AlsahBlog

Description

AlsahBlog


My Linkler

» Home
» My Profile
» Weblog Arşiv
» Friends

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i konuştuk

"Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi!"

"O gün bugündür susarIstranca dağlarıBildikleri Dillerini yakar çobanlarınDalgın akar Sazara deresiApak sesiyleAğıt yakar bir çeşme"

Mehmet Başaran yukarıdaki dizeleri yazdı Sabahattin Ali'nin o fail-i meçhul boyutlu öldürülüşüne ilişkin! Şimdilerde ise Hıfzı Topuz bir romanla konuya değiniyor ve "Başın Öne Eğilmesin" diyor! Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta Topuz, Sabahattin Ali'nin biyografik romanını yazıyor ve kütüphanelere kılavuz/belge niteliği taşıyan bir eser bırakıyor. Bu zamana kadar tam tamına bir Sabahattin Ali kimliği çıkarılmamıştı, Hıfzı Topuz bu açığı kapatıyor. Hıfzı Topuz'la kitabı ve dostluklar üzerine bir söyleşi yaptık...

Erdem ÖZTOP

-Sayın Hıfzı Topuz, yeni romanınız yayımlandı, "Başın Öne Eğilmesin".'Sabahattin Ali'nin Romanı' alt başlığını taşıyor. Bu romanı yazmanızı gerektiren itki ve nedenler neydi, anlatır mısınız biraz?

- Sabahattin Ali'yi ben ölümünden üç ay evvel tanımıştım; bir akşam yemek yedik, çok duygulandım ve çok heyecanlandım o zaman. Gayet sıcak, dost!.. Daha evvel de yazılarını görüyordum Sabahattin'in elbette. O beni çok sardı, onun etkisinde kaldım. Bir de şu var; ben galiba 1935'te, 36'da "Ayda Bir" diye bir dergi vardı aylık, onu okuyordum. O zamanlar malum on iki yaşındaydım. Orada Sabahattin Ali'nin hikâyelerini okumuş, müthiş etkilenmiştim! Bunları senelerce sakladım ve sürekli başkalarına da anlattım o hikâyeleri. Ama Sabahattin Ali'nin kim olduğunu falan bilmiyordum tabii, sonradan anladım. Böyle uzaklardan bir ilişkim oldu, sonra 'Markopaşa'yı okuyordum, yazılarını biliyordum, hikâyelerini, romanlarını... Daha sonraları biraz önce de anlattığım üzere, Rasihlerde (Nuri İleri) tanıdım onu, 1947 Aralık ayında, orada gizleniyordu o zaman; hakkında kovuşturma açılmıştı. O dönemde Rasih bana bir gün, "Bu akşam bize gel, sana bir sürprizim var" dedi. Gittim ki sürpriz, Sabahattin Ali! Sabahattin beni dost gibi karşılamıştı ve kırk yıldır ahbapmışız gibi bir ilgi görmüştüm ondan. O dönem hapisten yeni çıkmıştı, oradaki anılarını anlatmıştı, orada tanıdığı adamları anlatmıştı, taklitler yapmıştı... Parantez açarak, Sabahattin Ali'nin müthiş taklit yapan biri olduğunu belirtmeliyim; Rum, Ermeni, Arnavut, harika taklitler yapıp, herkesi eğlendiriyordu. Kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu, Sabahattin kahkahalarla gülüp, herkesi güldürüyordu. Kaçan, gizlenen tarafını da düşünürsek, hiçbir üzüntü, tedirgin bir ifade yoktu üzerinde.

Ben de yeni gazeteciliğe başlamıştım o zamanlar; bana, "Babı-Âli'de Burhan Arpad var, onunla arkadaş ol" dedi. Sonraları Burhan'ı bulup, tanıştım, Burhan'ın ölümüne kadar arkadaş olduk. Bunun da nedeni Sabahattin'dir. Sabahattin'in düşüncelerini paylaşıyordum, davranışlarını kendi davranışlarıma benzetiyordum, öyle bir yakınlık/paralellik kurmuştum galiba. Neden mi? Sabahattin partili değildi, hiçbir örgüte üye değildi, bağımsız solcuydu! Ben de bağımsız solcu oldum. O zaman da, onu tanıdığım zaman yirmi dört yaşındaydım galiba ama o zamandan belliydi benim neler yapmak istediğim. Böyle bir ilişki oldu işte.

Bir de onun duygusallığını, sosyal yaşamdaki davranışlarını da kendime benzetiyordum ve bende bir özenti oldu Sabahattin Ali, ister istemez. Sonra Sabahattin kayboldu malum... Neden sonra öldürüldüğünü öğrendik. "Eski Dostlar" kitabımda Sabahattin'i anlattım ama o zaman çok az bilgim vardı. Özellikle öldürülmesine ilişkin bilgiler, yaşamı hakkındaki bilgiler bende bölük pörçüktü. Geçen sene Remzi Kitabevi'nden Yasemin Aktaş bana "Neden Sabahattin Ali'yi yazmıyorsunuz?" diye sordu. Yasemin Hanım o zamanlar, Doğan Akın'ın yazdığı "Ayşe'ye Mektuplar"ı okuyordu, bana salık verdi, Sabahattin Ali'nin çok ilginç bir kişiliği çıktığından söz etti. Ben de okuyunca bu kitabı, hakikaten yazmalıyım diye karar verdim. Niye biyografi değil de roman yazdım? Biyografide her şeyi açık açık yazmak gerekir, oysa ki ben Sabahattin'in bir dönemini bilmiyorum. Istranca Ormanları'na götürüldüğünü biliyorum, oradan sonraki söylentilerin sahte olduğunu biliyorum. Ali Ertekin, "Ben öldürdüm" diyor, yalan! Kendisi öldürmüyor ve Ali Ertekin onu oradan alıp teslim ediyor. Arkadan derin devlet, MİT, yahut gizli örgüt her neyse, onların adamları geliyor, alıp bir güvenlik birimine götürüyorlar. Oradaki işkencede Sabahattin Ali ölüyor. Ama işkence edilmesine ilişkin oradaki insanlara emir verildiğini ben düşünmüyorum, böyle bir şey olmuyor. İşgüzar bir müdür var, o adam müthiş faşist; canavarca davranışlarıyla Sabahattin Ali'ye belki kendi tokat atıyor, yahu orada başında duran başçavuş mu artık başkomiser mi, ona emir veriyor ve bu adamın gözü önünde Sabahattin Ali öldürülüyor. Öldürülme kasetleri var mı? Sanmıyorum! Ama öyle sert vuruyorlar ki, öldürüyorlar adamı. Sonra onun cesedini alıp, ormanda bulunduğu yere götürüp atıyorlar; bu olayın böyle olduğu anlaşılıyor, ama bu işkence eden adamlara o zamanlar Halk Partisi Hükümeti sahip çıkıyor, onları açıklamıyorlar, üzerlerine gitmiyorlar ve hükümetteki birtakım insanlar bunu biliyor ama katiyen kovuşturma yapmıyorlar! Yani kendi iktidarlarını sarsar diye korkuyorlar. Ondan sonra Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyor, orada da Samet Bey de Adnan Bey de bunları biliyorlar, ama onlar da katiyen olayın üzerine gitmiyorlar. Sanki bir milli birlik var bu işkence yapanlara karşı; bu işkence yapanlara, bu faşist davranışı gösterenlere karşı hükümetlerin bir işbirliği var...

"ÖLDÜRÜLECEK ADAM DEĞİLDİ"

- Peki neye bağlıyorsunuz bunu?

- Olay 48 ilkbaharında oluyor, o zaman dünyada bir Soğuk Savaş dönemi var. Soğuk Savaş dönemi nasıl başlıyor: İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler güçlenmiş, birçok yerde Komünist partiler de güçlenmiş, özellikle Fransa ve İtalya'da iktidara oynuyorlar ve bunlara karşı evvela Amerika Truman Doktrini'ni, sonradan Marshall Kanunu'nu çıkartıyor. Ardından muazzam bir Komünist avı başlıyor, cadı kazanları kaynatılıyor, McCarthicilik çıkıyor, Holywood'da temizlikler yapılıyor ve Avrupa'da komünist partilerin kapatılmasına uğraşılıyor... Böyle bir komünist düşmanlığı Türkiye'ye de geliyor; Türkiye'de zaten ılımlı bakmıyorlar bunlara, komünist düşmanlığını Amerika'nın yeni politikası destekliyor, kışkırtıyor, ortam hazırlıyor ve bu hava içersinde Türkiye'de faşist bir sol düşmanlığı oluşuyor. Bir kere sol olan her şey komünisttir, komünistle sosyalist arasında fark yok, sosyalistle sosyal demokrat arasında fark yok; yani komünist deyince sosyal demokrat da komünist, ılımlı sosyalist de komünist, hepsi komünist sayılıyor... Bunların gene hepsi Moskova'dan emir alıyor, hepsi vatan haini... İşte böyle bir zihniyeti geliştiriyor, o zamanlar bunları destekleyen basın da var. 1945'te Tan yıkılmış, sol yayın falan yok, bu hava içinde komünist düşmanlığı gelişiyor; komünist düşmanlığı, bütün sol düşmanlığı oluyor. Nedir sol/komünist düşmanlığı? Toprak ağalarına düşmanlık komünizm, kırmızı kravat takmak komünizm, Sovyetlere sempati göstermek, onları öğrenmeye kalkmak komünizm... Bunların hepsi fişleniyor, öyle bir korkunç devlet terörü yaşıyor ki Türkiye, antikomünist bir devlet terörü!.. Ve işte Sabahattin böyle bir hava içersinde yazı yazmaya çalışıyor! Sabahattin'in hiçbir ihtirası yok; para kazanmaya kalkmıyor, amacı para kazanmak değil, mevki hırsı da yok, sadece öğretmenlikten geçimini sağlamaya çalışıyor!.. Atıyorlar öğretmenlikten Sabahattin'i. Ondan sonra dergi çıkartmaya çalışıyor, boyuna köstek olmaya, baltalamaya çalışıyorlar! Adam bir süre sonra artık yaşayamıyor, idame ettiremiyor ve kamyon işletmeye başlıyor. Orada da aksilikler olunca, artık tek çareyi kaçmakta buluyor! Kaçacak da nereye kaçacak? Moskova'ya değil, Batı Avrupa'ya kaçmak istiyor. Komünist Partisi'ne üye olmamış, komünistlerle ilişkisi yok, onlardan yardım istemiyor, kimselere söylemiyor kaçacağını... Bulgaristan hududundan kaçmayı planlıyor. Orada da başına bu işler geliyor ve yakalıyorlar. Neydi amacı kaçarak? Orada gidecek, hikâyelerini, romanlarını yazacak, üç beş kuruş para kazanıp ailesine yardım edecek, bu kadar mütevazı iddiaları vardı Sabahattin Ali'nin. Ölümünden sonra, birinci şube müdürü Parmaksız Hamdi ne diyor? "Yazık oldu", diyor. "Biz Sabahattin Ali'yi adım adım, saat saat takip ederdik, nereye gideceğini bilirdik onun, öldürülecek adam değildir" diyor. Yani yine aynı şeyi söylüyoruz, emniyetten birilerinin işgüzarlığı ile Sabahattin Ali öldürülüyor ve işin korkunç tarafı, devlet sahip çıkıyor buna! Hâlâ açıklamak istemiyorlar. - Bunun nedeni?

- Hâlâ ilerici düşmanlığı var, her rejimde bu var. Şimdi artık pek üzerinde durulmuyor...

- Gerçi son dönemde de milletvekili Mustafa Gazalcı konunun üzerine gitti...

- Mustafa Gazalcı bir öneri verdi, ona verilen cevaplar da hiç tatmin edici değil! Ayrıca Atilla Özkırımlı da zamanında aydınlansın diye çok uğraştı, kaç kitap, kaç yazı yazıldı bu konuda ama hepsi duvara çarptı, böyle bir şey...

Şimdi Sabahattin'in komünist olması için partiye üye olması lazımdı, Moskovacı olması lazımdı, onlarla ilişkisi olması lazımdı, bunlardan hiçbiri kanıtlanmadı! Neydi? Sabahattin işçi diktatoryasından yana değildi, sokak kavgalarına/çatışmalara da hiç yanaşmadı; Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi! Sabahattin gibi bir yazarın öldürülmesi gülünç bir şey!.. Ama n'oluyor, birtakım yalanlar uyduruluyor. İşte bakın günümüze, Irak'ta gizli nükleer silahlar var deniyor, n'oldu, yok ettiler Irak'ı! Çıktı mı nükleer silah? Çıkmadı! Sabahattin de öyle, komünist deyip öldürdüler, sonucu belirlenemedi!..

- Peki, bu kitabı yazmak için nasıl bir çalışmaya girdiniz?

- Bir defa Sabahattin hakkında yazılmış her şeyi okudum. Sabahattin'i tanıyan insanlar artık ölmüşlerdi ama ben hepsini tanımıştım, hepsiyle ahbap olmuştum. Pertev Naili mesela, benim çok yakın dostumdu, Paris'te yirmi sene beraber yaşamıştık, onunla zaman zaman Sabahattin üzerine konuşurduk. Abidin mesela.... Sonraları Sabahattin'in eşi Aliye Hanım'ı ve kızı Filiz'i tanıdım. Mehmet Ali Cimcoz, onun avukatıydı, onun evinde kalıyordu, Mehmet Ali Aybar'ı, Asaf Halet Çelebi'yi tanıdım, bunların hepsi benim o zaman çevremdeki insanlardı. Keşke o zamanlar böyle bir kitabı yazmaya koyulsaydım, daha ne belgeler toplardım, ona üzülüyorum...

- "Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemek için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim." diyor Sabahattin Ali, nasıl yorumlarsınız?

- Özveriyle hareket ettim yaşamımda, diyor, bundan sonra artık özveri gösterecek bir şeyim kalmadı, canımı kurtarayım, diyor. Ben böyle yorumluyorum...

- Sabahattin'in tek amacının, demokratik bir rejimde özgürce çalışıp yazabilmek olduğunu diyorsunuz...

- Gayet doğal bir şey değil mi? Sabahattin demokrasiden, insan haklarından yana, halkın çıkarından, sosyal bir devrimden yana idi. Yani bugün sosyal demokratların savunduğu fikirleri savunuyor o zaman ve karşısında bütün muhalifleri buluyor, cephe oluşturuyorlar buna karşı. Ankara'da başlıyor bu, mahkemede kovalıyorlar, sokaklarda... Türkiye'nin koşullarında bu kadarını yapabiliyor bu adam! Aynı zamanda çok saygınlığı olan bir adamdı!..

SADECE YAZMAK!

- "Beni rahat bırakılarsa yazabileceğim elbette" diye de yakınıyor bir anlamda...

- O kadar yani. Ben içtenlikle inanıyorum başka bir şey istemediğine Sabahattin'in.

- Peki Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Hanım'a bu kitap projesinden bahsettiğinizde nasıl bir tepki gösterdi?

- Ben bunu yazmaya karar verdikten sonra, hemen o akşam Filiz'i aradım telefonla, "Ben babanın romanını yazmak istiyorum, ne dersin" dedim. O da, "Sizden iyi yazan olmaz zaten" diye yanıtladı. Kitabı bitirir bitirmez Filiz'e gönderdim, ilk okuyan o oldu, birkaç değişiklik yaparak geri gönderdi. Bugün telefonla haber verdim kitabın yayımlandığını, müthiş sevindi! Filiz'i ilk Sabahattin Ali'nin cüzdanından çıkardığı resimle tanımıştım. Sonraları kendisiyle tanışmam 70'lerde oldu. Ondan sonra annesi Aliye Hanım Paris'e geldi, onunla tanıştım. Filiz'le sıkı bir dost olduk, konuşmalarımızın hemen hepsinde bana, "Babamı anlatın n'olur" derdi. Filiz'in kitaba onay vermesi beni çok sevindirdi, onun onayı demek, kitapta anlattığım gerçeklerin onaylanması demekti. Yanlış bir şey yazsaydım bozulurdu elbette. Şunu itiraf edeyim size aklıma gelmişken, kitapta bir öğrenciyle sevişiyor bir arkadaşı, o kurmaca, ama aslında o Sabahattin Ali! Filiz'e "Babanı seni güç durumda bırakmamak için böyle anlattım" dedim, "Yazabilirdiniz, babamın çapkınlığını bilmeyen yoktu ki" dedi.

- Oraya gelelim istiyorum biraz da; Sabahattin Ali'nin çapkınlığı dikkat çekiyor!..

- Vallaha Sabahattin kızlara çocukluğundan beri çok meraklıydı, mektuplarında var. Mesela ilk aşkı Sabahattin'in, kendinden on yaş büyük öğretmeni! Platonik bir aşk, ama bütün bu aşklarında Sabahattin platonik, hiç bunu bir neticeye ulaştırmak istemiyor! Yani cinsel bir ilişki aklından geçmiyor. Büyüdüğü zaman da aklından geçirmemek için belki, Ayşe Sıtkı'ya âşık...

- Ama dostane bir ilişki değil mi?

- Dost ama ilk zamanlar mektuplarında ilan-ı aşk ediyor, evlenmek istiyor. Ayşe Sıtkı da "Deli olma Sabahattin, biz seninle arkadaşız", diyor ve devam ettiriyorlar dostluklarını... Nahid Hanım var sonra, Nahid Hanım da kimlerin sevgilisi değil o zamanlar; Orhan Veli, Arif Damar, galiba Hasan Ali, Halil Vedat falan... Sabahattin de âşık! Ama hiç aralarında cinsel bir ilişki olmuyor, sadece seviyor Nahid Hanım'ı. Bunun gibi aşkları var ama kadınlardan olumlu bir cevap alamazsa asılmıyor. Ama kadın da isterse o zaman oluyor tabii.

NÂZIM ETKİSİ

- Peki Nâzım' a gelelim. Belki de bir dönüm noktası oluyor Sabahattin Ali için..

- Nâzım'ı evvelden biliyor tabii; Almanya'dan dönüyor 1930'da, doğru 'Resimli Ay'a gidiyor ve oraya bir hikâye veriyor, Sabiha Hanım'a (Sertel). Sabiha Hanım hikâyeyi alıp Nazım'a gidiyor, Nâzım okuyor, 'Bu çocukta çok iş var' diyor. Ondan sonra "Yaz, bize getir ama daha sosyal içerikli olsun" diyor. Yani Sabahattin'in sosyal içerikli konulara yaklaşımını yeterli görmüyor anlaşılan ve Nâzım, Sabahattin'i beğeniyor, Sabahattin de Nâzım'a hayran, o yaz, ilkbahardan Eylül'e dek sık sık görüşüyorlar. Sertellerin evinde buluşuyorlar daha çok. Kimler yok ki o zaman Sertellerin evinde; Naci Sadullah, Vâlâ Nurettin, Suat Derviş, Peyami Safa, Kemal Tahir, Sadri Ertem ve daha birkaç kişi.

O sıralarda "Kuyucaklı Yusuf"u yazıyor Sabahattin. Nâzım, yazılar dizilirken okuyor daha, sonra Sertellere gidip Sabiha Hanım'a "Bu kitabı ben yazmış gibiyim sanki, tam istediğim gibi oldu" diyor. Sonra biri Aydın'a gidiyor, diğeri hapse, ama mektuplaşıyorlar. Çok ilginç yazışmalar var tabii. Orada Nâzım edebiyat hakkındaki görüşlerini bildiriyor sık sık. Sonra Sabahattin'in yazıları hakkındaki fikirlerini bildiriyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"nın birinci bölümünü beğeniyor, ikinci bölümünü, "onu yeniden yazsan iyi olur" diyor. - Bir nevi eleştirmeni oluyor yani Sabahattin Ali'nin...

- Çok eleştiriyor ama sonuçta Sabahattin Nâzım'a hayran...

- Peki ya Pertev Naili?

- Pertev Naili Sabahattin'in okuldan arkadaşı ve çok sevdiği bir insan. Pertev'e her zaman çok açık, içini döküyor. Az önce de söylediğim gibi, Pertev Bey benim de çok yakın arkadaşımdı, yirmi sene beraberdik Paris'te. Sabahattin'i çok severdi Pertev de. Aliye Hanımı da ben onun evinde tanıdım. Pertev Sabahattin'i çapkınlığı bakımından eleştiriyor. O da şundan olabilir: Pertev hayatında tek bir kadını sevdi, Hayrünüsa Hanım. Onu seviyor, evleniyor, ondan başka kadın görmediğine kaniyim ben Pertev'in!

SERTELLER OLAYI

- Az önce Serteller'den söz açtık; kitapta oldukça geniş yer tutuyor Serteller Olayı, sanki bilinçli olarak, uzun tutup, o döneme aydınlık getirdiniz, ne dersiniz?

- Evet. Serteller'in o olayı bugünkü kuşaklar maalesef ki bilmiyorlar. Bu vesileyle onları anlatmak istedim. Zekeriya Bey benim çok yakın dostumdu. Sabiha Hanım'ı tanımadım ama Zekeriya Bey'in Sabahattin'e olan, Nâzım'a olan sevgisinin çok yakın tanıklarından biriyim. Ondan çok dinledim.

Gerçi Serteller'in o olaylarını Sabiha Hanım "Roman Gibi" adlı eserinde anlattı ama ne kadar insana ulaşabildi, kaç kişi okudu? Ben de o havayı vermek için kitabımda yer verdim o eserden bazı bölümlere. Yani Sabahattin Ali'nin nasıl bir terör ortamı içersinde yaşadığını Sabiha Hanım çok güzel anlatmıştı.

- Peki ya Almanya yılları... Sabahattin Ali'nin sola yaklaşmasına vesile olan yıllarıdır diyebiliriz değil mi?

- Giderken Petullium diye bir kitap okuyor. Rasih'e bir gün diyor ki, "Ben solculuğu bu kitaptan öğrendim, o, benim hayatımı değiştiren bir nokta olmuştur" diyor. Trende okumak için bu kitabı almış ve onu çok etkilemiş. O zamanlar çok okuyan birisiydi, ama Almancası'nın o yıllar zayıf olmasından ötürü Marksizm'in temellerine inememiş, işin teorisini fazla öğrenememiş. Nazım Sabahattin'e Marksizm'i öğretiyor!

- "Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır" diye bir tanım getiriyor Nâzım, Sabahattin Ali'nin Çekoslovakya'da basılan "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabına yazdığı önsözde. Peki siz nasıl değerlendirirsiniz Sabahattin Ali'nin edebiyatçı kimliğini?

- Katılırım tabii. Sait Faik'ten önce, Orhan Kemal'den, bizim solcu yazarlardan önce ilk Sabahattin başlatıyor bu işi öyle değil mi? Türk köylüsünün, küçük burjuvazinin, memurun, esnafın, ufak insanın sorunlarını ele alıyor. İşçi sorunlarının üzerinde pek fazla durmuyor ki, onu Orhan Kemal daha iyi yapıyor. Ama halka inen, gerçekçi bir yazar Sabahattin. Nâzım haklı yani, bir dönem başlatıyor!

- Az önce de değindik, Ayşe'yle olan mektuplaşmasına. "Hiçbir şeye aldırma Sabahattin, nasıl olsa hepsi yaşamak değil mi?" diyor Ayşe. Sabahattin Ali ise bir sonraki mektubunda yanıt olarak şunları yazıyor: "Çünkü hayat ciddiye alınacak ve kendisine fazlasıyla önem verilecek kadar önemli bir şeydir."...

- Ayşe yüz vermiyor, yani duygusal olarak karşılık vermiyor Sabahattin Ali'ye. Ben Ayşe'yi tanımadım ama galiba Doğan Akın tanımış, bir de Ayşe'yi tanıyan arkadaşım Sinan Fişek var. Sinan'ın karısı Gülsen, komşularmış, çok sık görüşürmüş. Bir gün Gülsen'e bundan bahsediyordum, "Ayşe Hanım, Sabahattin'in ilgi göstermesinden hoşlandı" dedi. Kendi yüz vermiyor ama...

- Sabahattin Ali'nin eleştirmenler hakkında yazdıkları epey ilgi çekici: "Eleştirmenler milletvekilleri gibi adları büyük ama gereksiz adamlardır." Nasıl yorumlarsınız, katılır mısınız?- (Gülüyor) Yorum yok.

- Gene bir alıntı yapacağım Sabahattin Ali'den: "Dünyada bana "Ne istiyorsun?" diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: Anlaşılmak istiyorum." Anlaşılamadı değil mi Sabahattin Ali?

- İktidar çevreleri katiyen anlamıyorlardı, bunun sıkıntısını çok çekiyor! Ama mesela hapishanede bir takım insanla çok iyi anlaşıyor, onlarla çok dost oluyorlar. Yani oradaki insanlar Sabahattin'i daha iyi anlıyorlar. Sonra konservatuarda, öğrencileri falan da çok seviyorlar onu. Markopaşa'da gayet bunalımlı günler, birtakım gerginlikler oluyor, polis araya adamlar sokuyor falan ama Sabahattin'i anlayanlar çok seviyorlar onu, bu muhakkak! Tanımayanlar da, düşman oluyorlardı, ne yazık ki...

- Kitabın sonu, ucu açık bitiyor...

- Sabahattin Ali'yi bir rejim öldürdü, bu devlet terörü katilleri besledi, korudu o yıllar. Onların üzerine gitmiyor, korkunç olan bu. Bugün de yok mu gizli kalmış cinayetler! İşte Doğan Öz, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi fail-i meçhul cinayetlerin başlangıcı olmuştur Sabahattin Ali cinayeti!

ASLOLAN: SİSTEM!..

- Az önce bir yerde "söylentiler yalan" dediniz. "Bu kitap tamamen belge" demiştiniz, peki bu kitabı okuyacak olanlar, başında, 'Bu romanın sonunda ben Sabahattin Ali'nin kim/kimler tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim" psikolojisine bürünebilirler mi?

- Bilemem diyorum. Katilin kişiliği önemli değil bence, o sistem önemli aslolan!

- Hızlı üreten bir yazar olarak, Hıfzı Topuz'dan bundan sonraki dönemde neler okuyacağız?

- Üzerinde çalıştığım bir konu var, kitabın adına bile koydum: "Özgürlüğe Kurşun". 1912 yıllarında İtahhat ve Terakkicilerin Teşkilat'ı Mahsusa aracılığıyla öldürttükleri gazeteciler, yazarlar... Ben Ahmet Samim'le başladım, 26 yaşında pırıl pırıl bir gazeteci, onu Bahçekapı'da Fazıl Ahmet ile kolkola giderken bir tek kurşunla öldürüyorlar. Sonrasında cenazesini bile kaçırıyorlar. Tören bile yapılmadan türbeye gömüyorlar. Ondan evvel Hasan Fehmi'yi köprü üstünde öldürüyorlar. O da muhalif gazeteci. Sonradan Zeki Bey'i öldürüyorlar. Düyun'u Umumiye'de çalışıyor, mali dalavereleri biliyor. Maliye Nazırı Cavit Beye karşı çıkıyor, öldürüyorlar. Silahçı Tahsin, yani Hasan Tahsin, Atatürk'ün sınıf arkadaşı, onu da Teşkilat-ı Mahsusa öldürüyor. İşte ben şu sıralar bunların romanını yazıyorum. Şimdilerde bunları pek çok genç bilmiyor, yazmakta yarar gördüm.

- Son soru olsun, Sabahattin Ali'nin romanını yazarken mi çıktı "Özgürlüğe Kurşun"?

- Tabii. Bu konunun evveliyatı da var, onları da yazayım dedim. Sabahattin Ali Cumhuriyet döneminde öldürüldü, diğerleri Osmanlı döneminde. Anlatmak lazım dedim, şimdilerde onunla meşgulüm.

eoztopaof.anadolu.edu.tr Başın Öne Eğilmesin/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 264 s.


Posted: 20:43, 2009-03-31
Comments (0) | Link

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

görinen yıldız değil yir yir delinmişdür felek
gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benüm
necati

1.
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın..

 

2.
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan..

 

3.
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..

 

4.
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

 

5.
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız..


Attila İlhan


Posted: 14:57, 2007-07-08
Comments (0) | Link

Ben Sana Mecburum

Sevgililer Gününüz Hiç Bitmesin...

 

Ben Sana Mecburum

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..

Attila İlhan


Posted: 19:17, 2007-02-13
Comments (0) | Link

MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

 

MISTAKA / ÖYKÜ

Emin ARIK
İlköğretim Müfettişi
MUĞLA
______________________________________________

Yeni evlenmişler, aynı okula atamalarını yaptırabilmek için altı ay uğraşmışlardı. Milli Eğitim Müdürü “yerine bir öğretmen bul da gel, ancak o zaman ataman yapılır” diyordu. Öğretmenimiz de düşünüyordu; “acaba, yerine öğretmeni hangi bakkaldan bulacaktı? O zamanlar marketler de yoktu.”
30-40 yıl önce yapılmış, yıkılmak üzere ve tehlikeli raporu verilerek kapatılmış Akçay Köyü İlkokuluna atandılar. Razıydılar, bir araya verilsinler de, samanlık olsundu isterse. Çoğu kitapları olmak üzere eşyalarını, Deli Engin’in minibüsüne yüklediler, 10 Aralık 1973 günü çıktılar yola. Karda dört saatlik bir minibüs yolculuğundan sonra Çaykıyı’ya vardılar. Köye ulaşabilmek için yaklaşık beş kilometrelik bir yolu da yürümek gerekiyordu. Çaykıyı’da bir dükkana eşyalarını indirdiler. Mahir; eşyaları, iki atı ile üç günde köye taşıdı. Derslik ve lojman bitişik olup, tek çatı altındaydı. Dışarı çıkmadan dersliğe geçilebiliyordu. Odun bol olmasa, donmaları işten bile değildi.
Dokuz yaşlarında bir çocuk, öğretmen ile nerede karşılaşsa; “anam örtmen geliyooo!..” diye bağırarak kaçıyordu. Araştırdı, köyün en fakir ailesinin tek çocuğuydu. Adı Mustafa idi. Kendisi adını doğru söyleyemediği için, tanıyanlar da ona ‘Mıstaka’ diyorlardı. Önceki öğretmenler, deli olduğuna, okuyamayacağına karar verdikleri için okula kayıt etmemişlerdi. Önce şeker, bisküvi gibi şeyler vererek, Mıstaka’yla yakınlaşma sağladı.
1,2,3.sınıflar eşindeydi. Mıstaka da 1.sınıfa gelmeye başladı. İlk zamanlar uyumsuzluk gösterse de, 3.sınıfa geldiğinde, okuma-yazma öğrenememişti ama, kimseden kaçmıyordu, arkadaşları ile oynuyordu, öğretmenlerini de o kadar seviyordu ki, hava kararıncaya kadar okuldan ayrılmıyordu.
O yıl, önce eşinin ataması İstanbul’a yapıldı, ayrıldı. Ayrılırken, taksinin önüne annesi ile birlikte çıkan Mıstaka, ağlıyordu. Arabadan inen öğretmenine “gitme, beni bırakma” diyordu. Zor ayırdılar, öğretmeninden. Yerine bir başka öğretmen geldi. O sırada okula Müfettiş de geldi. Yeni gelen öğretmen, Müfettiş’e “bugün en iyi öğrencim gelmedi, hasta..” diyebilmek için, Mıstaka’yı okuldan kovmuştu. Küsen Mıstaka, on beş gün okula gelmedi. Öğretmen zor ikna etti, okula devamını sağladı.
Daha sonra Ahmet Öğretmen, bu okula atandı. Önceki öğretmenin çabalarını bildiği için, Mıstaka ile özel olarak ilgilendi. 5.sınıfa gelmişti, ama okuma-yazmayı öğrenememişti. Diploma veremediler, 5.sınıfı bitirene kadar okula aralıksız geldiğini gösteren bir belge verdiler.
Aradan yıllar geçmişti. Öğretmenimiz, bir hafta sonu tatilinde, arabasına eşi ve iki çocuğuyla birlikte binmişler, Akçay’a doğru gidiyorlardı. Köye yaklaştıklarında yolda yürüyen delikanlıyı eşine göstererek, “tanıdın mı?” dedi. Eşi tanıyamamıştı. “Mıstaka” dedi. Eşi inanmadı. Yanından geçip, köye vardılar. Öğrencileri, kocaman olmuşlar evlenmişler, çoluk-çocuğa karışmışlardı. Çocukları yanlarında, hoş geldiniz diyorlardı. Çocukları, anne-babalarına şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kimdi bunlar, anne-babaları sevinçle neden sarılıyorlardı, anlayamamışlardı. Mıstaka da geldi. Beş-on metre ötede durdu. Bir müddet öğretmenlerine baktı. Birden atıldı, “anam örtmenim gelmiş” diyerek boynuna sarıldı. Onu bıraktı, eşine de sarıldı. Ağlıyordu. “Ne haber, Mustafa? Ne yapıyorsun, iyi misin?” diye öğretmen sordu. “İyiyim öğretmenim, kereste fabrikasında sigortalı işçiyim, çalışıyorum. Sen nasılsın, öğretmenim?”
…. Öğretmen, yanıt veremedi. Gözyaşlarını zor tuttu. “Kendisi de ilgilenmeseydi, Sigortalı Fabrika İşçisi Mustafa değil, köyün delisi Mıstaka olarak çıkacaktı karşısına..."


Posted: 02:07, 2006-10-20
Comments (0) | Link

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

İlkokulu bitirince haylazlık yapmasın, harçlığını da çıkarsın diye ayakkabı tamircisi yanına çırak vermişlerdi. Haftalığı, kağıt iki buçuk liraydı. Yirmi beş, otuz kuruş bahşiş de çıkıyordu. Ama, onun bunun eski ayakkabısı elinde uğraşmak, hoş değildi. Bir buçuk ay kadar dayanabildi. Haftalığı, kendisine de kalmıyordu ya. Çıktı. Ailesi çözüm arıyordu. Atatürk İlkokulunda, Hasan ve Bayram öğretmenler Türkçe ve Matematik kursu açmışlardı. Parasız yatılı öğretmen okulu sınavları için öğrencileri yetiştirmeye, hazırlamaya çalışıyorlardı. Oraya gönderildi. Sevindi. Arkadaşları oradaydı. Top da oynuyorlardı. Ailesi de hoşnuttu. O zamanlar, böyle kurslar için ücret alınmıyordu. Öğrenci, öğretmen için henüz müşteri değildi.
Kazandı altı yıllık öğretmen okulunu. Okudu, bitirdi. 19 yaşında, çiçeği burnunda, müdür yetkili öğretmen olarak, tek başına, bir dağ köyü okuluna atandı. O güne kadar köy yaşamının ne olduğunu bilmiyordu. Hep kasaba ve şehirlerde yaşamıştı.
İlçede, İlköğretim Müdürlüğünde göreve başlatıldı. Kalaycı'nın 'Cip'ine defter-kitapları ile annesinin hazırladığı yatak, yorgan, giyecek ve yiyecekleri yüklediler. Yakınlarına 'hoşçakalın' dedi. İki saatlik köy/dağ yollarındaki sarsıntılı yolculuk sırasında, ayrılırken duygulanan, hiç öyle görmediği, emekli öğretmen dedesini düşündü.
Pazar yerine gelmişlerdi. Hiç tanımadığı köylülerini aradı. Buldu, tanıştı. Onların at ve katırlarına eşyaları yüklendi. Yaşamında ilk kez, çoğu yokuş yukarı olmak üzere, iki saat kadar yol yürüdü, yorulmuştu. Köyün pazar tarafındaki ilk mahallesine vardıklarında, karşıda, yarım saat daha ötedeki mahallenin üst tarafında okulunu gösterdiler. Heyecanlandı, yorgunluğunu unuttu. Koca Çakırın Hasan, 'Bu gece konuğumuzsun, yarın gider, okula yerleştiririz seni Öğretmen Bey' dedi. Yeni bir yaşama adım atarken, karşı çıkacak durumunun olmadığı kanısındaydı. Hayvanlar üzerindeki eşyaları özenle indirilerek, 'emniyetli' bir yere konuldu. Eve girdiler.
Konuk edileceği odaya girdiğinde, Hasan'ın amcası ve kayınbabası olduğunu sonradan öğrendiği 85-90 yaşlarındaki kişi, kendini zorlayarak ayağa kalktı. Öğretmen onun ayağa kalkmasını engellemeye çalışarak şunları söyledi:
- Sen, dedem yaşındasın, ayağa kalkmana gerek yok.
Engellemeyi hiçe sayarak ayağa kalkan ve ayakta zor duran ihtiyar:
- Yaşça ben, ilimce sen büyük; sen daha büyük. Şimdi kalkmayacağım da, kimin
önünde, ne zaman ayağa kalkacağım? Gel, hoş geldin, sefalar getirdin..
Yeni öğretmen, yanıt veremedi. Neydi bu? Ne demekti? Nereye gelmişti? Bu saygı
ve ilgiye değecek ne yapmıştı? Şaşırmış, ilk günden kafası allak bullak olmuştu. Ama o anda, 'iyi ki öğretmen olmuşum' düşüncesi de, Anadolu'nun en yüce dağının doruklarında bütün benliğine işlemeye başlamıştı.
Öğretmenlikte, mutfaktaki acemiliği yanında, Koca Çakırın Esat Dayı başta olmak üzere, özellikle yaşlılarla çok çabuk kaynaşmaya başladı.
Her fırsatta, yaşlı, ama yaşamdan hiç kopmamış bu insanlarla sohbetlerin; bitmez, tükenmez tadına varıyordu. Özellikle Koca Çakırlara konuk olduğunda, yemek-çay işi bitince Esat Dede, herkesi odadan dışarı gönderiyor, öğretmene de çıkar defterini diyor, anlatıyor, anlatıyordu.
Koca Çakırın Esat 1316'lıydı. Batı Cephesi'nde savaşmıştı. Yıllarca köyüne gelememişti. Yakınlarıyla haberleşememişti bile. 'Dokuz Yunan'ı süngümle bertaraf ettim, kaçını kurşunla vurduğumu bilemiyorum' diyordu. Anlatırken, o günleri yeniden yaşıyor gibiydi:
- Köye sapasağlam, hiç yara almadan döndüm. Şu gördüğün Kır Sabri var ya. En iyi
arkadaşım. Döndü'yü seviyordu. Döndü'nün de gönlü, Sabri'deydi. Fakirlik, cahillik var ya, babası Döndü'yü Sabri'ye vermiyordu. Benden yardım istedi. Üçümüz birlikte, bir kış günü sabaha karşı köyden çıkıp kaçtık, dağlara. On gün dağlarda dolaştık, durduk...
Derin bir nefes aldı, konuşmasını sürdürdü:
- Ah, Öğretmen ah. Onlar mercimeği fırına verdi, ben bekçilik yaptım. Her yerde
bizi arıyorlardı. On gün sonra, yakalandık. Onlar evlendi. Yakalayanlar, sana neydi diyerek yatırdılar beni falakaya. İşte o gün bu gündür, böyle gördüğün gibi Topal Esat olup çıktık, diyerek kahkahayı patlattı. Arkasından hüzünlenerek:
- Allah devlete, millete zeval vermesin. Ömrümün şu son günlerinde madalya maaşı da bağlandı. Çoluk-çocuğun eli, biraz para gördü. Ama şu bizim İmamın Şükrü'ye bağlanmadı. Ona üzülürüz. Yedi gün kaçaklığı çıkmış da defterde.


Posted: 02:06, 2006-10-20
Comments (0) | Link

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Çok şey dediler. Bazen çocuğu besleyen damarlar erken ihtiyarlarmış. Günü gelmeden alınmalıymış çocuk, zehirlenmeden. Dedendeki şeker de, soya çekimden etkilermiş. Ama annen; "Şeker testim olumlu" demiş. Ve doğumu gerçekleştiren doktor amcan, sen ölü doğunca üzüntülü, seslenmiş; "Günü geçmiş!"
Asıl neden bu iken, birçok neden saydılar.
Senden bir gün önce, bir kardeş daha gitti. Annen duydu bunu, anladı senin de tehlikede olduğunu.
Beş yıl beklemişlerdi umutla seni. Kasım'da anne karnında ilk yaşamına başladığında sevindirmiştin anne ve babanı. Dilediler, sağlıklı olasın. Her ay taşındılar özel doktora. Doktor amcalarının, teyzelerinin yazdığı kitapları, dergileri de izlediler. Seninle birlikte yaşadılar, umut dolu dokuz ay on gün. Hep normal denildi, kendilerine. Annen de algıladı, gelişiminin uygunluğunu.
28 Temmuz ve 5 Ağustos'ta iki kez vardılar, belki de umutsuzlukla doğum hastanesine. Yalnızca soruldu annene:
- Son adet tarihin?
- 21 Ekim.
Hesapladı doktor amcalar, teyzeler:
- 21 + 7 = 28 Ekim. 9 ay git, 28 Temmuz. 14 ekle, 11 Ağustos. Yok kızım, var daha günün. 11 Ağustos'a kadar olmazsa gel, ya da sancılar başlayınca.
9 Ağustos oldu. Kitaplarda yazıldığı gibi doğacağının işareti geldi. Anne ve baban bilgilerine, tıbba güvenle koştular yine, doğum hastanesine:
-Yok, daha günün gelmemiş, bilmiyorsun.
Sağa gittiler, sola gittiler, yok yatak Derken, refakatçisiyle birlikte iki yatak bulup, yatırdılar anneni. İndi, çıktı, anlatamadı derdini.
- Bekle, zamanı gelince bakarız.
10 Ağustos oldu. İlgilenen yok, gelişigüzel muayenelerden başka. 11 Ağustos oldu. Annen, anlamıştı başına geleceği. Çabaladı, durdu. Sabah 09.30'da serum takıldı. Annen durumunun farkında, son günün olduğunu kesinlikle bilerek, bir an önce sesini duyabilmek için canını dişine taktı. İlgilenen olmadı.
12 Ağustos Cumartesi sabahı doktor amcaların, kalbinin sesini alamadılar. Duyamadılar. İnanamadı yakınların, beklediler son bir umutla.
Ancak, öğleden sonra, doktorlara yardımcı teyzelerinin "onun çocuğu ölü nasıl olsa, boş verin" gibisinden sözlerini duya duya, annen yatırıldı masaya.
Çok geçmedi. Geldi acı haberin. Ölü doğmuştun ölü. Annen bağırıyordu:
- Ben ölseydim de, o ölmeseydi!...
Evet, öldürdüler seni bile bile, doğmadan. Öğretmen annenin bilgisine, uyarmalarına inanmadan, aldırmadan. Ve baban sordu:
- Neden?
- Daha önce neden bana gelmediniz, haber vermediniz?
Otopsi.
Mukus tıkacı.
Balgamı yutamamış, boğulmuşsun.
Gecikmeden.
Senden bir gün sonra, Hatay'dan gelen bir öğretmen teyzen:
- Benimkini de öldüreceksiniz, dedi de!...
Senden ders alan doktor amcaların, teyzelerin, kurtardılar o öğretmen teyzenin kızını. Anne ve baban da; "Bunu düşünerek, azaltmaya çalışıyoruz acımızı. Kısmet değilmiş, bu dünyada yiyecek ekmeği, içecek suyu yokmuş diyoruz, avutuyoruz kendimizi. Kısmetini, kim ve ne kesti, bilerek bunu, hiçbir şey yapamayışın çaresizliği içinde, bu dünyaya hiç açamadığın gözlerinden öperiz, rahat uyu yavrum." dediler ve umutlarını geleceğe ertelediler.


Posted: 02:04, 2006-10-20
Comments (0) | Link

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK

 

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Otuz yaşına gelmiş, evlenememişti. Topal diye, boyu kısa diye kızlar da, anaları da beğenmiyorlardı. Oysa, elinden her iş gelirdi. Güçlüydü. Babası ile analığı kimin kapısına varsalar, geri çevriliyorlardı. Bekarlık canına tak etmişti.
Her zaman yaptığı gibi, baltasını aldı, katırına bindi, doğru ormana. Bir yük odun
ve koyunlar için dal kesecekti. Bir baktı ki; komşu köyden, uzaktan akrabası Hanife de; ormanda, kar düşmemiş, karaca yerlerde hayvanlarını otlatıyordu. Yaklaştı, kuru bir yere, yakınına oturdu:
- Ne haber kız Hanifeeee?
- Hiiiç, ne olsun Yaşar Ağabey, hayvanları getirdim de, otlatmaya.
Şeytan girmişti, Yaşar’ın aklına. Oturduğu yerden sürünerek biraz daha yaklaştı. Hanife de huylanmış, korkmuştu. O da aynı şekilde sürünerek az öte kaydı. Bütün duyguları depreşip ayağa kalkan Yaşar, atladı kızın üstüne. Ama Hanife, daha çevik çıktı. Bir ceylan gibi fırladı, hızla seyirtti köyüne. Yere, boşa düşen Yaşar neye uğradığını şaşırmıştı. Bir süre yattığı yerden kalkamadı. Peşinden koşsa, yetişemezdi. Bir şeyleri becerebilseydi, kızın biri kendisi ile evlenmek zorunda kalırdı. Yine olmamıştı. Bozgun bir halde ve hırsla odununu, dalını kesti. Yükledi katırına, köyüne vardı. Yükü indirdi, katırı da ahıra bağlayıp eve çıktı. Elini, yüzünü yıkadı, abdestini aldı. İkindi namazını da kıldı. Yine rahatlayamadı. Kimseye bir şey diyemedi. İçindeki sıkıntıyı atamıyordu.
Hanife de kendi köyüne varmış:
- Anaaa!.. gız anaaa!.., hayvanları otlatırken, Yaşar Ağabeyim bana sarktı. Hayvanları da ormanda bırakıp kaçtım. Elinden zor kurtuldum, diyerek ağlamaya başladı.
Anası, donup kalmıştı. Babasını sesledi, açıklama yapmadan:
- Heriiif!.. Kız ormanda korkmuş, hayvanları orada bırakıp, kaçıp gelmiş. Git de kurt neyim yemeden hayvanları al da gel.
Baba gitti, hayvanları toplayıp getirdi.
- Niye korktun kızım?
Hanife hala korkuyordu. Korku ve utanma duygularıyla karışık, başını kaldırmadan, babasına bakamadan olanı biteni anlattı. Adam ne diyeceğini bilemedi bir süre. Kalktı,
evden çıktı. Hanımı da peşinden gitti. Dışarıda, etrafına bakındıktan ve kimsenin olmadığını anladıktan sonra hanımına duyulur-duyulmaz, ama kızgın bir sesle:
- Ben ağaya gidiyorum. Kimseye bir şey söyleme. Hele, ben ağaya bir akıl danışayım, dedi ve yürüdü.
Ağa, adama haklı olduğunu, bunun namus meselesi olduğunu, başka köyden birinin kendi köyünün namusuna uzanamayacağını haykırdı. Ağanın isteği üzerine, birlikte Pazar Yerine gittiler. Pazar Yeri dedikleri ise bir başka köydü ve çevrenin merkezi konumundaydı. Bir uzman çavuşun yönettiği jandarma karakolu bile vardı.
Olaya el konulmuştu. Çevrenin ileri gelenleri toplantıya çağırıldı. Oturup konuşuldu, akşama Topal Yaşarlara gidilmesine karar verildi.
Lapa lapa kar yağıyordu, yarım metre kadar da tutmuştu. Akşam hava kararmış, yalnızca karın beyazlığı ortalığı aydınlatırken, çevrenin ileri gelenleri Yaşarların kapısını çaldılar. Buyur edildiler içeri. O dağ köylerinde ne amaçla gelirsen gel, kapıdan döndürmezlerdi, o yıllarda. Gelen, hep Tanrı misafiri olurdu.
Oturdular. Açlık, tokluk soruldu. Sofra hazırlandı. Yemekler yenildi, çaylar içilirken konu açıldı. Olan olmuştu. Namus meselesiydi. Büyütmemek gerekirdi. Ara bulmak, kapatmak için; bir orta yol bulmaya gelmişlerdi. Yaşar ne yapacağını bilemiyor, bön bön bakıyor, babası garibim de gözyaşlarını içine akıtıyordu.
O sırada öğretmen de öte köyde lojmanında, gaz lambası ışığında, ağaç kökünden yontup temizleyerek yaptığı koltuğunda kitabını okumaktaydı. Saat 20.00 gibi, kapısı
çalındı. Gelen Deli Ahmet, öğretmen kapıyı açar açmaz daldı içeri, sobanın başında
ısınırken konuştu:
- Öğretmen Bey, paltonu giy bakalım. Öte köye gidiyoruz. Aşağıların yiyicileri Garibim Dayı’ya gelmişler. Bir bakalım, olanları giderken anlatırım.
Öğretmen, giyindi. Fişekliğini, tüfeğini kuşandı, çizmelerini çekti. Kafasını, boynunu atkısıyla güzelce sardı, çıktılar. Deli Ahmet, önden karı yara yara yürüyor, öğretmen de onun izine basarak gidiyorlardı. Öğretmenin çoban köpeklerinden korktuğunu bilen Deli Ahmet:
- Öğretmeeen!.. Korkmaaa!.. Ben yanındayken, hiçbir it sana yaklaşamaz.
Ahmet, yol boyunca olanları anlattı, öğretmenin de haberi oldu. Ahmet’e Garibim Dayı’nın evinde, kendisinden bir işaret almayınca hiç lafa karışmamasını, hiçbir eylemde bulunmamasını, yoksa herkese zarar verebileceklerini anlattı ve ondan yeminli söz aldı.
Garibim Dayı’nın evinin önüne gelince Deli Ahmet, seslenerek geldiklerini haber verdi, kapıyı açmalarını istedi. Eve girdiler:
- Selamünaleyküm.
- Aleykümselam.
- Hoş geldiniz.
- Hoş bulduk,…faslından sonra, öğretmenle Deli Ahmet’in yanında konu açılmadı. Dereden bükten konuştular. Konu açılmayınca, öğretmen de bir şey diyemedi.
Bir süre sonra öğretmen, tuvalete diye sofaya çıktı. Peşinden, köyün önde gelen kişisi olan, Garibim Dayı’nın kayınbiraderi geldi:
- Öğretmen Efendi, biz her şeyi hallettik. Sakın mesele çıkarmayın. Ben sana bunu demeye çıktım, geldim yanına.
- Tamam dayı. Yalnız, sakın para falan vermeyin. Tanrı misafiri deyip karınlarını doyurmuşsunuz, yeter. Duyarsam, hepinizin canı yanar. Bilmiş olun.
- Yok, yok. Sen canını sıkma.
- Peki.
Odaya döndüler. Biraz daha oturduktan sonra öğretmenle Ahmet izin isteyip, ‘iyi geceler’ dileyerek kalktılar, evlerine döndüler.
Ertesi günü, Perşembe sabahı, ilk derse giren öğretmen, öğrencileriyle, beş sınıf bir arada birleştirilmiş sınıfında günlük olayları konuşurlarken, 3.sınıf öğrencisi Fatma:
- Öğretmenim, akşam öte köye yiyiciler gelmişler, Garibim Dayı gilden altı bin lira alıp gitmişler..
Öğretmen, Topal Yaşar’ın ağabeyinin oğluna:
- Hüseyin doğru mu?
- Hayır Öğretmenim…
Çocuklar, hep bir ağızdan:
- Doğru Öğretmeniiim!
- Hüseyin…
- Hayır Öğretmenim…
- Bak Hüseyin, doğruyu söylemelisin, yalan söylediğin anlaşılırsa hoş olmaz.
Hüseyin ağlayarak:
- Evet, doğru Öğretmenim. Ama bana, “Öğretmen duymasın sakın” diye tembih ettilerdi…
- Tamam Hüseyin. Üzülme, ben hallederim. Çocuklar, toplayın çantalarınızı. Okul bu gün tatil. Dursun, sen Ahmet Amcana git, söyle. Hazırlansın, yola insin. Bu köyün çocukları, siz gidebilirsiniz. Öte köyünkiler, siz beni bekleyin. Hazırlanıp geliyorum. Sizin köye kadar birlikte gideceğiz.
Çıktılar. Çeşmenin yanından, Deli Ahmet de katıldı. Yine Deli önde, karı yarıyor,
yol açıyor, çocuklarla öğretmen de onun açtığı izden, hiç konuşmadan gidiyorlardı. Soğuk
ve ayaz da hatırını saydırıyor, ortalık donuyordu. Öte köye, otuz beş dakikada varabildiler. Çocukları evlerine gönderdiler. Yol üzerindeki bir eve girerek ısındılar, birer bardak çay içtiler. O arada, haber gönderdikleri Kör Abdullah, Topal Yaşar ve Necmettin de gelmişlerdi. Bu beş kişi, tek sıra halinde yola düştüler.
Öğle ezanı okunurken, Hanife’nin babasının gittiği ağanın kapısındaydılar. Necmettin, kapının tokmağını kapıya vurdu. Ağa geldi, kapıyı açtı:
- Buyurun, hoş geldiniz, sefa geldiniz, diyerek merdivenleri önden çıkıp yol gösterdi. Misafir odasına alındılar. Misafir her an gelebilir diye yarma çam odunları, saç sobanın içine dizilmiş, soba tablasında da iki çıra ile kibrit bekliyordu. Ağa, çıraları tutuşturup sobanın içine koydu. Tedirgin tedirgin, odunların tutuşmasını bekledi. Tutuşunca, sobanın kapağını elleri titreyerek kapattı. Hiçbir şey soramıyordu. Öğlen zamanı olduğu için, biraz sonra Allah ne verdiyse diyerek hazırlanan sofraya buyur etti. Yemekler yendi. Çaylar içilirken Ağa:
- Öğretmen Bey, affedersiniz, kusura bakmayın ama, hizmet neydi? Diye bir soru sordu.
Öğretmen söze nereden gireceğini bilemiyordu. Komedinin üzerinde ağaçtan yapılmış minyatür Atatürk heykelini gördü. Ön yüzünde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazıyordu:
- Ağam, sen de Atatürkçüymüşsün, dedi minyatür heykele bakarak.
Ağa, biraz şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışarak:
- Elbette Atatürkçü olacağız Öğretmen bey. Bu güne bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin ağasıyız. Başkası mümkün mü?
- Ama, Atatürk rüşveti hiç sevmezdi.
- Öğretmen Bey, ayıp oluyor.
- Bak Ağam, açık konuşalım. Ben Öğretmenim. Benim öğretmenliğim, yalnız sınıfta, dört duvar arasında değil. Boşuna bu kadar mürekkep yalamadım. Çalıştığım köyün her derdi, benim de derdim. Benim öğretmen olduğum köyden, köylümden, rüşvet yenemez. Yoksa bu öğretmenliği bırakır giderim. Şimdi, hizmeti sordun. Söyleyeyim. Bu Topal Yaşar’ın babasından altı bin lira almışsınız. Biz bunu senden geri almaya geldik… Dur sözümü kesme, sonuna kadar dinle. Zor yok. Sen bilirsin. O gece beş-altı kişi vardınız, bu parayı paylaştınız, biliyorum. Ben, ikinci bir kapıya gitmem. Doğru ilçeye inerim, kaymakam, savcı, hakim, hepsini dolaşır, anlatırım. Sen, şimdi bu aldığınız parayı sahibine bizim yanımızda teslim edeceksin. Diğer arkadaşlarına da durumu anlatacaksın. Onlar, sana verir ya da vermez. Orası bizi ilgilendirmiyor. Ne olmuş da, bu parayı almayı kendinizde hak görüyorsunuz? Topal Yaşar, kızı kovalamış. Yakalamayı bırak, eli değmemiş. Namus bu kadar ucuz mu? Benden bu kadar. Ne yaparsan yap.
Odada sessizlik hakim oldu. Ağa, tıpkı Garibim Dayı’nın bir gece önceki hali
gibi perişan durumdaydı. Yerinden kalktı. Duruşu, iki büklüm yürüyüşü, çaresizliğini yansıtmaktaydı. Odadan çıktı, beş dakika kadar sonra geldi. Elindeki bir tomar parayı öğretmene uzattı:
- Öğretmen Bey, evdeki paranın hepsi, vallahi bu kadar… beş bin sekiz yüz lira..
Öğretmen Necmettin’e uzattı, saymasını istedi. Parayı sayan Necmettin beş bin sekiz yüz lira olduğunu doğruladı. Öğretmen kabul etmeyerek, iki yüz lira daha vermesi gerektiğini söyledi. Ağa, yalvarıp yemin billah ederek, başka parası olmadığını söylüyordu. Topal Yaşar:
- O da ayak kirası olsun, kalsın, boş ver, deyince öğretmen neye uğradığını anlayamadı.
Kalktılar, yemeğe, çaya teşekkür ederek ve hoşça kal diyerek evden çıktılar. Geldikleri yöne doğru, kardaki iz üzerinden tek sıra yürümeye başladılar. Topal Yaşar,
geriden geliyordu. Öğretmen; arkada bıraktıkları köy, gözden kaybolunca bir bahaneyle en arkaya geçti. Elindeki tüfeğin dipçiği ile Yaşar’ın ensesine vurdu. Yere düşünce de, ayağıyla kafasına basarak:
- Ulan be topal, okula yirmi lira ver desem, vermezsin. Kime, neyi bağışlıyorsun? Ayak kirasıymış. Sen mi çağırdın, baban mı davet etti bu adamları da, ayak kirası ödüyorsun…
Topal Yaşar, rahatlıkla gücünün yeteceği, bir çırpıda ayağa kalkıp bir güzel benzetebileceği halde; öğretmene hiç karşılık vermedi. Kıpırdamadı bile. Karın içinde öylece, yüzü koyun yatıyordu. Necmettin’le Kör Abdullah geldiler, öğretmene rica ederek, kollarından tutup çektiler, yürüdüler. Önden yürüyen Deli Ahmet de kızmıştı, küfürler ederek daha bir hırsla karları çiğniyordu. Onun sinirlendiğini gören öğretmen de, sesini kesti. Topal bir laf etse, Deli’nin elinden alamayacaklarını biliyorlardı. ‘Deplasmandan galip dönmenin sevincini yaşayalım’ düşüncesine kapılan öğretmen, bir türkü tutturdu:
-Karşı dağı duman aldı, pus aldı
Şu garip ömrüm, yarı yolda kısaldı…
Necmettin’le Kör Abdullah da türküye eşlik ettiler. Topal Yaşar ise, onlara yaklaşamıyor, suçlu suçlu, yirmi-otuz metre geriden geliyordu.


Posted: 02:03, 2006-10-20
Comments (0) | Link

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK

 

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Birinci işi minibüs yazıhanesinde yolcu çığırtkanlığı, ikinci işi ise öğretmenlikti. İri yarı, kaba saba bir görünümü vardı. Müdürmüş, müfettişmiş umurunda da değildi Umur Öğretmen’in. Okulda pek kimseyle konuşmazdı. Hiç sevmediği halde; o yıl plan yapmaya, derslere ara sıra planlı girmeye de başlamıştı. Planları gelişi güzel, yazısı da çirkin ve bozuktu ya.

Okul müdürü de ufak tefek, zayıf, ama her şeyi ben bilirim havalarında biri idi. Umur Öğretmenden de korkuyor, çekiniyordu. Grup başkanına birkaç kez:

- Müfettişim, bu Umur’u ne yapacağız? Hiç plan yapmıyor… diyerek şikayet etmişti. Grup başkanı en sonunda dayanamadı:

- Müdür bey; bir öğretmeniniz plansız derse giriyorsa, ne yapacağınız bellidir. İfadesini almak, ya da savunmasını istemek... Olmazsa, bir yazı ile durumu üst makamınıza bildirmek… Bana söylediğiniz şekilde olmaz. Eğer ben, bu şekilde bir işlemi başlatırsam, ya da denetime girdiğimde plansızlığını belirlersem, ondan önce sizin ifadenizi alırım. Neden öğretmeninizin plansız derse girmesine göz yumduğunuzu, neden işlem yapmadığınızı sorarım, dedi.

Müdür bozuldu. Ama bir şey diyemedi.

Bir başka gün aynı okula, İl Teftiş Kurulu Başkanı gitti. Müdür, Umur Öğretmen hakkında gurup başkanına söylediklerini ona da söyledi. Teftiş Kurulu Başkanı hışımla sınıfa gitti. Sandalyeyi çekip oturdu. Birinci sınıf öğrencileri korkup şaşırmışlardı. Öğretmen de şaşkın, izliyordu. Çağrılınca başkanın yanına gitti. Başkan:

- Planların nerede, getir bakalım, dedi.

Umur’un tepesi atmıştı:

- Sen kimsin?

- Beni tanımıyor musun, Teftiş Kurulu Başkanıyım. Getir planlarını.

- Ama bu sınıf, bu sandalye, bu masa benim. Kalk oradan!...

Başkandaydı şaşırma sırası. Umur’a baktı kaldı. Yanıt veremedi bir süre:

- Sen nasıl konuşuyorsun, karşı mı geliyorsun?

- Benim sandalyemden kalk. Kalkmazsan ben kaldırmak zorunda kalacağım, kalk… Ben mi kaldırayım? Kalkıyor musun, kalkmıyor musun?

Pabuç pahalı idi. İnsanca yaklaşamayınca, başkanlığın bir işe yaramadığını görebilmiş miydi acaba? Kalktı, hiçbir şey yapamadan sınıftan ve okuldan çıkıp gitti.

