Description
AlsahBlog
My Linkler
»
»
»
»
|
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP
|
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i konuştuk
"Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi!"
"O gün bugündür susarIstranca dağlarıBildikleri Dillerini yakar çobanlarınDalgın akar Sazara deresiApak sesiyleAğıt yakar bir çeşme"
Mehmet Başaran yukarıdaki dizeleri yazdı Sabahattin Ali'nin o fail-i meçhul boyutlu öldürülüşüne ilişkin! Şimdilerde ise Hıfzı Topuz bir romanla konuya değiniyor ve "Başın Öne Eğilmesin" diyor! Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta Topuz, Sabahattin Ali'nin biyografik romanını yazıyor ve kütüphanelere kılavuz/belge niteliği taşıyan bir eser bırakıyor. Bu zamana kadar tam tamına bir Sabahattin Ali kimliği çıkarılmamıştı, Hıfzı Topuz bu açığı kapatıyor. Hıfzı Topuz'la kitabı ve dostluklar üzerine bir söyleşi yaptık...
Erdem ÖZTOP
-Sayın Hıfzı Topuz, yeni romanınız yayımlandı, "Başın Öne Eğilmesin".'Sabahattin Ali'nin Romanı' alt başlığını taşıyor. Bu romanı yazmanızı gerektiren itki ve nedenler neydi, anlatır mısınız biraz?
- Sabahattin Ali'yi ben ölümünden üç ay evvel tanımıştım; bir akşam yemek yedik, çok duygulandım ve çok heyecanlandım o zaman. Gayet sıcak, dost!.. Daha evvel de yazılarını görüyordum Sabahattin'in elbette. O beni çok sardı, onun etkisinde kaldım. Bir de şu var; ben galiba 1935'te, 36'da "Ayda Bir" diye bir dergi vardı aylık, onu okuyordum. O zamanlar malum on iki yaşındaydım. Orada Sabahattin Ali'nin hikâyelerini okumuş, müthiş etkilenmiştim! Bunları senelerce sakladım ve sürekli başkalarına da anlattım o hikâyeleri. Ama Sabahattin Ali'nin kim olduğunu falan bilmiyordum tabii, sonradan anladım. Böyle uzaklardan bir ilişkim oldu, sonra 'Markopaşa'yı okuyordum, yazılarını biliyordum, hikâyelerini, romanlarını... Daha sonraları biraz önce de anlattığım üzere, Rasihlerde (Nuri İleri) tanıdım onu, 1947 Aralık ayında, orada gizleniyordu o zaman; hakkında kovuşturma açılmıştı. O dönemde Rasih bana bir gün, "Bu akşam bize gel, sana bir sürprizim var" dedi. Gittim ki sürpriz, Sabahattin Ali! Sabahattin beni dost gibi karşılamıştı ve kırk yıldır ahbapmışız gibi bir ilgi görmüştüm ondan. O dönem hapisten yeni çıkmıştı, oradaki anılarını anlatmıştı, orada tanıdığı adamları anlatmıştı, taklitler yapmıştı... Parantez açarak, Sabahattin Ali'nin müthiş taklit yapan biri olduğunu belirtmeliyim; Rum, Ermeni, Arnavut, harika taklitler yapıp, herkesi eğlendiriyordu. Kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu, Sabahattin kahkahalarla gülüp, herkesi güldürüyordu. Kaçan, gizlenen tarafını da düşünürsek, hiçbir üzüntü, tedirgin bir ifade yoktu üzerinde.
Ben de yeni gazeteciliğe başlamıştım o zamanlar; bana, "Babı-Âli'de Burhan Arpad var, onunla arkadaş ol" dedi. Sonraları Burhan'ı bulup, tanıştım, Burhan'ın ölümüne kadar arkadaş olduk. Bunun da nedeni Sabahattin'dir. Sabahattin'in düşüncelerini paylaşıyordum, davranışlarını kendi davranışlarıma benzetiyordum, öyle bir yakınlık/paralellik kurmuştum galiba. Neden mi? Sabahattin partili değildi, hiçbir örgüte üye değildi, bağımsız solcuydu! Ben de bağımsız solcu oldum. O zaman da, onu tanıdığım zaman yirmi dört yaşındaydım galiba ama o zamandan belliydi benim neler yapmak istediğim. Böyle bir ilişki oldu işte.
Bir de onun duygusallığını, sosyal yaşamdaki davranışlarını da kendime benzetiyordum ve bende bir özenti oldu Sabahattin Ali, ister istemez. Sonra Sabahattin kayboldu malum... Neden sonra öldürüldüğünü öğrendik. "Eski Dostlar" kitabımda Sabahattin'i anlattım ama o zaman çok az bilgim vardı. Özellikle öldürülmesine ilişkin bilgiler, yaşamı hakkındaki bilgiler bende bölük pörçüktü. Geçen sene Remzi Kitabevi'nden Yasemin Aktaş bana "Neden Sabahattin Ali'yi yazmıyorsunuz?" diye sordu. Yasemin Hanım o zamanlar, Doğan Akın'ın yazdığı "Ayşe'ye Mektuplar"ı okuyordu, bana salık verdi, Sabahattin Ali'nin çok ilginç bir kişiliği çıktığından söz etti. Ben de okuyunca bu kitabı, hakikaten yazmalıyım diye karar verdim. Niye biyografi değil de roman yazdım? Biyografide her şeyi açık açık yazmak gerekir, oysa ki ben Sabahattin'in bir dönemini bilmiyorum. Istranca Ormanları'na götürüldüğünü biliyorum, oradan sonraki söylentilerin sahte olduğunu biliyorum. Ali Ertekin, "Ben öldürdüm" diyor, yalan! Kendisi öldürmüyor ve Ali Ertekin onu oradan alıp teslim ediyor. Arkadan derin devlet, MİT, yahut gizli örgüt her neyse, onların adamları geliyor, alıp bir güvenlik birimine götürüyorlar. Oradaki işkencede Sabahattin Ali ölüyor. Ama işkence edilmesine ilişkin oradaki insanlara emir verildiğini ben düşünmüyorum, böyle bir şey olmuyor. İşgüzar bir müdür var, o adam müthiş faşist; canavarca davranışlarıyla Sabahattin Ali'ye belki kendi tokat atıyor, yahu orada başında duran başçavuş mu artık başkomiser mi, ona emir veriyor ve bu adamın gözü önünde Sabahattin Ali öldürülüyor. Öldürülme kasetleri var mı? Sanmıyorum! Ama öyle sert vuruyorlar ki, öldürüyorlar adamı. Sonra onun cesedini alıp, ormanda bulunduğu yere götürüp atıyorlar; bu olayın böyle olduğu anlaşılıyor, ama bu işkence eden adamlara o zamanlar Halk Partisi Hükümeti sahip çıkıyor, onları açıklamıyorlar, üzerlerine gitmiyorlar ve hükümetteki birtakım insanlar bunu biliyor ama katiyen kovuşturma yapmıyorlar! Yani kendi iktidarlarını sarsar diye korkuyorlar. Ondan sonra Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyor, orada da Samet Bey de Adnan Bey de bunları biliyorlar, ama onlar da katiyen olayın üzerine gitmiyorlar. Sanki bir milli birlik var bu işkence yapanlara karşı; bu işkence yapanlara, bu faşist davranışı gösterenlere karşı hükümetlerin bir işbirliği var...
"ÖLDÜRÜLECEK ADAM DEĞİLDİ"
- Peki neye bağlıyorsunuz bunu?
- Olay 48 ilkbaharında oluyor, o zaman dünyada bir Soğuk Savaş dönemi var. Soğuk Savaş dönemi nasıl başlıyor: İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler güçlenmiş, birçok yerde Komünist partiler de güçlenmiş, özellikle Fransa ve İtalya'da iktidara oynuyorlar ve bunlara karşı evvela Amerika Truman Doktrini'ni, sonradan Marshall Kanunu'nu çıkartıyor. Ardından muazzam bir Komünist avı başlıyor, cadı kazanları kaynatılıyor, McCarthicilik çıkıyor, Holywood'da temizlikler yapılıyor ve Avrupa'da komünist partilerin kapatılmasına uğraşılıyor... Böyle bir komünist düşmanlığı Türkiye'ye de geliyor; Türkiye'de zaten ılımlı bakmıyorlar bunlara, komünist düşmanlığını Amerika'nın yeni politikası destekliyor, kışkırtıyor, ortam hazırlıyor ve bu hava içersinde Türkiye'de faşist bir sol düşmanlığı oluşuyor. Bir kere sol olan her şey komünisttir, komünistle sosyalist arasında fark yok, sosyalistle sosyal demokrat arasında fark yok; yani komünist deyince sosyal demokrat da komünist, ılımlı sosyalist de komünist, hepsi komünist sayılıyor... Bunların gene hepsi Moskova'dan emir alıyor, hepsi vatan haini... İşte böyle bir zihniyeti geliştiriyor, o zamanlar bunları destekleyen basın da var. 1945'te Tan yıkılmış, sol yayın falan yok, bu hava içinde komünist düşmanlığı gelişiyor; komünist düşmanlığı, bütün sol düşmanlığı oluyor. Nedir sol/komünist düşmanlığı? Toprak ağalarına düşmanlık komünizm, kırmızı kravat takmak komünizm, Sovyetlere sempati göstermek, onları öğrenmeye kalkmak komünizm... Bunların hepsi fişleniyor, öyle bir korkunç devlet terörü yaşıyor ki Türkiye, antikomünist bir devlet terörü!.. Ve işte Sabahattin böyle bir hava içersinde yazı yazmaya çalışıyor! Sabahattin'in hiçbir ihtirası yok; para kazanmaya kalkmıyor, amacı para kazanmak değil, mevki hırsı da yok, sadece öğretmenlikten geçimini sağlamaya çalışıyor!.. Atıyorlar öğretmenlikten Sabahattin'i. Ondan sonra dergi çıkartmaya çalışıyor, boyuna köstek olmaya, baltalamaya çalışıyorlar! Adam bir süre sonra artık yaşayamıyor, idame ettiremiyor ve kamyon işletmeye başlıyor. Orada da aksilikler olunca, artık tek çareyi kaçmakta buluyor! Kaçacak da nereye kaçacak? Moskova'ya değil, Batı Avrupa'ya kaçmak istiyor. Komünist Partisi'ne üye olmamış, komünistlerle ilişkisi yok, onlardan yardım istemiyor, kimselere söylemiyor kaçacağını... Bulgaristan hududundan kaçmayı planlıyor. Orada da başına bu işler geliyor ve yakalıyorlar. Neydi amacı kaçarak? Orada gidecek, hikâyelerini, romanlarını yazacak, üç beş kuruş para kazanıp ailesine yardım edecek, bu kadar mütevazı iddiaları vardı Sabahattin Ali'nin. Ölümünden sonra, birinci şube müdürü Parmaksız Hamdi ne diyor? "Yazık oldu", diyor. "Biz Sabahattin Ali'yi adım adım, saat saat takip ederdik, nereye gideceğini bilirdik onun, öldürülecek adam değildir" diyor. Yani yine aynı şeyi söylüyoruz, emniyetten birilerinin işgüzarlığı ile Sabahattin Ali öldürülüyor ve işin korkunç tarafı, devlet sahip çıkıyor buna! Hâlâ açıklamak istemiyorlar. - Bunun nedeni?
- Hâlâ ilerici düşmanlığı var, her rejimde bu var. Şimdi artık pek üzerinde durulmuyor...
- Gerçi son dönemde de milletvekili Mustafa Gazalcı konunun üzerine gitti...
- Mustafa Gazalcı bir öneri verdi, ona verilen cevaplar da hiç tatmin edici değil! Ayrıca Atilla Özkırımlı da zamanında aydınlansın diye çok uğraştı, kaç kitap, kaç yazı yazıldı bu konuda ama hepsi duvara çarptı, böyle bir şey...
Şimdi Sabahattin'in komünist olması için partiye üye olması lazımdı, Moskovacı olması lazımdı, onlarla ilişkisi olması lazımdı, bunlardan hiçbiri kanıtlanmadı! Neydi? Sabahattin işçi diktatoryasından yana değildi, sokak kavgalarına/çatışmalara da hiç yanaşmadı; Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi! Sabahattin gibi bir yazarın öldürülmesi gülünç bir şey!.. Ama n'oluyor, birtakım yalanlar uyduruluyor. İşte bakın günümüze, Irak'ta gizli nükleer silahlar var deniyor, n'oldu, yok ettiler Irak'ı! Çıktı mı nükleer silah? Çıkmadı! Sabahattin de öyle, komünist deyip öldürdüler, sonucu belirlenemedi!..
- Peki, bu kitabı yazmak için nasıl bir çalışmaya girdiniz?
- Bir defa Sabahattin hakkında yazılmış her şeyi okudum. Sabahattin'i tanıyan insanlar artık ölmüşlerdi ama ben hepsini tanımıştım, hepsiyle ahbap olmuştum. Pertev Naili mesela, benim çok yakın dostumdu, Paris'te yirmi sene beraber yaşamıştık, onunla zaman zaman Sabahattin üzerine konuşurduk. Abidin mesela.... Sonraları Sabahattin'in eşi Aliye Hanım'ı ve kızı Filiz'i tanıdım. Mehmet Ali Cimcoz, onun avukatıydı, onun evinde kalıyordu, Mehmet Ali Aybar'ı, Asaf Halet Çelebi'yi tanıdım, bunların hepsi benim o zaman çevremdeki insanlardı. Keşke o zamanlar böyle bir kitabı yazmaya koyulsaydım, daha ne belgeler toplardım, ona üzülüyorum...
- "Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemek için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim." diyor Sabahattin Ali, nasıl yorumlarsınız?
- Özveriyle hareket ettim yaşamımda, diyor, bundan sonra artık özveri gösterecek bir şeyim kalmadı, canımı kurtarayım, diyor. Ben böyle yorumluyorum...
- Sabahattin'in tek amacının, demokratik bir rejimde özgürce çalışıp yazabilmek olduğunu diyorsunuz...
- Gayet doğal bir şey değil mi? Sabahattin demokrasiden, insan haklarından yana, halkın çıkarından, sosyal bir devrimden yana idi. Yani bugün sosyal demokratların savunduğu fikirleri savunuyor o zaman ve karşısında bütün muhalifleri buluyor, cephe oluşturuyorlar buna karşı. Ankara'da başlıyor bu, mahkemede kovalıyorlar, sokaklarda... Türkiye'nin koşullarında bu kadarını yapabiliyor bu adam! Aynı zamanda çok saygınlığı olan bir adamdı!..
SADECE YAZMAK!
- "Beni rahat bırakılarsa yazabileceğim elbette" diye de yakınıyor bir anlamda...
- O kadar yani. Ben içtenlikle inanıyorum başka bir şey istemediğine Sabahattin'in.
- Peki Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Hanım'a bu kitap projesinden bahsettiğinizde nasıl bir tepki gösterdi?
- Ben bunu yazmaya karar verdikten sonra, hemen o akşam Filiz'i aradım telefonla, "Ben babanın romanını yazmak istiyorum, ne dersin" dedim. O da, "Sizden iyi yazan olmaz zaten" diye yanıtladı. Kitabı bitirir bitirmez Filiz'e gönderdim, ilk okuyan o oldu, birkaç değişiklik yaparak geri gönderdi. Bugün telefonla haber verdim kitabın yayımlandığını, müthiş sevindi! Filiz'i ilk Sabahattin Ali'nin cüzdanından çıkardığı resimle tanımıştım. Sonraları kendisiyle tanışmam 70'lerde oldu. Ondan sonra annesi Aliye Hanım Paris'e geldi, onunla tanıştım. Filiz'le sıkı bir dost olduk, konuşmalarımızın hemen hepsinde bana, "Babamı anlatın n'olur" derdi. Filiz'in kitaba onay vermesi beni çok sevindirdi, onun onayı demek, kitapta anlattığım gerçeklerin onaylanması demekti. Yanlış bir şey yazsaydım bozulurdu elbette. Şunu itiraf edeyim size aklıma gelmişken, kitapta bir öğrenciyle sevişiyor bir arkadaşı, o kurmaca, ama aslında o Sabahattin Ali! Filiz'e "Babanı seni güç durumda bırakmamak için böyle anlattım" dedim, "Yazabilirdiniz, babamın çapkınlığını bilmeyen yoktu ki" dedi.
- Oraya gelelim istiyorum biraz da; Sabahattin Ali'nin çapkınlığı dikkat çekiyor!..
- Vallaha Sabahattin kızlara çocukluğundan beri çok meraklıydı, mektuplarında var. Mesela ilk aşkı Sabahattin'in, kendinden on yaş büyük öğretmeni! Platonik bir aşk, ama bütün bu aşklarında Sabahattin platonik, hiç bunu bir neticeye ulaştırmak istemiyor! Yani cinsel bir ilişki aklından geçmiyor. Büyüdüğü zaman da aklından geçirmemek için belki, Ayşe Sıtkı'ya âşık...
- Ama dostane bir ilişki değil mi?
- Dost ama ilk zamanlar mektuplarında ilan-ı aşk ediyor, evlenmek istiyor. Ayşe Sıtkı da "Deli olma Sabahattin, biz seninle arkadaşız", diyor ve devam ettiriyorlar dostluklarını... Nahid Hanım var sonra, Nahid Hanım da kimlerin sevgilisi değil o zamanlar; Orhan Veli, Arif Damar, galiba Hasan Ali, Halil Vedat falan... Sabahattin de âşık! Ama hiç aralarında cinsel bir ilişki olmuyor, sadece seviyor Nahid Hanım'ı. Bunun gibi aşkları var ama kadınlardan olumlu bir cevap alamazsa asılmıyor. Ama kadın da isterse o zaman oluyor tabii.
NÂZIM ETKİSİ
- Peki Nâzım' a gelelim. Belki de bir dönüm noktası oluyor Sabahattin Ali için..
- Nâzım'ı evvelden biliyor tabii; Almanya'dan dönüyor 1930'da, doğru 'Resimli Ay'a gidiyor ve oraya bir hikâye veriyor, Sabiha Hanım'a (Sertel). Sabiha Hanım hikâyeyi alıp Nazım'a gidiyor, Nâzım okuyor, 'Bu çocukta çok iş var' diyor. Ondan sonra "Yaz, bize getir ama daha sosyal içerikli olsun" diyor. Yani Sabahattin'in sosyal içerikli konulara yaklaşımını yeterli görmüyor anlaşılan ve Nâzım, Sabahattin'i beğeniyor, Sabahattin de Nâzım'a hayran, o yaz, ilkbahardan Eylül'e dek sık sık görüşüyorlar. Sertellerin evinde buluşuyorlar daha çok. Kimler yok ki o zaman Sertellerin evinde; Naci Sadullah, Vâlâ Nurettin, Suat Derviş, Peyami Safa, Kemal Tahir, Sadri Ertem ve daha birkaç kişi.
O sıralarda "Kuyucaklı Yusuf"u yazıyor Sabahattin. Nâzım, yazılar dizilirken okuyor daha, sonra Sertellere gidip Sabiha Hanım'a "Bu kitabı ben yazmış gibiyim sanki, tam istediğim gibi oldu" diyor. Sonra biri Aydın'a gidiyor, diğeri hapse, ama mektuplaşıyorlar. Çok ilginç yazışmalar var tabii. Orada Nâzım edebiyat hakkındaki görüşlerini bildiriyor sık sık. Sonra Sabahattin'in yazıları hakkındaki fikirlerini bildiriyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"nın birinci bölümünü beğeniyor, ikinci bölümünü, "onu yeniden yazsan iyi olur" diyor. - Bir nevi eleştirmeni oluyor yani Sabahattin Ali'nin...
- Çok eleştiriyor ama sonuçta Sabahattin Nâzım'a hayran...
- Peki ya Pertev Naili?
- Pertev Naili Sabahattin'in okuldan arkadaşı ve çok sevdiği bir insan. Pertev'e her zaman çok açık, içini döküyor. Az önce de söylediğim gibi, Pertev Bey benim de çok yakın arkadaşımdı, yirmi sene beraberdik Paris'te. Sabahattin'i çok severdi Pertev de. Aliye Hanımı da ben onun evinde tanıdım. Pertev Sabahattin'i çapkınlığı bakımından eleştiriyor. O da şundan olabilir: Pertev hayatında tek bir kadını sevdi, Hayrünüsa Hanım. Onu seviyor, evleniyor, ondan başka kadın görmediğine kaniyim ben Pertev'in!
SERTELLER OLAYI
- Az önce Serteller'den söz açtık; kitapta oldukça geniş yer tutuyor Serteller Olayı, sanki bilinçli olarak, uzun tutup, o döneme aydınlık getirdiniz, ne dersiniz?
- Evet. Serteller'in o olayı bugünkü kuşaklar maalesef ki bilmiyorlar. Bu vesileyle onları anlatmak istedim. Zekeriya Bey benim çok yakın dostumdu. Sabiha Hanım'ı tanımadım ama Zekeriya Bey'in Sabahattin'e olan, Nâzım'a olan sevgisinin çok yakın tanıklarından biriyim. Ondan çok dinledim.
Gerçi Serteller'in o olaylarını Sabiha Hanım "Roman Gibi" adlı eserinde anlattı ama ne kadar insana ulaşabildi, kaç kişi okudu? Ben de o havayı vermek için kitabımda yer verdim o eserden bazı bölümlere. Yani Sabahattin Ali'nin nasıl bir terör ortamı içersinde yaşadığını Sabiha Hanım çok güzel anlatmıştı.
- Peki ya Almanya yılları... Sabahattin Ali'nin sola yaklaşmasına vesile olan yıllarıdır diyebiliriz değil mi?
- Giderken Petullium diye bir kitap okuyor. Rasih'e bir gün diyor ki, "Ben solculuğu bu kitaptan öğrendim, o, benim hayatımı değiştiren bir nokta olmuştur" diyor. Trende okumak için bu kitabı almış ve onu çok etkilemiş. O zamanlar çok okuyan birisiydi, ama Almancası'nın o yıllar zayıf olmasından ötürü Marksizm'in temellerine inememiş, işin teorisini fazla öğrenememiş. Nazım Sabahattin'e Marksizm'i öğretiyor!
- "Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır" diye bir tanım getiriyor Nâzım, Sabahattin Ali'nin Çekoslovakya'da basılan "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabına yazdığı önsözde. Peki siz nasıl değerlendirirsiniz Sabahattin Ali'nin edebiyatçı kimliğini?
- Katılırım tabii. Sait Faik'ten önce, Orhan Kemal'den, bizim solcu yazarlardan önce ilk Sabahattin başlatıyor bu işi öyle değil mi? Türk köylüsünün, küçük burjuvazinin, memurun, esnafın, ufak insanın sorunlarını ele alıyor. İşçi sorunlarının üzerinde pek fazla durmuyor ki, onu Orhan Kemal daha iyi yapıyor. Ama halka inen, gerçekçi bir yazar Sabahattin. Nâzım haklı yani, bir dönem başlatıyor!
- Az önce de değindik, Ayşe'yle olan mektuplaşmasına. "Hiçbir şeye aldırma Sabahattin, nasıl olsa hepsi yaşamak değil mi?" diyor Ayşe. Sabahattin Ali ise bir sonraki mektubunda yanıt olarak şunları yazıyor: "Çünkü hayat ciddiye alınacak ve kendisine fazlasıyla önem verilecek kadar önemli bir şeydir."...
- Ayşe yüz vermiyor, yani duygusal olarak karşılık vermiyor Sabahattin Ali'ye. Ben Ayşe'yi tanımadım ama galiba Doğan Akın tanımış, bir de Ayşe'yi tanıyan arkadaşım Sinan Fişek var. Sinan'ın karısı Gülsen, komşularmış, çok sık görüşürmüş. Bir gün Gülsen'e bundan bahsediyordum, "Ayşe Hanım, Sabahattin'in ilgi göstermesinden hoşlandı" dedi. Kendi yüz vermiyor ama...
- Sabahattin Ali'nin eleştirmenler hakkında yazdıkları epey ilgi çekici: "Eleştirmenler milletvekilleri gibi adları büyük ama gereksiz adamlardır." Nasıl yorumlarsınız, katılır mısınız?- (Gülüyor) Yorum yok.
- Gene bir alıntı yapacağım Sabahattin Ali'den: "Dünyada bana "Ne istiyorsun?" diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: Anlaşılmak istiyorum." Anlaşılamadı değil mi Sabahattin Ali?
- İktidar çevreleri katiyen anlamıyorlardı, bunun sıkıntısını çok çekiyor! Ama mesela hapishanede bir takım insanla çok iyi anlaşıyor, onlarla çok dost oluyorlar. Yani oradaki insanlar Sabahattin'i daha iyi anlıyorlar. Sonra konservatuarda, öğrencileri falan da çok seviyorlar onu. Markopaşa'da gayet bunalımlı günler, birtakım gerginlikler oluyor, polis araya adamlar sokuyor falan ama Sabahattin'i anlayanlar çok seviyorlar onu, bu muhakkak! Tanımayanlar da, düşman oluyorlardı, ne yazık ki...
- Kitabın sonu, ucu açık bitiyor...
- Sabahattin Ali'yi bir rejim öldürdü, bu devlet terörü katilleri besledi, korudu o yıllar. Onların üzerine gitmiyor, korkunç olan bu. Bugün de yok mu gizli kalmış cinayetler! İşte Doğan Öz, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi fail-i meçhul cinayetlerin başlangıcı olmuştur Sabahattin Ali cinayeti!
ASLOLAN: SİSTEM!..
- Az önce bir yerde "söylentiler yalan" dediniz. "Bu kitap tamamen belge" demiştiniz, peki bu kitabı okuyacak olanlar, başında, 'Bu romanın sonunda ben Sabahattin Ali'nin kim/kimler tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim" psikolojisine bürünebilirler mi?
- Bilemem diyorum. Katilin kişiliği önemli değil bence, o sistem önemli aslolan!
- Hızlı üreten bir yazar olarak, Hıfzı Topuz'dan bundan sonraki dönemde neler okuyacağız?
- Üzerinde çalıştığım bir konu var, kitabın adına bile koydum: "Özgürlüğe Kurşun". 1912 yıllarında İtahhat ve Terakkicilerin Teşkilat'ı Mahsusa aracılığıyla öldürttükleri gazeteciler, yazarlar... Ben Ahmet Samim'le başladım, 26 yaşında pırıl pırıl bir gazeteci, onu Bahçekapı'da Fazıl Ahmet ile kolkola giderken bir tek kurşunla öldürüyorlar. Sonrasında cenazesini bile kaçırıyorlar. Tören bile yapılmadan türbeye gömüyorlar. Ondan evvel Hasan Fehmi'yi köprü üstünde öldürüyorlar. O da muhalif gazeteci. Sonradan Zeki Bey'i öldürüyorlar. Düyun'u Umumiye'de çalışıyor, mali dalavereleri biliyor. Maliye Nazırı Cavit Beye karşı çıkıyor, öldürüyorlar. Silahçı Tahsin, yani Hasan Tahsin, Atatürk'ün sınıf arkadaşı, onu da Teşkilat-ı Mahsusa öldürüyor. İşte ben şu sıralar bunların romanını yazıyorum. Şimdilerde bunları pek çok genç bilmiyor, yazmakta yarar gördüm.
- Son soru olsun, Sabahattin Ali'nin romanını yazarken mi çıktı "Özgürlüğe Kurşun"?
- Tabii. Bu konunun evveliyatı da var, onları da yazayım dedim. Sabahattin Ali Cumhuriyet döneminde öldürüldü, diğerleri Osmanlı döneminde. Anlatmak lazım dedim, şimdilerde onunla meşgulüm.
eoztopaof.anadolu.edu.tr Başın Öne Eğilmesin/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 264 s. |
|
Posted: 20:43, 2009-03-31 |
Comments (0) | Link |
|
AYRILIK SEVDAYA DAHİL
AYRILIK SEVDAYA DAHİL
görinen yıldız değil yir yir delinmişdür felek gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benüm necati
1. açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın en görkemli saatinde yıldız alacasının gizli bir yılan gibi yuvalanmış içimde keder uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın..
2. rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan onu çok arıyorum onu çok arıyorum heryerinde vücudumun ağır yanık sızıları bir yerlere yıldırım düşüyorum ayrılığımızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan..
3. ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş tedirgin gülümser çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var çünkü ayrılık da sevdâya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili hiç bir anı tek başına yaşayamazlar her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu yıldızlar inanılmayacak bir irilikte yansımalar tutmuş bütün sâhili çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil çünkü ayrılık da sevdâya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..
4. yalnızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık hava ağır toprak ağır yaprak ağır su tozları yağıyor üstümüze özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı karanlık çöktü denize yalnızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle
5. sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız ikimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi tuz parça kırılsak da hâlâ içimizde o yanardağ ağzı hâlâ kıpkızıl gülümseyen -sanki ateşten bir tebessüm- zehir zemberek aşkımız..
|
Posted: 14:57, 2007-07-08 |
Comments (0) | Link |
|
Ben Sana Mecburum
Sevgililer Gününüz Hiç Bitmesin...
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor Bu şehir o eski İstanbul mudur? Karanlıkta bulutlar parçalanıyor Sokak lambaları birden yanıyor Kaldırımlarda yağmur kokusu Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur Tutsak ustura ağzında yaşamaktan Kimi zaman ellerini kırar tutkusu Birkaç hayat çıkarır yaşamasından Hangi kapıyı çalsa kimi zaman Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor Durup köşe başında deliksiz dinlesem Sana kullanılmamış bir gök getirsem Haftalar ellerimde ufalanıyor Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem Bu kurtlar sofrasında belki zor Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden Ne vakit bir yaşamak düşünsem Sus deyip adınla başlıyorum İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin Hayır başka türlü olmayacak Ben sana mecburum bilemezsin..
