım çekmedi yiyemedim. bi süre sonra bir yerde ilk molamızı verdik. pek güzel bir yer değildi ama yavru köpekler falan olduğundan oyalanmamız kolay oldu. -aynı şey köpeklerden korkanlar için geçerli olmasa da =)-


orada ayşe hocanın ısrarları sonucu ıslık çalma dersi verildi ama pek başarılı olan olmadı =) sonrasında otobüse döndük devam etmekteyiz yolculuğumuza, zaten otobüs kafa ranger falan da var, şarkılar vs gitmekteyiz. bir de baktık ne görelim, arkadan bir kamyon yaklaşmakta, hem de merinos kamyonu!


hemen sınıfçana bir merinostur halısı patlattıktan sonra kamyonun geçişini izledik, bu kamyon uzun bir süre boyunla geçme-geçilme-geçme-geçilme olaraktan bizimle birlikte oldu, çok eğlendik. Arkada yemekle ilgili herkes bişey söylesin ve aklımızda tutalım oyunu oynadık bi ara, biraz zorlayıcı da olsa eğlenceliydi =) bu arada tuz gölüne geldik. mola verdik hemen tuz gölü diye ama gölü pek göremedik hem çamurdan hem de daha ilgi çekici görünen çocuk parkı nedeniyle =) küçük salıncaklar çok küçük gelince topluca büyük salıncağa gittik, o kadar kalabalık şekilde o kadar hızlıcana sallanmak ayrı bi keyifliydi =) hem sonra ayşe hoca da katıldı, baya eğlendik.

otobüs yolculuğuna devam etmekteyiz, yolculukta eğlenceli olur diye gitar getirmiştim birlikte çaldık söyledik bir süre, sonra da zaten son molamızı verdik - ki mola verdiğimiz en güzel yerdi. masaj koltuklarına yığıldı herkes görünce orada, çok da güzel bir şey yani o koltuklar =)


tam oradan ayrılıyorduk bir de ne görelim, gazi anadolunun otobüsü, daha da önemlisi içinden kim çıksın, gamze! gördüğümüze mutlu olup inceledik baya güzel muhabbet oldu muratla =) otobüse döndük, ve de kapadokyadayız...

ayşe hoca çevredeki şeyleri tanıtaraktan rehberliğimizi yaptı otobüs içinden, az bir süre sonra zaten ilk durağımız, kapadokyanın taş içi yerleşim yerlerine gelmiştik zaten. indik orada, bir tepe görünce herkes tırmandı, vuhu haydi koşalım coşalım gibisinden, anlamsız bi yerdi ama olsun =)


asıl gidilecek yer azcık ilerideymiş =) girdik içeri, her yer dağ taş ve de kilise olduğundan ve de bunu önceden bildiğimden pek bir merak ve heyecan yoktu içimde, rehberimiz çeşitli kiliseleri anlatmaya başladıysa da pek ilgi göstermedik, zaten çoğu kişi kendi kendine gezmeyi tercih etti. biz de rehberi bırakınca kendi kendimize rehberlik yapmaya başladık. doğaçlama şekilde =) çise tüm araziyi şeyh şecaattinin arazisi olarak gösterdikten sonrası daha da kolay oldu zaten =) ilk merdiven, ilk demir merdiven, ilk disko topu derken baya eğlendik. bulduğumuz deliklere girip çıktık


çeşitli yerlere falan tırmandık bir hiperaktif çocuk edasıyla, her yer toz toprak zaten pek hoş olmadı


ranger s.ali de o derece doğal bir arazi bulunca tüm yeteneklerini sergiledi =) ama okul olaraktan tüm araziyi kaplamıştık her yerden bikaç kişi giriyo çıkıyo falan, eğlenceliydi. zaten orada ilkbahar iyice kendini göstermişti, her yer beyaz beyaz çiçekli ağaçlar, çok hoş görüntüler vardı. orada baya vakit geçirdikten sonra tekrar otobüsümüze döndük. günün asıl amacına doğru yola çıktık: güneş tutulması...

her yer otobüs, her yer toz, durduk bir yerde haydi buradan izlicez herkes bi yer bolsun oturdun dediler kocamaan bir toprak araziye, piknik tipi bir şekilde bekleyeceğiz tutulmayı. üstüne oturma amaçlı çeşitli mont vesaire ve de yeme amaçlı yemeklerimizi yanımıza alaraktan oturduk bir yere. yemeklerimi yağmur, kameramı berrak, gözlüğümü çise taşıdığından pek bi rahattım gezide belirtmeden edemedim =) hepsine teşekkür edeyim devam edeyim. orada yerimizi belirledikten sonra ayşe hoca geldi, ileride bedava tanıtım bişeyleri var gidin bir bakının isterseniz dedi, ne güzel dedik gittik yukarı, renkli su kıvamında meyve suyu falan içtik, fazla ilgi çekici bişey bulamayınca geri döndük. sonrasında aşağı satış yapılan yerlere gittik, oradan çeşitli kola vs tedarikinden sonra geri döndük ki ne görelim, çeşitli kamera ve mikrofonlar özde ve berrağa çevrilmiş, onlar da son derece mutlu bir şekilde konuşmaktalar =)


