Alsah Blokları - Esintiler 

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

14:57, 2007-07-08  ..  0 yorum  ..  Link

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

görinen yıldız değil yir yir delinmişdür felek
gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benüm
necati

1.
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın..

 

2.
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan..

 

3.
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..

 

4.
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

 

5.
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız..


Attila İlhan



Ben Sana Mecburum

19:17, 2007-02-13  ..  0 yorum  ..  Link

Sevgililer Gününüz Hiç Bitmesin...

 

Ben Sana Mecburum

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..

Attila İlhan



MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

02:07, 2006-10-20  ..  0 yorum  ..  Link

MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

 

MISTAKA / ÖYKÜ

Emin ARIK
İlköğretim Müfettişi
MUĞLA
______________________________________________

Yeni evlenmişler, aynı okula atamalarını yaptırabilmek için altı ay uğraşmışlardı. Milli Eğitim Müdürü “yerine bir öğretmen bul da gel, ancak o zaman ataman yapılır” diyordu. Öğretmenimiz de düşünüyordu; “acaba, yerine öğretmeni hangi bakkaldan bulacaktı? O zamanlar marketler de yoktu.”
30-40 yıl önce yapılmış, yıkılmak üzere ve tehlikeli raporu verilerek kapatılmış Akçay Köyü İlkokuluna atandılar. Razıydılar, bir araya verilsinler de, samanlık olsundu isterse. Çoğu kitapları olmak üzere eşyalarını, Deli Engin’in minibüsüne yüklediler, 10 Aralık 1973 günü çıktılar yola. Karda dört saatlik bir minibüs yolculuğundan sonra Çaykıyı’ya vardılar. Köye ulaşabilmek için yaklaşık beş kilometrelik bir yolu da yürümek gerekiyordu. Çaykıyı’da bir dükkana eşyalarını indirdiler. Mahir; eşyaları, iki atı ile üç günde köye taşıdı. Derslik ve lojman bitişik olup, tek çatı altındaydı. Dışarı çıkmadan dersliğe geçilebiliyordu. Odun bol olmasa, donmaları işten bile değildi.
Dokuz yaşlarında bir çocuk, öğretmen ile nerede karşılaşsa; “anam örtmen geliyooo!..” diye bağırarak kaçıyordu. Araştırdı, köyün en fakir ailesinin tek çocuğuydu. Adı Mustafa idi. Kendisi adını doğru söyleyemediği için, tanıyanlar da ona ‘Mıstaka’ diyorlardı. Önceki öğretmenler, deli olduğuna, okuyamayacağına karar verdikleri için okula kayıt etmemişlerdi. Önce şeker, bisküvi gibi şeyler vererek, Mıstaka’yla yakınlaşma sağladı.
1,2,3.sınıflar eşindeydi. Mıstaka da 1.sınıfa gelmeye başladı. İlk zamanlar uyumsuzluk gösterse de, 3.sınıfa geldiğinde, okuma-yazma öğrenememişti ama, kimseden kaçmıyordu, arkadaşları ile oynuyordu, öğretmenlerini de o kadar seviyordu ki, hava kararıncaya kadar okuldan ayrılmıyordu.
O yıl, önce eşinin ataması İstanbul’a yapıldı, ayrıldı. Ayrılırken, taksinin önüne annesi ile birlikte çıkan Mıstaka, ağlıyordu. Arabadan inen öğretmenine “gitme, beni bırakma” diyordu. Zor ayırdılar, öğretmeninden. Yerine bir başka öğretmen geldi. O sırada okula Müfettiş de geldi. Yeni gelen öğretmen, Müfettiş’e “bugün en iyi öğrencim gelmedi, hasta..” diyebilmek için, Mıstaka’yı okuldan kovmuştu. Küsen Mıstaka, on beş gün okula gelmedi. Öğretmen zor ikna etti, okula devamını sağladı.
Daha sonra Ahmet Öğretmen, bu okula atandı. Önceki öğretmenin çabalarını bildiği için, Mıstaka ile özel olarak ilgilendi. 5.sınıfa gelmişti, ama okuma-yazmayı öğrenememişti. Diploma veremediler, 5.sınıfı bitirene kadar okula aralıksız geldiğini gösteren bir belge verdiler.
Aradan yıllar geçmişti. Öğretmenimiz, bir hafta sonu tatilinde, arabasına eşi ve iki çocuğuyla birlikte binmişler, Akçay’a doğru gidiyorlardı. Köye yaklaştıklarında yolda yürüyen delikanlıyı eşine göstererek, “tanıdın mı?” dedi. Eşi tanıyamamıştı. “Mıstaka” dedi. Eşi inanmadı. Yanından geçip, köye vardılar. Öğrencileri, kocaman olmuşlar evlenmişler, çoluk-çocuğa karışmışlardı. Çocukları yanlarında, hoş geldiniz diyorlardı. Çocukları, anne-babalarına şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kimdi bunlar, anne-babaları sevinçle neden sarılıyorlardı, anlayamamışlardı. Mıstaka da geldi. Beş-on metre ötede durdu. Bir müddet öğretmenlerine baktı. Birden atıldı, “anam örtmenim gelmiş” diyerek boynuna sarıldı. Onu bıraktı, eşine de sarıldı. Ağlıyordu. “Ne haber, Mustafa? Ne yapıyorsun, iyi misin?” diye öğretmen sordu. “İyiyim öğretmenim, kereste fabrikasında sigortalı işçiyim, çalışıyorum. Sen nasılsın, öğretmenim?”
…. Öğretmen, yanıt veremedi. Gözyaşlarını zor tuttu. “Kendisi de ilgilenmeseydi, Sigortalı Fabrika İşçisi Mustafa değil, köyün delisi Mıstaka olarak çıkacaktı karşısına..."



KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

02:06, 2006-10-20  ..  0 yorum  ..  Link

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

İlkokulu bitirince haylazlık yapmasın, harçlığını da çıkarsın diye ayakkabı tamircisi yanına çırak vermişlerdi. Haftalığı, kağıt iki buçuk liraydı. Yirmi beş, otuz kuruş bahşiş de çıkıyordu. Ama, onun bunun eski ayakkabısı elinde uğraşmak, hoş değildi. Bir buçuk ay kadar dayanabildi. Haftalığı, kendisine de kalmıyordu ya. Çıktı. Ailesi çözüm arıyordu. Atatürk İlkokulunda, Hasan ve Bayram öğretmenler Türkçe ve Matematik kursu açmışlardı. Parasız yatılı öğretmen okulu sınavları için öğrencileri yetiştirmeye, hazırlamaya çalışıyorlardı. Oraya gönderildi. Sevindi. Arkadaşları oradaydı. Top da oynuyorlardı. Ailesi de hoşnuttu. O zamanlar, böyle kurslar için ücret alınmıyordu. Öğrenci, öğretmen için henüz müşteri değildi.
Kazandı altı yıllık öğretmen okulunu. Okudu, bitirdi. 19 yaşında, çiçeği burnunda, müdür yetkili öğretmen olarak, tek başına, bir dağ köyü okuluna atandı. O güne kadar köy yaşamının ne olduğunu bilmiyordu. Hep kasaba ve şehirlerde yaşamıştı.
İlçede, İlköğretim Müdürlüğünde göreve başlatıldı. Kalaycı'nın 'Cip'ine defter-kitapları ile annesinin hazırladığı yatak, yorgan, giyecek ve yiyecekleri yüklediler. Yakınlarına 'hoşçakalın' dedi. İki saatlik köy/dağ yollarındaki sarsıntılı yolculuk sırasında, ayrılırken duygulanan, hiç öyle görmediği, emekli öğretmen dedesini düşündü.
Pazar yerine gelmişlerdi. Hiç tanımadığı köylülerini aradı. Buldu, tanıştı. Onların at ve katırlarına eşyaları yüklendi. Yaşamında ilk kez, çoğu yokuş yukarı olmak üzere, iki saat kadar yol yürüdü, yorulmuştu. Köyün pazar tarafındaki ilk mahallesine vardıklarında, karşıda, yarım saat daha ötedeki mahallenin üst tarafında okulunu gösterdiler. Heyecanlandı, yorgunluğunu unuttu. Koca Çakırın Hasan, 'Bu gece konuğumuzsun, yarın gider, okula yerleştiririz seni Öğretmen Bey' dedi. Yeni bir yaşama adım atarken, karşı çıkacak durumunun olmadığı kanısındaydı. Hayvanlar üzerindeki eşyaları özenle indirilerek, 'emniyetli' bir yere konuldu. Eve girdiler.
Konuk edileceği odaya girdiğinde, Hasan'ın amcası ve kayınbabası olduğunu sonradan öğrendiği 85-90 yaşlarındaki kişi, kendini zorlayarak ayağa kalktı. Öğretmen onun ayağa kalkmasını engellemeye çalışarak şunları söyledi:
- Sen, dedem yaşındasın, ayağa kalkmana gerek yok.
Engellemeyi hiçe sayarak ayağa kalkan ve ayakta zor duran ihtiyar:
- Yaşça ben, ilimce sen büyük; sen daha büyük. Şimdi kalkmayacağım da, kimin
önünde, ne zaman ayağa kalkacağım? Gel, hoş geldin, sefalar getirdin..
Yeni öğretmen, yanıt veremedi. Neydi bu? Ne demekti? Nereye gelmişti? Bu saygı
ve ilgiye değecek ne yapmıştı? Şaşırmış, ilk günden kafası allak bullak olmuştu. Ama o anda, 'iyi ki öğretmen olmuşum' düşüncesi de, Anadolu'nun en yüce dağının doruklarında bütün benliğine işlemeye başlamıştı.
Öğretmenlikte, mutfaktaki acemiliği yanında, Koca Çakırın Esat Dayı başta olmak üzere, özellikle yaşlılarla çok çabuk kaynaşmaya başladı.
Her fırsatta, yaşlı, ama yaşamdan hiç kopmamış bu insanlarla sohbetlerin; bitmez, tükenmez tadına varıyordu. Özellikle Koca Çakırlara konuk olduğunda, yemek-çay işi bitince Esat Dede, herkesi odadan dışarı gönderiyor, öğretmene de çıkar defterini diyor, anlatıyor, anlatıyordu.
Koca Çakırın Esat 1316'lıydı. Batı Cephesi'nde savaşmıştı. Yıllarca köyüne gelememişti. Yakınlarıyla haberleşememişti bile. 'Dokuz Yunan'ı süngümle bertaraf ettim, kaçını kurşunla vurduğumu bilemiyorum' diyordu. Anlatırken, o günleri yeniden yaşıyor gibiydi:
- Köye sapasağlam, hiç yara almadan döndüm. Şu gördüğün Kır Sabri var ya. En iyi
arkadaşım. Döndü'yü seviyordu. Döndü'nün de gönlü, Sabri'deydi. Fakirlik, cahillik var ya, babası Döndü'yü Sabri'ye vermiyordu. Benden yardım istedi. Üçümüz birlikte, bir kış günü sabaha karşı köyden çıkıp kaçtık, dağlara. On gün dağlarda dolaştık, durduk...
Derin bir nefes aldı, konuşmasını sürdürdü:
- Ah, Öğretmen ah. Onlar mercimeği fırına verdi, ben bekçilik yaptım. Her yerde
bizi arıyorlardı. On gün sonra, yakalandık. Onlar evlendi. Yakalayanlar, sana neydi diyerek yatırdılar beni falakaya. İşte o gün bu gündür, böyle gördüğün gibi Topal Esat olup çıktık, diyerek kahkahayı patlattı. Arkasından hüzünlenerek:
- Allah devlete, millete zeval vermesin. Ömrümün şu son günlerinde madalya maaşı da bağlandı. Çoluk-çocuğun eli, biraz para gördü. Ama şu bizim İmamın Şükrü'ye bağlanmadı. Ona üzülürüz. Yedi gün kaçaklığı çıkmış da defterde.



UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

02:04, 2006-10-20  ..  0 yorum  ..  Link

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Çok şey dediler. Bazen çocuğu besleyen damarlar erken ihtiyarlarmış. Günü gelmeden alınmalıymış çocuk, zehirlenmeden. Dedendeki şeker de, soya çekimden etkilermiş. Ama annen; "Şeker testim olumlu" demiş. Ve doğumu gerçekleştiren doktor amcan, sen ölü doğunca üzüntülü, seslenmiş; "Günü geçmiş!"
Asıl neden bu iken, birçok neden saydılar.
Senden bir gün önce, bir kardeş daha gitti. Annen duydu bunu, anladı senin de tehlikede olduğunu.
Beş yıl beklemişlerdi umutla seni. Kasım'da anne karnında ilk yaşamına başladığında sevindirmiştin anne ve babanı. Dilediler, sağlıklı olasın. Her ay taşındılar özel doktora. Doktor amcalarının, teyzelerinin yazdığı kitapları, dergileri de izlediler. Seninle birlikte yaşadılar, umut dolu dokuz ay on gün. Hep normal denildi, kendilerine. Annen de algıladı, gelişiminin uygunluğunu.
28 Temmuz ve 5 Ağustos'ta iki kez vardılar, belki de umutsuzlukla doğum hastanesine. Yalnızca soruldu annene:
- Son adet tarihin?
- 21 Ekim.
Hesapladı doktor amcalar, teyzeler:
- 21 + 7 = 28 Ekim. 9 ay git, 28 Temmuz. 14 ekle, 11 Ağustos. Yok kızım, var daha günün. 11 Ağustos'a kadar olmazsa gel, ya da sancılar başlayınca.
9 Ağustos oldu. Kitaplarda yazıldığı gibi doğacağının işareti geldi. Anne ve baban bilgilerine, tıbba güvenle koştular yine, doğum hastanesine:
-Yok, daha günün gelmemiş, bilmiyorsun.
Sağa gittiler, sola gittiler, yok yatak Derken, refakatçisiyle birlikte iki yatak bulup, yatırdılar anneni. İndi, çıktı, anlatamadı derdini.
- Bekle, zamanı gelince bakarız.
10 Ağustos oldu. İlgilenen yok, gelişigüzel muayenelerden başka. 11 Ağustos oldu. Annen, anlamıştı başına geleceği. Çabaladı, durdu. Sabah 09.30'da serum takıldı. Annen durumunun farkında, son günün olduğunu kesinlikle bilerek, bir an önce sesini duyabilmek için canını dişine taktı. İlgilenen olmadı.
12 Ağustos Cumartesi sabahı doktor amcaların, kalbinin sesini alamadılar. Duyamadılar. İnanamadı yakınların, beklediler son bir umutla.
Ancak, öğleden sonra, doktorlara yardımcı teyzelerinin "onun çocuğu ölü nasıl olsa, boş verin" gibisinden sözlerini duya duya, annen yatırıldı masaya.
Çok geçmedi. Geldi acı haberin. Ölü doğmuştun ölü. Annen bağırıyordu:
- Ben ölseydim de, o ölmeseydi!...
Evet, öldürdüler seni bile bile, doğmadan. Öğretmen annenin bilgisine, uyarmalarına inanmadan, aldırmadan. Ve baban sordu:
- Neden?
- Daha önce neden bana gelmediniz, haber vermediniz?
Otopsi.
Mukus tıkacı.
Balgamı yutamamış, boğulmuşsun.
Gecikmeden.
Senden bir gün sonra, Hatay'dan gelen bir öğretmen teyzen:
- Benimkini de öldüreceksiniz, dedi de!...
Senden ders alan doktor amcaların, teyzelerin, kurtardılar o öğretmen teyzenin kızını. Anne ve baban da; "Bunu düşünerek, azaltmaya çalışıyoruz acımızı. Kısmet değilmiş, bu dünyada yiyecek ekmeği, içecek suyu yokmuş diyoruz, avutuyoruz kendimizi. Kısmetini, kim ve ne kesti, bilerek bunu, hiçbir şey yapamayışın çaresizliği içinde, bu dünyaya hiç açamadığın gözlerinden öperiz, rahat uyu yavrum." dediler ve umutlarını geleceğe ertelediler.