Attila İlhan |
Posted: 19:17, 2007-02-13 |
Comments (0) | Link |
|
MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK
MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK
|
MISTAKA / ÖYKÜ
Emin ARIK İlköğretim Müfettişi MUĞLA ______________________________________________
Yeni evlenmişler, aynı okula atamalarını yaptırabilmek için altı ay uğraşmışlardı. Milli Eğitim Müdürü “yerine bir öğretmen bul da gel, ancak o zaman ataman yapılır” diyordu. Öğretmenimiz de düşünüyordu; “acaba, yerine öğretmeni hangi bakkaldan bulacaktı? O zamanlar marketler de yoktu.” 30-40 yıl önce yapılmış, yıkılmak üzere ve tehlikeli raporu verilerek kapatılmış Akçay Köyü İlkokuluna atandılar. Razıydılar, bir araya verilsinler de, samanlık olsundu isterse. Çoğu kitapları olmak üzere eşyalarını, Deli Engin’in minibüsüne yüklediler, 10 Aralık 1973 günü çıktılar yola. Karda dört saatlik bir minibüs yolculuğundan sonra Çaykıyı’ya vardılar. Köye ulaşabilmek için yaklaşık beş kilometrelik bir yolu da yürümek gerekiyordu. Çaykıyı’da bir dükkana eşyalarını indirdiler. Mahir; eşyaları, iki atı ile üç günde köye taşıdı. Derslik ve lojman bitişik olup, tek çatı altındaydı. Dışarı çıkmadan dersliğe geçilebiliyordu. Odun bol olmasa, donmaları işten bile değildi. Dokuz yaşlarında bir çocuk, öğretmen ile nerede karşılaşsa; “anam örtmen geliyooo!..” diye bağırarak kaçıyordu. Araştırdı, köyün en fakir ailesinin tek çocuğuydu. Adı Mustafa idi. Kendisi adını doğru söyleyemediği için, tanıyanlar da ona ‘Mıstaka’ diyorlardı. Önceki öğretmenler, deli olduğuna, okuyamayacağına karar verdikleri için okula kayıt etmemişlerdi. Önce şeker, bisküvi gibi şeyler vererek, Mıstaka’yla yakınlaşma sağladı. 1,2,3.sınıflar eşindeydi. Mıstaka da 1.sınıfa gelmeye başladı. İlk zamanlar uyumsuzluk gösterse de, 3.sınıfa geldiğinde, okuma-yazma öğrenememişti ama, kimseden kaçmıyordu, arkadaşları ile oynuyordu, öğretmenlerini de o kadar seviyordu ki, hava kararıncaya kadar okuldan ayrılmıyordu. O yıl, önce eşinin ataması İstanbul’a yapıldı, ayrıldı. Ayrılırken, taksinin önüne annesi ile birlikte çıkan Mıstaka, ağlıyordu. Arabadan inen öğretmenine “gitme, beni bırakma” diyordu. Zor ayırdılar, öğretmeninden. Yerine bir başka öğretmen geldi. O sırada okula Müfettiş de geldi. Yeni gelen öğretmen, Müfettiş’e “bugün en iyi öğrencim gelmedi, hasta..” diyebilmek için, Mıstaka’yı okuldan kovmuştu. Küsen Mıstaka, on beş gün okula gelmedi. Öğretmen zor ikna etti, okula devamını sağladı. Daha sonra Ahmet Öğretmen, bu okula atandı. Önceki öğretmenin çabalarını bildiği için, Mıstaka ile özel olarak ilgilendi. 5.sınıfa gelmişti, ama okuma-yazmayı öğrenememişti. Diploma veremediler, 5.sınıfı bitirene kadar okula aralıksız geldiğini gösteren bir belge verdiler. Aradan yıllar geçmişti. Öğretmenimiz, bir hafta sonu tatilinde, arabasına eşi ve iki çocuğuyla birlikte binmişler, Akçay’a doğru gidiyorlardı. Köye yaklaştıklarında yolda yürüyen delikanlıyı eşine göstererek, “tanıdın mı?” dedi. Eşi tanıyamamıştı. “Mıstaka” dedi. Eşi inanmadı. Yanından geçip, köye vardılar. Öğrencileri, kocaman olmuşlar evlenmişler, çoluk-çocuğa karışmışlardı. Çocukları yanlarında, hoş geldiniz diyorlardı. Çocukları, anne-babalarına şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kimdi bunlar, anne-babaları sevinçle neden sarılıyorlardı, anlayamamışlardı. Mıstaka da geldi. Beş-on metre ötede durdu. Bir müddet öğretmenlerine baktı. Birden atıldı, “anam örtmenim gelmiş” diyerek boynuna sarıldı. Onu bıraktı, eşine de sarıldı. Ağlıyordu. “Ne haber, Mustafa? Ne yapıyorsun, iyi misin?” diye öğretmen sordu. “İyiyim öğretmenim, kereste fabrikasında sigortalı işçiyim, çalışıyorum. Sen nasılsın, öğretmenim?” …. Öğretmen, yanıt veremedi. Gözyaşlarını zor tuttu. “Kendisi de ilgilenmeseydi, Sigortalı Fabrika İşçisi Mustafa değil, köyün delisi Mıstaka olarak çıkacaktı karşısına..." |
|
| |
| |
Posted: 02:07, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK
KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK
|
KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
İlkokulu bitirince haylazlık yapmasın, harçlığını da çıkarsın diye ayakkabı tamircisi yanına çırak vermişlerdi. Haftalığı, kağıt iki buçuk liraydı. Yirmi beş, otuz kuruş bahşiş de çıkıyordu. Ama, onun bunun eski ayakkabısı elinde uğraşmak, hoş değildi. Bir buçuk ay kadar dayanabildi. Haftalığı, kendisine de kalmıyordu ya. Çıktı. Ailesi çözüm arıyordu. Atatürk İlkokulunda, Hasan ve Bayram öğretmenler Türkçe ve Matematik kursu açmışlardı. Parasız yatılı öğretmen okulu sınavları için öğrencileri yetiştirmeye, hazırlamaya çalışıyorlardı. Oraya gönderildi. Sevindi. Arkadaşları oradaydı. Top da oynuyorlardı. Ailesi de hoşnuttu. O zamanlar, böyle kurslar için ücret alınmıyordu. Öğrenci, öğretmen için henüz müşteri değildi. Kazandı altı yıllık öğretmen okulunu. Okudu, bitirdi. 19 yaşında, çiçeği burnunda, müdür yetkili öğretmen olarak, tek başına, bir dağ köyü okuluna atandı. O güne kadar köy yaşamının ne olduğunu bilmiyordu. Hep kasaba ve şehirlerde yaşamıştı. İlçede, İlköğretim Müdürlüğünde göreve başlatıldı. Kalaycı'nın 'Cip'ine defter-kitapları ile annesinin hazırladığı yatak, yorgan, giyecek ve yiyecekleri yüklediler. Yakınlarına 'hoşçakalın' dedi. İki saatlik köy/dağ yollarındaki sarsıntılı yolculuk sırasında, ayrılırken duygulanan, hiç öyle görmediği, emekli öğretmen dedesini düşündü. Pazar yerine gelmişlerdi. Hiç tanımadığı köylülerini aradı. Buldu, tanıştı. Onların at ve katırlarına eşyaları yüklendi. Yaşamında ilk kez, çoğu yokuş yukarı olmak üzere, iki saat kadar yol yürüdü, yorulmuştu. Köyün pazar tarafındaki ilk mahallesine vardıklarında, karşıda, yarım saat daha ötedeki mahallenin üst tarafında okulunu gösterdiler. Heyecanlandı, yorgunluğunu unuttu. Koca Çakırın Hasan, 'Bu gece konuğumuzsun, yarın gider, okula yerleştiririz seni Öğretmen Bey' dedi. Yeni bir yaşama adım atarken, karşı çıkacak durumunun olmadığı kanısındaydı. Hayvanlar üzerindeki eşyaları özenle indirilerek, 'emniyetli' bir yere konuldu. Eve girdiler. Konuk edileceği odaya girdiğinde, Hasan'ın amcası ve kayınbabası olduğunu sonradan öğrendiği 85-90 yaşlarındaki kişi, kendini zorlayarak ayağa kalktı. Öğretmen onun ayağa kalkmasını engellemeye çalışarak şunları söyledi: - Sen, dedem yaşındasın, ayağa kalkmana gerek yok. Engellemeyi hiçe sayarak ayağa kalkan ve ayakta zor duran ihtiyar: - Yaşça ben, ilimce sen büyük; sen daha büyük. Şimdi kalkmayacağım da, kimin önünde, ne zaman ayağa kalkacağım? Gel, hoş geldin, sefalar getirdin.. Yeni öğretmen, yanıt veremedi. Neydi bu? Ne demekti? Nereye gelmişti? Bu saygı ve ilgiye değecek ne yapmıştı? Şaşırmış, ilk günden kafası allak bullak olmuştu. Ama o anda, 'iyi ki öğretmen olmuşum' düşüncesi de, Anadolu'nun en yüce dağının doruklarında bütün benliğine işlemeye başlamıştı. Öğretmenlikte, mutfaktaki acemiliği yanında, Koca Çakırın Esat Dayı başta olmak üzere, özellikle yaşlılarla çok çabuk kaynaşmaya başladı. Her fırsatta, yaşlı, ama yaşamdan hiç kopmamış bu insanlarla sohbetlerin; bitmez, tükenmez tadına varıyordu. Özellikle Koca Çakırlara konuk olduğunda, yemek-çay işi bitince Esat Dede, herkesi odadan dışarı gönderiyor, öğretmene de çıkar defterini diyor, anlatıyor, anlatıyordu. Koca Çakırın Esat 1316'lıydı. Batı Cephesi'nde savaşmıştı. Yıllarca köyüne gelememişti. Yakınlarıyla haberleşememişti bile. 'Dokuz Yunan'ı süngümle bertaraf ettim, kaçını kurşunla vurduğumu bilemiyorum' diyordu. Anlatırken, o günleri yeniden yaşıyor gibiydi: - Köye sapasağlam, hiç yara almadan döndüm. Şu gördüğün Kır Sabri var ya. En iyi arkadaşım. Döndü'yü seviyordu. Döndü'nün de gönlü, Sabri'deydi. Fakirlik, cahillik var ya, babası Döndü'yü Sabri'ye vermiyordu. Benden yardım istedi. Üçümüz birlikte, bir kış günü sabaha karşı köyden çıkıp kaçtık, dağlara. On gün dağlarda dolaştık, durduk... Derin bir nefes aldı, konuşmasını sürdürdü: - Ah, Öğretmen ah. Onlar mercimeği fırına verdi, ben bekçilik yaptım. Her yerde bizi arıyorlardı. On gün sonra, yakalandık. Onlar evlendi. Yakalayanlar, sana neydi diyerek yatırdılar beni falakaya. İşte o gün bu gündür, böyle gördüğün gibi Topal Esat olup çıktık, diyerek kahkahayı patlattı. Arkasından hüzünlenerek: - Allah devlete, millete zeval vermesin. Ömrümün şu son günlerinde madalya maaşı da bağlandı. Çoluk-çocuğun eli, biraz para gördü. Ama şu bizim İmamın Şükrü'ye bağlanmadı. Ona üzülürüz. Yedi gün kaçaklığı çıkmış da defterde. |
|
| |
| |
Posted: 02:06, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK
UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK
|
UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
Çok şey dediler. Bazen çocuğu besleyen damarlar erken ihtiyarlarmış. Günü gelmeden alınmalıymış çocuk, zehirlenmeden. Dedendeki şeker de, soya çekimden etkilermiş. Ama annen; "Şeker testim olumlu" demiş. Ve doğumu gerçekleştiren doktor amcan, sen ölü doğunca üzüntülü, seslenmiş; "Günü geçmiş!" Asıl neden bu iken, birçok neden saydılar. Senden bir gün önce, bir kardeş daha gitti. Annen duydu bunu, anladı senin de tehlikede olduğunu. Beş yıl beklemişlerdi umutla seni. Kasım'da anne karnında ilk yaşamına başladığında sevindirmiştin anne ve babanı. Dilediler, sağlıklı olasın. Her ay taşındılar özel doktora. Doktor amcalarının, teyzelerinin yazdığı kitapları, dergileri de izlediler. Seninle birlikte yaşadılar, umut dolu dokuz ay on gün. Hep normal denildi, kendilerine. Annen de algıladı, gelişiminin uygunluğunu. 28 Temmuz ve 5 Ağustos'ta iki kez vardılar, belki de umutsuzlukla doğum hastanesine. Yalnızca soruldu annene: - Son adet tarihin? - 21 Ekim. Hesapladı doktor amcalar, teyzeler: - 21 + 7 = 28 Ekim. 9 ay git, 28 Temmuz. 14 ekle, 11 Ağustos. Yok kızım, var daha günün. 11 Ağustos'a kadar olmazsa gel, ya da sancılar başlayınca. 9 Ağustos oldu. Kitaplarda yazıldığı gibi doğacağının işareti geldi. Anne ve baban bilgilerine, tıbba güvenle koştular yine, doğum hastanesine: -Yok, daha günün gelmemiş, bilmiyorsun. Sağa gittiler, sola gittiler, yok yatak Derken, refakatçisiyle birlikte iki yatak bulup, yatırdılar anneni. İndi, çıktı, anlatamadı derdini. - Bekle, zamanı gelince bakarız. 10 Ağustos oldu. İlgilenen yok, gelişigüzel muayenelerden başka. 11 Ağustos oldu. Annen, anlamıştı başına geleceği. Çabaladı, durdu. Sabah 09.30'da serum takıldı. Annen durumunun farkında, son günün olduğunu kesinlikle bilerek, bir an önce sesini duyabilmek için canını dişine taktı. İlgilenen olmadı. 12 Ağustos Cumartesi sabahı doktor amcaların, kalbinin sesini alamadılar. Duyamadılar. İnanamadı yakınların, beklediler son bir umutla. Ancak, öğleden sonra, doktorlara yardımcı teyzelerinin "onun çocuğu ölü nasıl olsa, boş verin" gibisinden sözlerini duya duya, annen yatırıldı masaya. Çok geçmedi. Geldi acı haberin. Ölü doğmuştun ölü. Annen bağırıyordu: - Ben ölseydim de, o ölmeseydi!... Evet, öldürdüler seni bile bile, doğmadan. Öğretmen annenin bilgisine, uyarmalarına inanmadan, aldırmadan. Ve baban sordu: - Neden? - Daha önce neden bana gelmediniz, haber vermediniz? Otopsi. Mukus tıkacı. Balgamı yutamamış, boğulmuşsun. Gecikmeden. Senden bir gün sonra, Hatay'dan gelen bir öğretmen teyzen: - Benimkini de öldüreceksiniz, dedi de!... Senden ders alan doktor amcaların, teyzelerin, kurtardılar o öğretmen teyzenin kızını. Anne ve baban da; "Bunu düşünerek, azaltmaya çalışıyoruz acımızı. Kısmet değilmiş, bu dünyada yiyecek ekmeği, içecek suyu yokmuş diyoruz, avutuyoruz kendimizi. Kısmetini, kim ve ne kesti, bilerek bunu, hiçbir şey yapamayışın çaresizliği içinde, bu dünyaya hiç açamadığın gözlerinden öperiz, rahat uyu yavrum." dediler ve umutlarını geleceğe ertelediler. |
|
| |
| |
Posted: 02:04, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK
TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK
TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
Otuz yaşına gelmiş, evlenememişti. Topal diye, boyu kısa diye kızlar da, anaları da beğenmiyorlardı. Oysa, elinden her iş gelirdi. Güçlüydü. Babası ile analığı kimin kapısına varsalar, geri çevriliyorlardı. Bekarlık canına tak etmişti. Her zaman yaptığı gibi, baltasını aldı, katırına bindi, doğru ormana. Bir yük odun ve koyunlar için dal kesecekti. Bir baktı ki; komşu köyden, uzaktan akrabası Hanife de; ormanda, kar düşmemiş, karaca yerlerde hayvanlarını otlatıyordu. Yaklaştı, kuru bir yere, yakınına oturdu: - Ne haber kız Hanifeeee? - Hiiiç, ne olsun Yaşar Ağabey, hayvanları getirdim de, otlatmaya. Şeytan girmişti, Yaşar’ın aklına. Oturduğu yerden sürünerek biraz daha yaklaştı. Hanife de huylanmış, korkmuştu. O da aynı şekilde sürünerek az öte kaydı. Bütün duyguları depreşip ayağa kalkan Yaşar, atladı kızın üstüne. Ama Hanife, daha çevik çıktı. Bir ceylan gibi fırladı, hızla seyirtti köyüne. Yere, boşa düşen Yaşar neye uğradığını şaşırmıştı. Bir süre yattığı yerden kalkamadı. Peşinden koşsa, yetişemezdi. Bir şeyleri becerebilseydi, kızın biri kendisi ile evlenmek zorunda kalırdı. Yine olmamıştı. Bozgun bir halde ve hırsla odununu, dalını kesti. Yükledi katırına, köyüne vardı. Yükü indirdi, katırı da ahıra bağlayıp eve çıktı. Elini, yüzünü yıkadı, abdestini aldı. İkindi namazını da kıldı. Yine rahatlayamadı. Kimseye bir şey diyemedi. İçindeki sıkıntıyı atamıyordu. Hanife de kendi köyüne varmış: - Anaaa!.. gız anaaa!.., hayvanları otlatırken, Yaşar Ağabeyim bana sarktı. Hayvanları da ormanda bırakıp kaçtım. Elinden zor kurtuldum, diyerek ağlamaya başladı. Anası, donup kalmıştı. Babasını sesledi, açıklama yapmadan: - Heriiif!.. Kız ormanda korkmuş, hayvanları orada bırakıp, kaçıp gelmiş. Git de kurt neyim yemeden hayvanları al da gel. Baba gitti, hayvanları toplayıp getirdi. - Niye korktun kızım? Hanife hala korkuyordu. Korku ve utanma duygularıyla karışık, başını kaldırmadan, babasına bakamadan olanı biteni anlattı. Adam ne diyeceğini bilemedi bir süre. Kalktı, evden çıktı. Hanımı da peşinden gitti. Dışarıda, etrafına bakındıktan ve kimsenin olmadığını anladıktan sonra hanımına duyulur-duyulmaz, ama kızgın bir sesle: - Ben ağaya gidiyorum. Kimseye bir şey söyleme. Hele, ben ağaya bir akıl danışayım, dedi ve yürüdü. Ağa, adama haklı olduğunu, bunun namus meselesi olduğunu, başka köyden birinin kendi köyünün namusuna uzanamayacağını haykırdı. Ağanın isteği üzerine, birlikte Pazar Yerine gittiler. Pazar Yeri dedikleri ise bir başka köydü ve çevrenin merkezi konumundaydı. Bir uzman çavuşun yönettiği jandarma karakolu bile vardı. Olaya el konulmuştu. Çevrenin ileri gelenleri toplantıya çağırıldı. Oturup konuşuldu, akşama Topal Yaşarlara gidilmesine karar verildi. Lapa lapa kar yağıyordu, yarım metre kadar da tutmuştu. Akşam hava kararmış, yalnızca karın beyazlığı ortalığı aydınlatırken, çevrenin ileri gelenleri Yaşarların kapısını çaldılar. Buyur edildiler içeri. O dağ köylerinde ne amaçla gelirsen gel, kapıdan döndürmezlerdi, o yıllarda. Gelen, hep Tanrı misafiri olurdu. Oturdular. Açlık, tokluk soruldu. Sofra hazırlandı. Yemekler yenildi, çaylar içilirken konu açıldı. Olan olmuştu. Namus meselesiydi. Büyütmemek gerekirdi. Ara bulmak, kapatmak için; bir orta yol bulmaya gelmişlerdi. Yaşar ne yapacağını bilemiyor, bön bön bakıyor, babası garibim de gözyaşlarını içine akıtıyordu. O sırada öğretmen de öte köyde lojmanında, gaz lambası ışığında, ağaç kökünden yontup temizleyerek yaptığı koltuğunda kitabını okumaktaydı. Saat 20.00 gibi, kapısı çalındı. Gelen Deli Ahmet, öğretmen kapıyı açar açmaz daldı içeri, sobanın başında ısınırken konuştu: - Öğretmen Bey, paltonu giy bakalım. Öte köye gidiyoruz. Aşağıların yiyicileri Garibim Dayı’ya gelmişler. Bir bakalım, olanları giderken anlatırım. Öğretmen, giyindi. Fişekliğini, tüfeğini kuşandı, çizmelerini çekti. Kafasını, boynunu atkısıyla güzelce sardı, çıktılar. Deli Ahmet, önden karı yara yara yürüyor, öğretmen de onun izine basarak gidiyorlardı. Öğretmenin çoban köpeklerinden korktuğunu bilen Deli Ahmet: - Öğretmeeen!.. Korkmaaa!.. Ben yanındayken, hiçbir it sana yaklaşamaz. Ahmet, yol boyunca olanları anlattı, öğretmenin de haberi oldu. Ahmet’e Garibim Dayı’nın evinde, kendisinden bir işaret almayınca hiç lafa karışmamasını, hiçbir eylemde bulunmamasını, yoksa herkese zarar verebileceklerini anlattı ve ondan yeminli söz aldı. Garibim Dayı’nın evinin önüne gelince Deli Ahmet, seslenerek geldiklerini haber verdi, kapıyı açmalarını istedi. Eve girdiler: - Selamünaleyküm. - Aleykümselam. - Hoş geldiniz. - Hoş bulduk,…faslından sonra, öğretmenle Deli Ahmet’in yanında konu açılmadı. Dereden bükten konuştular. Konu açılmayınca, öğretmen de bir şey diyemedi. Bir süre sonra öğretmen, tuvalete diye sofaya çıktı. Peşinden, köyün önde gelen kişisi olan, Garibim Dayı’nın kayınbiraderi geldi: - Öğretmen Efendi, biz her şeyi hallettik. Sakın mesele çıkarmayın. Ben sana bunu demeye çıktım, geldim yanına. - Tamam dayı. Yalnız, sakın para falan vermeyin. Tanrı misafiri deyip karınlarını doyurmuşsunuz, yeter. Duyarsam, hepinizin canı yanar. Bilmiş olun. - Yok, yok. Sen canını sıkma. - Peki. Odaya döndüler. Biraz daha oturduktan sonra öğretmenle Ahmet izin isteyip, ‘iyi geceler’ dileyerek kalktılar, evlerine döndüler. Ertesi günü, Perşembe sabahı, ilk derse giren öğretmen, öğrencileriyle, beş sınıf bir arada birleştirilmiş sınıfında günlük olayları konuşurlarken, 3.sınıf öğrencisi Fatma: - Öğretmenim, akşam öte köye yiyiciler gelmişler, Garibim Dayı gilden altı bin lira alıp gitmişler.. Öğretmen, Topal Yaşar’ın ağabeyinin oğluna: - Hüseyin doğru mu? - Hayır Öğretmenim… Çocuklar, hep bir ağızdan: - Doğru Öğretmeniiim! - Hüseyin… - Hayır Öğretmenim… - Bak Hüseyin, doğruyu söylemelisin, yalan söylediğin anlaşılırsa hoş olmaz. Hüseyin ağlayarak: - Evet, doğru Öğretmenim. Ama bana, “Öğretmen duymasın sakın” diye tembih ettilerdi… - Tamam Hüseyin. Üzülme, ben hallederim. Çocuklar, toplayın çantalarınızı. Okul bu gün tatil. Dursun, sen Ahmet Amcana git, söyle. Hazırlansın, yola insin. Bu köyün çocukları, siz gidebilirsiniz. Öte köyünkiler, siz beni bekleyin. Hazırlanıp geliyorum. Sizin köye kadar birlikte gideceğiz. Çıktılar. Çeşmenin yanından, Deli Ahmet de katıldı. Yine Deli önde, karı yarıyor, yol açıyor, çocuklarla öğretmen de onun açtığı izden, hiç konuşmadan gidiyorlardı. Soğuk ve ayaz da hatırını saydırıyor, ortalık donuyordu. Öte köye, otuz beş dakikada varabildiler. Çocukları evlerine gönderdiler. Yol üzerindeki bir eve girerek ısındılar, birer bardak çay içtiler. O arada, haber gönderdikleri Kör Abdullah, Topal Yaşar ve Necmettin de gelmişlerdi. Bu beş kişi, tek sıra halinde yola düştüler. Öğle ezanı okunurken, Hanife’nin babasının gittiği ağanın kapısındaydılar. Necmettin, kapının tokmağını kapıya vurdu. Ağa geldi, kapıyı açtı: - Buyurun, hoş geldiniz, sefa geldiniz, diyerek merdivenleri önden çıkıp yol gösterdi. Misafir odasına alındılar. Misafir her an gelebilir diye yarma çam odunları, saç sobanın içine dizilmiş, soba tablasında da iki çıra ile kibrit bekliyordu. Ağa, çıraları tutuşturup sobanın içine koydu. Tedirgin tedirgin, odunların tutuşmasını bekledi. Tutuşunca, sobanın kapağını elleri titreyerek kapattı. Hiçbir şey soramıyordu. Öğlen zamanı olduğu için, biraz sonra Allah ne verdiyse diyerek hazırlanan sofraya buyur etti. Yemekler yendi. Çaylar içilirken Ağa: - Öğretmen Bey, affedersiniz, kusura bakmayın ama, hizmet neydi? Diye bir soru sordu. Öğretmen söze nereden gireceğini bilemiyordu. Komedinin üzerinde ağaçtan yapılmış minyatür Atatürk heykelini gördü. Ön yüzünde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazıyordu: - Ağam, sen de Atatürkçüymüşsün, dedi minyatür heykele bakarak. Ağa, biraz şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışarak: - Elbette Atatürkçü olacağız Öğretmen bey. Bu güne bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin ağasıyız. Başkası mümkün mü? - Ama, Atatürk rüşveti hiç sevmezdi. - Öğretmen Bey, ayıp oluyor. - Bak Ağam, açık konuşalım. Ben Öğretmenim. Benim öğretmenliğim, yalnız sınıfta, dört duvar arasında değil. Boşuna bu kadar mürekkep yalamadım. Çalıştığım köyün her derdi, benim de derdim. Benim öğretmen olduğum köyden, köylümden, rüşvet yenemez. Yoksa bu öğretmenliği bırakır giderim. Şimdi, hizmeti sordun. Söyleyeyim. Bu Topal Yaşar’ın babasından altı bin lira almışsınız. Biz bunu senden geri almaya geldik… Dur sözümü kesme, sonuna kadar dinle. Zor yok. Sen bilirsin. O gece beş-altı kişi vardınız, bu parayı paylaştınız, biliyorum. Ben, ikinci bir kapıya gitmem. Doğru ilçeye inerim, kaymakam, savcı, hakim, hepsini dolaşır, anlatırım. Sen, şimdi bu aldığınız parayı sahibine bizim yanımızda teslim edeceksin. Diğer arkadaşlarına da durumu anlatacaksın. Onlar, sana verir ya da vermez. Orası bizi ilgilendirmiyor. Ne olmuş da, bu parayı almayı kendinizde hak görüyorsunuz? Topal Yaşar, kızı kovalamış. Yakalamayı bırak, eli değmemiş. Namus bu kadar ucuz mu? Benden bu kadar. Ne yaparsan yap. Odada sessizlik hakim oldu. Ağa, tıpkı Garibim Dayı’nın bir gece önceki hali gibi perişan durumdaydı. Yerinden kalktı. Duruşu, iki büklüm yürüyüşü, çaresizliğini yansıtmaktaydı. Odadan çıktı, beş dakika kadar sonra geldi. Elindeki bir tomar parayı öğretmene uzattı: - Öğretmen Bey, evdeki paranın hepsi, vallahi bu kadar… beş bin sekiz yüz lira.. Öğretmen Necmettin’e uzattı, saymasını istedi. Parayı sayan Necmettin beş bin sekiz yüz lira olduğunu doğruladı. Öğretmen kabul etmeyerek, iki yüz lira daha vermesi gerektiğini söyledi. Ağa, yalvarıp yemin billah ederek, başka parası olmadığını söylüyordu. Topal Yaşar: - O da ayak kirası olsun, kalsın, boş ver, deyince öğretmen neye uğradığını anlayamadı. Kalktılar, yemeğe, çaya teşekkür ederek ve hoşça kal diyerek evden çıktılar. Geldikleri yöne doğru, kardaki iz üzerinden tek sıra yürümeye başladılar. Topal Yaşar, geriden geliyordu. Öğretmen; arkada bıraktıkları köy, gözden kaybolunca bir bahaneyle en arkaya geçti. Elindeki tüfeğin dipçiği ile Yaşar’ın ensesine vurdu. Yere düşünce de, ayağıyla kafasına basarak: - Ulan be topal, okula yirmi lira ver desem, vermezsin. Kime, neyi bağışlıyorsun? Ayak kirasıymış. Sen mi çağırdın, baban mı davet etti bu adamları da, ayak kirası ödüyorsun… Topal Yaşar, rahatlıkla gücünün yeteceği, bir çırpıda ayağa kalkıp bir güzel benzetebileceği halde; öğretmene hiç karşılık vermedi. Kıpırdamadı bile. Karın içinde öylece, yüzü koyun yatıyordu. Necmettin’le Kör Abdullah geldiler, öğretmene rica ederek, kollarından tutup çektiler, yürüdüler. Önden yürüyen Deli Ahmet de kızmıştı, küfürler ederek daha bir hırsla karları çiğniyordu. Onun sinirlendiğini gören öğretmen de, sesini kesti. Topal bir laf etse, Deli’nin elinden alamayacaklarını biliyorlardı. ‘Deplasmandan galip dönmenin sevincini yaşayalım’ düşüncesine kapılan öğretmen, bir türkü tutturdu: -Karşı dağı duman aldı, pus aldı Şu garip ömrüm, yarı yolda kısaldı… Necmettin’le Kör Abdullah da türküye eşlik ettiler. Topal Yaşar ise, onlara yaklaşamıyor, suçlu suçlu, yirmi-otuz metre geriden geliyordu.
|
Posted: 02:03, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK
EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK
|
EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
Birinci işi minibüs yazıhanesinde yolcu çığırtkanlığı, ikinci işi ise öğretmenlikti. İri yarı, kaba saba bir görünümü vardı. Müdürmüş, müfettişmiş umurunda da değildi Umur Öğretmen’in. Okulda pek kimseyle konuşmazdı. Hiç sevmediği halde; o yıl plan yapmaya, derslere ara sıra planlı girmeye de başlamıştı. Planları gelişi güzel, yazısı da çirkin ve bozuktu ya.
Okul müdürü de ufak tefek, zayıf, ama her şeyi ben bilirim havalarında biri idi. Umur Öğretmenden de korkuyor, çekiniyordu. Grup başkanına birkaç kez:
- Müfettişim, bu Umur’u ne yapacağız? Hiç plan yapmıyor… diyerek şikayet etmişti. Grup başkanı en sonunda dayanamadı:
- Müdür bey; bir öğretmeniniz plansız derse giriyorsa, ne yapacağınız bellidir. İfadesini almak, ya da savunmasını istemek... Olmazsa, bir yazı ile durumu üst makamınıza bildirmek… Bana söylediğiniz şekilde olmaz. Eğer ben, bu şekilde bir işlemi başlatırsam, ya da denetime girdiğimde plansızlığını belirlersem, ondan önce sizin ifadenizi alırım. Neden öğretmeninizin plansız derse girmesine göz yumduğunuzu, neden işlem yapmadığınızı sorarım, dedi.
Müdür bozuldu. Ama bir şey diyemedi.
Bir başka gün aynı okula, İl Teftiş Kurulu Başkanı gitti. Müdür, Umur Öğretmen hakkında gurup başkanına söylediklerini ona da söyledi. Teftiş Kurulu Başkanı hışımla sınıfa gitti. Sandalyeyi çekip oturdu. Birinci sınıf öğrencileri korkup şaşırmışlardı. Öğretmen de şaşkın, izliyordu. Çağrılınca başkanın yanına gitti. Başkan:
- Planların nerede, getir bakalım, dedi.
Umur’un tepesi atmıştı:
- Sen kimsin?
- Beni tanımıyor musun, Teftiş Kurulu Başkanıyım. Getir planlarını.
- Ama bu sınıf, bu sandalye, bu masa benim. Kalk oradan!...
Başkandaydı şaşırma sırası. Umur’a baktı kaldı. Yanıt veremedi bir süre:
- Sen nasıl konuşuyorsun, karşı mı geliyorsun?
- Benim sandalyemden kalk. Kalkmazsan ben kaldırmak zorunda kalacağım, kalk… Ben mi kaldırayım? Kalkıyor musun, kalkmıyor musun?
Pabuç pahalı idi. İnsanca yaklaşamayınca, başkanlığın bir işe yaramadığını görebilmiş miydi acaba? Kalktı, hiçbir şey yapamadan sınıftan ve okuldan çıkıp gitti.
Düştüğü durumun acısını, grup başkanından çıkarma yöntem ve yollarına başvurdu. Olur olmaz her yerde:
- Bu grup başkanı, öğretmenlerin babası ya… Öğretmenler rahat, plansız derse girerler, istedikleri gibi davranırlar, okul müdürünü dinlemezler. Grup başkanı da korur bu öğretmenleri. Baba dedik ya..
Grup başkanı, hep ‘ya sabır’ çekiyordu. Bir gün dayanamadı:
- Sayın Teftiş Kurulu Başkanım, haklısınız. Ben öğretmenlerimi koruyorum. Çünkü iyi rüşvet yiyorum. İşte o rüşvetler karşılığında da, koruyorum. Hakkımda her türlü işlemi başlatabilirsiniz, dedi de, sataşmalar son buldu.