izleyemiyeceğimiz bir zamanda yayınlayacaklarını söylemişler üzüldük. bu arada güneşin önü yavaş yavaş kapanmaya başladı, hava da yavaş yavaş loşlaşmakta. ööyle oturup yemek yerkene çeşitli teyzeler gelerekten sürme satıyoruz, deneme için çekeriz falan dediler. yağmur ilk tamam çekin diyen oldu, sonra bizde bir meraklanma başladı acaba erkeklere de çekiliyor mu diye, tabi çekeriz tabi deyince en başta murat olmak üzere çoğumuz da sürme çektirmiş olduk ilk defa, ilginç bi görüntüydü =)


birkaç çıkıntı dışında hepimiz sürmeli olunca pek bir eğlendik. güneşin açıkta kalan kısmı azcıcık kalınca oturup tam tutulma anını beklemeye başladık. güneşe gözlüksüz bakmayın kör olursunuz dendiği için çoğumuz bakmasak da -ki bakınca da pek tutulma farkedilmiyodu- fotoğraflardan da dikkat ettiğim üzere çise sürekli gözlüksüz bakmış --->>

 

ama kör olmadı haberiniz olsun =) ve güneş küçüldü küçüldü ve de işte o an, elmas yüzük:

 

kelimelerle, fotoğraflarla ifade edilemez bir görüntüydü. bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim, edemezdim de zaten. herkes yurtdışından koşa koşa tutulma izlemeye neden geliyormuş o zaman anlayabildim ancak. çevremiz baya karanlıktı ama pek çevreyi izlemediğimden ayrıntı veremiyorum. birkaç dakika o şekilde kaldıktan sonra -bu sürede davullar çalıyordu, bir de sonradan öğrendik ki biraz arkalarda bir çift evlenmiş- birden güneşin küçük bir kısmı açılıverdi ve çevreye çok ilginç bi ışık yayıldı, florasan gibi bir aydınlatmayla çevremiz çok güzel görünüyodu. bu kadar kısa sürmesine çok üzüldüm tutulmanın...


sonrasında toz toprak içinde kalmaktan bıkmış olan otobüs milleti direk otobüse geçti, biz de geçtik. bi süre otobüste hep birlikte oturup çevrenin sakinleşmesini ve otobüsün toplanmasını bekledikten sonra yola koyulduk.

avanosta bir çanak çömlekçide durduk. topraktan çömlek yapmayı gösterip aramızdan birine öğretecekmiş oradaki amcalar. dizildik hemen içeri, izlemeye başladık. ööyle yapı yapıveriyo adam hemen oldu yani tebrik ettik


sonra bizden biri yapsın dendi, oradaki başka bir amca rastgele bir isim söyledi ve de o isim aramızda bulununca o çıktı. pek başarılı olmasa da amcanın da yardımıyla bir şeyler yapmayı başarabildi. ondan sonra amca "murat" adını söyleyince birden heyecanlandık bizim murat çıkıyo ama iki murat varmış, doğum tarihi işin içine girince diğer murat çıktı , o önceki arkadaş kadar başarılı değilse de bir şeyler yaptı. sonrasında satış mağazasına girdik az gezindik falan, sonra tekrar otobüse.. bu sefer böyle saçların falan koleksiyone edildiği garip garip amcaların olduğu garip bi yere gittik. saçların sergilendiği oda hiç iç açıcı değildi, oda değil aslında bi ev büyüklüğünde kocaman bi yer, bi sürü saç, insanlar saç bırakmakla kalmayıp telefon numarası, fotoğraf falan da bırakmış, ilginçti. içeriye iğrenç diyen kimselere o garip amcalar kızıyodu falan, oradan kayserili selmanın (saçını bırakmış herhangi bir kimse) telefon numarasını alıp çıktık dışarı, ve tekrar otobüs.. in bin in bin bıktık ama bi sonraki durağımızda biraz daha fazla zaman geçirdik neyse ki.

ürgüpteyiz, serbest zaman.. çoğunluk oradaki kaleye çıktı ama biz şehir merkezine doğru inmeyi tercih ettik. şehir içinde az gezindik işte, yürüyüş gibi oldu.


daha sonrasında biraz daha ayrılıp az kişiler şeklinde gezmek suretiyle tüm süreyi gezmekle geçirerek belirtilen saatte otobüste olduk. oradan da akşam yemeği mekanımız pideciye gittik.

dışarıda yer kalmayınca ono ekibi olaraktan içeri kurulduk.