Düştüğü durumun acısını, grup başkanından çıkarma yöntem ve yollarına başvurdu. Olur olmaz her yerde:

- Bu grup başkanı, öğretmenlerin babası ya… Öğretmenler rahat, plansız derse girerler, istedikleri gibi davranırlar, okul müdürünü dinlemezler. Grup başkanı da korur bu öğretmenleri. Baba dedik ya..

Grup başkanı, hep ‘ya sabır’ çekiyordu. Bir gün dayanamadı:

- Sayın Teftiş Kurulu Başkanım, haklısınız. Ben öğretmenlerimi koruyorum. Çünkü iyi rüşvet yiyorum. İşte o rüşvetler karşılığında da, koruyorum. Hakkımda her türlü işlemi başlatabilirsiniz, dedi de, sataşmalar son buldu.

Mayıs ayına girilmişti. Beş müfettiş, bu okula bir akşam üzeri gittiler. Grup başkanı, okul müdüründen öğretmenler listesini istedi. Aldı, baktı:

- Arkadaşlar, birinci sınıfların denetimini ben alıyorum. Söyleyin hangi sınıfların denetimini üstleneceğinizi, kayıt edelim. Müdür Bey duyursun. Öğretmen arkadaşlar da, hangi müfettişle çalışacaklarını önceden bilsinler.

Nurettin:

- Başkanım, sen böyle yapmazdın. En son kalan sınıfları alırdın. Bir durum mu var?

- Evet, 1.B sınıfına, bir başka arkadaş bizden habersiz gelip girmiş, rehberlik yapmış. O sınıfın ve öğretmeninin denetimini de, o arkadaşa yaptıracağım. O nedenle birinci sınıfları alıyorum.

Müdür de müfettişler de, başkana karşı çıktılar. Okula grup üyeleri dışında başka müfettiş gelmesini istemediler. Israr üzerine başkan:

- Peki, dedi. Ama yine birinci sınıfları, ben denetliyorum. Buna itiraz etmeyin. Hiçbir şeye de karışmayın.

O sırada zil çaldı. Öğrenciler teneffüse çıktılar. Umur Öğretmen de bahçede nöbetçi idi. Müdür odasının önünden geçti, bahçeye çıktı. Arkasından grup başkanı da çıktı. Kimse bir şey diyemedi, karışmadılar. Pencerelerden, perde arkasından izlediler. Başkan, yaklaştı:

- Umur Bey, görüşebilir miyiz biraz?

- Tabii, buyurun müfettişim, görüşelim, dedi saygılı bir tavırla.

Bahçede bir ağacın gölgesine kadar konuşmadan yürüdüler:

- Umur Bey, birinci sınıfların denetimini ben yapacağım…

- Müfettişim, sevindim. Müdür Beye, sizden başkasını sınıfıma sokmayacağımı söylemiştim zaten.

Başkan anlam veremedi. Oysa, korkarak gitmişti Umur Öğretmenin yanına. ‘Ya ters bir şey söylerse, ya hakaret ederse’ gibi düşüncelerle tedirgin olmuştu. Ama, başlangıç iyiydi. Bir terslik olmasın diye, Umur Öğretmen sözünü kesmeden sonuna kadar dinlesin istiyordu. Onun için bir çırpıda, sözcükler dökülüverdi ağzından:

- Umur Bey, yalnız benim bazı prensiplerim vardır. Plansız öğretmenliği kabul edemem. Soruşturma açarım. Ancak, sınıfınıza bir arkadaş girmiş. Sonradan öğrendim. O nedenle, o günden öncesi beni ilgilendirmiyor. Sizden istediğim, yalnızca son ünite planını ve bugünden başlayarak günlük planlarınızı yapmanız, hazırlamanız.

Umur Öğretmen, sağ elini kaldırıp göğsüne vurdu, davula vurmuş gibi bir ses çıktı:

- Emrin olur müfettişim, iki gözüm üstüne.

Bu okuldaki denetim bitti. Grup başkanı, Umur Öğretmenin denetimini son güne bıraktı. 8 Haziran, karnelerin verildiği gün giderek 2. derste sınıfa girdi. Durakladı. Günaydın diyemedi. Umur Öğretmen, yere oturup bağdaş kurmuş, öğrencilerine yerde fasulyelerle, çubuklarla bir şeyler yazdırıyor, yardım ediyordu. Öğrencilerinin kimisi omzunda, kimisi dizinde, saçıyla-başıyla oynayan, yüzünü seven… Müfettiş, “seviyeye inme dedikleri şey bu olsa gerek” diye düşündü. Öğretmen, öğrencilere yerlerine oturmalarını söyleyerek ayağa kalktı:

- Hoş geldiniz, müfettişim, dedi, tokalaşırken:

- Hoş bulduk, dersinize devam edin, izliyorum.

Müfettiş, geçti, en arka sıraya oturup izlemeye başladı. Bir ders saati izledi. İkinci ders saatinin ortasında, öğretmenin iznini alıp derse katılarak, öğrencilere sorular sordu. Beklemediği sonuçlar alıyordu. Diğer birinci sınıf öğrencileriyle aşağı yukarı aynı seviye tutturulmuştu. Öğrenciler de öğretmenlerini çok seviyorlardı.

İşini bitirdi, izin alarak öğretmenin sandalyesine oturdu. Hatta, sandalyeyi öğretmen çekti, ‘buyurun’ dedi. Müfettiş, planları istedi. Umur Öğretmen masanın üstündeki iki defteri müfettişin önüne koyup uzaklaştı. Müfettiş sırayla açtı, şöyle bir baktı. İstedikleri yapılmıştı. Ayrıntısına inmedi, defterleri kapattı. Öğretmen yaklaştı:

- Müfettişim, bitti mi?

- Evet, bitti.

- Şimdi sıra bende. Ben de konuşacağım, izninizle..

- Elbette, sizi dinliyorum.

Öğretmen, masanın çekmecesini çekti, bir dergi çıkardı, bir sayfasını açtı:

- Bu dergi, bunlar da benim planlarım. Buradan buraya aynısını yazdım. Bu öğretmenlere sizin eziyetiniz nedir? Neden bu kadar çok yazdırıyorsunuz?

Müfettiş baktı, ‘ne desem’ diye düşünürken, dergi ve defterleri kapattı:

- Umur Bey, haklısınız. Ancak, planları yapmak göreviniz. Onun için de ücret alıyorsunuz. Dergideki planlar, İstanbul koşullarına göre hazırlanmıştır. Ayrıca her sınıfın, öğrencilerin, öğretmenin koşulları, birikimi başka başkadır. Plan sınıfa, öğrenciye, seviyeye göre bizzat uygulayan öğretmen tarafından yapılmalıdır. Bakın, şimdi planlarınız olmasaydı, o bölümde toplam sekiz puan yerine sıfır puan yazacaktım. Ayrıca planlarınızı yapmadığınız için soruşturma başlatıp ceza almanıza neden olacaktım. Şimdi soruşturma, ceza yok, değerlendirmede ise, örneğin sekiz üzerinden dört puan yazabilirim. Farkı anlatabildim mi?

- Gene mars olduk, değil mi?

- Hayır. Tavla oynamıyoruz ki, neden mars olasınız?

- Tamam müfettişim, tamam. İçtiğinizi de biliyorum, birlikte bir rakı içeceğiz. Hiç itiraz etmeyin.

- Olur, Umur bey. Yalnız, orada da kurallarım var. ‘Harmanda izi yok, yiyen de ortak Osmanlı’ olmam. Tüm giderleri de ortak karşılarsak, içeriz.

Olmazdı, olurdu; tartışmalarından sonra Umur Öğretmen, müfettişe ‘peki, olur’ dedirtti, dedirtti ama, gerçekleştiremediler.

Bu tartışmadan sonra müfettiş, öğretmen ve öğrencilerine, sınıflarında konuk ettikleri için teşekkür ederek çıktı.

Hafta sonu evinde, teftiş raporlarını yazmaya oturdu. Umur Öğretmene sıra geldiğinde, rapor kağıdı, Umur Öğretmenin kimlik bilgilerini yazdıktan sonra, daktilosunda bir süre takılı kaldı. Karalama kağıdı üzerinde yaptığı hesaplamalar toplamı seksen puandı. İçinden ‘olmaz’ dedi. ‘Bu öğretmen, beni kırmadı, isteğim üzerine planlarını yaptı, karşılığını da almalı.’ Ekledi, tekledi, doksan yazdı, imzaladı, verdi. Yer yerinden oynadı. ‘Umur Öğretmen doksan alıyorsa, bu ilde yüz elliden aşağı alan olmazdı.’ Teftiş Kurulu Başkanı, yine yakalamıştı. Ağzına sakız yapmaya başladı. Bir demedi, iki demedi, müfettişin sabır taşını çatlattı. Yaz tatilinde bir gün dairede, Teftiş Kurulu Başkanının koltuğunda Milli Eğitim Müdürü oturuyordu. Başkan ve tüm müfettişler de odadaydı. Bizim müfettiş de odaya girince, ‘iyi günler’ demesine bile fırsat kalmadan:

- Sayın müdürüm, baba müfettiş geldi. Umur’a doksan puan veren müfettiş geldi. Kahraman müfettiş geldi.

- Başkanım, ben verdiğim puanın, attığım imzanın sonuna kadar arkasında dururum. Bunu da en iyi sizin bilmeniz gerekir. Daha önce de açıklamaya çalıştım. Beni anlamak istemiyorsunuz sanırım. Yine açıklarım, yine açıklarım. Derdimi, eninde sonunda anlatabilirim. Ama, yanlış olur. Sizin için iyi olmaz.

- Korkumuz mu var? Açıkla bakalım.

- Yapmayın başkanım. Hoş olmaz, yanlış olur.

- Açıkla, açıkla. Bizim kimseden korkumuz yok.

- Sayın müdürüm ve arkadaşlarım, hepinizden özür diliyorum. Başkanım kendileri istediler, ben de açıklamak zorundayım. Umur Öğretmen, isteklerimi yerine getirmişti. Öğrencilerinin başarı durumları da diğer sınıfların öğrencilerinden fazla farklı değildi. Evet,

bu öğretmenimizin değerlendirmesini yaptığımda seksen puan aldığını gördüm. Ancak, bunu yazmaya elim varmadı. On puan da Teftiş Kurulu Başkanı'nı sınıfından kovabilme cesaretini gösterebildiği için verdim"


Posted: 02:02, 2006-10-20
Comments (0) | Link

SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK

SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Ekim başlarıydı. Okullar yeni açılmıştı. O gün, öğrenciler okula gelmemişti. Öğretmen de yaşlı bir kadının öldüğünü, cenaze olduğu günlerde okulun kapatıldığını, köyde böyle bir gelenek oluştuğunu öğrenmişti. Mezarlıkta helva-ekmek de dağıtılıyordu. Ama öğrencileri korkabilirlerdi. Onları korumak durumunda olduğunu düşündü. Daha sonraki zamanlarda da, köyde cenaze olduğunda öğrencilerini okuldan bir yere göndermedi.

O hafta sonu, Çiftlik Pazarı'na gitti. Çevredeki diğer öğretmen arkadaşları ile görüştü, oturup çay içtiler, sohbet ettiler. Haftalık erzakını aldı, Koca Çakır'ın Hasan'ın katırına yüklediler. Karda yürüyerek, Sorguncuk'tan geçip, Kel Tepe'yi de döne döne tırmandılar ve Aşağı Güneycik'e vardılar. Öğretmen, o gece Koca Çakırlara konuk oldu.

Yemekten sonra komşular da geldi... muhabbet sıkıydı... Güncelden vaz geçilemezdi. Köyün en garibanı Kara Şaban'ın oğlu Satılmış, mezarlıkta on lira bulmuş, sevinmişti. Pazara giderken Satılmış'ın para bulduğunu duyan Sami Hoca, Kara Şabanlara uğramış; parayı kendisinin düşürdüğünü söylemişti. Satılmış ağlasa da, babası on lirayı ondan alıp hocaya vermiş; hoca da cebinden çıkarıp "buldun müjdesi" diye Satılmış'a iki buçuk lira vermişti. O iki buçuk lirayı da Şaban Dayı hocaya geri vererek, bir metre don lastiği getirmesini istemişti. Akşam bir metre don lastiğini Şaban Dayıya veren hoca, paranın üstü olan iki yüz yirmi beş kuruşu da vermemişti. Bir metre don lastiğini iki buçuk liradan aldığını söylemişti.

Bu olayı dinleyen öğretmen, önce ne diyeceğini bilemedi. Onu gören komşular, Tosyalı Tacir'i evinde konuk ettiği gece, onun cebinden üç yüz lirasını çaldığını, uyanık tacirin köyün içinde hocayı rezil ederek parasını geri aldığını anlattılar.

Bir başkası evinin avlusuna giren bu hocanın, oradan koşum zincirlerini çaldığını, yüzsüzlükle inkar ettiğini söyledi. Sonu gelmiyor, herkes bir şey anlatıyordu. Gece boyunca konu, hep Sami Hoca'nın "marifetleri" oldu. Vakit ilerlemişti. Öğretmen, bu kadar olaydan sonra bu adamın arkasında neden namaz kıldıklarını sordu. "Amaaan!.. Öğretmen Bey, vebali onun boynuna. Bize ne?" dediklerinde dayanamadı:

- Bakın komşular. Peygamberimiz bir hadisinde diyor ki; "Bir günahı işleyenle, o
günahın işlenmesine fırsat verenler arasında hiçbir fark yoktur." Siz, böyle yapmakla ona, "Devam et, doğru yoldasın" diyorsunuz, siz de günaha giriyorsunuz, diyerek anlatmaya çalışıyor, olmuyordu.

Bir süre sonra komşular iyi geceler dileyerek kalktılar. Ev halkı da kendi odalarına çekildi. Koca Çakırın Hasan'la öğretmen yalnız kaldılar. Hasan, pantolonunun kayış köprüsüne zincirle bağlı anahtarları çıkardı. Biriyle duvardaki gömme dolabın kapağını açtı. Zeytin, peynir ve bir ufak rakı çıkardı. Öğretmenin şaşırma günüydü. Hasan dışarıya çıkıp bir maşrapa su ve birkaç çay bardağı ile döndü. Suratı asıktı. İki bardağın yarısına kadar rakıyı koydu, üstlerini buz gibi su ile doldurdu. Öğretmen izliyordu. Hasan bardağını kaldırdı:

- Öğretmen Bey, şerefine!.. dedi.
Öğretmen bardak elinde donup kalmış, şaşkın şaşkın bakıyordu. Hasan bardağı masaya bırakırken, sinirli bir şekilde:

- Öğretmen Bey. Sami Hoca'nın "düşürdüm" diyerek Kara Şaban'ın oğlunun elinden
aldığı o on lira benim. Mezarlıkta mezar kazarken, saatimi pantolonumun şu bozuk para cebine koymuştum. Mezar kazma işi bitince, saatimi çıkarırken düşürmüşüm. Satılmış'ın bulduğunu duyunca, içimden "fakir çocuk, öğrenci, hayrım olsun" dedim, sesimi çıkarmadım. Birkaç saattir sinirden deli gibiyim. Bu kadar utanmaz olunmaz.

Öğretmenin de kan beynine sıçramıştı. Aynı konuda uzun uzun konuştular. Canları iyice sıkılmıştı. Gece yarısını çoktan geçmiş, ufak rakı bitmişti. Saat üç gibi Hasan da odasına çekildi. Öğretmen, gaz lambasını kısarak önceden hazırlanmış yatağa uzandı.

Sabaha kadar uyuyamadı.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerde hep kafasını bu olaylar kurcaladı, durdu. Bir
gün yirmi dakikalık beslenme teneffüsünde camiye gitti. Cami iki katlı bir binaydı. Üst katı namaz için kullanılırken, alt katı da köy odası olarak değerlendirilmekteydi. İçerden sesler duydu. Kapıyı açtı, girdi. Okul öncesi yaşlarda bir grup erkek ve kız çocuk ile ilkokulu bitirmiş altı-yedi kadar kız çocuğu, sureleri şarkı söyler gibi kendi kendilerine okumaktaydılar. Kızların elinde iğ ve birer yumak yün, yünü eğirerek ip yapıyorlardı. O sırada kapı açıldı. Sami Hoca ile ağabeyiydi gelenler. Sami Hoca:

- Hayrola Öğretmen Bey...

- Hayır sende Hoca Efendi... Bu çocuklar, burada ne yapıyorlar?

- Kur'an Kursu...

- Sen mi öğreticilik yapıyorsun bu çocuklara?

- Evet...

- Hangi yetkiyle, hangi izinle? Öğretmenlik bilgin, yeteneğin ne kadar? Ayrıca, Müslümanlıkta her şeyden önce iç ve dış temizlik gelmez mi? Bak bu çocuğun kolu, kirden kazak giymiş gibi donra bağlamış. Önce temizliği öğretmen, kavratman gerekmez mi?

- Ben, onların anası mıyım?

- Ben, anası mıyım öğrencilerimin? Her sabah temizlik kontrolünü kendileri yapıyorlar. Sorun da kendiliğinden çözülüyor. Anası olman gerekmiyor.

- Öğretmen Efendi, sen ne karışırsın? Ben senin okuluna karışıyor muyum?

- Sen bana karışamazsın elbette. Beni devlet atamış. Ama senin böyle bir iş yapabilmen için izin alman gerekir. Benden uyarması. Bu günden başlayarak bu iş bitmezse, ben ilgili makamlara suç duyurusunda bulunurum, bilmiş ol.

O gün, bu sözde kurs sona erdi. Öğretmen zarar vermek de istemiyordu. Çünkü bu hocanın oğlu da öğrencisiydi. Sevimli de bir çocuktu. Acıyordu, bu çocuğa. Çözüm arıyordu. Caminin kadrolu imamı değildi. Köyde en iyi iki tarla caminin malıydı. Bire üç veren bu tarlaları, imam ekiyordu. Öğretmen, "sanırım, bu tarlalar için imamlık yapıyor" diye düşündü. Köylülerle konuştu. Dokuz aile reisini ikna etti. Bir dilekçe yazdı, onlarla birlikte kendi de imzaladı.

Bu dilekçeyle camiye; kadrolu, okulundan mezun olmuş, doğru dürüst bir imam istiyorlardı. Bir süre sonra köye imam ataması yapıldığını duydular. Ama muhtar karşı mahalledendi. İmamı kendi mahallesindeki camiye götürmüştü. O cami de iki mahalle arasında, mezarlık içindeydi. Hatta bu caminin iç bölüm yağlıboyalarını da bizim öğretmen yapmıştı. İki-üç gün camiden ezan okuyan yeni imam, gelen olmadığını görünce, anlam veremedi. Durumu muhtara iletti. Kendilerince çözüm buldular. On beş gün muhtarın mahallesinde, on beş gün de ona en yakın diğer mahallede namaz kıldırıyordu. Çünkü, köylerde genellikle ihtiyarlar, kadın ve çocuklar vardı. Kış gününde, köy dışındaki camiye gidemiyorlardı.

Dört mahalleden oluşan Ulupınar Köyünün en kalabalık mahallesi Yukarı Güneycik'ti. Camisi de köyün içindeydi. Ailece İstanbul'a göçen Kalaycı'nın çocukları da caminin hemen yanındaki evlerini imam için konut olarak vermişlerdi. Köye adını veren Ulupınar çeşmesi de caminin hemen yanındaydı. Öğretmen muhtara; yeni gelen kadrolu imamın on beşer gün de Aşağı ve Yukarı Güneycik mahallelerinde namazı kıldırmasını, buradaki vatandaşın da doğru dürüst, okullu bir imam görmesini önermiş, ama muhtar kabul etmemişti. Güneyciklere giderse, imamın bir daha geri gelmeyeceğinden korkuyordu. Bunun üzerine öğretmen Kaymakamlık Makamına bir dilekçe daha yazarak, durumu anlattı. Altına dokuz kişi yine imzalamışlardı.

Mayıs ayında okullar tatile girmiş, öğretmen de ilçe merkezine ailesinin yanına gelmişti. Bir gün İlköğretim Müdürü Vehbi Beyin odacısı Kemal gelerek müftünün çağırdığını söyledi. Durumu yerinde incelemek üzere, Ulupınar Köyüne gidilecekti. Necati'nin cipine müftü, bir memur ve öğretmen binerek yola çıktılar. Bozuk orman yolundan iki saat kadar yolculuk yaptıktan sonra Hoca köyünde mola verdiler. Taze ayran ikram edildi. Yetmiş yaşlarında Yasin Amca, saygılı bir şekilde hoş geldiniz derken, eğilerek iki eliyle müftünün eline uzandı ve karşısına geçerek, yine saygılı bir şekilde diz üstü oturdu. Bir ara:

- Müftü Efendi hazretleri, Güneş'te patlamalar olduğu söyleniyor. Doğru mudur? biçiminde bir soru sordu. Müftü:

- Haşaaaa!.. Kur'an'da böyle bir şey yok. Günaha girmeyelim. Bunu bizim makineleri çok eski Kandilli Rasathanesi tespit etmiş, güya. Allah'ın işine karışıyorlar. Olmaaaz!....

Öğretmen bakakaldı. Yasin Amca:

- Efendim, peki, bir de aya gidildiği... doğru mu?

- Hiç mümkün mü? Olabilir mi öyle bir şey? İnanmayın böyle şeylere... Günah!..

Öğretmen dayanamadı:

- Müftü Bey. Aya gidildiği doğrudur. Güneşteki patlamalar da doğrudur. Allah'ın işine karışmak değildir bunlar. Güneşteki patlamaları, dünyanın bütün rasathaneleri belirlemiştir. Kandilli rasathanesi de dünyanın en isabetli tahminlerde bulunan rasathanelerinden biridir. Tüm araç-gereçleri de yakın zamanda yenilenmiştir. Ayrıca, bir din adamı olarak müspet ilimlere inanmanız gerekmez mi?

Müftü, baktı kaldı. Yasin Amca da, öğretmene ters ters baktı. Bu bakışlardan "Müftü Efendi'den daha mı iyi bileceksin?"i anlamamak olası değildi. Kalktılar. Öğleye yakın Aşağı Güneycik'e vardılar. Topal Sadık'ın evine buyur edildiler. Hazırlık yapılmıştı. Yer sofrası kuruldu. Odada "pilli radyo"da vardı. Köyde radyodan bir türküler, bir de ajans dinlenirdi. İkisi dışında radyoyu açmak, pillerin boşuna yanması demekti. Hatta, yanında köylülerden biri varsa, öğretmen kendi radyosundan şarkı veya başka bir şey de dinleyemezdi. "boş yere pil yanmasın" diye kapatıverirlerdi radyoyu. O sırada, köyde en çok sevilen sanatçılardan Bedia Akartürk, güzel bir türkü okuyordu. Sofranın etrafına bağdaş kurup oturdular. Müftü oturduğu yerden arkasına dönerek ve yan yatarak "günahtııır!.." deyip, şak diye radyoyu kapattı. Herkes bozulmuştu. Şoför Necati, öğretmenin kulağına eğilerek bir şeyler söyledi.

Sofrada sekiz kişiydiler. Yemeğe başladılar. O gün Topal Sadık'ın tavukları, ancak dört yumurta verebilmişti. Lop pişirilen yumurtalar, kabukları soyulmuş olarak ve bir tabak içinde sofraya konulmuştu. İlk yumurtayı, "bismillahirrahmanirrahim" diyerek müftü aldı, bir lokmada ağzına attı, avurtlarını şişirerek yemeye başladı. Canı çok sıkılan öğretmenin eline fırsat geçmişti. İkinci yumurtayı aldı. Bıçakla ikiye böldü, yarısını yanında oturan Topal Sadık'ın önüne koyarak, "Sadık Dayı, bölüşelim, Müslüman malı ortakmış" dedi, yemeye başladı. Herkes içinden güldü, ama kimse başını kaldıramadı.

Müftü, camilerin her ikisinde de incelemelerini yaptı. İnceleme bittiğinde çantasından çıkardığı elli adet kitabının yarısını muhtara, yarısını da Sami Hoca'ya vererek, "Bunları ben yazdım. Satın, parasını bana getirin" dedi. O arada kalkarken, memurun cebine, muhtarın yetmiş beş lira para koyduğunu, öğretmen gördü. Müftüye ne verildiğini göremedi.

Olay belli olmuştu. Öğretmenin çabaları boşa gidiyordu. İlçeye inince bir duydu ki, müftü muhtara akıl vermiş, dilekçeye imza atan dokuz kişinin imzaları taklit edilerek yeni bir dilekçe yazılmış, "bize imam lazım değil, imamımız var" denilmişti. Bunun üzerine öğretmen suç duyurusu gibi bir dilekçe daha yazarak köye gitmiş, "bizim imzamız taklit edilmiş, böyle bir dilekçe yazmadık" biçimindeki dilekçeyi aynı kişilere imzalatmış, bu dilekçeyi de Kaymakamlık makamına sunmuştu.

O arada öğretmen evlenmişti. Eşi de öğretmendi. Bir haftalık evli iken yine bir gün "Kaymakam çağırıyor" haberini aldı, gitti. Kaymakam'ın karşısında müftü yayılmış, oturuyor; muhtar, Sami Hoca, bunlardan yana azalar ile birkaç köylü, şapkaları ellerinde, ellerini önlerinde bağlamışlar, sanki suçlu gibi ayakta duruyorlar, öğretmene bakamıyorlardı.

Kaymakam:

- Sen bir köy öğretmenisin... Ne karışıyorsun köylünün işine?

- Özür dilerim. Bize, "öğretmen olarak, karışmazsak suç olur" diye öğretmişlerdi. 442 ve 222 sayılı yasalar böyle buyuruyor. Ben de görevimin gereğini yaptığıma inanıyorum.

- Bu dilekçeni geri alacaksın.

- Alamam. Orada, yalnız benim imzam yok. Sizin de, oradaki sahtekarlığı inceletmeniz gerekmiyor mu?

- Karşı mı geliyorsun? Çık dışarı!.. Nasıl öğretmensin sen?..

Öğretmen çaresiz çıktı dışarı. Titriyordu. Yürüdü. Bir baktı, müftülüğün önünde. Saat akşam üzeri üç falan. Girdi içeri, bekledi. Az sonra Kaymakam'ın yanından ayrılan müftü geldi, makam odasına girdi. Arkasından öğretmen de girdi. Müftü koltuğuna oturmamış, ayakta duruyordu. Öğretmen de tam karşısında durdu:

- Sen benim başıma bela mısın, çık git şuradan be adam...

Bunun üzerine öğretmen, müftünün tam karşısındaki konuk koltuğuna oturdu:

- Beni kovmayı bırak da, konuşalım biraz. Duydum ki, benim gariban köylümden
iki tane kuzu yemişsin. Helal mi, haram mı, ben bilemem. Ama, iki bin lira da para almışsın. Benim maaşım daha bin lira bile değil. O iki bin liranın yirmi beş-otuz lirası ile şu odana bir Türk Bayrağı ile bir Atatürk Resmi, al da as. Yediğin rüşvetleri bile, o ikisi sayesinde yiyorsun.

Bir süre bakıp kalan müftü, yanıt vermeden hışımla çıktı gitti. "Polisle gelir, başımı belaya sokar" diye korkarak, öğretmen de ayrıldı müftülükten. Ama, öğretmenden intikam alındı. Altı ay, yeni evlendiği eşiyle bir araya ataması yapılmadı.

Milli Eğitim Müdürü Rasim Bey'in, "Yerine bir öğretmen bul da gel, seni alalım oradan, verelim eşinin yanına.." sözlerini, "Hangi bakkaldan alıp da geleyim?" diye yanıtladı. Bütün eş durumu atamalarını, bu şekilde mi yaptıklarını sormadan da edemedi. Ölürken bile kendisini kurtarmaya çalışan torunu yaşındaki hemşireye, sarkıntılık yapan memur da, eşinin babasına "Kızı verecek başka adam bulamadın mıydı?" diyebildi.

Annesi Vali'ye gitti, derdini anlatmaya çalıştı. Vali dinlemek istemedi. "Vali Bey, babasız dört çocuk büyüttüm. Bu vatana faydalı olsunlar diye. Biri polis oldu, biri öğretmen. İki küçük de okuyorlar daha. Öğretmen oğlumun suçu nedir, söyleyin. Ben sizden önce vereyim cezasını" dediğinde, Vali:

- Çık kadın dışarı, polis çağırıp içeri mi attırayım seni...

Çaresiz evine dönen kadıncağız, öğretmen oğlunun şiir defterine Cumhuriyetimizin ilk yıllarında öğrendiği, o güzelim el yazısı ile şunları yazdı:

"22-11-1973, Perşembe. Yavrularımın tayinleri yapılmadıkça üzüntümden kısaca yazdığım şiir: Derdimizi anlatmaya çıktığımız yüksek makam/Oralardan da kovdular bizi vali beyle kaymakam/On yedi senedir emek verip uçurduğum yavrumun kanadını kırdılar/Dört senedir Taşköprümüz'ün en uzak köyünde hevesle çalıştığı mesleğinden ayırdılar/Yuvası yıkık kalbi yaralı annenin kalp yarasını yeniden yaraladılar/Bu acıyı bize çektiren merhametsizler/ Benden beter olup en kıymetlilerinin başında çırpınıp ettiğimizi bulduk dedirtsin onlara Ulu Tanrım."

Anneye bunları yazdıran neden; oğlunun, derdini anlatamayınca yerel gazeteye yazdığı yazı nedeniyle "Milli Eğitim Müdürlüğü'nü tezyif edici yazılı beyanda bulunmak" suçlamasıyla görevden uzaklaştırılması ve hakkında soruşturma açılmasıydı.

Kısa süre sonra açık kaldırıldı, yıkılmak üzere, tehlikeli diye kapatılan bir köy okuluna eşiyle birlikte atamasını yaptılar. Ama, eşinin terfisini engelleyerek...
Aradan yıllar geçti. Bir başka ilde, bir gün bir işi nedeniyle İl Müftülüğü'ne giden öğretmen orada bir kişi ile tanıştı. Konuştular. Öğretmenin nereli olduğunu öğrenince "Ha, bilirim. Bir soruşturma nedeniyle o ilçeye üç yıl gittim-geldim" dedi. Öğretmen, kafasında çakan şimşekle soruşturma konusunun, ismini de vererek "o müftü mü" olduğunu sordu. Kişi de şaşkınlığı geçince ekledi:

- Evet, Öğretmen Bey.. Dediğiniz gibi, her mesleğin yüz karaları vardır. Olmasa iyi ama, ne yazık ki böyle. Merak etmeyin. O şahıs cezasını gördü. Kıdem durdurma cezası ve bir daha yöneticilik yapamaz hükmüyle geri hizmete çekildi.


Posted: 02:01, 2006-10-20
Comments (0) | Link

NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK

NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Yıllarca Balkanlarda, Çanakkale'de savaşmış, evine döneli bir yıl kadar olmuştu ki; Kurtuluş Savaşı'nın başladığı, seferberlik ilan edildiği haberi geldi. Mustafa Kemal çağırır da gitmez miydi?

Eşi, anası, babası ile vedalaştı, altı yaşlarındaki kızına ve yeni doğan oğluna sarıldı. Ondan sonra doğru cepheye. Yıllar süren savaş... İzmir'e girdiler sonunda. Bir daha haber alınamadı Tahsin'den. Nerede şehit düştüğü de bilinemedi.

Memlekette; babası, anası da göçmüştü öbür dünyaya. Eşine ve çocuklarına amcası sahip çıktı. Acılara ve ayrılıklara dayanamayan eşi de, çok geçmeden, iki küçük çocuğunu bırakarak, bu dünyadan göçüp gitti.

Ablasını, bir köye gelin veren amcası, ilkokulu bitiren Ahmet'i ise "ben seni okutamam" diyerek, marangoz yanına çırak verdi. On dört yaşlarındaki Ahmet, bir süre burada çalıştı, marangozluğu öğrendi.

Bir gün testereyi dizine kaçırdı, kesti. Kan içinde kalmıştı bacağı. Testereyi elinden fırlatarak, dükkandan çıktı, gitti. Can acısıyla nereye gittiğini bilmez haldeydi. Baktı, istasyonda. Tren de Ankara'ya doğru hareket etmek üzere. Bindi, Polatlı'da indi. Gedikli Okulu öğrenci arıyordu, başvurdu. Boyu bosu yerindeydi. Sınavlardan da başarıyla geçerek bu okulun öğrencisi oldu. Topçu Astsubayı olarak Cumhuriyet ordusuna katıldı. Başçavuşluğa kadar da yükseldi.

Yaşı kırka yaklaşıyordu. Yaşam yormuştu. Astsubay Topçu Başçavuş olarak da çok yorulmaktaydı. Ablasından başka kimsesi olmadığını düşünüyordu. Amcasından hayır yoktu. Oysa, kendisini okutamayacağını söyleyen amcası, kendi oğullarını okutmuştu. Kararını verdi, ordudan istifa etti. Komutanı Binbaşı Adnan, üstün başarı belgesi de düzenleyerek başarılar diledi.

Günümüzde babalar gibi satılan kurumlardan Sümerbank, eleman arıyordu. Başvuruda bulundu. Taşköprü Kendir Fabrikasına idare amiri olarak ataması yapıldı. Gitti başladı.

Fabrikanın bekar konutunda kalıyordu. Arnavut Selahattin Usta'yla da dost olmuşlardı. Akşamüstü işten çıkınca, üç kilometre ötedeki ilçeye iniyorlar, memur lokalinde iddialı tavla maçları yapıyorlardı.

Bir gün:
- Yahu, Usta... sana bir şey söyleyeceğim, senden bir isteğim var... diyebilmişti de, nasıl dediğine kendi de şaşırmış, utanmıştı.
- Eeee... Ahmet bey, sizi dinliyorum. Sözünüzün sonunu getirsenize...
- Ustacığım... Yaşım ilerledi. Artık evlenmem gerek. Bugün ilçede bir kız gördüm, beğendim...
- Peki, benden istediğiniz nedir?
- Bu kızı bir araştırmanı, kimin kızı olduğunu, geçineceğim biri olup-olmadığını öğrenmeni istiyorum, diyebilmişti bir çırpıda, gözlerini kaçırarak.

Araştırmasını tamamlayan Selahattin Usta, birkaç gün sonra ulaştığı sonucu Ahmet Bey'e iletmeye geldi de, ne geliş. Gülmekten zor anlattı:
- Ahmet Bey, tam isabet. Beğendiğiniz kız, her gün "baba" diyerek, iddialı tavla oynadığınız Emekli Öğretmen Kadir Bey'in kızı. Yerinde karar, mutlu olursunuz.

Hazırlıklar, ön görüşmeler yapıldı. Günün özelliklerine uygun, geleneksel yol izlendi. Evlendiler.

Bu arada 1950'ye gelinmiş, çok partili demokrasiye geçilmiş, amcası da kendi ilçesinde Belediye Başkanı seçilmişti. Yaşam sürüyordu, herkes kendi hayatını yaşıyordu. Ahmet Bey mutluydu. Yaşam düzenini, kimseye muhtaç olmadan kurmuştu. Bir yıl arayla iki oğul sahibi de olunca mutluluğu kat kat artmıştı. Daha sonraki yıllarda iki oğlu daha oldu. Varsın amcası bütün mala mülke konsundu. Dert etmemişti bunu. Onun yaşama bakışı, değer yargıları başkaydı. Askerliğe de doyamamış, ablasının askerdeki oğluna mektubunda şunları yazarak duygularını dillendirmişti:

"1/Şubat/955-Sivas.

Sevgili Kardeşim.

Göndermiş olduğun mektubu aldım, çok teşekkür ederim. Ben babana iki, yengen de
bir mektup yazdık, hiç birine cevap alamadık. Ben de merak içindeyim. Ağan ayrıldıktan sonra bütün işler babana kaldı. Ben mektup alamayınca buna hükmettim; işleri çok, bana mektup yazacak zaman bulamıyor dedim. Sen köye gittiğine göre vaziyeti nasıl gördün, hiç tafsilat vermiyorsun.

Buraya geldiğimiz günden beri yengen hep hasta. Hiçbir gün hekimsiz, ilaçsız kalmıyoruz. Bakalım halimiz nasıl olur?

Askerlik yeryüzünde en şerefli, şerefli olduğu kadar mukaddes bir meslek ve irfan ocağıdır. Her Türk genci bu vazifeyi yapar. Gününün azalmış olduğuna çok sevindim. Yalnız son dakikasına kadar büyüklerine hürmette, küçüklerine şefaatte kusur etme. Hiç kimseye haksız muamele yapma, hatta yapmak isteyenlerin yanına dahi gitme. Yarın köye döndüğün zaman gene öyle ol. Çünkü haksızlık edenleri hiç kimse sevmez. Allah bile.

Seni boş yere meşgul etmeyeyim. Burada son verir, yengen ve ben gözlerinden, Hasan ve Ali de ellerinden öperiz.

Sevgilerimle.

Dayın"

Ablasının oğlu bu mektubu, yıllarca gözü gibi saklamış, sonunda da "bunu hak eden sensin" diyerek, Ahmet Beyin ölümünden elli yıl sonra, onun oğullarından birine vermiş, yoğun duygular yaşamalarına ve gözlerinin yaşarmasına neden olmuştu.


Posted: 01:59, 2006-10-20
Comments (0) | Link

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i konuştuk

"Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi!"

"O gün bugündür susarIstranca dağlarıBildikleri Dillerini yakar çobanlarınDalgın akar Sazara deresiApak sesiyleAğıt yakar bir çeşme"

Mehmet Başaran yukarıdaki dizeleri yazdı Sabahattin Ali'nin o fail-i meçhul boyutlu öldürülüşüne ilişkin! Şimdilerde ise Hıfzı Topuz bir romanla konuya değiniyor ve "Başın Öne Eğilmesin" diyor! Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta Topuz, Sabahattin Ali'nin biyografik romanını yazıyor ve kütüphanelere kılavuz/belge niteliği taşıyan bir eser bırakıyor. Bu zamana kadar tam tamına bir Sabahattin Ali kimliği çıkarılmamıştı, Hıfzı Topuz bu açığı kapatıyor. Hıfzı Topuz'la kitabı ve dostluklar üzerine bir söyleşi yaptık...

Erdem ÖZTOP

-Sayın Hıfzı Topuz, yeni romanınız yayımlandı, "Başın Öne Eğilmesin".'Sabahattin Ali'nin Romanı' alt başlığını taşıyor. Bu romanı yazmanızı gerektiren itki ve nedenler neydi, anlatır mısınız biraz?

- Sabahattin Ali'yi ben ölümünden üç ay evvel tanımıştım; bir akşam yemek yedik, çok duygulandım ve çok heyecanlandım o zaman. Gayet sıcak, dost!.. Daha evvel de yazılarını görüyordum Sabahattin'in elbette. O beni çok sardı, onun etkisinde kaldım. Bir de şu var; ben galiba 1935'te, 36'da "Ayda Bir" diye bir dergi vardı aylık, onu okuyordum. O zamanlar malum on iki yaşındaydım. Orada Sabahattin Ali'nin hikâyelerini okumuş, müthiş etkilenmiştim! Bunları senelerce sakladım ve sürekli başkalarına da anlattım o hikâyeleri. Ama Sabahattin Ali'nin kim olduğunu falan bilmiyordum tabii, sonradan anladım. Böyle uzaklardan bir ilişkim oldu, sonra 'Markopaşa'yı okuyordum, yazılarını biliyordum, hikâyelerini, romanlarını... Daha sonraları biraz önce de anlattığım üzere, Rasihlerde (Nuri İleri) tanıdım onu, 1947 Aralık ayında, orada gizleniyordu o zaman; hakkında kovuşturma açılmıştı. O dönemde Rasih bana bir gün, "Bu akşam bize gel, sana bir sürprizim var" dedi. Gittim ki sürpriz, Sabahattin Ali! Sabahattin beni dost gibi karşılamıştı ve kırk yıldır ahbapmışız gibi bir ilgi görmüştüm ondan. O dönem hapisten yeni çıkmıştı, oradaki anılarını anlatmıştı, orada tanıdığı adamları anlatmıştı, taklitler yapmıştı... Parantez açarak, Sabahattin Ali'nin müthiş taklit yapan biri olduğunu belirtmeliyim; Rum, Ermeni, Arnavut, harika taklitler yapıp, herkesi eğlendiriyordu. Kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu, Sabahattin kahkahalarla gülüp, herkesi güldürüyordu. Kaçan, gizlenen tarafını da düşünürsek, hiçbir üzüntü, tedirgin bir ifade yoktu üzerinde.

Ben de yeni gazeteciliğe başlamıştım o zamanlar; bana, "Babı-Âli'de Burhan Arpad var, onunla arkadaş ol" dedi. Sonraları Burhan'ı bulup, tanıştım, Burhan'ın ölümüne kadar arkadaş olduk. Bunun da nedeni Sabahattin'dir. Sabahattin'in düşüncelerini paylaşıyordum, davranışlarını kendi davranışlarıma benzetiyordum, öyle bir yakınlık/paralellik kurmuştum galiba. Neden mi? Sabahattin partili değildi, hiçbir örgüte üye değildi, bağımsız solcuydu! Ben de bağımsız solcu oldum. O zaman da, onu tanıdığım zaman yirmi dört yaşındaydım galiba ama o zamandan belliydi benim neler yapmak istediğim. Böyle bir ilişki oldu işte.

Bir de onun duygusallığını, sosyal yaşamdaki davranışlarını da kendime benzetiyordum ve bende bir özenti oldu Sabahattin Ali, ister istemez. Sonra Sabahattin kayboldu malum... Neden sonra öldürüldüğünü öğrendik. "Eski Dostlar" kitabımda Sabahattin'i anlattım ama o zaman çok az bilgim vardı. Özellikle öldürülmesine ilişkin bilgiler, yaşamı hakkındaki bilgiler bende bölük pörçüktü. Geçen sene Remzi Kitabevi'nden Yasemin Aktaş bana "Neden Sabahattin Ali'yi yazmıyorsunuz?" diye sordu. Yasemin Hanım o zamanlar, Doğan Akın'ın yazdığı "Ayşe'ye Mektuplar"ı okuyordu, bana salık verdi, Sabahattin Ali'nin çok ilginç bir kişiliği çıktığından söz etti. Ben de okuyunca bu kitabı, hakikaten yazmalıyım diye karar verdim. Niye biyografi değil de roman yazdım? Biyografide her şeyi açık açık yazmak gerekir, oysa ki ben Sabahattin'in bir dönemini bilmiyorum. Istranca Ormanları'na götürüldüğünü biliyorum, oradan sonraki söylentilerin sahte olduğunu biliyorum. Ali Ertekin, "Ben öldürdüm" diyor, yalan! Kendisi öldürmüyor ve Ali Ertekin onu oradan alıp teslim ediyor. Arkadan derin devlet, MİT, yahut gizli örgüt her neyse, onların adamları geliyor, alıp bir güvenlik birimine götürüyorlar. Oradaki işkencede Sabahattin Ali ölüyor. Ama işkence edilmesine ilişkin oradaki insanlara emir verildiğini ben düşünmüyorum, böyle bir şey olmuyor. İşgüzar bir müdür var, o adam müthiş faşist; canavarca davranışlarıyla Sabahattin Ali'ye belki kendi tokat atıyor, yahu orada başında duran başçavuş mu artık başkomiser mi, ona emir veriyor ve bu adamın gözü önünde Sabahattin Ali öldürülüyor. Öldürülme kasetleri var mı? Sanmıyorum! Ama öyle sert vuruyorlar ki, öldürüyorlar adamı. Sonra onun cesedini alıp, ormanda bulunduğu yere götürüp atıyorlar; bu olayın böyle olduğu anlaşılıyor, ama bu işkence eden adamlara o zamanlar Halk Partisi Hükümeti sahip çıkıyor, onları açıklamıyorlar, üzerlerine gitmiyorlar ve hükümetteki birtakım insanlar bunu biliyor ama katiyen kovuşturma yapmıyorlar! Yani kendi iktidarlarını sarsar diye korkuyorlar. Ondan sonra Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyor, orada da Samet Bey de Adnan Bey de bunları biliyorlar, ama onlar da katiyen olayın üzerine gitmiyorlar. Sanki bir milli birlik var bu işkence yapanlara karşı; bu işkence yapanlara, bu faşist davranışı gösterenlere karşı hükümetlerin bir işbirliği var...

"ÖLDÜRÜLECEK ADAM DEĞİLDİ"

- Peki neye bağlıyorsunuz bunu?

- Olay 48 ilkbaharında oluyor, o zaman dünyada bir Soğuk Savaş dönemi var. Soğuk Savaş dönemi nasıl başlıyor: İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler güçlenmiş, birçok yerde Komünist partiler de güçlenmiş, özellikle Fransa ve İtalya'da iktidara oynuyorlar ve bunlara karşı evvela Amerika Truman Doktrini'ni, sonradan Marshall Kanunu'nu çıkartıyor. Ardından muazzam bir Komünist avı başlıyor, cadı kazanları kaynatılıyor, McCarthicilik çıkıyor, Holywood'da temizlikler yapılıyor ve Avrupa'da komünist partilerin kapatılmasına uğraşılıyor... Böyle bir komünist düşmanlığı Türkiye'ye de geliyor; Türkiye'de zaten ılımlı bakmıyorlar bunlara, komünist düşmanlığını Amerika'nın yeni politikası destekliyor, kışkırtıyor, ortam hazırlıyor ve bu hava içersinde Türkiye'de faşist bir sol düşmanlığı oluşuyor. Bir kere sol olan her şey komünisttir, komünistle sosyalist arasında fark yok, sosyalistle sosyal demokrat arasında fark yok; yani komünist deyince sosyal demokrat da komünist, ılımlı sosyalist de komünist, hepsi komünist sayılıyor... Bunların gene hepsi Moskova'dan emir alıyor, hepsi vatan haini... İşte böyle bir zihniyeti geliştiriyor, o zamanlar bunları destekleyen basın da var. 1945'te Tan yıkılmış, sol yayın falan yok, bu hava içinde komünist düşmanlığı gelişiyor; komünist düşmanlığı, bütün sol düşmanlığı oluyor. Nedir sol/komünist düşmanlığı? Toprak ağalarına düşmanlık komünizm, kırmızı kravat takmak komünizm, Sovyetlere sempati göstermek, onları öğrenmeye kalkmak komünizm... Bunların hepsi fişleniyor, öyle bir korkunç devlet terörü yaşıyor ki Türkiye, antikomünist bir devlet terörü!.. Ve işte Sabahattin böyle bir hava içersinde yazı yazmaya çalışıyor! Sabahattin'in hiçbir ihtirası yok; para kazanmaya kalkmıyor, amacı para kazanmak değil, mevki hırsı da yok, sadece öğretmenlikten geçimini sağlamaya çalışıyor!.. Atıyorlar öğretmenlikten Sabahattin'i. Ondan sonra dergi çıkartmaya çalışıyor, boyuna köstek olmaya, baltalamaya çalışıyorlar! Adam bir süre sonra artık yaşayamıyor, idame ettiremiyor ve kamyon işletmeye başlıyor. Orada da aksilikler olunca, artık tek çareyi kaçmakta buluyor! Kaçacak da nereye kaçacak? Moskova'ya değil, Batı Avrupa'ya kaçmak istiyor. Komünist Partisi'ne üye olmamış, komünistlerle ilişkisi yok, onlardan yardım istemiyor, kimselere söylemiyor kaçacağını... Bulgaristan hududundan kaçmayı planlıyor. Orada da başına bu işler geliyor ve yakalıyorlar. Neydi amacı kaçarak? Orada gidecek, hikâyelerini, romanlarını yazacak, üç beş kuruş para kazanıp ailesine yardım edecek, bu kadar mütevazı iddiaları vardı Sabahattin Ali'nin. Ölümünden sonra, birinci şube müdürü Parmaksız Hamdi ne diyor? "Yazık oldu", diyor. "Biz Sabahattin Ali'yi adım adım, saat saat takip ederdik, nereye gideceğini bilirdik onun, öldürülecek adam değildir" diyor. Yani yine aynı şeyi söylüyoruz, emniyetten birilerinin işgüzarlığı ile Sabahattin Ali öldürülüyor ve işin korkunç tarafı, devlet sahip çıkıyor buna! Hâlâ açıklamak istemiyorlar. - Bunun nedeni?

- Hâlâ ilerici düşmanlığı var, her rejimde bu var. Şimdi artık pek üzerinde durulmuyor...

- Gerçi son dönemde de milletvekili Mustafa Gazalcı konunun üzerine gitti...

- Mustafa Gazalcı bir öneri verdi, ona verilen cevaplar da hiç tatmin edici değil! Ayrıca Atilla Özkırımlı da zamanında aydınlansın diye çok uğraştı, kaç kitap, kaç yazı yazıldı bu konuda ama hepsi duvara çarptı, böyle bir şey...

Şimdi Sabahattin'in komünist olması için partiye üye olması lazımdı, Moskovacı olması lazımdı, onlarla ilişkisi olması lazımdı, bunlardan hiçbiri kanıtlanmadı! Neydi? Sabahattin işçi diktatoryasından yana değildi, sokak kavgalarına/çatışmalara da hiç yanaşmadı; Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi! Sabahattin gibi bir yazarın öldürülmesi gülünç bir şey!.. Ama n'oluyor, birtakım yalanlar uyduruluyor. İşte bakın günümüze, Irak'ta gizli nükleer silahlar var deniyor, n'oldu, yok ettiler Irak'ı! Çıktı mı nükleer silah? Çıkmadı! Sabahattin de öyle, komünist deyip öldürdüler, sonucu belirlenemedi!..

- Peki, bu kitabı yazmak için nasıl bir çalışmaya girdiniz?

- Bir defa Sabahattin hakkında yazılmış her şeyi okudum. Sabahattin'i tanıyan insanlar artık ölmüşlerdi ama ben hepsini tanımıştım, hepsiyle ahbap olmuştum. Pertev Naili mesela, benim çok yakın dostumdu, Paris'te yirmi sene beraber yaşamıştık, onunla zaman zaman Sabahattin üzerine konuşurduk. Abidin mesela.... Sonraları Sabahattin'in eşi Aliye Hanım'ı ve kızı Filiz'i tanıdım. Mehmet Ali Cimcoz, onun avukatıydı, onun evinde kalıyordu, Mehmet Ali Aybar'ı, Asaf Halet Çelebi'yi tanıdım, bunların hepsi benim o zaman çevremdeki insanlardı. Keşke o zamanlar böyle bir kitabı yazmaya koyulsaydım, daha ne belgeler toplardım, ona üzülüyorum...

- "Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemek için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim." diyor Sabahattin Ali, nasıl yorumlarsınız?

- Özveriyle hareket ettim yaşamımda, diyor, bundan sonra artık özveri gösterecek bir şeyim kalmadı, canımı kurtarayım, diyor. Ben böyle yorumluyorum...

- Sabahattin'in tek amacının, demokratik bir rejimde özgürce çalışıp yazabilmek olduğunu diyorsunuz...

- Gayet doğal bir şey değil mi? Sabahattin demokrasiden, insan haklarından yana, halkın çıkarından, sosyal bir devrimden yana idi. Yani bugün sosyal demokratların savunduğu fikirleri savunuyor o zaman ve karşısında bütün muhalifleri buluyor, cephe oluşturuyorlar buna karşı. Ankara'da başlıyor bu, mahkemede kovalıyorlar, sokaklarda... Türkiye'nin koşullarında bu kadarını yapabiliyor bu adam! Aynı zamanda çok saygınlığı olan bir adamdı!..

SADECE YAZMAK!

- "Beni rahat bırakılarsa yazabileceğim elbette" diye de yakınıyor bir anlamda...

- O kadar yani. Ben içtenlikle inanıyorum başka bir şey istemediğine Sabahattin'in.

- Peki Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Hanım'a bu kitap projesinden bahsettiğinizde nasıl bir tepki gösterdi?

- Ben bunu yazmaya karar verdikten sonra, hemen o akşam Filiz'i aradım telefonla, "Ben babanın romanını yazmak istiyorum, ne dersin" dedim. O da, "Sizden iyi yazan olmaz zaten" diye yanıtladı. Kitabı bitirir bitirmez Filiz'e gönderdim, ilk okuyan o oldu, birkaç değişiklik yaparak geri gönderdi. Bugün telefonla haber verdim kitabın yayımlandığını, müthiş sevindi! Filiz'i ilk Sabahattin Ali'nin cüzdanından çıkardığı resimle tanımıştım. Sonraları kendisiyle tanışmam 70'lerde oldu. Ondan sonra annesi Aliye Hanım Paris'e geldi, onunla tanıştım. Filiz'le sıkı bir dost olduk, konuşmalarımızın hemen hepsinde bana, "Babamı anlatın n'olur" derdi. Filiz'in kitaba onay vermesi beni çok sevindirdi, onun onayı demek, kitapta anlattığım gerçeklerin onaylanması demekti. Yanlış bir şey yazsaydım bozulurdu elbette. Şunu itiraf edeyim size aklıma gelmişken, kitapta bir öğrenciyle sevişiyor bir arkadaşı, o kurmaca, ama aslında o Sabahattin Ali! Filiz'e "Babanı seni güç durumda bırakmamak için böyle anlattım" dedim, "Yazabilirdiniz, babamın çapkınlığını bilmeyen yoktu ki" dedi.

- Oraya gelelim istiyorum biraz da; Sabahattin Ali'nin çapkınlığı dikkat çekiyor!..

- Vallaha Sabahattin kızlara çocukluğundan beri çok meraklıydı, mektuplarında var. Mesela ilk aşkı Sabahattin'in, kendinden on yaş büyük öğretmeni! Platonik bir aşk, ama bütün bu aşklarında Sabahattin platonik, hiç bunu bir neticeye ulaştırmak istemiyor! Yani cinsel bir ilişki aklından geçmiyor. Büyüdüğü zaman da aklından geçirmemek için belki, Ayşe Sıtkı'ya âşık...

- Ama dostane bir ilişki değil mi?

- Dost ama ilk zamanlar mektuplarında ilan-ı aşk ediyor, evlenmek istiyor. Ayşe Sıtkı da "Deli olma Sabahattin, biz seninle arkadaşız", diyor ve devam ettiriyorlar dostluklarını... Nahid Hanım var sonra, Nahid Hanım da kimlerin sevgilisi değil o zamanlar; Orhan Veli, Arif Damar, galiba Hasan Ali, Halil Vedat falan... Sabahattin de âşık! Ama hiç aralarında cinsel bir ilişki olmuyor, sadece seviyor Nahid Hanım'ı. Bunun gibi aşkları var ama kadınlardan olumlu bir cevap alamazsa asılmıyor. Ama kadın da isterse o zaman oluyor tabii.

NÂZIM ETKİSİ

- Peki Nâzım' a gelelim. Belki de bir dönüm noktası oluyor Sabahattin Ali için..

- Nâzım'ı evvelden biliyor tabii; Almanya'dan dönüyor 1930'da, doğru 'Resimli Ay'a gidiyor ve oraya bir hikâye veriyor, Sabiha Hanım'a (Sertel). Sabiha Hanım hikâyeyi alıp Nazım'a gidiyor, Nâzım okuyor, 'Bu çocukta çok iş var' diyor. Ondan sonra "Yaz, bize getir ama daha sosyal içerikli olsun" diyor. Yani Sabahattin'in sosyal içerikli konulara yaklaşımını yeterli görmüyor anlaşılan ve Nâzım, Sabahattin'i beğeniyor, Sabahattin de Nâzım'a hayran, o yaz, ilkbahardan Eylül'e dek sık sık görüşüyorlar. Sertellerin evinde buluşuyorlar daha çok. Kimler yok ki o zaman Sertellerin evinde; Naci Sadullah, Vâlâ Nurettin, Suat Derviş, Peyami Safa, Kemal Tahir, Sadri Ertem ve daha birkaç kişi.

O sıralarda "Kuyucaklı Yusuf"u yazıyor Sabahattin. Nâzım, yazılar dizilirken okuyor daha, sonra Sertellere gidip Sabiha Hanım'a "Bu kitabı ben yazmış gibiyim sanki, tam istediğim gibi oldu" diyor. Sonra biri Aydın'a gidiyor, diğeri hapse, ama mektuplaşıyorlar. Çok ilginç yazışmalar var tabii. Orada Nâzım edebiyat hakkındaki görüşlerini bildiriyor sık sık. Sonra Sabahattin'in yazıları hakkındaki fikirlerini bildiriyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"nın birinci bölümünü beğeniyor, ikinci bölümünü, "onu yeniden yazsan iyi olur" diyor. - Bir nevi eleştirmeni oluyor yani Sabahattin Ali'nin...

- Çok eleştiriyor ama sonuçta Sabahattin Nâzım'a hayran...

- Peki ya Pertev Naili?

- Pertev Naili Sabahattin'in okuldan arkadaşı ve çok sevdiği bir insan. Pertev'e her zaman çok açık, içini döküyor. Az önce de söylediğim gibi, Pertev Bey benim de çok yakın arkadaşımdı, yirmi sene beraberdik Paris'te. Sabahattin'i çok severdi Pertev de. Aliye Hanımı da ben onun evinde tanıdım. Pertev Sabahattin'i çapkınlığı bakımından eleştiriyor. O da şundan olabilir: Pertev hayatında tek bir kadını sevdi, Hayrünüsa Hanım. Onu seviyor, evleniyor, ondan başka kadın görmediğine kaniyim ben Pertev'in!

SERTELLER OLAYI

- Az önce Serteller'den söz açtık; kitapta oldukça geniş yer tutuyor Serteller Olayı, sanki bilinçli olarak, uzun tutup, o döneme aydınlık getirdiniz, ne dersiniz?

- Evet. Serteller'in o olayı bugünkü kuşaklar maalesef ki bilmiyorlar. Bu vesileyle onları anlatmak istedim. Zekeriya Bey benim çok yakın dostumdu. Sabiha Hanım'ı tanımadım ama Zekeriya Bey'in Sabahattin'e olan, Nâzım'a olan sevgisinin çok yakın tanıklarından biriyim. Ondan çok dinledim.

Gerçi Serteller'in o olaylarını Sabiha Hanım "Roman Gibi" adlı eserinde anlattı ama ne kadar insana ulaşabildi, kaç kişi okudu? Ben de o havayı vermek için kitabımda yer verdim o eserden bazı bölümlere. Yani Sabahattin Ali'nin nasıl bir terör ortamı içersinde yaşadığını Sabiha Hanım çok güzel anlatmıştı.

- Peki ya Almanya yılları... Sabahattin Ali'nin sola yaklaşmasına vesile olan yıllarıdır diyebiliriz değil mi?

- Giderken Petullium diye bir kitap okuyor. Rasih'e bir gün diyor ki, "Ben solculuğu bu kitaptan öğrendim, o, benim hayatımı değiştiren bir nokta olmuştur" diyor. Trende okumak için bu kitabı almış ve onu çok etkilemiş. O zamanlar çok okuyan birisiydi, ama Almancası'nın o yıllar zayıf olmasından ötürü Marksizm'in temellerine inememiş, işin teorisini fazla öğrenememiş. Nazım Sabahattin'e Marksizm'i öğretiyor!

- "Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır" diye bir tanım getiriyor Nâzım, Sabahattin Ali'nin Çekoslovakya'da basılan "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabına yazdığı önsözde. Peki siz nasıl değerlendirirsiniz Sabahattin Ali'nin edebiyatçı kimliğini?

- Katılırım tabii. Sait Faik'ten önce, Orhan Kemal'den, bizim solcu yazarlardan önce ilk Sabahattin başlatıyor bu işi öyle değil mi? Türk köylüsünün, küçük burjuvazinin, memurun, esnafın, ufak insanın sorunlarını ele alıyor. İşçi sorunlarının üzerinde pek fazla durmuyor ki, onu Orhan Kemal daha iyi yapıyor. Ama halka inen, gerçekçi bir yazar Sabahattin. Nâzım haklı yani, bir dönem başlatıyor!

- Az önce de değindik, Ayşe'yle olan mektuplaşmasına. "Hiçbir şeye aldırma Sabahattin, nasıl olsa hepsi yaşamak değil mi?" diyor Ayşe. Sabahattin Ali ise bir sonraki mektubunda yanıt olarak şunları yazıyor: "Çünkü hayat ciddiye alınacak ve kendisine fazlasıyla önem verilecek kadar önemli bir şeydir."...

- Ayşe yüz vermiyor, yani duygusal olarak karşılık vermiyor Sabahattin Ali'ye. Ben Ayşe'yi tanımadım ama galiba Doğan Akın tanımış, bir de Ayşe'yi tanıyan arkadaşım Sinan Fişek var. Sinan'ın karısı Gülsen, komşularmış, çok sık görüşürmüş. Bir gün Gülsen'e bundan bahsediyordum, "Ayşe Hanım, Sabahattin'in ilgi göstermesinden hoşlandı" dedi. Kendi yüz vermiyor ama...

- Sabahattin Ali'nin eleştirmenler hakkında yazdıkları epey ilgi çekici: "Eleştirmenler milletvekilleri gibi adları büyük ama gereksiz adamlardır." Nasıl yorumlarsınız, katılır mısınız?- (Gülüyor) Yorum yok.

- Gene bir alıntı yapacağım Sabahattin Ali'den: "Dünyada bana "Ne istiyorsun?" diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: Anlaşılmak istiyorum." Anlaşılamadı değil mi Sabahattin Ali?