Mayıs ayına girilmişti. Beş müfettiş, bu okula bir akşam üzeri gittiler. Grup başkanı, okul müdüründen öğretmenler listesini istedi. Aldı, baktı:
- Arkadaşlar, birinci sınıfların denetimini ben alıyorum. Söyleyin hangi sınıfların denetimini üstleneceğinizi, kayıt edelim. Müdür Bey duyursun. Öğretmen arkadaşlar da, hangi müfettişle çalışacaklarını önceden bilsinler.
Nurettin:
- Başkanım, sen böyle yapmazdın. En son kalan sınıfları alırdın. Bir durum mu var?
- Evet, 1.B sınıfına, bir başka arkadaş bizden habersiz gelip girmiş, rehberlik yapmış. O sınıfın ve öğretmeninin denetimini de, o arkadaşa yaptıracağım. O nedenle birinci sınıfları alıyorum.
Müdür de müfettişler de, başkana karşı çıktılar. Okula grup üyeleri dışında başka müfettiş gelmesini istemediler. Israr üzerine başkan:
- Peki, dedi. Ama yine birinci sınıfları, ben denetliyorum. Buna itiraz etmeyin. Hiçbir şeye de karışmayın.
O sırada zil çaldı. Öğrenciler teneffüse çıktılar. Umur Öğretmen de bahçede nöbetçi idi. Müdür odasının önünden geçti, bahçeye çıktı. Arkasından grup başkanı da çıktı. Kimse bir şey diyemedi, karışmadılar. Pencerelerden, perde arkasından izlediler. Başkan, yaklaştı:
- Umur Bey, görüşebilir miyiz biraz?
- Tabii, buyurun müfettişim, görüşelim, dedi saygılı bir tavırla.
Bahçede bir ağacın gölgesine kadar konuşmadan yürüdüler:
- Umur Bey, birinci sınıfların denetimini ben yapacağım…
- Müfettişim, sevindim. Müdür Beye, sizden başkasını sınıfıma sokmayacağımı söylemiştim zaten.
Başkan anlam veremedi. Oysa, korkarak gitmişti Umur Öğretmenin yanına. ‘Ya ters bir şey söylerse, ya hakaret ederse’ gibi düşüncelerle tedirgin olmuştu. Ama, başlangıç iyiydi. Bir terslik olmasın diye, Umur Öğretmen sözünü kesmeden sonuna kadar dinlesin istiyordu. Onun için bir çırpıda, sözcükler dökülüverdi ağzından:
- Umur Bey, yalnız benim bazı prensiplerim vardır. Plansız öğretmenliği kabul edemem. Soruşturma açarım. Ancak, sınıfınıza bir arkadaş girmiş. Sonradan öğrendim. O nedenle, o günden öncesi beni ilgilendirmiyor. Sizden istediğim, yalnızca son ünite planını ve bugünden başlayarak günlük planlarınızı yapmanız, hazırlamanız.
Umur Öğretmen, sağ elini kaldırıp göğsüne vurdu, davula vurmuş gibi bir ses çıktı:
- Emrin olur müfettişim, iki gözüm üstüne.
Bu okuldaki denetim bitti. Grup başkanı, Umur Öğretmenin denetimini son güne bıraktı. 8 Haziran, karnelerin verildiği gün giderek 2. derste sınıfa girdi. Durakladı. Günaydın diyemedi. Umur Öğretmen, yere oturup bağdaş kurmuş, öğrencilerine yerde fasulyelerle, çubuklarla bir şeyler yazdırıyor, yardım ediyordu. Öğrencilerinin kimisi omzunda, kimisi dizinde, saçıyla-başıyla oynayan, yüzünü seven… Müfettiş, “seviyeye inme dedikleri şey bu olsa gerek” diye düşündü. Öğretmen, öğrencilere yerlerine oturmalarını söyleyerek ayağa kalktı:
- Hoş geldiniz, müfettişim, dedi, tokalaşırken:
- Hoş bulduk, dersinize devam edin, izliyorum.
Müfettiş, geçti, en arka sıraya oturup izlemeye başladı. Bir ders saati izledi. İkinci ders saatinin ortasında, öğretmenin iznini alıp derse katılarak, öğrencilere sorular sordu. Beklemediği sonuçlar alıyordu. Diğer birinci sınıf öğrencileriyle aşağı yukarı aynı seviye tutturulmuştu. Öğrenciler de öğretmenlerini çok seviyorlardı.
İşini bitirdi, izin alarak öğretmenin sandalyesine oturdu. Hatta, sandalyeyi öğretmen çekti, ‘buyurun’ dedi. Müfettiş, planları istedi. Umur Öğretmen masanın üstündeki iki defteri müfettişin önüne koyup uzaklaştı. Müfettiş sırayla açtı, şöyle bir baktı. İstedikleri yapılmıştı. Ayrıntısına inmedi, defterleri kapattı. Öğretmen yaklaştı:
- Müfettişim, bitti mi?
- Evet, bitti.
- Şimdi sıra bende. Ben de konuşacağım, izninizle..
- Elbette, sizi dinliyorum.
Öğretmen, masanın çekmecesini çekti, bir dergi çıkardı, bir sayfasını açtı:
- Bu dergi, bunlar da benim planlarım. Buradan buraya aynısını yazdım. Bu öğretmenlere sizin eziyetiniz nedir? Neden bu kadar çok yazdırıyorsunuz?
Müfettiş baktı, ‘ne desem’ diye düşünürken, dergi ve defterleri kapattı:
- Umur Bey, haklısınız. Ancak, planları yapmak göreviniz. Onun için de ücret alıyorsunuz. Dergideki planlar, İstanbul koşullarına göre hazırlanmıştır. Ayrıca her sınıfın, öğrencilerin, öğretmenin koşulları, birikimi başka başkadır. Plan sınıfa, öğrenciye, seviyeye göre bizzat uygulayan öğretmen tarafından yapılmalıdır. Bakın, şimdi planlarınız olmasaydı, o bölümde toplam sekiz puan yerine sıfır puan yazacaktım. Ayrıca planlarınızı yapmadığınız için soruşturma başlatıp ceza almanıza neden olacaktım. Şimdi soruşturma, ceza yok, değerlendirmede ise, örneğin sekiz üzerinden dört puan yazabilirim. Farkı anlatabildim mi?
- Gene mars olduk, değil mi?
- Hayır. Tavla oynamıyoruz ki, neden mars olasınız?
- Tamam müfettişim, tamam. İçtiğinizi de biliyorum, birlikte bir rakı içeceğiz. Hiç itiraz etmeyin.
- Olur, Umur bey. Yalnız, orada da kurallarım var. ‘Harmanda izi yok, yiyen de ortak Osmanlı’ olmam. Tüm giderleri de ortak karşılarsak, içeriz.
Olmazdı, olurdu; tartışmalarından sonra Umur Öğretmen, müfettişe ‘peki, olur’ dedirtti, dedirtti ama, gerçekleştiremediler.
Bu tartışmadan sonra müfettiş, öğretmen ve öğrencilerine, sınıflarında konuk ettikleri için teşekkür ederek çıktı.
Hafta sonu evinde, teftiş raporlarını yazmaya oturdu. Umur Öğretmene sıra geldiğinde, rapor kağıdı, Umur Öğretmenin kimlik bilgilerini yazdıktan sonra, daktilosunda bir süre takılı kaldı. Karalama kağıdı üzerinde yaptığı hesaplamalar toplamı seksen puandı. İçinden ‘olmaz’ dedi. ‘Bu öğretmen, beni kırmadı, isteğim üzerine planlarını yaptı, karşılığını da almalı.’ Ekledi, tekledi, doksan yazdı, imzaladı, verdi. Yer yerinden oynadı. ‘Umur Öğretmen doksan alıyorsa, bu ilde yüz elliden aşağı alan olmazdı.’ Teftiş Kurulu Başkanı, yine yakalamıştı. Ağzına sakız yapmaya başladı. Bir demedi, iki demedi, müfettişin sabır taşını çatlattı. Yaz tatilinde bir gün dairede, Teftiş Kurulu Başkanının koltuğunda Milli Eğitim Müdürü oturuyordu. Başkan ve tüm müfettişler de odadaydı. Bizim müfettiş de odaya girince, ‘iyi günler’ demesine bile fırsat kalmadan:
- Sayın müdürüm, baba müfettiş geldi. Umur’a doksan puan veren müfettiş geldi. Kahraman müfettiş geldi.
- Başkanım, ben verdiğim puanın, attığım imzanın sonuna kadar arkasında dururum. Bunu da en iyi sizin bilmeniz gerekir. Daha önce de açıklamaya çalıştım. Beni anlamak istemiyorsunuz sanırım. Yine açıklarım, yine açıklarım. Derdimi, eninde sonunda anlatabilirim. Ama, yanlış olur. Sizin için iyi olmaz.
- Korkumuz mu var? Açıkla bakalım.
- Yapmayın başkanım. Hoş olmaz, yanlış olur.
- Açıkla, açıkla. Bizim kimseden korkumuz yok.
- Sayın müdürüm ve arkadaşlarım, hepinizden özür diliyorum. Başkanım kendileri istediler, ben de açıklamak zorundayım. Umur Öğretmen, isteklerimi yerine getirmişti. Öğrencilerinin başarı durumları da diğer sınıfların öğrencilerinden fazla farklı değildi. Evet,
bu öğretmenimizin değerlendirmesini yaptığımda seksen puan aldığını gördüm. Ancak, bunu yazmaya elim varmadı. On puan da Teftiş Kurulu Başkanı'nı sınıfından kovabilme cesaretini gösterebildiği için verdim" |
|
| |
| |
Posted: 02:02, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK
|
SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
Ekim başlarıydı. Okullar yeni açılmıştı. O gün, öğrenciler okula gelmemişti. Öğretmen de yaşlı bir kadının öldüğünü, cenaze olduğu günlerde okulun kapatıldığını, köyde böyle bir gelenek oluştuğunu öğrenmişti. Mezarlıkta helva-ekmek de dağıtılıyordu. Ama öğrencileri korkabilirlerdi. Onları korumak durumunda olduğunu düşündü. Daha sonraki zamanlarda da, köyde cenaze olduğunda öğrencilerini okuldan bir yere göndermedi.
O hafta sonu, Çiftlik Pazarı'na gitti. Çevredeki diğer öğretmen arkadaşları ile görüştü, oturup çay içtiler, sohbet ettiler. Haftalık erzakını aldı, Koca Çakır'ın Hasan'ın katırına yüklediler. Karda yürüyerek, Sorguncuk'tan geçip, Kel Tepe'yi de döne döne tırmandılar ve Aşağı Güneycik'e vardılar. Öğretmen, o gece Koca Çakırlara konuk oldu.
Yemekten sonra komşular da geldi... muhabbet sıkıydı... Güncelden vaz geçilemezdi. Köyün en garibanı Kara Şaban'ın oğlu Satılmış, mezarlıkta on lira bulmuş, sevinmişti. Pazara giderken Satılmış'ın para bulduğunu duyan Sami Hoca, Kara Şabanlara uğramış; parayı kendisinin düşürdüğünü söylemişti. Satılmış ağlasa da, babası on lirayı ondan alıp hocaya vermiş; hoca da cebinden çıkarıp "buldun müjdesi" diye Satılmış'a iki buçuk lira vermişti. O iki buçuk lirayı da Şaban Dayı hocaya geri vererek, bir metre don lastiği getirmesini istemişti. Akşam bir metre don lastiğini Şaban Dayıya veren hoca, paranın üstü olan iki yüz yirmi beş kuruşu da vermemişti. Bir metre don lastiğini iki buçuk liradan aldığını söylemişti.
Bu olayı dinleyen öğretmen, önce ne diyeceğini bilemedi. Onu gören komşular, Tosyalı Tacir'i evinde konuk ettiği gece, onun cebinden üç yüz lirasını çaldığını, uyanık tacirin köyün içinde hocayı rezil ederek parasını geri aldığını anlattılar.
Bir başkası evinin avlusuna giren bu hocanın, oradan koşum zincirlerini çaldığını, yüzsüzlükle inkar ettiğini söyledi. Sonu gelmiyor, herkes bir şey anlatıyordu. Gece boyunca konu, hep Sami Hoca'nın "marifetleri" oldu. Vakit ilerlemişti. Öğretmen, bu kadar olaydan sonra bu adamın arkasında neden namaz kıldıklarını sordu. "Amaaan!.. Öğretmen Bey, vebali onun boynuna. Bize ne?" dediklerinde dayanamadı:
- Bakın komşular. Peygamberimiz bir hadisinde diyor ki; "Bir günahı işleyenle, o günahın işlenmesine fırsat verenler arasında hiçbir fark yoktur." Siz, böyle yapmakla ona, "Devam et, doğru yoldasın" diyorsunuz, siz de günaha giriyorsunuz, diyerek anlatmaya çalışıyor, olmuyordu.
Bir süre sonra komşular iyi geceler dileyerek kalktılar. Ev halkı da kendi odalarına çekildi. Koca Çakırın Hasan'la öğretmen yalnız kaldılar. Hasan, pantolonunun kayış köprüsüne zincirle bağlı anahtarları çıkardı. Biriyle duvardaki gömme dolabın kapağını açtı. Zeytin, peynir ve bir ufak rakı çıkardı. Öğretmenin şaşırma günüydü. Hasan dışarıya çıkıp bir maşrapa su ve birkaç çay bardağı ile döndü. Suratı asıktı. İki bardağın yarısına kadar rakıyı koydu, üstlerini buz gibi su ile doldurdu. Öğretmen izliyordu. Hasan bardağını kaldırdı:
- Öğretmen Bey, şerefine!.. dedi. Öğretmen bardak elinde donup kalmış, şaşkın şaşkın bakıyordu. Hasan bardağı masaya bırakırken, sinirli bir şekilde:
- Öğretmen Bey. Sami Hoca'nın "düşürdüm" diyerek Kara Şaban'ın oğlunun elinden aldığı o on lira benim. Mezarlıkta mezar kazarken, saatimi pantolonumun şu bozuk para cebine koymuştum. Mezar kazma işi bitince, saatimi çıkarırken düşürmüşüm. Satılmış'ın bulduğunu duyunca, içimden "fakir çocuk, öğrenci, hayrım olsun" dedim, sesimi çıkarmadım. Birkaç saattir sinirden deli gibiyim. Bu kadar utanmaz olunmaz.
Öğretmenin de kan beynine sıçramıştı. Aynı konuda uzun uzun konuştular. Canları iyice sıkılmıştı. Gece yarısını çoktan geçmiş, ufak rakı bitmişti. Saat üç gibi Hasan da odasına çekildi. Öğretmen, gaz lambasını kısarak önceden hazırlanmış yatağa uzandı.
Sabaha kadar uyuyamadı.
Ertesi gün ve daha sonraki günlerde hep kafasını bu olaylar kurcaladı, durdu. Bir gün yirmi dakikalık beslenme teneffüsünde camiye gitti. Cami iki katlı bir binaydı. Üst katı namaz için kullanılırken, alt katı da köy odası olarak değerlendirilmekteydi. İçerden sesler duydu. Kapıyı açtı, girdi. Okul öncesi yaşlarda bir grup erkek ve kız çocuk ile ilkokulu bitirmiş altı-yedi kadar kız çocuğu, sureleri şarkı söyler gibi kendi kendilerine okumaktaydılar. Kızların elinde iğ ve birer yumak yün, yünü eğirerek ip yapıyorlardı. O sırada kapı açıldı. Sami Hoca ile ağabeyiydi gelenler. Sami Hoca:
- Hayrola Öğretmen Bey...
- Hayır sende Hoca Efendi... Bu çocuklar, burada ne yapıyorlar?
- Kur'an Kursu...
- Sen mi öğreticilik yapıyorsun bu çocuklara?
- Evet...
- Hangi yetkiyle, hangi izinle? Öğretmenlik bilgin, yeteneğin ne kadar? Ayrıca, Müslümanlıkta her şeyden önce iç ve dış temizlik gelmez mi? Bak bu çocuğun kolu, kirden kazak giymiş gibi donra bağlamış. Önce temizliği öğretmen, kavratman gerekmez mi?
- Ben, onların anası mıyım?
- Ben, anası mıyım öğrencilerimin? Her sabah temizlik kontrolünü kendileri yapıyorlar. Sorun da kendiliğinden çözülüyor. Anası olman gerekmiyor.
- Öğretmen Efendi, sen ne karışırsın? Ben senin okuluna karışıyor muyum?
- Sen bana karışamazsın elbette. Beni devlet atamış. Ama senin böyle bir iş yapabilmen için izin alman gerekir. Benden uyarması. Bu günden başlayarak bu iş bitmezse, ben ilgili makamlara suç duyurusunda bulunurum, bilmiş ol.
O gün, bu sözde kurs sona erdi. Öğretmen zarar vermek de istemiyordu. Çünkü bu hocanın oğlu da öğrencisiydi. Sevimli de bir çocuktu. Acıyordu, bu çocuğa. Çözüm arıyordu. Caminin kadrolu imamı değildi. Köyde en iyi iki tarla caminin malıydı. Bire üç veren bu tarlaları, imam ekiyordu. Öğretmen, "sanırım, bu tarlalar için imamlık yapıyor" diye düşündü. Köylülerle konuştu. Dokuz aile reisini ikna etti. Bir dilekçe yazdı, onlarla birlikte kendi de imzaladı.
Bu dilekçeyle camiye; kadrolu, okulundan mezun olmuş, doğru dürüst bir imam istiyorlardı. Bir süre sonra köye imam ataması yapıldığını duydular. Ama muhtar karşı mahalledendi. İmamı kendi mahallesindeki camiye götürmüştü. O cami de iki mahalle arasında, mezarlık içindeydi. Hatta bu caminin iç bölüm yağlıboyalarını da bizim öğretmen yapmıştı. İki-üç gün camiden ezan okuyan yeni imam, gelen olmadığını görünce, anlam veremedi. Durumu muhtara iletti. Kendilerince çözüm buldular. On beş gün muhtarın mahallesinde, on beş gün de ona en yakın diğer mahallede namaz kıldırıyordu. Çünkü, köylerde genellikle ihtiyarlar, kadın ve çocuklar vardı. Kış gününde, köy dışındaki camiye gidemiyorlardı.
Dört mahalleden oluşan Ulupınar Köyünün en kalabalık mahallesi Yukarı Güneycik'ti. Camisi de köyün içindeydi. Ailece İstanbul'a göçen Kalaycı'nın çocukları da caminin hemen yanındaki evlerini imam için konut olarak vermişlerdi. Köye adını veren Ulupınar çeşmesi de caminin hemen yanındaydı. Öğretmen muhtara; yeni gelen kadrolu imamın on beşer gün de Aşağı ve Yukarı Güneycik mahallelerinde namazı kıldırmasını, buradaki vatandaşın da doğru dürüst, okullu bir imam görmesini önermiş, ama muhtar kabul etmemişti. Güneyciklere giderse, imamın bir daha geri gelmeyeceğinden korkuyordu. Bunun üzerine öğretmen Kaymakamlık Makamına bir dilekçe daha yazarak, durumu anlattı. Altına dokuz kişi yine imzalamışlardı.
Mayıs ayında okullar tatile girmiş, öğretmen de ilçe merkezine ailesinin yanına gelmişti. Bir gün İlköğretim Müdürü Vehbi Beyin odacısı Kemal gelerek müftünün çağırdığını söyledi. Durumu yerinde incelemek üzere, Ulupınar Köyüne gidilecekti. Necati'nin cipine müftü, bir memur ve öğretmen binerek yola çıktılar. Bozuk orman yolundan iki saat kadar yolculuk yaptıktan sonra Hoca köyünde mola verdiler. Taze ayran ikram edildi. Yetmiş yaşlarında Yasin Amca, saygılı bir şekilde hoş geldiniz derken, eğilerek iki eliyle müftünün eline uzandı ve karşısına geçerek, yine saygılı bir şekilde diz üstü oturdu. Bir ara:
- Müftü Efendi hazretleri, Güneş'te patlamalar olduğu söyleniyor. Doğru mudur? biçiminde bir soru sordu. Müftü:
- Haşaaaa!.. Kur'an'da böyle bir şey yok. Günaha girmeyelim. Bunu bizim makineleri çok eski Kandilli Rasathanesi tespit etmiş, güya. Allah'ın işine karışıyorlar. Olmaaaz!....
Öğretmen bakakaldı. Yasin Amca:
- Efendim, peki, bir de aya gidildiği... doğru mu?
- Hiç mümkün mü? Olabilir mi öyle bir şey? İnanmayın böyle şeylere... Günah!..
Öğretmen dayanamadı:
- Müftü Bey. Aya gidildiği doğrudur. Güneşteki patlamalar da doğrudur. Allah'ın işine karışmak değildir bunlar. Güneşteki patlamaları, dünyanın bütün rasathaneleri belirlemiştir. Kandilli rasathanesi de dünyanın en isabetli tahminlerde bulunan rasathanelerinden biridir. Tüm araç-gereçleri de yakın zamanda yenilenmiştir. Ayrıca, bir din adamı olarak müspet ilimlere inanmanız gerekmez mi?
Müftü, baktı kaldı. Yasin Amca da, öğretmene ters ters baktı. Bu bakışlardan "Müftü Efendi'den daha mı iyi bileceksin?"i anlamamak olası değildi. Kalktılar. Öğleye yakın Aşağı Güneycik'e vardılar. Topal Sadık'ın evine buyur edildiler. Hazırlık yapılmıştı. Yer sofrası kuruldu. Odada "pilli radyo"da vardı. Köyde radyodan bir türküler, bir de ajans dinlenirdi. İkisi dışında radyoyu açmak, pillerin boşuna yanması demekti. Hatta, yanında köylülerden biri varsa, öğretmen kendi radyosundan şarkı veya başka bir şey de dinleyemezdi. "boş yere pil yanmasın" diye kapatıverirlerdi radyoyu. O sırada, köyde en çok sevilen sanatçılardan Bedia Akartürk, güzel bir türkü okuyordu. Sofranın etrafına bağdaş kurup oturdular. Müftü oturduğu yerden arkasına dönerek ve yan yatarak "günahtııır!.." deyip, şak diye radyoyu kapattı. Herkes bozulmuştu. Şoför Necati, öğretmenin kulağına eğilerek bir şeyler söyledi.
Sofrada sekiz kişiydiler. Yemeğe başladılar. O gün Topal Sadık'ın tavukları, ancak dört yumurta verebilmişti. Lop pişirilen yumurtalar, kabukları soyulmuş olarak ve bir tabak içinde sofraya konulmuştu. İlk yumurtayı, "bismillahirrahmanirrahim" diyerek müftü aldı, bir lokmada ağzına attı, avurtlarını şişirerek yemeye başladı. Canı çok sıkılan öğretmenin eline fırsat geçmişti. İkinci yumurtayı aldı. Bıçakla ikiye böldü, yarısını yanında oturan Topal Sadık'ın önüne koyarak, "Sadık Dayı, bölüşelim, Müslüman malı ortakmış" dedi, yemeye başladı. Herkes içinden güldü, ama kimse başını kaldıramadı.
Müftü, camilerin her ikisinde de incelemelerini yaptı. İnceleme bittiğinde çantasından çıkardığı elli adet kitabının yarısını muhtara, yarısını da Sami Hoca'ya vererek, "Bunları ben yazdım. Satın, parasını bana getirin" dedi. O arada kalkarken, memurun cebine, muhtarın yetmiş beş lira para koyduğunu, öğretmen gördü. Müftüye ne verildiğini göremedi.
Olay belli olmuştu. Öğretmenin çabaları boşa gidiyordu. İlçeye inince bir duydu ki, müftü muhtara akıl vermiş, dilekçeye imza atan dokuz kişinin imzaları taklit edilerek yeni bir dilekçe yazılmış, "bize imam lazım değil, imamımız var" denilmişti. Bunun üzerine öğretmen suç duyurusu gibi bir dilekçe daha yazarak köye gitmiş, "bizim imzamız taklit edilmiş, böyle bir dilekçe yazmadık" biçimindeki dilekçeyi aynı kişilere imzalatmış, bu dilekçeyi de Kaymakamlık makamına sunmuştu.
O arada öğretmen evlenmişti. Eşi de öğretmendi. Bir haftalık evli iken yine bir gün "Kaymakam çağırıyor" haberini aldı, gitti. Kaymakam'ın karşısında müftü yayılmış, oturuyor; muhtar, Sami Hoca, bunlardan yana azalar ile birkaç köylü, şapkaları ellerinde, ellerini önlerinde bağlamışlar, sanki suçlu gibi ayakta duruyorlar, öğretmene bakamıyorlardı.
Kaymakam:
- Sen bir köy öğretmenisin... Ne karışıyorsun köylünün işine?
- Özür dilerim. Bize, "öğretmen olarak, karışmazsak suç olur" diye öğretmişlerdi. 442 ve 222 sayılı yasalar böyle buyuruyor. Ben de görevimin gereğini yaptığıma inanıyorum.
- Bu dilekçeni geri alacaksın.
- Alamam. Orada, yalnız benim imzam yok. Sizin de, oradaki sahtekarlığı inceletmeniz gerekmiyor mu?
- Karşı mı geliyorsun? Çık dışarı!.. Nasıl öğretmensin sen?..
Öğretmen çaresiz çıktı dışarı. Titriyordu. Yürüdü. Bir baktı, müftülüğün önünde. Saat akşam üzeri üç falan. Girdi içeri, bekledi. Az sonra Kaymakam'ın yanından ayrılan müftü geldi, makam odasına girdi. Arkasından öğretmen de girdi. Müftü koltuğuna oturmamış, ayakta duruyordu. Öğretmen de tam karşısında durdu:
- Sen benim başıma bela mısın, çık git şuradan be adam...
Bunun üzerine öğretmen, müftünün tam karşısındaki konuk koltuğuna oturdu:
- Beni kovmayı bırak da, konuşalım biraz. Duydum ki, benim gariban köylümden iki tane kuzu yemişsin. Helal mi, haram mı, ben bilemem. Ama, iki bin lira da para almışsın. Benim maaşım daha bin lira bile değil. O iki bin liranın yirmi beş-otuz lirası ile şu odana bir Türk Bayrağı ile bir Atatürk Resmi, al da as. Yediğin rüşvetleri bile, o ikisi sayesinde yiyorsun.
Bir süre bakıp kalan müftü, yanıt vermeden hışımla çıktı gitti. "Polisle gelir, başımı belaya sokar" diye korkarak, öğretmen de ayrıldı müftülükten. Ama, öğretmenden intikam alındı. Altı ay, yeni evlendiği eşiyle bir araya ataması yapılmadı.
Milli Eğitim Müdürü Rasim Bey'in, "Yerine bir öğretmen bul da gel, seni alalım oradan, verelim eşinin yanına.." sözlerini, "Hangi bakkaldan alıp da geleyim?" diye yanıtladı. Bütün eş durumu atamalarını, bu şekilde mi yaptıklarını sormadan da edemedi. Ölürken bile kendisini kurtarmaya çalışan torunu yaşındaki hemşireye, sarkıntılık yapan memur da, eşinin babasına "Kızı verecek başka adam bulamadın mıydı?" diyebildi.
Annesi Vali'ye gitti, derdini anlatmaya çalıştı. Vali dinlemek istemedi. "Vali Bey, babasız dört çocuk büyüttüm. Bu vatana faydalı olsunlar diye. Biri polis oldu, biri öğretmen. İki küçük de okuyorlar daha. Öğretmen oğlumun suçu nedir, söyleyin. Ben sizden önce vereyim cezasını" dediğinde, Vali:
- Çık kadın dışarı, polis çağırıp içeri mi attırayım seni...
Çaresiz evine dönen kadıncağız, öğretmen oğlunun şiir defterine Cumhuriyetimizin ilk yıllarında öğrendiği, o güzelim el yazısı ile şunları yazdı:
"22-11-1973, Perşembe. Yavrularımın tayinleri yapılmadıkça üzüntümden kısaca yazdığım şiir: Derdimizi anlatmaya çıktığımız yüksek makam/Oralardan da kovdular bizi vali beyle kaymakam/On yedi senedir emek verip uçurduğum yavrumun kanadını kırdılar/Dört senedir Taşköprümüz'ün en uzak köyünde hevesle çalıştığı mesleğinden ayırdılar/Yuvası yıkık kalbi yaralı annenin kalp yarasını yeniden yaraladılar/Bu acıyı bize çektiren merhametsizler/ Benden beter olup en kıymetlilerinin başında çırpınıp ettiğimizi bulduk dedirtsin onlara Ulu Tanrım."
Anneye bunları yazdıran neden; oğlunun, derdini anlatamayınca yerel gazeteye yazdığı yazı nedeniyle "Milli Eğitim Müdürlüğü'nü tezyif edici yazılı beyanda bulunmak" suçlamasıyla görevden uzaklaştırılması ve hakkında soruşturma açılmasıydı.
Kısa süre sonra açık kaldırıldı, yıkılmak üzere, tehlikeli diye kapatılan bir köy okuluna eşiyle birlikte atamasını yaptılar. Ama, eşinin terfisini engelleyerek... Aradan yıllar geçti. Bir başka ilde, bir gün bir işi nedeniyle İl Müftülüğü'ne giden öğretmen orada bir kişi ile tanıştı. Konuştular. Öğretmenin nereli olduğunu öğrenince "Ha, bilirim. Bir soruşturma nedeniyle o ilçeye üç yıl gittim-geldim" dedi. Öğretmen, kafasında çakan şimşekle soruşturma konusunun, ismini de vererek "o müftü mü" olduğunu sordu. Kişi de şaşkınlığı geçince ekledi:
- Evet, Öğretmen Bey.. Dediğiniz gibi, her mesleğin yüz karaları vardır. Olmasa iyi ama, ne yazık ki böyle. Merak etmeyin. O şahıs cezasını gördü. Kıdem durdurma cezası ve bir daha yöneticilik yapamaz hükmüyle geri hizmete çekildi.
|
| |
Posted: 02:01, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK
|
NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ
EMİN ARIK ______________________________________________
Yıllarca Balkanlarda, Çanakkale'de savaşmış, evine döneli bir yıl kadar olmuştu ki; Kurtuluş Savaşı'nın başladığı, seferberlik ilan edildiği haberi geldi. Mustafa Kemal çağırır da gitmez miydi?
Eşi, anası, babası ile vedalaştı, altı yaşlarındaki kızına ve yeni doğan oğluna sarıldı. Ondan sonra doğru cepheye. Yıllar süren savaş... İzmir'e girdiler sonunda. Bir daha haber alınamadı Tahsin'den. Nerede şehit düştüğü de bilinemedi.
Memlekette; babası, anası da göçmüştü öbür dünyaya. Eşine ve çocuklarına amcası sahip çıktı. Acılara ve ayrılıklara dayanamayan eşi de, çok geçmeden, iki küçük çocuğunu bırakarak, bu dünyadan göçüp gitti.
Ablasını, bir köye gelin veren amcası, ilkokulu bitiren Ahmet'i ise "ben seni okutamam" diyerek, marangoz yanına çırak verdi. On dört yaşlarındaki Ahmet, bir süre burada çalıştı, marangozluğu öğrendi.
Bir gün testereyi dizine kaçırdı, kesti. Kan içinde kalmıştı bacağı. Testereyi elinden fırlatarak, dükkandan çıktı, gitti. Can acısıyla nereye gittiğini bilmez haldeydi. Baktı, istasyonda. Tren de Ankara'ya doğru hareket etmek üzere. Bindi, Polatlı'da indi. Gedikli Okulu öğrenci arıyordu, başvurdu. Boyu bosu yerindeydi. Sınavlardan da başarıyla geçerek bu okulun öğrencisi oldu. Topçu Astsubayı olarak Cumhuriyet ordusuna katıldı. Başçavuşluğa kadar da yükseldi.