{ Önceki Sayfa }   { Page 1 of 13 }   { Sonraki Sayfa }

Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fotoğraf Albümüm

Linkler


Kategoriler


Son Yazılar

AYRILIK SEVDAYA DAHİL
Ben Sana Mecburum
MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK
KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK
UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK
TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK
EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK
SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK
NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP
Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine
DEVREKANİ'den Oğuz ATAY
İletişim
Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*)
Esintiler Arşivinden 2 ...
Esintiler Arşivinden...
Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN
ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN
ORHAN KEMALİN OYUN YAZARLIĞI
DEVREKANİ'den Oğuz ATAY
A. Şahin'in Not Defteri
SABİHA SERTEL'İN "Tevfik Fikret - İdeolojisi
2005-10-12 Günlük Evrensel:
Attila İLHAN- Şiir Arşivim
2004'TE EDEBİYATIMIZ 2- 2004'TE ROMAN
Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929)
Kitap... Kitap... Kitap...
ŞAİRİN KEDİSİ
Rıfat Ilgaz Sempozyumu
Biz de Yaşadık-Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz
Cide ve Cide Öğretmenevi
CHP Merkez İlçede nöbet değişimi
DEĞİNMELER... NOTLAR.../ Ali ŞAHİN
20.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ - 2006
Kastamonu ve Çevresindeki Etkinlikler 2006
Müftüden sarımsak uyarısı
Sarımsak Fabrikası...
Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi
Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi
BASINDA ve "GOOGLE" de "Taşköprü"
Politika
KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON
DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR:
Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan
ATAM
ATAM
Eğitim-Sen'den moral yemeği
EDEBİYAT ve SİYASET
Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi:
KADERİMİN EFENDİSİ
Büyük edebiyat buluşması
Kastamonu, Bitki Çayı Zengini / Mine Özgür
Kastamonu Ziraat Odası Meclis Başkanı Serdar İzbeli ile Söyleşi / Mine Özgür
Kastamonu'da çekme helva ve doğal reçel geleneği sürüyor / Mine Özgür
Kastamonu Ziraat Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nahit İğdirli ile söyleşi / Mine Özgür
Reis Gıda'nın Sahibi Mehmet Reis İle Söyleşi / Mine Özgür
Kastamonu'dan Katkısız Pastırma / Mine Özgür
Sezen AKSU Şarkı Sözleri: Ağlamak Güzeldir
ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ
Bir Site: YeniEdebiyat
Bu Papa İsa'ya Yakışmıyor / Erdoğan AYDIN
Dil Devrimi Düşüncenin Yenileşmesidir! / Sevgi ÖZEL
BEN VE SİTELERİM / ALİ ŞAHİN (ALSAH)

Arkadaşlarım oyhan
bulutlarpusuda
cadi1313
benvesen
busra4hepsi
asmina
caicco
selin23demiratar
buse4hepsi
emmawatson
eris
bilginhaza
cemo
serseri38