- İktidar çevreleri katiyen anlamıyorlardı, bunun sıkıntısını çok çekiyor! Ama mesela hapishanede bir takım insanla çok iyi anlaşıyor, onlarla çok dost oluyorlar. Yani oradaki insanlar Sabahattin'i daha iyi anlıyorlar. Sonra konservatuarda, öğrencileri falan da çok seviyorlar onu. Markopaşa'da gayet bunalımlı günler, birtakım gerginlikler oluyor, polis araya adamlar sokuyor falan ama Sabahattin'i anlayanlar çok seviyorlar onu, bu muhakkak! Tanımayanlar da, düşman oluyorlardı, ne yazık ki...

- Kitabın sonu, ucu açık bitiyor...

- Sabahattin Ali'yi bir rejim öldürdü, bu devlet terörü katilleri besledi, korudu o yıllar. Onların üzerine gitmiyor, korkunç olan bu. Bugün de yok mu gizli kalmış cinayetler! İşte Doğan Öz, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi fail-i meçhul cinayetlerin başlangıcı olmuştur Sabahattin Ali cinayeti!

ASLOLAN: SİSTEM!..

- Az önce bir yerde "söylentiler yalan" dediniz. "Bu kitap tamamen belge" demiştiniz, peki bu kitabı okuyacak olanlar, başında, 'Bu romanın sonunda ben Sabahattin Ali'nin kim/kimler tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim" psikolojisine bürünebilirler mi?

- Bilemem diyorum. Katilin kişiliği önemli değil bence, o sistem önemli aslolan!

- Hızlı üreten bir yazar olarak, Hıfzı Topuz'dan bundan sonraki dönemde neler okuyacağız?

- Üzerinde çalıştığım bir konu var, kitabın adına bile koydum: "Özgürlüğe Kurşun". 1912 yıllarında İtahhat ve Terakkicilerin Teşkilat'ı Mahsusa aracılığıyla öldürttükleri gazeteciler, yazarlar... Ben Ahmet Samim'le başladım, 26 yaşında pırıl pırıl bir gazeteci, onu Bahçekapı'da Fazıl Ahmet ile kolkola giderken bir tek kurşunla öldürüyorlar. Sonrasında cenazesini bile kaçırıyorlar. Tören bile yapılmadan türbeye gömüyorlar. Ondan evvel Hasan Fehmi'yi köprü üstünde öldürüyorlar. O da muhalif gazeteci. Sonradan Zeki Bey'i öldürüyorlar. Düyun'u Umumiye'de çalışıyor, mali dalavereleri biliyor. Maliye Nazırı Cavit Beye karşı çıkıyor, öldürüyorlar. Silahçı Tahsin, yani Hasan Tahsin, Atatürk'ün sınıf arkadaşı, onu da Teşkilat-ı Mahsusa öldürüyor. İşte ben şu sıralar bunların romanını yazıyorum. Şimdilerde bunları pek çok genç bilmiyor, yazmakta yarar gördüm.

- Son soru olsun, Sabahattin Ali'nin romanını yazarken mi çıktı "Özgürlüğe Kurşun"?

- Tabii. Bu konunun evveliyatı da var, onları da yazayım dedim. Sabahattin Ali Cumhuriyet döneminde öldürüldü, diğerleri Osmanlı döneminde. Anlatmak lazım dedim, şimdilerde onunla meşgulüm.

eoztopaof.anadolu.edu.tr Başın Öne Eğilmesin/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 264 s.


Posted: 06:38, 2006-10-12
Comments (0) | Link

Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine

Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine

'Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor'

Halim Yazıcı'nın 'Âşıkhava Sineması' film karelerine sığmayan bir yaşamın şiirlere yansıması gibi... Kitap, her şeyden önce bir atmosfer sunarak dokunuyor okurun yaşamına. İncecik, naif, süzülmüş, damıtılmış, içe döndükçe derinleşen bir şiiri çoğaltıyor Halim Yazıcı. Mitosların esintileri cazın ezgilerine karışıyor. Yazıcı ile kitabını konuştuk.

Dinçer SEZGİN

-Sana soyut daha çok tat veriyor galiba. Şiirlerin figüratif bir resim gibi görünüyor ama; asıl resim hep görünenin altına gizleniyor bence, ne dersin?

- Ne demem ki! Ne demem gerekiyor ki; diye sorarsam kendime. Sanırım bir balığın pul pul kokan iyot nefesi, nasıl enerji veriyorsa kalbime, işte öylece usulcacık yaklaşır o tatlar da fasit dairelerime. Hep aysberglere âşık oldum. Onların su altındaki müziği beni diri tutandır. Figüratif bir "f", ne de çok yakışır bir ilk dizenin kıyıcığına, ya da ortalarda bir yerlerde dolaşan sesine "s" harfinin.

Bir de hep kolaj oldu kendiliğinden tonu renklerimin. Belki kolaya kaçmak gibi gelecektir ama, yaşadığım hayattan özür dileyerek tuvalimin perdesini aralık tutuyorum. Beli bir gün ansızın renk çakar alnıma diye. Bu yüzden haklısın. Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor.

Görmediğimiz tuvalin, görmediğimiz fırçaları iz bırakıyor aşklarımıza. Bu görünmezlik, elbette bilinçli bir seçim değil. Bilinçdışı bir varlık olarak orada yaşar durur kendiliğinden. Şairlerse, hep o 'güzel'e ulaşma çırpınışlarındaki çılgınlardır.

- Daima yaşamdan, elbette yaşamından hareket ediyorsun. Sakıncası yoksa sormak istiyorum: Soyut bir dile meyletmende yaşamında, kimselerin bilmesini istemediğin gizlerinin bulunması mı etkili oldu? Biliyorsun soyut; gizlenme ve sığınma duygularından çıkan bir savunma mekanizmasıdır. Sen soyuta nelerini gizliyor ve neden sığınıyorsun?

KİMSENİN BİLMEDİĞİ GİZLER

- Yaşadıklarım, anneannemin bir aralık, aralık bir kapıdan gülümsemesi tül kalbinin. Rüzgârını, taşın ve aşkın nefesini denedim belki de kendi ve hayatımın üstümde. Güvercin yemi satan çocuğun, güvercin yemi alan çocuğun kirpiklerindeki siyahi selin alnındaki izlerini sürdüm. Bu izler, aslında hayatımın, aylarımın küçük ayak izlerinin kırıntılarıydı. Yalın ve sessiz bir öykünün gölgesiydi yaşadıklarım. Bir gün, bir şiir olarak geri döndüler. Hayal hanesi aşk çocukların bıraktığı yalınayak yalnızlıklar, kalabalıklar, balıklar, cinnet çalgıcılarıydı bunlar... Bütün bunlar, o kadar açık ve net bir şekilde resmediliyordu ki nefes aldığım dünyada, ne o benden ne de ben ondan habersiz adım atamaz hale geldik. Bu yüzden, gizliliğin 'g'sini bırakın, kelimenin tek çizgisinin dahi saklanmasına imkân yok. Bu arada, herkes her şeye durmadan meyletmekte elbette. Sabahlar akşamlara, dizeler şiirlere, ritimler ritimlere meyletmekte durmaksızın. Bu denli yoğun bir akışkanlık içinde hayatım, pardon şiirim, yalnızca kendi sarkacından sorumlu bir meyil çizgisi izlemekte. Sığınmaya gelince elbette sığınıyorum enerji kaynaklarıma. Kaynaklarımın duygu akışkanlıklarına. Gizlediği gibi görünen şey, aslında açık renk bir mavi gibi son derece elle tutulur, gözle görünür bir 'aşk durumu'dur.

- Kolay âşık olur ve çabuk bıkar mısın? Gerçekte aşk senin için bir 'açıkhava aşkı' mıdır? Yoksa özenle sakladığın, inandıkça inanmaktan korktuğun, özel gösterimlerle gönül perdene yansıttığın renkli bir film midir?

- Hemen kestirmeden yanıtlayayım. Aşk Caz'dır. Cazın doğal ve kendiliğinden hali, alçakgönüllü nefesi, hırçınlığı, ancak bir diğerinin varoluşuna olan saygısı ve içtenliği, sürekli kendini yenileyen varlık nedenidir aşkı caz yapan. Müziğin aritmetiği ise caz, acının üçgenidir hasret. Ne caz, ne de hasret kolay yaşanır bir şeydir. Ancak her ikisi de hızla iner ve çıkar, gelir ve gider, durur ve yürür. Canlı organizmalardır. Her ikisinin de özel durumları vardır. Özenle saklanır ve damıtılır kuytularında hayatımın. Onları kırılacak kıymetli kristaller gibi koynumda öpüp koklayıp biriktiriyorum.

Hiç aklımda yokken, birden aklıma düşüveren, düşü veren kalbimin, renklerin, ölümlerin, kırların, su perilerinin, Allianoi'nin, aşkların, çingenelerin, klarnetlerin, Cunda'nın onulmaz hallerinin dizeler serüveni, 'âşıkhava sineması'. Stüdyoya yakışmaz kendileri. Çünkü dar odalara sığmaz, izleyenlerle büyür ve çoğalır, kendine gelir, enerji alır ve verir, Perdesinde sır dolu bir akışkanlık saklıdır. Kendisine inanmak istiyorum. Hayal perdemin perçemi zaman zaman önüme düşüyor. Korkuyorum, seviyorum, ayrılıyorum, birleşiyorum onunla durmaksızın.

- Yani aşk renkli mi, siyah beyaz mıdır?

- Bin dokuz yüz seksen dörttü sanırım. Can Baba ile Taksim'de buluştuk. O zamanlar İzmir'de 'Yamaç' adlı bir dergi çıkarıyoruz. Söyleşi yapacağım Baba'yla. Neyse yaptım, bitti. Birden, 'yahu Halim, boş ver şiiri de kaldır kafanı şu afişe bak' dedi. Kafamı kaldırdım. Stan Getz konseri afişi selamlıyor beni. 'Sen' dedi 'Beyaz Caz dinle bu akşam. Tadına bak onun.' O gün, bu gündür, ne zaman böyle bir soruyla karşılaşsam, hep Can Baba'nın bu önerisi aklıma gelir. Cazın siyahı ne denli büyütüyorsa içimi, beyazı da o denli çoğaltıyor. Aşkın da siyah beyazı nasıl sığınıyorsa kuytusuna kalbimin, renklisi de çok sesli bir koro gibi bütün ceplerime sığmıyor, taşıyor da hep aynı canlılıkla.

- Senin şiirine yaşadıklarının şiiri diyebiliriz sanıyorum. Realitenin (gerçekliğin) şiir gizlediğini ne zaman ve nasıl anladın ?

- Aynen katılıyorum. Benzeri bir yanıt cümlesini yukarıdaki cevapların arasında bulabiliriz sanırım. Gelelim şu gerçeklik meselesine. Daha doğrusu şiirin gizlediklerine ve gerçekliğin gizlediklerine. Durmadan birileri bir şeyler gizleyip duruyorlar hayatta. Köpekler kemiklerini, kediler dışkılarını, insanlar aşklarını. Şiir gerçekliği, gerçeklik ise şiiri. İyi de yapıyorlar. Hayat daha anlamlı oluyor. Anlamı uzayıp gidiyor hayatın, lastik gibi. Bunu ne zaman anladığım ise bende gizli. Bakın bende de bir şeyler gizleniyor demek ki.

İÇ İÇE FİLMLER...

- Sinemanda üst üste iki film gösterdiğin oluyor mu? Hangi hallerde? Hangi gereksinimlerle? 'Soruyu aç' deme, açmam. Zaten anladın; 'Aşk iç içe midir, üst üste midir?' demek istediğimi.

- Gençlik yıllarımda sürekli film gösteren sinemalar vardı. Sabah girer, akşam çıkardın. Araya parça girerdi. Filmlerin renklenmesi için renkli ince kâğıtlar eklenir çıkarılırdı ışığın önüne. Sinemamda iki film üst üste, alt alta, yan yana değil, aynen dediğin gibi iç içe filmler sürüyor sürekli seanslar halinde. Nefes almakta olan her santimetrekaresini hayatın, birer birer cebime doldurup sokaktaki dilencilere, çalgıcılara, balıkçılara, âşıklara damıtıp damıtıp ısıttığım çoğu kez yok oluşların hallerinin kareleri var sinemamda. Çok filmlik bir sinema benimkisi. Sinemanın inşa amacı, çok filmin gösterimini sağlamak. Senaristinin de, oyuncusunun da, kameramanının da, görüntü yönetmeninin de aynı kişinin olduğu bir tahta dönme dolap bu. Dönüp dolaşıp durduğum yer hep aynı sunaktan su içtiğim yer. Seanslar kesintisiz, matine suare çoluk çocuk, sürekli. Beş dakika ara yok. Son yok. Başlangıçsa bir elin parmaklarında gizli. O zaten yok.

ASLOLAN YAŞAMAK

- Aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkadığını duyumsadın mı hiç? Böyle bir şey olduysa, aşk ve şiir ayrıştı mı, barış tı mı? Benim merak ettiğim, kaç kişilik olduğudur deve dikenlerini cebine dolduran aşkın?

- Sinemamda yirmi on vapurunda saçlarını tarayan zaman bağdaş kurmuş akıp gider sessiz su sesine. Bir masal anlatılır durur sürekli incecik ay, aşklara. İzmir'in kordon vapurunun bacakları sütbeyaz, tülden akar dumanı üstüne. Bu yüzden yalnız akşamları açar akşamsefaları. Şiirimde açan akşamsefaları, yalnızca akşamları değil, ne zaman ne yapacağı belli olmayan caz sanatçıları gibi damdan düşer üstüne dizenin. Bir bakarsınız Konak'ta pazar günleri kristallerini saklayan işçi kızlar, eteklerinin altında krizantemlerini bahara çıkarır sizi şiirim. Bu yüzden şiir yazmak bana göre değil. Aslolan yaşamak. Bana göre olan şey yaşamak.Yaşarsam yazıyorum, yaşadığımı yazıyorum. Dokunamadığım denizin şiirini yazmak, flütünün matlığını görmeden şiirini yazmak gibi Ian Anderson'ın, nefesini kendime yalan söylemek.Evet, tembellik ediyorum. Masa üstü çalışmam eksik. Kendi haline bırakmayı tercih ediyorum şiirimin dizginlerini. Bir nehir nasıl oluşturursa kendi deltasını, şiirim de oluştursun istiyorum gecekondusunu.

Bu yüzden içtenliği çok önemlidir şiirin. İçten olmayan şiir, dış döllemeyle üretilen ürün gibidir. Hayatımı ne ve nasıl işgal ediyorsa, şiirimi de onlar işgal ediyor. Enerji veren ne varsa hayata, onlarla nefes alabiliyorum. Yanan ateş, uçan kelebek, duran taş, papalina kokusu, aşk hali ay halinin. Bu damarlardan birinin tıkanması altüst ediyor kalbimin ritmini. Tansiyonum çıkıyor, kolesterolüm yükseliyor, nefes alamıyorum. Ne müzik yazabiliyorum, ne şiir dinleyebiliyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Hayatın ritmi gidip de geri gelmiyor. Güneş doğuyor ve batmıyor. Ya da ay doğmaz oluyor. Yalnızca hep gece, hep gündüz, hep düz bir çizgi öylece sırıtıyor duvarlara. Duvarda duran saydam yüzüne tek bir rengin. Bu arada sorunuz aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkaması mıydı? Olur mu hiç canım öyle şey.

- Teşekkür ederim. Sana iyi seyirler.

- Ben teşekkür ederim. Sinemama beklerim. Yerler aşktan ve numarasız.n Âşıkhava Sineması / Halim Yazıcı / Yom Yayınları / 88 s.

Ay vakti bir zamandan yaşam kesitleri

Bora ÖZCAN

"Yeni bir aşkı yıkman gerektiği zamanlar / gözlerini orta yerinden kırman" diyerek âşığa derin yaralarından bir kesit sunuyor Halim Yazıcı. An geliyor su seslerine sesleniyor: "Hey su sesleri / anılarımı yazsam / saklar mısınız öldüğümü?"

Bergamalı Şair Halim Yazıcı Allianoi'den, taşın yerinde ağır olduğu yeryüzü evreninden çıkar aşkın ve hayatın koridorlarında gezinmeye; Şair, Bergama'da yer alan antik kent Allianoi'deki her taşın bir Venüs olduğunu anlatarak başlar, sitemle: "Taşın geleceği ile oynayan / kirli elleri" Ve sinemaya davet eder okuru: Âşık hava Sineması'na.

Şair Yazıcı'nın şiirleri Ege'nin imlerini taşıyan bir içsellikle seyrediyor. Güneşten, aydan, vapurlardan ve çiçeklerden yola çıkarak anlatılan bir dünya hali büyütüyor. Şair, serüvenini zamanın alaca düzleminde denizin, İzmir'in ve işçi kızların yüreğinden tutarak anlatıyor.Sonra caz ezgilerinden geçirir kalemini ve ansızın yanan bir şairin kalbine dokunur, dokunur, dokunur. Her aşk, alnında bir ay taşır ve aylar geçer şairin gözlerinden. Yazıcı'nın yarattığı evrendeki bu sinemada, her an yeni bir kare, okura her an yeni bir hüzün bırakabilir. Bir martının alçalıp aşkları alnından öpmesi ya da kar sesinde büyüyen kâğıt helvalar anlatabilir sessiz derinliği.

AY'A SESLENİŞ

Kısa şiirlerle örülmüş bir kitap "Âşıkhava Sineması". Şair Yazıcı, beşinci kitabında yalın dilli bir öyküyü anlatmış okura. Kitaptaki imgeler okuru yormuyor ve ılık bir su damlaması gibi damlıyor şiirin ortasına. Birçok kişiye ithaf edilen şiirlerin yer aldığı kitapta dikkati çeken en önemli özellik şiirlerin birbirlerini bütünlüyor olması. Şiirlerde ağırlıklı olarak ay, güneş, vapur, deniz ve çiçek imleri kullanılmış. Şair bunu bilinçli olarak kullanmış ve böylelikle şiirlerin arasındaki bağı kurmuş.

Bergama'daki antik kent Allianoi'nin gönüllü bekçilerinden olan Halim Yazıcı, kitabının arkasında şöyle söylüyor:

"elimden geleni yaptım. durmadan su taşıdımparmaklarımdan akan kana bakmadım"

DÖRT ÖDÜLLÜ KİTAP

"Âşıkhava Sineması" tam dört ödül almış: Adnan Yücel Şiir Ödülü 2004,Uğur Mumcu Şiir Ödülü 2004, Homeros Emek Ödülü 2004, SES Şiir Ödülü 2004.1954 yılında Bergama'da doğan Şairin O Güzel Narin Gelin (1982), Cevahir Kalbiyle Dolunay (1984), Aşk Cazdır (1991) ve Beyaz Atların Yelesinde (1997) adlı kitapları bulunuyor.

 

Arif Keskiner'le 'Elbette Çiçek'i konuştuk

"İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel bir şey yoktur"

Arif Keskiner adı bende hemen üç şey çağrıştırır; "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Çiçek Bar" ve "Çiçek" serisi anılar!.. Türk sinemasında kült hale gelmiş filmin altına imzasını atmış, yirmi seneyi aşkın bir zamandır sanatçıların uğrak yeri olan barın yöneticiliğini yapan ve anılarıyla bizlere nostalji yaşatan Arif Keskiner... Anılarını yeni bir kitapla devam ettiriyor Keskiner ve bu kez "Elbette Çiçek" diyor! Kendisiyle Çiçek Bar'da söyleştik...

Erdem ÖZTOP

-Sevgili Arif Keskiner, çiçeklerden bir demet olmaya aday kitaplarınızı konuşacağız ama ben biraz daha geçmişe gidip, sonradan şimdilere gelmek istiyorum. Osmaniye doğumlusunuz, ilk ve ortaokulu orada okuyorsunuz, sonrası İstanbul. Şöyle sorayım, o günlerden bugüne geleceğinizi hayal ediyor muydunuz; bugüne kadarki yaşanmışlıklar planlanmış bir durum muydu?

- Bugünleri hayal edemiyordum pek tabii. Zaten insan yaşamı da böyle; ne kadar hayalleri olsa gerçekleşmeyenlerle dolu! Ama tabiki de belli bir şeyi hedefliyorsunuz; bir memur olmak, iş güç sahibi olmayı düşlüyorsunuz. Bir de bizim gibi kasabalardan gelen insanların hele ki o tarihlerde devlete yamanmak gibi bir düşü vardı. O yüzden de liseyi bitirip, bir işe gireriz diye düşünülürdü. Ama benim hedefim daha yüksekti, hukuka falan gitmek istiyordum. Ama şartlar malum, liseye başlama dönemimde Ticaret Lisesi'ne girmek durumunda kalmıştım Adana'da. Ticaret Lisesi'ne girince artık, onun bir sonraki aşaması ancak Yüksek Ticaret olabilirdi. Nitekim de, kitaplarımda da anlattığım gibi, lise ikinci sınıfa geçtiğimde, babamın da okutma olanakları yoktu, bir çözüm arıyordum. Onun için evdeki kışlık buğdayın taşıyabileceğimi sırtlayıp, satmaya gitmiştim. 24 lirayı cebime atıp, kimseye haber vermeden önce Osmaniye'den Adana'ya gidip tastiknamemi almış, sonrada üçüncü sınıf bir treni atlayıp İstanbul'a gelmiştim. Önce bir iş bulmam lazımdı, ilk önce yazıhanesi olmayan bir avukatın yanında çalıştım, sonra da liseye kaydımı yaptırıp, bir süre ikisi birlikte devam etti. Birkaç ay sonra, aldığım 40 lira maaşı avukat artık veremeyeceğini söyleyince, yeni bir iş aramaya başladım. O zaman devreye okul müdürü girdi. Bir de yine o dönemde babamdan bir telgraf almıştım, "bana acil 50 lira gönder" diye. Zaten maaşım 40'dan 30'a inmiş, okul müdürüne çıkıp bir ay izin istemiştim. O tarihler, 54 yılıydı, İstanbul'da büyük yıkımlar başlamıştı, Menderes Dönemi... Amelelik de 5 liraydı , bir ay orada çalıştım, hiç olmazsa babamın parasını göndereyim istiyordum. Okul müdürü, "olmaz öyle şey" demişti. Çünkü benim velim olmuştu... Bir pusula yazıp İş Bankası'na göndermişti beni, eski öğrencilerinden birisi orada genel sekretermiş, ona gittim ama ben daha 16 yaşında falanım, bankada çalışacak durumda değilim. Adam çok perişan oldu, bana yardım edememekten dolayı. Sonra beni Sansaryan Han'ın karşısında kundura satan bir yere gönderdi, oraya gittim. Sonrasında oradaki adamlardan biri, "gel sen, yarın ambarda çalış" dedi. Nakliyat ambarında Yüksek Ticaret'i bitirinceye kadar çalıştım. Ama diğer taraftan da okulu bitirmeyi hedeflemiştim! Bir şeyi gördüm ki, çalışmaya başlamışım, ekmek paramı kazanıyorum. Çok çalışıyordum. Hayat, rastlantılar zinciri, hedeflediklerin bazen tutmuyor! Öyle olunca da bir dolu insanla tanışıyorsunuz, sizi başka bir tarafa yöneltiyor hayat. Biz de o kulvarın takipçisi oluyoruz. Ticaret istediğim bir şey değildi. Osmaniye'de başladığım şiir tutkumdan ötürü sanata bir eğilimim vardı. Gene çevre etkisiyle sanat ortamının içinde buldum kendimi. O çevrenin içine girince, bir daha da çıkmadım, hâlâ da orada duruyorum!..

ŞİİR TUTKUSU

- "Şiirler yazdım", dediniz. Nasıldı peki Osmaniye'deki o edebiyat ortamınız?

- İlginç şey. Benim gibi bir arkadaşım daha vardı, o da şiirler yazıyordu. Karşılıklı şiirler yazıp, onlar üzerine tartışırdık. İyi bir İstanbul gazetesi vardı, orada şiirler yayımlanırdı, onları okuyorduk. Gazete alacak paramız da yoktu, sırayla alırdık. Para buldukça dergiler alırdık. Bir de Adana'da Bugün gazetesi vardı, orada Çoban Yurtçu, bir edebiyat sayfası düzenlerdi, Çukurova'da şiire bulaşmış her insanın o dönemde, o gazetede şiirleri yayımlanırdı. Benim de andığım gazetede şiirim çıkınca bir anda kendimi şair zannettim. Ama şiire olan tutkum her daim devam etmiştir.

- Sıkı durun okur diyeceğim, kimliklerinizi açıklayacağım; yayınevi müdürlüğü, kitapçılık, spor yazarlığı, İsveç'te muhabirlik, bulaşıkçılık, fotoroman yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği, film prodektörlüğü... diye uzayıp gidiyor... Sorayım, andıklarıma ekleme yapmak ister misiniz daha?

- Çok şey eklenebilir, mesela İstiklal Caddesi'nde Zippo çakmak satıcılığı bile var! Çin'den taklitleri gelirdi o zaman bu çakmakların, 175 kuruşa alır, 2,5 liraya Tokatlıyan İşhanı'nın önünde satardım.

- Ticaret Lisesi'nin etkisi o zaman bu?..

- Ondan değil de, sadece yaşayabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek adınaydı tüm bunlar. Avukattan aldığım para yetmiyordu ki!.. Halde balık katipçiliği bile yaptım.

- İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, yanılmıyorsam ekşisözlük'te idi, Adana'dan o yıllar İstanbul'a gelmenizin büyük bir şans olduğu, o yıllar İstanbul'da hâkim olan Adanalı sanatçıların varlığı, sizin için büyük bir şans olarak belirtiliyordu, bakınız Yaşar Kemal, Yılmaz Güney... Ne dersiniz, katılır mısınız bu tespite? Haliyle, satır aralarına sığdırın istiyorum bu dostlarla olan anılarınızı?

- Yani o kadar önemli değil, benim yaşantıma baktığınızda. Öyle ki Yaşar Abi'yi sonraki yıllarda tanıdım, sonrasında onunla tanışmak çok önemli oldu. Bir bakıma, ağabeyimdi, babamdı. Aynı toprağın çocuklarıyız. Ailemi de çok iyi tanıyordu. "Demirciler Çarşısı Cinayeti"nde bizim ailemizin öyküsünü anlatır. O kadar yakınlığımız oldu, hâlâ da öyle. Yılmaz derseniz, o benimle aynı yaştaydı, o da İstanbul'a Adana'dan geldi. Tesadüf bu, aynı mekânlarda sanata bulaşmışlık ondan kaynaklıyor. Klasik Baylan ekibi olarak, kendisi de hikâye falan yazdığı için orada buluşurdu. O dönem yazar-çizer takımının pek çoğu Baylan'da olurdu, Attila İlhanlar, Demirtaş Ceyhunlar, Fethi Naciler, Edip Canseverler... Kimler aklına gelirse! Orayı biz okul olarak görürdük. Zaman içinde fark ediyoruz ki, bizim hayatımızda bizi çok yönlendiren bir yer haline gelmişti Baylan. Sanatla iç içe olmanın getirdiği, kendi formasyonunu oluşturmak adına bize çok büyük katkılar yapmıştı. Gerçek var ki, biz burjuva takımından değiliz, evimize öyle çok kitaplar girmemiş, İstanbul'a gelince kitap okuma ihtiyacı doğuyor. Aklıma geldi, hiç unutmuyorum, Remzi Kitabevi'nden o zamanlar yeni yayımlanmış olan "Veba"yı almaya gittiğimde, adamın çıkarıp önüme koyduğu sarı kapaklı kitabın üzerinde düz okuyuşla "Camus" yazıyor, halbuki ben "Kamü"nün kitabını almak istiyordum. Adama dönüp, "benim aradığım kitap bu değil, ben Kamü'nün Veba'sını istiyorum" diyordum. Gülmüştü, "işte bunu okuyacaksın oğlum" demişti adam da. Bu bilgisizlikten kaynaklanan bir şeydi ama bunun için de bir eksiklik oluştu bizde ve hummalı bir okuma serüvenine koyulduk hemen. Çünkü bulunduğunuz çevreye yetişmek adına, bütün boş bulduğumuz anlarda okumaya koyuluyorduk. Hâlâ ben günde 5 saatten aşağı okumam.

EDEBİYATLA BULUŞMA

- 16 yaşından sonra Baylan'a geçişi atladık, o nasıl oldu, edebiyatla buluşma, biraz anlatır mısınız?

- Edebiyatla buluşma, rastlantı sonucu, 18 yaşımda oldu. Sanatın bütün dallarına aşinayım, tiyatroya falan da gidiyorum. Tabii, sinema, bizim ana eğlencelerimizden biri, özellikle de çocukluğumuzdan bu yana, Osmaniye'deki açık hava sinemaları... Bizim burada pek öyle tanıdığımız kimse yok, arada bir rastlarsak, filmlerde tanıdığımız oyuncularla karşılaşıyorduk. Bir gün Senih Orkan'a rastlamıştım. Görünce sanki akrabama rastlamış gibi oldum, takip etmeye başladım hissettirerek!.. O da ne olduğunu bilmiyor, bir anda karşısına çıkınıca, 'polis misin' diye sordu. Ben de, "yok abi Saliha'nın arkadaşıyım" deyince rahatladı. Sonrasında sohbet ettik ayaküstü, sanat üzerine. "İçki içer misin?" diye sordu, "İçerim abi" deyince, "yürü o zaman" deyip Bacı adlı bir meyhaneye gittik. Girince ve masadakileri görünce şok oldum tabii, tüm sinemacılar orada. Beni Adanalı şair diye tanıştırdı. İçerideki odaya girince ise, bir müzik ekibiyle karşılaştık. Sazı çalanın sonradan Sezer Tansuğ olduğunu öğrendim. Soldaki ilk masa ise bir hayli kalabalıktı. Onlara da merhaba deyip, oturmuştuk masalarına, gene beni "bakın, arkadaş Adanalı şair Arif Keskiner" diye tanıtmıştı. Tam yanımda oturan, Demirtaş Ceyhun'du. Onun yanında Şükran Kurdakul vardı, sırasıyla, Edip Cansever ve Fikret Hakan oturuyorlardı. Karşısında, Fethi Naci, yanında Yüksel Arslan ve 'Karga Rauf' oturuyordu. Hemen Demirtaş lafa girdi, "nerelisin?" diye sordu, "Osmaniyeliyim" deyince Demirtaş hemen "siz bunları bilmezsiniz, eşkıyadır Osmaniyeliler, Kanlı Geçit'i tutarlar, mavzerleri yastık yapıp uyurlar, erken kalkarlar, gerinirken: uğurlu bir kısmet gönder, yoksa iki kulunu hallederim, derler, o takımdan mısın sende" diye sorunca, ister istemez kızardığımı hatırlarım. Sonra Şükran, "peki şairmişsin, bir şiir oku da görelim" dedi. Şiiri okudum, Şükran'ın suratı asıldı, "bir tane daha oku" dedi, gene aynı durum, "kötü şiir yazıyorsun" deyince ter bastı beni. Edip Cansever kurtarıcım oldu, "ne gidiyorsunuz çocuğun üzerine, yaza yaza iyiye ulaşacak" dedi ve konu kapanmıştı. Onlarla başlayan uzun bir yolculuğa çıktık ve hâlâ devam ettiriyoruz.

- Peki Arif Bey, anıları yazmak nereden doğdu?

- Aslında normale bakıldığında yaşamım maceralı ve renklidir. Okumayı da çok severim, hal böyle olunca da tüm arkadaşlarım bir süre sonra, 'şu anılarını yazsana Allahaşkına' demeye başladılar. Sonra bir gün Strasburg'a gittim Türk film haftasına. Strasburg Üniversitesi'nde Yaşar Kemal'e profesörlük unvanı da verilecekti aynı günlerde, bu yüzden ben de üç gün önce gitmek istedim. Töreni izledim, ertesi gün Yaşar ağabeyler Paris'e geçti, bir gün vardı bizim ekibin gelmesine, tam da o zaman "ben yazmalıyım anıları" düşüncesiyle koyuldum işe. Hazırlıksız bir yerinden başlayıp, otel odasından hiç çıkmadan akşama kadar, 25-30 hafta çala kalem yazdım. Eve dönünce bir bakayım şunlara dedim, o anda hepsini yırtıp atmıştım! Sonrasında nasıl yazmalıyım diye düşündüm; ilkinde edebiyat yapmaya kalkmıştım, sonra beni böyle bir şey yazmak istemiyorum, sohbet eder gibi olmalı, dedim. Sonuçta şunu buldum, Türk Edebiyatı'da sözlü edebiyat diye bir şey var, hatta Anadolu geleneği içinde bu yaygın, dengbejler mesela... Öyle bir dil bulayım istedim. Bunda ben kendimi de anlatacağıma göre, daha rahat bir dil kurabilirim deyip, oluşturup yazmaya başladım. Kronolojik sırayla yazmayı yeğledim. Sonra elle, yazmaya başladım, devam ediyor...

- Yanılmıyorsam, isim annesi, Sezen Aksu?

- O ikinci kitaba isim anneliği yaptı. Bana "nasılsın" diye sorduklarında, "çiçek gibi" derim. Adımı da sonradan Çiçek Arif koydular. O zaman ben ilk kitabımın ismi "Çiçek Gibi" olsun istedim. Sonra ikinciyi yazdım, Sezen'in de katıldığı sohbetlerde, keyiflendiğim zamanlar, "ulan yine mi güzeliz, yine mi çiçek" derdim, o arada Sezen bu adla bir şarkı yapmıştı Meral'le. Kitabıma da bu vesileyle başlık oldu.

ÇAPKINLIK İŞİ

- Elbette Çiçek?

- Bu isimlerle yol alırken anılar, kendi kendime "yine mi çiçek" diye sordum, yanıt olarak gene kendime "elbette çiçek" deyince bu kitabımın adı da bulunmuş oldu.

- Bu kitabınız, evlilik yaptığınız Valentina ile başlar, devam eder. Şöyle bir not düşmüşüm peşi sıra, çapkınlık! O dönemler epey çapkınmışsınız?

- Az önce hayatım maceralıdır demiştim. Ben hayatımı hep özgür yaşamışımdır. O yüzden de tabiki, her gün sokakta olan adamın; ki burada annemin bir sözü aklıma geldi: "gezen tavuk pislik taşır" derdi, onun için biz de çok gezdiğimiz için!.. Biz, kadın-erkek ilişkilerinin normal olmadığı bir dönem yaşadık, kadın arkadaş edinmek zordu. Biz onun dışına taşmaya çalıştık, rahat bir yaşam sürmeye çalıştık, ama bu zor oldu. Onun için biz de kendimize göre, dişimizle, tırnağımızla bu 'çapkınlık' işini sürdürdük. (Gülüyor...)

Bir fantazya anlatayım; Bizim Adanalı ekibi İstanbul'a gelirken, paylaşım yapmışlar, Yaşar Kemal röportaj yapsın, Orhan Kemal roman yazsın, Abidin Dino resim yapsın, Demirtaş Ceyhun hikâyeler yazsın... E peki Arif Keskiner n'apsın? Bu soru üzerine Orhan ağabey demiş ki, "Hepimiz çalışıyoruz, işimiz gücümüz var, kadınlarla da birinin uğraşması lazım, onu da Arif yapsın" demiş.

- "Yaşar Kemal hep hayatımın içinde oldu" diyorsunuz. Kısaca bahseder misiniz?

- İlk nişanımdan itibaren hep yanımda oldu. Kulise sokan, Orhan Kemal'le tanıştıran hep o oldu. Şu Çiçek Bar'ın açılışında bile onun emeği büyüktür! Barı açarken maddi olanaksızlar vardı, Yaşar ağabey, o dönem yazığı kitabının telifinin büyük bir kısmıyla destek vermişti mesela. Ona hayranım.

- Şimdilerde görüşüyor musunuz?

- Mümkün olduğunca sık görüşmeye çalışıyoruz.

- O zaman lütfen biz okurları olarak Yaşar Kemal'e sorun istiyorum, "Bir Ada Hikayesi"nin son cildi ne zaman bitecek?

- Vallaha Yaşar ağabey o konuda biraz kandırıyor bizleri, birkaç senedir bana hep aynı şeyi söylüyor. "Yahu ağabey, herkes bana soruyor bak, ne zaman bitireceksin?" diye sorduğumda, "Tamam, bitiyor işte", diye yanıtlıyor beni. Ama son zamanlarda gördüğümde, "Tamam, tamam bitiyor artık" demişti, herhalde bu sefer bitiriyordur! (Gülüyor...)

- Dostluklarınıza bakıyorum, Mesut Yılmaz da var aralarında, Adnan Polat da... Sağ-sol ayrımı gözetmeksizin, dost'luğa önem veriyorsunuz?

- Dostluğun da kuralları vardır elbet, o da vefadır! İnsanın insana vefası... Dostsan, seviyorsan vefalı olman lazım! Benim vefa duygum çok fazladır. 31 yıldır arkadaşım Kamuran'ı Avcılar'da sahilde anarım. Şimdilerde vefa diye bir şey kalmadı denir, biraz katılıyorum ama, ben mümkün mertebe insan ilişkilerinde ideolojik anlamda ekstrem olmamak kaydıyla, sağcı olsun solcu olsun dostluklarımı devam ettiriyorum. Ben insanlara güzel bir varlık olarak bakıyorum, Ali İzzet'in bir dizesi vardır, "güzellere güzel bakmak güzeldir". İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel olan bir şey yoktur.

BİR ATATÜRK FİLMİ...

- Geriye dönüp baktığınızda, hayalinizin hep bir Atatürk filmi yapmak olduğunu görüyoruz! Bir dönem İlhan Selçuk'un "Yüzbaşı Selahattin'in Romanı"nı çalıştınız. Bu hayaliniz şimdilerde ne durumda?

- Bu hayalimi gerçekleştireceğim, yapamazsam gözlerim açık gider! Şimdilerde yeni bazı ilişkilerim var, onun sayesinde inşallah kotaracağım. Yurtdışından geldiler, Attilâ İlhan projesi üzerinde konuştuk ... Adnan Polat ve benim özlemim olarak bu filmi çekeceğiz! Gerçek anlamda, uluslararası dünya sinemasında gösterimi olacak bir Atatürk filmini yürekten istiyorum.

- Bunun dışında sinemayla aranız nasıl?

- Pek yok! En son "Piyano Piyano Bacaksız"ı çekmiştim. Sonrasında belgeseller projesi oldu, evvelki sene Nebil (Özgentürk)'le yaptık.

-Bir dönem belgesellerden ağzı fena yanmış biri olarak hem de?

- Evet, yanmış olmasına rağmen hem de! Ama belgesel de çok önemli gerçekten. Yurtdışında bize onur kazandıranlarla ilgili bir belgesel çektik en son, altı-yedi bölüm çekebildik, sonrası kaldı.

- Peki ya Bodrum?

- Bodrum, çok zaman süren bir rüya gibi geldi ve geçti. Şimdilerde hiç canım çekmiyor! İlk 1966'da görmüştüm Bodrum'u, ondan sonra da hayatımda hep yeri olmuştu. Orada sanki İstanbul'un kalabalığından kurtulup, orada dostlarınızla birlikte olup içmek çok güzeldi! Bodrum kirlendi artık! Israrla çağırıyorlar arkadaşlar, ama şimdi burada daha mutluyum, Çengelköyümde! Kitap yazma işi de girdi bir de, yaşımız da ilerledi, kendimizi sevgilimizin yaşında hissediyoruz ama!.. Bir taraftan da dingin bir hayatın özlemini çekiyor insan... Çiçek Bar'da arkadaşlarımla birlikte olmak keyif veriyor.

- Anı yazmak! Nasıl, zorluk çektiniz mi? Ne ifade ediyor sizin için? Çiçek serisi devam edecek diyordunuz?

- Anı yazmak kolay bir şey değil, dürüstlük gerektiriyor, yalan yanlış yazmamak gerekiyor, sonuçta tarihsel bir belge niteliği taşıyor! Hata yapma şansınız olmaması gerekir, dışarı çıktığınızda göğsünüzü gere gere yürümelisiniz!

Anıların yazımı, bir ay sonra yazılmaya devam edecek, şimdilerde "Elbette Çiçek"in keyfini sürüyorum!..

 

eoztopaof.anadolu.edu.tr

 

Elbette Çiçek/ Arif Keskiner/Doğan Kitap/348 s.

KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA

Hakikatin Ölümü

Hakan GEZİK

Bazı romanlar vardır, insanı okurken tüm hücreleriyle düşünmeye sevk eder, okuduktan sonra da aklından hiç çıkmaz. İşte böyle romanlardan biri de Hasan Öztoprak'ın yazdığı "Hakikatin Ölümü" isimli roman. Yazarın ilk romanı olan "İmkansız Aşk" da saplantılı bir aşkı konu olarak işlemişti. (Tabii ilgili ilgisiz, yerli yersiz eleştiriler eşliğinde. İkinci romanı beklemeye başlamıştık. Yazar yaratıcılığını yine yargısız infazların eşliğinde sürdürmeye, insanlığa yeni bir armağan sunmak için geceli gündüzlü çalışmaya başlamıştı bile.) İkinci romanında ise "Devamı Hayat" bir devrimcinin darbe öncesi ve sonrası yaşadıkları, sarsıcı bir üslupta ele alınmıştı. 2006 yılının Eylül ayında çıkan "Hakikatin Ölümü" isimli eseriyle yazar çıtayı biraz daha yükseltmişe benziyor.

Bazı kitaplar vardır, insanda bağımlılık yaratan; bazı kitaplar vardır, eğer bir romancıysanız size yeni kahramanlarla yeni serüvenlere sürükleyecek onlarca kapı açan. İşte böyle bir yapıt "Hakikatin Ölümü".

"İnsan yüzlerce kitap okur, onları özümser ve karşılığında yeni bir yapıt ortaya koyar." Bu düşünceyi yıkan kitaplardan biri. Ben bu teoriye şiddetle karşı çıkan yazarlardan biriyim. Bazen okuduğum bir kitap kişiye yüzlerce kitap yazacak ilhamı verir. Her bir sayfa yeni bir romanın kurgusunu oluştur zihinde.

AMANSIZ HESAPLAŞMA

"Hakikatin Ölümü" gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış bir roman. Okuyucu dikkati bir an bile dağılmadan, yaşananları sessiz bir tanık gibi takip edebiliyor. Karşınızda amansız bir hesaplaşma yaşanıyor. Gelgitler, hayal kırıklıkları, cinayetler... Siz bir jüri üyesi koltuğunda yaşananları değer yargılarınıza göre yorumluyorsunuz. Tabii bunu yaparken karşınıza dikilen gerçeklerin muhasebesini uzun uzadıya zihninizde yapmayı sürdürerek.

Yeni bir roman bir yazar için öz çocuğundan farksızdır. Nasıl ki bir ana doğum sancıları çeker, nasıl ki bir ana doğacak çocuğunun geleceğine kafa yorar, nasıl ki bir ana evladının insanlık âlemine faydalı olmasını ister, işte yazarlar için de durum bundan farksızdır. Bu ulvi duyguları hayasızca kirleten, insanların vurdumduymazlıklarıdır. Edebi ve bilimsel eserlere karşı mesafeli duruşları, hayatın basit zevklerine karşı tatminsizlikleridir. Üstüne üstlük bu can sıkıcı olgunun üzerine bir de bazı eleştirmenlerin insaf ölçüsünü aşan eleştirileri de eklenince bir yazar için gidip gelmeler başlar...

"Bu eser popüler kültürün bir ürünü, bu bağlamda bu eserin kalıcılığından asla söz edilemez."

Başka bir eleştirmen:

"Yazarın yaşadıklarını, günübirlik aşklarını böyle özgürce dillendirmesini ahlaki ölçütleri zorlayan bir çaba olarak değerlendiriyorum."

Başka bir eleştirmen:

"Bu eser yazarın ilk eseri. Onda bir ikinci eseri yazacak kapasite olduğunu sanmıyorum. Bu ilk romanlar aslında yazarların ilk ve son eserleriydi. Onlar kısa sürede ün kazanmak sevdasıyla bu yola sürüklenmişlerdi. Çok sayıda roman yazılmış olması bu nedenle bizleri çok fazla şaşırtmasın. İşte 2004 yılında neden çok sayıda roman yazıldığının objektif bir değerlendirmesi."

Maalesef ülkemizde bir avuç saygın eleştirmen dışında bu iş son derece amatörce yapılıyor. Maalesef bu kişiler bir yazarın bir eseri ortaya koymaktaki delice çırpınışlarını göz ardı ediyorlar, vermek istedikleri mesajları algılayamıyorlar, popüler kültür olarak suçladıkları yapıtların bir zaman sonra araştırmacılar için o dönemi aydınlatan tarihi vesikalar haline geleceklerini düşünemiyorlar. Kısaca olayları at gözlüğü ile değerlendirmeyi bitmek tükenmek bilmez bir hevesle sürdürüyorlar.

NEDEN "HAKİKATİN ÖLÜMÜ"?

Hasan Öztoprak Bey'i bu yaz ziyaret ettiğimde bana eylül ayında yeni bir romanının çıkacağından bahsetmişti. Adı "Hakikatin Ölümü" olacak demişti. Açıkçası ben bu ismi ilk başta benimsememiştim. "Hakikatin Ölümü". Bir kitabın albenisini artıracak onca başlık dururken yazar neden bu çarpıcı olmayan başlığı koymuştu? İsim konusunda düşüncelerimi kendime sakladım. Kitabı büyük bir merakla beklemeye başladım. Çıkar çıkmaz da alıp yirmi dört saatin içinde okuyup bitirdim. Kitabı bitirdiğimde yazarın kitabına neden böyle iddiası olmayan bir isim koyduğunu anladım. Büyük yazar bir kez daha anlamlı bir ders vermiş, bir pazarlama aracı haline dönüşebilecek bir isim koymaktansa eserin her zerresine nüfuz edebilecek, kişiyi eser hakkında derinlemesine düşündürecek filozofça bir ad takmayı uygun bulmuştu.

Eser, geçmişte kardeş kavgasının sol kanadında yer alan Feridun'a mazinin karanlıklarına gömdüğü dostu Timuçin'den gelen bir telefona cevap vermesiyle başlar. Bu telefon yazarına bu romanı yazdıracak, romanın gerçek kahramanlarının hayatını yüz seksen derece değiştirecek olan kıvılcımdır. Oysa romanın başkahramanı Feridun kurduğu o küçük dünyada kendini büyük şehrin yaşamından izole etmiş, bağlandığı eviyle, eşyalarıyla, kuklalarıyla, maskeleriyle mutludur. O yaşama tutunmaya çalışır. Kuklalar ve maskeler... O artık kendisine ve çevresine zarar verebilecek insanlardan uzak durmaya çalışır. Evi onun kalesidir. O evinde tasasız bir hayat sürmeye kendini programlar. Kuklalar ve maskeler... Onlar Feridun'un yoldaşlarıdır...

"Kocaman, oyuk gözleri var maskenin, sanki her hareketi takip ediyor; ve hiç kapanmayan yuvarlak bir ağzı, nefes aldığı kesin, bir şeyler söylemek istiyor gibi, ama suskun...Belli ki pek çok şeye şahit olmuş, ve pek çok şey saklıyor, sessizliğini oyulduğu ağaçtan almış, kudretini onu yaratan ellerden. Güçlü! İstese her şeyi bir anda değiştirebilir, şimdilik seyirci kalmayı yeğliyor..." (Sayfa 29)

Yazar eserinde şiirselliğin yanında Feridun'un ruh halini öyle özgün betimlemelerle ortaya koyuyor ki!

"Kendi de, aynı hareketleri yaparak tam karşısındaki 'Ayçiçekleri' tablosuna uzun uzun bakıyor.

Yüzünü iki elinin arasına alıyor, gözlerini kısarak tablonun içine akmaya çalışıyor. Tablonun içine düşüyor ve tıpkı ayçiçekleri gibi sararıyor, yüzünü güneşe dönüyor onlarla birlikte, aynı ayinin bir parçası oluyor, aynı fısıltılarla dua ediyor ve aynı kaderi paylaşıyor onlarla: Toprağa bağlı olduklarını bilseler bile, hep çekip gidecekmiş gibi başları dik; kimsesiz değiller, farklı ya da aynı değiller, hem kendisi hem hiç kimse..." (Sayfa 58-59)

KANLI GEÇMİŞ...

Ev sahibi Feridun ile bir tetikçi olan Timuçin bir evde, Timuçin'e ait bir silahın gölgesinde kapalı kapılar ardında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolun sonunda ya umut ışığı ya da ölümcül bir zifiri karanlık vardır... Timuçin adalete teslim olmak ister, o vicdan azabından bu şekilde kurtulacağını düşünür. O kanlı geçmiş ki onun bir an olsun yakasını bırakmaz."Eve polis kılığında gittim, kapıyı çaldığımda küçük bir çocukla karşılaşmayı ummuyordum... Adamdan önce kapıda genç bir kadın belirdi, ama adam bir hamleyle onun önüne geçti. 'Buyurun Memur Bey!' Pardösünün altından silahın namlusunu gösterdim. Durumu anlamıştı. Sakinliği beni şaşırttı. Arkasında duran karısıyla oğluna usulca, 'Siz içeri girin' dedi. Bana dönerek, bu durumda olan birisinden beklenmeyecek bir sakinlikte, 'Burada olmaz, lütfen!' dedi..."(Sayfa 89)

Eser, insanın kanını donduracak gerçekleri içeriyor. Roman bir polisiye, bir gerilim, bir yaşam ve korku labirenti gibi... Yaşananlar insanın içini acıtıyor. Kıyımlara, yıkımlara, istilalara uğramış bir ülkenin kahraman evlatlarının anlamsız bir inatlaşma uğruna neler kaybettiğini gözler önüne seriyor. Bir kez daha usta bir kalem, kitlelere unutamayacakları bir insanlık ve tarih dersi veriyor. nHakikatin Ölümü/ Hasan Öztoprak/ Dharma Yayınları/ 213 s.

Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika

Ali BALKIZ

Bazen kendi bireysel yaşam sürecimizi, o süreç boyunca ülkemiz ve dünyamızda yaşanagelenleri bir tek boyutuyla da olsa, derli toplu bir halde, bir kitabın sayfaları boyunca okumak çok ilginç geliyor insana. "Ben gerçekten bunları yaşamış mıydım ya da ülkemizde gerçekten bunlar yaşanmış mıydı?..." gibi soruların unutulmuş yanıtları, insan belleğinin, gerçekten "kötü şey"leri silmeye ne denli eğilimli olduğunu gösteriyor.

Bizler hangi şiddetle unutma eğiliminde olursak olalım o "kötü şey"ler, işte orada duruyor oysa. Üstelik yarın yeniden olmayacaklarının da hiçbir garantisi yoktur.

Prof. Dr. Çetin Yetkin, "Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika"(*) adlı kitabında biz okurlarına "unutmayın" diyor oysa. Doğan Hızlan'ın Sivas katliamının 2. yılında yazdığı gibi; "unutursanız hatırlatırlar" demek istiyor.

Yetkin, bizi bu çalışmasında yakın tarihimize götürüyor. Artık olgunluk yaşının son evrelerine gelmiş olanlara yeniden anımsatırken daha genç olanlara da öğretiyor.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 Darbelerinin, hangi koşullarda; kimlerce, nasıl ve neden yapıldığını, hangi sonuçların elde edildiğini, bu üç darbe arasındaki ortak özellik ve yöntemleri, bu darbelerdeki ABD'nin rolünü, olayın kahramanlarının söylevleri, demeçleri, yazıları ve uygulamalarına bakarak, keza olayın "mağdurları"nın, değerlendirmeleri, yakınmaları ve röportajları ele alarak aktarıyor. Kimi bireysel görüşmelerinin dışında tam 190 yazılı kaynağı irdeleyen yazar bize tam bir panorama çiziyor.

Kimi raporlar, tutanaklar, mahkeme kararları, bildiriler, tebliğler, söylev ve söylemler, gazete ve dergi haberleri, gezi notları, anılar; siyasi, ekonomik, psikolojik, askeri, kültürel, dini içerikli, ulusal ve uluslararası belge ve bilgiler harmanlanıp okuyucunun önüne konuluyor.

"İŞTE"... "BİR YAP-BOZ"...

Okuyucu bir şeye inandırılmaya (İkna edilmeye) çalışılmıyor. "İşte" demek istiyor yazar, "bir yap-boz tablosunun dağınık parçaları bunlardır. Her bir parçayı gördüğüne göre, bunları bir araya getirip tabloyu bütünüyle görebilmek sana kalmıştır..."

Bu tabloya karşın, yine de okuyucuyu uyarıyor, temkinli davranıyor yazar: "Ama bir kez ben ordumuzdan değil askeri müdahaleleri yönlendirmiş olanlardan söz edeceğim", "...hiç kimse 12 Mart'ta haşhaş yasağının kaldırılmasının, 12 Eylül'de Yunanistan'ın NATO'ya dönmesinin sağlanmasının ülkemizin ulusal çıkarları ile bağdaştığını söyleyemeyeceği gibi, asıl bunların ordumuzun isteği olduğunu öne sürmek Türk ordusuna karşı yapılacak çok büyük bir haksızlık olacaktır." "...Ben, bir iki bireysel durum dışında, müdahalecilerin ABD ile "işbirliği" içinde bu müdahaleleri yaptıklarını öne sürecek değilim. Üzerinde duracağım olgu, ABD'nin askeri müdahalelerden yararlanmak istediği, bunda da zaman zaman başarılı olduğu, bu nedenle de müdahalecilere daha 'sıcak' baktığı biçiminde özetlenebilir."(s.7)

Her ne kadar önsözde böyle dese de yazar, 237 sayfa boyunca darbecilerin ülkemizin ulusal çıkarlarına hizmet eden bir tek kararlarından bir tek uygulamalarından söz etmiyor. Tam aksine bu kitapta bu üç darbenin Türkiye'ye nelere mal olduğunun belgeleri sergileniyor. Önsöz ile içerik arasındaki bu çelişki, "her şeye karşın yine de orduya toz kondurmamak-onu korumak, refleksi" diye değerlendirilebilir.

Altı ana bölümden oluşuyor kitap: Darbeciler ve Amerika, 27 Mayıs ve Amerika, Amerika'nın Çıkarları Açısından Darbeler ve Üniversitelerden "Tasfiyeler", 12 Mart'a Giden Yolda Amerika, 12 Mart Uygulamaları, 12 Eylül: "Son Darbe"

ABD'NİN ÇIKARLARI...

Kitabın ana temasından şu sonuçları çıkartıyoruz:- Ne zaman ki, Türkiye çıkarları ile ABD çıkarları çelişmiş ise sorun ABD'den yana bir darbe ile çözülmüştür.Örneğin;

- DP iktidarının sanayileşmek istemesi ve bu yolda ABD'ye rağmen kimi adımlar atması, bunun için SSCB ile temas kurması,- Türkiye'de haşhaş ekiminin ABD'ce yasaklanmasının istenmesine karşı çıkılması, keza SSCB ile kimi ortak ekonomik-sınaî yatırımlara başlanması,- Türkiye'de tütün tekelinin kaldırılmasının ABD'ce istenmesine karşı çıkılması,- Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına dönme istemine karşı çıkılması.Kitapta daha çokça örnek var.

ABD'nin bu istemlerine karşı çıkanlar, milliyetçi, sağcı, muhafazakâr olduklarını bildiğimiz Menderes ve Demirel hükümetleri, bu istemleri harfiyen yerine getirenler ise kendilerini "Atatürkçü" diye lanse eden darbeci askerler.Darbeci askerler sadece bu istemleri yerine getirmiyorlar; bu "yerine getirme"leri kolayca yapabilmek için; her üç darbede de önce kendi içlerine yöneliyorlar. Orduda tasfiyelere girişiyorlar."Milli Birlik Komitesi 20 Ağustos 1960'ta 7000'e yakın subayı emekliye ayırdı. Bu orduda yapılan ve o güne değin eşi görülmemiş bir tasfiye işlemiydi." (s. 27)"12 Mart Muhtırası verildikten üç gün sonra, 17 Mart'ta önce bazı, rütbeli subaylar emekliye sevk edilerek ordudan çıkartıldı. Bunu izleyen günlerde ise bazı subayların yerleri değiştirilerek pasif görevlere getirildi ve daha küçük rütbelerdeki bazı subaylar da çeşitli suçlamalarla sıkıyönetim mahkemelerinde sanık olarak yargılandı." (s.147)

ÜNİVERSİTELERDEN ATILMALAR...

"12 Eylül'ün Bilançosu" ara başlığı altında:"Birçok subayın emekliye sevk edilmesinin yanı sıra 3854 öğretmen, 988 güvenlik görevlisi, 266 din görevlisi, 120 öğretim üyesi, 47 yargıç ve savcı, 35 mülki amir işten çıkartıldı." (s.230)

Sonra ise üniversitelere yöneliyorlar. Üniversitelerde ne kadar müsbet ilimden yana; konuşma, ders notu ve yazılarında; "sosyal adalet," "sosyal eşitlik," "sosyal güvenlik" vb. tanımlamaları kullanan öğretim elemanı varsa hepsini "komünist" sayıp işten atıyorlar. "27 Mayıs'ın Milli Birlik Komitesi, 28 Ekim 1960 günü ve 10641 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 14 sayılı yasa ile 147 öğretim üyesinin üniversitedeki görevlerine son vermişti. 147 sayısı, büyük bir sayıdır. Hele, o tarihte yalnızca birkaç üniversitemiz bulunduğu anımsanırsa..." (s.97)

"Şu sözler 12 Mart döneminin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş'ın: 'Basında AP iktidarını, Türkiye'nin bozuk düzenini tenkit eden ne kadar yazar, ne kadar üniversite hocası varsa hepsini tutukladılar." (s.162)

"12 Eylülcüler 4 Kasım 1981'de 2547 Yükseköğretim Yasası'nı kabul ettiler. 4 Kasım'da yürürlüğe giren bu yasa ile üniversitemizin yapısı, çalışması baştan aşağı değiştirildi. Tüm üniversitelerimizin üzerinde kısaca YÖK olarak anılan Yükseköğretim Kurumu kuruldu."(s.217)

Yetkin, bu bölümde; üniversitelerden kimlerin atıldığına değil de kimlerin alıkonulduğuna, terfi ettirildiğine, yöneticiliğe getirildiğine örnekleriyle yer veriyor. Bunlar tarikatçıdır; aralarında yolda arabasının tekerinin patlamasını hoca efendinin hikmetine bağlayanlar, adam olup olmamayı, İslâm olup olmamaya bağlayanlar, Kuran-ı Kerim'de Astronomiye dair bilgiler olduğunu ileri sürenler, cinleri sınıflara ayıranlar, hattatların ömrünün uzun olacağını, insan beyninde dua, tapınma ve hürmet merkezlerinin olduğunu öne sürenler bile vardır.

ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ...

Darbeciler, bu her üç darbede de ortak bir şey daha yaptılar. O da Anayasa değişiklikleridir."12 Eylül, 12 Mart'ın yarım bıraktığı uygulamaları sonuçlandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında, 12 Mart, 12 Eylül'ün bir aşamasıdır. (s.157)

Diğer bir ortak özellik, sol karşıtlığı, hatta sol düşmanlığı ise ötekisi çalışanların mevcut haklarına getirilen kırpma, budama ve kısıtlamalardır.Öyle ki; "1980'de sendikalı işçi sayısı 5.721.074 iken, 1985'te bu sayı 1.711.254'e düştü. 1979'da ortalama işçi günlük ücreti 8.4 dolar iken 1985'te 4 dolara indi." (s.230)İşçi ücretlerindeki bu düşüş, dış borçlardaki artışı ile orantılıdır; "Dış borçlardaki artış ise, 1980'de 16.2, 1981'de 16.8, 1982'de 17.6; 1983'te 18.4; 1984'te 21.3; 1985'te 25.3; 1986'da 31.2; 1987'de 36 milyon dolara yükseldi." (s.230)

"BEN HOCA OĞLUYUM, DİNİ BİLİRİM..."

Bir ortak özellik ise dinciliğin (şeriatın) önünün açılmasıdır. Evren'in halkla konuşurken, "Ben hoca oğluyum, dini bilirim" gibi başlayan konuşmalarında, neyin günah-haram-sevap olduğunu sık sık halka anımsatmasına karşın; bu dönemdeki Anayasa değişiklikleri, özellikle de 81 Anayasası'nın 24. maddesi ile getirilen zorunlu din eğitimi konusu bunca önemine karşın kitapta yer almamış.

CIA'yı bu kitapta, her üç olayda da ülkemiz özelinde yeniden yeniden anımsıyoruz. Bu bağlamda; "Gerçekte, Şili'de neler olup bittiğine 12 Eylül 1980 sabahı baksaydık, ülkemizde nelerin olup biteceğini önceden görebilirdik. (s.233) diyor yazar. Ve ekliyor: "Bu kitabın başından beri ortaya konan gerçekler ise; Türkiye'nin emperyalizmin ağına düşmesi için, 12 Eylül'ün ulusal varlığımıza indirilen son darbe olduğunu kanıtlamaktadır." (s.234)Yine de ihtiyatı elden bırakmıyor: "...darbelerde Amerika'nın etkisini ve yönlendirmesini ordumuzda değil, fakat kişisel planda bazı subaylarda aramak gerek."(s.236) derken kitabın sonlarına doğru, önsözün ilk paragrafında ise şu arzusunu ve elbette endişesini dile getiriyor:"... Bunlar, ülkemizde ordunun iktidara el koyduğu üç günün tarihi. Acaba bu tarihlere bir yenisi eklenecek mi?..." (s.5)

ÇILGIN TÜRKLER NEREDEYDİ?..