Yaşı kırka yaklaşıyordu. Yaşam yormuştu. Astsubay Topçu Başçavuş olarak da çok yorulmaktaydı. Ablasından başka kimsesi olmadığını düşünüyordu. Amcasından hayır yoktu. Oysa, kendisini okutamayacağını söyleyen amcası, kendi oğullarını okutmuştu. Kararını verdi, ordudan istifa etti. Komutanı Binbaşı Adnan, üstün başarı belgesi de düzenleyerek başarılar diledi.
Günümüzde babalar gibi satılan kurumlardan Sümerbank, eleman arıyordu. Başvuruda bulundu. Taşköprü Kendir Fabrikasına idare amiri olarak ataması yapıldı. Gitti başladı.
Fabrikanın bekar konutunda kalıyordu. Arnavut Selahattin Usta'yla da dost olmuşlardı. Akşamüstü işten çıkınca, üç kilometre ötedeki ilçeye iniyorlar, memur lokalinde iddialı tavla maçları yapıyorlardı.
Bir gün: - Yahu, Usta... sana bir şey söyleyeceğim, senden bir isteğim var... diyebilmişti de, nasıl dediğine kendi de şaşırmış, utanmıştı. - Eeee... Ahmet bey, sizi dinliyorum. Sözünüzün sonunu getirsenize... - Ustacığım... Yaşım ilerledi. Artık evlenmem gerek. Bugün ilçede bir kız gördüm, beğendim... - Peki, benden istediğiniz nedir? - Bu kızı bir araştırmanı, kimin kızı olduğunu, geçineceğim biri olup-olmadığını öğrenmeni istiyorum, diyebilmişti bir çırpıda, gözlerini kaçırarak.
Araştırmasını tamamlayan Selahattin Usta, birkaç gün sonra ulaştığı sonucu Ahmet Bey'e iletmeye geldi de, ne geliş. Gülmekten zor anlattı: - Ahmet Bey, tam isabet. Beğendiğiniz kız, her gün "baba" diyerek, iddialı tavla oynadığınız Emekli Öğretmen Kadir Bey'in kızı. Yerinde karar, mutlu olursunuz.
Hazırlıklar, ön görüşmeler yapıldı. Günün özelliklerine uygun, geleneksel yol izlendi. Evlendiler.
Bu arada 1950'ye gelinmiş, çok partili demokrasiye geçilmiş, amcası da kendi ilçesinde Belediye Başkanı seçilmişti. Yaşam sürüyordu, herkes kendi hayatını yaşıyordu. Ahmet Bey mutluydu. Yaşam düzenini, kimseye muhtaç olmadan kurmuştu. Bir yıl arayla iki oğul sahibi de olunca mutluluğu kat kat artmıştı. Daha sonraki yıllarda iki oğlu daha oldu. Varsın amcası bütün mala mülke konsundu. Dert etmemişti bunu. Onun yaşama bakışı, değer yargıları başkaydı. Askerliğe de doyamamış, ablasının askerdeki oğluna mektubunda şunları yazarak duygularını dillendirmişti:
"1/Şubat/955-Sivas.
Sevgili Kardeşim.
Göndermiş olduğun mektubu aldım, çok teşekkür ederim. Ben babana iki, yengen de bir mektup yazdık, hiç birine cevap alamadık. Ben de merak içindeyim. Ağan ayrıldıktan sonra bütün işler babana kaldı. Ben mektup alamayınca buna hükmettim; işleri çok, bana mektup yazacak zaman bulamıyor dedim. Sen köye gittiğine göre vaziyeti nasıl gördün, hiç tafsilat vermiyorsun.
Buraya geldiğimiz günden beri yengen hep hasta. Hiçbir gün hekimsiz, ilaçsız kalmıyoruz. Bakalım halimiz nasıl olur?
Askerlik yeryüzünde en şerefli, şerefli olduğu kadar mukaddes bir meslek ve irfan ocağıdır. Her Türk genci bu vazifeyi yapar. Gününün azalmış olduğuna çok sevindim. Yalnız son dakikasına kadar büyüklerine hürmette, küçüklerine şefaatte kusur etme. Hiç kimseye haksız muamele yapma, hatta yapmak isteyenlerin yanına dahi gitme. Yarın köye döndüğün zaman gene öyle ol. Çünkü haksızlık edenleri hiç kimse sevmez. Allah bile.
Seni boş yere meşgul etmeyeyim. Burada son verir, yengen ve ben gözlerinden, Hasan ve Ali de ellerinden öperiz.
Sevgilerimle.
Dayın"
Ablasının oğlu bu mektubu, yıllarca gözü gibi saklamış, sonunda da "bunu hak eden sensin" diyerek, Ahmet Beyin ölümünden elli yıl sonra, onun oğullarından birine vermiş, yoğun duygular yaşamalarına ve gözlerinin yaşarmasına neden olmuştu.
|
|
| |
| |
Posted: 01:59, 2006-10-20 |
Comments (0) | Link |
|
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP
Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i konuştuk
"Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi!"
"O gün bugündür susarIstranca dağlarıBildikleri Dillerini yakar çobanlarınDalgın akar Sazara deresiApak sesiyleAğıt yakar bir çeşme"
Mehmet Başaran yukarıdaki dizeleri yazdı Sabahattin Ali'nin o fail-i meçhul boyutlu öldürülüşüne ilişkin! Şimdilerde ise Hıfzı Topuz bir romanla konuya değiniyor ve "Başın Öne Eğilmesin" diyor! Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta Topuz, Sabahattin Ali'nin biyografik romanını yazıyor ve kütüphanelere kılavuz/belge niteliği taşıyan bir eser bırakıyor. Bu zamana kadar tam tamına bir Sabahattin Ali kimliği çıkarılmamıştı, Hıfzı Topuz bu açığı kapatıyor. Hıfzı Topuz'la kitabı ve dostluklar üzerine bir söyleşi yaptık...
Erdem ÖZTOP
-Sayın Hıfzı Topuz, yeni romanınız yayımlandı, "Başın Öne Eğilmesin".'Sabahattin Ali'nin Romanı' alt başlığını taşıyor. Bu romanı yazmanızı gerektiren itki ve nedenler neydi, anlatır mısınız biraz?
- Sabahattin Ali'yi ben ölümünden üç ay evvel tanımıştım; bir akşam yemek yedik, çok duygulandım ve çok heyecanlandım o zaman. Gayet sıcak, dost!.. Daha evvel de yazılarını görüyordum Sabahattin'in elbette. O beni çok sardı, onun etkisinde kaldım. Bir de şu var; ben galiba 1935'te, 36'da "Ayda Bir" diye bir dergi vardı aylık, onu okuyordum. O zamanlar malum on iki yaşındaydım. Orada Sabahattin Ali'nin hikâyelerini okumuş, müthiş etkilenmiştim! Bunları senelerce sakladım ve sürekli başkalarına da anlattım o hikâyeleri. Ama Sabahattin Ali'nin kim olduğunu falan bilmiyordum tabii, sonradan anladım. Böyle uzaklardan bir ilişkim oldu, sonra 'Markopaşa'yı okuyordum, yazılarını biliyordum, hikâyelerini, romanlarını... Daha sonraları biraz önce de anlattığım üzere, Rasihlerde (Nuri İleri) tanıdım onu, 1947 Aralık ayında, orada gizleniyordu o zaman; hakkında kovuşturma açılmıştı. O dönemde Rasih bana bir gün, "Bu akşam bize gel, sana bir sürprizim var" dedi. Gittim ki sürpriz, Sabahattin Ali! Sabahattin beni dost gibi karşılamıştı ve kırk yıldır ahbapmışız gibi bir ilgi görmüştüm ondan. O dönem hapisten yeni çıkmıştı, oradaki anılarını anlatmıştı, orada tanıdığı adamları anlatmıştı, taklitler yapmıştı... Parantez açarak, Sabahattin Ali'nin müthiş taklit yapan biri olduğunu belirtmeliyim; Rum, Ermeni, Arnavut, harika taklitler yapıp, herkesi eğlendiriyordu. Kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu, Sabahattin kahkahalarla gülüp, herkesi güldürüyordu. Kaçan, gizlenen tarafını da düşünürsek, hiçbir üzüntü, tedirgin bir ifade yoktu üzerinde.
Ben de yeni gazeteciliğe başlamıştım o zamanlar; bana, "Babı-Âli'de Burhan Arpad var, onunla arkadaş ol" dedi. Sonraları Burhan'ı bulup, tanıştım, Burhan'ın ölümüne kadar arkadaş olduk. Bunun da nedeni Sabahattin'dir. Sabahattin'in düşüncelerini paylaşıyordum, davranışlarını kendi davranışlarıma benzetiyordum, öyle bir yakınlık/paralellik kurmuştum galiba. Neden mi? Sabahattin partili değildi, hiçbir örgüte üye değildi, bağımsız solcuydu! Ben de bağımsız solcu oldum. O zaman da, onu tanıdığım zaman yirmi dört yaşındaydım galiba ama o zamandan belliydi benim neler yapmak istediğim. Böyle bir ilişki oldu işte.
Bir de onun duygusallığını, sosyal yaşamdaki davranışlarını da kendime benzetiyordum ve bende bir özenti oldu Sabahattin Ali, ister istemez. Sonra Sabahattin kayboldu malum... Neden sonra öldürüldüğünü öğrendik. "Eski Dostlar" kitabımda Sabahattin'i anlattım ama o zaman çok az bilgim vardı. Özellikle öldürülmesine ilişkin bilgiler, yaşamı hakkındaki bilgiler bende bölük pörçüktü. Geçen sene Remzi Kitabevi'nden Yasemin Aktaş bana "Neden Sabahattin Ali'yi yazmıyorsunuz?" diye sordu. Yasemin Hanım o zamanlar, Doğan Akın'ın yazdığı "Ayşe'ye Mektuplar"ı okuyordu, bana salık verdi, Sabahattin Ali'nin çok ilginç bir kişiliği çıktığından söz etti. Ben de okuyunca bu kitabı, hakikaten yazmalıyım diye karar verdim. Niye biyografi değil de roman yazdım? Biyografide her şeyi açık açık yazmak gerekir, oysa ki ben Sabahattin'in bir dönemini bilmiyorum. Istranca Ormanları'na götürüldüğünü biliyorum, oradan sonraki söylentilerin sahte olduğunu biliyorum. Ali Ertekin, "Ben öldürdüm" diyor, yalan! Kendisi öldürmüyor ve Ali Ertekin onu oradan alıp teslim ediyor. Arkadan derin devlet, MİT, yahut gizli örgüt her neyse, onların adamları geliyor, alıp bir güvenlik birimine götürüyorlar. Oradaki işkencede Sabahattin Ali ölüyor. Ama işkence edilmesine ilişkin oradaki insanlara emir verildiğini ben düşünmüyorum, böyle bir şey olmuyor. İşgüzar bir müdür var, o adam müthiş faşist; canavarca davranışlarıyla Sabahattin Ali'ye belki kendi tokat atıyor, yahu orada başında duran başçavuş mu artık başkomiser mi, ona emir veriyor ve bu adamın gözü önünde Sabahattin Ali öldürülüyor. Öldürülme kasetleri var mı? Sanmıyorum! Ama öyle sert vuruyorlar ki, öldürüyorlar adamı. Sonra onun cesedini alıp, ormanda bulunduğu yere götürüp atıyorlar; bu olayın böyle olduğu anlaşılıyor, ama bu işkence eden adamlara o zamanlar Halk Partisi Hükümeti sahip çıkıyor, onları açıklamıyorlar, üzerlerine gitmiyorlar ve hükümetteki birtakım insanlar bunu biliyor ama katiyen kovuşturma yapmıyorlar! Yani kendi iktidarlarını sarsar diye korkuyorlar. Ondan sonra Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyor, orada da Samet Bey de Adnan Bey de bunları biliyorlar, ama onlar da katiyen olayın üzerine gitmiyorlar. Sanki bir milli birlik var bu işkence yapanlara karşı; bu işkence yapanlara, bu faşist davranışı gösterenlere karşı hükümetlerin bir işbirliği var...
"ÖLDÜRÜLECEK ADAM DEĞİLDİ"
- Peki neye bağlıyorsunuz bunu?
- Olay 48 ilkbaharında oluyor, o zaman dünyada bir Soğuk Savaş dönemi var. Soğuk Savaş dönemi nasıl başlıyor: İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler güçlenmiş, birçok yerde Komünist partiler de güçlenmiş, özellikle Fransa ve İtalya'da iktidara oynuyorlar ve bunlara karşı evvela Amerika Truman Doktrini'ni, sonradan Marshall Kanunu'nu çıkartıyor. Ardından muazzam bir Komünist avı başlıyor, cadı kazanları kaynatılıyor, McCarthicilik çıkıyor, Holywood'da temizlikler yapılıyor ve Avrupa'da komünist partilerin kapatılmasına uğraşılıyor... Böyle bir komünist düşmanlığı Türkiye'ye de geliyor; Türkiye'de zaten ılımlı bakmıyorlar bunlara, komünist düşmanlığını Amerika'nın yeni politikası destekliyor, kışkırtıyor, ortam hazırlıyor ve bu hava içersinde Türkiye'de faşist bir sol düşmanlığı oluşuyor. Bir kere sol olan her şey komünisttir, komünistle sosyalist arasında fark yok, sosyalistle sosyal demokrat arasında fark yok; yani komünist deyince sosyal demokrat da komünist, ılımlı sosyalist de komünist, hepsi komünist sayılıyor... Bunların gene hepsi Moskova'dan emir alıyor, hepsi vatan haini... İşte böyle bir zihniyeti geliştiriyor, o zamanlar bunları destekleyen basın da var. 1945'te Tan yıkılmış, sol yayın falan yok, bu hava içinde komünist düşmanlığı gelişiyor; komünist düşmanlığı, bütün sol düşmanlığı oluyor. Nedir sol/komünist düşmanlığı? Toprak ağalarına düşmanlık komünizm, kırmızı kravat takmak komünizm, Sovyetlere sempati göstermek, onları öğrenmeye kalkmak komünizm... Bunların hepsi fişleniyor, öyle bir korkunç devlet terörü yaşıyor ki Türkiye, antikomünist bir devlet terörü!.. Ve işte Sabahattin böyle bir hava içersinde yazı yazmaya çalışıyor! Sabahattin'in hiçbir ihtirası yok; para kazanmaya kalkmıyor, amacı para kazanmak değil, mevki hırsı da yok, sadece öğretmenlikten geçimini sağlamaya çalışıyor!.. Atıyorlar öğretmenlikten Sabahattin'i. Ondan sonra dergi çıkartmaya çalışıyor, boyuna köstek olmaya, baltalamaya çalışıyorlar! Adam bir süre sonra artık yaşayamıyor, idame ettiremiyor ve kamyon işletmeye başlıyor. Orada da aksilikler olunca, artık tek çareyi kaçmakta buluyor! Kaçacak da nereye kaçacak? Moskova'ya değil, Batı Avrupa'ya kaçmak istiyor. Komünist Partisi'ne üye olmamış, komünistlerle ilişkisi yok, onlardan yardım istemiyor, kimselere söylemiyor kaçacağını... Bulgaristan hududundan kaçmayı planlıyor. Orada da başına bu işler geliyor ve yakalıyorlar. Neydi amacı kaçarak? Orada gidecek, hikâyelerini, romanlarını yazacak, üç beş kuruş para kazanıp ailesine yardım edecek, bu kadar mütevazı iddiaları vardı Sabahattin Ali'nin. Ölümünden sonra, birinci şube müdürü Parmaksız Hamdi ne diyor? "Yazık oldu", diyor. "Biz Sabahattin Ali'yi adım adım, saat saat takip ederdik, nereye gideceğini bilirdik onun, öldürülecek adam değildir" diyor. Yani yine aynı şeyi söylüyoruz, emniyetten birilerinin işgüzarlığı ile Sabahattin Ali öldürülüyor ve işin korkunç tarafı, devlet sahip çıkıyor buna! Hâlâ açıklamak istemiyorlar. - Bunun nedeni?
- Hâlâ ilerici düşmanlığı var, her rejimde bu var. Şimdi artık pek üzerinde durulmuyor...
- Gerçi son dönemde de milletvekili Mustafa Gazalcı konunun üzerine gitti...
- Mustafa Gazalcı bir öneri verdi, ona verilen cevaplar da hiç tatmin edici değil! Ayrıca Atilla Özkırımlı da zamanında aydınlansın diye çok uğraştı, kaç kitap, kaç yazı yazıldı bu konuda ama hepsi duvara çarptı, böyle bir şey...
Şimdi Sabahattin'in komünist olması için partiye üye olması lazımdı, Moskovacı olması lazımdı, onlarla ilişkisi olması lazımdı, bunlardan hiçbiri kanıtlanmadı! Neydi? Sabahattin işçi diktatoryasından yana değildi, sokak kavgalarına/çatışmalara da hiç yanaşmadı; Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi! Sabahattin gibi bir yazarın öldürülmesi gülünç bir şey!.. Ama n'oluyor, birtakım yalanlar uyduruluyor. İşte bakın günümüze, Irak'ta gizli nükleer silahlar var deniyor, n'oldu, yok ettiler Irak'ı! Çıktı mı nükleer silah? Çıkmadı! Sabahattin de öyle, komünist deyip öldürdüler, sonucu belirlenemedi!..
- Peki, bu kitabı yazmak için nasıl bir çalışmaya girdiniz?
- Bir defa Sabahattin hakkında yazılmış her şeyi okudum. Sabahattin'i tanıyan insanlar artık ölmüşlerdi ama ben hepsini tanımıştım, hepsiyle ahbap olmuştum. Pertev Naili mesela, benim çok yakın dostumdu, Paris'te yirmi sene beraber yaşamıştık, onunla zaman zaman Sabahattin üzerine konuşurduk. Abidin mesela.... Sonraları Sabahattin'in eşi Aliye Hanım'ı ve kızı Filiz'i tanıdım. Mehmet Ali Cimcoz, onun avukatıydı, onun evinde kalıyordu, Mehmet Ali Aybar'ı, Asaf Halet Çelebi'yi tanıdım, bunların hepsi benim o zaman çevremdeki insanlardı. Keşke o zamanlar böyle bir kitabı yazmaya koyulsaydım, daha ne belgeler toplardım, ona üzülüyorum...
- "Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemek için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim." diyor Sabahattin Ali, nasıl yorumlarsınız?
- Özveriyle hareket ettim yaşamımda, diyor, bundan sonra artık özveri gösterecek bir şeyim kalmadı, canımı kurtarayım, diyor. Ben böyle yorumluyorum...
- Sabahattin'in tek amacının, demokratik bir rejimde özgürce çalışıp yazabilmek olduğunu diyorsunuz...
- Gayet doğal bir şey değil mi? Sabahattin demokrasiden, insan haklarından yana, halkın çıkarından, sosyal bir devrimden yana idi. Yani bugün sosyal demokratların savunduğu fikirleri savunuyor o zaman ve karşısında bütün muhalifleri buluyor, cephe oluşturuyorlar buna karşı. Ankara'da başlıyor bu, mahkemede kovalıyorlar, sokaklarda... Türkiye'nin koşullarında bu kadarını yapabiliyor bu adam! Aynı zamanda çok saygınlığı olan bir adamdı!..
SADECE YAZMAK!
- "Beni rahat bırakılarsa yazabileceğim elbette" diye de yakınıyor bir anlamda...
- O kadar yani. Ben içtenlikle inanıyorum başka bir şey istemediğine Sabahattin'in.
- Peki Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Hanım'a bu kitap projesinden bahsettiğinizde nasıl bir tepki gösterdi?
- Ben bunu yazmaya karar verdikten sonra, hemen o akşam Filiz'i aradım telefonla, "Ben babanın romanını yazmak istiyorum, ne dersin" dedim. O da, "Sizden iyi yazan olmaz zaten" diye yanıtladı. Kitabı bitirir bitirmez Filiz'e gönderdim, ilk okuyan o oldu, birkaç değişiklik yaparak geri gönderdi. Bugün telefonla haber verdim kitabın yayımlandığını, müthiş sevindi! Filiz'i ilk Sabahattin Ali'nin cüzdanından çıkardığı resimle tanımıştım. Sonraları kendisiyle tanışmam 70'lerde oldu. Ondan sonra annesi Aliye Hanım Paris'e geldi, onunla tanıştım. Filiz'le sıkı bir dost olduk, konuşmalarımızın hemen hepsinde bana, "Babamı anlatın n'olur" derdi. Filiz'in kitaba onay vermesi beni çok sevindirdi, onun onayı demek, kitapta anlattığım gerçeklerin onaylanması demekti. Yanlış bir şey yazsaydım bozulurdu elbette. Şunu itiraf edeyim size aklıma gelmişken, kitapta bir öğrenciyle sevişiyor bir arkadaşı, o kurmaca, ama aslında o Sabahattin Ali! Filiz'e "Babanı seni güç durumda bırakmamak için böyle anlattım" dedim, "Yazabilirdiniz, babamın çapkınlığını bilmeyen yoktu ki" dedi.
- Oraya gelelim istiyorum biraz da; Sabahattin Ali'nin çapkınlığı dikkat çekiyor!..
- Vallaha Sabahattin kızlara çocukluğundan beri çok meraklıydı, mektuplarında var. Mesela ilk aşkı Sabahattin'in, kendinden on yaş büyük öğretmeni! Platonik bir aşk, ama bütün bu aşklarında Sabahattin platonik, hiç bunu bir neticeye ulaştırmak istemiyor! Yani cinsel bir ilişki aklından geçmiyor. Büyüdüğü zaman da aklından geçirmemek için belki, Ayşe Sıtkı'ya âşık...
- Ama dostane bir ilişki değil mi?
- Dost ama ilk zamanlar mektuplarında ilan-ı aşk ediyor, evlenmek istiyor. Ayşe Sıtkı da "Deli olma Sabahattin, biz seninle arkadaşız", diyor ve devam ettiriyorlar dostluklarını... Nahid Hanım var sonra, Nahid Hanım da kimlerin sevgilisi değil o zamanlar; Orhan Veli, Arif Damar, galiba Hasan Ali, Halil Vedat falan... Sabahattin de âşık! Ama hiç aralarında cinsel bir ilişki olmuyor, sadece seviyor Nahid Hanım'ı. Bunun gibi aşkları var ama kadınlardan olumlu bir cevap alamazsa asılmıyor. Ama kadın da isterse o zaman oluyor tabii.
NÂZIM ETKİSİ
- Peki Nâzım' a gelelim. Belki de bir dönüm noktası oluyor Sabahattin Ali için..
- Nâzım'ı evvelden biliyor tabii; Almanya'dan dönüyor 1930'da, doğru 'Resimli Ay'a gidiyor ve oraya bir hikâye veriyor, Sabiha Hanım'a (Sertel). Sabiha Hanım hikâyeyi alıp Nazım'a gidiyor, Nâzım okuyor, 'Bu çocukta çok iş var' diyor. Ondan sonra "Yaz, bize getir ama daha sosyal içerikli olsun" diyor. Yani Sabahattin'in sosyal içerikli konulara yaklaşımını yeterli görmüyor anlaşılan ve Nâzım, Sabahattin'i beğeniyor, Sabahattin de Nâzım'a hayran, o yaz, ilkbahardan Eylül'e dek sık sık görüşüyorlar. Sertellerin evinde buluşuyorlar daha çok. Kimler yok ki o zaman Sertellerin evinde; Naci Sadullah, Vâlâ Nurettin, Suat Derviş, Peyami Safa, Kemal Tahir, Sadri Ertem ve daha birkaç kişi.
O sıralarda "Kuyucaklı Yusuf"u yazıyor Sabahattin. Nâzım, yazılar dizilirken okuyor daha, sonra Sertellere gidip Sabiha Hanım'a "Bu kitabı ben yazmış gibiyim sanki, tam istediğim gibi oldu" diyor. Sonra biri Aydın'a gidiyor, diğeri hapse, ama mektuplaşıyorlar. Çok ilginç yazışmalar var tabii. Orada Nâzım edebiyat hakkındaki görüşlerini bildiriyor sık sık. Sonra Sabahattin'in yazıları hakkındaki fikirlerini bildiriyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"nın birinci bölümünü beğeniyor, ikinci bölümünü, "onu yeniden yazsan iyi olur" diyor. - Bir nevi eleştirmeni oluyor yani Sabahattin Ali'nin...
- Çok eleştiriyor ama sonuçta Sabahattin Nâzım'a hayran...
- Peki ya Pertev Naili?
- Pertev Naili Sabahattin'in okuldan arkadaşı ve çok sevdiği bir insan. Pertev'e her zaman çok açık, içini döküyor. Az önce de söylediğim gibi, Pertev Bey benim de çok yakın arkadaşımdı, yirmi sene beraberdik Paris'te. Sabahattin'i çok severdi Pertev de. Aliye Hanımı da ben onun evinde tanıdım. Pertev Sabahattin'i çapkınlığı bakımından eleştiriyor. O da şundan olabilir: Pertev hayatında tek bir kadını sevdi, Hayrünüsa Hanım. Onu seviyor, evleniyor, ondan başka kadın görmediğine kaniyim ben Pertev'in!
SERTELLER OLAYI
- Az önce Serteller'den söz açtık; kitapta oldukça geniş yer tutuyor Serteller Olayı, sanki bilinçli olarak, uzun tutup, o döneme aydınlık getirdiniz, ne dersiniz?
- Evet. Serteller'in o olayı bugünkü kuşaklar maalesef ki bilmiyorlar. Bu vesileyle onları anlatmak istedim. Zekeriya Bey benim çok yakın dostumdu. Sabiha Hanım'ı tanımadım ama Zekeriya Bey'in Sabahattin'e olan, Nâzım'a olan sevgisinin çok yakın tanıklarından biriyim. Ondan çok dinledim.
Gerçi Serteller'in o olaylarını Sabiha Hanım "Roman Gibi" adlı eserinde anlattı ama ne kadar insana ulaşabildi, kaç kişi okudu? Ben de o havayı vermek için kitabımda yer verdim o eserden bazı bölümlere. Yani Sabahattin Ali'nin nasıl bir terör ortamı içersinde yaşadığını Sabiha Hanım çok güzel anlatmıştı.
- Peki ya Almanya yılları... Sabahattin Ali'nin sola yaklaşmasına vesile olan yıllarıdır diyebiliriz değil mi?
- Giderken Petullium diye bir kitap okuyor. Rasih'e bir gün diyor ki, "Ben solculuğu bu kitaptan öğrendim, o, benim hayatımı değiştiren bir nokta olmuştur" diyor. Trende okumak için bu kitabı almış ve onu çok etkilemiş. O zamanlar çok okuyan birisiydi, ama Almancası'nın o yıllar zayıf olmasından ötürü Marksizm'in temellerine inememiş, işin teorisini fazla öğrenememiş. Nazım Sabahattin'e Marksizm'i öğretiyor!
- "Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır" diye bir tanım getiriyor Nâzım, Sabahattin Ali'nin Çekoslovakya'da basılan "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabına yazdığı önsözde. Peki siz nasıl değerlendirirsiniz Sabahattin Ali'nin edebiyatçı kimliğini?
- Katılırım tabii. Sait Faik'ten önce, Orhan Kemal'den, bizim solcu yazarlardan önce ilk Sabahattin başlatıyor bu işi öyle değil mi? Türk köylüsünün, küçük burjuvazinin, memurun, esnafın, ufak insanın sorunlarını ele alıyor. İşçi sorunlarının üzerinde pek fazla durmuyor ki, onu Orhan Kemal daha iyi yapıyor. Ama halka inen, gerçekçi bir yazar Sabahattin. Nâzım haklı yani, bir dönem başlatıyor!
- Az önce de değindik, Ayşe'yle olan mektuplaşmasına. "Hiçbir şeye aldırma Sabahattin, nasıl olsa hepsi yaşamak değil mi?" diyor Ayşe. Sabahattin Ali ise bir sonraki mektubunda yanıt olarak şunları yazıyor: "Çünkü hayat ciddiye alınacak ve kendisine fazlasıyla önem verilecek kadar önemli bir şeydir."...
- Ayşe yüz vermiyor, yani duygusal olarak karşılık vermiyor Sabahattin Ali'ye. Ben Ayşe'yi tanımadım ama galiba Doğan Akın tanımış, bir de Ayşe'yi tanıyan arkadaşım Sinan Fişek var. Sinan'ın karısı Gülsen, komşularmış, çok sık görüşürmüş. Bir gün Gülsen'e bundan bahsediyordum, "Ayşe Hanım, Sabahattin'in ilgi göstermesinden hoşlandı" dedi. Kendi yüz vermiyor ama...
- Sabahattin Ali'nin eleştirmenler hakkında yazdıkları epey ilgi çekici: "Eleştirmenler milletvekilleri gibi adları büyük ama gereksiz adamlardır." Nasıl yorumlarsınız, katılır mısınız?- (Gülüyor) Yorum yok.
- Gene bir alıntı yapacağım Sabahattin Ali'den: "Dünyada bana "Ne istiyorsun?" diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: Anlaşılmak istiyorum." Anlaşılamadı değil mi Sabahattin Ali?
- İktidar çevreleri katiyen anlamıyorlardı, bunun sıkıntısını çok çekiyor! Ama mesela hapishanede bir takım insanla çok iyi anlaşıyor, onlarla çok dost oluyorlar. Yani oradaki insanlar Sabahattin'i daha iyi anlıyorlar. Sonra konservatuarda, öğrencileri falan da çok seviyorlar onu. Markopaşa'da gayet bunalımlı günler, birtakım gerginlikler oluyor, polis araya adamlar sokuyor falan ama Sabahattin'i anlayanlar çok seviyorlar onu, bu muhakkak! Tanımayanlar da, düşman oluyorlardı, ne yazık ki...
- Kitabın sonu, ucu açık bitiyor...
- Sabahattin Ali'yi bir rejim öldürdü, bu devlet terörü katilleri besledi, korudu o yıllar. Onların üzerine gitmiyor, korkunç olan bu. Bugün de yok mu gizli kalmış cinayetler! İşte Doğan Öz, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi fail-i meçhul cinayetlerin başlangıcı olmuştur Sabahattin Ali cinayeti!
ASLOLAN: SİSTEM!..
- Az önce bir yerde "söylentiler yalan" dediniz. "Bu kitap tamamen belge" demiştiniz, peki bu kitabı okuyacak olanlar, başında, 'Bu romanın sonunda ben Sabahattin Ali'nin kim/kimler tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim" psikolojisine bürünebilirler mi?
- Bilemem diyorum. Katilin kişiliği önemli değil bence, o sistem önemli aslolan!
- Hızlı üreten bir yazar olarak, Hıfzı Topuz'dan bundan sonraki dönemde neler okuyacağız?
- Üzerinde çalıştığım bir konu var, kitabın adına bile koydum: "Özgürlüğe Kurşun". 1912 yıllarında İtahhat ve Terakkicilerin Teşkilat'ı Mahsusa aracılığıyla öldürttükleri gazeteciler, yazarlar... Ben Ahmet Samim'le başladım, 26 yaşında pırıl pırıl bir gazeteci, onu Bahçekapı'da Fazıl Ahmet ile kolkola giderken bir tek kurşunla öldürüyorlar. Sonrasında cenazesini bile kaçırıyorlar. Tören bile yapılmadan türbeye gömüyorlar. Ondan evvel Hasan Fehmi'yi köprü üstünde öldürüyorlar. O da muhalif gazeteci. Sonradan Zeki Bey'i öldürüyorlar. Düyun'u Umumiye'de çalışıyor, mali dalavereleri biliyor. Maliye Nazırı Cavit Beye karşı çıkıyor, öldürüyorlar. Silahçı Tahsin, yani Hasan Tahsin, Atatürk'ün sınıf arkadaşı, onu da Teşkilat-ı Mahsusa öldürüyor. İşte ben şu sıralar bunların romanını yazıyorum. Şimdilerde bunları pek çok genç bilmiyor, yazmakta yarar gördüm.