pidelerimiz gelmeden daha önce deneyip ulaşamadığımız kayserili selmayı aradık. bu sefer açtı, konuşmayı özde yaptı. pantene şirketinden arıyormuşçasına çoşan özde hepimizi kendine hayran bırakaraktan selma hanıma bişeyler kazandığını söyleyip kapadı =) biz bile inandık nerdeyse ki selma nası inanmıştır kim bilir =)


bi hediye gönderelim bari puhohaha gibisinden sohbetler ve de rangerla çeşitli muhabbetler sonrası yemeklerimiz geldi. yemeklerimizi yedik, sonrasında "ön taraf" olarak nitelendirdiğimiz geziden diğer arkadaşlar bize lolipop ikram ederek bizi mutlu ettiler, herbişeyi biz verdik be bu ne gibisinden söylenmeleri susturmada iyi oldu bu özellikle =) pidelerimizi ısmarladığı için belediye başkanı amcaya teşekkür edip tekrardan otobüsümüze dönmüşken, ankara dönüşü öncesi genel tuvalet ısrarı sonucu belediye binasında bir tuvalet molası vereceğimizi öğrendik. indik, çıktık binaya ama tuvalet amaçlı değildik çoğumuz =) el ve ağızlarımızda lolipoplar var iken orada boş ve kocaman bir teras görünce kendimizi tutamadık birkaç ono olarak, bi lolipopla futbol oynamaya başladık =)


bu durum yavaş yavaş büyüdü ve yaklaşık 20 kişi lolipop topun peşinden koşturmaya başladı, bunu dışarıdan gören öğretmenlerimiz ve de belediye başkanı amca biraz panik halinde yanımıza gelerekten bizi hemen otobüse yönlendirdiler, e terasta yarı uçar ve hoplar zıplar görüntü aşağıdan biraz ilginçmiş =) bu genel eğlenceden sonra belediye başkanı amcaya (ki sonradan öğrendik ki bizim okuldan birinin babasıymış) el sallayıp yola koyulduk.

dönüş yolculuğu daha bi eğlenceli daha bi coşmuş geçti. bazı kimseler yarı uyur bi pozisyonda geçirmiş olsalar da genelde bi gece kulübü havası hakimdi. dıpıtıss şarkılar ve de mavi-mor loş ışıklandırmayla otobüsü diskodan ayırt etmek baya zordu.


sadece o şarkılar yetmedi tabi ki, gezi sonunda sınıf şarkımız olsuun denecek duruma gelmiş bir taş attım pencereye de en çok söylenen şarkıydı. bir kişi (ki sonlara doğru bu kişi hep yiğit oldu) bir taş attım pencereye diye bağırdıktan sonra herkeş birden tık deedi diye çığlık atarken murat özel tık dedi dansını yaparaktan otobüsü daha da coşturdu. bi süre sonra bu işte profesyonelleşerek bir taş cama atılıp tık dedirtilir, anne olarak gizem kızım evde yok diye bağırtılır oldu, ama insanlar bi süre sonra bıktı yani, bıkmayanlar sağolsun dönene kadar aynı şarkı.. =) bunun dışında çileeee yarışması yapıldı. ozan korkmazın rekorları aransa da çok başarılı kişiler vardı. ama süre olarak olmasa da duyguyu vermesi açısından duruşu, surat ifadesi ve de sesiyle mesuta taptım, çile çekilecekse böyle çekilir yani =) bu ara da ranger konuğumuz oldu, gerek dansları gerekse ölü taklitleriyle ayrı bir renk kattı =) bu aktiviteler sonucu yaşanan havasızlık bize Beypazarı gezisini hatırlattı..


ayrıca berkenin ağzı açık uyuması sonucu ağzına kağıt sokalım, şeker sokalım puhohaha ve de berrağın ağız, burun vs kapanınca uyanmıyo puhohaha durumları da baya bi atraksiyondu. ama bu kadar hareket herkesi yormuştu tabi, yolculuğun son saatinde çoğunluk uyumaktaydı. varışımız planlanandan biraz erken oldu ama hişbişi. okulda bekçi bulmada tekrardan küçük bi problem yaşadık, kapıda bağırdık falan ama yararı olmadı, neyse ki sonradan bekçi amca geldi, okul bahçesine girebildik. orada biraz oyalandıktan sonra eve dönerekten geziyi bitirmiş olduk..

Comments (5) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

15/4/2006 - a$k yoğunlugu ve a$k ömrü ili$kisi

Posted by eniss ki$isi

http://www.birebir.net/ebkz.asp?d=447784&cp=t

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

15/4/2006 - kendisine ne kadar deger verildigini merak etmek

Posted by eniss ki$isi

http://www.birebir.net/ebkz.asp?d=447806&cp=t

 

buyrun...

Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda



«  May 2008  »
MonTueWedThuFriSatSun
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

Recent Posts

Başlıksız
Bu mudur?
Uzun zaman sonra..
Dalga
Yarın!!!

Friends

ymouth
kulke
Tarik
Goxu
Birke
eNiss
mithrandir
Elf
www.aaalsozluk.com - yeni sözlüğünüz
bedava hızlı güzel flash oyunlar