Çetin Hoca bundan emin değil.Böyle olmalı ki önsözün son cümleleri de şunlar:"... ola ki, bu kitabı okuyacak birkaç bin kişi içinden bir ikisi de belki de yeni bir askeri müdahaleyi planlayan subaylardır. İşte o zaman; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül'de içine düşülen yanılgıları ve hatta ulusal çıkarlarımıza aykırı uygulamaları bir ölçüde ortaya koymuş bulunacağı için, bu kitabın az da olsa pratik bir yararı da olabilir belki, kim bilir?..." (s.9)Bu kitap; her yurttaşın değil sadece, er'inden generaline her askerin okuması, ibret alması, dersler çıkartması gereken bir kitap.

Ama eminim sonuçta; resim parçalarını yerine koydukları ve oluşan tabloyu bir bütün olarak gördüklerinde; okuyucular şu soruları sormayacaklar mıdır?...- Bunca olup bitenler orduya rağmen nasıl olabildi?...- Darbeci Türkler tüm bu işleri becerebilirlerken Çılgın Türkler neredeydi?... nTürkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika/ Çetin Yetkin/ Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Yay./ 265 s.

Hep Yanımda Kal

Gültekin EMRE

İlk romanı 2005 İnkılâp Roman Ödülü'nü alan Turgay Fişekçi de Nâzım Hikmet, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Salâh Birsel, Attilâ İlhan, Hulki Aktunç, Enis Batur, Güven Turan, Murathan Mungan, Metin Celâl, Tahir Abacı, Nevzat Çelik... gibi roman da yazan şairlerin arasına katıldı Hep Yanımda Kal ile.

Turgay Fişekçi, yalın şiirlerin, özlü denemelerin ustasıdır. Şiirindeki anlatım süslemesiz, dupdurudur. Onun şiir dili tertemiz, dibini olduğu gibi gösteren serin bir pınar gibidir. O, şiirde anlaşılır olmayı kendine ilke edinmiş, anlaşılmaz imgelerden hep kaçınmıştır. Romanında da bu anlayışını başarıyla sürdürüyor.

Toplumumuzun 1970'lerden sonra geçirdiği çalkantılı siyasal dönemden sıkı bir kesit sunuyor Turgay Fişekçi romanı Hep Yanımda Kal ile. O, romanında aranan ve gizlenmek zorunda olan Yusuf ile Aslı'nın aşkını ele alıyor arka plana ülkemizin siyasal ortamını yerleştirerek. Ülkemizde siyasal sıkıntıların halkımızın nefesini kestiği dönemler hiç eksik olmadı dense yeridir: Ne acılar, ne ölümler, ne işkenceler, ne hapislikler yaşandı yaşanıyor. Tümüyle siyasal bir roman değil Hep Yanımda Kal. Romanında, ne yazık ki pek fazla birlikte olamayan iki gencin yalın ve duyarlı sevgisini, yakınlaşmasını ustaca ele alıyor Turgay Fişekçi.Yusuf, bağlı olduğu örgütün yayın işleriyle uğraşmış, kitaplar çevirmiş ve sonuçta da 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış, hapis yatmak istemediği için de aranan bir devrimcidir.

TANIŞMA...

Aslı ile Yusuf'un tanışması yeni değildir aslında. Aynı örgütten ve farklı eylemlerin içinde yer almışlar. Karşılaştıklarında aralarında bir sıcaklık doğmuş, eylemleri gereği ise hep ayrı kalmışlar. Saklandığı için Yusuf Aslı'yı bir yıldır görememiştir sürekli onu düşünmesine karşın. Kostantin Simonov'un "Bekle Beni" şiirini dilinden düşürmeyen Yusuf, Gülay ile haber yollar Aslı'ya ve kendisini görmek istediğini söyler: Aslı "siyasal sorunların tartışıldığı" dernek odasındaki konuşmalarını ve Yusuf'la ilişkisini düşünür durmadan Gülay'dan sonra. "12 Eylül" ülkemizin suratına bir balyoz gibi indiğinde Aslı da çok korkmuştur çevresindekiler gibi. 2 yıl öğrenci derneğinde yönetim kurulu üyeliği yapmasına karşın tutuklanmaz. Katıldığı eylemlerden dolayı resmi belgelerde adı yer almaz. 1 Mayıs 1977'deki katliamda ayağı kırıldığı için siyasal eylemlerden bir süre uzak kalır. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'ndeki öğrenimini gecikmeli olarak tamamlar. Babası varlıklı bir doktordur. Kızının başına bir şey gelmemesi için onu yurtdışına yollamak ister. Aslı ise Eylül 1980'de Boğaziçi Üniversitesi'nde bulduğu bir Latince-Yunanca lisansüstü programına kaydını yaptırır. Aslı, biraz aykırı bir tiptir, kendi bildiği yolda yürümekten hoşlanır. Aykırı duruşunu hep korumaya çalışmıştır. Herkesin tersine Robert Kolej ya da Galatasaray Lisesi'ne gitmek yerine İtalyan Lisesi'ne girer. Onun aykırı duruşu babasının düzenli ve ilkeli yaşamına bir tepkidir bir bakıma.

Gülay'ın haberinden, kendisiyle buluşmak istemesinden sonra Yusuf'un kendisini aramasını sabırsızlıkla bekler Aslı. Telefonları dinlenebilir diye arayamayan Yusuf ona, yine Gülay'la, bir buluşma yeri önerir. Aslı, Yusuf'la buluşacağı gece heyecandan hiç uyuyamaz ve geçmişteki karşılaşmalarını, kendisi için unutulmaz olan anlarını yaşar, anımsar.

KAÇIŞ...

Yeniden bir araya geldiklerinde ise Yusuf'un yurtdışına çıkmasından başka bir umarı kalmadığını konuşurlar. Aslı onun bu eylemi gerçekleştirmesine, yüreği kan ağlayarak, destek olmaya çalışır. Ona kaçış talimleri yaptırır şişme botla. Yusuf'la Kaş'a kadar uzun bir geziyi, tatile çıkan bir çift görüntüsü vererek, gerçekleştirirler başlarına herhangi bir kaza gelmeden. Yol boyu Türkiye'nin Ege kıyılarını da doğası ve tarihiyle ustaca betimliyor Turgay Fişekçi. Sonunda, Yusuf, Aslı'yı geride bırakıp, tek başına şişme botla denize açılır Yunanistan'a doğru.

Bir romanı özetlemek ne kadar olasıdır, bilmiyorum. Okumak gerekiyor Hep Yanımda Kal'ı ki, onun dilinin, anlatımının, başarılı kurgusunun, sağlam öyküsünün tadına varılabilsin; Aslı ile Yusuf'un dünyalarına daha yakından sokulmak mümkün olsun.

YURTDIŞINDA YAŞAM...

Hep Yanımda Kal'da Aslı ile Yusuf'u, birbirleriyle doğru dürüst beraber olamayan iki insanın çağdaş masalını anlatıyor bize Turgay Fişekçi. Bu iki gencin daha sonraki yazgılarını, yaşamlarını bilmiyoruz. Turgay Fişekçi, umarım Hep Yanımda Kal'ın devamını da getirir. 12 Eylül'den sonra siyasal eylemleri nedeniyle yurtdışına çıkan pek çok ilerici, devrimci aydının ülke dışındaki yaşamlarına çok yakından tanıklık ettim 26 yıl boyunca, Berlin'de. Hiç de kolay olmadı pek çoğunun ayakta kalması, ruh sağlığını yitirmeden yaşamlarını sürdürmeleri. Ne acılara, yoksunluklara, özlemlere katlandılar onlar ve çoğu unutulup gitti. Pek çoğu ruh sağlığını yitirdi, arkasız, örgütsüz kaldı, perişan oldu. Türkiye'deki iktidarlar halkımıza hem içerde, hem de dışarıda pek çok sıkıntı yaşattı, aydınlarımızı acıdan acıya sürükledi. Yüreklerde kapanmaz yaralar açılmasına neden oldu. Ölümlere, işkencelere göz yumdu. Ülkemizin kalkınması için kafa yoran gençlere, aydınlara dayanamadı, eleştirileri göğüsleyemedi. İnsan avına çıkmayı yeğledi yönetimler, kurumlar. Ölenler öldü, yaralananlar iyileşemedi, ülkemiz bir türlü düzlüğe çıkamadı, Batı ülkeleri arasında hak ettiği yere varamadı. Soygun, talan, yağma sürdü de sürdü.

Turgay Fişekçi siyasal acıların, giderilemeyen özlemlerin üstüne kuruyor romanını. O kara günleri bire bir yaşamış biri olarak gözlemlerini, izlenimlerini ustaca yediriyor romanına. Kahramanların iç dünyalarına ustaca eğilmeyi de ihmal etmiyor. Dozunda siyasal eleştiriler, aşırılığa kaçmayan siyasal yorumlar ve gözlemler romanın sıcak ortamına ters düşmüyor.Turgay Fişekçi, bana göre, başarılı, şiirlerine uzak düşmeyen, içe işleyen, kolay kolay unutulmayacak, hüzünlü, buruk bir aşk öyküsü anlatmış bize Hep Yanımda Kal'da. Onun şiirlerini sevenler, umarım bu kitabına da duyarsız kalmazlar. Çünkü bu romanda yalnızca ülkemiz yok, hepimizin yaşadığı acı bir dönemin anımsattıkları da var. Geçmişimize, yaşadıklarımıza bir kez daha dönüp bakmamız gerektiğini de gündeme getiriyor Turgay Fişekçi romanıyla. O acı günler kimileri için çoktan bitmiş olabilir, bazıları için ise hâlâ sürüyor: Çünkü ülkemizde karşı duruşlarını sergileyen dinamik bir gençlik var.

Hep Yanımda Kal'ın girişinden kısa bir alıntıyla bitiriyorum sözümü:"Odaya gün ışığı dolduğunda Aslı, 'Sana mutfaktan çay getireyim,' diye kalkmaya davrandı.'Kalkma,' dedi Yusuf, 'hep yanımda kal, çayı kalkmadan getir.' " Hep Yanımda Kal/ Turgay Fişekçi/ roman/ İnkılâp Kitabevi/ 2006/ 156 s.

Bir Başka Gezmek

Çetin YİĞENOĞLU

Çukurova'nın aydınlık yüzlerinden köy enstitülü O. Nuri Poyrazoğlu yeni bir kitapla okur karşısında. Daha önce eğitim sorunları, gezi, halk bilim, şiir ve incelemeler üzerine on kitap yayınlayan Poyrazoğlu bu yeni çalışmasında özgün, özgün olduğu denli ilginç bir çalışma yapmış. Kitabın adında da vurgulanan "Gezisel Denemeler" daha ilk anda içeriğin derinliğine ilgiyi çeliyor.

Yazarın 'Önsöz'de de belirttiği gibi kitap 2000-2005 yılları arasında yaptığı yurtiçi gezi notlarına dayanıyor. Poyrazoğlu bu konuda şunları söylüyor:

"... yazılarda hem günlük, hem gezi, hem de deneme havası var. Öyle olduğu içindir ki kitaba, 'Gezisel Denemeler' adını eklemeyi uygun gördüm. Açıklamada geçen üç terimle (gezi, günlük, deneme) ilgili olarak genç okurlara yararlı olur düşüncesiyle, küçük küçük kimi anımsatmalar yapmak istiyorum."

Siz onun alçakgönüllü bir ifadeyle "...küçük anımsatmalar" dediğine bakmayın. Kitabın başında beşbuçuk sayfada çok önemli bir iş yapıyor ve ben bu işi biliyorum, diyenlere bile farklı bir bakış açısı sunacak bilgiler veriyor. Ne de olsa öğretmen... Pedagojinin piri olmuş birine yakışan bir bilgelikle öğretmiyormuş gibi yaparak gezi, günlük ve denemenin ne olduğunu bir güzel anlatıyor; eline sağlık.

ÖRNEKLER...

Bunun güzel örneklerini de kitaptaki on sekiz yazıda veriyor:

"50-100 metre arasında değişen daracık bir kıyı şeridi, arkasında birdenbire yükselen dağlar, dağların yamaçlarında çaylıklar... Bir de pek çok olan kızılağaç... Adı kızılağaç; ama görünüşüne göre kızıllıkla hiçbir ilgisi yok (Rize ile Sarp Arasında);

"Balmumundan yapılmış heykel sandığım, gözlerini açıp kapadığını görünce canlı olduğunu anladığım, Meryemana Evi'nin girişindeki elinde zikir tesbihi, Rönesans çağı ressamlarının fırçasından çıkmış tablolara benzeyen, ikonalar kadar güzel rahibeye bayıldım doğrusu... (Meryemana Evi'nde);

Adam kalktı, ceketini çıkardı, sandalyesine astı. Yaşından umulmayan bir çeviklikte, yer yer halaya, biraz Ege zeybeklerine benzeyen, yüzyıllarca önce Uzakasya'dan Anadolu'ya getirilmiş, İslamlık öncesi dinsel törenlerin süreği sandığım, şamanik örgelerle (figürlerle) dolu bir oyuna başladı. Oynarken eğiliyor, kalkıyor, yeri göğü kutsayan devinimler sergiliyordu. (Bir Köy Düğününde);

"Yine öyle oldu, durup kendisiyle seyleşmediğim için havlayarak beni uyarıyordu. Döndüm, 'Feleksiz, kusura bakma, çok üzgünüm bugün' dedim. Olup bitenleri anlattım. Söylediklerimi anlıyormuş gibi bakıyordu (sanırım anlıyordu). Başını bahçe demirleri arasına sokuyor, zincirlerini şakırdatarak inceli kalınlı, inlemeye benzer sesler çıkarıyordu. (Abisi Ahmet'le Altulaşım Yolculuğu)." Bir Başka Gezmek-Gezisel Denemeler/ O. Nuri Poyrazoğlu/ Ürün Yayınları/235 s.

Sensiz Olmuyor

Cihan OĞUZ

Ali Karagöz, emekli bir astsubay. Tam 21 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çalıştıktan sonra, 1986'da emekliye ayrılmış. Şiire de, emekli olduktan sonra, yani 39 yaşında başlamış. Bu geç buluşma, Ali Karagöz'ü basamakları çifter çifter atlamaya zorlamış. 1987 yılında "Benim Dünyam", 2002 yılında "Leylak Kokusunda" adlı şiir kitaplarını, 2000'de de Avcılar-Firuzköylü hemşerilerini anlatan "Balcıbük'ten Firuzköy'e" adlı anı ve inceleme kitabını yayımlayan Ali Karagöz, bu kez "Sensiz Olmuyor" adlı üçüncü şiir kitabıyla okur karşısına çıktı.

Şiir Ülkesi, Berfin Bahar, Şair Çıkmazı ve Aykırı Sanat gibi dergilerde şiirlerini yayımlayan Ali Karagöz, adeta geç bulduğu şiir sevdası için yollara düşen bir bektaşi dervişi. Değerli şair Aziz Kemal Hızıroğlu'nun deyimiyle, "şiirini çok hızlı bir ivmeyle geliştirerek değiştiren ve modern şiir dilinin yenilendiğini fark ederek dille hesaplaşan bir tarza yönelmiş" bir şair.

Aynı zamanda, son şiir kitabının kapağına, turnaların yanı sıra, kızının ve sevgili torunu Zehra Sultan'ın fotoğrafını koyacak kadar da kalender bir isim.

"Sensiz Olmuyor", "Saçlarını tarayan günbatısı/Muştularını getirir/Hüzünleri körükler özlem/Hasretini öpüyorum/Reyhan kokusu" dizeleriyle başlıyor.

Sevda şiirlerine sevdalı şair, kitabın üçüncü şiiri "Dur Gitme"de, bir adım daha atarak, "Dalımda açanımsın/Tek çiçeğim/Kapılmışsın gitmelere/Düşlerimiz ne olacak" sorusunu yöneltiyor.

"Sevdasını kendi büyüten" bir çocuk gibidir Ali Karagöz. "Düşünme beni/Üzünçlere alışığım/Sevincim senin olsun" derken bile, hafif bir sitem barındırır dizelerinde. Hayatın sillesi ile yüreğin atardamarı, birbiriyle buluşan çelişkileri, bir kılıç gibi saplar şaire:

"Fırtınalarla geçtiDalgalandı yaşamYangınlar küllendiHükmünü yitirdi unutuşAnılar tazelendiCan evimde yeniden melankoli"

"Genişleyen yanardağ ağzını" betimleyen "Kaldera" şiirinde de sürer bu izlek:

"Özlemlerle beslenenEy amansız tutkuBeni yalnızlığa bırakYarattığın depremler yeterYüreğimde açtığın kaldera"

Ali Karagöz, kitapta, "Yavan Geçmez Her Yaz" adlı şiire kadar olan bölümde, genelde sevda motifli ama naif, adım atmaktan çekinen bir şiirsel tutum gösterir. Dizelerdeki ürkeklik, bir hayatı incitmekten korkan kalın bir "koruyucu" zırh barındırır adeta. Ancak "Yavan Geçmez Her Yaz", Ali Karagöz'ün kabuğunu kırdığı, şiirsel söylemini sadece basit imgelere ve metaforlara tutsak etmediğini kanıtlayan bir dizeler bütünüdür. Bu şiirde artık şair, uzaktan sevdalara bel bağlayarak dilini peltekleştiren cesaretsiz bir mu


Posted: 06:28, 2006-10-12
Comments (0) | Link

DEVREKANİ'den Oğuz ATAY

oa-p3.jpg

oa-oy1.jpg

oa-kb1.jpg

oa-bbar1.jpg

oa-g1.jpg

DEVREKANİ'den
-------------Oğuz ATAY

oa-e1.jpg

Yaşamı:

Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1952). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İDMMA İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Meydan Larousse'un hazırlanmasında çalıştı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü; bu hastalıktan kurtulamadı.

Tutunamayanlar adlı romanının 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanmasıyla dikkati çekti. Sonradan dergilerde öyküler de yayımladı. "Öykü ve romanlarında kent yaşamının karmaşası içinde yabancılan aydının dramını, modern roman tekniklerinden ve değişik anlatım biçimlerindenyararlanarak alaycı bir anlatımın ağır bastığı, ayrıntılara inen bir tutumla yansıtmaya çalıştığı görüldü."(Atilla Özkırımlı)Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.

Yapıtları:

1.Tutunamayanlar 1, 2(roman, 1971-1972; TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü, Şubat 1971; yeni basımı tek ciltte, 1984; ),
2.Tehlikeli Oyunlar (roman, 1973),
3.Korkuyu Beklerken ( öykü, 1975),
4.Bir Bilim Adamının Romanı (roman, 1975; Genç yaşta ölen mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967)'ın yaşamını konu alır. )
5.Oyunlarla Yaşayanlar (oyun, Devlet Tiyatrosunda oynandı:1979 - 80; basımı 1985),
6.Günlük (1988),
7.Eylembilim (tamamlanmamış roman, 1998).

Hakkında Yazılanlar:

1.Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989),
2.Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)

oa-t1.jpg

ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ

Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," (KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar. Osmanlı döneminin alaylı hukuk sisteminden gelmektedir. Mesleğe polis olarak başlamış, 10 sene zabıtada çalışmış,17 sene de hukuk bürokrasisinin çeşitli görev basamaklarında bulunmuş, sistemin üst kademelerine kadar yükselmiştir. Ankara Hukuk Fakültesinden 1942 yılında 50 yaşındayken diploma alır.(Yıldız Ecevit, 24) 1933 yılında İnebolu'da görevli olduğu sırada orada Muazzez Hanımla evlenen Cemil Atay'ın ilk çocuğu Oğuz Atay da 1934 yılında İnebolu'da dünyaya gelir. Okul öncesi yılları İnebolu'da ve Kastamonu'da geçer.
Anne Muazzez Hanım, toplumun ilk çalışan kadınlarındandır. Evlilikten sonra İnebolu'da başladığı ve 2 yıl sürdürdüğü ilkokul öğretmenliğini eşinin Kastamonu'ya atanması nedeniyle daha sonra Kastamonu'da İsfendiyarbey ilkokulunda (1938) devam ettirir. Aile içi eğitimde öğretmen annenin rolü büyüktür; Oğuz Atay'ın ilk öğretmenidir anne... Okumayı okula gitmeden daha 5 yaşında iken sökmüştür. Karşıt kişiliklerine karşın anne ve baba birbirlerinin dillerinden iyi anlamaktadırlar. Babanın milletvekili oluşuyla 27.03.1937'de Ankara'ya taşınır aile.

Küçük bir Anadolu kasabasından yaşam yoluna çıkıp, kendi çabasıyla kamu kesiminde ulaşılabilecek en üst düzeye yükselen bir Anadolu çocuğudur Cemil Atay. Bu, onu çevresinde saygın bir konuma getirmiştir. Anadolu geleneklerinde bir tür ağa konumudur bu. Ancak toprak ve köy sahibi feodal ağanınkinden farklı bir konumdur Cemil Atayınki; köylüyü sömürme üzerine kurulmamıştır: hami aydın kimliğiyle daha çok, veren biridir o. Kızı Okşan ögel, büyük kentteki evlerine babasının köylülerinin sık sık geldiğinden söz eder: "Köylülerinden birinin apandisi patlar birinin gözü rahatsızlanır birinin guatrı vardır; Gelip aylarca bizde kalırlardı." Dinsel baskının güçlü olmadığı, kaç-göçün yaşanmadığı bir yörenin insanlarıdır bunlar. Cemil Atay'ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir.

.........
.........

yildizecevit_benburadayim.jpg

HAKKINDA YAZILANLAR:

Mehmet Seyda: Yeni Dergi, Mayıs 1972;
Rauf Mutluay: Cumhuriyet, 07.03.1971;
Atilla Özkırımlı: Yeni Ortam, 28.10.1972;
Zühtü Bayar: Barış gazetesi, 09.08.1972;
Murat Belge: Yeni Dergi, Aralık 1972;
Refika TANER-Asım BEZİRCİ: Seçme Romanlar, 1973, s.225-229
Doğan Hızlan: OA ile konuşma, Yeni Gazete, 16.03.1971;
Pakize Kutlu: OA ile konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972;
Faruk Haksal: Yeni Ortam, 12.11.1972;
Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989),
Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)

Hakkında yazılanlardan seçmeler için tıklayınız >>>>>
____________________________________________________________________
(*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.
(Sürecek)

oa-p5.jpg

Mehmet Tekerek 16-Haziran 2005 Perşembe


Tekerek, zorluklar içinde yazıyor
'Sıkıntı' ve 'Herşeye Rağmen' adlı kitaplara imza atan Mehmet Tekerek, kitaplarında, Almanya'da yaşayan göçmenlerin yaşamından kesitleri aktarıyor.

ALİ KARTAL

Mehmet Tekerek, yazarlığa Almanya'da zorluk içinde başlayan ve sürdüren biri. İlk kitabı "Sıkıntı", ikinci kitabı ise "Herşeye Rağmen" adlarını taşıyor. Kitaplarında yaşanmış gerçek hikayeler var. Yazar kitaplarında, özellikle Avrupa'ya gelen göçmenlerin yaşadıklarını anlatıyor. Çünkü yazar Tekerek, onların acısını, zorluklarını birlikte yaşamış.

Mehmet Tekerek Adana -Bahçe doğumlu. 1972 yılında işçi ailesi olarak Almanya'nın Mönchengladbach/Rheydt şehrine geldi. Kısa bir aradan sonra işçi olarak çalışmaya başladı. Matbaacılık mesleğini edindikten sonra zaman zaman yerel gazetelerde muhabir olarak çalıştı. 1986 yılında şiire ve öyküye yönelen yazarın, değişik gazete ve dergilerde bu çalışmaları yayınlandı. Çalışmasının odağını öyküler oluşturmasına rağmen yazar şiirden de kopmamaktadır. Ê

Mehmet Tekerek'in kimliği kendisinin deyimiyle yazılarından gizlidir ve oradan aranmalıdır. İkinci kitabı olan "Herşeye Rağmen"e "İnsancıklar" başlıklı şiiriyle başlıyor. Burada işsizlik ve iş ararken düşülen durum ve yarattığı psikoloji anlatılıyor.

Bu şiirin öylesine yazılmadığını öğreniyoruz Tekerek'ten. Çünkü yazar gerçektende uzun süredir işsiz kaldığını, hiç bir yerde iş bulamadığını söylüyor. İki kitabının da tüm masraflarını kendi cebinden ödemiş. Ama yazar Tekerek yaşadığı zorluklardan önce Almanya'ya gelişini anlatıyor. "Abim 1969'da Almanya'ya gelmişti, ben orta okulu bitirdikten sonra onun isteğiyle ve kararıyla okumak amacıyla 1972 yılında buraya gelmiş oldum. Almanya ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ben hiç hayatımda şehre de gitmemiştim. Yani doğduğum bahçe küçük bir yerdi oranın dışına çıkmadan direkt olarak Almanya'ya geldim."

Gerçek hikayeler dinledi

Saf yanlarından dolayı oldukça zarar gördüğünü ve hayat hakkında tecrübe edinmesinin de çok zamanını aldığını söylüyor. 25 yıl boyunca değişik işlerde çalıştığını belirten Tekerek, matbaacılık üzerine de meslek öğrendiğini dile getiriyor.

Tekerek yazarlığa ise nasıl başladığını şöyle ifade ediyor:

"Çalıştığım dönemde oldukça hikayeler dinliyordum ve bunları önemsiyordum. Bu hikayeleri yazmayı düşündüm. Başlangıçta bir hikayeyi yirmi otuz defa yazıp tekrar yırttığımı hatırlıyorum. Bir yazar yakaladığımda, yazılarımı ona gösterip fikir ediniyordum, bunların bana oldukça faydası oldu diyebilirim. Aslında ben kendime göre hikayeler yazmak istiyordum, fakat dinlediğim hayat hikayeleri beni başkalarının hikayelerini yazmaya götürdü. Bundan dolayı da yazdığım hikayeler aslında gerçekten yaşanmış olayların yazıya dökülmesidir diyebiliriz."

Rıza'nın hikayesi

Tekerek, Almanya'da yazmanın gerçekten zor bir iş olduğunu söylüyor. Yazdığı kitapların tüm masraflarını kendisi karşılamış. Yine Almanya'da Türkiye okuyucu potansiyelinin oldukça sınırlı olması, Türkiyelilerin okuma alışkanlığının az olması nedeniyle işlerinin daha da zorlaştığını belirtiyor.

İlk kitabı "Sıkıntı"nın Almancaya çevrildiğini, başarılı olunması durumunda diğer yazacağı kitapları da çevireceğini söyledi. Tekerek, "Sıkıntı" kitabında geçen Rıza'nın hikayesini anlatıyor. Tam 30 yıl sonra ortaya çıktığını ve bunun gerçek hikaye olduğunu dile getiriyor. Rıza, Şah döneminde Almanya'ya kaçan bir binbaşı. İşçilik yapmanın Rıza'ya çok ağır geldiğini söyleyen Tekerek, bu kişinin hergün eridiğini gördüğü için hikayesini yazdığını ifade etti. Yine alkolük birini anlatıyor kitabında. Bu kişi de alkolden kurtulmak istiyor, ancak bir türlü kurtulamıyor. Yazar, kitabında süslemelerin az olduğunu, daha fazla dökümanter niteliği taşıyan hikayeler olduğunu kaydediyor.

'Yalnız yaşayan biriyim'

Yazar Tekerek, insanların toplumda yalnızlığa itildiğini ve özellikle genç insanların günümüzde iş bulamadığını söylüyor. 40'ın üzerinde olanların ise, artık iş aramaktan bile vazgeçtiğini ve bu insanların da doğal olarak bunalıma, uyuşturucuya, içkiye kayarak toplumdan bir kopuş yaşadıklarını dile getiriyor. Çalışan insanın hayatının düzenli olduğunu söyleyen Tekerek, işinden olan kişinin ise, kısa zamandan yolunu şaşırdığını ve olumsuz bir yaşama kayabildiğini kaydediyor. Tekerek, "ben de yalnız yaşayan bir insanım, işimden atıldım yalnız kaldım, sorunum yok desem elbette olmaz. Bu anlamda yazdıklarım benim de hikayelerim denilebilinir. Fakat bunlara gurbetçi hikayesi denilmesine kesinlikle karşıyım, bizim yaptığımız gurbetçilik değil göçmenliktir, bu insanın doğuşuyla vardır" dedi.

'Yağmur' hikayesi...

Tekerek'in "Yağmur" adlı hikayesi de oldukça ilginç. Bu hikayede gerçekleri anlatıyor. Kürdistan'dan kaçmak zorunda kalan ilticacıların durumu anlatılıyor. Tekerek, ilticacıların toplumda yanlış bir yere konulduklarını ve yanlış tanıtıldıklarını söylüyor. Tekerek, birçok ilticacının tercümanlığını yaptığını belirterek, şunları dile getiriyor:

"Bu insanların neden kaçtığını geride nelerini bıraktıklarını biliyorum. Gelen Kürtlerin köyleri yok edilmişti, başka bir yaşam imkanları kalmamıştı, tek çare artık burası olmuştu. Türkiyeli demokrat ve devrimcilerde can korkusuyla kendini buraya atmışlardı. Geride nişanlısını, sevgilisini, anasını, babasını ve kardeşlerini, ayrıca halkını bırakmışlardı. Ben evi yakılan bazı kişilerin durumunu gözlerinden yaşlar akarak anlattıklarına şahit oldum. Bu hikayenin ismi de yağmur oldu. İltica eden kişi bana göre onurlu insandır, gelişlerinin nedenleri vardır, bunu anlatmak istedim.

Ben sisteme karşı olan bir kişiyim, bu sistemde kişilerin geleceğinde endişeli olduğunu görüyoruz. Herkes korkuyor, savaşlar çoğaldı, insanlık yok ediliyor, basın yayın büyük patronların eline geçmiş, sizin gibi yayınlar oldukça az artık. Yeni insanı temel alan bir sistemin hakim olmasını isterim. Bunun adına sosyalist mi denilir, yoksa başka bir isim mi takılır bu önemli değil, insanın yaşamını temel alan sistem bir gün mutlaka gelecektir."

15-Haziran 2005 Çarsamba

Şiirin gür sesi
Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlılığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edası hakim.

VECDİ ERBAY

Kürt olmak zor iş. Kürtlerin Kürt kimliklerini yadsımadan politika yapmaları da öyle. Cumhuriyetin resmi tarihi Kürt siyasetçilerin neler yaşadıklarını gizlese de, gayri resmi tarih bunu gözler önüne seriyor. Gayri resmi tarihin yazıcıları da yine Kürt siyasetçiler. Anıları, deneyimleri, birikimleri kitap sayfalarına düştükçe gerçeğin önünü kapatan karanlık perde aralanıyor. İnsanın vicdanını, insafını, duyarlılığını, bilincini diri tutuyor.

Resmi tarih yazıcılarının tahrif ettiklerini onarıyor. Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay gibi Kürt siyasetçilerin yazdığı her satır bu anlamda önemlidir. Çünkü onlar yakın tarihin, siyasi hareketlerin, kültürel sıçramaların önemli şahsiyetlerindendirler; Musa Anter'in deyimiyle, tanığı ve sanığı olageldiler. Yazdıkları, tarihi okumanın değişik bir biçimidir.

Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru" adlı şiir kitaplarından söz etmek isterken düşündüm bunları. Çünkü Geylani'nin şiirleri, farklı bir disiplinle de olsa, aynı işlevi görüyor. Tanıklıklarını, izlenimlerini, dostlarını, yani Kürt halkıyla birlikte yaşadıklarını tarihsel olanla buluşturarak şiir cinsinden yazıyor, Geylani. Şiirlerinde ilk göze çarpan özellik bu. "Azad Nisan Yağmuru"nda yer alan şiirlerin tümünün kişilere yönelmesi de bu nedenle.

Hamit Geylani şu sıralar DEHAP içinde siyaset yapan Kürtlerden. Ama şiirle tanışması, şiir yazması yeni değil. "Yirmi Kurşunlu Yürek", tam yirmi sekiz yıl önce kitap olarak basılmış. O tarihte binlerce basılan kitap, yine Kürt halkının özgürlük mücadelesini veren siyasal bir oluşumun yararına satışa sunulmuş ve kısa sürede tükenmiş. Bir daha basılmayan kitabın günışığına çıkıp okurla buluşması için aradan yirmi sekiz yılın geçmesi beklenmiş.

Yirmi sekiz yıllık süre elbette bir tercihten dolayı değil, Geylani'nin de diğer Kürt siyasetçiler gibi atlattığı badirelerden kaynaklanıyor olsa gerek. Defalarca gözaltına alınıp hapis yatan, sürgün yaşayan, hayatını idame etmek için avukatlık yapan Geylani, bu süre içinde yeni şiirler yazsa da yayımlamak için hiç acele etmemiş. Ama işte, küstürdüğünü düşündüğü "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile birlikte "Azad Nisan Yağmuru"nu çıkardı okurun karşısına...

28 yıl sonra merhaba

"Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edasını taşıyor. "Neyleyim/namlusuna şiir süremediğim/namluyu" ya da "Oğlum olursa/onu kan ve öfkeyle emzirin/Eline yaşam dolu/ bir mavzer./Özgürlük harflerini/kurşunlarla yazsın/bu kutsal kavgada/sonuna kadar dirensin" diyecek kadar savaşçı bir şiirin izini sürer "Yirmi Kurşunlu Yürek". Yüksek sesle okunan, alanlara, kitlelere yönelmiş bir şiirdir.

Öte yandan "Yirmi Kurşunlu Yürek"te yer alan kimi şiirlerde alttan alta ince bir duyarlılık ve buna bağlı olarak şiir kaygısı da sezdirir kendini. "Ülkeden Ülkeye" böyle bir şiirdir: "Bir kız eliydi/yaralı boynumdan/esip geçen samyeli". Benzeri dizeler, "Azad Nisan Yağmuru" kitabında yer alan şiirlerde daha yetkinleşmiş olarak çıkar karşımıza.

Tarihe şiirli notlar düşüyor

"Azad Nisan Yağmuru" Hamit Geylani'nin 1976'dan bu yana yazdığı şiirlerin bir bölümünü oluşturuyor. Bu kitaptaki şiirler Pablo Neruda'dan, Akın Birdal'a, Musa Anter'den Ferhat Tepe'ye kadar siyasal bir misyon da yüklenmiş kişiler için yazılmış. Şiirler kişiler için yazıldığı için elbette güzelleme izleri taşıyor, ama Geylani'nin derdi salt bir güzelleme yapmak değil. Öyle olsa, şiirleri daha farklı kurgulardı muhtemelen. Eşi için yazdığı şiir de dahil, bütün şiirlerinde kişisel ve toplumsal tarihe şiirli notlar düşüyor, Geylani. Musa Anter'in vurulduğu gece yanında Orhan Miroğlu da vardır. Geylani, "Apê Musa" şiirini şu dizelerle bitirir: "Ben de aynı yaralı gecede/Yaşamdan bıçkılanmış/Fidan ve civanım/Miroğlu-Miranım/Ölmedim işte!/Kavgada yedi can-ı cananım/Apê Musa'nın aksaçlarına/Hayranım!.." Acılarla, anılarla akıp gelen şiir ünlemle bitiyor. Umuda, yaşama, direnişe ayarlanmış bir ünlemle.

Zaten Hamit Geylani'nin şiirlerinde yılgınlığın izine rastlamak mümkün değil. Yaşama ve özgür günlere inanan bir şair o. Hapis yatarken, sürgün yaşarken, dostlarını yitirirken ayakta durmasını bilmiş, özgürlük mücadelesini kesintisiz sürdürmüş bir şairin kitaplarıdır "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru".

Yirmi sekiz yıl sonra şair kimliğiyle okurun karşısına çıkan Geylani, "Dost bilsin, düşman bilsin/Kaşlarım hala keman kara" diyor. Şiirin gür sesini özleyenlerin haberi olsun...


12-Haziran 2005 Pazar

Rus yazarın Mevlana'sı
Rus yazar Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir Mevlana Celaleddin Rumi portresi çiziyor.

VECDİ ERBAY

Mevlana Celaleddin Rumi iyi tanınıyor mu Türkiye'de, diye bir soru sorulsa, kekeme kalacağımız kesin. Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için, Türkiye aydın çevresine ve İslamcı kesime bakmak gerekiyor galiba. Çok ayrıntıya girmeden bakıldığında, Mevlana'yı, üstünkörü politik ve kültürel bilgimizle reddetmiş; onu tanıyanlar, dinsel yönleri nedeniyle sessiz kalmayı tercih etmiş; dini yönünü ön plana çıkaranlar ise ona sahip çıktıkça, 'gerici' bir Mevlana portresi çıkmıştır karşımıza da ondan.

Oysa bütün bu siyasal argümanlara, kaygılara itibar edeceğimize, "Mesnevi"sine bir göz atmak yeterli olacaktı Mevlana'yı tanımak için. Ama bunu yapamadık. Çünkü hazır bilgi kolay ulaşılır olduğu için her zaman daha çabuk alıcı bulmuş, öte yandan slogana daha yatkın olduğu için kışkırtıcı ve cazip olmuştur. Hazır bilgiyle donanmış dimağların Mevlana'yı daha tanımadan reddetmesi çok kolay. Mevlana, sloganlarla bir "softa" oldu, bir "sapkın" oldu. Ama unutulmadı Mevlana. Onu unutturmaya hiç kimsenin, hiçbir ideolojinin gücü yetmedi. Çünkü geride "Mesnevi" gibi dev bir eser bıraktı. Yaklaşık kırk bin dizenin yer aldığı "Divanı Kebir" ile dize sayısı dört bini bulan rubailer bıraktı geride.

Şiirlerinin yanı sıra söyleşilerinin toplandığı "Fihi ma-Fihi" adlı kitabı ile değişik kişilere yazılmış yüz kırk mektubu, kendisinden dünyaya kalan yazınsal ve düşünsel mirastır.

Onu tanıma, onunla semah dönme heyecanını yaşayan insanların yazdıkları ortada. Mevlana, en çok bu kitaplarla yaşıyor. Bu kitaplara ek olarak, ölümünden yüzyıllar sonra yazdıklarının, hayatı ve dünyaya bakışını mercek altına alan araştırmacıların incelemeleri de oldukça önemli.

Şu da var ki Mevlana'nın büyük bir deha olduğunu kimse inkar etmedi. "Mesnevi" ve diğer yapıtları, bu dehanın ürünüdür. Öte yandan Mevlana, düşlerini ve düşüncelerini hayata geçirmek için ikirciklenmemiş; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir şahsiyet.

Rus yazarın Mevlana'sı

Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında böyle bir Mevlana portresi çiziyor. Mevlana hakkında iki cümle kurmamın nedeni de bu kitap. Ama önce, Radi Fiş kimdir? Bunu kendi kaleminden öğrenelim: "1924'te Leningrad'da doğdum. Babam da yazardı. 1935'te ailemle birlikte Moskova'ya gittik. 1941'de okulu bitirdim. Aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başladı. Gönüllü olarak orduya yazıldım. Finlandiya cephesinde çarpışırken yaralandım., altı ay kadar hastanede kaldım. Oradan çıktıktan sonra Şarkiyat Enstitüsü'nün Çince bölümüne girmek istedim, yer yokmuş; Türkçe şubesine girdim, isabet olmuş. 1944'ten beri Türk edebiyatı ile uğraştım, Nazım Hikmet'le dost oldum. Sabahattin Ali, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli'nin şiirlerini Rusçaya çevirdim. İkinci mesleğim gemicilik. Gemiyle Küba'ya kadar gittim. Yük gemisinde ikinci kaptan olarak çalıştım."

1944'ten beri Türk edebiyatıyla uğraşan Radi Fiş, Mevlana gibi dev bir isimle karşılaşınca ilgisiz kalması mümkün değildi. Öyle ya, Yunus Emre'den Nazım Hikmet'e kadar Mevlana'yı tanıyıp da etkilenmeyen kaç edebiyat insanı var ki?

Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı yaklaşık yirmi yıllık bir çalışmanın sonunda kaleme almış. Mevlana'nın yazdıklarının yanı sıra, babası Bahaeddin Veled, öğretmeni Termezi, dostu Şemseddin Tebrizi, oğlu Sultan Veled ve Mevlana'nın ölümünden elli yıl sonra Ahmed Eflaki'nin yazdığı "Menakıb-ül órifin", yazarın yararlandığı başlıca kaynaklardır.

Yazarın da belirttiği gibi, kitapta adı geçen insanlar ve olayların tümü gerçektir ve yukarıda sözü geçen kaynaklardan yararlanılarak kimi boşluklar doldurulmuş, böylece bir Mevlana biyografisi çıkmış ortaya. Yazar, sık sık araya girmese, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana", rahatça roman olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Radi Fiş, biyografi çalışması yaptığının farkında olarak, bir kişilik olarak Mevlana romanı niteliğinde yazmış kitabını.

Belh'den Konya bozkırına

Babası Bilginler Sultanı Bahaeddin Veled, Belh kentinden göç etmeye karar verdiğinde Celaleddin henüz 12 yaşındadır. Çünkü Moğollar, geçtikleri yeri yakıp yıkıyor ve Belh kentine ilerliyorlar. Celaleddin, yolculuk boyunca çok insan tanıyacak, çok olaya, Moğolların mezalimine tanık olacak ve bütün bunlar, onun, dünyaya acıyarak bakmasına neden olacaktır. Kimseye boyun eğmeyen, gördüğü rüyadan sonra kendini "Bilginler Sultanı" ilan eden, herkesin bilgisi karşısında saygı duyduğu bir babası vardır Celaleddin'in. Babası ilk öğretmenidir, ardından dönemin en etkili bilginlerinin yanında yetişir Celaleddin. Dehası, öğretmenlerinden öğrendiklerini çok ileriye taşımasına olanak sağlar.

"Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı Radi Fiş 1972'de yayımlar. Kitabın Türkçe ilk baskısı 1990'da Yön Yayınları'ndan çıktı. Evrensel Basım Yayın tarafından yeniden basımı yapılan kitabın çevirisi Mazlum Beyhan'a ait. Kitap, biyografik roman meraklısına ve Mevlana'yı tanımak isteyenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum. Büyük şair ve filozofun, dostu Şemseddin Tebrizi için söylediği bir şiirden: "Tadına doyamadığım ömür gibi gidiyorsun ama bizi unutma/İnadımıza ayrılık atına eyer vurdun ama, bizi unutma/Gökkubbe altında ne dostlar bulursun sen ama/Eski dostunla bir ahdin var, o ahdi unutma/Ay değirmisini başına yastık ederken her gece/Dizimizi yastık ettiğin zamanları unutma/Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında gördüğün/Safran dalları ve ağustos gülleriyle kaplı aşk ovasını unutma/Ey Tebrizli Şems, yüzünü gördüğümden beri dinim aşktır/ Ey dinin övündüğü güzel, bizi unutma."
SU..........Selma Ağabeyoğlu


Mevlana
Aşk beladır,
Aşk cefadır,
Aşk vebaldir,
Aşk sürgündür,
Aşk ömre ziyandır,
Aşk ki Mevlana’dır…
Günlerdir Radi Fiş’in kaleme aldığı, çevirisini Mazlum Beyhan’ın yaptığı, Evrensel Basın Yayın’dan okuyucuya sunulan ‘Bir Anadolu Hümanisti Mevlana’ kitabını okuyorum.(286 sayfa) Yıllardır da, bir radyo programında Melon Şapka’nın tertemiz Türkçesi ve duygu dolu sesinden okuduğu Mevlana şiirlerini dinliyorum…
Sahi Mevlana deyince neyi anımsıyorum. Bilgi dağarcığımdaki Mevlana var. Radikal İslam’ın aslında hiç olumlamadığı Mevlana, ikincisi ise gerçekten İslam’da devrim sayılabilecek düşünceleriyle, özellikle de beni yakından ilgilendiren şair yanıyla yüreğimi titreten, hümanist, bir derviş yürekli Mevlana… Mevlana deyince ilkin benim aklıma şu dizeleri geliyor;
“Bir can var canında o canı ara
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarda değil, aradığını kendi içinde ara! “ diyen Mevlana’yı sevgili Sennur Sezer’in de onu anlatan yazısında altını çizdiği gibi bir felsefeci, dinde yobazlığın tüm normlarını yıkan yanıyla anlamaya çalışıyoruz en çok…..
Mevlana deyince ateşin etrafında dönen pervaneler de gelir aklıma, O pervanedir… Bu aşkta ateş Şems’dir ki yakar. Ki burada kavram karışıklığı başlar… Mevlana…Şems…. Şems ki, maşukudur Mevlana’nın… Acısıdır, billur kadehte damıtılan sevdasıyla… Özlemdir… “Ey Şems seni göreli dinim aşktır benim” dedirten…
Mevlana yurdundan sürgün, bilmediği bir bozkırda tekke şeyhi, ama en çok alim, sufi, şair ve illaki musiki şinas…..O ki sevgilisinde vücut bulduğu aşkla, sema’ya dönen, ellerini gökyüzünün mavisinden aldığı bereketi, canlara tamahsız dağıtan bir gönül sultanı... Onun inancıdır ki “ Haktan alınan, halka verilmelidir”. Onun içindir ki;
Bir eli semada.
Bir eli canlarda.
Can kalptir.
Can yoksul halktır.
Can yürekte sıkışan aşktır…
Can ki ‘ İnsan-ı Kamildir...’
Kamil insan ki dört kapıyı, kırk makamı aşan , sabırla kapıları geçen...Hakikate ulaşan marifet ehlidir… Hakikat ki, Yunus’u kapsayan, Şeyh Bedrettin’e yol gösteren... Hakikat ki, bir lokma, bir hırkanın nurunda , yaşayan tüm canlıların özgürlüğünü, eşitliğini savunan…
Mevlan aşktır…
Aşk kavgadır.
Aşk hasrettir.
Aşk erdemdir.
Aşk Şemsin yüzünde ışıyan nur-u peydadır...
Peyda yoldur.
Yol erdemdir.
Erdem vicdandır...
Vicdan insan olma bilincidir.
Bilinç insan sevgisinin ateşinde yanıp kül olamaktadır... Doğru ve dürüst insanla buluşmanın en onurlu yoludur…
Bu yol aşkın ta kendisidir.
Bu yolda yanıp kül olmak safsatayı, yobazlığı insan bilincinden itelemenin yoludur.
Bu yolda insan sevgisi vardır…
Ateşe düşen kuşlara sorun. Onlar isyan etmektedir, kirlenen dünyaya…Silahlarla kuşatılan bir dünyada öldürülen çocuklara……
Bu yüzdendir güzel insanın yüreğinde kanayan yaralar…
Bu zulme itirazdır Mevlana’nın şu sözü……”Sevgi bilginin sonucudur.”
İtirazımız …..Doluya tutulmuş gül bahçelerinin tarumarına…..
“ Ne fayda sevgili…….Ne fayda…….

Çelik: Şiirin mekanı yoktur
DİHA/VAN

İstanbul -Van Sanat Köprüsü etkinlikleri çerçevesinde Van Sanat Sokağı'nda bulunan Star 2000 Kitapevi'nde sevenleriyle bir araya gelen Şair Nevzat Çelik, şair ve şiire ilişkin düşüncelerini dile getirdi. Okuyucuların sorularını yanıtlayan Çelik, toplumda okumaya olan ilginin giderek zayıfladığını söyledi.

Star 2000 Kitap Evi'nde düzenlenen söyleşi ve imza gününe katılan Çelik söyleşiye "İtirazın İlk Şartı" adlı şiirini okuyarak başladı. "Şairler için cezaevi geleneği" diye bir ifadenin kullanılmaması gerektiğini belirten şair, toplumda okumaya ilginin giderek azaldığını, bunun da toplumsal koşullarla ilintili olduğunu kaydetti. "1980 ve 1990'lı yıllar arası toplumsal duyarlılık ile şu anki toplumsal duyarlılık maalesef aynı değil. Yolda birçok kişi beni çevirirken bana 'dışarı çıktıktan sonra neden kitap yazmadınız?' diyorlar. Bu arkadaşlarımız maalesef kitapçılara hiç uğramıyor. Umuyorum ki toplum olarak bu konuda yükselişe geçeriz" diye konuştu.

'İçerde yazmanın anlamı başka oluyor'

Şair olmanın okumaktan geçtiğine inandığını belirten Nevzat Çelik, ilk şiirlerinden itibaren okur ve eleştirmenlerden olumlu tepkiler aldığını ve bundan dolayı büyük heyecan duyduğunu belirterek şöyle devam etti: "İlk şiirim Şafak Türküsü isimli şiirdi. Bu yayınlandıktan sonra ismim dergilerde, şairlerin isimleri arasında yer alıyordu. Çok büyük anlam taşıyordu benim için. İçerde olmanız çok daha farklı bir anlam taşıyor. Orada bir baskı altındasınız. Sürekli bir baskı var ve birçok şey yasak."

Böyle olduğu için her şairin cezaevine girmesi gerekmediğini belirten şair çok erken yaşta okumaya başladığını ve 1984 yıllarının ardından kendisi de şair olmak gibi bir takım duyguları hissetmeye başladığını söyledi. Çelik "Şiiri gerçekten ciddiye aldığım yıllar, aslında cezaevine düştükten 1.5 yıl sonrasına dayanıyor. Daha sonra okuduğum kitap ve dergilerdeki şiirlere bakarak 'Ya bu şiirleri ben de yazabilirim hatta ben daha iyi yazarım' diye düşündüm" şeklinde konuştu.

Cezaevinde şiirler yazması nedeniyle "Cezaevi Şairi" olarak tanınmak istemediğini belirten Çelik, şiirin mekanının olmadığını söyledi. Çelik, "Cezaevi şairi, cezaevi geleneği diye bir şey yok. Cezaevi var, ona birşey demeyeceğiz. Ayrıca cezaevinde bulunan arkadaşlarımız da var. Ama edebiyatı asla cezaevi duvarları arasına sokmuyorum, şiirin mekanı yoktur. İçerde ya da dışarda yazma koşulları şairin tercihi değildir. o yüzden şairler yanlış tanımlanmasın" diye ekledi.


Posted: 11:18, 2006-10-11
Comments (0) | Link

İletişim

KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ

_________
::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTELERİ :::
__________________________

Alsah / Ağustos '06

AlsahBloklarıİndexi / Mayıs '06

AlsahBlogYazılarıSeçkisi (OnPunto) / Temmuz '06

AliŞahin'inBloknotu / Ekim '05

AliŞahin'inNotDefteri (OnPunto)/ Temmuz '06

AlsahEdebiyatGünlüğü / Haziran '06

AlsahEdebiyatGünlüğü (Nettesin) / Ağustos '06

ÇocukVeEdebiyatı / Ocak '06

DersimizEdebiyat / Mayıs '06

E - Edebiyat / Ağustos '06

Edebiy@t / Kasım '05

Edebiy@t 2005 / Eylül '05

EdebiyatDünyası / Aralık '05

Esintiler / Haziran '05

GeçmişGelecek / Şubat '06

GerçeğinSesi / Eylül '05

Gökırmak / Temmuz '05

Güldeste / EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05

GünCem / Temmuz '06

Güncem'den / Temmuz '05

Gündem (OnPunto)/ Temmuz '06

KastamonuNet / Eylül '05

KastamonuNet (Blogcu) / Aralık '05

Öykü / Ocak '06

ÖykülerÖykücüler / Aralık '05

RıfatIlgazArşivi / Ocak '06

RomanYazıları / Aralık '05

SanatVeToplum / Mayıs '06

SarıYazma / Ağustos '06

ŞiirlerŞairler / Aralık '05

TarihVeToplum / Eylül '06

Taşköprü'denBakış / Kasım '05

Taşköprü'denEsintiler / Ağustos '05

Taşköprü'nünSesi / Temmuz '05

TaşköprüYazıhamitKöyü / Ekim '05

UmudaYolculuk / Mayıs '06

YedinciSanat / Aralık '05

YenidenDergi / Kasım'05

YenidenDergi (OnPunto) / Temmuz '06

YenidenEdebiyat / Nisan '06

YenidenKastamonuNet

YeniDergi (OnPunto) / Temmuz '06

YeniEdebiyat / Ocak '06

YeniEdebiyat (Blogcu) / Kasım '05

YeniGündem / Ağustos '06

______________________________________________

*Ali ŞAHİN (alsah): Kastamonu- Taşköprü
______________________________________________

Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?). Halen Taşköprü ilçe merkezinde ikamet etmekteyim.
______________________________________________

İletişim İçin E- postalarım:
______________________________________________

alisahin37@gmail.com
alisahin37@hotmail.com
alisahin37@msn.com
alisahin37@mynet.com
alsah37@gmail.com
alsah37@hotmail.com
alsah37@msn.com
alsah37@mynet.com.
asahin37@gmail.com
asahin37@hotmail.com
asahin37@msn.com
asahin37@mynet.com
______________________________________________

Ali Sahin / Em.TDE Ogr.

Bana ulaşmak için aşağıdaki e-mail adresini kullanın

ismim@sitemynet.com

______________________________________________

Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesinde bir il; Kastamonu ve ilçeleri: Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya ile ilgili siteler...

_____________________________________________

Bu sayfada zaman zaman ziyaret edip beğendiğimiz yöremizle ilgili Web sitelerinin linkleri bulunmaktadır. Sitenize kolayca ulaşmayı sağlayacak linkin bu sayfada yer almasını istiyorsanız lütfen bize bildirin.

Taşköprü'den Esintiler
http://alisahin37.sitemynet.com
______________________________________________

 

_____________________
"Esintiler"
"alisahin37sitemynet.com"
İçin sağdaki "GOOGLE"yi ya da bu linki TIKLAYINIZ...

___________________________________________
TAŞKÖPRÜ ve SARIMSAK
İLE İLGİLİ WEB SAYFALARI/ LİNKLER (SİTELER)
___________________________________________

http://taskoprununsesi.sitemynet.com/

Esintiler

TaşköprüYazıhamitKöyü

Taşköprü'denBakış

Taşköprü'denEsintiler

Taşköprü'nünSesi

Taşköprü'denSesleniş

TaşköprüTaşköprü...

http://kastamonunet.sitemynet.com/

________________________________
KASTAMONU SİTELERİ
_______________________________________________

Gökırmak

KastamonuNet

YenidenKastamonuNet

KastamonuNet (Blogcu)

baglantilarim.gif

Alkımsanat

Amatörce Edebiyat

Amatörce Edebiyat / Sitelerimiz

Araç Haber'de Linklerimiz

AnkaralıEczanesi

AyIşığı

Esence Dergi

Gelincik

Genç Edebiyat

GörselDil

GörselDil 2

GörselDilEğitimi

Günden Güne

Hayrabolu 59

İZedebiyat

Kastamonu'dan Esintiler

Merihli

Osmanli Medeniyeti

Oyhan Hasan

Oyhan Hasan Bıldırki / Tüm Siteleri

Sanat Bahçesi

Sanatsal (Google Grup)

Şenpazar'ın Sesi

Taşköprü... Taşköprü'de Linklerimiz

Taşköprü'den Sesleniş'te Linklerimiz

Tosya'nın Sesi

Ulusal Okul

Umuda Yolculuk

Uzun İnce Bir Yol

Yazı Edebiyat

____________________
EDEBİYAT SİTELERİ
_______________________________________________

Alsah Edebiyat Günlüğü / Haziran '06

Alsah Blokları İndexi / Mayıs '06

Çocuk ve Edebiyatı / Ocak '06

Dersimiz: Edebiyat / Mayıs '06

Edebiy@t / Kasım '05

Edebiy@t 2005 / Eylül '05

Edebiyat Dünyası / Aralık '05

Öykü / Ocak '06

Öyküler & Öykücüler / Aralık '05

Rıfat Ilgaz Arşivi / Ocak '06

Roman Yazıları / Aralık '05

Sanat ve Toplum / Mayıs '06

Şiirler & Şairler / Aralık '05

Yeni Edebiyat (Blogcu) / Kasım '05

Yeni Edebiyat / Ocak '06

Yeniden Dergi / Kasım'05

Yeniden Dergi (Turklog) / Ocak '06

Yeniden Edebiyat / Nisan '06

Yeni Dergi / Ekim '05

YenidenDergi (OnPunto) / Temmuz '06

YeniDergi (OnPunto) / Temmuz '06

AlsahBlogYazılarıSeçkisi (OnPunto) / Temmuz '06

Gündem (OnPunto)/ Temmuz '06

E - Edebiyat / Ağustos '06

yşlmvcide

inebolu2.jpg

krcşle_cidylou

amasra

devreklatif

mengen

inbolu_abana

cide_inbluylu________http://a.alisahin.sitemynet.com/edb2/

krcşile tkknü

bastonsrgs

zongldk

Batı Karadeniz / TÜRKİYE

1119250381.gif

batıkrdnz

Konuk Defterim

Ad,Soyad:

E-mail:

Web Adresi:

Mesaj:

Anket

Siteyi Değerlendiriniz
**********
*********
********
*******
******
*****
****
***
**
*

 

kastamonu2.jpg

T.C Kastamonu Valiliği

abana2.jpg

Abana Kaymakamlığı

agli2.jpg

Ağlı Kaymakamlığı

arac2.jpg

Araç Kaymakamlığı

azdavay2.jpg

Azdavay Kaymakamlığı

bozkurt2.jpg

Bozkurt Kaymakamlığı

gideros_____http://www.blogcu.com/cideli/

Cide Kaymakamlığı

catalzeytin2.jpg

Çatalzeytin Kaymakamlığı

daday2.jpg

Devrekani Kaymakamlığı

devrekani2.jpg

Daday Kaymakamlığı

doganyurt2.jpg

Doğanyurt Kaymakamlığı

hanonu2.jpg

Hanönü Kaymakamlığı

ihsangazi2.jpg

İhsangazi Kaymakamlığı

ineblu

İnebolu Kaymakamlığı

kure2.jpg

Küre Kaymakamlığı

pinarbasi2.jpg

Pınarbaşı Kaymakamlığı

seydiler2.jpg

Seydiler Kaymakamlığı

senpazar4.jpg

Şenpazar Kaymakamlığı

Taşköprü Kaymakamı Recep Soytürk,Sayın Kaymakamım bizim kaymakamlığın sitesi neden faaliyete geçmedi bir türlü merak ediyoruz bir Taşköprülü olarak...