- Son soru olsun, Sabahattin Ali'nin romanını yazarken mi çıktı "Özgürlüğe Kurşun"?
- Tabii. Bu konunun evveliyatı da var, onları da yazayım dedim. Sabahattin Ali Cumhuriyet döneminde öldürüldü, diğerleri Osmanlı döneminde. Anlatmak lazım dedim, şimdilerde onunla meşgulüm.
eoztopaof.anadolu.edu.tr Başın Öne Eğilmesin/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 264 s. |
Posted: 06:38, 2006-10-12 |
Comments (0) | Link |
|
Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine
Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine
'Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor'
Halim Yazıcı'nın 'Âşıkhava Sineması' film karelerine sığmayan bir yaşamın şiirlere yansıması gibi... Kitap, her şeyden önce bir atmosfer sunarak dokunuyor okurun yaşamına. İncecik, naif, süzülmüş, damıtılmış, içe döndükçe derinleşen bir şiiri çoğaltıyor Halim Yazıcı. Mitosların esintileri cazın ezgilerine karışıyor. Yazıcı ile kitabını konuştuk.
Dinçer SEZGİN
-Sana soyut daha çok tat veriyor galiba. Şiirlerin figüratif bir resim gibi görünüyor ama; asıl resim hep görünenin altına gizleniyor bence, ne dersin?
- Ne demem ki! Ne demem gerekiyor ki; diye sorarsam kendime. Sanırım bir balığın pul pul kokan iyot nefesi, nasıl enerji veriyorsa kalbime, işte öylece usulcacık yaklaşır o tatlar da fasit dairelerime. Hep aysberglere âşık oldum. Onların su altındaki müziği beni diri tutandır. Figüratif bir "f", ne de çok yakışır bir ilk dizenin kıyıcığına, ya da ortalarda bir yerlerde dolaşan sesine "s" harfinin.
Bir de hep kolaj oldu kendiliğinden tonu renklerimin. Belki kolaya kaçmak gibi gelecektir ama, yaşadığım hayattan özür dileyerek tuvalimin perdesini aralık tutuyorum. Beli bir gün ansızın renk çakar alnıma diye. Bu yüzden haklısın. Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor.
Görmediğimiz tuvalin, görmediğimiz fırçaları iz bırakıyor aşklarımıza. Bu görünmezlik, elbette bilinçli bir seçim değil. Bilinçdışı bir varlık olarak orada yaşar durur kendiliğinden. Şairlerse, hep o 'güzel'e ulaşma çırpınışlarındaki çılgınlardır.
- Daima yaşamdan, elbette yaşamından hareket ediyorsun. Sakıncası yoksa sormak istiyorum: Soyut bir dile meyletmende yaşamında, kimselerin bilmesini istemediğin gizlerinin bulunması mı etkili oldu? Biliyorsun soyut; gizlenme ve sığınma duygularından çıkan bir savunma mekanizmasıdır. Sen soyuta nelerini gizliyor ve neden sığınıyorsun?
KİMSENİN BİLMEDİĞİ GİZLER
- Yaşadıklarım, anneannemin bir aralık, aralık bir kapıdan gülümsemesi tül kalbinin. Rüzgârını, taşın ve aşkın nefesini denedim belki de kendi ve hayatımın üstümde. Güvercin yemi satan çocuğun, güvercin yemi alan çocuğun kirpiklerindeki siyahi selin alnındaki izlerini sürdüm. Bu izler, aslında hayatımın, aylarımın küçük ayak izlerinin kırıntılarıydı. Yalın ve sessiz bir öykünün gölgesiydi yaşadıklarım. Bir gün, bir şiir olarak geri döndüler. Hayal hanesi aşk çocukların bıraktığı yalınayak yalnızlıklar, kalabalıklar, balıklar, cinnet çalgıcılarıydı bunlar... Bütün bunlar, o kadar açık ve net bir şekilde resmediliyordu ki nefes aldığım dünyada, ne o benden ne de ben ondan habersiz adım atamaz hale geldik. Bu yüzden, gizliliğin 'g'sini bırakın, kelimenin tek çizgisinin dahi saklanmasına imkân yok. Bu arada, herkes her şeye durmadan meyletmekte elbette. Sabahlar akşamlara, dizeler şiirlere, ritimler ritimlere meyletmekte durmaksızın. Bu denli yoğun bir akışkanlık içinde hayatım, pardon şiirim, yalnızca kendi sarkacından sorumlu bir meyil çizgisi izlemekte. Sığınmaya gelince elbette sığınıyorum enerji kaynaklarıma. Kaynaklarımın duygu akışkanlıklarına. Gizlediği gibi görünen şey, aslında açık renk bir mavi gibi son derece elle tutulur, gözle görünür bir 'aşk durumu'dur.
- Kolay âşık olur ve çabuk bıkar mısın? Gerçekte aşk senin için bir 'açıkhava aşkı' mıdır? Yoksa özenle sakladığın, inandıkça inanmaktan korktuğun, özel gösterimlerle gönül perdene yansıttığın renkli bir film midir?
- Hemen kestirmeden yanıtlayayım. Aşk Caz'dır. Cazın doğal ve kendiliğinden hali, alçakgönüllü nefesi, hırçınlığı, ancak bir diğerinin varoluşuna olan saygısı ve içtenliği, sürekli kendini yenileyen varlık nedenidir aşkı caz yapan. Müziğin aritmetiği ise caz, acının üçgenidir hasret. Ne caz, ne de hasret kolay yaşanır bir şeydir. Ancak her ikisi de hızla iner ve çıkar, gelir ve gider, durur ve yürür. Canlı organizmalardır. Her ikisinin de özel durumları vardır. Özenle saklanır ve damıtılır kuytularında hayatımın. Onları kırılacak kıymetli kristaller gibi koynumda öpüp koklayıp biriktiriyorum.
Hiç aklımda yokken, birden aklıma düşüveren, düşü veren kalbimin, renklerin, ölümlerin, kırların, su perilerinin, Allianoi'nin, aşkların, çingenelerin, klarnetlerin, Cunda'nın onulmaz hallerinin dizeler serüveni, 'âşıkhava sineması'. Stüdyoya yakışmaz kendileri. Çünkü dar odalara sığmaz, izleyenlerle büyür ve çoğalır, kendine gelir, enerji alır ve verir, Perdesinde sır dolu bir akışkanlık saklıdır. Kendisine inanmak istiyorum. Hayal perdemin perçemi zaman zaman önüme düşüyor. Korkuyorum, seviyorum, ayrılıyorum, birleşiyorum onunla durmaksızın.
- Yani aşk renkli mi, siyah beyaz mıdır?
- Bin dokuz yüz seksen dörttü sanırım. Can Baba ile Taksim'de buluştuk. O zamanlar İzmir'de 'Yamaç' adlı bir dergi çıkarıyoruz. Söyleşi yapacağım Baba'yla. Neyse yaptım, bitti. Birden, 'yahu Halim, boş ver şiiri de kaldır kafanı şu afişe bak' dedi. Kafamı kaldırdım. Stan Getz konseri afişi selamlıyor beni. 'Sen' dedi 'Beyaz Caz dinle bu akşam. Tadına bak onun.' O gün, bu gündür, ne zaman böyle bir soruyla karşılaşsam, hep Can Baba'nın bu önerisi aklıma gelir. Cazın siyahı ne denli büyütüyorsa içimi, beyazı da o denli çoğaltıyor. Aşkın da siyah beyazı nasıl sığınıyorsa kuytusuna kalbimin, renklisi de çok sesli bir koro gibi bütün ceplerime sığmıyor, taşıyor da hep aynı canlılıkla.
- Senin şiirine yaşadıklarının şiiri diyebiliriz sanıyorum. Realitenin (gerçekliğin) şiir gizlediğini ne zaman ve nasıl anladın ?
- Aynen katılıyorum. Benzeri bir yanıt cümlesini yukarıdaki cevapların arasında bulabiliriz sanırım. Gelelim şu gerçeklik meselesine. Daha doğrusu şiirin gizlediklerine ve gerçekliğin gizlediklerine. Durmadan birileri bir şeyler gizleyip duruyorlar hayatta. Köpekler kemiklerini, kediler dışkılarını, insanlar aşklarını. Şiir gerçekliği, gerçeklik ise şiiri. İyi de yapıyorlar. Hayat daha anlamlı oluyor. Anlamı uzayıp gidiyor hayatın, lastik gibi. Bunu ne zaman anladığım ise bende gizli. Bakın bende de bir şeyler gizleniyor demek ki.
İÇ İÇE FİLMLER...
- Sinemanda üst üste iki film gösterdiğin oluyor mu? Hangi hallerde? Hangi gereksinimlerle? 'Soruyu aç' deme, açmam. Zaten anladın; 'Aşk iç içe midir, üst üste midir?' demek istediğimi.
- Gençlik yıllarımda sürekli film gösteren sinemalar vardı. Sabah girer, akşam çıkardın. Araya parça girerdi. Filmlerin renklenmesi için renkli ince kâğıtlar eklenir çıkarılırdı ışığın önüne. Sinemamda iki film üst üste, alt alta, yan yana değil, aynen dediğin gibi iç içe filmler sürüyor sürekli seanslar halinde. Nefes almakta olan her santimetrekaresini hayatın, birer birer cebime doldurup sokaktaki dilencilere, çalgıcılara, balıkçılara, âşıklara damıtıp damıtıp ısıttığım çoğu kez yok oluşların hallerinin kareleri var sinemamda. Çok filmlik bir sinema benimkisi. Sinemanın inşa amacı, çok filmin gösterimini sağlamak. Senaristinin de, oyuncusunun da, kameramanının da, görüntü yönetmeninin de aynı kişinin olduğu bir tahta dönme dolap bu. Dönüp dolaşıp durduğum yer hep aynı sunaktan su içtiğim yer. Seanslar kesintisiz, matine suare çoluk çocuk, sürekli. Beş dakika ara yok. Son yok. Başlangıçsa bir elin parmaklarında gizli. O zaten yok.
ASLOLAN YAŞAMAK
- Aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkadığını duyumsadın mı hiç? Böyle bir şey olduysa, aşk ve şiir ayrıştı mı, barış tı mı? Benim merak ettiğim, kaç kişilik olduğudur deve dikenlerini cebine dolduran aşkın?
- Sinemamda yirmi on vapurunda saçlarını tarayan zaman bağdaş kurmuş akıp gider sessiz su sesine. Bir masal anlatılır durur sürekli incecik ay, aşklara. İzmir'in kordon vapurunun bacakları sütbeyaz, tülden akar dumanı üstüne. Bu yüzden yalnız akşamları açar akşamsefaları. Şiirimde açan akşamsefaları, yalnızca akşamları değil, ne zaman ne yapacağı belli olmayan caz sanatçıları gibi damdan düşer üstüne dizenin. Bir bakarsınız Konak'ta pazar günleri kristallerini saklayan işçi kızlar, eteklerinin altında krizantemlerini bahara çıkarır sizi şiirim. Bu yüzden şiir yazmak bana göre değil. Aslolan yaşamak. Bana göre olan şey yaşamak.Yaşarsam yazıyorum, yaşadığımı yazıyorum. Dokunamadığım denizin şiirini yazmak, flütünün matlığını görmeden şiirini yazmak gibi Ian Anderson'ın, nefesini kendime yalan söylemek.Evet, tembellik ediyorum. Masa üstü çalışmam eksik. Kendi haline bırakmayı tercih ediyorum şiirimin dizginlerini. Bir nehir nasıl oluşturursa kendi deltasını, şiirim de oluştursun istiyorum gecekondusunu.
Bu yüzden içtenliği çok önemlidir şiirin. İçten olmayan şiir, dış döllemeyle üretilen ürün gibidir. Hayatımı ne ve nasıl işgal ediyorsa, şiirimi de onlar işgal ediyor. Enerji veren ne varsa hayata, onlarla nefes alabiliyorum. Yanan ateş, uçan kelebek, duran taş, papalina kokusu, aşk hali ay halinin. Bu damarlardan birinin tıkanması altüst ediyor kalbimin ritmini. Tansiyonum çıkıyor, kolesterolüm yükseliyor, nefes alamıyorum. Ne müzik yazabiliyorum, ne şiir dinleyebiliyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Hayatın ritmi gidip de geri gelmiyor. Güneş doğuyor ve batmıyor. Ya da ay doğmaz oluyor. Yalnızca hep gece, hep gündüz, hep düz bir çizgi öylece sırıtıyor duvarlara. Duvarda duran saydam yüzüne tek bir rengin. Bu arada sorunuz aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkaması mıydı? Olur mu hiç canım öyle şey.
- Teşekkür ederim. Sana iyi seyirler.
- Ben teşekkür ederim. Sinemama beklerim. Yerler aşktan ve numarasız.n Âşıkhava Sineması / Halim Yazıcı / Yom Yayınları / 88 s.
Ay vakti bir zamandan yaşam kesitleri
Bora ÖZCAN
"Yeni bir aşkı yıkman gerektiği zamanlar / gözlerini orta yerinden kırman" diyerek âşığa derin yaralarından bir kesit sunuyor Halim Yazıcı. An geliyor su seslerine sesleniyor: "Hey su sesleri / anılarımı yazsam / saklar mısınız öldüğümü?"
Bergamalı Şair Halim Yazıcı Allianoi'den, taşın yerinde ağır olduğu yeryüzü evreninden çıkar aşkın ve hayatın koridorlarında gezinmeye; Şair, Bergama'da yer alan antik kent Allianoi'deki her taşın bir Venüs olduğunu anlatarak başlar, sitemle: "Taşın geleceği ile oynayan / kirli elleri" Ve sinemaya davet eder okuru: Âşık hava Sineması'na.
Şair Yazıcı'nın şiirleri Ege'nin imlerini taşıyan bir içsellikle seyrediyor. Güneşten, aydan, vapurlardan ve çiçeklerden yola çıkarak anlatılan bir dünya hali büyütüyor. Şair, serüvenini zamanın alaca düzleminde denizin, İzmir'in ve işçi kızların yüreğinden tutarak anlatıyor.Sonra caz ezgilerinden geçirir kalemini ve ansızın yanan bir şairin kalbine dokunur, dokunur, dokunur. Her aşk, alnında bir ay taşır ve aylar geçer şairin gözlerinden. Yazıcı'nın yarattığı evrendeki bu sinemada, her an yeni bir kare, okura her an yeni bir hüzün bırakabilir. Bir martının alçalıp aşkları alnından öpmesi ya da kar sesinde büyüyen kâğıt helvalar anlatabilir sessiz derinliği.
AY'A SESLENİŞ
Kısa şiirlerle örülmüş bir kitap "Âşıkhava Sineması". Şair Yazıcı, beşinci kitabında yalın dilli bir öyküyü anlatmış okura. Kitaptaki imgeler okuru yormuyor ve ılık bir su damlaması gibi damlıyor şiirin ortasına. Birçok kişiye ithaf edilen şiirlerin yer aldığı kitapta dikkati çeken en önemli özellik şiirlerin birbirlerini bütünlüyor olması. Şiirlerde ağırlıklı olarak ay, güneş, vapur, deniz ve çiçek imleri kullanılmış. Şair bunu bilinçli olarak kullanmış ve böylelikle şiirlerin arasındaki bağı kurmuş.
Bergama'daki antik kent Allianoi'nin gönüllü bekçilerinden olan Halim Yazıcı, kitabının arkasında şöyle söylüyor:
"elimden geleni yaptım. durmadan su taşıdımparmaklarımdan akan kana bakmadım"
DÖRT ÖDÜLLÜ KİTAP
"Âşıkhava Sineması" tam dört ödül almış: Adnan Yücel Şiir Ödülü 2004,Uğur Mumcu Şiir Ödülü 2004, Homeros Emek Ödülü 2004, SES Şiir Ödülü 2004.1954 yılında Bergama'da doğan Şairin O Güzel Narin Gelin (1982), Cevahir Kalbiyle Dolunay (1984), Aşk Cazdır (1991) ve Beyaz Atların Yelesinde (1997) adlı kitapları bulunuyor.
Arif Keskiner'le 'Elbette Çiçek'i konuştuk
"İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel bir şey yoktur"
Arif Keskiner adı bende hemen üç şey çağrıştırır; "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Çiçek Bar" ve "Çiçek" serisi anılar!.. Türk sinemasında kült hale gelmiş filmin altına imzasını atmış, yirmi seneyi aşkın bir zamandır sanatçıların uğrak yeri olan barın yöneticiliğini yapan ve anılarıyla bizlere nostalji yaşatan Arif Keskiner... Anılarını yeni bir kitapla devam ettiriyor Keskiner ve bu kez "Elbette Çiçek" diyor! Kendisiyle Çiçek Bar'da söyleştik...
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Arif Keskiner, çiçeklerden bir demet olmaya aday kitaplarınızı konuşacağız ama ben biraz daha geçmişe gidip, sonradan şimdilere gelmek istiyorum. Osmaniye doğumlusunuz, ilk ve ortaokulu orada okuyorsunuz, sonrası İstanbul. Şöyle sorayım, o günlerden bugüne geleceğinizi hayal ediyor muydunuz; bugüne kadarki yaşanmışlıklar planlanmış bir durum muydu?
- Bugünleri hayal edemiyordum pek tabii. Zaten insan yaşamı da böyle; ne kadar hayalleri olsa gerçekleşmeyenlerle dolu! Ama tabiki de belli bir şeyi hedefliyorsunuz; bir memur olmak, iş güç sahibi olmayı düşlüyorsunuz. Bir de bizim gibi kasabalardan gelen insanların hele ki o tarihlerde devlete yamanmak gibi bir düşü vardı. O yüzden de liseyi bitirip, bir işe gireriz diye düşünülürdü. Ama benim hedefim daha yüksekti, hukuka falan gitmek istiyordum. Ama şartlar malum, liseye başlama dönemimde Ticaret Lisesi'ne girmek durumunda kalmıştım Adana'da. Ticaret Lisesi'ne girince artık, onun bir sonraki aşaması ancak Yüksek Ticaret olabilirdi. Nitekim de, kitaplarımda da anlattığım gibi, lise ikinci sınıfa geçtiğimde, babamın da okutma olanakları yoktu, bir çözüm arıyordum. Onun için evdeki kışlık buğdayın taşıyabileceğimi sırtlayıp, satmaya gitmiştim. 24 lirayı cebime atıp, kimseye haber vermeden önce Osmaniye'den Adana'ya gidip tastiknamemi almış, sonrada üçüncü sınıf bir treni atlayıp İstanbul'a gelmiştim. Önce bir iş bulmam lazımdı, ilk önce yazıhanesi olmayan bir avukatın yanında çalıştım, sonra da liseye kaydımı yaptırıp, bir süre ikisi birlikte devam etti. Birkaç ay sonra, aldığım 40 lira maaşı avukat artık veremeyeceğini söyleyince, yeni bir iş aramaya başladım. O zaman devreye okul müdürü girdi. Bir de yine o dönemde babamdan bir telgraf almıştım, "bana acil 50 lira gönder" diye. Zaten maaşım 40'dan 30'a inmiş, okul müdürüne çıkıp bir ay izin istemiştim. O tarihler, 54 yılıydı, İstanbul'da büyük yıkımlar başlamıştı, Menderes Dönemi... Amelelik de 5 liraydı , bir ay orada çalıştım, hiç olmazsa babamın parasını göndereyim istiyordum. Okul müdürü, "olmaz öyle şey" demişti. Çünkü benim velim olmuştu... Bir pusula yazıp İş Bankası'na göndermişti beni, eski öğrencilerinden birisi orada genel sekretermiş, ona gittim ama ben daha 16 yaşında falanım, bankada çalışacak durumda değilim. Adam çok perişan oldu, bana yardım edememekten dolayı. Sonra beni Sansaryan Han'ın karşısında kundura satan bir yere gönderdi, oraya gittim. Sonrasında oradaki adamlardan biri, "gel sen, yarın ambarda çalış" dedi. Nakliyat ambarında Yüksek Ticaret'i bitirinceye kadar çalıştım. Ama diğer taraftan da okulu bitirmeyi hedeflemiştim! Bir şeyi gördüm ki, çalışmaya başlamışım, ekmek paramı kazanıyorum. Çok çalışıyordum. Hayat, rastlantılar zinciri, hedeflediklerin bazen tutmuyor! Öyle olunca da bir dolu insanla tanışıyorsunuz, sizi başka bir tarafa yöneltiyor hayat. Biz de o kulvarın takipçisi oluyoruz. Ticaret istediğim bir şey değildi. Osmaniye'de başladığım şiir tutkumdan ötürü sanata bir eğilimim vardı. Gene çevre etkisiyle sanat ortamının içinde buldum kendimi. O çevrenin içine girince, bir daha da çıkmadım, hâlâ da orada duruyorum!..
ŞİİR TUTKUSU
- "Şiirler yazdım", dediniz. Nasıldı peki Osmaniye'deki o edebiyat ortamınız?
- İlginç şey. Benim gibi bir arkadaşım daha vardı, o da şiirler yazıyordu. Karşılıklı şiirler yazıp, onlar üzerine tartışırdık. İyi bir İstanbul gazetesi vardı, orada şiirler yayımlanırdı, onları okuyorduk. Gazete alacak paramız da yoktu, sırayla alırdık. Para buldukça dergiler alırdık. Bir de Adana'da Bugün gazetesi vardı, orada Çoban Yurtçu, bir edebiyat sayfası düzenlerdi, Çukurova'da şiire bulaşmış her insanın o dönemde, o gazetede şiirleri yayımlanırdı. Benim de andığım gazetede şiirim çıkınca bir anda kendimi şair zannettim. Ama şiire olan tutkum her daim devam etmiştir.
- Sıkı durun okur diyeceğim, kimliklerinizi açıklayacağım; yayınevi müdürlüğü, kitapçılık, spor yazarlığı, İsveç'te muhabirlik, bulaşıkçılık, fotoroman yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği, film prodektörlüğü... diye uzayıp gidiyor... Sorayım, andıklarıma ekleme yapmak ister misiniz daha?
- Çok şey eklenebilir, mesela İstiklal Caddesi'nde Zippo çakmak satıcılığı bile var! Çin'den taklitleri gelirdi o zaman bu çakmakların, 175 kuruşa alır, 2,5 liraya Tokatlıyan İşhanı'nın önünde satardım.
- Ticaret Lisesi'nin etkisi o zaman bu?..
- Ondan değil de, sadece yaşayabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek adınaydı tüm bunlar. Avukattan aldığım para yetmiyordu ki!.. Halde balık katipçiliği bile yaptım.
- İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, yanılmıyorsam ekşisözlük'te idi, Adana'dan o yıllar İstanbul'a gelmenizin büyük bir şans olduğu, o yıllar İstanbul'da hâkim olan Adanalı sanatçıların varlığı, sizin için büyük bir şans olarak belirtiliyordu, bakınız Yaşar Kemal, Yılmaz Güney... Ne dersiniz, katılır mısınız bu tespite? Haliyle, satır aralarına sığdırın istiyorum bu dostlarla olan anılarınızı?
- Yani o kadar önemli değil, benim yaşantıma baktığınızda. Öyle ki Yaşar Abi'yi sonraki yıllarda tanıdım, sonrasında onunla tanışmak çok önemli oldu. Bir bakıma, ağabeyimdi, babamdı. Aynı toprağın çocuklarıyız. Ailemi de çok iyi tanıyordu. "Demirciler Çarşısı Cinayeti"nde bizim ailemizin öyküsünü anlatır. O kadar yakınlığımız oldu, hâlâ da öyle. Yılmaz derseniz, o benimle aynı yaştaydı, o da İstanbul'a Adana'dan geldi. Tesadüf bu, aynı mekânlarda sanata bulaşmışlık ondan kaynaklıyor. Klasik Baylan ekibi olarak, kendisi de hikâye falan yazdığı için orada buluşurdu. O dönem yazar-çizer takımının pek çoğu Baylan'da olurdu, Attila İlhanlar, Demirtaş Ceyhunlar, Fethi Naciler, Edip Canseverler... Kimler aklına gelirse! Orayı biz okul olarak görürdük. Zaman içinde fark ediyoruz ki, bizim hayatımızda bizi çok yönlendiren bir yer haline gelmişti Baylan. Sanatla iç içe olmanın getirdiği, kendi formasyonunu oluşturmak adına bize çok büyük katkılar yapmıştı. Gerçek var ki, biz burjuva takımından değiliz, evimize öyle çok kitaplar girmemiş, İstanbul'a gelince kitap okuma ihtiyacı doğuyor. Aklıma geldi, hiç unutmuyorum, Remzi Kitabevi'nden o zamanlar yeni yayımlanmış olan "Veba"yı almaya gittiğimde, adamın çıkarıp önüme koyduğu sarı kapaklı kitabın üzerinde düz okuyuşla "Camus" yazıyor, halbuki ben "Kamü"nün kitabını almak istiyordum. Adama dönüp, "benim aradığım kitap bu değil, ben Kamü'nün Veba'sını istiyorum" diyordum. Gülmüştü, "işte bunu okuyacaksın oğlum" demişti adam da. Bu bilgisizlikten kaynaklanan bir şeydi ama bunun için de bir eksiklik oluştu bizde ve hummalı bir okuma serüvenine koyulduk hemen. Çünkü bulunduğunuz çevreye yetişmek adına, bütün boş bulduğumuz anlarda okumaya koyuluyorduk. Hâlâ ben günde 5 saatten aşağı okumam.
EDEBİYATLA BULUŞMA
- 16 yaşından sonra Baylan'a geçişi atladık, o nasıl oldu, edebiyatla buluşma, biraz anlatır mısınız?
- Edebiyatla buluşma, rastlantı sonucu, 18 yaşımda oldu. Sanatın bütün dallarına aşinayım, tiyatroya falan da gidiyorum. Tabii, sinema, bizim ana eğlencelerimizden biri, özellikle de çocukluğumuzdan bu yana, Osmaniye'deki açık hava sinemaları... Bizim burada pek öyle tanıdığımız kimse yok, arada bir rastlarsak, filmlerde tanıdığımız oyuncularla karşılaşıyorduk. Bir gün Senih Orkan'a rastlamıştım. Görünce sanki akrabama rastlamış gibi oldum, takip etmeye başladım hissettirerek!.. O da ne olduğunu bilmiyor, bir anda karşısına çıkınıca, 'polis misin' diye sordu. Ben de, "yok abi Saliha'nın arkadaşıyım" deyince rahatladı. Sonrasında sohbet ettik ayaküstü, sanat üzerine. "İçki içer misin?" diye sordu, "İçerim abi" deyince, "yürü o zaman" deyip Bacı adlı bir meyhaneye gittik. Girince ve masadakileri görünce şok oldum tabii, tüm sinemacılar orada. Beni Adanalı şair diye tanıştırdı. İçerideki odaya girince ise, bir müzik ekibiyle karşılaştık. Sazı çalanın sonradan Sezer Tansuğ olduğunu öğrendim. Soldaki ilk masa ise bir hayli kalabalıktı. Onlara da merhaba deyip, oturmuştuk masalarına, gene beni "bakın, arkadaş Adanalı şair Arif Keskiner" diye tanıtmıştı. Tam yanımda oturan, Demirtaş Ceyhun'du. Onun yanında Şükran Kurdakul vardı, sırasıyla, Edip Cansever ve Fikret Hakan oturuyorlardı. Karşısında, Fethi Naci, yanında Yüksel Arslan ve 'Karga Rauf' oturuyordu. Hemen Demirtaş lafa girdi, "nerelisin?" diye sordu, "Osmaniyeliyim" deyince Demirtaş hemen "siz bunları bilmezsiniz, eşkıyadır Osmaniyeliler, Kanlı Geçit'i tutarlar, mavzerleri yastık yapıp uyurlar, erken kalkarlar, gerinirken: uğurlu bir kısmet gönder, yoksa iki kulunu hallederim, derler, o takımdan mısın sende" diye sorunca, ister istemez kızardığımı hatırlarım. Sonra Şükran, "peki şairmişsin, bir şiir oku da görelim" dedi. Şiiri okudum, Şükran'ın suratı asıldı, "bir tane daha oku" dedi, gene aynı durum, "kötü şiir yazıyorsun" deyince ter bastı beni. Edip Cansever kurtarıcım oldu, "ne gidiyorsunuz çocuğun üzerine, yaza yaza iyiye ulaşacak" dedi ve konu kapanmıştı. Onlarla başlayan uzun bir yolculuğa çıktık ve hâlâ devam ettiriyoruz.
- Peki Arif Bey, anıları yazmak nereden doğdu?
- Aslında normale bakıldığında yaşamım maceralı ve renklidir. Okumayı da çok severim, hal böyle olunca da tüm arkadaşlarım bir süre sonra, 'şu anılarını yazsana Allahaşkına' demeye başladılar. Sonra bir gün Strasburg'a gittim Türk film haftasına. Strasburg Üniversitesi'nde Yaşar Kemal'e profesörlük unvanı da verilecekti aynı günlerde, bu yüzden ben de üç gün önce gitmek istedim. Töreni izledim, ertesi gün Yaşar ağabeyler Paris'e geçti, bir gün vardı bizim ekibin gelmesine, tam da o zaman "ben yazmalıyım anıları" düşüncesiyle koyuldum işe. Hazırlıksız bir yerinden başlayıp, otel odasından hiç çıkmadan akşama kadar, 25-30 hafta çala kalem yazdım. Eve dönünce bir bakayım şunlara dedim, o anda hepsini yırtıp atmıştım! Sonrasında nasıl yazmalıyım diye düşündüm; ilkinde edebiyat yapmaya kalkmıştım, sonra beni böyle bir şey yazmak istemiyorum, sohbet eder gibi olmalı, dedim. Sonuçta şunu buldum, Türk Edebiyatı'da sözlü edebiyat diye bir şey var, hatta Anadolu geleneği içinde bu yaygın, dengbejler mesela... Öyle bir dil bulayım istedim. Bunda ben kendimi de anlatacağıma göre, daha rahat bir dil kurabilirim deyip, oluşturup yazmaya başladım. Kronolojik sırayla yazmayı yeğledim. Sonra elle, yazmaya başladım, devam ediyor...
- Yanılmıyorsam, isim annesi, Sezen Aksu?
- O ikinci kitaba isim anneliği yaptı. Bana "nasılsın" diye sorduklarında, "çiçek gibi" derim. Adımı da sonradan Çiçek Arif koydular. O zaman ben ilk kitabımın ismi "Çiçek Gibi" olsun istedim. Sonra ikinciyi yazdım, Sezen'in de katıldığı sohbetlerde, keyiflendiğim zamanlar, "ulan yine mi güzeliz, yine mi çiçek" derdim, o arada Sezen bu adla bir şarkı yapmıştı Meral'le. Kitabıma da bu vesileyle başlık oldu.
ÇAPKINLIK İŞİ
- Elbette Çiçek?
- Bu isimlerle yol alırken anılar, kendi kendime "yine mi çiçek" diye sordum, yanıt olarak gene kendime "elbette çiçek" deyince bu kitabımın adı da bulunmuş oldu.
- Bu kitabınız, evlilik yaptığınız Valentina ile başlar, devam eder. Şöyle bir not düşmüşüm peşi sıra, çapkınlık! O dönemler epey çapkınmışsınız?
- Az önce hayatım maceralıdır demiştim. Ben hayatımı hep özgür yaşamışımdır. O yüzden de tabiki, her gün sokakta olan adamın; ki burada annemin bir sözü aklıma geldi: "gezen tavuk pislik taşır" derdi, onun için biz de çok gezdiğimiz için!.. Biz, kadın-erkek ilişkilerinin normal olmadığı bir dönem yaşadık, kadın arkadaş edinmek zordu. Biz onun dışına taşmaya çalıştık, rahat bir yaşam sürmeye çalıştık, ama bu zor oldu. Onun için biz de kendimize göre, dişimizle, tırnağımızla bu 'çapkınlık' işini sürdürdük. (Gülüyor...)
Bir fantazya anlatayım; Bizim Adanalı ekibi İstanbul'a gelirken, paylaşım yapmışlar, Yaşar Kemal röportaj yapsın, Orhan Kemal roman yazsın, Abidin Dino resim yapsın, Demirtaş Ceyhun hikâyeler yazsın... E peki Arif Keskiner n'apsın? Bu soru üzerine Orhan ağabey demiş ki, "Hepimiz çalışıyoruz, işimiz gücümüz var, kadınlarla da birinin uğraşması lazım, onu da Arif yapsın" demiş.
- "Yaşar Kemal hep hayatımın içinde oldu" diyorsunuz. Kısaca bahseder misiniz?
- İlk nişanımdan itibaren hep yanımda oldu. Kulise sokan, Orhan Kemal'le tanıştıran hep o oldu. Şu Çiçek Bar'ın açılışında bile onun emeği büyüktür! Barı açarken maddi olanaksızlar vardı, Yaşar ağabey, o dönem yazığı kitabının telifinin büyük bir kısmıyla destek vermişti mesela. Ona hayranım.
- Şimdilerde görüşüyor musunuz?
- Mümkün olduğunca sık görüşmeye çalışıyoruz.
- O zaman lütfen biz okurları olarak Yaşar Kemal'e sorun istiyorum, "Bir Ada Hikayesi"nin son cildi ne zaman bitecek?
- Vallaha Yaşar ağabey o konuda biraz kandırıyor bizleri, birkaç senedir bana hep aynı şeyi söylüyor. "Yahu ağabey, herkes bana soruyor bak, ne zaman bitireceksin?" diye sorduğumda, "Tamam, bitiyor işte", diye yanıtlıyor beni. Ama son zamanlarda gördüğümde, "Tamam, tamam bitiyor artık" demişti, herhalde bu sefer bitiriyordur! (Gülüyor...)
- Dostluklarınıza bakıyorum, Mesut Yılmaz da var aralarında, Adnan Polat da... Sağ-sol ayrımı gözetmeksizin, dost'luğa önem veriyorsunuz?
- Dostluğun da kuralları vardır elbet, o da vefadır! İnsanın insana vefası... Dostsan, seviyorsan vefalı olman lazım! Benim vefa duygum çok fazladır. 31 yıldır arkadaşım Kamuran'ı Avcılar'da sahilde anarım. Şimdilerde vefa diye bir şey kalmadı denir, biraz katılıyorum ama, ben mümkün mertebe insan ilişkilerinde ideolojik anlamda ekstrem olmamak kaydıyla, sağcı olsun solcu olsun dostluklarımı devam ettiriyorum. Ben insanlara güzel bir varlık olarak bakıyorum, Ali İzzet'in bir dizesi vardır, "güzellere güzel bakmak güzeldir". İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel olan bir şey yoktur.
BİR ATATÜRK FİLMİ...
- Geriye dönüp baktığınızda, hayalinizin hep bir Atatürk filmi yapmak olduğunu görüyoruz! Bir dönem İlhan Selçuk'un "Yüzbaşı Selahattin'in Romanı"nı çalıştınız. Bu hayaliniz şimdilerde ne durumda?
- Bu hayalimi gerçekleştireceğim, yapamazsam gözlerim açık gider! Şimdilerde yeni bazı ilişkilerim var, onun sayesinde inşallah kotaracağım. Yurtdışından geldiler, Attilâ İlhan projesi üzerinde konuştuk ... Adnan Polat ve benim özlemim olarak bu filmi çekeceğiz! Gerçek anlamda, uluslararası dünya sinemasında gösterimi olacak bir Atatürk filmini yürekten istiyorum.
- Bunun dışında sinemayla aranız nasıl?
- Pek yok! En son "Piyano Piyano Bacaksız"ı çekmiştim. Sonrasında belgeseller projesi oldu, evvelki sene Nebil (Özgentürk)'le yaptık.
-Bir dönem belgesellerden ağzı fena yanmış biri olarak hem de?
- Evet, yanmış olmasına rağmen hem de! Ama belgesel de çok önemli gerçekten. Yurtdışında bize onur kazandıranlarla ilgili bir belgesel çektik en son, altı-yedi bölüm çekebildik, sonrası kaldı.
- Peki ya Bodrum?
- Bodrum, çok zaman süren bir rüya gibi geldi ve geçti. Şimdilerde hiç canım çekmiyor! İlk 1966'da görmüştüm Bodrum'u, ondan sonra da hayatımda hep yeri olmuştu. Orada sanki İstanbul'un kalabalığından kurtulup, orada dostlarınızla birlikte olup içmek çok güzeldi! Bodrum kirlendi artık! Israrla çağırıyorlar arkadaşlar, ama şimdi burada daha mutluyum, Çengelköyümde! Kitap yazma işi de girdi bir de, yaşımız da ilerledi, kendimizi sevgilimizin yaşında hissediyoruz ama!.. Bir taraftan da dingin bir hayatın özlemini çekiyor insan... Çiçek Bar'da arkadaşlarımla birlikte olmak keyif veriyor.
- Anı yazmak! Nasıl, zorluk çektiniz mi? Ne ifade ediyor sizin için? Çiçek serisi devam edecek diyordunuz?
- Anı yazmak kolay bir şey değil, dürüstlük gerektiriyor, yalan yanlış yazmamak gerekiyor, sonuçta tarihsel bir belge niteliği taşıyor! Hata yapma şansınız olmaması gerekir, dışarı çıktığınızda göğsünüzü gere gere yürümelisiniz!
Anıların yazımı, bir ay sonra yazılmaya devam edecek, şimdilerde "Elbette Çiçek"in keyfini sürüyorum!..
eoztopaof.anadolu.edu.tr
Elbette Çiçek/ Arif Keskiner/Doğan Kitap/348 s.
KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA
Hakikatin Ölümü
Hakan GEZİK
Bazı romanlar vardır, insanı okurken tüm hücreleriyle düşünmeye sevk eder, okuduktan sonra da aklından hiç çıkmaz. İşte böyle romanlardan biri de Hasan Öztoprak'ın yazdığı "Hakikatin Ölümü" isimli roman. Yazarın ilk romanı olan "İmkansız Aşk" da saplantılı bir aşkı konu olarak işlemişti. (Tabii ilgili ilgisiz, yerli yersiz eleştiriler eşliğinde. İkinci romanı beklemeye başlamıştık. Yazar yaratıcılığını yine yargısız infazların eşliğinde sürdürmeye, insanlığa yeni bir armağan sunmak için geceli gündüzlü çalışmaya başlamıştı bile.) İkinci romanında ise "Devamı Hayat" bir devrimcinin darbe öncesi ve sonrası yaşadıkları, sarsıcı bir üslupta ele alınmıştı. 2006 yılının Eylül ayında çıkan "Hakikatin Ölümü" isimli eseriyle yazar çıtayı biraz daha yükseltmişe benziyor.
Bazı kitaplar vardır, insanda bağımlılık yaratan; bazı kitaplar vardır, eğer bir romancıysanız size yeni kahramanlarla yeni serüvenlere sürükleyecek onlarca kapı açan. İşte böyle bir yapıt "Hakikatin Ölümü".
"İnsan yüzlerce kitap okur, onları özümser ve karşılığında yeni bir yapıt ortaya koyar." Bu düşünceyi yıkan kitaplardan biri. Ben bu teoriye şiddetle karşı çıkan yazarlardan biriyim. Bazen okuduğum bir kitap kişiye yüzlerce kitap yazacak ilhamı verir. Her bir sayfa yeni bir romanın kurgusunu oluştur zihinde.
AMANSIZ HESAPLAŞMA
"Hakikatin Ölümü" gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış bir roman. Okuyucu dikkati bir an bile dağılmadan, yaşananları sessiz bir tanık gibi takip edebiliyor. Karşınızda amansız bir hesaplaşma yaşanıyor. Gelgitler, hayal kırıklıkları, cinayetler... Siz bir jüri üyesi koltuğunda yaşananları değer yargılarınıza göre yorumluyorsunuz. Tabii bunu yaparken karşınıza dikilen gerçeklerin muhasebesini uzun uzadıya zihninizde yapmayı sürdürerek.
Yeni bir roman bir yazar için öz çocuğundan farksızdır. Nasıl ki bir ana doğum sancıları çeker, nasıl ki bir ana doğacak çocuğunun geleceğine kafa yorar, nasıl ki bir ana evladının insanlık âlemine faydalı olmasını ister, işte yazarlar için de durum bundan farksızdır. Bu ulvi duyguları hayasızca kirleten, insanların vurdumduymazlıklarıdır. Edebi ve bilimsel eserlere karşı mesafeli duruşları, hayatın basit zevklerine karşı tatminsizlikleridir. Üstüne üstlük bu can sıkıcı olgunun üzerine bir de bazı eleştirmenlerin insaf ölçüsünü aşan eleştirileri de eklenince bir yazar için gidip gelmeler başlar...
"Bu eser popüler kültürün bir ürünü, bu bağlamda bu eserin kalıcılığından asla söz edilemez."
Başka bir eleştirmen:
"Yazarın yaşadıklarını, günübirlik aşklarını böyle özgürce dillendirmesini ahlaki ölçütleri zorlayan bir çaba olarak değerlendiriyorum."
Başka bir eleştirmen:
"Bu eser yazarın ilk eseri. Onda bir ikinci eseri yazacak kapasite olduğunu sanmıyorum. Bu ilk romanlar aslında yazarların ilk ve son eserleriydi. Onlar kısa sürede ün kazanmak sevdasıyla bu yola sürüklenmişlerdi. Çok sayıda roman yazılmış olması bu nedenle bizleri çok fazla şaşırtmasın. İşte 2004 yılında neden çok sayıda roman yazıldığının objektif bir değerlendirmesi."
Maalesef ülkemizde bir avuç saygın eleştirmen dışında bu iş son derece amatörce yapılıyor. Maalesef bu kişiler bir yazarın bir eseri ortaya koymaktaki delice çırpınışlarını göz ardı ediyorlar, vermek istedikleri mesajları algılayamıyorlar, popüler kültür olarak suçladıkları yapıtların bir zaman sonra araştırmacılar için o dönemi aydınlatan tarihi vesikalar haline geleceklerini düşünemiyorlar. Kısaca olayları at gözlüğü ile değerlendirmeyi bitmek tükenmek bilmez bir hevesle sürdürüyorlar.
NEDEN "HAKİKATİN ÖLÜMÜ"?
Hasan Öztoprak Bey'i bu yaz ziyaret ettiğimde bana eylül ayında yeni bir romanının çıkacağından bahsetmişti. Adı "Hakikatin Ölümü" olacak demişti. Açıkçası ben bu ismi ilk başta benimsememiştim. "Hakikatin Ölümü". Bir kitabın albenisini artıracak onca başlık dururken yazar neden bu çarpıcı olmayan başlığı koymuştu? İsim konusunda düşüncelerimi kendime sakladım. Kitabı büyük bir merakla beklemeye başladım. Çıkar çıkmaz da alıp yirmi dört saatin içinde okuyup bitirdim. Kitabı bitirdiğimde yazarın kitabına neden böyle iddiası olmayan bir isim koyduğunu anladım. Büyük yazar bir kez daha anlamlı bir ders vermiş, bir pazarlama aracı haline dönüşebilecek bir isim koymaktansa eserin her zerresine nüfuz edebilecek, kişiyi eser hakkında derinlemesine düşündürecek filozofça bir ad takmayı uygun bulmuştu.
Eser, geçmişte kardeş kavgasının sol kanadında yer alan Feridun'a mazinin karanlıklarına gömdüğü dostu Timuçin'den gelen bir telefona cevap vermesiyle başlar. Bu telefon yazarına bu romanı yazdıracak, romanın gerçek kahramanlarının hayatını yüz seksen derece değiştirecek olan kıvılcımdır. Oysa romanın başkahramanı Feridun kurduğu o küçük dünyada kendini büyük şehrin yaşamından izole etmiş, bağlandığı eviyle, eşyalarıyla, kuklalarıyla, maskeleriyle mutludur. O yaşama tutunmaya çalışır. Kuklalar ve maskeler... O artık kendisine ve çevresine zarar verebilecek insanlardan uzak durmaya çalışır. Evi onun kalesidir. O evinde tasasız bir hayat sürmeye kendini programlar. Kuklalar ve maskeler... Onlar Feridun'un yoldaşlarıdır...
"Kocaman, oyuk gözleri var maskenin, sanki her hareketi takip ediyor; ve hiç kapanmayan yuvarlak bir ağzı, nefes aldığı kesin, bir şeyler söylemek istiyor gibi, ama suskun...Belli ki pek çok şeye şahit olmuş, ve pek çok şey saklıyor, sessizliğini oyulduğu ağaçtan almış, kudretini onu yaratan ellerden. Güçlü! İstese her şeyi bir anda değiştirebilir, şimdilik seyirci kalmayı yeğliyor..." (Sayfa 29)
Yazar eserinde şiirselliğin yanında Feridun'un ruh halini öyle özgün betimlemelerle ortaya koyuyor ki!
"Kendi de, aynı hareketleri yaparak tam karşısındaki 'Ayçiçekleri' tablosuna uzun uzun bakıyor.
Yüzünü iki elinin arasına alıyor, gözlerini kısarak tablonun içine akmaya çalışıyor. Tablonun içine düşüyor ve tıpkı ayçiçekleri gibi sararıyor, yüzünü güneşe dönüyor onlarla birlikte, aynı ayinin bir parçası oluyor, aynı fısıltılarla dua ediyor ve aynı kaderi paylaşıyor onlarla: Toprağa bağlı olduklarını bilseler bile, hep çekip gidecekmiş gibi başları dik; kimsesiz değiller, farklı ya da aynı değiller, hem kendisi hem hiç kimse..." (Sayfa 58-59)
KANLI GEÇMİŞ...
Ev sahibi Feridun ile bir tetikçi olan Timuçin bir evde, Timuçin'e ait bir silahın gölgesinde kapalı kapılar ardında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolun sonunda ya umut ışığı ya da ölümcül bir zifiri karanlık vardır... Timuçin adalete teslim olmak ister, o vicdan azabından bu şekilde kurtulacağını düşünür. O kanlı geçmiş ki onun bir an olsun yakasını bırakmaz."Eve polis kılığında gittim, kapıyı çaldığımda küçük bir çocukla karşılaşmayı ummuyordum... Adamdan önce kapıda genç bir kadın belirdi, ama adam bir hamleyle onun önüne geçti. 'Buyurun Memur Bey!' Pardösünün altından silahın namlusunu gösterdim. Durumu anlamıştı. Sakinliği beni şaşırttı. Arkasında duran karısıyla oğluna usulca, 'Siz içeri girin' dedi. Bana dönerek, bu durumda olan birisinden beklenmeyecek bir sakinlikte, 'Burada olmaz, lütfen!' dedi..."(Sayfa 89)
Eser, insanın kanını donduracak gerçekleri içeriyor. Roman bir polisiye, bir gerilim, bir yaşam ve korku labirenti gibi... Yaşananlar insanın içini acıtıyor. Kıyımlara, yıkımlara, istilalara uğramış bir ülkenin kahraman evlatlarının anlamsız bir inatlaşma uğruna neler kaybettiğini gözler önüne seriyor. Bir kez daha usta bir kalem, kitlelere unutamayacakları bir insanlık ve tarih dersi veriyor. nHakikatin Ölümü/ Hasan Öztoprak/ Dharma Yayınları/ 213 s.
Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika
Ali BALKIZ
Bazen kendi bireysel yaşam sürecimizi, o süreç boyunca ülkemiz ve dünyamızda yaşanagelenleri bir tek boyutuyla da olsa, derli toplu bir halde, bir kitabın sayfaları boyunca okumak çok ilginç geliyor insana. "Ben gerçekten bunları yaşamış mıydım ya da ülkemizde gerçekten bunlar yaşanmış mıydı?..." gibi soruların unutulmuş yanıtları, insan belleğinin, gerçekten "kötü şey"leri silmeye ne denli eğilimli olduğunu gösteriyor.
Bizler hangi şiddetle unutma eğiliminde olursak olalım o "kötü şey"ler, işte orada duruyor oysa. Üstelik yarın yeniden olmayacaklarının da hiçbir garantisi yoktur.
Prof. Dr. Çetin Yetkin, "Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika"(*) adlı kitabında biz okurlarına "unutmayın" diyor oysa. Doğan Hızlan'ın Sivas katliamının 2. yılında yazdığı gibi; "unutursanız hatırlatırlar" demek istiyor.
Yetkin, bizi bu çalışmasında yakın tarihimize götürüyor. Artık olgunluk yaşının son evrelerine gelmiş olanlara yeniden anımsatırken daha genç olanlara da öğretiyor.
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 Darbelerinin, hangi koşullarda; kimlerce, nasıl ve neden yapıldığını, hangi sonuçların elde edildiğini, bu üç darbe arasındaki ortak özellik ve yöntemleri, bu darbelerdeki ABD'nin rolünü, olayın kahramanlarının söylevleri, demeçleri, yazıları ve uygulamalarına bakarak, keza olayın "mağdurları"nın, değerlendirmeleri, yakınmaları ve röportajları ele alarak aktarıyor. Kimi bireysel görüşmelerinin dışında tam 190 yazılı kaynağı irdeleyen yazar bize tam bir panorama çiziyor.
Kimi raporlar, tutanaklar, mahkeme kararları, bildiriler, tebliğler, söylev ve söylemler, gazete ve dergi haberleri, gezi notları, anılar; siyasi, ekonomik, psikolojik, askeri, kültürel, dini içerikli, ulusal ve uluslararası belge ve bilgiler harmanlanıp okuyucunun önüne konuluyor.
"İŞTE"... "BİR YAP-BOZ"...
Okuyucu bir şeye inandırılmaya (İkna edilmeye) çalışılmıyor. "İşte" demek istiyor yazar, "bir yap-boz tablosunun dağınık parçaları bunlardır. Her bir parçayı gördüğüne göre, bunları bir araya getirip tabloyu bütünüyle görebilmek sana kalmıştır..."
Bu tabloya karşın, yine de okuyucuyu uyarıyor, temkinli davranıyor yazar: "Ama bir kez ben ordumuzdan değil askeri müdahaleleri yönlendirmiş olanlardan söz edeceğim", "...hiç kimse 12 Mart'ta haşhaş yasağının kaldırılmasının, 12 Eylül'de Yunanistan'ın NATO'ya dönmesinin sağlanmasının ülkemizin ulusal çıkarları ile bağdaştığını söyleyemeyeceği gibi, asıl bunların ordumuzun isteği olduğunu öne sürmek Türk ordusuna karşı yapılacak çok büyük bir haksızlık olacaktır." "...Ben, bir iki bireysel durum dışında, müdahalecilerin ABD ile "işbirliği" içinde bu müdahaleleri yaptıklarını öne sürecek değilim. Üzerinde duracağım olgu, ABD'nin askeri müdahalelerden yararlanmak istediği, bunda da zaman zaman başarılı olduğu, bu nedenle de müdahalecilere daha 'sıcak' baktığı biçiminde özetlenebilir."(s.7)
Her ne kadar önsözde böyle dese de yazar, 237 sayfa boyunca darbecilerin ülkemizin ulusal çıkarlarına hizmet eden bir tek kararlarından bir tek uygulamalarından söz etmiyor. Tam aksine bu kitapta bu üç darbenin Türkiye'ye nelere mal olduğunun belgeleri sergileniyor. Önsöz ile içerik arasındaki bu çelişki, "her şeye karşın yine de orduya toz kondurmamak-onu korumak, refleksi" diye değerlendirilebilir.
Altı ana bölümden oluşuyor kitap: Darbeciler ve Amerika, 27 Mayıs ve Amerika, Amerika'nın Çıkarları Açısından Darbeler ve Üniversitelerden "Tasfiyeler", 12 Mart'a Giden Yolda Amerika, 12 Mart Uygulamaları, 12 Eylül: "Son Darbe"
ABD'NİN ÇIKARLARI...
Kitabın ana temasından şu sonuçları çıkartıyoruz:- Ne zaman ki, Türkiye çıkarları ile ABD çıkarları çelişmiş ise sorun ABD'den yana bir darbe ile çözülmüştür.Örneğin;
- DP iktidarının sanayileşmek istemesi ve bu yolda ABD'ye rağmen kimi adımlar atması, bunun için SSCB ile temas kurması,- Türkiye'de haşhaş ekiminin ABD'ce yasaklanmasının istenmesine karşı çıkılması, keza SSCB ile kimi ortak ekonomik-sınaî yatırımlara başlanması,- Türkiye'de tütün tekelinin kaldırılmasının ABD'ce istenmesine karşı çıkılması,- Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına dönme istemine karşı çıkılması.Kitapta daha çokça örnek var.
ABD'nin bu istemlerine karşı çıkanlar, milliyetçi, sağcı, muhafazakâr olduklarını bildiğimiz Menderes ve Demirel hükümetleri, bu istemleri harfiyen yerine getirenler ise kendilerini "Atatürkçü" diye lanse eden darbeci askerler.Darbeci askerler sadece bu istemleri yerine getirmiyorlar; bu "yerine getirme"leri kolayca yapabilmek için; her üç darbede de önce kendi içlerine yöneliyorlar. Orduda tasfiyelere girişiyorlar."Milli Birlik Komitesi 20 Ağustos 1960'ta 7000'e yakın subayı emekliye ayırdı. Bu orduda yapılan ve o güne değin eşi görülmemiş bir tasfiye işlemiydi." (s. 27)"12 Mart Muhtırası verildikten üç gün sonra, 17 Mart'ta önce bazı, rütbeli subaylar emekliye sevk edilerek ordudan çıkartıldı. Bunu izleyen günlerde ise bazı subayların yerleri değiştirilerek pasif görevlere getirildi ve daha küçük rütbelerdeki bazı subaylar da çeşitli suçlamalarla sıkıyönetim mahkemelerinde sanık olarak yargılandı." (s.147)
ÜNİVERSİTELERDEN ATILMALAR...
"12 Eylül'ün Bilançosu" ara başlığı altında:"Birçok subayın emekliye sevk edilmesinin yanı sıra 3854 öğretmen, 988 güvenlik görevlisi, 266 din görevlisi, 120 öğretim üyesi, 47 yargıç ve savcı, 35 mülki amir işten çıkartıldı." (s.230)
Sonra ise üniversitelere yöneliyorlar. Üniversitelerde ne kadar müsbet ilimden yana; konuşma, ders notu ve yazılarında; "sosyal adalet," "sosyal eşitlik," "sosyal güvenlik" vb. tanımlamaları kullanan öğretim elemanı varsa hepsini "komünist" sayıp işten atıyorlar. "27 Mayıs'ın Milli Birlik Komitesi, 28 Ekim 1960 günü ve 10641 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 14 sayılı yasa ile 147 öğretim üyesinin üniversitedeki görevlerine son vermişti. 147 sayısı, büyük bir sayıdır. Hele, o tarihte yalnızca birkaç üniversitemiz bulunduğu anımsanırsa..." (s.97)
"Şu sözler 12 Mart döneminin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş'ın: 'Basında AP iktidarını, Türkiye'nin bozuk düzenini tenkit eden ne kadar yazar, ne kadar üniversite hocası varsa hepsini tutukladılar." (s.162)
"12 Eylülcüler 4 Kasım 1981'de 2547 Yükseköğretim Yasası'nı kabul ettiler. 4 Kasım'da yürürlüğe giren bu yasa ile üniversitemizin yapısı, çalışması baştan aşağı değiştirildi. Tüm üniversitelerimizin üzerinde kısaca YÖK olarak anılan Yükseköğretim Kurumu kuruldu."(s.217)
Yetkin, bu bölümde; üniversitelerden kimlerin atıldığına değil de kimlerin alıkonulduğuna, terfi ettirildiğine, yöneticiliğe getirildiğine örnekleriyle yer veriyor. Bunlar tarikatçıdır; aralarında yolda arabasının tekerinin patlamasını hoca efendinin hikmetine bağlayanlar, adam olup olmamayı, İslâm olup olmamaya bağlayanlar, Kuran-ı Kerim'de Astronomiye dair bilgiler olduğunu ileri sürenler, cinleri sınıflara ayıranlar, hattatların ömrünün uzun olacağını, insan beyninde dua, tapınma ve hürmet merkezlerinin olduğunu öne sürenler bile vardır.
ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ...
Darbeciler, bu her üç darbede de ortak bir şey daha yaptılar. O da Anayasa değişiklikleridir."12 Eylül, 12 Mart'ın yarım bıraktığı uygulamaları sonuçlandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında, 12 Mart, 12 Eylül'ün bir aşamasıdır. (s.157)
Diğer bir ortak özellik, sol karşıtlığı, hatta sol düşmanlığı ise ötekisi çalışanların mevcut haklarına getirilen kırpma, budama ve kısıtlamalardır.Öyle ki; "1980'de sendikalı işçi sayısı 5.721.074 iken, 1985'te bu sayı 1.711.254'e düştü. 1979'da ortalama işçi günlük ücreti 8.4 dolar iken 1985'te 4 dolara indi." (s.230)İşçi ücretlerindeki bu düşüş, dış borçlardaki artışı ile orantılıdır; "Dış borçlardaki artış ise, 1980'de 16.2, 1981'de 16.8, 1982'de 17.6; 1983'te 18.4; 1984'te 21.3; 1985'te 25.3; 1986'da 31.2; 1987'de 36 milyon dolara yükseldi." (s.230)
"BEN HOCA OĞLUYUM, DİNİ BİLİRİM..."
Bir ortak özellik ise dinciliğin (şeriatın) önünün açılmasıdır. Evren'in halkla konuşurken, "Ben hoca oğluyum, dini bilirim" gibi başlayan konuşmalarında, neyin günah-haram-sevap olduğunu sık sık halka anımsatmasına karşın; bu dönemdeki Anayasa değişiklikleri, özellikle de 81 Anayasası'nın 24. maddesi ile getirilen zorunlu din eğitimi konusu bunca önemine karşın kitapta yer almamış.
CIA'yı bu kitapta, her üç olayda da ülkemiz özelinde yeniden yeniden anımsıyoruz. Bu bağlamda; "Gerçekte, Şili'de neler olup bittiğine 12 Eylül 1980 sabahı baksaydık, ülkemizde nelerin olup biteceğini önceden görebilirdik. (s.233) diyor yazar. Ve ekliyor: "Bu kitabın başından beri ortaya konan gerçekler ise; Türkiye'nin emperyalizmin ağına düşmesi için, 12 Eylül'ün ulusal varlığımıza indirilen son darbe olduğunu kanıtlamaktadır." (s.234)Yine de ihtiyatı elden bırakmıyor: "...darbelerde Amerika'nın etkisini ve yönlendirmesini ordumuzda değil, fakat kişisel planda bazı subaylarda aramak gerek."(s.236) derken kitabın sonlarına doğru, önsözün ilk paragrafında ise şu arzusunu ve elbette endişesini dile getiriyor:"... Bunlar, ülkemizde ordunun iktidara el koyduğu üç günün tarihi. Acaba bu tarihlere bir yenisi eklenecek mi?..." (s.5)
ÇILGIN TÜRKLER NEREDEYDİ?..
Çetin Hoca bundan emin değil.Böyle olmalı ki önsözün son cümleleri de şunlar:"... ola ki, bu kitabı okuyacak birkaç bin kişi içinden bir ikisi de belki de yeni bir askeri müdahaleyi planlayan subaylardır. İşte o zaman; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül'de içine düşülen yanılgıları ve hatta ulusal çıkarlarımıza aykırı uygulamaları bir ölçüde ortaya koymuş bulunacağı için, bu kitabın az da olsa pratik bir yararı da olabilir belki, kim bilir?..." (s.9)Bu kitap; her yurttaşın değil sadece, er'inden generaline her askerin okuması, ibret alması, dersler çıkartması gereken bir kitap.
Ama eminim sonuçta; resim parçalarını yerine koydukları ve oluşan tabloyu bir bütün olarak gördüklerinde; okuyucular şu soruları sormayacaklar mıdır?...- Bunca olup bitenler orduya rağmen nasıl olabildi?...- Darbeci Türkler tüm bu işleri becerebilirlerken Çılgın Türkler neredeydi?... nTürkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika/ Çetin Yetkin/ Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Yay./ 265 s.
Hep Yanımda Kal
Gültekin EMRE
İlk romanı 2005 İnkılâp Roman Ödülü'nü alan Turgay Fişekçi de Nâzım Hikmet, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Salâh Birsel, Attilâ İlhan, Hulki Aktunç, Enis Batur, Güven Turan, Murathan Mungan, Metin Celâl, Tahir Abacı, Nevzat Çelik... gibi roman da yazan şairlerin arasına katıldı Hep Yanımda Kal ile.
Turgay Fişekçi, yalın şiirlerin, özlü denemelerin ustasıdır. Şiirindeki anlatım süslemesiz, dupdurudur. Onun şiir dili tertemiz, dibini olduğu gibi gösteren serin bir pınar gibidir. O, şiirde anlaşılır olmayı kendine ilke edinmiş, anlaşılmaz imgelerden hep kaçınmıştır. Romanında da bu anlayışını başarıyla sürdürüyor.
Toplumumuzun 1970'lerden sonra geçirdiği çalkantılı siyasal dönemden sıkı bir kesit sunuyor Turgay Fişekçi romanı Hep Yanımda Kal ile. O, romanında aranan ve gizlenmek zorunda olan Yusuf ile Aslı'nın aşkını ele alıyor arka plana ülkemizin siyasal ortamını yerleştirerek. Ülkemizde siyasal sıkıntıların halkımızın nefesini kestiği dönemler hiç eksik olmadı dense yeridir: Ne acılar, ne ölümler, ne işkenceler, ne hapislikler yaşandı yaşanıyor. Tümüyle siyasal bir roman değil Hep Yanımda Kal. Romanında, ne yazık ki pek fazla birlikte olamayan iki gencin yalın ve duyarlı sevgisini, yakınlaşmasını ustaca ele alıyor Turgay Fişekçi.Yusuf, bağlı olduğu örgütün yayın işleriyle uğraşmış, kitaplar çevirmiş ve sonuçta da 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış, hapis yatmak istemediği için de aranan bir devrimcidir.
TANIŞMA...