Taşköprü Kaymakamlığı

tosya2.jpg

Tosya Kaymakamlığı


Posted: 03:51, 2006-10-11
Comments (0) | Link

Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*)

Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*)


DOSYA: 1- ÖYKÜ KİTAPLARI ZAMANDİZİNİ

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1872 - 1929) / Ali ŞAHİN

1867 AZİZ: Muhayyelat-ı Aziz Efendi
1870/71 AHMET MİTHAT: Kıssadan Hisse
1870/71 AHMET MİTHAT: Letaif-i Rivayat
1871/72 AHMET MİTHAT: Durub-i Emsal-i Osmaniye Hükemiyatının Ahkamını Tasvir
1872/75 EMİN NİHAT: Müsameretname
1875 MEHMET CELAL: Cemile
1875 MEHMET CELAL: Venüs
1886 NÂBİZÂDE NÂZIM: Bahtiyar mıdırlar? (yılı ?)
1886 NÂBİZÂDE NÂZIM: Yadigârlarım uö
1888 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası
1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Bir Hâtıra
1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Karabibik uö(1890/1891)
1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Zavallı Kız uö (1889/1890),
1890 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Muhtıranın Son Yaprakları
1891 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Leylâ Yâhut Bir Mecnunun İntikâmı
1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Hâlâ Güzel uö
1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Haspa uö
1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Sevdâ uö
1891 RECAİZADE MAHMUT EKREM: Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi(u.ö)
1892 NÂBİZÂDE NÂZIM: Seyyie-i Tesâmüh uö
1892 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: Küçük Şeyler
1894 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bu Muydu?
1894 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Nâkil (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler: 1894-1896)
1896 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Heyhat
1896 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Küçük Fıkralar (3 Cilt)
1897 RECAİZADE MAHMUT EKREM: Şemsa (u.ö)
1897 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Hayat-ı Muhayyel
1898 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: Rumûz-ül Edeb (Hikâye, Hâtıra)
1898 VECİHİ: Halime (u.ö)
1898 VECİHİ: Hikaye-i Müntehabat Mecmuası
1900 SAMİPAŞAZADE SEZAİ: Rümuz-ül Edeb 1867
1900 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Yazın Tarihi
1901 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Haristan
1901 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Solgun Demet
1902 SAFFET ZİYA: Bir Safha-i Kalb
1909 CEMİL SÜLEYMAN (Alyanakoğlu): Timsal_i Aşk
1909 CEMİL SÜLEYMAN (Alyanakoğlu): Ukde
1909 MEHMET RAÛF: Âşıkane
1909 MEHMET RAÛF: İhtizar
1910 ÖMER SEYFETTiN: Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür
1910 TEPEYRAN, Ebubekir Hazım: Eski Şeyler
1910 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Hayat-ı Hakikiye Sahneleri
1911 ADIVAR ,Halide Edip: Harap Mabetler
1911 KESTELLİ, Raif Necdet: Hisler ve Fikirler
1913 AKA GÜNDÜZ: Türk Kalbi
1913 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Bir Serencam
1913 MEHMET RAÛF: Son Emel
1913 SAFA, Peyami: Bir Mekteblinin Hâtırâtı, Karanlıklar Kralı
1913 SAFFET ZİYA: Hanım Mektupları
1914 MEHMET RAÛF: Hanımlar Arasında
1914 SAFFET ZİYA: Kadın Ruhu
1914 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Şi’r-i Hayal
1916 MEHMET RAÛF: Bir Aşkın Tarihi
1916 MEHMET RAÛF: Menekşe
1917 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Gençlik ve Güzellik
1918 İLERİ, Celal Nuri: Merhume (u.ö)
1918 KARAY, Refik Halit: Ago Paşa’nın Hatıratı
1918 ÖMER SEYFETTiN: Harem
1919 AKA GÜNDÜZ: Kurbağacık
1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Eski Ahbab
1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Recm
1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Roçild Bey
1919 KARAY, Refik Halit: 1919 Memleket Hikayeleri
1919 MEHMET RAÛF: İlk Temas İlk Zevk
1919 MEHMET RAÛF: Kadın İsterse
1919 MEHMET RAÛF: Üç Hikâye
1919 ÖMER SEYFETTiN: Efruz Bey
1919 ÖMER SEYFETTİN: Yalnız Efe
1919 SAFA, Peyami: İstanbul Hikâyeleri
1919 SEDES, Selami İzzet: Teselli (u.ö)
1920 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Kadınlar Vaizi
1920 MEHMET RAÛF: Pervaneler Gibi
1920 MEHMET RAÛF: Safo ve Karmen
1920 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Sepette Bulunmuş
1921 DEVRİM, İzzet Melih: Hüzün ve Tebessüm (düz-yazı şiirleriyle beraber) 1922 ?
1922 ADIVAR, Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt
1922 KARAY, Refik Halit: Guguklu Saat
1922 KESTELLİ, Raif Necdet: Ziya ve Sevda(mensureler-hikayeler)
1922 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Çağlayanlar
1922 SAFA, Peyami: Gençliğimiz
1922 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Bir Hikâye-i Sevda
1923 ADIVAR, Halide Edip: İzmir'den Bursa'ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Mehmet Asım'la birlikte)
1923 DERVİŞ, Suat: Ahmet Ferdi
1923 DERVİŞ, Suat: Behire’nin Talipleri
1923 GÖKTULGA, Fahri Celal: Talâk-ı Selâse
1923 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Sönmüş Yıldızlar
1923 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Rahmet
1923 KAYGILI, Osman Cemal: Altın Babası
1923 KAYGILI, Osman Cemal: Bir Kış Gecesi
1923 KAYGILI, Osman Cemal: Çuvalcı Şeyhinin Halefi
1923 MEHMET RAÛF: Aşk Kadını
1923 SAFA, Peyami: Aşk Oyunları
1923 SAFA, Peyami: Siyah Beyaz Hikâyeler
1923 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: İclâl (Hikâye, Hâtıra)
1923 TALU, Ercüment Ekrem: Teravihten Sahura
1924 DERVİŞ, Suat: Ben mi?
1924 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Meyhanede Hanımlar
1924 MEHMET RAÛF: Gözlerin Aşkı
1924 SAFA, Peyami: Süngülerin Gölgesinde
1924 SAFFET ZİYA: Silinmiş Çehreler,Beliren Simalar
1924 SELÂHATTİN ENİS (Ataabeyoğlu): Bataklık Çiçeği (1918-1928 arasında dergi ve gaz. Yay. Öyk. kitaplaştırılmamıştır)
1924 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Niçin Aldatırlarmış?
1925 TALU, Ercüment Ekrem: Sevgiliye Masallar
1925 KAYGILI, Osman Cemal: Çingene Kavgası
1925 KAYGILI, Osman Cemal: Eşkıya Güzeli
1925 KAYGILI, Osman Cemal: Gonce'nin İntihârı
1925 SAFA, Peyami: Ateşböcekleri
1925 SAFA, Peyami: Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü
1925 TALU, Ercüment Ekrem: Sevgiliye Masallar
1926 GÖVSA, İbrahim Alaaddin: Şen Yazılar
1926 ÖMER SEYFETTİN: Gizli Mabet
1926 ÖMER SEYFETTİN: Yüksek Ökçeler
1926 TALU, Ercüment Ekrem: Kız Ali
1927 AKA GÜNDÜZ: Bu Toprağın Kızları
1927 GÖKTULGA, Fahri Celal: Kına Gecesi
1927 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Tanrı Misafiri
1927 GÜREVİN, Server Ziya: Komşunun Udu
1927 MEHMET RAÛF: Eski Aşk Geceleri
1927 TALU, Ercüment Ekrem: Güldüren Kitap
1927 TALU, Ercüment Ekrem: Gün Doğmayınca
1927 TALU, Ercüment Ekrem: Meşedi’nin Hikayeleri
1928 AKA GÜNDÜZ: Hayattan Hikayeler
1928 AKTAY, Salih Zeki: Evhamlı
1928 GEZGİN, Hakkkı Süha: Aşk Arzuhalcisi
1928 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Leylâ ile Mecnun
1928 ŞÜKÜFE NİHAL: Tevekkülün Cezası
1929 KORAY, Kenan Hulusi: Bir Yudum Su
1929 ÖRiK, Nahit Sırrı: Kırmızı ve Siyah

Ali ŞAHİN

Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930 - 1959) / Ali ŞAHİN

1930 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Olağan İşler
1931 CEM, Cemil Cahit: Gülünçlü Hikayeler
1931 ORTAÇ, Yusuf Ziya: Kürkçü Dükkanı (u.ö)
1932 KEMAL AHMET: Sokakta Harp Var (u.ö)
1932 ÖRiK, Nahit Sırrı: San'atkârlar
1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: İki Hödüğün Seyahati
1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Kâtil Bûse
1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Namusla Açlık Meselesi
1933 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil
1933 KUNT, Bekir Sıtkı: Memleket Hikayeleri
1933 ÖRiK, Nahit Sırrı: Eski Resimler
1933 SADRİ ERTEM: Bacayı İndir, Bacayı Kaldır
1933 SADRİ ERTEM: Silindir Şapka Giyen Köylü
1933 YiĞiTER, Umran Nazif: Kara Kasketli Amele
1934 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Tünelden İlk Çıkış
1934 ÖRiK, Nahit Sırrı: Eve Düşen Yıldırım
1934 SADRİ ERTEM: Korku
1934 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Hepsinden Acı
1935 KEMAL AHMET: Ağlayan Nar ile Gülen Ayva
1935 SABAHATTİN ALİ: Değirmen
1935 SADRİ ERTEM: Bay Virgül
1935 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Aşka Dair
1935 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Onu Beklerken
1936 ABASIYANIK, Sait Faik: Semaver
1936 BİLBAŞAR, Kemal: Anadolu’dan Hikayeler
1936 DEVRİM, İhsan: Evimiz
1936 MENTEŞOĞLU, Feridun Osman: Yurt Hikayeleri
1936 SABAHATTİN ALİ: Kağnı
1937 KUNT, Bekir Sıtkı: Talkınla Salkım
1937 SABAHATTİN ALİ: Ses
1937 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: İhtiyar Dost
1938 DEVRİM, İzzet Melih: Her Güzelliğe Âşık (gezi notlarıyla beraber)
1938 KAYGULU, Osman Cemal: Sandalım Geliyor Varda(Tekin Olmayan Kedi ile birlikte)
1938 KOÇU, Reşat Ekrem: Çocuklar
1938 KORAY, Kenan Hulusi: Bahar Hikâyeleri
1938 KORAY, Kenan Hulusi: Son Öpüş
1938 ÖMER SEYFETTİN: Ahmet Halit Kit.:ÖS Külliyatı (10 cilt)
1938 ÖMER SEYFETTİN: Asilzadeler(1963’te Efruz Bey adıyla)
1938 ÖMER SEYFETTİN: Beyaz Lale
1938 ÖMER SEYFETTİN: Bomba
1938 ÖMER SEYFETTİN: İlk Düşen Ak
1938 ÖMER SEYFETTİN: Mahcupluk İmtihanı
1938 ÖMER SEYFETTİN: Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (Dalga )
1938 SADRİ ERTEM: Bir Şehrin Ruhu
1938 TARUS, İlhan: Doktor Moro'nun Mektubu
1938 YESARİ, Mahmut (Esat): Yakacık Mektupları (diğer öyk. Gaz. ve dergilerde kalmıştır.)
1939 ABASIYANIK, Sait Faik: Sarnıç
1939 AYGEN, Reşat Enis: Kılıcımı Sürüyorum
1939 GÖKŞEN, Enver Naci: İnan Bana
1939 GÖKTULGA, Fahri Celal: Keloğlan Çanakkale Muharebelerinde (u.ö)
1939 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Gönül Ticareti
1939 Halikarnas Balıkçısı: Ege Kıyılarından
1939 KORAY, Kenan Hulusi: Bahar Hikayeleri
1939 KORAY, Kenan Hulusi: Son Öpüş (u.ö)
1939 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Kadın Pençesi
1940 ABASIYANIK, Sait Faik: Şahmerdan
1940 AHISKALI, Yusuf: Bizden İyileri
1940 KARAY, Refik Halit: Gurbet Hikayeleri
1940 KORAY, Kenan Hulusi: Bir Otelde Yedi Kişi 1949 ?
1941 BİLBAŞAR, Kemal: Cevizli Bahçe
1941 HİSAR, Abdülhak Şinasi: Fahim Bey ve Biz R ?
1941 KOCAGÖZ, Samim: Telli Kavak
1941 KUNT, Bekir Sıtkı: Herkes Kendi Hayatını Yaşar
1941 YiĞiTER, Umran Nazif: İçimizden Birkaçı
1942 GÖKŞEN, Enver Naci: Son Çare
1942 KORAY, Kenan Hulusi: RBK Pansiyonu (tefrika)
1943 AKTAY, Salih Zeki: Mine Çiçekleri
1943 BEĞENÇ, Cahit: Sedef Kız
1943 DEVRİM, İhsan: Yemen Türküsü
1943 EDİBOĞLU, Baki Süha: Sel Geliyor
1943 GÖKTULGA, Fahri Celal: Eldebir Mustâfendi
1943 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Melek Sanmıştım Şeytanı
1943 SABAHATTİN ALİ: Yeni Dünya
1943 ŞENGİL, Salim: Kafasını Törpüleyen Adam
1943 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Abdullah Efendi'nin Rüyaları
1944 AĞAOĞLU, Samet: Strasburg Hatıraları
1944 AHISKALI, Yusuf: Kocakarının İki Oğlu
1944 BİLBAŞAR, Kemal: Pazarlık
1944 ESEN, Mekki Sait: Dünden ve Bugünden Hikayeler
1944 HİSAR, Abdülhak Şinasi: Çamlıcadaki Eniştemiz R?
1945 ZORLUTUNA, Halide Nusret: Beyaz Selvi
1946 AKBAL, Oktay: Önce Ekmekler Bozuldu
1946 BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı: Yalnızlar
1946 BENGÜ, Memet Fuat: Aşk ve Süküklüböcek(BALTACIOĞLU, Tuna ile.)
1946 ESENDAL, Memduh Şevket: Hikâyeler (I ve II)
1946 KOCAGÖZ, Samim:Sığınak
1947 FELEK, Burhan: Felek 1
1947 Halikarnas Balıkçısı: Merhaba Akdeniz
1947 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Milli Savaş Hikâyeleri
1947 SABAHATTİN ALİ: Sırça Köşk
1947 TARUS, İlhan: Tarus'un Hik(yeleri
1947 TİRALİ, Naim: Park
1948 ABASIYANIK, Sait Faik: Lüzumsuz Adam
1948 BEĞENÇ, Cahit: Deli Dere
1948 ENSON, Cevat Tevfik: Gramofonlu Garsoniyer
1948 FELEK, Burhan: Felek 2
1948 GÖKTULGA, Fahri Celal: Avur Zavur Kahvesi
1948 KUNT, Bekir Sıtkı: Yataklı Vagon Yolcusu
1948 NESİN, Aziz: Geriye Kalan
1948 ORAN, Bülent: Pabuçlar
1948 TİRALİ, Naim: Yirmibeş Kuruşa Amerika
1948 YiĞiTER, Umran Nazif: Yaşamak İçin
1949 AKBAL, Oktay: Aşksız İnsanlar
1949 BUĞRA, Tarık: Oğlumuz
1949 ENGİN, İlhan: İnsanlar Bilselerdi
1949 GÖKŞEN, Enver Naci: Durakta Bir Adam
1949 İLTER, Şahap Sıtkı: (“Seçilmiş Hikayeler Dergisi”Şahap Sıtkı özel sayısı)
1949 ORHAN KEMAL: Ekmek Kavgası
1949 TANER, Haldun: Yaşasın Demokrasi
1949 YESARİ, Afif: Tren Yolu
1950 ABASIYANIK, Sait Faik: Mahalle Kahvesi
1950 AĞAOĞLU, Samet: Zürriyet
1950 ÖZAY, Mahmut: O Mübarek Selviler
1950 TARUS, İlhan: Apartman
1950 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: İzmir Hikâyesi
1950 YALÇIN, Efzayiş Suat: Kırk Kapısı
1951 ABASIYANIK, Sait Faik: Havada Bulut
1951 ABASIYANIK, Sait Faik: Kumpanya
1951 GÜNER, Tarık: Peynir Ekmek
1951 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Bir Tesbih Tanesi
1951 KOCAGÖZ, Samim: Sam Amca
1951 ORHAN KEMAL: Sarhoşlar
1951 TANER, Haldun: Tuş
1951 TURHAN, Seyfettin: Yol Parası
1951 YiĞiTER, Umran Nazif: Gar Saati
1952 ABASIYANIK, Sait Faik: Son Kuşlar
1952 BENER, Vüs'at O.: Dost (1952, Yaşamasız'la birlikte 1977)
1952 BUĞRA, Tarık: Yarın Diye Bir Şey Yoktur
1952 ERDİNÇ, Fahri: Akrepler
1952 GÖKŞEN, Enver Naci: Çardak Altı
1952 Halikarnas Balıkçısı: Egenin Dibi
1952 HİSAR,Abdülhak Şinasi: Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği
1952 KUNT,Bekir Sıtkı: Ayrı Dünya
1952 ORHAN KEMAL: Çamaşırcının Kızı
1952 SABA ,Ziya Osman: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi
1952 TARUS ,İlhan: Karınca Yuvası
1952 YAŞAR KEMAL: Sarı Sıcak
1953 AĞAOĞLU, Samet: Öğretmen Gafur
1953 AKBAL, Oktay: Bizans Definesi
1953 BİLBAŞAR, Kemal: 1953 Pembe Kurt
1953 GÖKTULGA, Fahri Celal: Salgın (Seçmeler)
1953 GÜNEY, Gaffar: Tellak Ali
1953 GÜNTEKİN, Reşat Nuri: Harabelerin Çiçeği
1953 HANÇERLİOĞLU, Orhan: İnsansız Şehir
1953 MERiÇ,Nezihe: Bozbulanık
1953 TANER, Haldun: Şişhaneye Yağmur Yağıyordu
1953 TARUS, İlhan: Ekin İti
1953 TİRALİ, Naim: Aşka Kitakse
1954 ABASIYANIK, Sait Faik: Alemdağ'da Var Bir Yılan
1954 ABASIYANIK, Sait Faik: Az Şekerli
1954 AKBAL, Oktay: Bulutun Rengi
1954 AKSAL, Sabahattin Kudret: Gazoz Ağacı
1954 BUĞRA,Tarık: İki Uyku Arasında
1954 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Bu Dağın Ardı
1954 HALİKARNAS BALIKÇISI: Yaşasın Deniz
1954 KOCAGÖZ, Samim: Cihan Şoförü
1954 KÖRÜKÇÜ, Muhtar: Anadolu Hikayeleri
1954 ORHAN KEMAL: 72. Koğuş
1954 ORHAN KEMAL: Grev
1954 TANER, Haldun: Ayışığında Çalışkur
1954 TANER, Haldun: On İkiye Bir Var
1954 TARUS, İlhan: Köle Hanı
1954 YESARİ, Afif: Hafta Tatili
1954 YiĞiTER, Umran Nazif: Tepedeki Ev
1954 YÖRÜK, Cengiz: Yoldaki Taşlar
1954 YÜCEL, Tahsin: Uçan Daireler
1955 ABASIYANIK, Sait Faik: Tüneldeki Çocuk
1955 ADİL, Fikret: İntermezzo (u.ö)
1955 AKBAL, Oktay: İkisi (İki eski kitabı bir arada y.bas.)
1955 ARPAD, Burhan: Dolayısıyla
1955 BAYKURT, Fakir: Çilli
1955 BAYSAL, Faik: 1955 Perşembe Adası
1955 CUMALI, Necati: Yalnız Kadın
1955 ERDİNÇ, Fahri: Asi
1955 GÖKTULGA, Fahri Celal: Rüzgâr (Fıkralarıyla birlikte)
1955 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Hasangiller
1955 KEMAL TAHiR: Göl İnsanları
1955 KİŞMİR, Celalettin: Peynir Gemisi
1955 NESİN, Aziz: Fil Hamdi
1955 NESİN, Aziz: İt Kuyruğu
1955 NESİN, Aziz: Yedek Parça
1955 NESİN, Aziz: Yepetaş
1955 SELİMOĞLU, Zeyyat: Kavganın Sonu ve Başı
1955 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Yaz Yağmuru
1955 TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan: Çingene Pilici (u.ö)
1955 YÜCEL, Tahsin: Haney Yaşamalı
1956 ABASIYANIK, Sait Faik: Mahkeme Kapısı
1956 AĞAOĞLU, Tektaş: Ölümden Hayata
1956 AKSAL, Sabahattin Kudret: Yaralı Hayvan (yeni öykülerle birl. toplu bas., 1983)
1956 BİLBAŞAR, Kemal: 1956/81 Üç Buutlu Hikayeler
1956 BUYRUKÇU, Muzaffer: Katran
1956 CUMALI, Necati: Değişik Gözle
1956 ERGÜDER, Özcan: Maskeli Balo
1956 KENT, Tevfik: Çelik Yıldırım
1956 MERiÇ, Nezihe: Topal Koşma
1956 NESİN, Aziz: Damda Deli Var
1956 ORAN, Bülent: Kapatma
1956 ORHAN KEMAL: Arka Sokak
1956 ÖMER SEYFETTİN: Nokta
1956 SEPETÇİOĞLU, Mustafa Necati: Abdürrezzak Efendi
1957 AĞAOĞLU, Samet: Büyük Aile
1957 BENER, Vüs'at O.: Yaşamasız
1957 BUYRUKÇU, Muzaffer: Acı
1957 CUMALI, Necati: Değişik Gözle
1957 ENGİN, İlhan: Asya Gribi 1956 ?
1957 ENGİN, İlhan: Üç Hovarda
1957 FELEK, Burhan: Vatandaş Ahmet Efendi
1957 HALİKARNAS BALIKÇISI: Gülen Ada
1957 ILGAZ, Rıfat: Donkişot İstanbul’da
1957 ILGAZ, Rıfat: Radarın Anahtarı
1957 İLTER, Şahap Sıtkı: Çırılçıplak
1957 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Vezir Düşü
1957 KANIK, Adnan Veli: Kaynana
1957 KANIK, Adnan Veli: Seçim Konuşmaları
1957 KANIK, Adnan Veli: Uçan Daireler
1957 KAYACAN, Feyyaz: Şişedeki Adam
1957 MAKAL, Mahmut: Kuru Sevda
1957 NESİN, Aziz: Deliler Boşandı
1957 NESİN, Aziz: Hangi Parti Kazanacak?
1957 NESİN, Aziz: Kazan Töreni
1957 NESİN, Aziz: Koltuk
1957 NESİN, Aziz: Mahallenin Kısmeti
1957 NESİN, Aziz: Ölmüş Eşek
1957 NESİN, Aziz: Toros Canavarı
1957 ORAN, Bülent: Üç Bacaklı Kedi
1957 ORHAN KEMAL: Babil Kulesi
1957 ORHAN KEMAL: Kardeş Payı
1957 ORHON, Orhan Seyfi: Düğün Gecesi
1957 ÖZKAN, Hakkı: Kuşlar Gibi
1958 ABASIYANIK ,Sait Faik: Havuzbaşı 1952 ?
1958 AKBAL , Oktay: Berber Aynası
1958 AŞKUN, Vehbi Cem: Öksüz Yusuf
1958 CEYHUN, Abdülkadir: Yeni Elbiseler
1958 ESENDAL, Memduh Şevket: Mendil Altında
1958 ESENDAL,Memduh Şevket: Otlakçı
1958 HAFİFBİLEK, Celal: Camekandaki Kız
1958 İLTER, Şahap Sıtkı: Bulut Gelir Pare Pare
1958 KANIK,Adnan Veli: Sosyete
1958 KOCAGÖZ,Samim: Ahmedin Kuzuları
1958 NESİN, Aziz: Bay Düdük
1958 NESİN, Aziz: Havadan Sudan
1958 NESİN, Aziz: Memleketin Birinde
1958 NESİN, Aziz: Nazik Alet
1958 ÖZLÜ, Demir: Bunaltı
1958 SİVRİ, İsmail: Yeşil Pancurlu Ev
1958 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Şeytansız
1958 YÜCEL, Tahsin: Düşlerin Ölümü
1959 AKIMSAR, Besim: Mehmet Efendi Tuhaf Adamdır
1959 ALPSAL, Aysel: Sıkıntı Odası
1959 BAYKURT, Fakir: Efendilik Savaşı
1959 BUYRUKÇU, Muzaffer: Korkunun Parmakları
1959 DURU, Orhan (Mehmet): Bırakılmış Biri
1959 EDGÜ, Ferit: Kaçkınlar
1959 HALICI, Mehdi: Gülen İnek
1959 HEKİMOĞLU, Yücel: Ham Meyve
1959 ILGAZ, Rıfat: Bizim Koğuş
1959 İLTER, Şahap Sıtkı: Gülen Ayva Ağlayan Nar
1959 KUTLAR, Onat: İshak
1959 MAKAL, Mahmut: Köye Gidenler (u.ö)
1959 NESİN, Aziz: Aferin
1959 NESİN, Aziz: Gıdı Gıdı
1959 NESİN, Aziz: Kör Döğüşü
1959 NESİN, Aziz: Mahmut ile Nigar
1959 ÖZKAN, Hakkı: Kıvılcım
1959 ÖZKİŞİ, Bahaeddin: Bir Çınar Vardı
1959 SABA , Ziya Osman: Değişen İstanbul
1959 TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan: Sıfırdan Önce
1959 TOPÇU, Nurettin: Taşralı

Ali ŞAHİN

Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3/ Ali ŞAHİN

1960 AHISKALI, Yusuf: Bonnard’ın Tablocuğu
1960 AŞÇI, Abdullah: Bekar Adam
1960 ATILGAN, Yusuf: Bodur Minareden Öte
1960 ERDİNÇ, Fahri: Memleketimi Anlatıyorum
1960 GÖKTULGA, Fahri Celal: Çanakkale'deki Keloğlan
1960 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Güzel Avrat Otu
1960 NESİN, Aziz: Ah Biz Eşekler
1960 NESİN, Aziz: Gözüne Gözlük
1960 NESİN, Aziz: Hoptirinam
1960 ÖNAL, Safa: Dünyanın En Güzel Gemisi
1960 ÖZ, Erdal: Yorgunlar
1960 ÖZYALÇINER, Adnan: Panayır
1960 SORAN, Sabri: Bozacının Kızı
1960 UYSAL, Hayrettin: Yollar Çamur
1961 BAYKURT, Fakir: Karın Ağrısı
1961 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bulanık Resimler
1961 CEYHUN, Demirtaş: 1961 Tanrıgillerden Biri
1961 ÇELEN, Meral: Güllü Güzel
1961 DUYGULU, Behiç: Ağlama N’olur
1961 ERBiL, Leylâ: Hallaç
1961 GÜRMAN, Oktay Rıza: Güldürge
1961 NESİN, Aziz: Bir koltuk Nasıl Devrilir?
1961 NESİN, Aziz: Yüz Liraya Bir Deli
1962 ARDAĞI, Adnan: Bizim Evin Savaşları Güzeldi
1962 BARAN, Münife: Bir Sokak Bir Semt,Bizim Hüsnü Bey ve Nato
1962 BAŞARAN, Mehmet: Aç Harmanı
1962 BENER, Vüs'at O.: Ihlamur Ağacı
1962 BUYRUKÇU, Muzaffer: Kuyularda
1962 CUMALI, Necati: Susuz Yaz
1962 DURU, Orhan: Denge Uzmanı
1962 EDGÜ, Ferit: Bozgun
1962 GÜREL, Ferzan: Evcilik Oyunu
1962 ILGAZ, Rıfat: Kesmeli Bunları
1962 ILGAZ, Rıfat: Nerde O Eski Usturalar?
1962 ILGAZ, Rıfat: Saksağanın Kuyruğu
1962 İŞLEK, Nevin: İkindi Güneşi
1962 KAYACAN, Feyyaz: Sığınak Hikâyeleri
1962 NESİN, Aziz: Biz Adam Olmayız
1962 ÖMER SEYFETTİN: Rafet Zaimler Yayınevi (ÖS’in Toplu Eserleri/11cilt.)
1962 ÖZTURANLI, O. Zeki: Mühür
1962 SEYDA, Mehmet: Beyaz Duvar
1962 SEYDA, Mehmet: Zonguldak Hikâyeleri
1962 SOYSAL, Sevgi: Tutkulu Perçem
1962 ŞiPAL, Kâmuran: Beyhan
1962 YiĞiTER, Umran Nazif: Aşk Üçgeni
1963 DUYGULU, Behiç: Sırtlan Bayırı
1963 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Eti Senin Kemiği Benim
1963 ILGAZ, Afet: Bedriye
1963 KARASU, Bilge: Troya'da Ölüm Vardı
1963 ORHAN KEMAL: Dünyada Harp Vardı
1963 ORHAN KEMAL: Mahalle kavgası
1963 ÖMER SEYFETTİN: Eski Kahramanlar(1970 ‘te “Kahramanlar” adıyla.)
1963 ÖZLÜ, Demir: Soluma
1963 ÖZYALÇINER, Adnan: Sur
1963 SEYDA, Mehmet: Başgöz Etme Zamanı
1963 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Bu Kadar Değilim
1963 ULUSOY, Yusuf Ziya: Devlet Kuşu
1963 YESARİ, Afif: Dudakları Barut Kokuyordu (polisiye öykü)
1964 AĞAOĞLU, Samet: Hücredeki Adam
1964 AKÇAM, Dursun: Maral
1964 ARISOY, M. Sunullah: Tedirginin Biri
1964 ARPAD, Burhan: Opera
1964 BAHADINLI, Yusuf Ziya: İtin Olayım Ağam
1964 BAŞARAN, Mehmet: Zeytin Ülkesi
1964 BAYKURT, Fakir: Cüce Muhammet
1964 BUĞRA, Tarık: Hikayeler (dört öykü ilaveli seçmeler)
1964 EMİR, Sabahat: Ceviz Oynamaya Geldim Odana
1964 GÖKŞEN, Enver Naci: Elebaşı
1964 İLTER, Şahap Sıtkı: Şubat Gecesi
1964 KAYACAN, Feyyaz: Cehennemde Bir Yusuf
1964 KOCAGÖZ, Samim:Yolun Üstündeki Kaya
1964 ONUR, Necmi: Asker Cigarası
1964 ÖKMEN, Necdet: Köpeğin Biri
1964 ÖMER SEYFETTİN: Aşk Dalgası(küçük öyküleri ile)
1964 ÖZAY, Mahmut: Yorgo
1964 SEYDA, Mehmet: Oyuncakçı Dükkanı
1964 SÖZER, Vural: Gümüş Kulplu Dünya
1964 ŞiPAL, Kâmuran: Elbiseciler Çarşısı
1964 ÜSTÜN, Nevzat: 1964 Yaşama Duvarı
1964KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Öhhöööö
1965 AĞAOĞLU, Samet: Katırın Ölümü
1965 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Güllüceli Kazım (u.ö)
1965 BURAK, Sevim: Yanık Saraylar
1965 ÇALAPALA, Rakım: Aşk İnsanı Güzelleştirir
1965 ÇALAPALA, Rakım: Işıklı Pencere
1965 DEMİRSEREN, Bedii: Büyük Balıklar
1965 ESENDAL, Memduh Şevket: Temiz Sevgiler
1965 GÜREL, Ferzan: Şeftali Çiçekleri
1965 ILGAZ, Afet: Başörtülüler
1965 ILGAZ, Rıfat: Geçmişe Mazi
1965 ILGAZ, Rıfat: Şevket Ustanın Kedisi
1965 İNANÇ, Remzi: Adle ‘Adile’ ?
1965 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Sevmek Diye Bir Şey
1965 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Ruh Burkuntularından Hikâyeler
1965 MERiÇ, Nezihe: Menekşeli Bilinç
1965 NAZIM HİKMET: İt Ürür,Kervan Yürür (fıkralar,hikayeler)
1965 NESİN, Aziz: İhtilali Nasıl Yaptık?
1965 NESİN, Aziz: Rıfat Bey Neden Kaşınıyor?
1965 NESİN, Aziz: Sosyalizm Geliyor Savulun
1965 NESİN, Aziz: Yeşil Renkli Namus Gazı
1965 TOSUNER, Necati: Özgürlük Masalı
1965 ÜSTÜN, Nevzat: Almanya Almanya
1965 YÖRÜK, Cengiz: Çölde Bir Deve
1966 ACARLAR, Erdoğan: Koca Bebeklere Masallar
1966 ANIL, Yavuz İsmet: Mutlu Olmak
1966 ARPAD, Burhan: Taşı Toprağı Altın
1966 AŞIKOĞLU, İsmail: Gitmek Üstüne
1966 BUYRUKÇU, Muzaffer: Cehennem
1966 GÜRMAN, Oktay Rıza: Köpek Isıran Adam
1966 İLKİN, Metin: Konuşmak
1966 İLKİN, Metin: Mescit Çıkmazı
1966 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Yabanın Adamları
1966 MUSTAFA NİYAZİ: Pazar Ekmeği
1966 ORHAN KEMAL: İşsiz
1966 ÖZAY, Mahmut: İhtiyar Elma Ağacı
1966 ÖZLÜ, Demir: Boğuntulu Sokaklar
1966 SARIİSMAİLOĞLU, Ayhan: Baba Lüferle Balıkçı
1966 UÇAR, Yılmaz: İstanbul Düşü
1966 ÜRGÜP, Fikret: Van
1966 ÜSTÜN, Nevzat: Çıplak
1966 YURDAKUL, Ahmet: Despina’nın Gözyaşları
1966 YÜCEL, Şevket: Görmeden Gidenler
1967 UÇUK, Cahit: Cennet Bağı
1967 AKBAL, Oktay: Yalnızlık Bana Yasak
1967 AKBAL, Oktay: Dondurmalı Sinema(Üsküp)
1967 APAYDIN, Talip: Ateş Düşünce
1967 AYTOK, Hayati: Ancak Yetişebilirim
1967 BUYRUKÇU,Muzaffer: Kavga
1967 CEYHUN, Demirtaş: Sansaryan Hanı
1967 CİVELEK, Muzaffer: Köle Bacası
1967 GÖKŞEN, Enver Naci: Dördüncü İyilik
1967 GÜVEN, Özcan: Kan Ağacı
1967 HALICI, Mehdi: Karides Durağı
1967 İZMİRLİ, Mübeccel: Sabah Geçidi
1967 İZMİRLİ, Mübeccel: Sabah Geçidi
1967 KARAS, Nursen: Sevgisizler
1967 KAYACAN, Feyyaz: Gibiciler
1967 KOCAGÖZ, Samim: Yağmurdaki Kız
1967 ÖZDENÖREN, Rasim: Hastalar ve Işıklar
1967 TANER, Haldun: Konçinalar
1967 TOY, Erol: Yenilgi
1967 YAŞAR KEMAL: Bütün Hikayeler…Pis Hikaye ve Ötekiler
1967 YÖRÜK, Cengiz: Yalnız Kadınlar
1968 ARDAĞI, Adnan: Son Ders
1968 BAYSAL, Faik: Sancı Meydanı
1968 BEYATLI, Yahya Kemal: Siyasi Hikayeler
1968 CILIZOĞLU, Tanju: Hoşt Amerika
1968 ÇILADIR, Ahmet Naim: Kuduz Düğünü
1968 EDGÜ, Ferit: Av
1968 ERBiL, Leylâ: Gecede
1968 FEYZİOĞLU, Yüksel: Sahipsizler
1968 İLERİ, Selim: Cumartesi Yalnızlığı
1968 KÖRÜKÇÜ, Muhtar: Doğudan Hikayeler
1968 MUSTAFA NİYAZİ: Mavi Bluzlu Kadın
1968 NAZIM HİKMET: Sevdalı Bulut(ilk basımı: Üsküp 1967)
1968 NESİN, Aziz: Bülbül Yuvası Evler
1968 NESİN, Aziz: Vatan Sağolsun
1968 ONUR, Nemci: Deli Feto
1968 ORHAN KEMAL: Önce Ekmek
1968 ÖZKAN, Hakkı: Bakışların
1968 SEYDA, Mehmet: Garnizonda Bir Olay
1968 SOYSAL, Sevgi: Tante Rosa
1968 ÜRGÜP, Fikret: Kısa Lodos Hikâyeleri
1968 ÜSTÜN, Nevzat: 1968 Akrep Üretme Çiftliği
1968 YILDIZ, Bekir: Reşo Ağa
1969 AKBAL, Oktay: Tarzan Öldü
1969 AKÇAM, Dursun: Ölü Ekmeği
1969 BUĞRA,Tarık: Hikayeler (seçmeler)
1969 CUMALI, Necati: Ay Büyürken Uyuyamam
1969 EMİR, Sabahat: Öküz Kafalı Şaban Bey
1969 ERDİNÇ, Fahri: Diriler Mezarlığı
1969 ERUZ, Nahit: Çuvalın Yanındaki Adam
1969 ILGAZ, Rıfat: Garibin Horozu
1969 KAYACAN, Feyyaz: Hiçoğlunun Serüvenleri (İlk kitabına üç öykü ilavesiyle)
1969 KORCAN, Kerim: Tatar Ramazan
1969 NESİN, Aziz: Yaşasın Memleket
1969 NESİN, Aziz: Yaşasın Memleket
1969 ÖZKAN, Hakkı: Unutulmayan
1969 SAYGEL, Vedat: Ortalık Neden Karıştı?
1969 SELİMOĞLU, Zeyyat: Direğin Tepesinde Bir Adam
1969 SEYDA, Mehmet: Anahtarcı Salih
1969 SILAY, M. Celal: Zorunlu Somut
1969 ŞENER, M. Ertuğrul: Derin Sular
1969 ŞiPAL, Kâmuran: Büyük Yolculuk
1969 TANER, Haldun:*Sancho’nun Sabah Yürüyüşü
1969 TOSUNER, Necati: Çıkmazda
1969 YILDIZ, Bekir: Kara Vagon
1969 YÜCEL, Tahsin: Yaşadıktan Sonra
1970 AKÇAM, Dursun: Taş Çorbası
1970 BAŞARAN, Mehmet: Sürgünler
1970 BAYKURT, Fakir: Anadolu Garajı
1970 DAYIOĞLU, Gülten: Döl
1970 DUYGULU, Behiç: Gölgede Gezintiler
1970 GİVDA, Avni: Erguvanlar Ihlamurlar Öyküsü ve Başka Öyküler
1970 GÖKŞEN, Enver Naci: Ayça
1970 GÜNER, Mehmet: Tarla Pilavı
1970 İLKİN, Metin: Yarın İçin
1970 İLKİN, Metin: Zor Zaman
1970 İLTER, Şahap Sıtkı: Acı
1970 İNCESU, Yıldız: Bir Saat Onüç Dakikalık Seçim Konuşması
1970 İZGÜ, Muzaffer: Gecekondu(romandan başka öyküler de ekli)
1970 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: 36 Kısım Tekmili Birden
1970 KARASU, Bilge: Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
1970 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Hikâyelerim
1970 KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Made inTurkey
1970 KURDAKUL, Şükran: Tanığın Biri
1970 KUTLU, Mustafa: Ortadaki Adam
1970 MANAV, Kemal Bekir: Fatma Hanımın Erik Ağacı
1970 MERAM, Ali Kemal: Kader Rüzgarları
1970 ÖMER SEYFETTİN: 1970/71Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri (10 cilt: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.)
1970 ÖZAY, Mahmut: Babam Babam
1970 ÖZKAN, Hakkı: Kırmızı Kırlangıç
1970 ÖZTURANLI, O. Zeki: Başakçılar
1970 TANER, Haldun: Hikayeler(ilk üç kitabı)
1970 VEREL, Oktay: Şimdi Tasa Anayasa
1970 YEL, Esen: Özgürlük Partisi
1970 YILDIZ, Bekir: Kaçakçı Şahan
1970 YÜCEL, Şevket: Güneşin Parmakları
1971 BAŞ, Arif: Kısır
1971 BAYKURT, Fakir: On Binlerce Kağnı
1971 BİLBAŞAR, Kemal: 1971 Irgatların Öfkesi
1971 BOZFIRAT, Ayhan: İstasyon
1971 BULUT, Şevket: Al Karısı
1971 BUYRUKÇU, Muzaffer: Mağara
1971 ÇILADIR, Ahmet Naim: Bir Yudum Soluk(Röportaj-öykü)
1971 DEMİRSEREN, Bedii: Kutsal Çile
1971 ERBİL, Leyla: Tuhaf Bir Kadın
1971 ERUZ, Nahit: Yumma
1971 ESENDAL, Memduh Şevket: Ev Ona Yakıştı
1971 FÜRUZAN: Parasız Yatılı
1971 GÜREL, Ferzan: Kara Kutu
1971 ILGAZ, Afet: Toprak (1968,Toprak İnsanları adıyla1971),
1971 İLERİ, Selim: Pastırma Yazı
1971 İLKİN, Metin: Nöbet
1971 İNCESU, Yıldız: Saygılarımı Sunarım
1971 KORKMAZ, Ramazan: Acı Biçimler
1971 KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Bıyıklar Konuşuyor
1971 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Gönül Hanım (u.ö)
1971 NESİN, Aziz: Uyusana Tosunum (seçmeler)
1971 ORHAN KEMAL: Küçükler ve Büyükler
1971 ÖZDEMİR, Mehmet Niyazi: Bayram Hediyesi
1971 ÖZKAN, Hakkı: Kız
1971 ÖZYALÇINER, Adnan: Yağma
1971 SELİMOĞLU, Zeyyat: Kıç Üstünde Toplantı
1971 SÜALP, Süavi: Meşhur Rezaletler
1971 SÜALP, Süavi: Zavallı Behçet
1971 ŞAHİN, Osman: Kırmızı Yel
1971 ŞiPAL, Kâmuran: Buhûrumeryem
1971 UYAR, Tomris: İpek ve Bakır
1971 YILDIZ, Bekir: Sahipsizler
1972 ASLAN, Ali: Binbir Cuma
1972 BARAN, Selçuk: Haziran
1972 BOZFIRAT, Ayhan: Fırıldak
1972 CEYHUN, Demirtaş: Çamasan
1972 ÇOKUM, Sevinç: Eğik Ağaçlar
1972 FÜRUZAN: Kuşatma
1972 HALİKARNAS BALIKÇISI: Ege'den (seçmeler ve yeni eklemelerle)
1972 ILGAZ, Afet: Halk Hikâyeleri
1972 ILGAZ, Rıfat: Altın Eskicisi
1972 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Baskında
1972 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Uyanıyor
1972 ILGAZ, Rıfat: Palavra
1972 ILGAZ, Rıfat: Tuh Sana
1972 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep
1972 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Dönemeç
1972 KAPALP, Yılmaz: Göç Kente
1972 KURDAKUL, Şükran: Beyaz Yakalılar
1972 NESİN, Aziz: İnsanlar Uyanıyor
1972 NESİN, Aziz: İnsanlar Uyanıyor
1972 OĞUZ, M. Fahri: Denize Düşen Taşlar
1972 ÖZYALÇINER, Adnan: Yıkım Günleri
1972 SAVAŞÇI, Fethi: İş Dönüşü
1972 SAYGEL,Vedat: Akıllı Köyün Delisi
1972 SEPETÇİOĞLU, M. Necati: Menevşeler Ölmemeli
1972 TOSUNER, Necati: Kambur
1972 YILDIZ, Bekir: Evlilik Şirketi
1973 AKBAL, Oktay: İstinye Suları
1973 AKÇAM, Dursun: Köyden İndim Şehire
1973 APAYDIN, Talip: Öte Yakadaki Cennet
1973 BAYKURT, Fakir: Can Parası
1973 BÜKE, Savaş: Buralarda Yaşanmaz ki Birader
1973 CILIZOĞLU, Tanju: Memleketimden İnsan Hikayeleri
1973 ERDİNÇ, Fahri: Canlı Barikat
1973 FÜRUZAN: Benim Sinemalarım
1973 FÜRUZAN: Gül Mevsimidir (u.ö)
1973 GÖKTULGA, Fahri Celal: Bütün Hikayeler
1973 GÜNGÖR, Necati: Yolun Başı
1973 HALİKARNAS BALIKÇISI: Gençlik Denizlerinde
1973 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Tek Atlı Tekin Olmaz
1973 KALELİ, Lütfi: Dişliler Arasında
1973 KORAY, Kenan Hulusi: Hikâyeler (seçmeler)
1973 KORAY, Kenan Hulusi: Hikayeler(37 hik.seçilmiş)
1973 MENGÜŞOĞLU, Metin Önal: Gavur Kayırıcılar
1973 ÖZ, Erdal: Kanayan
1973 ÖZDENÖREN, Rasim: Çözülme
1973 PAKDİL, Nuri: Biat
1973 SAVAŞÇI, Fethi: Özel Ulak
1973 SELİMOĞLU, Zeyyat: Koca Denizde İki Nokta
1973 SÖKMEN, Nazım: Soygun
1973 UÇGUN, Teoman: Postacı
1973 ULAŞ, Hüseyin: Çaput
1973 UYAR,Tomris: Ödeşmeler
1973 YEL, Esen: Zıkkımın Peki
1973 YILDIZ, Bekir: Beyaz Türkü
1974 ADIVAR, Halide Edip: Kubbede Kalan Hoş Seda
1974 APAYDIN, Talip: Kocataş
1974 ARPAD, Burhan: Yeditepe Olayları
1974 BALEL, Mustafa: Kurtboğan
1974 BATUHAN, Remziye: Pencerede Üç Çocuk
1974 BAYKURT, Fakir: İçerdeki Oğul
1974 BULUT, Şevket: Sarı Arabalar
1974 CEVDET KUDRET: Sokak
1974 CEYHUN, Demirtaş: Apartman
1974 CILIZOĞLU, Tanju: Balyoz (u.ö)
1974 ÇALKOPARAN, Kemal: Salyangoz Bayramı
1974 ÇOKUM, Sevinç: Bölüşmek
1974 DURU, Orhan: Ağır İşçiler
1974 GÜNEL, Burhan: Sevgi Bağı
1974 ILGAZ, Afet: Çeribaşı Apdullah'la İdamlık İsmail
1974 KILLIOĞLU, İsmail: Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı
1974 KIYAFET, Hasan: Baraç
1974 KUTLU, Mustafa: Gönül İşi
1974 ORHAN KEMAL: Kırmızı Küpeler
1974 ORHAN KEMAL: Yağmur Yüklü Bulutlar
1974 ÖZAY, Mahmut: Deli Manda
1974 ÖZLÜ, Demir: Öteki Günler Gibi Bir Gün
1974 SERÇE, Veysel: Bozkaya Feneri
1974 SEYDA, Mehmet: Kör Şeytan
1974 ŞAHİN, Osman: Acenta Mirza
1974 YILDIZ, Bekir: Alman Ekmeği
1974 ZARİFOĞLU, Cahit: İns
1975 ATAY, Oğuz: Korkuyu Beklerken
1975 ATAY, Oğuz: Korkuyu Beklerken
1975 BAYKURT, Fakir: Sınırdaki Ölü
1975 BİLGİÇ, Şükrü: Yaşamaya Sevdalı
1975 BULUT, Şevket: Dilek Çınarı
1975 ÇALT, Baha: Arkadaşlarım
1975 DAYIOĞLU, Gülten: Geride Kalanlar
1975 DEMİREL, Kemal: Özel Cezaevi
1975 GÜREL, Fatma (Bölek): Zurnanın Son Deliği
1975 GÜRSEL, Nedim: Uzun Sürmüş Bir Yaz
1975 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı
1975 İLERİ, Selim: Dostlukların Son Günü
1975 İZGÜ, Muzaffer: Bando Takımı
1975 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Çarpana
1975 KARACANLAR, Y. Kenan: Yamyamlar
1975 KURDAKUL, Şükran: Onların Çocukları
1975 MANAV, Kemal Bekir: Bayrama Yakın
1975 NESİN, Aziz: Duyduk,Duymadık Demeyin
1975 ORHAN KEMAL: Oyuncu Kadın
1975 ÖZKİŞİ, Bahaeddin: Göç Zamanı
1975 SAVAŞÇI, Fethi: Taş Ocağında
1975 SELİMOĞLU, Zeyyat: Karaya Vurdu Deniz
1975 ŞAHİN, Osman: Acenta Mirza
1975 TIĞLI, Enis: Sonuç Olmakta Sevmek
1975 TOPRAK, Ömer Faruk: Karşı Pencere
1975 UYAR, Tomris: Dizboyu Papatyalar
1975 ÜSTÜN, Nevzat: Boğaların Ölümü
1975 YILDIZ, Bekir: Dünyadan Bir Atlı Geçti
1975 YILMAZ, Durali: Söylenmeyen
1975 YÜCEL,Tahsin: Dönüşüm
1976 ABACI, Tahir: Gelin Ömrümüz
1976 AKTUNÇ, Hulki: Gidenler Dönmeyenler
1976 BAŞARAN, Mehmet: Elif Diye Bir Türkü
1976 BOZFIRAT, Ayhan: Dörtyol Ağzındaki Ev
1976 CUMALI, Necati: Kente İnen Kaplanlar (Değişik Gözle ile birlikte)
1976 CUMALI, Necati: Makedonya 1900
1976 ÇAĞLIKASAP, Mehmet: Yorgun
1976 ÇOKUM, Sevinç: Makine
1976 ERAY, Nazlı: Ah Bayım Ah
1976 ERDİNÇ, Fahri: Türkiye Hikayeleri
1976 İZGÜ, Muzaffer: Gecekondu
1976 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Bahriyeli Çocuk
1976 KARAALİOĞLU, Seyit Kemal: Değirmen Döndükçe
1976 KESTEL, Serhat: Üçüncü Ses
1976 KİLİMCİ, Ayşe: Yapma Çiçek Ustaları
1976 MİYASOĞLU, Mustafa: Geçmiş Zaman Aynası
1976 ORHAN KEMAL: Arslan Tomsen
1976 ORHAN KEMAL: Serseri Milyoner - İki Damla Gözyaşı
1976 ÖZAKIN, Aysel: Kanal Boyu
1976 ÖZAKIN, Aysel: Sessiz Bir Dayanışma
1976 SELİMOĞLU, Zeyyat: Deprem
1976 SEYDA, Mehmet: Bana Karşı Ben
1976 SOYSAL, Sevgi: Barış Adlı Çocuk
1976 YILDIZ, Bekir: İnsan Posası
1977 AKBAL, Oktay: İlkyaz Devrimi
1977 ALTAN, Çetin: Bir Yumak İnsan
1977 BALEL, Mustafa: Kiraz Küpeler
1977 BARAN, Selçuk: Anaların Hakkı
1977 DAYIOĞLU, Gülten: Yurdumu Özledim
1977 EMİR, Sabahat: Geceyle Gelen
1977 ERBiL, Leylâ: Eski Sevgili
1977 GÜLER, Mehmet: Ak Badanalı Ev
1977 İZGÜ, Muzaffer: Donumdaki Para
1977 KIYAFET, Hasan: Radar
1977 ÖZCAN, Celal: Gökova’nın Yalazları
1977 ÖZDENÖREN, Rasim: Çarpılmışlar
1977 ÖZDENÖREN, Rasim: Çok Sesli Bir Ölüm
1977 ÖZYALÇINER, Adnan: Gözleri Bağlı Adam
1977 PAZARKAYA, Yüksel: Oturma İzni
1977 RUŞEN HAKKI: Sokağın Ucu Deniz
1977 SAVAŞÇI, Fethi: Almanya Gurbeti
1977 SAYAR, Abbas: Yorganımı Sıkı Sar
1977 SEMİH, Mehmet: Dünyanın En Haksız yere Dayak yiyen Adamı Selahattin Bey
1977 TOSUNER, Necati: Sisli
1977 TOY, Erol: Iğrıp
1977 YILDIZ, Bekir: Demir Bebek
1978 AĞAOĞLU, Adalet: Sessizliğin İlk Sesi
1978 AĞAOĞLU, Adalet: Yüksek Gerilim
1978 AKÇAM, Dursun: Kafkas Kızı
1978 APAYDIN, Talip: O Güzel İnsanlar
1978 ATEŞ, Kemal: Çürük Kapı
1978 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Haçça Büyüdü Hatiş Oldu
1978 CUMALI ,Necati: Dilâ Hanım
1978 EDGÜ, Ferit: Bir Gemide
1978 ERUZ, Nahit: İnsanca
1978 GÜNGÖR, Necati: Sevgi Ekmektir
1978 KALELİ, Lütfi: Dönek
1978 KARAKOÇ, Sezai: Hikayeler I - Meydan Ortaya Çıktığında
1978 KOCAGÖZ, Samim:Alandaki Delikanlı
1978 NESİN, Aziz: Büyük Grev
1978 ÖZGENTÜRK, Işıl: Hayat Okulu
1978 ÖZLÜ, Tezer: Eski Bahçe
1978 PERİDE CELAL: Jaguar
1978 ŞENSOY, Ferhan: Kazancı Yokuşu
1978 YEL, Esen: Komünistleri Tanıyan Köpek
1979 AKBAL, Oktay: İki Çocuk
1979 AKBAL, Oktay: Karşı Kıyılar
1979 APAYDIN, Talip: Yolun Kıyısındaki
1979 ARAL, İnci: Ağda Zamanı
1979 BURDURLU, İbrahim Zeki: Anılardan Öyküler
1979 CUMALI, Necati: Kente İnen Kaplanlar
1979 CUMALI, Necati: Revizyonist
1979 CUMALI, Necati: Yakubun Koyunları
1979 DAYIOĞLU, Gülten: Leylek Karda Kaldı
1979 ERAY, Nazlı: Ah Bayım Ah
1979 ERAY, Nazlı: Geceyi Tanıdım
1979 GEZEN, Müjdat: İki Buçuk Lira İçin
1979 GİRGİNSOY, Naci: Mavinin Ölümü
1979 GÜNEY, Yılmaz: Oğluma Hikayeler
1979 GÜRELİ, Nail: Bilimsel Lokum
1979 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Eller
1979 İZGÜ, Muzaffer: Dayak Birincisi
1979 KARASU, Bilge: Göçmüş Kediler Bahçesi
1979 KONDUK, Kandemir: Televizyona Dokunduk
1979 KUTLU, Mustafa: Yokuşa Akan Sular
1979 MERiÇ, Nezihe: Dumanaltı
1979 MERT, Necati: Gramofonlar, Radyolar, Teypler
1979 ORHAN KEMAL: İnci'nin Maceraları
1979 ÖZ, Erdal: Dedem Korkut Öyküleri
1979 ÖZDENÖREN, Rasim: Gül Yetiştiren Adam (İç içe anlatılmış iki öykü)
1979 PAZARKAYA, Yüksel: Yaban Sıla Olur mu?
1979 RUŞEN HAKKI: Irmak
1979 TOPRAK, Ömer Faruk: Gönen Öyküleri
1979 UYAR, Tomris: Yürekte Bukağı
1980 BALKI, Şakir: Aç Ayı Oynamaz
1980 BOZFIRAT, Ayhan: Sokak Lambaları
1980 GÜNEL, Burhan: Başka Bir Yaz
1980 GÜREL, Ferzan: Ölü Gözünden Yaş
1980 GÜRELİ, Nail: Seçim Otobüsü
1980 HERGÜNSEL, Cafer: Kalfa
1980 İLERİ, Selim: Bir Denizin Eteklerinde
1980 İZGÜ, Muzaffer: Deliye Her Gün Bayram
1980 İZGÜ, Muzaffer: Her Eve Bir Karakol
1980 İZGÜ, Muzaffer: Sen Kim Hovardalık Kim?
1980 NESİN, Aziz: Hayvan Deyip Geçmeyin
1980 ÖZCAN, Celal: Sokak Kedileri
1980 ÖZGENTÜRK, Işıl: Yokuşu Tırmanır Hayat
1980 ÖZKAN, Hakkı: Babamın Türküleri
1980 ÖZLÜ, Demir: Aşk ve Poster
1980 PEKŞEN, Yalçın: Suya Sabuna Dokunduk 2
1980 SAFA, Peyami: Hikâyeler (Tüm hikâyeleri toplu halde)
1980 SAY, Ahmet: Bingöl Hikayeleri
1980 SAYGEL, Vedat: Bombalı Paket
1980 SELİMOĞLU, Zeyyat: Soyunanlar
1980 SEYDA, Mehmet: Kapatma
1980 SÜALP, Suavi: Gene İyi Dayandık
1980 ŞAHİN, Osman: Ağız İçinde Dil Gibi
1980 ŞENGİL, Salim: Es Be Süleyman Es...
1980 TİMUÇİN, Afşar: Denizli Pencere
1980 YALÇIN, Fazlı: Sevgi Yoksa
1981 AKBAL, Oktay: Hey Vapurlar Trenler
1981 ALTAN, Çetin: Gölgelerin Gölgesi
1981 APAYDIN, Talip: Duvar Yazıları
1981 APAYDIN, Talip: Kökten Ankaralı
1981 APAYDIN, Talip: Yangın
1981 AREN, Ülkü: Hanya Konya
1981 CUMALI, Necati: Aylı Bıçak /91’de’Uzun Bir Gece’adıyla bas.
1981 ÇUBUKÇU, Orhan: Yılan Islığı
1981 DAYIOĞLU, Gülten: Dünya Çocukların Olsa
1981 DİNAMO, Hasan İzzettin: Savaşta Çocuklar
1981 EMİR, Sabahat: Zamane
1981 GEZER, Nadir: Hanife Nine’den Öyküler
1981 GÜNGÖR, Necati: İstanbul’da Bir Hasan
1981 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Sabah Yolcuları
1981 İNAL, Günseli: Gelincikler Sürgünde
1981 İZGÜ, Muzaffer: Devlet Babanın Tonton Çocuğu
1981 KARADENİZ, ENGİN: Mersinaki Kuşçusu
1981 KAYNAR, Sevda: Ağrı
1981 KUTLU, Mustafa: Yoksulluk İçimizde
1981 KÜR, Pınar: Bir Deli Ağaç
1981 OCAK, Esma: Berdel
1981 ÖZ, Erdal: Alçaktan Kar Yağar
1981 ÖZ, Erdal: Beyaz Yele
1981 ÖZKAN, Hakkı: Uçan Balon
1981 PERİDE CELAL: Bir Hanımefendinin Ölümü
1981 UYAR, Tomris: Yaz Düşleri/Düş Kışları
1981 YASAR, İzzet: Dönüşü Olmayan Hikayeler
1981 YILMAZ, Durali: Gel İçimde Ağla
1982 AĞAOĞLU, Adalet: Hadi Gidelim
1982 AĞAOĞLU, Adalet: Hadi Gidelim
1982 AKÇAM, Dursun: Alman Ocağı
1982 ALTINSAY, Fuat: Hendekler
1982 AŞÇİ, Abdullah: Dayak Dağıtımı
1982 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Geçeneğin Karanlığından
1982 BAYKURT, Fakir: Barış Çöreği
1982 BAYKURT, Fakir: Gece Vardiyası
1982 BURAK, Cihat: Cardonlar
1982 BURAK, Sevim: Afrika Dansı
1982 BUYRUKÇU, Muzaffer: Şarkılar Seni Söyler
1982 DURU ,Orhan: Yoksullar Geliyor
1982 DURUEL, Nursel: Geyikler, Annem ve Almanya
1982 EDGÜ, Ferit: Çığlık
1982 ERAY, Nazlı: Kız Öpme Kuyruğu
1982 FÜRUZAN: Gecenin Öteki Yüzü
1982 GEZEN, Müjdat: Aptal Hamdi
1982 GEZEN, Müjdat: Uçurtma
1982 GÜNGÖR, Necati: Yeryüzünde İki Gölge
1982 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Trenler Yeni Gidiyor
1982 ILGAZ, Rıfat: Rüşvetin Almancası
1982 İLERİ, Selim: Eski Defterde Solmuş Çiçekler (Cumartesi Yalnızlığı ve Pastırma Yazı'ndan yapılan seçmelere iki yeni öykü ilavesiyle)
1982 İZGÜ, Muzaffer: Kasabanın Yarısı Deli
1982 İZGÜ, Muzaffer: Lüp Lüp Makinesı
1982 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: İmbatla Dol Kalbim
1982 KARAKOÇ, Sezai: Hikayeler II - Portreler
1982 KARASU, Bilge: Kısmet Büfesi
1982 KONDUK, Kandemir: Sayenizde Efendim
1982 MEHMET SEMİH: Gözlüklü Beyefendi
1982 MIHÇI, Ali İhsan: İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar
1982 ÖZAKIN, Aysel: Kanal Boyu
1982 ÖZGENTÜRK, Işıl: Dünyaya Masallar
1982 ÖZGENTÜRK, Işıl: Hançer
1982 SAVAŞÇI, Fethi: Fırın Patlayınca
1982 SAY, Ahmet: İpek Halıya ters binen Kedi
1982 SELİMOĞLU ,Zeyyat: Çiçekli Dağ Sokağı
1982 ŞENDİL ,Sadık: Çapkın Enişte
1982 TOKGÖZ, İsmet: Bir Kadırga İçin Yaz Resmi
1982 UÇKAN, Gürhan: Gabriel
1982 YALÇIN, Fazlı: Bir Uzun Türkü
1982 YILDIZ, Bekir: Mahşerin İnsanları
1982 YILDIZ, Mehmet: Konsolos Kapısına Bırakılan Ölü
1982 YILDIZ, Mehmet: Süpürgeli Bakan
1983 DAYIOĞLU, Gülten: Kır Gezisi
1983 ABAYHAN, Muzaffer: Biz Birbirimize Benzeriz
1983 AKBAL, Oktay: Lunapark
1983 AKYÜZ, Hüseyin: Beyaz Güvercin
1983 ALPTEKİN, Mahmut: Bir Denizin İki Kıyısı
1983 ARAL, İnci: Kıran Resimleri
1983 ATASÜ, Erendiz: Kadınlar da Vardır
1983 AVCI, Zeynep: Kötü Bir Yaratık
1983 AYVAZ, Ülkü: İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim?
1983 BALEL, Mustafa: Gurbet Kaçtı Gözüme
1983 BALKI, Şakir: Piliç Şermin’in Evi
1983 BARAN, Selçuk: Kış Yolculuğu
1983 BAYKURT, Fakir: Barış Çöreği
1983 BAYSAL, Faik: Nuni
1983 BUYRUKÇU, Muzaffer: Günlerden Bir Gün
1983 BÜKE, Savaş: Üzme Tatlı Canını
1983 ÇAKIR, Ahmet: Dostun Ölümü
1983 DAL, İ. Güney: Buzul Çağından Hikayeler
1983 DAYIOĞLU, Gülten: Şenlik Günü
1983 DÖLEK, Sulhi: Vidalar
1983 ERAY, Nazlı: Hazır Dünya
1983 ESENDAL, Memduh Şevket: Sahan Külbastısı
1983 GÜNEL, Burhan: Dünyanın En Güzel Kadını
1983 GÜNEL, Burhan: Sevinç Dolu Bir Akşam
1983 GÜNERSEL, Tarık: Bir Gece Toplumunda
1983 GÜNGÖR, Necati: Bu Sevda Ölmek
1983 GÜRSEL, Nedim: Kadınlar Kitabı
1983 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Dağ Başındaki Ölü
1983 HALİL, İlyas: Doyumsuz Göz
1983 ILGAZ, Afet: Ölü Bir Kadın Yazar
1983 ILGAZ, Rıfat: Çalış Osman Çiftlik Senin
1983 ILGAZ, Rıfat: Sosyal Kadınlar Partisi
1983 İLERİ, Selim: Son Yaz Akşamı
1983 İZGÜ, Muzaffer: Çanak Çömlek Patladı
1983 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Ona Sevdiğimi Söyle
1983 KAFTANCIOĞLU, Ümit: İstanbul Allak Bullak
1983 KAVUKÇU, Cemil: Pazar Güneşi
1983 KILIÇLI, İzzet: Mavi Devler
1983 KİLİMCİ, Ayşe: Sevdadır Her işin Başı
1983 KUTLU, Mustafa: Ya Tahammül Ya Sefer
1983 MIHÇI, Ali İhsan:Yörük Hikayeleri
1983 ÖRER, Fuat: Bir Tarihsel Düş
1983 ÖZCAN, Celal: Düğüncüler
1983 ÖZDENÖREN, Rasim: Denize Açılan Kapı
1983 SAVAŞÇI, Fethi: Makinalar Çalışırken
1983 SEMİH, Mehmet: Hurda Kralı
1983 SEMİH, Mehmet: Umutla Yaşıyoruz Efendim
1983 SU, Hüseyin: Tüneller
1983 ŞAHİN, Osman: Acı Duman
1983 ŞENGİL, Salim: Güzel Bir Oyun
1983 TANER, Haldun: Yalıda Sabah
1983 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Hikayeler (Kitaplaşmayan 2 hikâyesiyle birl.tüm öyk.)
1983 TIĞLI, Erhan: İkramiyeli Dünya
1983 TOSUNER, Necati: Necati Tosuner Sokağı
1983 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Beş Günün Öyküsü
1983 UYAR,Tomris: Gecegezen Kızlar
1983 ÜLKER, Hüdai: Gurbet İnsanları (u.ö)
1983 YÖRÜK, Ali: Artin Usta
1983 YÜCEL, Şevket: Bir Sevgi Adam
1983 YÜCEL, Tahsin: Ben ve Öteki
1984 AKKUŞ, Taki: Cennetlik Dul
1984 APAYDIN, Talip: Hendek Başı
1984 ARAL, İnci: Uykusuzlar
1984 AYDIN, Refik: Adalarda Gündüz, Küçük Fahişe
1984 AYDIN, Refik: Ter Soğudukça
1984 AYVAZ, Ülkü: İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim?
1984 BALCILAR, Zeynep: Yine Bir Gülnihal
1984 BARAN, Selçuk: Tortu
1984 BULUT, Şevket: Kefensiz Ölüler
1984 ÇOKUM, Sevinç: Derin Yara
1984 DAYIOĞLU, Gülten: Azat Kuşu
1984 DAYIOĞLU, Gülten: Deli Bey
1984 ERAY, Nazlı: Hazır Dünya
1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Bir Kucak Çiçek
1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Hava Parası
1984 ESENDAL, Memduh Şevket: İhtiyar Çilingir
1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Veysel Çavuş
1984 FARIMAZ, Şükran: Çiçeklerle
1984 FELEK, Burhan: Receb’in Kahvesi 1
1984 GÜMÜŞ, İsmail: Boşnak Türküsü
1984 GÜNGÖR, Necati: Hayatımın Yedi Hikâyesi (ilk iki kitabındaki öykülere yedi yeni öykü ilavesiyle)
1984 İZGÜ, Muzaffer: İşte Mühür İşte Sen
1984 İZGÜ, Muzaffer: Ortadireği Yıkan Ayı
1984 İZGÜ, Muzaffer: Üç Halka Yirmibeş
1984 KARABULUT, Özcan: Karşı Öyküler
1984 KILIÇLI, İzzet: Mavi Devler
1984 KULİN, Ayşe: Güneşe Dön Yüzünü
1984 KUTLU, Ayla: Hüsnüyusuf Güzellemesi
1984 KÜR, Pınar: Akışı Olmayan Sular
1984 NESİN, Aziz: Kalpazanlık Bile Yapılamıyor
1984 NESİN, Aziz: Yetmiş Yaşım Merhaba
1984 ÖNEL, Ahmet: Matinede Mükremin
1984 SELİMOĞLU, Zeyyat: Gemi Adamları (bütün deniz öyküleri)
1984 TİMUROĞLU, Vecihi: Minnacık Kadın
1985 AKKUŞ, Taki: Kır Çiçekleri
1985 AKTUNÇ, Hulki: Ten ve Gölge
1985 APAYDIN, Talip: Hem Uzak Hem Yakın
1985 ATASÜ, Erendiz: Lânetliler
1985 AYDIN, Lütfiye: İkili Yalnızlık
1985 AYVAZ, Ülkü: Gri Oğullar
1985 BÜKE, Savaş: Olur Böyle Şeyler
1985 CEYHUN, Demirtaş: Babam ve Oğlum
1985 DAYIOĞLU, Gülten: Ölümsüz Ece
1985 ERAY, Nazlı: Eski Gece Parçaları
1985 ESENDAL, Memduh Şevket: Bizim Nesibe
1985 GEBEŞ, H. Avni: Gülme Gülmeme Üzerine
1985 GÖR, Sıtkı Salih: Yol Bitmeden
1985 GÜNEL, Burhan: Nergiz
1985 HALİL, İlyas: Çıplak Yula
1985 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Eski Bir Balerin
1985 İNANÇ, Remzi: Şey
1985 KARAOĞLU, İbrahim: Dalga Dibe Düştü
1985 KAYA, İ. Güven: Her hangi Bir Yerde
1985 KAYA, Zekeriya: Sırtımdaki Semer
1985 KEKEÇ, Ahmet: Son İyi Şeyler
1985 KIYAFET, Hasan: Görüş Günü
1985 KOCAGÖZ, Samim: Gecenin Soluğu
1985 KORCAN, Kerim: Canlı Bayraklar
1985 MUNGAN, Murathan: Son İstanbul
1985 ÖZKAN, Cafer: Paşanın Heykeli
1985 PERİDE CELAL: Pay Kavgası
1985 SARIHAN, Şenal: Kafes
1985 TIĞLI, Erhan: Türküleşsin Dünya
1985 TİMUÇİN, Afşar: Neden Bazı Akşamlar
1985 TİRALİ, Naim: Piraziz Nere, Berlin Nere
1985 UÇKAN, H. Vasfi: Ölümün Yüzü
1985 UYAR ,Tomris: Rus Ruleti-Dön Geri Bak (toplu öyküler)
1985 YESARİ, Afif: İnsanlar ve Öyküler
1985 YILDIZ, Bekir: Bozkır Gelini
1985 YILMAZ, Durali: Gel İçimde Ağla
1985YILMAZ, Abdullah: Çökendirek
1986 ABAYHAN, Muzaffer: Başkanın Demokrasisi
1986 ARAL, İnci: Sevginin Eşsiz Kışı
1986 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Titanik’te Dans
1986 BAYKURT, Fakir: Duisburg Treni
1986 BAYSAL, Faik: Militan
1986 BELLİ, Şemsi: Aşk Dersleri
1986 DAYIOĞLU, Gülten: Geriye Dönenler
1986 ESENDAL, Memduh Şevket: Kelepir
1986 GÜLER, Mehmet: Dostum Alabalık
1986 GÜNGÖR, Necati: Unutulmaz Bir Kadın Resmi
1986 GÜRSEL, Nedim: Sevgilim İstanbul
1986 HAKSAL, Ali Haydar: Evdeki Yabancı
1986 İZGÜ, Muzaffer: Devletin Malı Deniz
1986 İZGÜ, Muzaffer: Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?
1986 KOCAGÖZ, Samim: Simon Pépéta'ya
1986 MUNGAN, Murathan: Cenk Hikayeleri
1986 ORUÇOĞLU, Nezihe: Acı Harmanı, Zemheride Baharı Bekler Gibi
1986 ÖNDERSEVER, Cengiz: Kapalı Sevda
1986 ÖZDAMAR, Semra: Sessiz Çığlıklar
1986 PEKŞEN, Yalçın: Nuh Peygamber’in Seyir Defteri
1986 SAVAŞÇI, Fethi: Ayva Kokulu Ev
1986 ŞAHİN, Osman: Kan (Film senaryo ve öyküsü)
1986 ŞENSOY, Ferhan:*Ayna Merdiven
1986 TOPRAK, Füruzan: Dövme
1986 UYAR,Tomris: Yaza Yolculuk
1986 UZUNER, Buket: Benim Adım Mayıs
1986 YALSIZUÇANLAR, Sadık: Şehirleri Süsleyen Yolcu
1986 YAŞACAN, Durcan: Konuşsana
1986 YILMAZ, Abdullah: Çökendirek
1986 YURDAKUL, Ahmet: Körfez Üstü Yıldız Gezer
1987 ALTAN, Çetin: Rıza Beyin Polisiye Öyküleri
1987 BALKIZ, Ali: Güller Kitaplara
1987 BAŞARAN, Mehmet: Yasaklı
1987 BİLGİLİ, Gülderen: Bir Gece Yolculuğu
1987 BUYRUKÇU, Muzaffer: Hüzünlü Kar Çiçekleri
1987 CEYHUN, Demirtaş: Eylül Hikayeleri
1987 ÇAKMAK, Figen: Kırık Dökük Bir Yaşam
1987 ÇOKUM, Sevinç: Derin Yara
1987 ÇOKUM, Sevinç: Onlardan Kalan
1987 DORUK, Kamil: Antik sevgililer
1987 ERAY, Nazlı: Yoldan Geçen Öyküler
1987 ERGİN, Özgen: Şarlo Kemal
1987 GÜNEL, Burhan: Bisiklet Günleri
1987 HAKSAL, Ali Haydar: Sesim Bana Yetmiyor
1987 HALİL, İlyas: İt Avı
1987 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Ürkek Kuşlar
1987 İZGÜ, Muzaffer: Siz Bilirsiniz Paşam
1987 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Ömrüm Ömrüm
1987 KAVUKÇU, Cemil: Patika
1987 KAYACAN, Feyyaz: Bir Deli Değilin Defterleri
1987 KIYAFET, Hasan: İşkence Öyküleri
1987 KİLİMCİ, Ayşe: Sevgi Yetimi Çocuklar
1987 KURDAKUL, Şükran: Öyküler
1987 MUNGAN, Murathan: Kırk Oda
1987 NESİN, Aziz: Maçinli Kız İçin Ev
1987 ÖNEL, Ahmet: İkinci Yaşamın Günlüğü
1987 ÖZ, Erdal: Havada Kar Sesi Var (Yorgunlar'dan dört öykü ile birlikte)
1987 ÖZDAMAR, Semra: Kadırgada Son Horon
1987 ÖZGENTÜRK, Işıl: Derdim Yener Sakin Ol
1987 ÖZLÜ, Demir: Berlin’de Sanrı
1987 ÖZLÜ, Tezer: Eski Bahçe - Eski Sevgi adıyla, 1987)
1987 ÖZTAŞ, Mahir: Ay Gözetleme Komitesi
1987 SELİMOĞLU, Zeyyat : Bir Şarkı Gibiydi
1987 ŞENGİL, Salim: Savrulup Gidenler
1987 TÜMER, Gürhan: Aslan Cemil
1987 ULAY, Faruk: Kopuk Bağlantılar
1987 YILDIRIM, İbrahim: Bir Cinayetin Ekonomisi
1988 ABAYHAN, Muzaffer:*Bostancı Vapurunda Demokrasi Denemeleri
1988 AKBAL, Oktay: Ey Gece Kapını Üstüme Kapat
1988 ATASÜ, Erendiz: Dullara Yas Yakışır
1988 AYVAZ, Sezer Ateş: Aynalarda Yaz
1988 BALEL, Mustafa: Le Transanatolien (Fransızca öykü, Paris-1988)
1988 BAŞAR, Kürşat: Kış İkindisinin Evinde
1988 BİLGE, Muammer: Kanaldaki Yabancı
1988 EDGÜ, Ferit: Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı
1988 EFE, Hürrem: Köyden İndim Hollanda’ya
1988 ESEN, Burhan: İnsan Sevgisi
1988 ESENDAL, Memduh Şevket: Gödeli Mehmet
1988 GEZER, Nadir: Yürüyen Gece
1988 GÜLER, Mehmet: Aydede’nin Öpücüğü
1988 GÜLER, Mehmet: Bir Eski Sevda
1988 GÜLER, Mehmet: En Güzel Gülücük Oyunu
1988 GÜNEL, Burhan: Fayton
1988 GÜRELİ, Nail: Biz Bu İhtilali Niye Yaptık?
1988 GÜRELİ, Nail: İhtilalin Gülleri
1988 GÜRSEL, Nedim: Sorguda
1988 GÜRSES, Ali Nurettin: Gece Yarısı Sinderella
1988 HAKSAL, Ali Haydar: Sarıldığım Soğuk Bir Ceset
1988 İZGÜ, Muzaffer: Demokrasimiz Kaç Para Eder?
1988 İZGÜ, Muzaffer: Zıkkımın Kökü
1988 KESTEL, Serhat: Cennette Bir Mevsim
1988 KIVANÇ, Ümit: Aşkım Bana Resimaltı
1988 NESİN, Aziz: Nah Kalkınırız
1988 ÖZAKIN, Aysel: Mavi Maske
1988 ÖZDAMAR, Semra: Sekiz Kadın
1988 ÖZLÜ, Demir: Stockholm Öyküleri
1988 PEKŞEN, Yalçın: Suya Sabuna Dokunarak 2
1988 SAY, Ahmet: Güneşin Savrulduğu Yerden
1988 ŞAHİN, Osman: Kolları Bağlı Doğan
1988 ŞENOCAK, Hakan: Karanfilsiz
1988 ŞENSOY, Ferhan: Düşbükü
1988 ŞiPAL, Kâmuran: Köpek İstasyonu
1988 TİRALİ, Naim: Aşk Dediğin
1988 UZUNER, Buket: Ayın En Çıplak Günü
1988 YILDIZ, AHMET: Üçlü Kavşak
1989 AKTUNÇ, Hulki: Bir Yer Göstericinin Hayatı
1989 BARAN, Selçuk: Yelkovan Yokuşu
1989 BEKTAŞ, Habip: Yorgun Ölü
1989 BUĞRA, Hatice Bilen: Umursanmayan Kadınlar
1989 BUYRUKÇU, Muzaffer: Her Yer Karanlık
1989 ÇİÇEKOĞLU, Feride: Sizin Hiç Babanız Öldü mü?
1989 ERAY, Nazlı: Aşk Artık Burada Oturmuyor
1989 GEZER, Nadir: Puslu Hüzün
1989 GÜLER, Mehmet: Üst Geçit
1989 HAKSAL, Ali Haydar: Sokağın Adı Issız
1989 HALİL, İlyas: Boyansin Ramazan
1989 HERGÜNSEL, Cafer: Yaşam Sürgünlerini Verirken
1989 İZGÜ, Muzaffer: Yıl Sıfır Darbe Hazır
1989 KIYAFET, Hasan: Yelkovanotu
1989 KİLİMCİ, Ayşe: Gül Bekçisi
1989 KONDUK, Kandemir: Üniformanın Hatırı Var
1989 MERiÇ, Nezihe: Bir Kara Derin Kuyu
1989 MUNGAN, Murathan: Lal Masallar
1989 ÖZTAŞ, Mahir: Korku Oyunu
1989 SANCAK, Jale: Bu Gece Pera’da
1989 ŞAHİN, Osman: Ay Bazan Mavidir
1989 TULGAR, Ahmet: Evsiz Ülke Hikayeleri
1989 TUNÇ, Ayfer: Aziz Bey Hadisesi
1989 TUNÇ, Ayfer: Saklı
1989 UZUNER, Buket: Güneş Yiyen Çingene
1989 YILDIZ, Bekir: Seçilmiş Öyküler
1989 YILMAZ, Durali: Akrebin Dansı
1989 YILMAZ, Durali: Çilekeş Müslümanlar
1989 YILMAZ, Durali: Ölmeden Ölenler
1989 YÜCEL, Tahsin: Aykırı Öyküler

Ali ŞAHİN

Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini Taslağı 4/ Ali ŞAHİN

VII. Son Dönem (1990'dan Günümüze)
1990 ÇAKAR, Tuğrul: Suya Çağrı (fotoğraf albümleri)
1990 ALPTEKİN, Mahmut: Tünel Çıkmazı
1990 BAŞARAN, Mehmet: Hoşçakal Dünya
1990 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bin Hüzün
1990 BÜKE, Savaş: Hanımefendi Tatilden Döndüler
1990 AKAŞ, Cem: Noktanın Kesişimleri Antolojisi
1990 DÖLEK, Sulhi: Balığın Şarkısı
1990 EFE, Hürrem: İkibin’e On Var
1990 GÜNGÖR, Necati: Sinema Kuşu Sevgilim
1990 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Kırlangıçsız Geçti Yaz
1990 ILGAZ, Rıfat: Şeker Kutusu
1990 İĞCİ, Nurettin: Hastirlan Köyü
1990 İZGÜ, Muzaffer: Bir Namussuz Aranıyor
1990 KARABULUT, Özcan: Hüzünle Bazı Günler
1990 KARADAYI, İsmet Kemal: Ve İyi Günler Hepinize
1990 KARASU, Bilge: Kılavuz
1990 KAVUKÇU, Cemil: Temmuz Suçlu
1990 KILIÇLI, İzzet: Tozların Dansı
1990 KORCAN, Kerim: Acılar Çemberi
1990 KUTLU, Ayla: Sen de Gitme Triyandafilis
1990 KUTLU, Mustafa: Bu Böyledir
1990 KUTLU, Mustafa: Sır
1990 LEVİ, Mario: Bir Şehre Gidememek
1990 LEVİ, Mario: Madam Floridis Dönmeyebilir
1990 NESİN, Aziz: Rüyalarım Ziyan Olmasın
1990 SELİMOĞLU, Zeyyat: Aramızdaydı O Gün
1990 ŞAKAR, Cemal: Gidenler Gidenler
1990 TOSUNER, Necati: Çılgınsı
1990 TURAN, Güven: Düş Günler
1990 UYAR, Tomris: Sekizinci Günah
1991 ANKARA, Zeynep: Kanatsız Düşüşler
1991 ATABEK, Erdal: Belki de Sensin
1991 AY, Nurten: Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı
1991 AYVAZ, Ülkü: Olaylar ve Kahramanlar
1991 BALEL, Mustafa: Turuncu Eleni
1991 BAYDAR, Oya: Elveda Alyoşa
1991 BAYSAL, Faik: Tutu
1991 CUMALI, Necati: Uzun Bir Gece
1991 DEMİRKAN, Renan: Üç Şekerli Demli Çay
1991 DORMAN, Yeşim: Merdivenaltı (Yeşim Dorman Müderrisoğlu adıyla)
1991 DURU, Orhan: Bir Büyülü Ortamda
1991 EDGÜ, Ferit: Binbir Hece
1991 EFE, Hürrem: Doğru Olmaz Ya Olursa
1991 ERAY, Nazlı: Kuş Kafesinde Baron
1991 GÜRSEL, Nedim: Son Tramway
1991 HAKSAL, Ali Haydar: Ay Işığında Vav'ın Odası
1991 İLERİ, Selim: Hüzün Kahvesi (Cumartesi Yalnızlığı ve Pastırma Yazı'na bir yeni öykü ilavesiyle)
1991 İZGÜ, Muzaffer: Bizim Ayılar Amerikalıları Çok Sever
1991 KUTLU, Ayla: Sen de Gitme Triyandafilis
1991 MAĞDEN, Perihan: Haberci Çocuk Cinayetleri
1991 MÜDERRİSOĞLU, Yeşim Dormen: Merdivenaltı
1991 NESİN, Aziz: Aşkım Dinimdir
1991 OZAN, Can: Demokrat Eşek
1991 ÖNDERSEVER, Cengiz: Cuma’yı Gömme Töreni
1991 ÖZARIKÇI, Barlas: Serada Aşk
1991 ÖZYALÇINER, Adnan: Alaycı Öyküler
1991 ÖZYALÇINER, Adnan: Cambazlar da Savaşı Yitirdi
1991 SANCAK, Jale: Aynadaki Yüzler
1991 TAMER, Ülkü: Alleben Öyküleri
1991 TEKİN, Nuray: Tek Kişilik Ölüm
1991 UZUNER, Buket: İki Yeşil Su Samuru
1991 YAVAŞLI, Aydoğan: Hayret Bi'şey Yaa!
1992 ACAR, Turgut: Kar Üstünde Kızıl Laleler
1992 AĞAOĞLU, Adalet: Gece Hayatım
1992 AKÇAM, Dursun: Sevdam Ürktü
1992 AKÇAY, İzzet Harun: Mavi Şehir
1992 ALİYE, Zeynep: Aliye'nin Öyküleri
1992 ALTINER, Ayşe Yunus: Kayıp Anahtar
1992 ANKARA, Zeynep: Kanatsız Düşüşler
1992 ATASÜ, Erendiz: Onunla Güzeldim
1992 AY, Behzat: Kuşku ve Korku
1992 AYDIN, Lütfiye: Sengisemai Bir Ölüm
1992 BALEL, Mustafa: Turuncu Eleni
1992 BARAN, Selçuk: Arjantin Tangoları
1992 BAŞAR, Kürşat: Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum
1992 BAŞARAN, Mehmet: Kalın Mavi Bir Ses
1992 BAŞARIR, Başar: Kent Kitabı
1992 BENDER, Cemşit: Kürt Kızı Zenge
1992 BENER, Erhan: Aşk-ı Muhabbet Sevda
1992 BİLEN, Hatice: Ayın Uysal Işığı
1992 BURAK, Cihat: Yakutiler
1992 BUYRUKÇU, Muzaffer: Şarkı Gibi
1992 CEHİZ, Neşe: Evlilik Cüzdanını Buruşturan Öyküler
1992 ÇETİNKAYA, Yavuzer: Savaş ve Doğum
1992 DİNÇMEN, Kriton: Symphonia Kakophonica
1992 DUREL, Nursel: Yazılı Kaya
1992 ERGEN, Kemal Kenan: Hisseli Harikalar
1992 ERKOCA, Yurdaer: Yitik Zaman Sancısı
1992 ESENDAL, Memduh Şevket: Güllüce Bağları Yolunda
1992 GÜLER, Mehmet: Ferhat Gibi
1992 GÜLÜSEVER, Mustafa: Mutlu Köyün Mutsuz Kadını
1992 GÜNGÖR, Necati: Masal Kuşu (seçme öyküler)
1992 GÜRELİ, Nail: Cehennem Kahkahası
1992 GÜRLEK, Cemal: Buğulu Cam
1992 ILGAZ,Rıfat: Dördüncü Bölük
1992 İĞCİ, Nurettin: Entellere Dantel
1992 İLERİ, Selim: Kötülük (Son Yaz Akşamı'na bir öykü ilavesiyle)
1992 İZGÜ, Muzaffer: Bir Mayıs Polis Bayramı
1992 KESKİN, Yıldırım: Yoldan Geçen Adam
1992 KIZILKAYA, Muhsin: Ben Hala Annemin Dilini Kullanamıyordum
1992 LEVİ, Mario: En Güzel Aşk Hikayemiz
1992 MARGOSYAN, Mıgırdıç: Gavur Mahallesi
1992 ÖKMEN, Necdet: Sen Kimbilir Ne Kadar Güzel Ölümsün?
1992 ÖZBAY, Kezban: Arka Balkon
1992 ÖZYALÇINER, Adnan: Taş (ilk dört kitabından seçmeler)
1992 SARI, İbrahim: Çalkantı
1992 SAVAŞIR, İskender: Masaldan Sonra
1992 SELİMOĞLU, Zeyyat: Denizlerin,İstanbul
1992 ŞENGİL, Salim: Penceredeki Işık
1992 Tuğrul Çakar: Fırat'ı Beklerken (fotoğraf albümleri)
1992 TUNÇ, Güven: Gökyüzünü Arayan Mavi
1992 USLU, A.Didem: Tutkulu Bir İstanbul Üçlemesi
1992 UYAR, Tomris: Otuzların Kadını
1992 YALSIZUÇANLAR, Sadık: Gerçeği İnciten Papağan (Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki öykülerle birlikte)
1992 YAVAŞLI, Aydoğan: Herıld Yani
1992 YILMAZ, Duran: Kadın Korkusu
1993 BURAK, Sevim: Palyaço Ruşen
1993 İŞİGÜZEL, Şebnem: Hanene Ay Doğacak
1993 ABAYHAN, Muzaffer: Bunları Kesmek Lazım
1993 ABAYHAN, Muzaffer: Hoşçakal Amerika
1993 ACAR,Turgut: Karlar Ülkesinde Kızıl Laleler
1993 AKARSU, Hikmet Temel: Çaresiz Zamanlar
1993 AKYÜZ, Hüseyin: Samuray Fırtınası
1993 ALTINTAŞ, Turan: Zengin Kapısı
1993 ATILGAN, Yusuf: Eylemci (Tüm öyküleri)
1993 BAL, Meltem: Satılık Sevinçler
1993 BALKI, Şakir: Şeytan Aletleri
1993 BALKIZ, Ali: Karın Altı Kardelen
1993 BAYIR, Arslan: Alara Yolu
1993 BAYIR, Arslan: Etobur Öyküler
1993 BELE, Tansu: Ah Benim Bir Başıma İstanbul Kadınlığım
1993 BELE, Tansu: Aya Geceye Yalnız Doğar
1993 BENER, Vüs’at O.: Siyah- Beyaz
1993 BİLGİN, Sibel: Bana Bir Harf Söyle
1993 ÇALLI, Osman: Düş Gezginleri
1993 ÇOKUM, Sevinç: Rozalya Ana
1993 DİNÇMEN, Kriton: Hiçlikte Randevu
1993 ERDOĞAN, Ali: Bilindiği Gibi Değil
1993 ERDOĞAN, Yılmaz: Hüzünbaz Sevişmeler
1993 EREZ, Selçuk: Hafif Meşrep Kadınlar
1993 ESENDAL, Memduh Şevket: Gönül Kaçanı Kovalar
1993 GÜLER, Mehmet: Aşkı Çeyrek Geçe
1993 GÜMÜŞ, Semih: T.Yazınından Seçilmiş Hayvan Öyküleri(Derleme)
1993 GÜNEL, Burhan: Ateşi Seçtim
1993 GÜRBÜZ, Şule: Kambur
1993 GÜRELİ, Mehmet: Alope’nin Odası
1993 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Öyküler (Bütün Öyküleri)
1993 İŞİGÜZEL, Şebnem: Hanene Ay Doğacak
1993 İZGÜ, Muzaffer: Nasıl Baba Oldum?
1993 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Aşk Allahaısmarladık
1993 KAPUSSUZOĞLU, M. Celal: Atlar ve Sahipleri
1993 KARAKAYA, Müsteşir: Burada Deniz Vurgun
1993 KARALAR, Zafer: Yanılgılara Göz Kırpan Umutlar
1993 KARAS, Nursen: Ceviz Sürgünü
1993 KARAS, Nursen: İçinden Rüzgar Geçen Sarı
1993 KAYACAN, Feyyaz: Bütün Öyküler
1993 KÖRPE, Dost: Zaman Sona Ermeli
1993 MACUN, Ender: Yağmur Uykusu
1993 OZAN, Can: Demokrasi Köyü
1993 ÖZCAN, Halil İbrahim: Randevu Hazırlığı
1993 ÖZYALÇINER, Adnan: Sağanak (Yıkım Günleri'nin 2.basımı.İlki:1972)
1993 SAMANCI, Suzan: Reçine Kokuyordu Helin
1993 SANCAK, Jale: Bahçedeki Tuhaf Adam
1993 SELİMOĞLU, Zeyyat: Eski Defterden Yeni Deftere
1993 SEMERCİ, Gül Abus: Canım Kocacım
1993 ŞAHİN, Osman: Selam Ateşleri
1993 ŞAHİN, Osman: Son Yörük
1993 ŞENGİL, Salim: Penceredeki Işık
1993 ŞENKON, Attila: Uykusuz Gece Düşleri
1993 TEOMAN, Ali: İnsansız Konağın İkonu
1993 TOPBAŞ, Hasan Ali: Ölü Zaman Gezginleri
1993 Tuğrul Çakar: En Uzaktaki Gri
1993 UZUNER, Buket: Karayel Hüznü
1993 ÜÇER, Erten: Yangın Yerinde
1993 ÜNAL, Ümit: Amerikan Güzeli
1993 YADİGAR, Saliha: Unutma Beni
1993 YARICI, Doğan: Evlâ
1993 YILMAZ, Duran: Kadın Korkusu
1993 YULA, Özen: Öbür Dünya Bilgisi
1993 YURDUŞEN, Veli: Kahyaların Selim Dede
1994 ACAR, Turgut: Gülbeyaz
1994 AKGÖL, Nalan: Yıl İsa’dan Sonra Dokuz Yüz
1994 AKSAL, Sabahattin Kudret: Öyküler (İki öykü ilavesiyle toplu basım)
1994 AKTAŞ, Cihan: Son Büyülü Günler
1994 AYDIN, Lütfiye: Ölüm Erken Bir Akşamdır
1994 BALKIZ, Ali: Yaşam Bir An’lar Toplamıdır
1994 BELEN, Tansu: Ay Geceye Yalnız Doğar
1994 BENER, Hikmet Erhan: Gece Gelen Ölüm
1994 BENER, Hikmet Erhan: Günbatımı Öyküleri
1994 BİLİR, Ali F.: Üşüyen Sıcak Yüreğim
1994 BUCAK, Nevra: Beyoğlu'nun Eski Ustaları
1994 BUYRUKÇU, Muzaffer: Yüzün Yarısı Gece
1994 DÖLEK, Sulhi: Aynalar
1994 ERAY, Nazlı: Düş İşleri Bülteni
1994 ERDEM, Özdilek: Aziz Nesin'i Nasıl Ağlattım?
1994 EVREN, Süreyya: Zaman Zaman Öyküleri
1994 GÜLSEVER, Mustafa: Cennetten Çıkışın Öyküsü
1994 GÜNEL, Burhan: Karanfil ve Hançer
1994 GÜREL, Fatma: Bir Yaz Gecesi
1994 HAKSAL, Ali Haydar: Zamanların Öyküsü
1994 İMRE, Mehmet Fehmi: Sessizlik Hikayeleri
1994 İŞİGÜZEL, Şebnem: Öykümü Kim Anlatacak
1994 İZGÜ, Muzaffer: Dandini Vatandaş Dandini
1994 KARAAVCI, Ali: Bahar Özlemi
1994 KAVUKÇU, Cemil: Uzak Noktalara Doğru
1994 KOÇ, Zerrin: Ben Sizi Çok Aradım
1994 MARGOSYAN, Mıgırdıç: Söyle Margos Nerlisin
1994 MERT, Necati: Minnacık Bir Uçurum
1994 MUNGAN, Murathan: Kaf Dağı'nın Önü
1994 OĞUZ, Zeki: Yüreğimi Getirdim Armağan
1994 ÖZEL, Sevgi: Devrimciler Aşık Olmaz-dı
1994 PERİDE CELAL: Mektup
1994 SAÇLIOĞLU, Mehmet Zaman: Yaz Evi
1994 SEZGİN, Dinçer: Sokağa Çıkma Yasağı
1994 ŞENKON, Atilla: Ten Yükü
1994 ŞENKON, Atilla: Tutkuyla Yarışan Öyküler
1994 TİRALİ, Naim: Çılgınca Şeyler
1994 TORUS, Hanife: Sahurla Gelen Erkekler
1994 UÇKAN, Gürkan: Geceyarısı Güneşi
1994 UZUNER, Buket: Şairler Şehri
1994 YARICI, Doğan: Kemik
1994 YUMER, Hür: Ahdım Var
1995 ACAR,Turgut: Gülbeyaz
1995 AKAŞ, Cem : Gizli Hava Müzesi
1995 AKTAŞ, Cihan : Son Büyülü Günler
1995 ALİYE, Zeynep : Dolunay Vardı
1995 ATBAŞOĞLU, Cem : Ars Longa Bahar Kısa
1995 ATEŞ,Kemal: Bir Şarkıyı Dinlerken
1995 BALKIZ, Ali: Yaşam Bir Anlar Toplamıdır
1995 BAYDUR, Mehmet : Gözün Kahverengi Suyu
1995 BENER, Erhan : Günb


Posted: 03:43, 2006-10-11
Comments (0) | Link

Esintiler Arşivinden 2 ...

"Taşköprü'den Esintiler"
"alisahin37sitemynet.com"
İçin soldaki "GOOGLE"a TIKLAYINIZ...

logo_25blk.gif

alişahin_em.ed.öğr.

::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTELERİ :::

A. Şahin'in Bloknotu/ Ekim '05

Ali ŞAHİN'in Not Defteri/ Şubat '06

Çocuk ve Edebiyatı/ Ocak '06

Edebiy@t/ Kasım '05

Edebiy@t 2005/ Eylül '05

Edebiyat Dünyası/ Aralık '05

Geçmiş Gelecek/ Şubat '06

Gerçeğin Sesi/ Eylül '05

Gökırmak / Temmuz '05

Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri (Seçki)/ Aralık '05

Güncem- Kişisel Sitem/ Temmuz '05

Kastamonu Net/ Eylül '05

Kastamonu Net (Blogcu)/ Aralık '05

Öykü/ Ocak '06

Öyküler & Öykücüler/ Aralık '05

Rıfat Ilgaz Arşivi/ Ocak '06

Roman Yazıları/ Aralık '05

Şiirler & Şairler/ Aralık '05

Taşköprü'den Bakış/ Kasım '05

Taşköprü'den Esintiler/ Haziran '05

Taşköprü'den Esintiler 2/ Ağustos '05

Taşköprü'nün Sesi / Temmuz '05

Yazıhamit Köyü/ Ekim '05

Yeni Edebiyat (Blogcu)/ Kasım '05

Yeni Edebiyat/ Ocak '06

Yedinci Sanat/ Aralık '05

Yeniden Dergi/ Kasım'05

Yeniden Dergi (Turklog)/ Ocak '06

Yeni Dergi/ Ekim '05


Atatürk'ün mirası akıl ve bilim

Akılcılık (rasyonalizm) ve olguculuk (pozitivzm) düşünceleri Atatürk'ün düşünsel gelişmesinde etkili olmuştur.Atatürk'te özelikle din konusunda, bireysel düşünmeyi temel almada, laiklik anlayışında akılcı görüşün tüm nitelikleri açık olarak görünür. Akılcılık okulunun en önemli temsilcilerinden Descartes 'ın önemli kitabı Usul Hakkında Nutuk adıyla Türkçeye çevirilerek, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlandı.Akılcı düşüncenin öteki büyük düşünürü Kant hakkında Kant ve Felsefesi adlı bir inceleme yayımlanmıştı. Atatürk'ün özel kitaplığında MEB'nin bu yayınları dışında L. Goldschimid 'in Kant und Halckel, 1906 adlı kitabı bulunmaktaydı.

Atatürk ayrıca, Fransız Devrimi'nin akılcı yönlerini benimseyen Auguste Compte 'u da incelemişti. M. Kemal'in 1916'da, Bitlis cephesinde kolordu komutanı iken okuduğu kitaplardan birisi olan, Ahmet Hilmi tarafından yazılmış, ' Allah'ı İnkâr Mümkün müdür' adlı eserin bir bölümü August Comte ve Felsefesi başlığını taşıyordu.Dr. Reşit Galip 'le yapılan bir konuşmada Atatürk'ün şu sözleri onun akılcı ve pozitivist düşüncesini yansıtır. ''Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman hızla dönüyor. Böyle bir düyada asla değişmeyecek yargılar konulduğunu ileri sürmek usun ve bilimin gelişmesini yadsımak olur.''


BİLİM EN GERÇEKÇİ YOL GÖSTERİCİ


Atatürk'ün şu ünlü sözü de onun ve Türk devriminin özünü ve olgucu yanını yansıtmaktadır: ''Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.'' ''Türk ulusunun ilerleme ve uygarlık yolunda (...) yol göstericisi olgucu bilimdir.'' Atatürk, ''bilim'' i her şeyin temeli, ''yaşam ve gücün nedeni'' olarak görüyordu. ''Bilim'' i laik olarak düşünüyordu. Çağdaşlaşma, uygarlık, Atatürk'ün temel amacıydı. Bunu şöyle dile getirir: ''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır.''

Akılcılık, Atatürk'ü Aydınlanma felsefesini derinden incelemeye götürmüştür. Aydınlanma felsefesi ve akımı, insanları, insan beynini, insan kafasını tutsak kılan bütün dogmalara karşı çıkmıştır. Usa, akla, doğaya, insanın mutluluğuna aykırı olan, tüm köhneleşmiş yargılara karşı bir isyandır Aydınlanma...

Atatürk, en önemli devrimin ''düşünce devrimi'' olduğu inancındaydı. Osmanlı yıkıntıları üzerine kurulan yeni Türkiye için bu yaşamsaldı. Yıkılması gereken birçok kalıp vardı. Bu nedenle de biçimsellikten çok yeni düşünce ve duyguların halka kazandırılmasını istiyordu. Bu bağlamda en önemli deyişi şöyledir: ''Beni görmek demek yüzümü görmek değildir. Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve duyuyorsanız bu yeter.'' Atatürk'teki laiklik düşüncesinin temelleri ''akılcılık'' düşüncesinde yatmaktadır. Atatürk'ün olaylara, tarihe, toplumsal düzene, bilimsel bakışı, gerçekçi tutumu, olayların üzerine korkusuz olarak gidişi, laik cumhuriyet rejiminin temellerinin atılmasını sağlamıştı.

Atatürk kendisine, ''Halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler kapanıyor, şimdi ben ne olacağım'' diye soran hocaya, çekilmeden, gerçekçi bir tutumla ''Adam olacaksın, hocam!'' karşılığını veriyordu. Kendisinden halife olmasını isteyenlere, ''Hayır, cumhuriyet kurulacaktır'' diyebiliyordu. Yanlış ve yıkım getiren düşünceler peşinden koşup büyük fetihlere girişmek isteyenlere ''Misak-ı Milli'' yi gösteriyordu. Kurtuluş için cami yapılmasında direnenlere, ''Halk cami değil, fabrika ve okul istiyor'' yanıtı veriyordu.

Bunlar, Atatürk'ün akılcılığının, devrimciliğinin örnekleridir. Atatürk'ün laiklik anlayışında, tanrıtanımazlık değil, boş inançlardan arınma, akla bağlanma, vardır.


BATILILAŞMA DEĞİL ÇAĞDAŞLAŞMA


Onun laiklik anlayışında, - boş inançlardan arınmış - bilim ve tekniğin ışığıyla olgunlaşmış, dini kötüye kullananlara yer vermeyen bir yöntem vardır. Atatürk'ün aydınlanma hareketi, 3 eski ve köhnemiş kurumun yıkılışıyla uygulamaya sokulmuştur. Saltanat yerine, cumhuriyet, hilafet yerine, çağdaşlık ve laiklik. Medrese yerine, çağdaş - bilime dayalı eğitim sistemi.

İlhan Selçuk 'un yazılarında özetlediği gibi: Atatürk'ün Aydınlanma devrimleri, aklın inançtan - bilimin dinden bağımsızlığı demektir.

Bu Aydınlanma devrimi, ümmetten bir ulus; kuldan - vatandaş yaratmıştır.

Türk ulusu düşünce alanında usçu yönde, akılcı düzene yönlendirilmiştir.Kimi yayınlar Aydınlanma devrimlerini İslam dininde yapılan bir reforma benzetmişlerdir (F. Rıfkı Atay, Çankaya, s.393). Aydınlanma devrimleriyle aslında Doğu'ya özgü mistik, dogmalara dayanan skolastik düşünce yıkılıyor, akla dayalı, yapıcı, araştırıcı, eleştirici, yaratıcı ve olumlu düşünce sistemine geçiliyordu. Yerleşmiş, köhneleşmiş dogma ve inançların insanın kafası ve düşüncesi üzerindeki ipoteği kaldırılmakta, akılcı yol ve yöntemlerle, bilimin yol göstericiliği sağlanıyordu.

Atatürk'ün Batılılaşma getirdiğini sanırlar, oysa Atatürk'te Batılılaşma deyimi yoktu. Batılılaşma, ''belki bir zaman kesitinde en ileri teknolojiyi kullanan toplum düzeyi'' biçiminde tanımlanabilirse, Atatürk'ün amaçladığı toplum düzeyi ve özlemi ''laik, uygar ve gelişmiş bir toplum'' olduğundan çağdaşlaşma deyimi daha uygun ve doğrudur.

Alev COŞKUN; Cumhuriyet, 12.11.2005

MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Herbir heceden heceden.
Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik,
Nam salmıştı asker içinde
Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola, önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar
.Kocabaş çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanısıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafiftiler, inceden inceden.
İriydi, Elif, kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim,
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, getirmişti
Niceden niceden.
Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı,
Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni
Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri, örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım.
Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifcik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

***************

MUSTAFA KEMAL'İN OĞLU

Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona,
Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken.
Geçiyordu paşalarla, beylerle
Su içmişti tarlasından şuncağız.
Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık.
Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe
Soluk alırken, ekmek yerken.
Köyün yetimiydi, ölmüştü babası Çanakkale'de,
Kale gibi tutardı omuzlarında başını.
İnce bacakları altında koca ayakları vardı
Sarıydı, kuruydu bozkırda bir çalı kadar,
On üçündeydi ama, göstermiyordu yaşını.
Bir zaman sonra top sesleri duyuldu uzaklardan
Al al oldu dağların moru.
Eli silah tutanlar girmişti cephelere bir bir,
Kadınlar, çocuklar, dedeler toplandı cami avlusuna
Sordu cümlesi birbirine ne yapak?
Ansızın düşman askeri görüldü çayırda,
Geldi çattı köye gavurun zoru.
Devrisi gün bir haber ulaştı evlere, samanlıklara
Alanda ismi yazılacakmış herkesin.
O saat bir yangın sardı Mustafa Kemal'in oğlunu,
Kimi Kadir diyecek, kimi Mıstık, kimi Özdemir...
Ankara'dan gelen rüzgarlar önünde
Ankara'ya uçan şahinlere karşı,
O, ne desin?
O, Mustafa Kemal'in oğlu, nasıl söyler,
Adını, bir avuç düşmana.
Mustafa Kemal'in oğlu yenilmez, tutsak olmaz,
Adını vermez süngüler altında,
Kellesini verse bilem.
Hem ağaç ağaçtır; öküz öküzdür,
İsim yakışmalı cana.
...
Bayrak mıydı ne, kartal kanadı mıydı ne,
Ses verdi göklerden adı.
O yürüyordu, köylünün dehşeti büyüyordu peşinde
Büyüyordu gövdesi
Büyüyordu dağ kadar.
Dur diye haykırdılar, namluları çevirip üstüne
Durmadı.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

home_an.gif

Attila İlhan'dan Asım Bezirci Portresi
----------------------------------

SÖYLEŞİ/ ATTİLÂ İLHAN- Konu: Asım BEZİRCİ
TIKLAYINIZ...

blommared_1__1_.gif

Kimi Sevsem, Sensin...

kimi sevsem sensin / hayret
sevgin hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırkızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkadamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

Attila İlhan

Attilâ İlhan (1925-2005)

15 Haziran 1925'te İzmir'in Menemen ilçesinde doğdu. İzmir'de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu'nu bitirdi. Atatürk Lisesi'ndeki öğrenciliği sırasında Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla eğitimi sürdürme hakkını kazandı. İstanbul'da Işık Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. 6 yıl aralıklarla Paris'te yaşadı. Türkiye'ye döndü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'nı üstlendi. Ankara'da Bilgi Yayınevi Danışmanlığını yaptı. Senaryolarında "Ali Kaptanoğlu" takma adını kullandı. Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Yelken ve Sanat Olayı dergilerini yönetti. İlk şiiri olan "Balıkçı Türküsü" 1941'de Yeni Edebiyat Dergisi'nde yayınlandı. "Nevin Yıldız" takma adıyla İstanbul, "Beteroğlu" takma adıyla Yücel dergilerinde şiirleri çıktı. 1946 CHP şiir yarışmasında "Cebbaroğlu Mehemmed" şiiriyle birincilik ödülü kazandı. Bu başarıdan sonra hızla tanınıp sevildi. Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikayeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlandı. Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girdi. Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirdi. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum şiir kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkiledi. Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün kitaplarındaki şiirlerinde divan şiiri ve şarkılardan da yararlandı. İlk iki romanı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez'den sonraki romanlarında tarihsel konulara ağırlık vermeye başladı. Bu tür romanlarında öz Türkçe akımına karşı çıktı. Senaryolarını yazdığı önemli filmler: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). 11 Ekim 2005 tarihinde İstanbul Maçka'daki evinde hayatını kaybetti.

ESERLERİ

ŞİİR:
Duvar (1948)
Sisler Bulvarı (1954)
Yağmur Kaçağı (1955)
Ben Sana Mecburum (1960)
Bela Çiçeği (1962)
Yasak Sevişmek (1968)
Tutkunun Günlüğü (1973)
Böyle Bir Sevmek (1977)
Elde Var Hüzün (1982)
Korkunun Krallığı (1987)
Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)

ROMAN:
Sokaktaki Adam (1953)
Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
Kurtlar Sofrası (1963/64)
Bıçağın Ucu (1973)
Sırtlan Payı (1974)
Yaraya Tuz Basmak (1978)
Fena Halde Leman (1980)
Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981)
Haco Hanım Vay (1984)
O Karanlıkta Biz (1988)

GEZİ-DENEME-ELEŞTİRİ:
Abbas Yolcu (1957)
Hangi Sol (1971)
Gerçekçilik Savaşı (1980)
Hangi Atatürk (1981)
Batı'nın Deli Gömleği (1982)
İkinci Yeni Savaşı (1983)
Sağım Solum Sobe (1985)
Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985)
Ulusal Kültür Savaşı (1986)

ÖDÜLLERİ
1946 CHP Şiir Yarışması Birinciliği
1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Tutuklunun Günlüğü ile
1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan Payı ile

Kaynak: edebiyatturk.net

0049.jpg

Dost

Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın,
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın,
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

Cahit Külebi

cide_r_lgazevi.jpg

RIFAT ILGAZ'IN EVİ YENİDEN YAPILMAK İÇİN YIKILDI

ÜNLÜ YAZAR RIFAT ILGAZ'IN EVİ YENİDEN YAPILMAK İÇİN YIKILDI. BELEDİYE BAŞKANI NEJDET DEMİR, ILGAZ'IN EVİNİN GELECEK YIL FESTİVALE YETİŞTİRİLECEĞİNİ SÖYLEDİ.

Ünlü edebiyatçımız Rıfat ILGAZ'ın doğduğu ev uzun yıllardan beri yapılmayı beklerken kısa süre önce Kültür ve Turizim Bakanlığı tarafından Cide Belediyesine tahsis edilen Ev ve Bahçe Belediye Başkanımız Nejdet DEMİR'in yoğun gayretleri sonucu Kurul kararı alarak yenisi yapılmak üzere bugün yıkıldı.Belediye Başkanımız Nejdet DEMİR bina 3 m daha arkaya çekilerek projeye uygun bir şekilde önümüzdeki festivalde açılacağını Rıfat Hocaya ve Cide ye yakışır bir görünüme kavuşacağını söyledi.

UĞUR GÜRSOY/CİDE; 23.09.2005
http://www.kastamonupostasi.com

ali_nazlı- Cide delegesi 031.jpg

CHP KASTAMONU İL KONGRESİNDE GERGİNLİK
Kastamonu Nasrullah gazetesi, 05.09.2005

***** ***** *****

KASTAMONU CHP'DEN 30 AĞUSTOS MESAJI
(Kastamonu Nasrullah gazetesi, 29.08.2005)

KASTAMONU İL İLÇE VE BELDE BELEDİYE BAŞKANLARI

Merkez: Turhan Topçuoğlu - MHP
Abana: Şevket Yazkan - CHP
Ağlı: Sami Mangaloğlu - AKP
Araç: Bahtiyar Yaşar - CHP
Azdavay: O.Nuri Civelek - AKP
Bozkurt: Engin Canbaz - AKP
Cide: Necdet Demir - DYP
Çatalzeytin: İ.Mussa UĞUZ - AKP
Daday: Kadir Er - CHP
Devrekani: Mümtaz Aliustaoğlu - AKP
Doğanyurt: Nurullah Kayıran - MHP
Hanönü: Orhan Özalp - AKP
İhsangazi: Numan Omuzlu - MHP
İnebolu: İdris Güleç - AKP
Küre: Engin Ayrancı - ANAP
Pınarbaşı: Halil Sarımeşe - MHP
Seydiler: Mehmet Şahin - AKP
Şenpazar: Mustafa Demir - ANAP
Taşköprü: Hasan Altan - AKP
Tosya: Sait Gülabacı - AKP
Ortalıca: Yusuf Arpacı - AKP
(http://www.kastamonuhaber.com)

Yazıların tamamı için TIKLAYINIZ...

Kastamonu Net_şhtşrfbc

"Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir."
Kemal Atatürk, Kastamonu Konuşması, 30.08.1925

tskpr_bldy_clsmlr_090.jpg

hasan_altan

Taşköprü Belediyesi Sosyal Tesisleri'nin altındaki bu Şelale(!) den en ufak yağmurda bile inen sular Pulcular Mahallesinin 1. , 2. ve 3. sokaklarındaki yolları Taşköprü Cumhuriyet Alanına indiriyor... Bu sulara çözüm aramaktansa her yağmur sonrası yenibaştan yol onarımı yapılıyor. O da ikinci yağmura kadar gidiyor. Bu yıl sokak sakinleri tozdan- dumandan boğuldular...Buna köklü bir çözüm yok mu acaba? İlgililerin dikkatine...

tskpr_bldy_clsmlr_097.jpg

Bu nasıl Şelale, susuz- selsiz demeyin sakın; bir de en küçük yağmurda seyreyleyin gümbürtüyü!...

tskpr_bldy_clsmlr_109.jpg

MERAKLISINA VE İLGİLİLERE NOT: DİĞER FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

20.09.2005:::
Yayınımızdan 25 gün sonra 3.sokaktaki çalışmalar...Yolun yukarısı asfaltlandı yine bir dahaki yağmurlara kadar... Çalışma yapılan kısım parke- taş döşenecek. (üstte) 1. Sokak yine beklemede... (alttaki resim)

20050829_046.jpg

***** ***** *****
***** ***** *****

BASINDA TAŞKÖPRÜ'NÜN MEŞHUR KUYU KEBABI
--------------------------------------------

Sarımsak cenneti

Taşköprü denince akla, önce sarımsak sonra da Biryan kebap (Kuyu kebabı ya da Kazık kebabı) gelir. Taşköprü Belediyesi, kekik kokan kuzuların zamanı olmamasına rağmen, sırf bizi kırmamak için 110 yıllık Kesiciler Kebapçısı'nı seferber etmiş. Biryan, burada sabah kahvaltısı niyetine yenirmiş ya, neyse. İşte, 4. kuşak temsilcisi İhsan Kesici'nin ağzından Biryan kebap: "Biryan mutlaka taze etle yapılmalı. Bunun için kuyu tabanına yakılan ateşle iyice ısıtılır. Temizlenen kuzuyu ortadan ikiye kesip çap demirine asarız. Kuyuda kor ateş kalmamalı, yanmamış çıralar mutlaka temizlenmeli. Ateşin üzerine etin yağ ve suyunun akması için bir kazan yerleştiririz. Biriken sudan pilav yapılır buralarda. Kuyunun ağzını bir kapakla kapatıp kenarlarını çamurla sıvarız. 1.5-2 saat sonra kuzu biryan hazırdır. "2 saatimiz var ya, çay kenarındaki çiftlik evine gitme zamanı, deyip yola koyuluyoruz. Ömer Özsoy?un dayı kızı Sevim Çallı nefis bir keşkek hazırlamış. Keşkeği beklerken taş gibi olmuş köy ekmekleri dilimlenip soba üzerinde gevretiliyor ve tereyağı sürülüyor. Yanında kuşburnu marmeladı ve pancar pekmezi. 2 saat sonra Özannem Et Lokantası?ndayız. Gezi boyunca bizi bir an olsun yalnız bırakmayan Kastamonu İl Kültür Müdürü Ziver Kaplan ve Taşköprü Belediyesi Başkan Yardımcısı Muzaffer Bey ile birlikte kolları sıvamış, Biryan kebaplarımızı yerken (elle yemek adettenmiş) konu dönüp dolaşıp yine sarımsağa geliyor. Sarımsak, Romalılardan kalma bir şehir olan Pompeiopolis'in bile önüne geçiyor zaman zaman. Ki, bu muhteşem şehir kalıntısı, olanaksızlıklar yüzünden gün yüzüne çıkarılamamış bir türlü. 'Beyaz altın' olarak adlandırılan sarımsak yöre halkının başlıca geçim kaynaklarından. Alın bu sarımsağı başka yerde ekin, aynı sonuca ulaşamıyorsunuz. Eh, hal böyle olunca Taşköprü her yıl eylül ayında beyaz altınına uluslararası bir kültür festivali düzenlemesin de ne yapsın!
Kastamonu'nun zengin yemek kültürünü bu sayfalara sığdırmak hayli zor. Araştırmacıların Kastamonu ve çevresinde 812 çeşit yemek tespit ettiklerini öğrenince, 'bir değil, birkaç kez daha gelmeli buraya' diyor insan. Belki o zaman Kestane çorbası ve Kızılcık tarhana çorbasını da tadarız. Üryani eriği, pirinci, pastırması, sarımsağı, tarihi, turizmi, deniz sefası her biri birbirinden derin araştırma konuları aslında. Bir kez daha geleceğiz Kastamonu'ya, ama bu kez baharda. Karadeniz?e hakim İnebolu ve Abana sahiline de ineceğiz.
www.lezzet.com.tr

20050901taskopru_227.jpg

BÜRYAN KEBABI BİZİMDİR, BİZİM KALACAK !

BÜRYAN KEBABI TARTIŞMASI BÜYÜYOR... BİR İDDİA DA TAŞKÖPRÜ BELEDİYE BAŞKANI HASAN ALTAN'DAN GELDİ. ALTAN, "BÜRYAN KEBABI BİZİM" DEDİ.

Ünlü Büryan kebabının patenti için
Siirt ve Bitlis arasında süren tartışmalara, Kastamonu'nun Taşköprü
İlçesi de katıldı.
Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Altan, Büryan kebabının asırlardır Taşköprü'nün yöresel yemeği
olduğunu savundu.
İstanbul, Bolu, Bursa ve Zonguldak'taki çok sayıda kebapçıda
''Meşhur Taşköprü Büryanı'' adı altında kebaplarının satışa
sunulduğunu bildiren Altan, şunları söyledi:
''Büryan adı verilen kuyu kebabının ilçede 400 yıllık geçmişi var.
400 yıllık kebabımız için Siirt ve Bitlislilerin kavga etmesine anlam
veremiyoruz. Her iki ilin çabaları da boşuna. Ayrıca, Bitlis ve
Siirt'in Büryanı bizimkinden farklı. Onların kebabının tadı asla
Taşköprü Büryanı gibi olamaz. Almanya, Hollanda ve Belçika'dan
turistler, özel olarak Taşköprü'ye Büryan kebabı yemeye geliyorlar.
Siirt ve Bitlislilerin bu kavgasına katılmayacağız. Biz zaten gerekli
başvurumuzu Nisan ayında yaptık.''
Siirtlilerin, Türk Patent Enstitüsü'ne (TPE), ''Siirt Büryan
Kebabı'' ibareli coğrafi işaret için başvuru yapmasına Bitlisliler
itiraz etmiş, TPE de itiraz üzerine söz konusu kebabı ''Siirt Büryan
Kebabı'' adıyla tescil etmemişti.

BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER HABERLER
http://www.yenisafak.com.tr/g06.html

Türkiye
'Büryan'da karar bilimin

AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler, önceki akşam gazetecilere Büryan kebabı ikram etti.

RADİKAL - ANKARA - Güneydoğu'nun komşu illeri Bitlis ve Siirt arasında yaşanan
'Büryan kebabı kimin' tartışmasında son kararı Türk Patent Enstitüsü (TPE) verecek. TPE yapacağı araştırmaya göre Büryan kebabı Bitlis ya da Siirt adına 'yöresel yemek' olarak tescil edilecek.
Siirt Valiliği'nin, TPE'ye başvurarak kebabı tescil ettirme girişimine AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler itiraz etmişti. Kiler, Büryan kebabını tanıtmak için önceki akşam gazetecilere bir yemek verdi. Yemekte, Bitlis'ten getirilen etle yapılan Büryan kebabı ikram edildi.
Kastamonu'nun Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Altan da, Büryan kebabının asırlardır Taşköprü'nün yöresel yemeği olduğunu ve tescil için başvurduklarını açıkladı.

Radikal, 24 Ekim 2003

20050901taskopru_238.jpg

Biryan

Halk arasında genellikle " biryan" denir. Kastamonu merkezinde, Taşköprü ilçesinde yaygındır. "Kuyu kebabı", "kazık-kebabı"da dendiği görülmektedir. Yaz mevsiminde Açık Maslak, Kadıdağı mesire yerlerinde kırda kuyu kazılarak yapılır. Şehir ve ilçe merkezinde dükkanlarda ise ateş tuğlasından küçük kuyularda "biryan" pişirilir.

En iyi biryan koyun ve kuzu etinden yapılır. Koyun veya kuzu dikkatle kesilip yüzülür. Karnının içi temizlenir. Kırda pişirileceği zaman 1.5-2 m. derinliğinde kuyu kazılır. İçinde köz bırakacak odunlar yakılır. Odunlar yanıp koz meydana gelince kuyunun üstüne çap olacak şekilde bir demir çubuk konur. Koyun çengelle bu "çap demiri" ne asılır. Kuyunun ağzı kalın, daire veya kare şeklinde bir tahta ile kapatılır. Tahta kapağın üstü ve kenarları çamurla sıvanır. 1.5 saat kadar kuyuda bekletilen koyun pişer. Kapak açılarak koyun çengelinden yukarı çekilir. Tahta üzerinde satırla ve bıçakla doğranır. Tartılarak satılır. Bir kuyuya 3-5 koyun sarkıtılabilir.

Biryan, dükkanda pişirileceği zaman dükkanın bir köşesinde baca altında yapılmış kuyuda ateş yakılarak aynı işlem uygulanır. Dükkandaki fırının ağzında demir bir çember ve çap demirinin konacağı yuvalar bulunur. Bu fırın tuğladan yapılmıştır ve uzun süre kullanılır. Biryan pişirileceği zaman közlerin üzerine etin yağ ve suyunun akacağı bir leğen indirilir. Kastamonu'da bir misafire İkram edilecek en makbul yiyecektir. Biryan, yalnızca elle yenir. Yanında soğan, ayran mutlaka istenir. Pilavla birlikte biryanlı pilav olarak da yenir. Ismarlama yoluyla, kuyuya sarkıtılan koyunun içine pirinç konularak da pilav elde edildiği olur.
http://www.kastamonu.gov.tr

20050901taskopru_217.jpg

Damak Çatlatan Tatlar Kastamonu'dan Taşköprüye...