Aslı ile Yusuf'un tanışması yeni değildir aslında. Aynı örgütten ve farklı eylemlerin içinde yer almışlar. Karşılaştıklarında aralarında bir sıcaklık doğmuş, eylemleri gereği ise hep ayrı kalmışlar. Saklandığı için Yusuf Aslı'yı bir yıldır görememiştir sürekli onu düşünmesine karşın. Kostantin Simonov'un "Bekle Beni" şiirini dilinden düşürmeyen Yusuf, Gülay ile haber yollar Aslı'ya ve kendisini görmek istediğini söyler: Aslı "siyasal sorunların tartışıldığı" dernek odasındaki konuşmalarını ve Yusuf'la ilişkisini düşünür durmadan Gülay'dan sonra. "12 Eylül" ülkemizin suratına bir balyoz gibi indiğinde Aslı da çok korkmuştur çevresindekiler gibi. 2 yıl öğrenci derneğinde yönetim kurulu üyeliği yapmasına karşın tutuklanmaz. Katıldığı eylemlerden dolayı resmi belgelerde adı yer almaz. 1 Mayıs 1977'deki katliamda ayağı kırıldığı için siyasal eylemlerden bir süre uzak kalır. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'ndeki öğrenimini gecikmeli olarak tamamlar. Babası varlıklı bir doktordur. Kızının başına bir şey gelmemesi için onu yurtdışına yollamak ister. Aslı ise Eylül 1980'de Boğaziçi Üniversitesi'nde bulduğu bir Latince-Yunanca lisansüstü programına kaydını yaptırır. Aslı, biraz aykırı bir tiptir, kendi bildiği yolda yürümekten hoşlanır. Aykırı duruşunu hep korumaya çalışmıştır. Herkesin tersine Robert Kolej ya da Galatasaray Lisesi'ne gitmek yerine İtalyan Lisesi'ne girer. Onun aykırı duruşu babasının düzenli ve ilkeli yaşamına bir tepkidir bir bakıma.
Gülay'ın haberinden, kendisiyle buluşmak istemesinden sonra Yusuf'un kendisini aramasını sabırsızlıkla bekler Aslı. Telefonları dinlenebilir diye arayamayan Yusuf ona, yine Gülay'la, bir buluşma yeri önerir. Aslı, Yusuf'la buluşacağı gece heyecandan hiç uyuyamaz ve geçmişteki karşılaşmalarını, kendisi için unutulmaz olan anlarını yaşar, anımsar.
KAÇIŞ...
Yeniden bir araya geldiklerinde ise Yusuf'un yurtdışına çıkmasından başka bir umarı kalmadığını konuşurlar. Aslı onun bu eylemi gerçekleştirmesine, yüreği kan ağlayarak, destek olmaya çalışır. Ona kaçış talimleri yaptırır şişme botla. Yusuf'la Kaş'a kadar uzun bir geziyi, tatile çıkan bir çift görüntüsü vererek, gerçekleştirirler başlarına herhangi bir kaza gelmeden. Yol boyu Türkiye'nin Ege kıyılarını da doğası ve tarihiyle ustaca betimliyor Turgay Fişekçi. Sonunda, Yusuf, Aslı'yı geride bırakıp, tek başına şişme botla denize açılır Yunanistan'a doğru.
Bir romanı özetlemek ne kadar olasıdır, bilmiyorum. Okumak gerekiyor Hep Yanımda Kal'ı ki, onun dilinin, anlatımının, başarılı kurgusunun, sağlam öyküsünün tadına varılabilsin; Aslı ile Yusuf'un dünyalarına daha yakından sokulmak mümkün olsun.
YURTDIŞINDA YAŞAM...
Hep Yanımda Kal'da Aslı ile Yusuf'u, birbirleriyle doğru dürüst beraber olamayan iki insanın çağdaş masalını anlatıyor bize Turgay Fişekçi. Bu iki gencin daha sonraki yazgılarını, yaşamlarını bilmiyoruz. Turgay Fişekçi, umarım Hep Yanımda Kal'ın devamını da getirir. 12 Eylül'den sonra siyasal eylemleri nedeniyle yurtdışına çıkan pek çok ilerici, devrimci aydının ülke dışındaki yaşamlarına çok yakından tanıklık ettim 26 yıl boyunca, Berlin'de. Hiç de kolay olmadı pek çoğunun ayakta kalması, ruh sağlığını yitirmeden yaşamlarını sürdürmeleri. Ne acılara, yoksunluklara, özlemlere katlandılar onlar ve çoğu unutulup gitti. Pek çoğu ruh sağlığını yitirdi, arkasız, örgütsüz kaldı, perişan oldu. Türkiye'deki iktidarlar halkımıza hem içerde, hem de dışarıda pek çok sıkıntı yaşattı, aydınlarımızı acıdan acıya sürükledi. Yüreklerde kapanmaz yaralar açılmasına neden oldu. Ölümlere, işkencelere göz yumdu. Ülkemizin kalkınması için kafa yoran gençlere, aydınlara dayanamadı, eleştirileri göğüsleyemedi. İnsan avına çıkmayı yeğledi yönetimler, kurumlar. Ölenler öldü, yaralananlar iyileşemedi, ülkemiz bir türlü düzlüğe çıkamadı, Batı ülkeleri arasında hak ettiği yere varamadı. Soygun, talan, yağma sürdü de sürdü.
Turgay Fişekçi siyasal acıların, giderilemeyen özlemlerin üstüne kuruyor romanını. O kara günleri bire bir yaşamış biri olarak gözlemlerini, izlenimlerini ustaca yediriyor romanına. Kahramanların iç dünyalarına ustaca eğilmeyi de ihmal etmiyor. Dozunda siyasal eleştiriler, aşırılığa kaçmayan siyasal yorumlar ve gözlemler romanın sıcak ortamına ters düşmüyor.Turgay Fişekçi, bana göre, başarılı, şiirlerine uzak düşmeyen, içe işleyen, kolay kolay unutulmayacak, hüzünlü, buruk bir aşk öyküsü anlatmış bize Hep Yanımda Kal'da. Onun şiirlerini sevenler, umarım bu kitabına da duyarsız kalmazlar. Çünkü bu romanda yalnızca ülkemiz yok, hepimizin yaşadığı acı bir dönemin anımsattıkları da var. Geçmişimize, yaşadıklarımıza bir kez daha dönüp bakmamız gerektiğini de gündeme getiriyor Turgay Fişekçi romanıyla. O acı günler kimileri için çoktan bitmiş olabilir, bazıları için ise hâlâ sürüyor: Çünkü ülkemizde karşı duruşlarını sergileyen dinamik bir gençlik var.
Hep Yanımda Kal'ın girişinden kısa bir alıntıyla bitiriyorum sözümü:"Odaya gün ışığı dolduğunda Aslı, 'Sana mutfaktan çay getireyim,' diye kalkmaya davrandı.'Kalkma,' dedi Yusuf, 'hep yanımda kal, çayı kalkmadan getir.' " Hep Yanımda Kal/ Turgay Fişekçi/ roman/ İnkılâp Kitabevi/ 2006/ 156 s.
Bir Başka Gezmek
Çetin YİĞENOĞLU
Çukurova'nın aydınlık yüzlerinden köy enstitülü O. Nuri Poyrazoğlu yeni bir kitapla okur karşısında. Daha önce eğitim sorunları, gezi, halk bilim, şiir ve incelemeler üzerine on kitap yayınlayan Poyrazoğlu bu yeni çalışmasında özgün, özgün olduğu denli ilginç bir çalışma yapmış. Kitabın adında da vurgulanan "Gezisel Denemeler" daha ilk anda içeriğin derinliğine ilgiyi çeliyor.
Yazarın 'Önsöz'de de belirttiği gibi kitap 2000-2005 yılları arasında yaptığı yurtiçi gezi notlarına dayanıyor. Poyrazoğlu bu konuda şunları söylüyor:
"... yazılarda hem günlük, hem gezi, hem de deneme havası var. Öyle olduğu içindir ki kitaba, 'Gezisel Denemeler' adını eklemeyi uygun gördüm. Açıklamada geçen üç terimle (gezi, günlük, deneme) ilgili olarak genç okurlara yararlı olur düşüncesiyle, küçük küçük kimi anımsatmalar yapmak istiyorum."
Siz onun alçakgönüllü bir ifadeyle "...küçük anımsatmalar" dediğine bakmayın. Kitabın başında beşbuçuk sayfada çok önemli bir iş yapıyor ve ben bu işi biliyorum, diyenlere bile farklı bir bakış açısı sunacak bilgiler veriyor. Ne de olsa öğretmen... Pedagojinin piri olmuş birine yakışan bir bilgelikle öğretmiyormuş gibi yaparak gezi, günlük ve denemenin ne olduğunu bir güzel anlatıyor; eline sağlık.
ÖRNEKLER...
Bunun güzel örneklerini de kitaptaki on sekiz yazıda veriyor:
"50-100 metre arasında değişen daracık bir kıyı şeridi, arkasında birdenbire yükselen dağlar, dağların yamaçlarında çaylıklar... Bir de pek çok olan kızılağaç... Adı kızılağaç; ama görünüşüne göre kızıllıkla hiçbir ilgisi yok (Rize ile Sarp Arasında);
"Balmumundan yapılmış heykel sandığım, gözlerini açıp kapadığını görünce canlı olduğunu anladığım, Meryemana Evi'nin girişindeki elinde zikir tesbihi, Rönesans çağı ressamlarının fırçasından çıkmış tablolara benzeyen, ikonalar kadar güzel rahibeye bayıldım doğrusu... (Meryemana Evi'nde);
Adam kalktı, ceketini çıkardı, sandalyesine astı. Yaşından umulmayan bir çeviklikte, yer yer halaya, biraz Ege zeybeklerine benzeyen, yüzyıllarca önce Uzakasya'dan Anadolu'ya getirilmiş, İslamlık öncesi dinsel törenlerin süreği sandığım, şamanik örgelerle (figürlerle) dolu bir oyuna başladı. Oynarken eğiliyor, kalkıyor, yeri göğü kutsayan devinimler sergiliyordu. (Bir Köy Düğününde);
"Yine öyle oldu, durup kendisiyle seyleşmediğim için havlayarak beni uyarıyordu. Döndüm, 'Feleksiz, kusura bakma, çok üzgünüm bugün' dedim. Olup bitenleri anlattım. Söylediklerimi anlıyormuş gibi bakıyordu (sanırım anlıyordu). Başını bahçe demirleri arasına sokuyor, zincirlerini şakırdatarak inceli kalınlı, inlemeye benzer sesler çıkarıyordu. (Abisi Ahmet'le Altulaşım Yolculuğu)." Bir Başka Gezmek-Gezisel Denemeler/ O. Nuri Poyrazoğlu/ Ürün Yayınları/235 s.
Sensiz Olmuyor
Cihan OĞUZ
Ali Karagöz, emekli bir astsubay. Tam 21 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çalıştıktan sonra, 1986'da emekliye ayrılmış. Şiire de, emekli olduktan sonra, yani 39 yaşında başlamış. Bu geç buluşma, Ali Karagöz'ü basamakları çifter çifter atlamaya zorlamış. 1987 yılında "Benim Dünyam", 2002 yılında "Leylak Kokusunda" adlı şiir kitaplarını, 2000'de de Avcılar-Firuzköylü hemşerilerini anlatan "Balcıbük'ten Firuzköy'e" adlı anı ve inceleme kitabını yayımlayan Ali Karagöz, bu kez "Sensiz Olmuyor" adlı üçüncü şiir kitabıyla okur karşısına çıktı.
Şiir Ülkesi, Berfin Bahar, Şair Çıkmazı ve Aykırı Sanat gibi dergilerde şiirlerini yayımlayan Ali Karagöz, adeta geç bulduğu şiir sevdası için yollara düşen bir bektaşi dervişi. Değerli şair Aziz Kemal Hızıroğlu'nun deyimiyle, "şiirini çok hızlı bir ivmeyle geliştirerek değiştiren ve modern şiir dilinin yenilendiğini fark ederek dille hesaplaşan bir tarza yönelmiş" bir şair.
Aynı zamanda, son şiir kitabının kapağına, turnaların yanı sıra, kızının ve sevgili torunu Zehra Sultan'ın fotoğrafını koyacak kadar da kalender bir isim.
"Sensiz Olmuyor", "Saçlarını tarayan günbatısı/Muştularını getirir/Hüzünleri körükler özlem/Hasretini öpüyorum/Reyhan kokusu" dizeleriyle başlıyor.
Sevda şiirlerine sevdalı şair, kitabın üçüncü şiiri "Dur Gitme"de, bir adım daha atarak, "Dalımda açanımsın/Tek çiçeğim/Kapılmışsın gitmelere/Düşlerimiz ne olacak" sorusunu yöneltiyor.
"Sevdasını kendi büyüten" bir çocuk gibidir Ali Karagöz. "Düşünme beni/Üzünçlere alışığım/Sevincim senin olsun" derken bile, hafif bir sitem barındırır dizelerinde. Hayatın sillesi ile yüreğin atardamarı, birbiriyle buluşan çelişkileri, bir kılıç gibi saplar şaire:
"Fırtınalarla geçtiDalgalandı yaşamYangınlar küllendiHükmünü yitirdi unutuşAnılar tazelendiCan evimde yeniden melankoli"
"Genişleyen yanardağ ağzını" betimleyen "Kaldera" şiirinde de sürer bu izlek:
"Özlemlerle beslenenEy amansız tutkuBeni yalnızlığa bırakYarattığın depremler yeterYüreğimde açtığın kaldera"
Ali Karagöz, kitapta, "Yavan Geçmez Her Yaz" adlı şiire kadar olan bölümde, genelde sevda motifli ama naif, adım atmaktan çekinen bir şiirsel tutum gösterir. Dizelerdeki ürkeklik, bir hayatı incitmekten korkan kalın bir "koruyucu" zırh barındırır adeta. Ancak "Yavan Geçmez Her Yaz", Ali Karagöz'ün kabuğunu kırdığı, şiirsel söylemini sadece basit imgelere ve metaforlara tutsak etmediğini kanıtlayan bir dizeler bütünüdür. Bu şiirde artık şair, uzaktan sevdalara bel bağlayarak dilini peltekleştiren cesaretsiz bir mu |
Posted: 06:28, 2006-10-12 |
Comments (0) | Link |
|
DEVREKANİ'den Oğuz ATAY
|
DEVREKANİ'den -------------Oğuz ATAY
Yaşamı:
Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1952). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İDMMA İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Meydan Larousse'un hazırlanmasında çalıştı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü; bu hastalıktan kurtulamadı.
Tutunamayanlar adlı romanının 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanmasıyla dikkati çekti. Sonradan dergilerde öyküler de yayımladı. "Öykü ve romanlarında kent yaşamının karmaşası içinde yabancılan aydının dramını, modern roman tekniklerinden ve değişik anlatım biçimlerindenyararlanarak alaycı bir anlatımın ağır bastığı, ayrıntılara inen bir tutumla yansıtmaya çalıştığı görüldü."(Atilla Özkırımlı)Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.
Yapıtları:
1.Tutunamayanlar 1, 2(roman, 1971-1972; TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü, Şubat 1971; yeni basımı tek ciltte, 1984; ), 2.Tehlikeli Oyunlar (roman, 1973), 3.Korkuyu Beklerken ( öykü, 1975), 4.Bir Bilim Adamının Romanı (roman, 1975; Genç yaşta ölen mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967)'ın yaşamını konu alır. ) 5.Oyunlarla Yaşayanlar (oyun, Devlet Tiyatrosunda oynandı:1979 - 80; basımı 1985), 6.Günlük (1988), 7.Eylembilim (tamamlanmamış roman, 1998).
Hakkında Yazılanlar:
1.Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989), 2.Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)
ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ
Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," (KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar. Osmanlı döneminin alaylı hukuk sisteminden gelmektedir. Mesleğe polis olarak başlamış, 10 sene zabıtada çalışmış,17 sene de hukuk bürokrasisinin çeşitli görev basamaklarında bulunmuş, sistemin üst kademelerine kadar yükselmiştir. Ankara Hukuk Fakültesinden 1942 yılında 50 yaşındayken diploma alır.(Yıldız Ecevit, 24) 1933 yılında İnebolu'da görevli olduğu sırada orada Muazzez Hanımla evlenen Cemil Atay'ın ilk çocuğu Oğuz Atay da 1934 yılında İnebolu'da dünyaya gelir. Okul öncesi yılları İnebolu'da ve Kastamonu'da geçer. Anne Muazzez Hanım, toplumun ilk çalışan kadınlarındandır. Evlilikten sonra İnebolu'da başladığı ve 2 yıl sürdürdüğü ilkokul öğretmenliğini eşinin Kastamonu'ya atanması nedeniyle daha sonra Kastamonu'da İsfendiyarbey ilkokulunda (1938) devam ettirir. Aile içi eğitimde öğretmen annenin rolü büyüktür; Oğuz Atay'ın ilk öğretmenidir anne... Okumayı okula gitmeden daha 5 yaşında iken sökmüştür. Karşıt kişiliklerine karşın anne ve baba birbirlerinin dillerinden iyi anlamaktadırlar. Babanın milletvekili oluşuyla 27.03.1937'de Ankara'ya taşınır aile.
Küçük bir Anadolu kasabasından yaşam yoluna çıkıp, kendi çabasıyla kamu kesiminde ulaşılabilecek en üst düzeye yükselen bir Anadolu çocuğudur Cemil Atay. Bu, onu çevresinde saygın bir konuma getirmiştir. Anadolu geleneklerinde bir tür ağa konumudur bu. Ancak toprak ve köy sahibi feodal ağanınkinden farklı bir konumdur Cemil Atayınki; köylüyü sömürme üzerine kurulmamıştır: hami aydın kimliğiyle daha çok, veren biridir o. Kızı Okşan ögel, büyük kentteki evlerine babasının köylülerinin sık sık geldiğinden söz eder: "Köylülerinden birinin apandisi patlar birinin gözü rahatsızlanır birinin guatrı vardır; Gelip aylarca bizde kalırlardı." Dinsel baskının güçlü olmadığı, kaç-göçün yaşanmadığı bir yörenin insanlarıdır bunlar. Cemil Atay'ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir.
......... .........
HAKKINDA YAZILANLAR:
Mehmet Seyda: Yeni Dergi, Mayıs 1972; Rauf Mutluay: Cumhuriyet, 07.03.1971; Atilla Özkırımlı: Yeni Ortam, 28.10.1972; Zühtü Bayar: Barış gazetesi, 09.08.1972; Murat Belge: Yeni Dergi, Aralık 1972; Refika TANER-Asım BEZİRCİ: Seçme Romanlar, 1973, s.225-229 Doğan Hızlan: OA ile konuşma, Yeni Gazete, 16.03.1971; Pakize Kutlu: OA ile konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972; Faruk Haksal: Yeni Ortam, 12.11.1972; Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989), Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)
Hakkında yazılanlardan seçmeler için tıklayınız >>>>> ____________________________________________________________________ (*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir. (Sürecek)
|
|
Mehmet Tekerek 16-Haziran 2005 Perşembe
Tekerek, zorluklar içinde yazıyor 'Sıkıntı' ve 'Herşeye Rağmen' adlı kitaplara imza atan Mehmet Tekerek, kitaplarında, Almanya'da yaşayan göçmenlerin yaşamından kesitleri aktarıyor.
ALİ KARTAL
Mehmet Tekerek, yazarlığa Almanya'da zorluk içinde başlayan ve sürdüren biri. İlk kitabı "Sıkıntı", ikinci kitabı ise "Herşeye Rağmen" adlarını taşıyor. Kitaplarında yaşanmış gerçek hikayeler var. Yazar kitaplarında, özellikle Avrupa'ya gelen göçmenlerin yaşadıklarını anlatıyor. Çünkü yazar Tekerek, onların acısını, zorluklarını birlikte yaşamış.
Mehmet Tekerek Adana -Bahçe doğumlu. 1972 yılında işçi ailesi olarak Almanya'nın Mönchengladbach/Rheydt şehrine geldi. Kısa bir aradan sonra işçi olarak çalışmaya başladı. Matbaacılık mesleğini edindikten sonra zaman zaman yerel gazetelerde muhabir olarak çalıştı. 1986 yılında şiire ve öyküye yönelen yazarın, değişik gazete ve dergilerde bu çalışmaları yayınlandı. Çalışmasının odağını öyküler oluşturmasına rağmen yazar şiirden de kopmamaktadır. Ê
Mehmet Tekerek'in kimliği kendisinin deyimiyle yazılarından gizlidir ve oradan aranmalıdır. İkinci kitabı olan "Herşeye Rağmen"e "İnsancıklar" başlıklı şiiriyle başlıyor. Burada işsizlik ve iş ararken düşülen durum ve yarattığı psikoloji anlatılıyor.
Bu şiirin öylesine yazılmadığını öğreniyoruz Tekerek'ten. Çünkü yazar gerçektende uzun süredir işsiz kaldığını, hiç bir yerde iş bulamadığını söylüyor. İki kitabının da tüm masraflarını kendi cebinden ödemiş. Ama yazar Tekerek yaşadığı zorluklardan önce Almanya'ya gelişini anlatıyor. "Abim 1969'da Almanya'ya gelmişti, ben orta okulu bitirdikten sonra onun isteğiyle ve kararıyla okumak amacıyla 1972 yılında buraya gelmiş oldum. Almanya ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ben hiç hayatımda şehre de gitmemiştim. Yani doğduğum bahçe küçük bir yerdi oranın dışına çıkmadan direkt olarak Almanya'ya geldim."
Gerçek hikayeler dinledi
Saf yanlarından dolayı oldukça zarar gördüğünü ve hayat hakkında tecrübe edinmesinin de çok zamanını aldığını söylüyor. 25 yıl boyunca değişik işlerde çalıştığını belirten Tekerek, matbaacılık üzerine de meslek öğrendiğini dile getiriyor.
Tekerek yazarlığa ise nasıl başladığını şöyle ifade ediyor:
"Çalıştığım dönemde oldukça hikayeler dinliyordum ve bunları önemsiyordum. Bu hikayeleri yazmayı düşündüm. Başlangıçta bir hikayeyi yirmi otuz defa yazıp tekrar yırttığımı hatırlıyorum. Bir yazar yakaladığımda, yazılarımı ona gösterip fikir ediniyordum, bunların bana oldukça faydası oldu diyebilirim. Aslında ben kendime göre hikayeler yazmak istiyordum, fakat dinlediğim hayat hikayeleri beni başkalarının hikayelerini yazmaya götürdü. Bundan dolayı da yazdığım hikayeler aslında gerçekten yaşanmış olayların yazıya dökülmesidir diyebiliriz."
Rıza'nın hikayesi
Tekerek, Almanya'da yazmanın gerçekten zor bir iş olduğunu söylüyor. Yazdığı kitapların tüm masraflarını kendisi karşılamış. Yine Almanya'da Türkiye okuyucu potansiyelinin oldukça sınırlı olması, Türkiyelilerin okuma alışkanlığının az olması nedeniyle işlerinin daha da zorlaştığını belirtiyor.
İlk kitabı "Sıkıntı"nın Almancaya çevrildiğini, başarılı olunması durumunda diğer yazacağı kitapları da çevireceğini söyledi. Tekerek, "Sıkıntı" kitabında geçen Rıza'nın hikayesini anlatıyor. Tam 30 yıl sonra ortaya çıktığını ve bunun gerçek hikaye olduğunu dile getiriyor. Rıza, Şah döneminde Almanya'ya kaçan bir binbaşı. İşçilik yapmanın Rıza'ya çok ağır geldiğini söyleyen Tekerek, bu kişinin hergün eridiğini gördüğü için hikayesini yazdığını ifade etti. Yine alkolük birini anlatıyor kitabında. Bu kişi de alkolden kurtulmak istiyor, ancak bir türlü kurtulamıyor. Yazar, kitabında süslemelerin az olduğunu, daha fazla dökümanter niteliği taşıyan hikayeler olduğunu kaydediyor.
'Yalnız yaşayan biriyim'
Yazar Tekerek, insanların toplumda yalnızlığa itildiğini ve özellikle genç insanların günümüzde iş bulamadığını söylüyor. 40'ın üzerinde olanların ise, artık iş aramaktan bile vazgeçtiğini ve bu insanların da doğal olarak bunalıma, uyuşturucuya, içkiye kayarak toplumdan bir kopuş yaşadıklarını dile getiriyor. Çalışan insanın hayatının düzenli olduğunu söyleyen Tekerek, işinden olan kişinin ise, kısa zamandan yolunu şaşırdığını ve olumsuz bir yaşama kayabildiğini kaydediyor. Tekerek, "ben de yalnız yaşayan bir insanım, işimden atıldım yalnız kaldım, sorunum yok desem elbette olmaz. Bu anlamda yazdıklarım benim de hikayelerim denilebilinir. Fakat bunlara gurbetçi hikayesi denilmesine kesinlikle karşıyım, bizim yaptığımız gurbetçilik değil göçmenliktir, bu insanın doğuşuyla vardır" dedi.
'Yağmur' hikayesi...
Tekerek'in "Yağmur" adlı hikayesi de oldukça ilginç. Bu hikayede gerçekleri anlatıyor. Kürdistan'dan kaçmak zorunda kalan ilticacıların durumu anlatılıyor. Tekerek, ilticacıların toplumda yanlış bir yere konulduklarını ve yanlış tanıtıldıklarını söylüyor. Tekerek, birçok ilticacının tercümanlığını yaptığını belirterek, şunları dile getiriyor:
"Bu insanların neden kaçtığını geride nelerini bıraktıklarını biliyorum. Gelen Kürtlerin köyleri yok edilmişti, başka bir yaşam imkanları kalmamıştı, tek çare artık burası olmuştu. Türkiyeli demokrat ve devrimcilerde can korkusuyla kendini buraya atmışlardı. Geride nişanlısını, sevgilisini, anasını, babasını ve kardeşlerini, ayrıca halkını bırakmışlardı. Ben evi yakılan bazı kişilerin durumunu gözlerinden yaşlar akarak anlattıklarına şahit oldum. Bu hikayenin ismi de yağmur oldu. İltica eden kişi bana göre onurlu insandır, gelişlerinin nedenleri vardır, bunu anlatmak istedim.
Ben sisteme karşı olan bir kişiyim, bu sistemde kişilerin geleceğinde endişeli olduğunu görüyoruz. Herkes korkuyor, savaşlar çoğaldı, insanlık yok ediliyor, basın yayın büyük patronların eline geçmiş, sizin gibi yayınlar oldukça az artık. Yeni insanı temel alan bir sistemin hakim olmasını isterim. Bunun adına sosyalist mi denilir, yoksa başka bir isim mi takılır bu önemli değil, insanın yaşamını temel alan sistem bir gün mutlaka gelecektir."
15-Haziran 2005 Çarsamba
Şiirin gür sesi Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlılığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edası hakim.
VECDİ ERBAY
Kürt olmak zor iş. Kürtlerin Kürt kimliklerini yadsımadan politika yapmaları da öyle. Cumhuriyetin resmi tarihi Kürt siyasetçilerin neler yaşadıklarını gizlese de, gayri resmi tarih bunu gözler önüne seriyor. Gayri resmi tarihin yazıcıları da yine Kürt siyasetçiler. Anıları, deneyimleri, birikimleri kitap sayfalarına düştükçe gerçeğin önünü kapatan karanlık perde aralanıyor. İnsanın vicdanını, insafını, duyarlılığını, bilincini diri tutuyor.
Resmi tarih yazıcılarının tahrif ettiklerini onarıyor. Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay gibi Kürt siyasetçilerin yazdığı her satır bu anlamda önemlidir. Çünkü onlar yakın tarihin, siyasi hareketlerin, kültürel sıçramaların önemli şahsiyetlerindendirler; Musa Anter'in deyimiyle, tanığı ve sanığı olageldiler. Yazdıkları, tarihi okumanın değişik bir biçimidir.
Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru" adlı şiir kitaplarından söz etmek isterken düşündüm bunları. Çünkü Geylani'nin şiirleri, farklı bir disiplinle de olsa, aynı işlevi görüyor. Tanıklıklarını, izlenimlerini, dostlarını, yani Kürt halkıyla birlikte yaşadıklarını tarihsel olanla buluşturarak şiir cinsinden yazıyor, Geylani. Şiirlerinde ilk göze çarpan özellik bu. "Azad Nisan Yağmuru"nda yer alan şiirlerin tümünün kişilere yönelmesi de bu nedenle.
Hamit Geylani şu sıralar DEHAP içinde siyaset yapan Kürtlerden. Ama şiirle tanışması, şiir yazması yeni değil. "Yirmi Kurşunlu Yürek", tam yirmi sekiz yıl önce kitap olarak basılmış. O tarihte binlerce basılan kitap, yine Kürt halkının özgürlük mücadelesini veren siyasal bir oluşumun yararına satışa sunulmuş ve kısa sürede tükenmiş. Bir daha basılmayan kitabın günışığına çıkıp okurla buluşması için aradan yirmi sekiz yılın geçmesi beklenmiş.
Yirmi sekiz yıllık süre elbette bir tercihten dolayı değil, Geylani'nin de diğer Kürt siyasetçiler gibi atlattığı badirelerden kaynaklanıyor olsa gerek. Defalarca gözaltına alınıp hapis yatan, sürgün yaşayan, hayatını idame etmek için avukatlık yapan Geylani, bu süre içinde yeni şiirler yazsa da yayımlamak için hiç acele etmemiş. Ama işte, küstürdüğünü düşündüğü "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile birlikte "Azad Nisan Yağmuru"nu çıkardı okurun karşısına...
28 yıl sonra merhaba
"Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edasını taşıyor. "Neyleyim/namlusuna şiir süremediğim/namluyu" ya da "Oğlum olursa/onu kan ve öfkeyle emzirin/Eline yaşam dolu/ bir mavzer./Özgürlük harflerini/kurşunlarla yazsın/bu kutsal kavgada/sonuna kadar dirensin" diyecek kadar savaşçı bir şiirin izini sürer "Yirmi Kurşunlu Yürek". Yüksek sesle okunan, alanlara, kitlelere yönelmiş bir şiirdir.
Öte yandan "Yirmi Kurşunlu Yürek"te yer alan kimi şiirlerde alttan alta ince bir duyarlılık ve buna bağlı olarak şiir kaygısı da sezdirir kendini. "Ülkeden Ülkeye" böyle bir şiirdir: "Bir kız eliydi/yaralı boynumdan/esip geçen samyeli". Benzeri dizeler, "Azad Nisan Yağmuru" kitabında yer alan şiirlerde daha yetkinleşmiş olarak çıkar karşımıza.
Tarihe şiirli notlar düşüyor
"Azad Nisan Yağmuru" Hamit Geylani'nin 1976'dan bu yana yazdığı şiirlerin bir bölümünü oluşturuyor. Bu kitaptaki şiirler Pablo Neruda'dan, Akın Birdal'a, Musa Anter'den Ferhat Tepe'ye kadar siyasal bir misyon da yüklenmiş kişiler için yazılmış. Şiirler kişiler için yazıldığı için elbette güzelleme izleri taşıyor, ama Geylani'nin derdi salt bir güzelleme yapmak değil. Öyle olsa, şiirleri daha farklı kurgulardı muhtemelen. Eşi için yazdığı şiir de dahil, bütün şiirlerinde kişisel ve toplumsal tarihe şiirli notlar düşüyor, Geylani. Musa Anter'in vurulduğu gece yanında Orhan Miroğlu da vardır. Geylani, "Apê Musa" şiirini şu dizelerle bitirir: "Ben de aynı yaralı gecede/Yaşamdan bıçkılanmış/Fidan ve civanım/Miroğlu-Miranım/Ölmedim işte!/Kavgada yedi can-ı cananım/Apê Musa'nın aksaçlarına/Hayranım!.." Acılarla, anılarla akıp gelen şiir ünlemle bitiyor. Umuda, yaşama, direnişe ayarlanmış bir ünlemle.
Zaten Hamit Geylani'nin şiirlerinde yılgınlığın izine rastlamak mümkün değil. Yaşama ve özgür günlere inanan bir şair o. Hapis yatarken, sürgün yaşarken, dostlarını yitirirken ayakta durmasını bilmiş, özgürlük mücadelesini kesintisiz sürdürmüş bir şairin kitaplarıdır "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru".