Damak çatlatan tatlar
Mehmet YAŞİN

TAŞKÖPRÜ'NÜN BİRAN'I
Şükriye Hanım, üzüm yaprağı veya ebegümeci ile yapılan 'ekşili pilav'ı, patates, sarmısak, yumurta ve ekşili yoğurtla oluşturulan 'yoğurtlu patates paçası'nı, pirinç, mantar ve kabak paçasını, kestane çorbasını, 40 katlı ev baklavasını, ballı güllacı, Üçürdüm pilavını anlatırken, ben de bu yemeklerin tatlarını hayal etmeye çalışıyordum. Hayali tatlar bile ağzımın sulanmasına yetiyordu.Kastamonu'nun etli ekmekten sonra gelen bir başka simgesi de Biran (Büryan, Püryan) Kebabı idi. Bazı yörelerde kuyu ve kazık kebabı da deniyordu. Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu'nun bir makalesinde okuduğuma göre, bu kebabın en iyi yapıldığı yer de, 'sarmısağın başkenti' Taşköprü kasabasıydı. Bu yemek aslında yasak yemekler listemin en baş köşesinde yer alıyordu. Çünkü ağzına yeni ot değmiş kuzudan yapılıyordu. Kolesterolü yüksek olanların kuzu etine hasret öldükleri bilinen bir gerçekti. Kastamonu-Taşköprü arasındaki 45 kilometrelik yolu kat ederken aklıma hep bu 'kötü' düşünceler geliyordu.Taşköprü'de, vitrininde nar gibi kuzuların sergilendiği ilk kebapçıya girdim. Bir porsiyon istedim. Yağıyla kemiği ile önüme 300 gramlık kebap geldi. Çatal bıçak yardımıyla, istemeye istemeye yağları ayıklayınca ne yediğimi anlamadım. Çaresiz ikinci porsiyonu istedim. Garson tadına varabilmem için kebabın elle yenmesi gerektiği konusunda beni uyardı. Ben de öyle yaptım. Sonra işin sırrını sordum. Usta beni alt kattaki kuyunun başına götürüp anlattı. Bir defa kuzu kekik otlamalıydı. Sonra yakılan odunun sakızlı çam olması gerekiyordu. Bu arada kuyunun ağzının iyice sıvanması lazımdı. Tabii ustanın etlemeyi, sulamayı iyi yapması şarttı.
(Hürriyrt; 01.06.2003)

20050829_038.jpg

İSTANBUL'DAN TAŞKÖPRÜ'YE BÜRYAN SİPARİŞİ

Taşköprü'de 1893 yılından beri yapılan kuyu kebabı (Büryan) gurbetteki yüzlerce Kastamonulu "ya otobüslerle gönderiliyor. Taşköprü'de ilk kuyu kebabını yapan aileni»5. kuşağı olan Raif Kesici (45) kuyu kebabı tanışmasını yeniden başlatacak iddialarda bulundu. Kesici; "Bizim dedelerimiz 1893 yılında Kafkasya'dan Taşköprü'ye göç etmişler ve buraya yerleşmişler. Kuyu kebabını ilk kez burada yapmışlar. En eski kuyu kebapçısı biziz. Kuyu kebabının anavatan Siirt demek yanlış. Siirtliler kebabı bizden öğrendi. Siirt'ten Taşköprü'ye asker olarak gelen bir genç memleketine döndüğünde bunu Siirt'e denemiş. Siirtliler çıkmış kuyu kebabı bizimdir diyor. Halbuki alakası yok. Kuyu kebabının ilk çıktığı yer Kastamonu'nun Taşköprü ilçesidir" dedi. Taşköprü'den İstanbul'a alo paket servis Kesici Kebap Salonu sahibi Raif Kesici, kebabın müdavimi gurbetçilerin olduğunu bu nedenle Taşköprü'den kebap mevsimi geldiğinde İstanbul'a kebap servisi yaptıklarını söyledi ve ekledi; "İstanbul'da bulunan gurbetçilerimize kebap servisi yapıyoruz. Benim İstanbul'da yıllardır yüz kişiden oluşan değişmez müşterilerim var. Onlar beni arar ben kebabı hazırlarım ve arabama yüklerim. Kebabı evlere kadar servis ederim. Ulaşıncaya kadar soğuyor tabi. Onlar mikro dalga fırınlarda ısıtıyorlar" dedi. Taşköprü'de kuyu kebabı mevsimi Nisan ayında başlayıp Ramazan ayına kadar devam ediyor. (SÖZCÜ'den Aktaran Kastamonu Postası)

tskpr-kebab_.jpg

TAŞKÖPRÜ'NÜN ÜNLÜ KUYU KEBABI
Kebapçılardan Görüntüler İçin
TIKLAYINIZ...

Biryan

Halk arasında genellikle " biryan" denir.Kastamonu merkezinde, Taşköprü ilçesinde yaygındır. Ayrıca Kastamonu'nun bir çok ilçesinde bulmak mümkündür. "Kuyu kebabı", "kazık kebabı"da dendiği görülmektedir.
Yaz mevsiminde Açık Maslak, Kadıdağı mesire yerlerinde kırda kuyu kazılarak yapılır.Şehir ve ilçe merkezinde dükkanlarda ise ateş tuğlasından küçük kuyularda "biryan" pişirilir.En iyi biryan koyun ve kuzu etinden yapılır.

Hazırlanışı ve Yapılışı
Koyun veya kuzu dikkatle kesilip yüzülür.Karnının içi temizlenir.Kırda pişirileceği zaman 1.5-2 m. derinliğinde kuyu kazılır. İçinde köz bırakacak odunlar yakılır.Odunlar yanıp köz meydana gelince kuyunun üstüne çap olacak şekilde bir demir çubuk konur.Koyun çengelle bu "çap demiri" ne asılır.Kuyunun ağzı kalın, daire veya kare şeklinde bir tahta ile kapatılır.Tahta kapağın üstü ve kenarları çamurla sıvanır. 1.5 saat kadar kuyuda bekletilen koyun pişer.Kapak açılarak koyun çengelinden yukarı çekilir.Tahta üzerinde satırla ve bıçakla doğranır.Tartılarak satılır.Bir kuyuya 3-5 koyun sarkıtılabilir.

Biryan, dükkanda pişirileceği zaman dükkanın bir köşesinde baca altında yapılmış kuyuda ateş yakılarak aynı işlem uygulanır.Dükkandaki fırının ağzında demir bir çember ve çap demirinin konacağı yuvalar bulunur.Bu fırın tuğladan yapılmıştır ve uzun süre kullanılır.Biryan pişirileceği zaman közlerin üzerine etin yağ ve suyunun akacağı bir leğen indirilir.
Kastamonu'da bir misafire İkram edilecek en makbul yiyecektir.Biryan, yalnızca elle yenir.Yanında soğan, ayran mutlaka istenir.Pilavla birlikte biryanlı pilav olarak da yenir.Ismarlama yoluyla, kuyuya sarkıtılan koyunun içine pirinç konularak da pilav elde edildiği olur.

İstanbul'da Kastamonu'ların yaşadığı bazı yerlerde bu kebabın lezzetini tatmanızı öneririz. Örneğin Şile'de bulabilirsiniz.
www.inebolu.org

***** ***** *****
***** ***** *****

TAŞKÖPRÜ'DEN BAKIŞ

::: SİTE HAKKINDA :::

KURULUŞ: 19.06.2005

***** ***** *****

SİTE İÇERİĞİ:

:::DİĞER SAYFALARDAKİ YAZI VE FOTOĞRAFLAR:::

bahrikaraduman.gif

Taşköprülü Bir Şair: Bahri KARADUMAN
TIKLAYINIZ...

Rıfat_ılgazevi_cide

10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali 'nden
İZLENİMLER...
için TIKLAYINIZ.
*******************************
10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali PANEL'inde Ali NAZLI'nın Yaptığı Konuşmanın Tam Metni

için TIKLAYINIZ.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)'in
İlköğretim ve Ortaöğretim Kurumları İçin Hazırladığı
100 TEMEL ESER
Listeler ve YANKILARI İçin
TIKLAYINIZ

19.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ (01-04 Eylül 2005) Görüntüleri İçin "TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ" sitesine TIKLAYINIZ...

TAŞKÖPRÜ'den
----------------

Geçmişten Günümüze "ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ" 2004 İçin
TIKLAYINIZ

GURBET YAVRUM'DAN MAVİ MASKEYE; SESSİZ BİR DAYANIŞMA'DAN KANAL BOYU'NA AYSEL ÖZAKIN

Konu Denizli, Dekor Kastamonu'dan...
EĞRETİ GELİN (Atıf YILMAZ)

DEVREKANİ'den Oğuz ATAY
Yaşamı: Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi.(...)
devamı için TIKLAYINIZ

Devrekani Mustafa Kaya Şenlik YİBO
Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBOLAR)
ŞENLİK YİBO
Yatılı bölge okulu öğrencileri, duyarlı öğretmenlerle güneşli bir geleceğe göz kırpmak istiyor
Anadolu'nun yatılı umutları
(Ebru TOKTAR, Cumhuriyet, 29 MART 1999 )

:::DOSYALARIMIZ:::

Dosya: 5
Yıl Yıl Ödüller "ÖDÜLLER" sayfamızda
Başlangıcından Bugüne Yunus Nadi Ödülleri
Başlangıcından Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı (50 Yılın 50 Öykü Kitabı)
Başlangıcından Bugüne Orhan Kemal Roman Ödülü
Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri

TIKLAYINIZ

Dosya: 4
2004'te EDEBİYATIMIZ

A. 2004'te Öykü Kitapları
B. 2004^te Romanlar
C. 2004'te Şiir Kitapları

Dosya: 2
"Başlangıcından Günümüze Türk Edebiyatı'nda
Roman Zamandizini Taslağı"
TIKLAYINIZ

Dosya: 1
"Başlangıcından Günümüze Türk Edebiyatı'nda
Öykü Kitapları Zamandizini Taslağı"
TIKLAYINIZ

2004'TE EDEBİYATIMIZ 1
Ali ŞAHİN
2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
İçin TIKLAYINIZ

2004'TE EDEBİYATIMIZ 2
2004'TE ROMAN
Ali ŞAHİN
İçin TIKLAYINIZ

2004'TE EDEBİYATIMIZ 3
Ali ŞAHİN
2004'TE ŞİİR KİTAPLARI
İçin TIKLAYINIZ

fosforlucevriye.jpg

33. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE "BAŞI EĞİLMEYEN KADIN" SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN
Ali ŞAHİN

"Gölgesi --Suat Derviş'e--

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;/ Bir kere eğemedim bu kadının başını(...)" (Nazım Hikmet)

(devamı ve

A. Ömer Türkeş, Aksaray'dan Bir Perihan
Behçet Çelik, Suat Derviş'in Romanları
Behçet Çelik, 60 Yıl Önce Politika ve Sanat
Çimen GÜNAY, Başını Eğmeyen Kadın: Suat Derviş
Suat Derviş'ten Bir Öykü: "Erkek Aşkı"
Sennur Sezer, Fosforlu Cevriye
Sennur Sezer, 'Eğemedim Bu Kadının Başını'

yazıları için TIKLAYINIZ)


logo_25blk.gif

"Taşköprü'den Esintiler"
"alisahin37sitemynet.com"
İçin soldaki "GOOGLE"a TIKLAYINIZ...

"Atamamak", aslında çok da kötü bir huy sayılmaz ama, insana "dert" oluyor ve bu derdin çaresi de bulunmuyor...

"Dermansız Dert"

Sadi Bülbül- Bütün Dünya

Bir şeyi "atamama" huyumdan şikayetçiyim. Ama huyumu değiştirmeye gücüm yetmiyor. Diyelim, gazetenin verdiği otomobil eki, diyelim üniversiteye girecek gençler için hazırlanmış sınav kitapçığı, diyelim size getirilen ancak sizin kullanmayacağınız bir kol düğmesi... Bir cep telefonu kılıfı... Armağan edilen ancak sizin tarzınız olmayan, kullanışsız bir ajanda... Anahtarlık... Nedense sevmediğiniz bir peynir... Eski ayakkabınız... Cascavlak renkli bir kazak... Sizde olmasına karşın yanlışlıkla bir daha aldığınız kitap... Ve en dramatiği: Biriken gazeteler...

Hayır! Ben bunları atamam!.. Gazetenin o otomobil ekini kesinlikle, buna ilgi duyan birisine vermeliyim. Sınav kitapçığını verecek bir yoksul çocuk bulmalıyım. Değil dershaneye gitmek, günlük gazete bile alamayan ve bu nedenle de gazetenin bu ekini göremeyen yüzlerce genç olduğunu biliyorum.

Benim takmadığım o kol düğmesinin bir meraklısını bulsam kimbilir ne denli sevinecektir? Siz o ayakkabıyı giymediğime bakmayın. O denli de eski değildir ama buna gerçekten gereksinimi olan insanı nerden bulmalı? Benim kokusunu sevmediğim o peyniri yemek isteyecek binlerce (yoksa milyonlarca mı?) insan olduğunu bilmek ne kötü? Bana onlardan yalnızca biri gerekli ama, onu nasıl bulacağım? Buzdolabının bir köşesine koysam ne zamana değin bekletebilirim? Apartman görevlisine versem, gururludur belki almaz. Peki ben ne yapacağım? Çöpe mi atayım? Hayır ve hiçbir zaman atamam! Bunu benden istemeyin de, ne isterseniz isteyin...

Birken iki olan kitaba gelince... Onu atmamı isteyeceğinize, canımı isteyin daha iyi. Neyse ki o, peynir gibi değil. Zamana dayanıklıdır ve ben onu, sahibini buluncaya değin saklayabilirim. Peki ya "İşte buldum" dediğim insan... "Bende de var" diye almazsa ya da hatırımı kırmayıp alır, sonra o çöpe atarsa... Ya da okumak için alıp da, okumadan atarsa...

Aman Tanrım bu ne içinden çıkılmaz iştir?

Gençliğimde arkadaşlarımla Büyükada'da bir sandal gezintisine çıkmış ve kürek çekmesi- ni bilmediğimiz için, küçük bir dalgada denize dökülmüştük. Nasıl olduysa kazada, ayakkabımın tekini bulamadım. Geriye kalan o tek ayakkabı için günlerce ayakkabı yapan dükkanları gezdim, ona bir eş yaptırmak istedim. Fakat tek ayakkabı yapılmazmış. Uğursuzluk sayılırmış. Bunu öğrenince o tek ayakkabı- yı uzun süre atamadım. Güleceksiniz ama günlerce bedensel engelli bir insan aradım ve bulamadım. O tek ayakkabı bana yıllarca "eşini arayan bir kuş" gibi acı verdi. Barış Manço'nun "ayrı düşmüş kol düğmeleri"nin hüznünü yaşadım.

Yıllar önce Aziz Nesin'in bir yazısını okumuştum. Komşularının verdiği bir acı zeytini yiyememişlerdi ancak yazarımızın annesi "Mutlaka bunu yiyecek insanlar vardır" diye zeytini uzun süre atamamış, verecek kimse bulamayınca da, azar azar ev halkına yedirmişti. Yani sonunda "onu yiyecek insanları" bulmuştu.

"Atamamak" aslında çok da kötü bir huy sayılmaz ama, insana "dert" oluyor ve bu derdin çaresi de bulunmuyor...

ETKİNLİKLER ARŞİVİ

Başlangıcından Bugüne Taşköprü Uluslararası Kültür ve Sarımsak Festivali Arşivi
HAZIRLANIYOR

12 Eylül sanatın içini boşalttı
---------------------------------

Evrensel Kültür Merkezinin Türkiye Gazeteciler Cemiyetinde önceki gün düzenlediği forumda "12 Eylülün Kültür Alanındaki Tahribatları" tartışıldı. 25 yıl önce yapılan askeri darbenin, ülkede pek çok şey gibi kültürü de tahrip ederek kültürel yozlaşmayı zaman içinde yerleştirdiği vurgulanan forumu Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer yönetti.
Muzaffer İlhan Erdost, Demirtaş Ceyhun, Şanar Yurdatapan, Gülsen Tuncer, Hasan Kıyafet, Cengiz Gündoğdu, İbrahim Çiftçioğlu, Canol Kocagöz ve Gülsüm Cengizin konuşmacı olarak katıldığı forumda yapılan konuşmalarda, özellikle "toplumsal bellek kaybı"na dikkat çekildi.

12 Mart, 12 Eylül...

İlk konuşmayı yapan Muzaffer İlhan Erdost, aydınların zaman zaman ülkede oynanan oyunun farkına varamadıklarını, olayları derinlemesine ve çok boyutlu olarak kavrayamadıklarını belirterek, 12 Eylül ve 12 Mart gibi tarihleri iyi kavramak gerektiğini söyledi. 12 Marttan sonra güçlenen sola karşı, yeni faşistleştirme hareketlerinin başladığını ve sol üzerinde baskının arttığını ifade eden Erdost, 1974 ile 1980 arasında 5 bin kişinin öldüğünü söyleyerek "Sokak giderek kana bulanıyordu" dedi.
12 Eylülün Türkiyede büyük kültürel kırılmalar ve yozlaşmalar yarattığını belirten Adnan Özyalçıner de düşünce ve anlatım özgürlüğü olmadıkça, en temel insan haklarının bile bulunamayacağını belirterek Türkiye Yazarlar Sendikasının 12 Eylül döneminde uğradığı baskıları ve TYSye açılan davayı anlattı. Demirtaş Ceyhun ise Türkiyenin Amerikan egemenliği altına girdiği yılları anlatarak, geçmişin bilinmesinin önemi üzerinde durdu. "12 Eylülü sadece birkaç subayın düzenlediğini düşünmek mümkün mü" diye soran Ceyhun, "Askeri darbeleri değerlendirirken soğuk savaş gerçeğini göz ardı etmemek lazım" dedi.
12 Eylülden kısa süre önce yurtdışına çıktığını söyleyen Şanar Yurdatapan, sanatçıların farklı politik kimlikleri nedeniyle 12 Eylülde birleşip direnemediğini iddia etti. "Biz mahkemelere davalara giderken, utandık bir şey demeye; çünkü arkadaşlarımız işkencedeydi" diyen Sennur Sezer de Türkiyede kalan aydınların verdiği mücadeleye değinerek, "Demek ki sesimiz Avrupaya gitmiyormuş" diye konuştu.

Bilendik, bilinçlendik...
Gülsen Tuncer ise kendi yaşadıklarının ancak bir dipnot olacağını belirterek, 12 Eylül sonrası yaşadığı sıkıntılara kısaca değindi. "Ağır bir ekonomk baskı altına alındık. İş alamaz olduk. İsimlerimize yasak kondu. Oyun verilmiyordu. Erozyonu gördük. Ama bilendik, bilinçlendik ve notlarımızı aldık" dedi. Yurtdışına çıkan sanatçılara yönelik eleştiriler de yönelten Tuncer, sözlerini şöyle sürdürdü: "Belleğimizi kaybettik. Çünkü 12 Eylülde herkes fotoğraflarını, kitaplarını, mektuplarını, defterlerini yaktı. Ama umutsuz değilim yakılan ormanların yerine filizlerin doğduğunu gördüm. Toplumsal olaylar da doğa olayları gibidir" dedi.
Öğretmenlerin hâlâ şu kitabı alırsam, kütüphanemde bulunması suç olur mu diye sordukl


Posted: 03:31, 2006-10-11
Comments (0) | Link

Esintiler Arşivinden...

Hoşgeldiniz...

"Oğlum bu siteyi oluştururken, benden siteye girenler için bir "hoşgeldiniz" iletisi istedi. Ben de ona bir değil dört ileti verdim:
"Yaşamın iki anlamı vardır: Sevgi ve üretim. Severek üretmek, üreterek sevmek" (Yaşamın Anlamı, s.62)
"Ben yazılarımı, bütün yaşamımla bile bu dünyada hiç bir şeyi etkileyemeyeceğimi bilerek umutsuzca, ama tek bir makale ile tüm dünyayı değiştirebilecekmiş gibi bir sorumlulukla yazıyorum." (Demokrasi ve Laiklik, s.87)
"Her medya patronu ancak, gazetesindeki ya da kanalındaki en terbiyesiz medya mensubu kadar terbiyelidir". (Cumhuriyet, 13 Nisan 2000, Medya Notu)
"Bütün insanları çok seviyorum. Gençleri daha çok seviyorum. En çok da okurlarımı ve öğrencilerimi seviyorum." demiş, Emre KONGAR http://www.kongar.org
sitesi girişinde... Keşke bu yazıyı daha önce görmeseydim. Yazacak bir şey bulamadım bunun üzerine... Hocama sevgi ve saygılarımla...
Tekrar hoşgeldiniz... Ha unutmadan onu da söyleyeyim bir de "Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır." demiş Hoca ki, çok haklı... Ben de aynen katılıyor; kendim de uyguluyor, hatta link vererek Ora'ları da gezmelerine olanak sağlamak istiyorum... Ali ŞAHİN* ("Emekli Bir Edebiyat Öğretmeni")

20060606- 1238

GENİŞ AÇI/ HİKMET BİLA

Öğretmen

Saygı ve kutlama günleri olması gereken Öğretmenler Haftası, ''eylem haftası'' na dönüşmüş. Öğretmen sendikaları, yarın bütün Türkiye'de eylemler yapacak, ''tebeşir bırakacaklar'' mış.

Bu ülkede en çok yıpranan ve anlamını yitiren deyimlerden biri, herhalde ''öğretmene saygı'' olsa gerek. Çünkü bu deyim hiçbir zaman dillerden düşürülmez, ama öğretmenin sefaletine de bütün iktidarlar seyirci kalır. Gelinen nokta, öğretmenlerin toplumdaki acınacak halleri olur. ''Limon satan öğretmen'' , gazetelerin magazin sayfalarına taşınan ilginç haberlere dönüşür.

Ama öğretmenin sorunları büyüdükçe büyür, biriktikçe birikir.

Öğretmenler sadece kendi sorunlarının çözülmesini istemiyorlar, öğrencilerin sorunlarının da çözülmesini istiyorlar. Öğretmene yakışır bir yaklaşım...

Ek ders ücretlerinin arttırılması,

Sözleşmeli öğretmen uygulamasının kaldırılması,

Hizmetli, memur ve üniversite çalışanlarına eğitime hazırlık ödeneği verilmesi,

Araştırma görevlilerinin üniversite tazminatından yararlandırılması,

Bu kişilere kadrolu çalışma olanağının sağlanması,

Öğretmen adaylarına istihdam yaratılması,

Herkese nitelikli, parasız eğitim olanağının yaratılması,

Grevli, toplusözleşmeli sendika hakkının tanınması,

Anaokulu öğrencilerine 5'inci sınıfa kadar süt hakkı sağlanması,

Tüm çocukların yılda iki defa sağlık taramasından geçirilmesi.

Öğretmenlerin kamuda ayrıcalıklı bir yere sahip olması gerekirken aksine en altta ve en sonda akla gelmesi de öğretmenlerin en büyük üzüntülerinden biri. Çeşitli bakanlıklarda personelin maaşlarında iyileştirmeler yapılıyor, ama öğretmenler için bir şey yok. Öğretmenler 3.5 lira olan ek ders ücretinin 10 lira olmasını istiyorlar.

Öğretmenlerin isteklerini yerine getirmek bu kadar mı zor? Öğretmenler bunları hak etmiyorlar mı?

Köy öğretmenlerinin durumu tam ''ört ki ölem'' .

O öğretmenler resmen sürünüyorlar. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde, en ücra köşelerde kaderlerine terk edilmişlerdir. Ulaşım sorunları, sağlık sorunları altında ezilmektedirler. En yakın kasabaya, kente gidemediği için hastalıktan ölen öğretmenler vardır. İzinlerinde memleketlerine gitmek isterken yollarda donup ölen öğretmenler vardır. Sadece doğa koşullarının değil, görev yaptıkları köylerde, köyün ya da bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel baskıları altında çalışmak zorundadırlar. Kimi ağaların, kimi yerel parti yönetimlerinin isteklerine ya boyun eğmekte ya da çok sevdiği, gönül verdiği işini ve mesleğini terk etmek zorunda kalmaktadırlar.

Her 24 Kasım'da öğretmenleri göklere çıkaran nutukların artık hiçbir anlamı yok. Hatta bu tür konuşmalar ters tepiyor, mide bulandırıyor.

Öğretmenler artık edebiyat değil, süslü sözler değil, somut adımlar istiyorlar. Kutsal görevlerini yerine getirirken insan gibi yaşayacak koşulların sağlanmasını bekliyorlar. Zorla geri alınan saygınlıklarını yeniden kazanmak istiyorlar. Öğretmenin saygınlığının kalmadığı bir toplumda hiç kimsenin, hiçbir kesimin saygın olamayacağının bilinmesini istiyorlar.


hikmet.bila@ntv.com.tr

"BUGÜN Öğretmenler Günü, yaşamın, bir ülkenin gerçek kurucuları olan bütün öğretmenlerin günü kutlu olsun."

''Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilimdir ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilimin gelişimini inkâr etmek olur.

Benden sonra, beni benimsemek isteyenler bir temel eksen üzerinde, akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar...''

EVET / HAYIR
OKTAY AKBAL

Bendeki Atatürk...

10 Kasım 1938 günüydü... Yağmurun çiselediği bir sabah. Okul Müdürü Agah Sırrı Levent , havuzun kenarına çıktı. Gözleri yaşlıydı... ''Çocuklar, Atatürk'ümüzü kaybettik'' dedi. Sustu kaldı. Hepimiz sustuk kaldık. Sessizlik büyüdü, büyüdü... Bir anda ne olduğunu anlayamamıştık. Nasıl oluyordu, nasıl Atatürk ölüyordu? Bir yalan mıydı, bir düş müydü?..

Düşten gerçeğe dönmemiz uzun sürmedi. Artık, yalnızdık, yapayalnızdık! Türk ulusu yalnızdı! Babamızı yitirmiştik! Her evden bir cenaze çıkmış gibiydi... O günler belleğimizde capcanlı durur, aradan nice yıllar geçip gittiği halde...

Hepimizindir Atatürk... Ama benim için özel bir yeri var. İlkokulun ilk sınıfından, Onuncu Yıl Marşı'nı ezberlediğim, tüm sınıfa, mahalle çocuklarına ezberlettiğim günden bu yana yaşadığım.. Anı değil, gerçek bir yaşantı!..

Gazi Paşa'ydı, Mustafa Kemal Paşa'ydı... Derken soyadı yasasıyla Atatürk oldu. Hepsi bir bütünü, bir kişiliği simgeler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk... Birbirinden ayrılmaz... Ölüm denen kaçınılmaz gerçeğin elini bile süremeyeceği, yok edemeyeceği bir anlam, bir bütün, bir varlık...

İlk kalem denemelerimde hep onu yazdım. Onu anlatmak istedim. Topluma, dosta, arkadaşa, okura, anlamını, değerini, sonsuzluğunu duyurmak! ''Atatürk Yaşadı mı'' dedim;

''Atatürk Bir Gün Gelecek'' dedim; ''Atatürkçülük Savaşımız'' dedim kitaplarımda.. Daha nice yazı, seslenişlerimde.. Ağıt mı? Değil, hep yaşayana, hep yaşayacak olana ağıt yakılmaz ki!.. O hep yanımızdadır, başımızdadır, bir gün gelecektir, kötülüğü, kötüleri, hainleri tüm iç ve dış düşmanlıkları ezip geçecektir diye umutla, inançla!..

Yaşantım boyunca Çankaya'ya, Atatürk'ün kartal yuvasına çıkan cumhurbaşkanlarımızdan, Atatürk'ün ilke ve devrimlerine sahip çıkmalarını bekledim! Ama çoğunlukla umduğumu bulamadım. Bir İsmet Paşa 'ydı türlü zorluklara karşın arkadaşının emanetini korumaya çalışan.. Cemal Gürsel 'di. Fahri Korutürk 'tü... Günümüzde de, Sayın Ahmet Necdet Sezer ...

Yarın ne olacak? Atatürk'ün uygarlaşma devrimlerini, ilkelerini kim koruyacak, kim savunacak?

Meclis'in üst katında bir hayalet dolaşıyormuş! Milletvekilleri korkuyorlarmış! İyi bilelim, o bir hayalet değildir, çağdışı düşünceleri savunmaya, yerleştirmeye çalışanların kafalarındaki korkunun gölgesidir!

Cumhuriyet 10.11.2005

ATATÜRK Üzerine:

'Yıkın Heykellerimi' Şiir 'S. Apaydın'
İşte O Atatürk Şiir Tahsin SARAÇ
Atatürk'ten Son Mektup Şiir Halim YAĞCIOĞLU
Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan Şiir Nazım Hikmet
Atatürk'ün Bütün Eserleri
15 CİLT TAMAMLANDI
Atatürk'ün Bütün Eserleri Yazı Bertan ONARAN
TIKLAYINIZ

009.jpg

80.YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK'ÜN
KASTAMONU VE İNEBOLU SÖYLEVLERİ (NUTUKLARI)
--------------------------------------------------------
Atatürk'ün Kastamonu Söylevi (30 Ağustos 1925)
Atatürk'ün İnebolu Söylevi (27 Ağustos 1925)
İçin TIKLATINIZ

22.jpg

ATATÜRK

Atatürk dedim iptida
Önümü ilikledim.

Nasıl söylerim öldüğünü
Atatürk'üm karşımda,
Yatmış uyumuş karlar üstüne
Kalpağı başında.

Nasıl söylerim öldüğünü
Çenesine uzanmış eli
Atatürk'üm çıkar Kocatepe'ye
Dalgın, düşünceli.

Nasıl söylerim öldüğünü
Elinde beyaz tebeşir
Geçmiş tahta başına
Atatürk'üm ders verir.

Nasıl söylerim öldüğünü
Başında yeni şapkası
Yola çıkmış yürümüş
Kalabalık arkasında

Nasıl söylerim öldüğünü nasıl
Bir ışık vurmuş yüzüne
Atatürk'üm bakıyor besbelli
Çekidüzen verelim üstümüze.


İlhan DEMİRASLAN



ailhan.jpg

" An geldi" Attila İlhan Öldü.
----------------------------------

Attila İlhan (15 Haziran 1925, İzmir-11 Ekim 2005, İstanbul)

(Attila İLHAN Şiir Arşivi ve Hakkında Yazılanlar İçin
TIKLAYINIZ...)

AN GELİR


an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür

Attila İlhan

evren.jpg

...NETEKİM... ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ?... YANİ....
Önce bir kez TIKLAYINIZ...
Açılacak olan sayfada daha çooook tıklanacak sözcük var...

Sağdan bir tane soldan bir tane asalım dedik!

Kenan Evren'den gecikmeli itiraf: Dedik ki sağcı solcu yok! Mümkünse bir sağcı bir solcu, iki sağcı iki solcu... İkisini beraber yapalım. Sonra bize sağı tutuyor solu tutuyor demesinler. Onun için bir ondan bir ondan yapmak suretiyle infazları hemen onaylıyorduk

25 yıl sonra aynı zihniyet

78'liler Girişimi ile çok sayıda sivil toplum örgütünün düzenlemek istediği mitingin yasaklanmasını protesto eden gruba polis saldırdı.

12 EYLÜL ile neler yaşandı? -1-
12 EYLÜL ile neler yaşandı? -2-
12 EYLÜL ile neler yaşandı? -3-

12 Eylülün kökü dışarıdadır
HAZIRLAYAN: Fatih Polat

Sunu
Prof. Dr. Alparslan Işıklı, 12 Eylül müdahalesinin ardından, önce gözaltına alınan daha sonra da görevden alınan bir bilim insanı olarak, 12 Eylül'ün yarattığı tahribatı hem birebir yaşamış, hem de çok yakından gözlemlemiş bir isim. 12 Eylül'ün hem uluslararası bağlamına işaret ediyor, hem de içeride yarattığı etkilere dikkat çekiyor.
Yazar Adnan Özyalçıner ve Evrensel Kürltür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu ise, 12 Eylül'ün kültürel yaşamımız üzerindeki tahbiratlarına dikkat çektiler. Yarın ise, Doç. Dr. Yüksel Akkaya 12 Eylül'ün sendikal mücadele ve işçi hareketi üzerindeki etkilerini anlatıyor.

12 EYLÜL VE KÜLTÜR

Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu: "12 Eylül rejiminin önde gelen kültürel hedefi, devletin kuşattığı alanlar dışında politika yapılmasının engellenmesi ve bunun tamamlayıcısı olarak da, halkın politikadan soğutulması, genel olarak yönetim ilişkilerine karşı ilgisizleştirilmesi idi"

Yazko boş durmadı

Yazar Adnan Özyalçıner, 12 Eylül'ün kültürel hayat üzerindeki tahribatını anlatırken, ona karşı gelişen Yazko gibi direniş ögelerini de anlatıyor.

Emekli Günlüğü
----------------

TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE TAŞKÖPRÜ TEDAŞ'I RESMEN ŞİKAYETİMDİR

2005-09-22 Perşembe. Sabah kalktım saat 10.00 sularında, lavaboya uğrayıp elimi, yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltıya değin gazetelere bir göz atayım diye PS'nin başına oturdum ki ne göreyim elektrikler kesik. Sigortaya baktım açık. Şöyle böyle öğleyi ettik. Bir de şu ana sigortaya bakayım dedim indim aşağı, bir şey yok... Tam kapağı kapatıyordum ki gözüme saatin kenarına sıkıştırılmış bir kağıt ilişti; aldım sekize katlanmış bir mühürleme yazısı ama saatte mühür de yok dışta. Sonra kapağın sökülmüş olduğunu gördüm: Vida ve abonman numara plakası da boşta olunca içten mühürlenmiş diye Kastamonu Taşköprü TEDAŞ Şubesini aradım, neden sonra sorduğumda stajyer olduğunu söyleyen bir görevli çıktı telefona, "bir yetkili ile görüşebilir miyim?" dedim, "Şu anda kimsenin olmadığını, arıza ya da bakıma gitmiş olacaklarını, kendisinin de stajyer olduğunu" söyledi. Bunun üzerine Taşköprü Şekerbank Şubesini aradım. 29 Ağustos 2005 tarihli son fatura bedeli de alınmış... Allah Allah... Sonra yeniden TEDAŞ'ı aradığımda çıkan aynı stajyere "hiç mi kimse olmadığını" sordum daha mesai saati olduğunu söyleyince bu kez: "Ben VEZNE AĞABEYİ çağırayım diye gitti . Hayli beklememin ardından Vezne Ağabey geldi Fatura ödendiği halda elektrik saatinin neden mühürlenmiş olduğunu anlayamadığımı söyleyerek bu konuda beni aydınlatmasını istedim. Eski borç vardır o zaman dedi, Ben de nasıl olur deyince gidip baktı geldi "29 Temmuz 2005 ödenmemiş" dedi. "O zamandan bu yana bir ihbarname gelmez mi, sadece mühürleme kağıdı var elimizde ya da gizli gizli mühürlemeden zile basıp söylenemez miydi?" deyince haklısın orda ama parayı bankanız vermemiş dedi. Banka hesapta para olmadığından Otomatik talimatla alınamadığını, bu sorunun TEDAŞ'a gidilerek çözülmesi gerektiğini söyleyince para yatırıldı ama ben bir gün boyunca elektriksiz kaldım.. Akşamüzeri Lütfedip açtılar. Şimdi TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE soruyorum: TEDAŞ Tebligat Kanunu dışında mı çalışıyor, habersiz tebligatsız son fatura 25 gün önce yattığı halde 25 gün sonra 55 gün önceki fatura yüzünden tebligatsız mühürleme nasıl oluyor, TEDAŞ çalışanlarının asli görevi "mühürle- aç; 7YTL cebellezi mi?" Vatandaşın günahı ne? Ben nerden bilebilirim banka da uyarmayınca? Bu durum yalnızca Taşköprü TEDAŞ'a has olsa gerek diye de avunuyorum yoksa bu zamanda bu kadar ilkellik ve Orman Yasası... Düşünemiyorum. Lütfen nasıl sorulması gerekirse o şekilde durum TEDAŞ TAŞKÖPRÜ ŞUBESİ'ne sorulsun ki başka vatandaşlar da aynı mağduriyetle karşılaşmasın!... (Küçük Not: Biraz tartışmamızdan ya da az çok suçluluk duyduklarından olsa gerek mühürlü saatin mühür açma parası 7 YTL benden alınmadı. Bu da keyfi bir uygulama elbette, dediğim yasanın bir parçası... Ama belirtmek istedim.

TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE SAYGILARIMLA...

Ali ŞAHİN Pulcular Mahallesi, 2. Sokak No: 15 Taşköprü- KASTAMONU/ 68850 No'lu Abone)

11.10.2005 tarihinde BEDAŞ'tan Şöyle bir
yanıt geldi. AYNEN yayınlıyorum:
-----------------------------------------

From : halklailiskiler
Sent : Tuesday, October 11, 2005 6:26 AM
To : Ali ŞAHİN
Subject : Elektrik botcu

Sayı : B.02.2.TED.1.09.00.63.510.0
Tarih : ....... 11/10/2005
Konu : Elektrik borcu

Sn.Ali ŞAHİN
Pulcular Mahallesi
2.Sokak No:15
Taşköprü/KASTAMONU

İLGİ: 26/09/2005 tarihli mesajınız,

İhbarname bırakılmadan elektriğinizin kesildiğine ve personelimiz ile tartışmanızdan dolayı da kesme-açma ücreti olan 7 YTL bedelin keyfi olarak tarafınızdan alınmadığına ilişkin ilgi mesajınız konusu incelenmiştir.

Kayıtlarımızda yapılan incelemede; elektriğinizin kesilmesine sebep olan 29/07/2005 son ödeme tarihli fatura için 06/09/2005 tarihinde 2.uyarı ihbarnamesi bırakıldığı ve borcun yine ödenmemesi üzerine de 22/09/2005 tarihinde elektriğinizin kesildiği tespit edilmiştir. İhbarname ve elektrik kesme belgeleri yazımız ekinde gönderilmektedir.

Enerjisi kesilen abonelerden alınması gereken 6.50 YTL + %18 KDV kesme-açma ücretinin tarafınızdan alınmaması ise;

-Firma elemanları günlük kesme işlemlerini tamamladıktan sonra kurum yetkilisine enerjisini kestikleri abonelerin tutanaklarını teslim etmektedirler. Bu teslim ile enerjisi kesilen abonelere bilgisayar sisteminde "Ceryan Kesik-Abone Borçlu" kodu girilmektedir.

-Ancak, aboneliğinize bu kod girilmeden Kurum veznemize ödeme yapmanız sebebiyle kesme-açma ücreti tahakkuku yapılmamıştır.

Mesajınızda iddia ettiğiniz gibi keyfi bir uygulama söz konusu değildir.

Bilgilerinizi rica ederiz.

Dilara ONUR İbrahim KAPUSUZ
Halkla İlişkiler Şefi Genel Müdür Yardımcısı

EKLER :
1-Belge örnekleri (2 adet)
--------------------------------------------------------------------------------
Attachment : alişahin.doc (0.18 MB)


ANCAK:

Ekte gösterilen tebligatlar çıkmadı ileti ekinde. Ben hala kime, ne zaman nasıl bir tebligat yapıldığını; tebligatın bana ve ailemden kimseye imzalatılmadığına göre acaba kime imzalatıldığını merak ediyorum. Ayrıca bu yayından sonra bir çok aboneden aynı minval üzere bir çok Öykü dinlediğimi de belirtmek istiyorum. Yanıt gönderme inceliğini gösteren ilgililere teşekkür ediyorum. Acaba bu belgelerin imzalı örnekleriyle de beni aydınlatırlar mı?

Yanıt geldiğinde onları da aynen yayınlamak boynumun borcu olsun.

Şimdilik bu kadar... Saygılarımla..

Ha bir de, "TEDAŞ Tebligat Kanunu dışında mı çalışıyor?" Yasaya uygun tebligatı ben de biliyorum, 15 yıllık yöneticiliğim var iyi kötü... Herkes evdeyken, kimseye bir şey imzalatılmadı, imza varsa kuşkulu, gerekli sorusturmanın yapılıp yapılmadığını da bilemiyorum.

Ali ŞAHİN
Emekli Öğretmen

29.08.2005 Atatürk'ün Taşköprü'ye Gelişi'nin 80. Yıldönümü Kutlamalarından Görüntüler...

ŞAPKA İNKILABI TÖRENLERİ TAŞKÖPRÜ'DE DEVAM ETTİ

Yazar BARIŞ KARABACAK

Atatürk'ün Kastamonu'ya Gelişleri Şapka ve Kıyafet İnkılabının 80. Yılı Kutlamaları ilçelerde de tüm hızıyla sürüyor. Dün Taşköprü'de düzenlenen törende konuşan Vali Mustafa Kara Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık seviyesine yükselmenin çok çalışmaktan geçtiğini söyledi. Şapka ve Kıyafet Inkılabı'nı ilan etmek için geldiği ilimizde kaldığı süre içerisinde bir çok ilçeyi ziyaret eden Büyük Önder Atatürk için ilçe kaymakamlıkları ve belediyelerince törenler düzenlenmeye devam ediliyor. 29 Ağustos 1925'te Büyük Önder Atatürk'ün Taşköprü'ye gerçekleştirdiği ziyaret dün ilçede düzenlenen coşkulu bir törenle kutlandı. Vali Mustafa Kara, Taşköprü Kaymakamı Recep Soytürk, Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Atlan, Kastamonu Emniyet Müdürü Durmuş Demirbaş ile çok sayıda Taşköprülü vatandaşın katıldığı kutlamalar Taşköprü'nün simgesi Taş Köprü'den başlayan kortej yürüyüşü ile start alırken Taşköprü Meydanında günüm anlam ve önemi belirtilen konuşmaların yapılmasının ardından folklor ekiplerinin sergiledikleri gösteriler ile son erdi. Törende yaptığı konuşmasında Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık Seviyesine çok çalışarak ulaşılabileceğini vurgulayan Vali Mustafa Kara " Atatürk'ün Kastamonu'ya gelişleri Şapka ve Kıyafet İnkılabı'nın 80. Yıl Dönümünü kutluyor. Bu mutlu gün hepimize kutlu olsun. Tarihte milletimizin yaşadıkları sorunlar hepimizin malumudur. Bizim bugün amacımız tarihte yaşanan olaylardan ders çıkarmak suretiyle Türkiye Cumhuriyetini Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmaktır. Bunun içinde birlik ve beraberlik içerisinde daima çalışmak, çok çalışmak durumunda olduğumuzu ifade etmek isterim. Şapka ve Kıyafet İnkılabıyla Büyük Önder Atatürk kendi ifadeleriyle medeni ve uygar bir toplum oluşturmak istemiştir. Bugün bu hedeflere çok yaklaştığımızı görüyoruz. Özellikle Kastamonu ziyaretlerinin 9 gün gibi uzun sürmesi, ilçeler ile merkezde kalmış olmaları Atatürk'ün Kastamonu'ya verdikleri önemi göstermektedir. Kastamonu'nun tarihteki yararlılıklarının bir sonucudur. Ayrıca Büyük Önder Kastamonu halkı devletine saygılı bir halktır, itaatkardır ve her zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Devleti'nin yanında olmuştur ifadeleriyle Şapka Kıyafet İnkılabını Kastamonu'da gerçekleştirme nedenini açıkça ortaya koymuştur. Zorluklar ve tarihimizdeki başarılarla geleceğe güvenle bakıyoruz. Birlik beraberlik içerisinde çok çalışmak suretiyle Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık Seviyesine çıkabileceğimizi görüyoruz" dedi.
Son Güncelleme ( 29.08.2005 - Pazartesi )

GÖKIRMAK TEMİZLENİYOR

Batı Karadeniz Bölgesini geçtiğimiz hafta içinde etkisi altına alan sağnak yağışlar nedeniyle sel ve su baskınlarına maruz kalan Taşköprü'de, ağaç ile kaya parçalarının birikintiler oluşturduğu Gökırmak Çayında, Taşköprü Belediyesi tarafından temizlik çalışması başlatıldı. Dün Gökırmak'ta çalışmalara başlayan Belediye ye ait dozer ve katolar, suyun normal akışını sağlamak için saatlerce Çay içerisinden kaya ve ağaç parçalarını çıkarmak için çaba sarf etti. Ayrıca Festival öncesi cadde ve sokakları pırıl pırıl temizleyen belediye, sel sularının balçık tarlasına döndürdüğü yollarda yeniden temizlik çalışması başlattı.
http://www.nasrullahgazetesi.com ;29.08.2005

20050829_007.jpg

20050829_009.jpg

... diğer fotoğraflar için TIKLAYINIZ

_stanbulda_gunbatimi.jpg

DALGACI MAHMUT

işim gücüm budur benim,
gökyüzünü boyarım her sabah,
hepiniz uykudayken.
uyanır bakarsınız ki mavi.

deniz yırtılır kimi zaman.
bilmezsiniz kim diker;
ben dikerim.

dalga geçerim kimi zaman da,
o da benim vazifem;
bir baş düşünürüm başımda,
bir mide düşünürüm midemde,
bir ayak düşünürüm ayağımda,
ne haltedeceğimi bilemem.

Orhan Veli KANIK

alişahin_em.ed.öğr.

200507lerzan_mutlu.jpg

E T K İ N L İ K L E R'den
--------------------------
--------------------------
İ z l e n i m l e r
Ali ŞAHİN

22 Temmuz/ 03 Ağustos 2005 Sahillerde Şenlikler Birbirini Kovalıyor

"Deniz havasıyla orman havası harman olmuş/ Nikah kıymış yeşille mavi, Çatalzeytin doğmuş" diyor Tahsin ŞENTÜRK bu küçük sahil ilçesi için. İster Sinop- Ayancık- Türkeli istikametinde, ister Kastamonu istikametinden girin ilçeye sizi gazinolar karşılıyor sağ yanında caddenin.... Taşköprü'den bir kez daha yola çıkıyoruz. Bu yıl leyleği havada gördük. Cide festivalinden sonra bu kez de Kastamonu'nun Karadeniz sahillerinin en doğusuna Çatalzeytin'e gideceğiz. 15-17 Temmuzda "33. Bozkurt Yakaören (İlişi) Kültür ve Deniz Şenlikleri'nde Lerzan MUTLU ile coşan Karadeniz sahilleri bu kez, 29'ncusu gerçekleştirilecek olan Çatalzeytin Ginolu Gümüş Balık Festivali'yle şenleniyor. 22 Temmuz Cuma günü saat 14.30'da Atatürk Anıtına çelenk koyma ile başlıyor. Bugün ilçede Pazar da kuruluyor, sabahtan çıkıyoruz yola... Kastamonu'ya girmeden İnebolu yoluna dönüyoruz, Gelin Dağı'nda yapıyoruz sabah kahvaltımızı. Çatalzeytin'e 10 kilometre kala yolun hemen sağında bir anıt ve onu çevreleyen yapı topluluğu ile karşılaşınca şaşırıyor, inip inceliyoruz. Güneş ışınları tersten vurduğu için fotoğraf almayı dönüşe bırakıyoruz.
5 gün sürecek festival 26 Temmuz Salı günü sona erecek. Festival çerçevesinde ilk gece havai fişek eşliğinde Abidin, Firdevs, Eser ve Tuğba Özerk konseri ile açılıyor festival, İkinci günü saat 10.00'da işadamlarıyla toplantıdan sonra Ginolu'da yüzme yarışmaları, Ginolu koylarına gezi, futbol turnuvaları ile devam eden festivale gece yine konser damgasını vuruyor saat 21.00'den itibaren ünlü pop star Gökhan Özen konserini izliyoruz. Çatalzeytin Gümüş Balık Festivali programı içinde yer alan "Koru Yaylası" Gezi ve Şenlikleri Pazar günü yapılıyor. Kastamonu Çatalzeytin'liler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yusuf Öz yaptığı açıklamasında, "düzenlemiş olduğumuz program çerçevesinde yapılacak olan Koru Yaylası etkinliklerimize tüm hemşerilerimizi, dernek üyelerimizi ve konuklarımızı gezi ve şenliklerimize davet ediyoruz" diyor. Geziye ve Şenlik etkinliklerine katılmak isteyen vatandaşlar, Çatalzeytin Salı pazarı mevkii, Çatalzeytinliler lokali önünde gelen konuklarla birlikte 24 Temmuz Pazar günü saat 08.00'da Koru yaylasına hareket ediyorlar, bizse denizin tadını çıkarmaya Ginolu'ya yollanıyoruz. Akşam saat 21.00'de Akif OKTAY yönetiminde Recep BİLGİNER'in "Parkta Bir Sonbahar Günüydü" tiyatro oyununu izliyoruz. Pazartesi gününün çeşitli etkinliklerinden sonra gece ise Hasan Yılmaz ve Recep Bal konserleri ile bir müzik şöleni yaşıyor sahil sakinleri gurbetten ve komşu ilçelerden gelenler... Salı günü Festival değerlendirme toplantısı, çeşitli yarışmaların ardından saat 21.00'de Akif OKTAY,Tahsin ŞENTÜRK, Harun ÜNLÜ, Ozan OZANOĞLU ve Esat KAPLAN'ın katıldığı bir "Şiir Dinletisi" ile kapanıyor festival...

Festival bitiyor Çatalzeytin'de ama sakin kasabada güneş, kum ve deniz keyfi sürüyor... Kasabanın sakinliğiyle denizin öfkesi bir tezat oluştursa da zaman zaman... 2 günlük tatil keyfinin ardından bu kez bir başka sahil kasabası festivali başlıyor: Behçet Kemal ÇAĞLAR'ın, "Hiç yüz vermez geriye kötüye yabana,/ Başı dik alnı açık Atatürkçü Abana./ Mavi suyla,yeşil dağ arasında mutlu hür, / Abana yürekten bağlı büyük Atatürk sana. ..." dediği Abana'dayız. Cuma günü başlıyor 21. Abana Kültür Sanat ve Deniz Şenlikleri ... Şenlikler nedeniyle ilçede izdiham ve konaklama sorunu yaşanacağını düşünerek gündüzleri Ginolu'da denize girip akşamları izlemeye çalışıyoruz festivali... "Abana festivaline katılmak üzere ilçeye geleceği, geceyi Abana'da geçireceği duyurulan BAYKAL'ın" ve eski turizm bakanı Abdülkadir Ateş'in katılmadığı festivalde CHP'li Belediye başkanı Şevket YAZKAN'ın partili konukları arasında Kastamonu CHP Milletvekili Mehmet YILDIRIM, CHP Sinop Milletvekili Engin ALTAY vardı. Şenlik'te düzenlenen konserler, Abana'ya yoğun bir izleyici topluluğunun akınına yol açtı. Şenliğin birinci gününde Volkan KONAK, ikinci gününde Grup Gece Yolcuları ve Niran ÜNSAL Abana'da söyledikleri birbirinden güzel şarkılarla izleyenleri büyülemeyi başardı. Volkan KONAK yakın arkadaşı Kazım KOYUNCU'nun anısına söylediği "Dido" eserini okurken gençler KONAK'a eşlik etti. Zaman zaman şarkı aralarında Abanalılarla sohbet eden Volkan KONAK, Abana'yı çok sevdiğini ve bir sonraki şenliklerde de gelmek istediğini söyledi. Bol bol Plaket dağıtan Belediye Başkanı Şevket YAZKAN sanatçı Volkan KONAK'a da konser sonunda bir plaket verdi.

Şenliğin ikinci gününde ise son günlerin en çok dinlenen müzik grubu Grup Gece Yolcuları konser alanındaki binlerce kişiyi coşturdu. "Unut Beni" parçasıyla başlayan konserde son çıkan albümlerinin sevilen parçalarını seslendirdi. Yaklaşık iki saat sahne alan gruptan sonra Sanatçı Niran ÜNSAL sahne aldı. Konserinde binlerce kişiyi coşturan Niran ÜNSAL gecenin geç vakitlerine kadar birbirinden güzel şarkılarla geceye katılanlara unutulmaz bir şenlik yaşattı. Konseri bazı vatandaşlar sahilde oturarak dinlemeyi tercih etti. Sanatçılara Abana Belediye Başkanı Şevket YAZKAN şenlik anısına birer plaket verdi. Gecenin sonunda gülme yarışması yapıldı. Şenlikte konserlerin geç başlamasına gençlerin tepki göstermeleri gözlerden kaçmadı. Yetkililer bu konuda bir açıklama yapma gereği duydular, festival alanının Cami ile bitişik olması nedeniyle yatsı namazından önce konserleri başlatamadıklarını belirttiler.

Abana Kaymakamlığının düzenlediği en fazla kitap okuma yarışmasında dereceye girenlere şenliğin birinci gününde konser öncesi ödül töreni yapıldı. Gecede bir konuşma yapan Kaymakam Gökhan AZCAN, kitap okumanın öneminden bahsederek, kampanyaya verilen destekten dolayı tüm Abanalılara teşekkür etti. En fazla kitap okuyan öğrencilere KATSO'nun tarafından hediye edilen bilgisayar verildi.

Abana Belediyesi tarafından düzenlenen şenliklerin ikinci gününde tavla satranç turnuvaları, Liman etkinlikleri, uçurtma şenliği, masa tenisi, plaj voleybolu, basketbol karşılaşmaları yapıldı. Avrupa Birliği ve Turizm konulu panel düzenlendi.

Panelde Gazeteci Yazar Nazım ALPMAN, Fuat KOZLULU, Gürkan AKÇEER konuşma yaptı. Gazeteci Nazım ALPMAN'a Abana Belediyesi'nin hemşerilik beraatı konser öncesi verildi. Şenlik gecenin sonunda yapılan havai fişek gösterileri ile sona erdi.Biz de konakladığımız Çatalzeytin'e doğru yola çıktık geç saatlerde... Son gün ise Abanalılar Soner Olgun konseri ile coştu... Güzel bir festival de coşkulu bir şekilde sona erdi, başkanın Soner olgun'a verdiği plaket ve havai fişek gösterileriyle...
Sessiz sakin bir tatil sonu Abana üzerinden Kastamonu'ya oradan tekrar tilkinin hesap kürkçü dükkanımıza, Taşköprü'ye döndük...

200507niran__nsall.jpg

Yazı ile İlgili; İlişi- Çatalzeytin- Abana- Devrekani- Taşköprü... Fotoğrafları için tıklayınız...

Kastamonu Sahillerindeki Öğretmenevlerimizden "ÇATALZEYTİN ÖĞRETMENEVİ" İLE SÜRDÜRÜYORUZ...
ÇATALZEYTİN ÖĞRETMENEVİ

Çatalzeytin Öğretmen Evi 16 yataklı olup, 2 kişilik, 3 kişilik, 4 kişilik odalara sahiptir. Odalardan bir bölümü deniz manzaralıdır; ancak bazı odalarda ayrı ayrı duş ve tuvalet bulunmamaktadır.

ULAŞIM
Ankara- Bartın- Amasra- Cide- İnebolu ve Abana üzerinden,
İstanbul- Bartın- Amasra- Cide- İnebolu ve Abana üzerinden,
Kastamonu- Devrekani üzerinden,
Sinop- Ayancık- Türkeli üzerinden,
karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır.

KONAKLAMA ÜCRETLERİ
Banyolu Odalar Kişi Başına
Üye : 5,00 YTL
Kamu Personeli : 10.00 YTL
Serbest Meslek: 12,00 YTL

Banyosuz Odalar Kişi Başına
Üye : 5,00 YTL
Kamu Personeli : 8.00 YTL
Serbest Meslek: 10,00 YTL

PERSONELİMİZ
MÜDÜR: Ozan OZANOĞLU
GÖREVLİ: Ümit AZAK

HABERLEŞME
TELEFON: 0 366 516 16 38/ 516 12 48
Müdür Cep: 0535 508 37 99/ Ev: 0366 516 21 71
E-POSTA: ozan.ozanoglu@mynet.com
Görevli Cep: 0505 488 01 49/ Ev: 0366 516 14 68
E-POSTA: umitazak@hotmail.com

Çatalzeytin Öğretmenevi
İçin TIKLAYINIZ...

KASTAMONU SAHİLLERİNDEKİ ÖĞRETMENEVLERİMİZİN TANITIMINA
"CİDE ÖĞRETMENEVİ" İLE BAŞLADIK...

SAHİLDEKİ ÖĞRETMENEVLERMİZ'den



CİDE ÖĞRETMENEVİ

TARİHÇE
Kastamonu İl Kültür Müdürlüğünce korunması öncelikli tarihi eser sınıfına dahil edilen Cide Öğretmen Evi binası 1890’lı yıllarda Hükümet Konağı olarak Sultan Abdülhamit Han döneminde, devleti temsilen yapılmıştır. Sultan Abdülhamit Han, devlet personelinin konaklarda oturarak halka hizmet etmesi açısından, her kazaya “Hükümet Konağı” yapılması için ferman çıkarmış ve bu tip binalar yapılarak törenlerle hizmete açılmıştır.
Cumhuriyet Döneminde de hükümet Binası olarak kullanılmıştır. Yeni Hükümet Binasının yapılması ile bir süre boş kalmış, 1990 yılından itibaren “Öğretmen Evi” olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiştir.

Cide Öğretmen Evi 27 yataklı olup, 1 kişilik, 2 kişilik, 3 kişilik, 4 kişilik ve gerektiğinde 5 kişilik odalara sahiptir.
Ancak binanın tarihi eser oluşu sebebiyle bina hatlarında oynama yapılamadığından dolayı her odada ayrı ayrı duş ve tuvalet bulunmamaktadır.

ULAŞIM
Ankara–Bartın-Amasra üzerinden,
İstanbul- Bartın-Amasra üzerinden,
İstanbul–Kastamonu–Şenpazar üzerinden,
Sinop–İnebolu-Doğanyurt üzerinden,
karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır.

KONAKLAMA ÜCRETLERİ
Üye-Üye yakını : 6,00 YTL
Kamu Personeli : 7.50 YTL
Diğer : 9,00 YTL
PERSONELİMİZ
MÜDÜR Hüseyin UĞUR
GÖREVLİ Erdal ERDEM

HABERLEŞME
ADRES: Eski Hükümet Binası. Kat:2 Cide / KASTAMONU
TELEFON : 0 366 866 20 33
E-POSTA : huseyinugur37@hotmail.com
MSN : huseyinugur37@hotmail.com
Müdür Cep tel : 0 542 375 95 81
Görevli cep Tel : 0 505 488 01 49

Cide ve Öğretmenevinden görüntüler için TIKLAYINIZ...

AYIN EDEBİYAT TAKVİMİ'nden

Edebiyat Takvimi / Ekim

Doğanlar

4 Ekim 1910 Cahit Sıtkı Tarancı

Ölenler

1 Ekim 1964 Safiye Erol

6 Ekim 1657 Kâtip Çelebi

6 Ekim 1968 Sabri Esat Siyavuşgil

13 Ekim 1956 Cahit Sıtkı Tarancı

13 Ekim 1973 Halikarnas Balıkçısı

15 Ekim 1958 Asaf Halet Çelebi

18 Ekim 1949 Enis Behiç Koryürek

18 Ekim 1957 Hüseyin Cahit Yalçın

24 Ekim 1969 Behçet Kemal Çağlar

25 Ekim 1924 Ziya Gökalp

28 Ekim 1978 Agâh Sırrı Levent

29 Ekim 1789 Aziz Efendi

29 Ekim 1949 İbrahim Alaettin Gövsa

****************** ************* **********

Edebiyat Takvimi / Eylül
Doğanlar
15 Eylül 1901 Kemalettin Kamu
29 Eylül 1883 Celal Sahir Erozan
Ölenler
8 Eylül 1974 Celal Sılay
13 Eylül 1871 Şinasi
15 Eylül 1972 Baki Süha Edipoğlu
21 Eylül 1932 Ahmet Rasim
21 Eylül 1959 Ruşen Eşref Ünaydın
21 Eylül 1975 Bedri Rahmi Eyüboğlu
24 Eylül 1973 Şükûfe Nihal Başar
28 Eylül 1917 Süleyman Nesip
30 Eylül 1978 Ali Nihat Tarlan

***** ***** ***** *****

Edebiyat Takvimi / Ağustos

Doğanlar
Hüseyin Rahmi Gürpınar 17.08.1864
Nurullah Ataç 23.08.1896

Ölenler
Nabizade Nazım 06.08.1893
Nihat Sami Banarlı 14.08.1974
Necmettin Halil Onan 17.08.1968
Tevfik Fikret 19.08.1915
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu 21.08.1992
Orhan Seyfi Orhon 21.08.1972
Abdülbaki Gölpınarlı 25.08.1982
Ali Ekrem Bolayır 27.08.1937

***** ***** ***** *****

YAZILIŞININ 100. YILINDA A. KADİR Söyleyişiyle
Tarih-i Kadim ve Tarih-i Kadim'e Zeyl:
-------------------------------------------


Tevfik Fikret (1914)
ESKI CAGLAR TARIHI (Tarihi Kadim)
----------------------------------------

Iste, der, insanoglunun gecmis hayati bu.
Ve baslar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin bosluklar icinde, uzun,
zifiri karanlik hayatindan.
Gosterir bize evvel zamani,
tek dogru, en guzel ornek, der.
Bakarsin gelecek gunlerin farki yok gecen geceden.
Senin tarih dedigin iste budur,
alninda alti bin yillik burusuklar
ve bir o kadar da kusku.
BasI gecmise bir duse deger,
surunur ayagi bombos bir gelecege,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.....
(...)

Tevfik Fikret
TARiH-i KADiME EK:
----------------------
Molla Sirat'a

Paraya hic dayanmayan bir sairmisim
Zangocluk edermisim protestanlara gider
Size edebi saygilarimi sunarim efendim
Yani yildizli bir kursunun ustadina
Bilgin sairine yani islam dininin
Molla Sirat hazretlerine yani
Lutfen bize ne guzel
Zangoclugu yakistirivermisler...
(...)
Tamamı İçin TIKLAYINIZ

Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergemon Yayını, 312 sayfa, 14 YTL
Cumhuriyet 09.08.2005
Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
'Bir Ankara Ailesinin Öyküsü', 'Görgü Tanığı', 'Tanıdığım Nâzım Hikmet' ten sonra, geçen yıl da 'Sakallı Celâl' isimli kitabıyla dikkat çeken gazeteci/yazar Orhan Karaveli , bir (hatta iki) yaşamöyküsünü konu alan yeni kitabıyla çıkıyor 'vitrine': 'Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği' . Neden 'Fikret' ?.. Neden 'Halûk' ?.. Bu soruyu şöyle yanıtlıyor Karaveli:(....)

Kitaptan bölümler için
TIKLAYINIZ

Geçmişten Günümüze Taşköprü'de Basın
---------------------------------------------

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete.Tek Sayı / 30 Ağustos 1950. İlk sayısından sonra çıkmamıştır. Sahibi ve Mesul Müdürü: Şem'i DALAY; Mücadele Matbaası. Kastamonu. İlçenin ilk gazetesi. Başlık altında: "Halkın Dili, Hakkın Dili" Çarşamba günleri çıkar siyasi gazete olduğu yazılıdır.28x41 ebadında, fiyatı 5 kuruş.

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete. (6 Mart 1959- 22 Nisan 1960) Sahibi ve Mesul Müdürü: Ergin TÜFEKÇİ; Doğrusöz Matbaası. Kastamonu. Çarşamba günleri çıkar. 28x41 ebadında, 4 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 5 kuruş.

TAŞKÖPRÜ'DE UYANIŞ: (5 Mart 1969- 5 Mayıs 1969) Sahibi: TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) adına; A. Cahit ARIKAN, Yazı İşleri Müdürü: Zeynel YURTSEVEN. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Genç fikirli demek, gerçek fikirli demektir. K. ATATÜRK" yazısı bulunmaktadır. 41x57 ebadında, 6 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

GÖKIRMAK: Haftalık gazete. (13 Mart 1970- ../.. 1974).Sahibi: Mahmut ESKİ, Ziya SEZEN(Kısa bir süre sonra ayrılmıştır); Mesul Müdürü: Halit TERZİOĞLU. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Haftalık Siyasi ve kültürel gazete" yazısı bulunmaktadır. 35x50 ebadında, 5 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ: 15 Günlük gazete. (1 Ağustos 1975- ../../ 1988) Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Numan ÖZDEMİR. Yeni Kastamonu Matbaası. Kastamonu. Başlığın altında: "Siyasi ve Kültürel gazete. 15 günde bir Cuma günleri çıkar" yazılıdır. 308. sayıdan itibaren gazete el değiştirmiş, Numan ÖZDEMİR, gazeteyi Eczacı Metin BAKIRCI'ya devretmiştir. İlçenin en uzun ömürlü gazetesi olma özelliğini taşıyan TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ gazetesinin bütün sayıları tam olarak Taşköprü İlçe Halk Kütüphanesinde mevcuttur.

GÖKIRMAK: (Taşköprü Belediyesi). 1993 Sahibi: Taşköprü Belediyesi adına: Hasan ALTAN. Genel Yayın Yönetmeni: Muzaffer YILDIZ. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ersin TABAKER. Damla Grafik Tesisleri. Başlık altında "Taşköprü Belediyesi'nin Yayın Organıdır" yazılıdır.

Kaynaklar: 1. Hazma ÇİÇEK, Taşköprü İncelemesi (Basılmamış Derleme. Taşköprü Halk Kütüphanesinde mevcut olup öğrenciler ve araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.). (Hazma ÇİÇEK: Emekli. Taşköprü Halk Kütüphanesi eski Müdürü)
2.Aziz DEMİRCİOĞLU: Yüz Yıllık Basında Kim Kimdir?

Ali ŞAHİN

alişahin_em.ed.öğr.

::: ALİ ŞAHİN SİTELERİ :::

Taşköprü'den Bakış/ haziran '05

"Gökırmak" / temmuz '05

Kişisel Sitem/ temmuz '05

"Taşköprü'nün Sesi" / temmuz '05

"Taşköprü'den Esintiler"/ ağustos '05

Gerçeğin Sesi/ eylül '05

edebiy@t 2005/ eylül '05

Kastamonu Net/ eylül '05

http://www.blogcu.com/alsah/ ekim '05

yeni dergi/ ekim '05

Yazıhamit Köyü/ ekim '05

edebiy@t/ kasım '05

yenidendergi/ kasım'05

GURBET YAVRUM'DAN MAVİ MASKEYE; SESSİZ BİR DAYANIŞMA'DAN KANAL BOYU'NA AYSEL ÖZAKIN/ Ali ŞAHİN

EDEBİYAT TAKVİMİ'nden YAPRAKLAR

suatdervi__baraner.jpg

Edebiyat Takvimi / Temmuz

Ölenler
Adnan Adıvar 01.07.1955
Mehmet Behçet Yazar 02.07.1980
Asım Bezirci 02.07.1993
Muzaffer Tayyip Uslu 03.07.1946
Hasan Ali Ediz 03.07.1972
Rıfat Ilgaz 07.07.1993
Reşat Ekrem Koçu 07.07.1975
Esat Mahmut Karakurt 15.07.1977
Vasfi Mahir Kocatürk 17.07.1961
Refik Halit Karay 18.07.1965
Musahipzade Celal 20.07.1959
Suat Derviş 23.07.1972
Ahmet Kutsi Tecer 23.07.1967
İbrahim Zeki Burdurlu 27.07.1984

***************
EDEBİYAT TARİHİ'nden:
---------------------
(Atilla Özkırımlı, Suat Derviş'i romanımızın öncülerinden sayarken, Fosforlu Cevriye'yi odak olarak alır.)

"Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye'nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duygululuğa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı, Gorki'yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal'i etkiler. Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Büyüklenmeden ama durmadan yazarak.Oysa ne zaman, ne de koşullar ondan yanadır.

Önce bir gazetecidir çünkü.Yazarlığı halkın mutluluğuna adamış,gerçek anlamıyla bir düşünce savaşçısıdır. Yaşadığı dönemde bir kadın olarak, bütün "ilk" leri gerçekleştirmek görevini yüklenmiştir. "Avrupa'ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci'dir.Refet Paşa'nın Ankara temsilcisi olarak İstanbul'a ilk gelişinde(1922) kendisiyle görüşmeyi yapan O'dur. "Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) "ilk kez kadın sahifeleri hazırlayan ve sahife modasını çıkaran ilk gazeteci" yine O'ndan başkası değildir. Onu hayatın gerçekleriyle gazeteciliği yüzyüze getirir."Gazeteci olduktan sonra" yazmaya başlar. "Gerçekçi eserlerini" (Necatigil'e Mektubu'ndan). Ve gazetelerde yayımlar.

Popüler romana kayması bundandır, gerçekçiliği de toplumcu düşünceyi benimsemiş olmasından.Tefrikacılk romancılığını olumsuz yönde etkiler. Kuşkusuz 1940’tan sonra gelişen siyasal baskının yardımıyla. Toplumcu eyleme ucundan bulaşmış değildir ki bir kıyıya çekilip sanatsal amaçlara yönelsin.Tam ortasındadır tersine. Susturulamaz ama etkisizleştirilir. Birçokları gibi. Yine siyasal baskılar nedeniyle yurdundan uzaklaşmak zorunda kalınca unutturulması kolaylaşır.Döndüğünde boynuzlar kulağı geçmiştir.(Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.07.1976'dan "Türk Edebiyatı Ansiklopedisi,cilt:2, s.367-368")

Çimen Günay, "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezinde Suat Derviş'in romanlarındaki epistemolojik ve ideolojik kırılmayı inceleyerek Marksist görüşlerin Derviş'in edebiyat anlayışında yarattığı dönüşümün izini sürüyor. Günay'a göre "Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından Cumhuriyet coşkusunun sönmeye yüz tuttuğu bunalımlı yıllara kadar pek çok roman, öykü ve çeviriye imzasını atan Suat Derviş, Türk solunun feminizme bakışını tartışmak için önemli bir yazar." Günay'ın çalışmasının ilgi odağını, Suat Derviş'in romanlarının toplumcu gerçekçilik ve Marksist estetik arasında hangi noktada konumlandırılabileceği ve yazarın Marksist ve feminist bakış açıları arasında yaşadığı çelişki oluşturuyor (tez danışmanı: Dr. Süha Oğuzertem).

http://www.bilkent.edu.tr

Sivas... Sivas...
------------------

Sıvas'tan.. Aziz Nesin'e...

Aziz Nesin bugün hayatta olsaydı eğer, toplumu dürtmekle, uyarmakla, sarsmakla kalmaz, yaşamın her anını sorgulamamıza yol açardı... Bugün Madımak Oteli ve kebapçısının bir müzeye, bir kültür merkezine dönüştürülmesi gerek. 12 yıl önceki o vahşeti, o acıyı unutmak değil ama bilmek, öğrenmek için ve bir daha asla böyle bir vahşet, böyle bir acı yaşamayalım diye... Böyle bir olay hiç olmamış, yaşanmamış gibi yapmak, vahşeti inkâr etmek, görmezlikten gelmek, yaranın yeniden kanaması, ölümlerin tekrarlanması demek...
(Zeynep ORAL, Cumhuriyet 02.07.2005)

SIVAS ACISI

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sıvas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından Sıvas işi

Ben duyarım duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
Sıvas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde


Aziz NESİN


Kültür-Sanat 02-Temmuz 1999

[ Bir önceki | Bir sonraki ] Cuma

Edebiyatın Temmuz vurgunları unutulmayacak

ÖNER YAĞCI

2 Temmuz 1993 Sıvas Katliam'ında "Edebiyatımızın Sosyalist Karıncası" Asım Bezirci'yi yitirmiştik. Sıvas Katliamı'nın acısı 7 Temmuz 1993 günü "Edebiyatımızın Koca Çınarı" Rıfat Ilgaz'ın yüreğine çökmüştü.

6 Temmuz 1995 günü "Gözyaşını Gülmeceye Çeviren, Çağımızın Nasrettin Hocası, Gömüyü Arayan Adam", Aziz Nesin aramızdan ayrılmıştı.

Temmuz'un ilk haftasında edebiyatımızın bu üç büyük ustasıyla, bu üç büyük bilgesiyle ilgili birçok etkinlik gerçekleştirildi.

Edebiyatımıza damgalarını vuran, yaşamları demokrasi ve özgürlük savaşımıyla içiçe geçen, edebiyatın çeşitli dallarında ürettikleri yapıtlarla unutulmaz izler bırakan, bu yürekli ustalarımız için çeşitli kuruluşlar tarafından anma ve saygı günleri düzenlendi.

Gerçekleştirilen bu etkinliklerle bu ustalarımız bir kez daha sahiplenirken, dosta düşmana da "unutulmayacaklar" mesajını verilmiş oldu.

Asım Bezirci 1928 doğumluydu; incelemeleri, eleştirileri, denemeleri, araştırmaları, yaşam öykü çalışmaları, çevirileri, derlemeleri, seçkileriyle yetmişe yakın yapıt armağan ederek edebiyatımızı zenginleştiren bir yazı ustasıydı. Sosyalist gerçekçi yöntemle ele aldığı kişileri, yapıtları, dönemleri bir karınca titizliğiyle ve parmak ısırtacak bir çalışkanlıkla değerlendiren Asım Bezirci'nin edebiyat sevgisiyle dolu, edebiyatla yaşamı buluşturan çalışmaları dünün edebiyat zenginliklerinin değerlendirilmesinde, bu günün edebiyatının anlaşılmasında, geleceğin edebiyatının nasıl olacağı konusunda bize ışık tutan bir vazgeçilmez kaynaktır.

Pir Sultan, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli gibi şair ve yazarlarımız hakkında yazdığı yaşam öyküsü incelemeleriyle damarı damara bağlamanın başarılı örneklerini sunan Asım Bezirci; Tür Halk Şiiri, Dünden Bugüne Türk Şiiri, Temele Gül Dikenler ve Güle Dil Verenler gibi yapıtlarıyla şiir tarihimizi değerlendirirken Seçme Hikayeler ve Seçme Romanlar'la roman tarihimize uzandı. Edebiyatçılığını düşünce ve kültür adamlığıyla bütünleştirerek bilimle sanatın ilişkisine yönelip Bilimden Yana, Sosyalizme Doğru gibi yapıtlarını sundu. Kısacası, edebiyatımızın yiğit karıncası Asım Bezirci sayısı yaşına yaklaşan kitabıyla bizi aydınlığa çağırdı hep, bizi aydınlıkla buluşturdu.

Rıfat İlgaz 1910 doğumluydu; kaynağı insan, kaynağı halk olan bir şair, bir yazardı. 1940'lı yılların karanlığında "Sosyalist Gerçekçi 40 Kuşağı"nın, "Fedailer Mangası"nın bir savaşçısı olarak başladığı edebiyat serüveninde Yarenlik, Sınıf, Yaşadıkça, Devam Uzak Değil, Kulağımızda Kirişte gibi şiir kitaplarıyla "Sınıf'ın mimli ozanı" olarak tavrını sürdürmüştü hep. Pusulasını hiç yitirmemiş bir ozan olmuştu.

Rıfat Ilgaz'ı "Hababam Sınıfı'nın ünlü yazarı" yapan romanından başka Karadeniz'in Kıyıcığında. Karartma Geceleri, Sarı Yazama, Yıldız Karayel gibi romanlarıyla tanımıştık. O, Kesmeli Bunları, Palavra, Çalış Osman Çiftlik Senin gibi gülmece öyküleriyle; Halime Kaptan, Bacaksız, Öksüz Civciv, Apartman Çocukları gibi çocuk kitaplarıyla; Hababam Sınıfı'nı çoğaltan oyunlarıyla; Nerde Kalmıştık, Cart Curt gibi fıkralarıyla; Yokuş Yukarı, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Fedailer Mangası gibi anılarıyla da aydınlığımıza aydınlıklar katmıştı.

"Yaşamak bir yürek işçiliği günümüzde" diyen bir sanat ve yaşam anlayışıyla, yaşamı sanatlaştırarak yansıtan bir yazar; Can Yücel'in deyişiyle "Anadolu'nun yüce bir dağı" olan Rıfat Ilgaz, sayısı altmışı bulan yapıtlarıyla demokrasi ve özgürlük savaşımının edebiyattaki sürdürücülerindendi.

Aziz Nesin, 1919 doğumluydu; yaşamı, yaptıkları ve yazdıklarıyla, bilinci ve duyarlılığıyla, örnek ve öncü bir yazar ve aydındı. Yazar kimliğiyle aydın kimliğini örtüştürmedeki başarısı, öncü ve örnek davranışları ve yazdıklarıyla sunduğu zenginlikler ve güzellikler, onun "ölümsüz" sıfatını hak etmesini sağladı. Yakın tarihimize baktığımızda onun hemen hemen tüm toplumsal-kültürel girişimde var olduğunu görüyoruz. "Gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum" diyen Aziz Nesin'in sayısı yüzü geçen yapıtıyla kültür zenginliğimize kattıkları ise edebiyatımızın en değerli kaynaklarını oluşturur. Yedek Parça, Damda Deli Var, Ah Biz Eşekler, Biz Adam Olmayız, Sosyalizm Geliyor Savulun, İhtilalı Nasıl Yaptık, Yetmiş Yaşım Merhaba, Nah Kalkınırız ve geçenlerde çıkan Gözünüz Aydın Efendim gibi gülmece öyküleriyle bu dalın en büyük ustası olan Aziz Nesin oyun yazarı olarak da Çiçu, Biraz Gelir misiniz, Sait Hopsait, Toros Canavarı gibi onlarca oyuna imzasını atmıştır.

Aziz Nesin, milyonlarca okurunu Gol Kralı, Zübük, Şimdiki Çocuklar Harika, Tatlı Betüş, Surname, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Tek Yol, Büyük Grev gibi romanlarıyla toplumsal panoramamızı çizen Aziz Nesin; Kendini Yakalamak, Hoşça Kalın, Sivas Acısı gibi şiir kitaplarıyla; Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adını verdiği üç ciltlik özyaşam öyküsüyle; Bir Sürgününü Anıları, Poliste, Salkım Salkım Asılacak Adamlar gibi anılarıyla; Suçlanan ve Aklanan Yazılar, Ah Biz Ödlek Aydınlar, Korkudan Korkmak, Bulgaristan'da Türkler Türkiye'de Kürtler, Bir Tutam Aydınlık gibi kitaplarda topladığı düşünce yazılarıyla kucaklamıştır. Söyleşileriyle, mektuplarıyla, fikralarıyla, masallarıyla, taşlamalarıyla, incelemeleriyle, gezi notlarıyla, güncesiyle ve ölümünden sonra yayımlanan, onu aydın-sanatçı kimliğinin damarına bağlayan Türkiye Şarkısı Nazım gibi yapıtlarıyla da Aziz Nesin günümüz sanatçısının nasıl yaşayıp nasıl yazması konusundan gerçek bir öncülük örneği göstermiştir.

Ölüm yıldönümlerinde bu üç büyük ustamızı Asım Bezirci 'yi, Rıfat Ilgaz'ı, Aziz Nesin'i saygıyla, özleyerek anmalı, unutmamalı, unutturmamalıyız.
http://www.ozgurpolitika.org


Yaşamanın Yedi Rengi Var..........Gülsüm Cengiz


Yeniden ve bir kez daha merhaba!
Merhaba dostlar... Almanya’daki okuma etkinliklerim, hastalık ve teknik olanaksızlıklar derken sizden bir ayı aşkın süredir ayrı kaldık. Yaşam sürüyor oysa; bütün renkleriyle. Güçlükleriyle hüznüyle, acısıyla, sevinciyle ve mücadeleyle... Evet, Yaşamanın Yedi Rengi Var ve daha da çok. 1994’ün başında Cumhuriyet gazetesinde “Umut ile Sevgi ile Düş ile” başlığı altında yazmaya başladığım yazıları, Gerçek dergisinde sürdürmeye karar verdiğimde düşünmüştüm bu başlığı. Bundan tam beş yıl önce. Bir dergi ya da gazete köşesinde; düşüncelerini, duygularını, kültür sanat yaşamına ilişkin birikimini öteki insanlarla paylaşmanın güzelliğini yaşıyorum beş yılı aşkın bir süredir. Bu paylaşımın beni çoğalttığını söylemeliyim. Yaşamın sonsuz zenginliğinde ve çeşitliliğinde oluyor bu paylaşım; ve ben bu paylaşımı her yaşayışımda, düşüncelerimi ve yazılarımı paylaştığım yeni insanları tanıdıkça yaşama sevincim mücadele gücüm artıyor.
Yüz yüze söyleşilerin yanı sıra; kitaplar ve gazete ve dergilerdeki yazılar yoluyla köprüler kuruyoruz yeni insanlarla. Onlarla yaşamın her alanında ummadık anlarda karşılaşabiliyoruz. Bazen, dolaylı oluyor bu karşılaşmalar; cezaevlerinden aldığım görülmüştür damgalı kartlarla, mektuplarla, gönderdikleri şiir, öykü dosyalarıyla. Çoğu kez de doğrudan. Kimileriyle bir Anadolu kentinde ya da kasabasında, hatta köyünde oluyor bu karşılaşma, kimileriyle herhangi bir Avrupa kentinde. Geçen yıl Antep’e gitmek üzere indiğim Adana havaalanında, gece yarısı beni karşılamak için gelen dostları gördüğümde hangi duyguyu yaşadıysam, bu yıl da, ilk kez gittiğim Ha


Posted: 03:29, 2006-10-11
Comments (0) | Link

Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN

al_sah.jpg

ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Yunus Nadi Ödülleri/ Ali ŞAHİN

1946-47 Serbest konu Erdoğan Mete
1947-48 Küçük hikâye Fethi Başak
1948-49 Atatürk'e ait bir hatıra? Melek Erbilen
1949-50 Bir yurt yazısı Zeyyat Selimoğlu
1950-51 Milli Mücadele'den bir hatıra Muammer Çekinay
1951-52 En güzel şiir Azmi Tekinalp
1952-53 Karikatür Orhan Doğu
1953-54 En güzel hikâye Ayperi Akalın
1954-55 İnkılaplarımızı nasıl koruyabiliriz? İbrahim Baç
1955-56 Demokrasi yolunda neler yaptık? Neler yapmalıyız? Ümit Ünkan
1956-57 En güzel şiir Asaf Çiğiltepe
1957-58 En güzel roman Fakir Baykurt
1958-59 Röportaj Mustafa Gümüşkaynak
1959-60 Dil davamız Ekrem Alptekin
1960-61 27 Mayıs'ın manasını anlatınız Demir Kandemir
1961-62 En önemli davamız nedir? Mustafa Ok
1962-63 Makale (Sosyalizm mi, liberalizm mi?) Turan Tan
1963-64 Cumhuriyetin 40. yılında Atatürkçülükten ne anlıyoruz? Kemal Anadol
1964-65 Küçük hikâye Öner Ünalan
1965-66 Türk devrim tarihi, devrimlerle ilgili olarak
Türkiye'nin gelişmesi Sabahattin Selek
1966-67 Türk dil devrimini yansıtan Türk dilinin arınması
ve zenginleşmesi Zeynep Korkmaz
1967-68 Türk dil devrimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, bu savaşta
geçmiş bir olayı ya da Türk toplumunun temel
sorunlarını konu almış roman Kemal Tahir
1968-69 Türkiye'nin tüm kalkınma sorunu, bu sorunlar içinde
biri veya birkaçını konu alan bilimsel nitelikte eserler Doğan Avcıoğlu
1969-70 Kurtuluş Savaşı ve devrimler (film senaryosu) Oktay Arayıcı ve Güngör Dilmen
1970-71 Yedi dakika Celal Erkunt
1971-72 Kadın-erkek eşitliği Fatma Gürel (Bölek)
1972-73 Cumhuriyet çağında dilimiz Haldun Derin
1973-74 Cumhuriyetin 50. yılında Türk basını Önder Şenyapılı
1974-75 Roman Attilâ İlhan
1975-76 Yaşadığımız yüzyılda Türk kadınının yeri Füsun-Tunç Tayanç
1976-77 1876-1976 Türkiye'de anayasal düzenler Dinç-Tunç Tayanç
1977-78 Cumhuriyet döneminde gençlik Fulya-Hasan-Basri Gürses
1978-79 En güzel çocuk romanı İsmail Uyaroğlu
1979-80 Türkiye'de sansür sorunu 1. seçilemedi, 2. Füsun-Tunç Tayanç
1980-81 Köşe yazısı Göksel Türk
1981-82 Toplumbilim Sami Güven
1982-83 Cumhuriyet basını ve demokrasi Verilmedi
1983-84 Fotoğraf (siyah-beyaz) Nevzat Çakır
1984-85 Karikatür Cezmi Ermiş
1985-86 Mizah öyküsü Verilmedi
1986-87 Röportaj (Gençlik) Oral Çalışlar
1987-88 Senaryo Alper Uygur
1988-89 Röportaj (İnsan hakları) Mecit Ünal
Afiş (Kitap) Serdar Akkaya
Karikatür (Çevre) Abdullah Orhan
Öykü (Kadın) Ayfer Tunç
Fotoğraf (Çocuk) Ferhat Atalay
1989-90 Yayımlanmış öykü Hulki Aktunç
Yayımlanmamış öykü Yurdaer Erkoca
Yayımlanmış roman Verilmedi
Yayımlanmamış roman Emel Ebcioğlu
Yılmaz Karakoyunlu
Yayımlanmış şiir Verilmedi
Yayımlanmamış şiir Verilmedi
Yayımlanmış şiir (Mansiyon) Seyhan Erözçelik-Seval Esaslı-
Özkan Mert
Yayımlanmamış şiir (Mansiyon) Yunus Koray-Ersin Salman-
Leyla Şahin-Süha Tuğtepe-
Ayhan Yalçınkaya
Cemal Süreya Jüri Özel Ödülü Hüseyin Alemdar
Yayımlanmış röportaj Bekir Yıldız
Yayımlanmamış röportaj Fehmi Salık-Dinçer Sezgin
Yayımlanmış sosyal bilimler Cüneyt Ölçer
Yayımlanmamış sosyal bilimler Dr. Ayhan Aktar
Afiş (Konu: Yunus Nadi Ödülleri) Mahmut Soyer
Yayımlanmış fotoğraf Ahmet S. Sabuncu
Yayımlanmamış fotoğraf Aclan Uraz
Yayımlanmış karikatür Hatay Dumlupınar
Yayımlanmamış karikatür Hakan Boyav
Uzun metrajlı film Yusuf Kurçenli
Kısa metrajlı film Verilmedi
Uzun metrajlı film senaryosu Ömer Uğur
1990-91 Öykü kitabı Ülkü Tamer
Yayımlanmış roman Tarık Dursun K.
Yayımlanmamış roman Verilmedi
Şiir kitabı Kemal Özer
Yayımlanmamış şiir kitabı Güven Turan
Röportaj Zeynep Ankara
Afiş (Konu: Yunus Nadi Ödülleri 1992) Cavit K. Emültay
Fotoğraf Mustafa Kocabaşı
Karikatür Muhammet Şengöz
Uzun metrajlı film Orhan Oğuz
Kısa metrajlı film senaryosu Yeşim Ustaoğlu, Hakkı Mısırlıoğlu
Uzun metrajlı film senaryosu Ali Ulvi Hünkâr
Sosyal bilimler araştırması Prof. Dr. Gönül Tankut
1991-92 Öykü kitabı Erhan Bener
Yayımlanmamış öykü kitabı Cihat Burak
Yayımlanmış roman İnci Aral
Yayımlanmamış roman Derviş Zaimoğlu
Şiir kitabı Ahmet Erhan
Afiş Zafer Baran
Fotoğraf Emine Ceylan
Karikatür Alper Susuzlu, Eray Özbek
Uzun metrajlı film senaryosu Cemal Şan
Sosyal bilimler araştırması Murat Balamir
1992-93 Fotoğraf Cem Turgay
Afiş Naci Fırat
Karikatür Gürbüz Doğan Ekşioğlu
Yayımlanmamış öykü kitabı Vüs'at O. Bener-
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Öykü kitabı Şebnem İşigüzel
Yayımlanmamış roman Ahmet Yurdakul
Yayımlanmış roman Buket Uzuner-Oya Baydar Şiir kitabı Nurullah Can-Ahmet Ada
Yayımlanmamış şiir kitabı Ahmet Özer-Hüseyin Yurttaş
Sosyal bilimler araştırması H. Neşe Özgen, Ertübey
1993-94 Uzun metrajlı film senaryosu Nihal Geyran Koldaş
Sosyal bilimler araştırması Serap Yazıcı
Fotoğraf Vahap Akşen
Afiş Tülay Ulukılıç
Karikatür Ahmet Aykanat
Öykü kitabı Muzaffer Buyrukçu-Sulhi Dölek
Roman Hasan Ali Toptaş-Serdar Rıfat Şiir kitabı Hüseyin Ferhat
1994-95 Afiş Selim Velioğlu - Cem Arık
Karikatür Sergey Lipoutsev
Fotoğraf Faruk Ertunç
Sosyal bilimler araştırması Doğu Perinçek
Uzun metrajlı film senaryosu Serdar Kazak - Arslan Kaçar
Şiir Kağan Kök
Öykü Ayşe Kilimci - Nevra Bucak
Roman Necati Cumalı
1995-96 Afiş Ahmet Naci Fırat - Ebru Ataman
Karikatür Hikmet Cerrah
Fotoğraf Sadık Demiröz
Sosyal bilimler araştırması Prof. Dr. Meryem Koray
Uzun metrajlı film senaryosu Hasan Öztürk
Şiir Aydın Afacan, Sina Akyol
Öykü Ayla Kutlu
Roman Erhan Bener, Mahir Öztaş
1996-97 Afiş Verilmedi
Karikatür Birol Çün
Fotoğraf Faruk Ertunç
Sosyal bilimler araştırması Yaşar Duman
Uzun metrajlı film senaryosu Ayla Kutlu - Hasan Öztürk
Şiir Enver Ercan - Derya Çolpan
Öykü Erendiz Atasü
Roman Burhan Günel
1998 Afiş dalında, Yeşim Demir- Esen Karol
Karikatür dalında, Yavuz Özhan Önür
Fotoğraf dalında, Türker Cimcoz- Kemal Gök
Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Turgut Özakman: Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele
Uzun Metrajlı Film Senaryosu dalında, Serap Gedik: Figüran; Mehmet Gökağaç: Her Şeye Rağmen Dostluk
Şiir dalında, Nazmi Ağıl: Boşanma Dosyası; Mehmet Kâzım Kumpasoğlu: Kule
Öykü dalında, Gülseren Engin: Sıradan Öyküler adlı kitap dosyası; Osman Şahin: Mahşer
Roman dalında, Demir Özlü: İtakaya Yolculuk; Hakan Akdoğan: Nü Peride adlı kitap dosyası
1999 Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Pulat Y. Tacar: Demokrasi ve Terör
Şiir dalında, Ahmet Uysal: Acının Gümüşü
Öykü dalında, Necati Güngör: İyiler Genç Ölür; Ulviye Alpay: Mavi Bir Merhaba adlı kitap dosyası
Roman dalında, Ahmet Atlan: Kılıç Yarası Gibi
2000 Şiir dalında, Sennur Sezer: Kirlenmiş Kâğıtlar
Öykü dalında, Burhan Günel Gül Korunağı
Roman dalında, Mario Levi: İstanbul Bir Masaldı; Celal Pamukçu: Düşler ve Gerçekler adlı kitap dosyası
Fotoğraf dalında, Altan Bal- Erhan Şermet
2001 Şiir dalında, Raif Özben: Asyalı Ayyaş
Öykü dalında, İnci Aral: Gölgede Kırk Derece
Roman dalında, Zülfü Livaneli: Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm
Fotoğraf dalında, Yavuz Sevimli
2002 Roman dalında, Nazlı Eray: Aşkı Giyinen Adam
Öykü dalında, Zeynep Aliye: Vahşi Kelebek; M. Sadık Aslankara: Uykusu Sakız
Fotoğraf dalında, İhsan Özçelik
Şiir dalında, Roni Margulies: Saat Farkı; Ahmet Necdet: Aşk Ey
2003 Şiir dalında, Yılmaz Gruda: Marathon
Öykü dalında, Osman Şahin: Ölüm Oyunları; Deniz Topçu: Çözülme Zamanı adlı kitap dosyası
Roman dalında, Tahsin Yücel: Yalan
Karikatür dalında, Hüseyin Tanyeri ve Yavuz Özhan Önür
2004 Roman dalında, Murat Gülsoy: Bu Filmin Kötü Adamı Benim
Öykü dalında, Ayşe Sarısayın: Denizler Dört Duvar
Şiir dalında, Ahmet Erhan: Kaybolmuş Bir Köpek İlanı; Tuğrul Keskin: Zifir adlı kitap dosyası
Karikatür dalında, Musa Gümüş 'ün iki yapıtı
2005 Roman dalında, Burhan Günel: Ateş ve Kuğu
Öykü dalında, Ethem Baran: Dönüşsüz Yolculuklar; Sibel K. Türker: Öykü Sersemi
Şiir dalında, Ali Püsküllüoğlu: Zamansız adlı kitap dosyası; İsmail Uyaroğlu: Lanettayin Bir Şair
Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Ayla Ödekan: Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş; Rıfat N. Bali: Anadolu'dan Yeni Dünyaya
Karikatür dalında, Muhammet Şengöz- Mehmet Ateş Gülcügil


2005 Yunus Nadi Ödülleri


Cumhuriyet 23.06.2005
59. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2005

Yunus Nadi anısına 59. yılda 9 ödül
410 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2005 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet İbrahim Paşa Sarayı'nda düzenlenecek bir törenle verilecek.
Kültür Servisi - 2005 Yunus Nadi Ödülleri'ni kazananlar belirlendi. Bu yıl 59'uncusu düzenlenen ve beş dalda ödülün verildiği yarışmaya yapıtlarıyla 410 kişi katıldı.

''Roman'' dalında Ahmet Cemal, Konur Ertop, Tahsin Yücel, Jale Parla, Adnan Binyazar 'dan oluşan seçici kurul, ödülün ''Ateş ve Kuğu'' adlı yapıtıyla Burhan Günel 'e verilmesini kararlaştırdı.

''Öykü'' dalında Mehmet Başaran, Selim İleri, Tarık Dursun K., Sami Karaören ve Emin Özdemir 'den oluşan seçici kurul, ödülü Ethem Baran 'ın ''Dönüşsüz Yolculuklar'' adlı kitabı ile Sibel K. Türker 'in ''Öykü Sersemi'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.

''Şiir'' dalında, Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan seçici kurul, ödülü, Ali Püsküllüoğlu 'nun ''Zamansız'' adlı kitap dosyası ile İsmail Uyaroğlu 'nun ''Lanettayin Bir Şair'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.

''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun , Prof. Dr. Emre Kongar , Prof. Dr. İoanna Kuçuradi , Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan seçici kurul, ödülü, Ayla Ödekan 'ın ''Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş'' adlı yapıtıyla Rıfat N. Bali 'nin ''Anadolu'dan Yeni Dünyaya'' adlı yapıtı arasında paylaştırdı.

''Karikatür'' dalında, Semih Balcıoğlu, Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören ve Turhan Selçuk 'tan oluşan seçici kurul, ödülü Muhammet Şengöz ve Mehmet Ateş Gülcügil 'in yapıtları arasında paylaştırdı. Ödüller, 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda yapılacak törenle sahiplerine verilecek.




23.06.2005

2005 YUNUS NADİ Ödülleri
'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU ...

'Sfenks'
Sfenks, genel olarak değerlendirirsek, biçim ve dil oyunlarından her zaman sakınan, anlatmak istediğini bire bir anlatırken yaşanmışlığın yoğunluğundan oluşan bir "şiir dili"ne erişmiş bir şairin yeni verimlerini topladığı kitabıdır. Eray Can ...

'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önü
me' 'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU -Ateş ve Kuğu'da adlarıyla ...

Lanettayin Bir Şair
Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağ ...

'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler'
Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma tema ...

'Çok yönlü, üretken bir Cumhuriyet dönemi aydınıyla karşı k
arşıyayız' Ayla Ödekan, 'Yazıları ve Rölöveleriyle Sedat Çetintaş' adlı çalışmasıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü'nü aldı. Sanat tarihçisi Ödekan'ı, bir öğretim üyesi olarak akademik çalış ...

'Göçmenlik eşittir hasret'
2005 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Dalı Ödülü'nü bu yıl Rıfat N. Bali'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Anadolu'dan Yeni Dünyaya, Amerika'ya İlk Göç Eden Türklerin YaşamÖyküleri' adlı çalışması kazandı. Bali bu çalış ...

Yeniden doğmak kendi geçmişimize
Kemal Özer, "Baba ile Kız" başlıklı öyküler demetini kızı Simge Özer'e sunmuş. Attilâ Şenkon'sa "Gökkuşağına İki Bilet" adlı romanını babasına. Teşekkürler Kemal Özer, teşekkürler Attilâ Şenkon, bütün babalar için de! ...

Yaşanmış duyarlık
"Abdülkadir Budak Dosyası"nda geniş bir kaynakça var. Bu kaynakçada yüzü aşkın yazarla ozanın çalışması yer almış. Demek ki iz bırakan, üzerinde durulması gereken bir ozanla karşı karşıyayız. Kimi yazarlar "Kırk Kuşağı"nı, yalnızca, t ...

Feyza Hepçilingirler Türkçe Günlükleri
1 Haziran Çarşamba Mardin'e doyamadan döndüm; çünkü bugün final sınavımı yapmak zorundaydım. Sorularımı gitmeden önce hazırlamış ve bastırmıştım; yine de epey güç oldu Mardin'de tarihle kucaklaştıktan sonra, İstan ...

'gecenin yüzünü keşfetmeye giden bendim
Zéno Bianu'nun şiirlerinin bir bölümünü geçen haftaki sayımızda yayımlamıştık. Bu sayıda şiirlerin ikinci bölümünü sunuyoruz sizlereO BENDİM Marylin'in gözlerinde gözyaşı bendimkaynak suyu kayan yıldız bendimkızı ...

Vitrindekiler
Şimşir Kokardı Azlağa/ Dr. Nizamettin Alkumru/ Çivi Yazıları/ 304 s. Anılarla Laz kültürü altbaşlığını taşıyan bu kitap esas olarak Lazcanın neden yok olduğunu sorguluyor. Lazların tarihte ilk yerleşim yerlerinden başlayarak, yazılı tarih ...


2005 YUNUS NADİ Ödülleri

'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Işık KANSU

-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.



Eray Canberk, Erdoğan Alkan'ın yeni şiir kitabı 'Sfenks'i tanıtıyor.


Roman, Öykü, Şiir, Sosyal Bilimler, Karikatür dallarında Yunus Nadi Ödülleri'ni kazanan sanatçılarımızla yaptığımız ropörtajlar


Sadık Aslankara, Kemal Özer ve Attilâ Şenkon'un iki kitabını gündeme getiriyor.


Şiir Atlası'nda Zéno Bianu'nun şiirlerinin devamı.



Roman Ödülü: BURHAN GÜNEL

'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme'

'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Işık KANSU

-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.

EDEBİYATTA SAHİCİLİK

- Edebiyatta sahiciliğin silikleştiğine ilişkin genel kanının olduğu bir dönemde doğrudan sahiciyi anlatmanız bilinçli bir seçim mi? - Evet. Baştan beri, yaratıcı yazarlıktaki tavrım bu ve benzeri seçimlerle kendini ortaya koymuştur. Ama, özellikle bu romanla yaşama ve insana dönüşü yüksek sesle vurgulamak, edebiyat bağlamında yaşamın yeniden yaratımını gerçekleştirmek istedim. Zaten yaşam kendi kendini yazdırdı. Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme. Sıvas olayları görmezden gelinebilir mi? Ama ne yazık ki büyük ölçüde görmezden gelindi. Çünkü 1980'den bu yana öne çıkarılan tırnak içinde edebiyat, yatak odasından dışarıya çıkamadı ya da geçmişe ve sanal alanlara yöneldi.- Sizin romanınızda da aşklar ve tutkular var ama...- Aşk ve tutku insanın bütün ömrünü alabilir, yatak odası ise üç beş dakikalık sürelerden oluşan geçici bir süreci karşılar. Ben bütün ömrümü aşka, tutkuya adadım. Bin kez dünyaya gelsem, yine aynı şeyi yaparım. Aşk, insan olma bilincinin oluşmasında ve gelişmesinde temel, belki de birincil öğedir.- Ateş ve Kuğu'nun işlevsel yanı var mı, Sıvas kıyımını unutturmama eylemi gibi örneğin... - Benim yazarlığım toplumsal oluşumlarla ona bağlı bireysel gelişim süreçlerini anlatmayı ve bu ikisi arasında duyarlı dengeler oluşturmayı gözetme üzerine kuruludur. Bu roman da böyle duyarlı bir dengeyi gözeterek yazılmıştır. Ancak belirttiğiniz gibi, Ateş ve Kuğu, romanın kendine özgü yapısından ödün vermeden hem olaya hem de olayın unutturuluşuna karşı kararlı bir duruşun da hayata geçirilmesidir.- Romanda geri dönüşleri çok sıklıkla kullanmışsınız...- Bu bir zorunluluktu, çünkü ben Sıvas olaylarını baştan sona kesintisiz anımsayamıyorum.- Neden?- Çünkü arada kesintiler var, kopuk görüntüler... Bu kara filmin yakılan bölümleri var. O bölümlerin kimilerini hâlâ birbirine bağlayabilmiş değilim.- Yaşadığınız örselenmeden mi kaynaklanıyor kopukluk?- Yaşanan olayın belleğimde oluşturduğu yıkımla ilgili bir durum. Kaldı ki, roman kahramanlarımın hepsi aynı durumda. Bir de şu var: Romanın kurgulanmasına teknik anlamda yaklaşalım. Dışarıdan bakanların ve konuyla ilgilenenlerin hepsinin bildiği ve belgesel kitaplara da geçmiş olan süreci sırayla anlatsaydım, bu, bilinenlerin okunmaması olasılığını da doğuracaktı. Yani yazdıklarımı okutmak istedim. Eksikleriyle birlikte. Okurların ve Sıvas kıyımından kurtulanların bu eksiklikleri gidermeleri isteğiyle... Dolayısıyla, geriye dönüşlerle oluşturulmuş kurgu, bu isteğime de olanaklar sağladı.

SORULARI YANITLAMAK...

- Belki bir yandan benliğinizde açılan yarayı da onarmak istediniz...- İstedim ama başaramadım...- Niye on yıl sonra anlattınız doğrudan yaşadığınız Sıvas yangınını?- Hem olabildiğince serinkanlı (tarafsız değil) ama duygusal olmamaya özenli bir yazarlık duruşunu gerçekleştirebilmek için hem de gerçekten on yıl geçti mi, olay eskidi mi, acı hafifledi mi, olayın toplumumuzda yarattığı olumsuz sonuçlar ortadan kalktı mı, kalkmadıysa ülkemizin geleceği açısından hangi göstergeleri içinde taşıyor sorularını yanıtlayabilmek için...- Yananlar için kuğu imgesini seçmenizin özel bir anlamı var mı?- Sıvas'taki Madımak Oteli'nde yakılan dokuz yaşındaki Koray çocuk başta olmak üzere o semahçı gençler, o şairler ancak kuğu ile simgeleştirilebilir gibi geldi bana. İmgelemimde onlar yanık kuğular olarak hâlâ yaşıyorlar. Benim şiirle donatılmış anlatımımda işlevsel görüntüler ve çağrışımlar da oluşturuyor kuğular.- Yunus Nadi ödülünü üçüncü alışınız galiba...- Evet öyle, daha önce roman ödülünü 1997'de, öykü ödülünü de 2000 yılında kazanmıştım. Şimdi üçüncüsü oluyor. Bu romanla Yunus Nadi ödülüne katılmadan önce çok düşündüm. Kendi adıma değil, Ateş ve Kuğu aracılığıyla ülkemizin aydınlanma sürecine katkıda bulunmak adına katılmaya karar verdim. Gazetemiz Cumhuriyet'in ve söz konusu ödülün temel amacı ve işlevi de bu amaç ile örtüşmektedir. Ödülü tüm aydınlanma savaşımcıları adına aldığımı düşünüyorum. Ayrıca, şimdi açıklamak istemediğim özel bir durum da vardı katılmamı gerektiren; belki bir gün sözünü ederim...Ateş ve Kuğu/ Burhan Günel/ Alkım Yayınları/ 446 s.

Öykü Ödülü: SİBEL K. TÜRKER

'Yazmadan yaşayamıyorum'

''Öykü Sersemi'' adlı çalışmasıyla bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü alan Sibel K. Türker, ''Yazmadan yaşayamayacakmışım gibi geliyor. Edebiyatı o kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekiyor. Çünkü edebiyat uzun bir yol'' diyor. Türker ile edebiyatı ve öykülerini konuştuk...

Emre ÇALIŞKAN

Sibel Hanım, edebiyata ilginiz nasıl başladı?- 1968 yılında Ankara'da doğdum. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni okudum. Çok klasik bir tanımlama olacak ama kendimi bildim bileli yazıyorum. Bu, inişli çıkışlı bir serüven oldu. Uzun yıllar şiirle uğraştım. Şiirde tıkanma yaşadım. Yakın arkadaşlarım hep şair olarak ortaya çıkacağımı düşünüyordu. Böyle olmadı. Düzyazıda kendimi ifade etme imkânı buldum. Bu da öykü oldu. Kalp Yazan ilk kitabımdı. Öykü Sersemi ise ikinci kitabımdır.- Öykü Sersemi ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Bize biraz kitaptan bahseder misiniz?- Öykü Sersemi 10 öyküden oluşuyor. Konularını tam tanımlayamayacağım. Ne anlatıyorsunuza verebileceğim çok yanıt yok. Kendimce görebildiğim, gözlemlediğim kadarıyla hayatı, insanları anlatmayı çalıştım.- Genelde karamsar öyküler yazdığınız söyleniyor...- Çok karamsar, çok kötümser yazdığım konusunda ben de duyumlar alıyorum. Ben özellikle bunu yapmak istemedim. Benim derdim insanı anlatmaktı. İnsanı da türlü oluşlarda, hayallerde yakalayıp anlatabiliriz. Bana göre de yazdığım hiçbir şey yaşamın uzağında değildi. Ama okurumuz umuda çok düşkünmüş. Edebiyattan da bekledikleri umut muymuş bilmiyorum. Çünkü benim okuduğum hiçbir iyi metin çok da umut barındırmaz içinde. Benim edebiyat hakkındaki yargım bu. İnsanlar kötümser buluyorlar. Ama bu benim üslubum, yapabilecek pek fazla şey de yok.- Öykü Sersemi, ilginç bir isim. Kitabınıza neden böyle bir isim vermeyi tercih ettiniz?- En başta ciddi bir edebiyat çalışması düşüncesini kıran bir ad bu. Ben çok şairane bir isim de koyabilirdim. Ben bu ismi koyarak risk aldığımın farkındayım. Bu ciddi bir çalışma değilmiş gibi bir algılamada bulunulabilir. Bu adı koymak bence cesaret işi. Ama ben bu ismi koymak istedim. Bir de klasik yöntemdeki gibi öykülerden birinin adı bu.- Siz bugüne gelinceye kadar hangi edebiyatçılardan etkinlendiniz?- Geride bıraktığım uzun bir okuma süreci var. Ben her şeyden önce hâlâ bir okurum. Pek çok yazardan etkilendim. Bunlar benim edebiyat dünyamı oluşturdu. Kimi yazarların kimi yapıtlarını beğenirken kimilerini de beğenmiyorum. Ama Batı edebiyatından çok beslendiğimi söyleyebilirim.- Şiirle uğraşmanız öykücülüğünüzü nasıl etkiledi? Yoksa şiiri öykü için basamak olarak mı kullandınız?- Asla böyle kaygılar içinde değildim. Tuhaf bir varoluş sancısı çekiyordum. Bunu en iyi dile getirebilmenin yolu da şiirdi. Zaten dile olan ilgim, dili rahat kullanmam, dildeki yaratıcılığım aşikârdı. Düzyazıya geçişim koşulların gereğiydi. Ben de kendimle öykü yazıp yazamayacağım konusunda yüzleşmek zorunda kaldım. Olumlu buluyorum şiirle uğraşmayı. Şiirle uğraşırken hayatla ilgili çok şey algıladım. Zaten herkesin söylediği gibi şiir öyküye daha yakın.- Bundan sonraki süreç roman mı olacak?- Aslında üzerinde uğraştığım bir roman var. Öykü ödülü almadan ben bir parça kendimi yorgun hissediyordum. Öykü yazmalı mıyım diye düşünüyordum. Bir tarafım çok öykü yazmak isterken... Romanın da yarısına gelmiştim. Sonuçta o da kendi içinde öykülerden oluşuyor. Ama şu an bir öykü kitabı daha yazmayı düşünüyorum. Çünkü daha söyleyeceklerim var.- Sizin için edebiyat neyi ifade ediyor?- Edebiyat, benim için çok uzun yolculuğu çağrıştırıyor. Hayatımdaki anlamı çok derin. Ben halen daha yazının kutsallığına inanıyorum. Böyle bir safdilliğim de var. Çünkü ortama bakınca kendimi biraz da saf buluyorum. Edebiyat artık hayatımın odağında. Yazmadan da yaşayamayacakmışım gibi geliyor. O kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekir. Çünkü edebiyat uzun bir yol.

'HERKES KENDİ ÖYKÜSÜNÜYAZIYOR'

- Türkiye'deki edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?- Türkiye'de edebiyat, gördüğüm kadarıyla belli bir bütünlük arz etmiyor. Parçalı, dallı budaklı bir yapı var. Bu da çok olağan. Çünkü herkes farklı hayat hikâyelerinin içinden gelmiş. Herkes artık kendi hikâyesini, kendi yazısını yazıyor. Bir ülkede edebiyat bütünlük arz edebilir mi bilmiyorum. Belli bir zaman dilimi içinde öykü, şiir, roman yazanlar arasında kardeşlik ilişkisi kurulabilir belki, ama artık bunu da olanaklı görmüyorum. Artık ekoller söz konusu değil. 1970'lerdeki gibi bir öykücülük yok. Herkes bireysel bir şekilde kendi öyküsünü yazıyor. Edebiyat ortamında beni destekleyen kişiler hariç düşmanlık da gördüm. Kimse başkasının yazısına inanmıyor, güvenmiyor. Artık öykü yazılmıyor gibi bir şeyler de duyuyordum. Bunlar da içimi acıttı. Ben her zaman camianın dışında oldum. O çemberin dışında. Önce kaçmak isteyenler çemberin dışında durur ya... Neye dayanarak öykü yazılmıyor deniliyor bilmiyorum. Bunun için benim yazım ve öyküm bir parça hep yalnız kaldı. İnsanın farklı vasıfları belki bir ölçüde yalnızlıktır. Toplumda gerçekçi olmazsanız belki bir dönem yaptığınız edebiyat sayılmayabilirdi. Artık bu sınırlamaların dışına çıkılmış gibi. Bir parça da özgür bir ortam var. Bu da bir yönüyle iyi bir şey.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Yeni planlarınız var mı?- Öykü ödülü almak beni çok şaşırttı, çok da sevindirdi. Kazanmayı içten içe bekliyordum ama hiç de ummuyordum. Hâlâ şaşkınım, sevinçliyim, gururluyum. Bir yandan da bu bir sorumluluk getiriyor. Kendimi bir kapıdan geçmiş gibi hissediyorum. Bu bana devam et gibi bir çağrı. Biraz daha edebiyatın içinde olduğumu hissettim. Ben ödül aldığım zamanlarda yorulduğumu hissettiğimi belirtmiştim. Her an yazmaya ara verebilirdim. Ama bundan sonra böyle bir hakkım yok galiba. Yeni çalışmalarım olacak. Öykü Sersemi/ Sibel K. Türker/ Doğan Kitap/ 124 s.

Öykü Ödülü: ETHEM BARAN

'Öykü yazmak roman yazmaktan zor'

''Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'' ile bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü Sibel K. Türker'le paylaşan Ethem Baran, kitabının öykücülük yaşamında bir kırılma noktası olduğunu söyledi. Baran, öykünün kendine özgü okuru olduğunu belirterek ''Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur'' diyor. Baran'ın edebiyat ve öyküleri hakkındaki düşünceleri ilginç.

Emre ÇALIŞKAN

Ethem Bey, edebiyat yaşamınız nasıl başladı?- 1962 yılında Yozgat'ta doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi Yozgat'ta yaptım. 1983 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yönetim ve Planlanması Bölümü'nden mezun oldum. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Güzel Sanatlar Eğitimi alanında master programına devam ettim. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başladım. Halen Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı'nca yayımlanan ''Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim'' dergisinde görev yapmaktayım. Edebiyattan uzak değilim. Yayıncılık hayatının içindeyim. 1991 yılında ilk öykü kitabım ''Sonrası Ayrılık'' yayımlandı. Daha sonra 1994 yılında ikinci kitabım ''Kurutulmuş Gül Mevsimi'' çıktı. Bu kitap Türkiye Yazarlar Birliği 1994 Hikâye Ödülü'nü kazandı. Ayrıca Osman Çeviksoy ile birlikte hazırladığım liseler için Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı Kompozisyon, Güzel Konuşma ve Yazma, Edebi Metinler adlı ders kitaplarım var.- Bize biraz Dönüşsüz Yolculuklar Kitabın'dan bahseder misiniz?- Kitabın içinde 10 tane öykü var. Bu öykülerin ağırlık noktası küçük şehirde büyümeye çalışan, gençlik yıllarını yaşayan yoksul mahalle çocuklarının yaşamları, duygularıdır. Kitapta ayrıksı duran bir tane öykü vardır. Kitabın sonundaki öykü de günümüz iş yaşamına girmiş olan bilgisayar ile internet dünyasının resmi işyerlerini ve orada çalışanları nasıl etkilediğini anlatıyor. Diğerleri hemen hemen aynı mahallenin çocukları diyebileceğimiz karakterlerden oluşan öyküler. Bir öykünün kahramanı farklı bir öykümde farklı bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Ben bu aynı mahallenin çocuklarının küçük dünyalarını anlatmaya çalışıyorum. Bu çocukların hem kendileri hem de umutları küçük...- Öykü dünyanızın oluşmasında hangi yazarların etkisi oldu? Kimlerden etkilendiniz?- Ben her şeyden önce iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. İzlediğim kadarıyla yeni yazarlar olmak üzere gerek roman gerek öykü dallarında edebiyat alanında ürün veren herkesi okumaya çalışıyorum. Batı edebiyatını ve klasikleri de severek okuyorum. Kitaplarının çıkmasını dört gözle beklediğim çok yazar var. Bunların başında kitabımın arkasına düşüncelerini de yazdığım Selim İleri, Firuzan, Tomris Uyar, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş gibi burada ismini saymadığım çok yazar var. Hepsini çok severek okuyorum.- Bu kitabın daha öncekilerden biraz farklı olduğu belirtiliyor...- Bu kitap daha önceki kitaplarımdan farklıdır. Benim eğer bir öykücülük çizgimden söz edecek olursak bu kitap bir kırılma noktasıdır. Önceki kitaplarımda daha çok küçük kentten büyük kente gelmiş insanların yaşam mücadeleleri ve savrulmaları anlatılıyordu. Bu yeni kitabımda ise karakterler daha somut şekilde daha somut ortamlarda anlatılıyor.- Siz de Yozgat gibi küçük bir kentten Ankara'ya gelmişsiniz. Bu sizin öykücülüğünüzü nasıl etkiledi?- Yaşanılanlar yaşanılmamış gibi oluşturulabilirse ve bu metin gerçeğe de yakın olursa iyi bir çalışma olur. Bir yazar yaşadığını aktarmaz. Ama aktardıkları aynı zamanda yaşadıklarıdır. Yaşadıkları, duydukları, duyumsadıkları, okudukları öykülerin içinde hep yer alır. Bu yaşananlar edebiyatın, öykünün diline dönüştürülür. Benim yazdıklarım da tamamen edebiyatın diline dönüştürülmüş kurgudur. Elbetteki yaşamdan beslenir. Bundan bağımsız değildir.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Düşünceleriniz nedir?- Yunus Nadi uzun süredir verilen ödüllerinden birisi. Böyle bir ödülü almak onur verici. Çok da büyük bir sorumluluk. Omuzlara büyük bir yük bindiriyor. Altından nasıl kalkacağım bilmiyorum. Eskiden kendi kendime yazıyordum. Şu an biraz daha el içine çıkmış hissediyorum kendimi. Artık daha dikkatli gözler izleyecek, daha dikkatli gözler bakacak. Açıkçası bu beni endişelendiriyor. Ama her şey bir yana güzel bir şey.- Dönüşsüz Yolculuklar'ın sizin için bir kırılma noktası olduğunu söylediniz. Bundan sonraki planlarınız nelerdir?- Ben ortaokul yıllarımdan beri yazıyorum. Bir ara resimle de uğraştım. Ama edebiyat hep benim için vazgeçilmezdi. Öykülerin benim dünyamdaki yeri çok ayrıdır. Bu kitapta aynı mahallenin çocuklarını anlatmaya çalıştığımı söylerken bunu belli bir atmosferde yapmaya çalıştığımı demek istiyordum. Bundan sonra gelecek öykülerde aynı mahallenin gençlerini farklı mekânlarda göreceğiz. Aynı mahallenin ya da farklı mahallenin çocuklarının ebeveynlerini göreceğiz. Bazı konular, bazı tipler bir öykünün sınırları içinde yeterince anlatılmamış geliyor. Aynı kahramanı başka bir öyküde anlatma gereği duyuyorum. Bundan sonra aynı mahalle çocuklarını, yurt yaşamını, gençleri anlatacağım. Yeni öykülerimden oluşan bir kitap aynı yayınevinden yakında çıkacak. Öykücülüğe devam. Kafamda bir de roman yazmak var. Bu Türk edebiyatında olağan bir şeydir: Çoğu yazar öykücülüğü basamak olarak görür. Ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Ama bazı öyküler yapısı itibarıyla zorlanıyor. Öykücülüğü kesinlikle bırakmak istemiyorum. Öykünün kendine özgü özel okuru vardır. Öykü okuru seçilmiştir. Her öykü okuru roman okurudur. Ama her roman okuru öykü okuru değildir. Ben de öykü okurum. Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur. Yine de bir roman denemem olacak. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı/ Ethem Baran/ Doğan Kitap/ 168 s.



Şiir Ödülü: İSMAİL H. UYAROĞLU

Lanettayin Bir Şair

Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağıda Uyaroğlu'nun biyografisini ve ödül alan kitabından üç şiirini bulacaksınız.

İsmail H. Uyaroğlu 1948'de, Balıkesir'in Bayla ilçesinde doğdu. Aydın Ortaklar Öğretmen Okulu'nda ve İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde parasız yatılı okudu, Türkçe öğretmeni oldu. Maraş'ta, Malatya'da, Kars'ta, İstanbul'da, ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. Daha sonra öğretmenlikten ayrılarak Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen, ansiklopedilerde madde yazarı, reklam şirketlerinde metin yazarı olarak çalıştı.Şiir yazıp yayımlamaya, eğitim enstitüsünde, ''hoca''sı olan Behçet Necatigil'in yüreklendirmesiyle, 1967'de başladı. 1974'te, Milliyet Sanat Dergisi'nin düzenlediği bir yarışmada, yılın en başarılı genç şairlerinden biri seçildi. 1977'de, Antalya Film Festivali çerçevesinde yapılan oyun yarışmasında, sonradan kitap olarak da basılan ''Adsız Oyun'' adlı yapıtıyla birinci oldu. Ertesi yıl, Yakacık Sanat Şenliği öykü yarışmasının da birincisi olan Uyaroğlu, bir ara -şiir ağırlıklı olmak üzere- çocuk kitapları da yazdı. Bunlardan ''Çocuk ve Şiir''le 1978 Türk Dili Kurumu Çocuk Yazını Ödüllü'nü, ''Bir Liranın İki Günü'' adlı çocuk romanıyla da 1979 Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Uyaroğlu, ''Hayatı Karşılayan Şiirler'' adlı şiir kitabıyla da 1981'de, Yazko Şiir Büyük Ödülü'nü aldı.Şairin yayımlanmış şiir kitapları: Aşktan ve Umuttan Aldım Rengimi, Yakında, Hayatı Karşılayan Şiirler, Şiir Kitabı, Bir Demet Diken, 5+2'ler, Ve Aşk, Üç Nokta Yan Yana, Ölüme Önsöz Gibi Yaşayan, Ateşin İçinden (toplu şiirler), Şiir... Ölümcül Yolculuğun Senin.

SCHUMANN'LI SIKINTI

Mecbur musun şiir yazmaya
Seni çağırıyor bak gece
Galiba mecbursun
Gidemeyince

Kurcalarken radyoyu
Karşında birden Schumann
Bırakıverdiydi kendini sulara
Sen de onun gibi mi yapsan

Ama ırmak yok ki yakında
Tek seçenek balkon
İncelik yok işte onda da
Bayağı son

Kapatılmayı istediydi sonunda
Delilerevine kendiliğinden
Alınca kurtulma şansını zorla
Sandalcının biri elinden
KEDİLERİ SEVERKEN AĞLAYINIZ

Kedim ve ben
Ölüyoruz yavaş yavaş
Karşılıklı, köşemizde
Elenirken eleğinde sıkıntının saatler
Mutat olduğu özre

Bazen o benim kucağımda
Bazen ben onunAvutuyoruz birbirimizi
Özlerken aynı şeyleri gizlice
Nasıl tırmalardık hayatı
Bir zamanlar şehvetle

Gittikçe bozuluyor yazım benim
Bozuluyor resmi onun gittikçe
Yaptığı eskiden özenle
Koltuklara, kanepelere
Esin geldikçe pençeleriyle

HENÜZ

Depreşti yine karanlığın
Saat iki, mekân
MaltepeMaltepe'de tenha bir ev
Düzeltirim, ev değil, E(v) tipi hücre
Yüzüyor kendi derisini
Kasette Kurt Cobain
Uluyor gökte ay
Ve uluyor aya karşı acın

Hadi bir kafiyeyle bitirelim:
Bulunmadı henüz ilacı


Şiir Ödülü: ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU

'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler'

Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma temalarının işlendiği şiirlerde konular ve anlatım kadar Püsküllüoğlu'nun şiir dili de dikkat çekiyor...

Ece BAKTIAYA

-Birçok şiirinizde belirgin bir biçimde işlenen 'ölüm korkusu', bu kitabınızda da karşımıza çıkıyor... - Birçok şiirimde 'ölüm korkusu' değil de 'ölüm' izleği vardır. Biliyorsunuz, 'ölüm' bütün insanları içine alan bir bilinmezliktir. Her insanı ilgilendirir. Şiir için de 'ölüm', her zaman, ana izleklerden biri olmuştur. Ozan olarak ona ilgisiz kalamayız. Ben öyle düşünüyorum. Şunu da eklememe izin verin, 'Zamansız'da 'ölüm korkusu'ndan çok 'zaman' adını verdiğimiz şeyin üzerimizdeki (yani en azından benim üzerimdeki) gölgesini, dolayısıyla da 'yaşlanma' olgusunu buluruz sanıyorum. Bu da şiirin başlıca izleklerindendir. Başka birçok ozanda görürsünüz. Cahit Sıtkı, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, elbette ki başta Yunus Emre ve birçok ozan. Zaman, yaşlanma, ölüm, aşk, doğa vb. şiirin ölümsüz izleklerindendir. Öteki sanatların da elbette... - Yapıtınızdaki bazı şiirler (Cinliceviz, Her Şey Eskimiştir vb.), yaşamınızın ve anılarınızın izlerini taşıdığı, geçip giden zamana bir 'ah!' çekildiği hissini uyandırıyor... Zamanı geri getirememenin hüznü ve geçmişe duyulan özlem ne kadar etkili şiirleriniz üzerinde?- Zamanın geri gelmeyeceğini, belli bir yaştan sonra iyice anlıyor insan. Yani yaşadığımız şeyleri bir daha yaşamak olanaksız. Derler ya, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Akış, ırmağı aynı ırmak olmaktan çıkarır. Zaman da öyledir, 'şimdi' bir daha 'şimdi' olmaz, olan başka bir 'şimdi'dir. Eh, insan yaşlandıkça geçmişe bakışı başka olur. Siz bu bakışa 'ah!' diyebilirsiniz. Ben adını koyamıyorum ama şiirlerimde bunun yansımasını görebiliyorum.

'ESKİYEN ZAMAN'

- İlk şiirlerinizde halk geleneğinin etkileri, sonraki yapıtlarınızda toplumsal olayların yansımaları görülürken; son kitabınız 'Zam