Yirmi sekiz yıl sonra şair kimliğiyle okurun karşısına çıkan Geylani, "Dost bilsin, düşman bilsin/Kaşlarım hala keman kara" diyor. Şiirin gür sesini özleyenlerin haberi olsun...
12-Haziran 2005 Pazar
Rus yazarın Mevlana'sı Rus yazar Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir Mevlana Celaleddin Rumi portresi çiziyor.
VECDİ ERBAY
Mevlana Celaleddin Rumi iyi tanınıyor mu Türkiye'de, diye bir soru sorulsa, kekeme kalacağımız kesin. Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için, Türkiye aydın çevresine ve İslamcı kesime bakmak gerekiyor galiba. Çok ayrıntıya girmeden bakıldığında, Mevlana'yı, üstünkörü politik ve kültürel bilgimizle reddetmiş; onu tanıyanlar, dinsel yönleri nedeniyle sessiz kalmayı tercih etmiş; dini yönünü ön plana çıkaranlar ise ona sahip çıktıkça, 'gerici' bir Mevlana portresi çıkmıştır karşımıza da ondan.
Oysa bütün bu siyasal argümanlara, kaygılara itibar edeceğimize, "Mesnevi"sine bir göz atmak yeterli olacaktı Mevlana'yı tanımak için. Ama bunu yapamadık. Çünkü hazır bilgi kolay ulaşılır olduğu için her zaman daha çabuk alıcı bulmuş, öte yandan slogana daha yatkın olduğu için kışkırtıcı ve cazip olmuştur. Hazır bilgiyle donanmış dimağların Mevlana'yı daha tanımadan reddetmesi çok kolay. Mevlana, sloganlarla bir "softa" oldu, bir "sapkın" oldu. Ama unutulmadı Mevlana. Onu unutturmaya hiç kimsenin, hiçbir ideolojinin gücü yetmedi. Çünkü geride "Mesnevi" gibi dev bir eser bıraktı. Yaklaşık kırk bin dizenin yer aldığı "Divanı Kebir" ile dize sayısı dört bini bulan rubailer bıraktı geride.
Şiirlerinin yanı sıra söyleşilerinin toplandığı "Fihi ma-Fihi" adlı kitabı ile değişik kişilere yazılmış yüz kırk mektubu, kendisinden dünyaya kalan yazınsal ve düşünsel mirastır.
Onu tanıma, onunla semah dönme heyecanını yaşayan insanların yazdıkları ortada. Mevlana, en çok bu kitaplarla yaşıyor. Bu kitaplara ek olarak, ölümünden yüzyıllar sonra yazdıklarının, hayatı ve dünyaya bakışını mercek altına alan araştırmacıların incelemeleri de oldukça önemli.
Şu da var ki Mevlana'nın büyük bir deha olduğunu kimse inkar etmedi. "Mesnevi" ve diğer yapıtları, bu dehanın ürünüdür. Öte yandan Mevlana, düşlerini ve düşüncelerini hayata geçirmek için ikirciklenmemiş; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir şahsiyet.
Rus yazarın Mevlana'sı
Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında böyle bir Mevlana portresi çiziyor. Mevlana hakkında iki cümle kurmamın nedeni de bu kitap. Ama önce, Radi Fiş kimdir? Bunu kendi kaleminden öğrenelim: "1924'te Leningrad'da doğdum. Babam da yazardı. 1935'te ailemle birlikte Moskova'ya gittik. 1941'de okulu bitirdim. Aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başladı. Gönüllü olarak orduya yazıldım. Finlandiya cephesinde çarpışırken yaralandım., altı ay kadar hastanede kaldım. Oradan çıktıktan sonra Şarkiyat Enstitüsü'nün Çince bölümüne girmek istedim, yer yokmuş; Türkçe şubesine girdim, isabet olmuş. 1944'ten beri Türk edebiyatı ile uğraştım, Nazım Hikmet'le dost oldum. Sabahattin Ali, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli'nin şiirlerini Rusçaya çevirdim. İkinci mesleğim gemicilik. Gemiyle Küba'ya kadar gittim. Yük gemisinde ikinci kaptan olarak çalıştım."
1944'ten beri Türk edebiyatıyla uğraşan Radi Fiş, Mevlana gibi dev bir isimle karşılaşınca ilgisiz kalması mümkün değildi. Öyle ya, Yunus Emre'den Nazım Hikmet'e kadar Mevlana'yı tanıyıp da etkilenmeyen kaç edebiyat insanı var ki?
Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı yaklaşık yirmi yıllık bir çalışmanın sonunda kaleme almış. Mevlana'nın yazdıklarının yanı sıra, babası Bahaeddin Veled, öğretmeni Termezi, dostu Şemseddin Tebrizi, oğlu Sultan Veled ve Mevlana'nın ölümünden elli yıl sonra Ahmed Eflaki'nin yazdığı "Menakıb-ül órifin", yazarın yararlandığı başlıca kaynaklardır.
Yazarın da belirttiği gibi, kitapta adı geçen insanlar ve olayların tümü gerçektir ve yukarıda sözü geçen kaynaklardan yararlanılarak kimi boşluklar doldurulmuş, böylece bir Mevlana biyografisi çıkmış ortaya. Yazar, sık sık araya girmese, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana", rahatça roman olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Radi Fiş, biyografi çalışması yaptığının farkında olarak, bir kişilik olarak Mevlana romanı niteliğinde yazmış kitabını.
Belh'den Konya bozkırına
Babası Bilginler Sultanı Bahaeddin Veled, Belh kentinden göç etmeye karar verdiğinde Celaleddin henüz 12 yaşındadır. Çünkü Moğollar, geçtikleri yeri yakıp yıkıyor ve Belh kentine ilerliyorlar. Celaleddin, yolculuk boyunca çok insan tanıyacak, çok olaya, Moğolların mezalimine tanık olacak ve bütün bunlar, onun, dünyaya acıyarak bakmasına neden olacaktır. Kimseye boyun eğmeyen, gördüğü rüyadan sonra kendini "Bilginler Sultanı" ilan eden, herkesin bilgisi karşısında saygı duyduğu bir babası vardır Celaleddin'in. Babası ilk öğretmenidir, ardından dönemin en etkili bilginlerinin yanında yetişir Celaleddin. Dehası, öğretmenlerinden öğrendiklerini çok ileriye taşımasına olanak sağlar.
"Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı Radi Fiş 1972'de yayımlar. Kitabın Türkçe ilk baskısı 1990'da Yön Yayınları'ndan çıktı. Evrensel Basım Yayın tarafından yeniden basımı yapılan kitabın çevirisi Mazlum Beyhan'a ait. Kitap, biyografik roman meraklısına ve Mevlana'yı tanımak isteyenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum. Büyük şair ve filozofun, dostu Şemseddin Tebrizi için söylediği bir şiirden: "Tadına doyamadığım ömür gibi gidiyorsun ama bizi unutma/İnadımıza ayrılık atına eyer vurdun ama, bizi unutma/Gökkubbe altında ne dostlar bulursun sen ama/Eski dostunla bir ahdin var, o ahdi unutma/Ay değirmisini başına yastık ederken her gece/Dizimizi yastık ettiğin zamanları unutma/Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında gördüğün/Safran dalları ve ağustos gülleriyle kaplı aşk ovasını unutma/Ey Tebrizli Şems, yüzünü gördüğümden beri dinim aşktır/ Ey dinin övündüğü güzel, bizi unutma." SU..........Selma Ağabeyoğlu
Mevlana Aşk beladır, Aşk cefadır, Aşk vebaldir, Aşk sürgündür, Aşk ömre ziyandır, Aşk ki Mevlana’dır… Günlerdir Radi Fiş’in kaleme aldığı, çevirisini Mazlum Beyhan’ın yaptığı, Evrensel Basın Yayın’dan okuyucuya sunulan ‘Bir Anadolu Hümanisti Mevlana’ kitabını okuyorum.(286 sayfa) Yıllardır da, bir radyo programında Melon Şapka’nın tertemiz Türkçesi ve duygu dolu sesinden okuduğu Mevlana şiirlerini dinliyorum… Sahi Mevlana deyince neyi anımsıyorum. Bilgi dağarcığımdaki Mevlana var. Radikal İslam’ın aslında hiç olumlamadığı Mevlana, ikincisi ise gerçekten İslam’da devrim sayılabilecek düşünceleriyle, özellikle de beni yakından ilgilendiren şair yanıyla yüreğimi titreten, hümanist, bir derviş yürekli Mevlana… Mevlana deyince ilkin benim aklıma şu dizeleri geliyor; “Bir can var canında o canı ara Beden dağındaki gizli mücevheri ara! Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara! Ama dışarda değil, aradığını kendi içinde ara! “ diyen Mevlana’yı sevgili Sennur Sezer’in de onu anlatan yazısında altını çizdiği gibi bir felsefeci, dinde yobazlığın tüm normlarını yıkan yanıyla anlamaya çalışıyoruz en çok….. Mevlana deyince ateşin etrafında dönen pervaneler de gelir aklıma, O pervanedir… Bu aşkta ateş Şems’dir ki yakar. Ki burada kavram karışıklığı başlar… Mevlana…Şems…. Şems ki, maşukudur Mevlana’nın… Acısıdır, billur kadehte damıtılan sevdasıyla… Özlemdir… “Ey Şems seni göreli dinim aşktır benim” dedirten… Mevlana yurdundan sürgün, bilmediği bir bozkırda tekke şeyhi, ama en çok alim, sufi, şair ve illaki musiki şinas…..O ki sevgilisinde vücut bulduğu aşkla, sema’ya dönen, ellerini gökyüzünün mavisinden aldığı bereketi, canlara tamahsız dağıtan bir gönül sultanı... Onun inancıdır ki “ Haktan alınan, halka verilmelidir”. Onun içindir ki; Bir eli semada. Bir eli canlarda. Can kalptir. Can yoksul halktır. Can yürekte sıkışan aşktır… Can ki ‘ İnsan-ı Kamildir...’ Kamil insan ki dört kapıyı, kırk makamı aşan , sabırla kapıları geçen...Hakikate ulaşan marifet ehlidir… Hakikat ki, Yunus’u kapsayan, Şeyh Bedrettin’e yol gösteren... Hakikat ki, bir lokma, bir hırkanın nurunda , yaşayan tüm canlıların özgürlüğünü, eşitliğini savunan… Mevlan aşktır… Aşk kavgadır. Aşk hasrettir. Aşk erdemdir. Aşk Şemsin yüzünde ışıyan nur-u peydadır... Peyda yoldur. Yol erdemdir. Erdem vicdandır... Vicdan insan olma bilincidir. Bilinç insan sevgisinin ateşinde yanıp kül olamaktadır... Doğru ve dürüst insanla buluşmanın en onurlu yoludur… Bu yol aşkın ta kendisidir. Bu yolda yanıp kül olmak safsatayı, yobazlığı insan bilincinden itelemenin yoludur. Bu yolda insan sevgisi vardır… Ateşe düşen kuşlara sorun. Onlar isyan etmektedir, kirlenen dünyaya…Silahlarla kuşatılan bir dünyada öldürülen çocuklara…… Bu yüzdendir güzel insanın yüreğinde kanayan yaralar… Bu zulme itirazdır Mevlana’nın şu sözü……”Sevgi bilginin sonucudur.” İtirazımız …..Doluya tutulmuş gül bahçelerinin tarumarına….. “ Ne fayda sevgili…….Ne fayda…….
Çelik: Şiirin mekanı yoktur DİHA/VAN
İstanbul -Van Sanat Köprüsü etkinlikleri çerçevesinde Van Sanat Sokağı'nda bulunan Star 2000 Kitapevi'nde sevenleriyle bir araya gelen Şair Nevzat Çelik, şair ve şiire ilişkin düşüncelerini dile getirdi. Okuyucuların sorularını yanıtlayan Çelik, toplumda okumaya olan ilginin giderek zayıfladığını söyledi.
Star 2000 Kitap Evi'nde düzenlenen söyleşi ve imza gününe katılan Çelik söyleşiye "İtirazın İlk Şartı" adlı şiirini okuyarak başladı. "Şairler için cezaevi geleneği" diye bir ifadenin kullanılmaması gerektiğini belirten şair, toplumda okumaya ilginin giderek azaldığını, bunun da toplumsal koşullarla ilintili olduğunu kaydetti. "1980 ve 1990'lı yıllar arası toplumsal duyarlılık ile şu anki toplumsal duyarlılık maalesef aynı değil. Yolda birçok kişi beni çevirirken bana 'dışarı çıktıktan sonra neden kitap yazmadınız?' diyorlar. Bu arkadaşlarımız maalesef kitapçılara hiç uğramıyor. Umuyorum ki toplum olarak bu konuda yükselişe geçeriz" diye konuştu.
'İçerde yazmanın anlamı başka oluyor'
Şair olmanın okumaktan geçtiğine inandığını belirten Nevzat Çelik, ilk şiirlerinden itibaren okur ve eleştirmenlerden olumlu tepkiler aldığını ve bundan dolayı büyük heyecan duyduğunu belirterek şöyle devam etti: "İlk şiirim Şafak Türküsü isimli şiirdi. Bu yayınlandıktan sonra ismim dergilerde, şairlerin isimleri arasında yer alıyordu. Çok büyük anlam taşıyordu benim için. İçerde olmanız çok daha farklı bir anlam taşıyor. Orada bir baskı altındasınız. Sürekli bir baskı var ve birçok şey yasak."
Böyle olduğu için her şairin cezaevine girmesi gerekmediğini belirten şair çok erken yaşta okumaya başladığını ve 1984 yıllarının ardından kendisi de şair olmak gibi bir takım duyguları hissetmeye başladığını söyledi. Çelik "Şiiri gerçekten ciddiye aldığım yıllar, aslında cezaevine düştükten 1.5 yıl sonrasına dayanıyor. Daha sonra okuduğum kitap ve dergilerdeki şiirlere bakarak 'Ya bu şiirleri ben de yazabilirim hatta ben daha iyi yazarım' diye düşündüm" şeklinde konuştu.
Cezaevinde şiirler yazması nedeniyle "Cezaevi Şairi" olarak tanınmak istemediğini belirten Çelik, şiirin mekanının olmadığını söyledi. Çelik, "Cezaevi şairi, cezaevi geleneği diye bir şey yok. Cezaevi var, ona birşey demeyeceğiz. Ayrıca cezaevinde bulunan arkadaşlarımız da var. Ama edebiyatı asla cezaevi duvarları arasına sokmuyorum, şiirin mekanı yoktur. İçerde ya da dışarda yazma koşulları şairin tercihi değildir. o yüzden şairler yanlış tanımlanmasın" diye ekledi. | |
Posted: 11:18, 2006-10-11 |
Comments (0) | Link |
|
İletişim
KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ
_________ ::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTELERİ ::: __________________________
Alsah / Ağustos '06
AlsahBloklarıİndexi / Mayıs '06
AlsahBlogYazılarıSeçkisi (OnPunto) / Temmuz '06
AliŞahin'inBloknotu / Ekim '05
AliŞahin'inNotDefteri (OnPunto)/ Temmuz '06
AlsahEdebiyatGünlüğü / Haziran '06
AlsahEdebiyatGünlüğü (Nettesin) / Ağustos '06
ÇocukVeEdebiyatı / Ocak '06
DersimizEdebiyat / Mayıs '06
E - Edebiyat / Ağustos '06
Edebiy@t / Kasım '05
Edebiy@t 2005 / Eylül '05
EdebiyatDünyası / Aralık '05
Esintiler / Haziran '05
GeçmişGelecek / Şubat '06
GerçeğinSesi / Eylül '05
Gökırmak / Temmuz '05
Güldeste / EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05
GünCem / Temmuz '06
Güncem'den / Temmuz '05
Gündem (OnPunto)/ Temmuz '06
KastamonuNet / Eylül '05
KastamonuNet (Blogcu) / Aralık '05
Öykü / Ocak '06
ÖykülerÖykücüler / Aralık '05
RıfatIlgazArşivi / Ocak '06
RomanYazıları / Aralık '05
SanatVeToplum / Mayıs '06
SarıYazma / Ağustos '06
ŞiirlerŞairler / Aralık '05
TarihVeToplum / Eylül '06
Taşköprü'denBakış / Kasım '05
Taşköprü'denEsintiler / Ağustos '05
Taşköprü'nünSesi / Temmuz '05
TaşköprüYazıhamitKöyü / Ekim '05
UmudaYolculuk / Mayıs '06
YedinciSanat / Aralık '05
YenidenDergi / Kasım'05
YenidenDergi (OnPunto) / Temmuz '06
YenidenEdebiyat / Nisan '06
YenidenKastamonuNet
YeniDergi (OnPunto) / Temmuz '06
YeniEdebiyat / Ocak '06
YeniEdebiyat (Blogcu) / Kasım '05
YeniGündem / Ağustos '06
______________________________________________
*Ali ŞAHİN (alsah): Kastamonu- Taşköprü ______________________________________________
Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?). Halen Taşköprü ilçe merkezinde ikamet etmekteyim. ______________________________________________
İletişim İçin E- postalarım: ______________________________________________
alisahin37@gmail.com alisahin37@hotmail.com alisahin37@msn.com alisahin37@mynet.com alsah37@gmail.com alsah37@hotmail.com alsah37@msn.com alsah37@mynet.com. asahin37@gmail.com asahin37@hotmail.com asahin37@msn.com asahin37@mynet.com ______________________________________________
Bana ulaşmak için aşağıdaki e-mail adresini kullanın
ismim@sitemynet.com
______________________________________________
Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesinde bir il; Kastamonu ve ilçeleri: Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya ile ilgili siteler...
_____________________________________________
Bu sayfada zaman zaman ziyaret edip beğendiğimiz yöremizle ilgili Web sitelerinin linkleri bulunmaktadır. Sitenize kolayca ulaşmayı sağlayacak linkin bu sayfada yer almasını istiyorsanız lütfen bize bildirin.
Taşköprü'den Esintiler http://alisahin37.sitemynet.com ______________________________________________
T.C Kastamonu Valiliği
Abana Kaymakamlığı
Ağlı Kaymakamlığı
Araç Kaymakamlığı
Azdavay Kaymakamlığı
Bozkurt Kaymakamlığı
Cide Kaymakamlığı
Çatalzeytin Kaymakamlığı
Devrekani Kaymakamlığı
Daday Kaymakamlığı
Doğanyurt Kaymakamlığı
Hanönü Kaymakamlığı
İhsangazi Kaymakamlığı
İnebolu Kaymakamlığı
Küre Kaymakamlığı
Pınarbaşı Kaymakamlığı
Seydiler Kaymakamlığı
Şenpazar Kaymakamlığı
Taşköprü Kaymakamlığı
Tosya Kaymakamlığı |
Posted: 03:51, 2006-10-11 |
Comments (0) | Link |
|
Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*)
|
Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*) |
|
|
DOSYA: 1- ÖYKÜ KİTAPLARI ZAMANDİZİNİ
ALİ ŞAHİN _______________________________________________
Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1872 - 1929) / Ali ŞAHİN
1867 AZİZ: Muhayyelat-ı Aziz Efendi 1870/71 AHMET MİTHAT: Kıssadan Hisse 1870/71 AHMET MİTHAT: Letaif-i Rivayat 1871/72 AHMET MİTHAT: Durub-i Emsal-i Osmaniye Hükemiyatının Ahkamını Tasvir 1872/75 EMİN NİHAT: Müsameretname 1875 MEHMET CELAL: Cemile 1875 MEHMET CELAL: Venüs 1886 NÂBİZÂDE NÂZIM: Bahtiyar mıdırlar? (yılı ?) 1886 NÂBİZÂDE NÂZIM: Yadigârlarım uö 1888 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası 1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Bir Hâtıra 1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Karabibik uö(1890/1891) 1890 NÂBİZÂDE NÂZIM: Zavallı Kız uö (1889/1890), 1890 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Muhtıranın Son Yaprakları 1891 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Leylâ Yâhut Bir Mecnunun İntikâmı 1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Hâlâ Güzel uö 1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Haspa uö 1891 NÂBİZÂDE NÂZIM: Sevdâ uö 1891 RECAİZADE MAHMUT EKREM: Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi(u.ö) 1892 NÂBİZÂDE NÂZIM: Seyyie-i Tesâmüh uö 1892 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: Küçük Şeyler 1894 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bu Muydu? 1894 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Nâkil (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler: 1894-1896) 1896 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Heyhat 1896 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Küçük Fıkralar (3 Cilt) 1897 RECAİZADE MAHMUT EKREM: Şemsa (u.ö) 1897 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Hayat-ı Muhayyel 1898 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: Rumûz-ül Edeb (Hikâye, Hâtıra) 1898 VECİHİ: Halime (u.ö) 1898 VECİHİ: Hikaye-i Müntehabat Mecmuası 1900 SAMİPAŞAZADE SEZAİ: Rümuz-ül Edeb 1867 1900 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Yazın Tarihi 1901 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Haristan 1901 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Solgun Demet 1902 SAFFET ZİYA: Bir Safha-i Kalb 1909 CEMİL SÜLEYMAN (Alyanakoğlu): Timsal_i Aşk 1909 CEMİL SÜLEYMAN (Alyanakoğlu): Ukde 1909 MEHMET RAÛF: Âşıkane 1909 MEHMET RAÛF: İhtizar 1910 ÖMER SEYFETTiN: Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür 1910 TEPEYRAN, Ebubekir Hazım: Eski Şeyler 1910 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Hayat-ı Hakikiye Sahneleri 1911 ADIVAR ,Halide Edip: Harap Mabetler 1911 KESTELLİ, Raif Necdet: Hisler ve Fikirler 1913 AKA GÜNDÜZ: Türk Kalbi 1913 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Bir Serencam 1913 MEHMET RAÛF: Son Emel 1913 SAFA, Peyami: Bir Mekteblinin Hâtırâtı, Karanlıklar Kralı 1913 SAFFET ZİYA: Hanım Mektupları 1914 MEHMET RAÛF: Hanımlar Arasında 1914 SAFFET ZİYA: Kadın Ruhu 1914 UŞAKLIGİL, Halit Ziya: Bir Şi’r-i Hayal 1916 MEHMET RAÛF: Bir Aşkın Tarihi 1916 MEHMET RAÛF: Menekşe 1917 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Gençlik ve Güzellik 1918 İLERİ, Celal Nuri: Merhume (u.ö) 1918 KARAY, Refik Halit: Ago Paşa’nın Hatıratı 1918 ÖMER SEYFETTiN: Harem 1919 AKA GÜNDÜZ: Kurbağacık 1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Eski Ahbab 1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Recm 1919 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Roçild Bey 1919 KARAY, Refik Halit: 1919 Memleket Hikayeleri 1919 MEHMET RAÛF: İlk Temas İlk Zevk 1919 MEHMET RAÛF: Kadın İsterse 1919 MEHMET RAÛF: Üç Hikâye 1919 ÖMER SEYFETTiN: Efruz Bey 1919 ÖMER SEYFETTİN: Yalnız Efe 1919 SAFA, Peyami: İstanbul Hikâyeleri 1919 SEDES, Selami İzzet: Teselli (u.ö) 1920 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Kadınlar Vaizi 1920 MEHMET RAÛF: Pervaneler Gibi 1920 MEHMET RAÛF: Safo ve Karmen 1920 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Sepette Bulunmuş 1921 DEVRİM, İzzet Melih: Hüzün ve Tebessüm (düz-yazı şiirleriyle beraber) 1922 ? 1922 ADIVAR, Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt 1922 KARAY, Refik Halit: Guguklu Saat 1922 KESTELLİ, Raif Necdet: Ziya ve Sevda(mensureler-hikayeler) 1922 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Çağlayanlar 1922 SAFA, Peyami: Gençliğimiz 1922 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Bir Hikâye-i Sevda 1923 ADIVAR, Halide Edip: İzmir'den Bursa'ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Mehmet Asım'la birlikte) 1923 DERVİŞ, Suat: Ahmet Ferdi 1923 DERVİŞ, Suat: Behire’nin Talipleri 1923 GÖKTULGA, Fahri Celal: Talâk-ı Selâse 1923 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Sönmüş Yıldızlar 1923 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Rahmet 1923 KAYGILI, Osman Cemal: Altın Babası 1923 KAYGILI, Osman Cemal: Bir Kış Gecesi 1923 KAYGILI, Osman Cemal: Çuvalcı Şeyhinin Halefi 1923 MEHMET RAÛF: Aşk Kadını 1923 SAFA, Peyami: Aşk Oyunları 1923 SAFA, Peyami: Siyah Beyaz Hikâyeler 1923 SÂMİ PAŞAZÂDE SEZÂİ: İclâl (Hikâye, Hâtıra) 1923 TALU, Ercüment Ekrem: Teravihten Sahura 1924 DERVİŞ, Suat: Ben mi? 1924 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Meyhanede Hanımlar 1924 MEHMET RAÛF: Gözlerin Aşkı 1924 SAFA, Peyami: Süngülerin Gölgesinde 1924 SAFFET ZİYA: Silinmiş Çehreler,Beliren Simalar 1924 SELÂHATTİN ENİS (Ataabeyoğlu): Bataklık Çiçeği (1918-1928 arasında dergi ve gaz. Yay. Öyk. kitaplaştırılmamıştır) 1924 YALÇIN, Hüseyin Cahit: Niçin Aldatırlarmış? 1925 TALU, Ercüment Ekrem: Sevgiliye Masallar 1925 KAYGILI, Osman Cemal: Çingene Kavgası 1925 KAYGILI, Osman Cemal: Eşkıya Güzeli 1925 KAYGILI, Osman Cemal: Gonce'nin İntihârı 1925 SAFA, Peyami: Ateşböcekleri 1925 SAFA, Peyami: Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü 1925 TALU, Ercüment Ekrem: Sevgiliye Masallar 1926 GÖVSA, İbrahim Alaaddin: Şen Yazılar 1926 ÖMER SEYFETTİN: Gizli Mabet 1926 ÖMER SEYFETTİN: Yüksek Ökçeler 1926 TALU, Ercüment Ekrem: Kız Ali 1927 AKA GÜNDÜZ: Bu Toprağın Kızları 1927 GÖKTULGA, Fahri Celal: Kına Gecesi 1927 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Tanrı Misafiri 1927 GÜREVİN, Server Ziya: Komşunun Udu 1927 MEHMET RAÛF: Eski Aşk Geceleri 1927 TALU, Ercüment Ekrem: Güldüren Kitap 1927 TALU, Ercüment Ekrem: Gün Doğmayınca 1927 TALU, Ercüment Ekrem: Meşedi’nin Hikayeleri 1928 AKA GÜNDÜZ: Hayattan Hikayeler 1928 AKTAY, Salih Zeki: Evhamlı 1928 GEZGİN, Hakkkı Süha: Aşk Arzuhalcisi 1928 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Leylâ ile Mecnun 1928 ŞÜKÜFE NİHAL: Tevekkülün Cezası 1929 KORAY, Kenan Hulusi: Bir Yudum Su 1929 ÖRiK, Nahit Sırrı: Kırmızı ve Siyah
Ali ŞAHİN
Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930 - 1959) / Ali ŞAHİN
1930 GÜNTEKiN, Reşat Nuri: Olağan İşler 1931 CEM, Cemil Cahit: Gülünçlü Hikayeler 1931 ORTAÇ, Yusuf Ziya: Kürkçü Dükkanı (u.ö) 1932 KEMAL AHMET: Sokakta Harp Var (u.ö) 1932 ÖRiK, Nahit Sırrı: San'atkârlar 1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: İki Hödüğün Seyahati 1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Kâtil Bûse 1933 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Namusla Açlık Meselesi 1933 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil 1933 KUNT, Bekir Sıtkı: Memleket Hikayeleri 1933 ÖRiK, Nahit Sırrı: Eski Resimler 1933 SADRİ ERTEM: Bacayı İndir, Bacayı Kaldır 1933 SADRİ ERTEM: Silindir Şapka Giyen Köylü 1933 YiĞiTER, Umran Nazif: Kara Kasketli Amele 1934 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Tünelden İlk Çıkış 1934 ÖRiK, Nahit Sırrı: Eve Düşen Yıldırım 1934 SADRİ ERTEM: Korku 1934 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Hepsinden Acı 1935 KEMAL AHMET: Ağlayan Nar ile Gülen Ayva 1935 SABAHATTİN ALİ: Değirmen 1935 SADRİ ERTEM: Bay Virgül 1935 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Aşka Dair 1935 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Onu Beklerken 1936 ABASIYANIK, Sait Faik: Semaver 1936 BİLBAŞAR, Kemal: Anadolu’dan Hikayeler 1936 DEVRİM, İhsan: Evimiz 1936 MENTEŞOĞLU, Feridun Osman: Yurt Hikayeleri 1936 SABAHATTİN ALİ: Kağnı 1937 KUNT, Bekir Sıtkı: Talkınla Salkım 1937 SABAHATTİN ALİ: Ses 1937 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: İhtiyar Dost 1938 DEVRİM, İzzet Melih: Her Güzelliğe Âşık (gezi notlarıyla beraber) 1938 KAYGULU, Osman Cemal: Sandalım Geliyor Varda(Tekin Olmayan Kedi ile birlikte) 1938 KOÇU, Reşat Ekrem: Çocuklar 1938 KORAY, Kenan Hulusi: Bahar Hikâyeleri 1938 KORAY, Kenan Hulusi: Son Öpüş 1938 ÖMER SEYFETTİN: Ahmet Halit Kit.:ÖS Külliyatı (10 cilt) 1938 ÖMER SEYFETTİN: Asilzadeler(1963’te Efruz Bey adıyla) 1938 ÖMER SEYFETTİN: Beyaz Lale 1938 ÖMER SEYFETTİN: Bomba 1938 ÖMER SEYFETTİN: İlk Düşen Ak 1938 ÖMER SEYFETTİN: Mahcupluk İmtihanı 1938 ÖMER SEYFETTİN: Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (Dalga ) 1938 SADRİ ERTEM: Bir Şehrin Ruhu 1938 TARUS, İlhan: Doktor Moro'nun Mektubu 1938 YESARİ, Mahmut (Esat): Yakacık Mektupları (diğer öyk. Gaz. ve dergilerde kalmıştır.) 1939 ABASIYANIK, Sait Faik: Sarnıç 1939 AYGEN, Reşat Enis: Kılıcımı Sürüyorum 1939 GÖKŞEN, Enver Naci: İnan Bana 1939 GÖKTULGA, Fahri Celal: Keloğlan Çanakkale Muharebelerinde (u.ö) 1939 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Gönül Ticareti 1939 Halikarnas Balıkçısı: Ege Kıyılarından 1939 KORAY, Kenan Hulusi: Bahar Hikayeleri 1939 KORAY, Kenan Hulusi: Son Öpüş (u.ö) 1939 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: Kadın Pençesi 1940 ABASIYANIK, Sait Faik: Şahmerdan 1940 AHISKALI, Yusuf: Bizden İyileri 1940 KARAY, Refik Halit: Gurbet Hikayeleri 1940 KORAY, Kenan Hulusi: Bir Otelde Yedi Kişi 1949 ? 1941 BİLBAŞAR, Kemal: Cevizli Bahçe 1941 HİSAR, Abdülhak Şinasi: Fahim Bey ve Biz R ? 1941 KOCAGÖZ, Samim: Telli Kavak 1941 KUNT, Bekir Sıtkı: Herkes Kendi Hayatını Yaşar 1941 YiĞiTER, Umran Nazif: İçimizden Birkaçı 1942 GÖKŞEN, Enver Naci: Son Çare 1942 KORAY, Kenan Hulusi: RBK Pansiyonu (tefrika) 1943 AKTAY, Salih Zeki: Mine Çiçekleri 1943 BEĞENÇ, Cahit: Sedef Kız 1943 DEVRİM, İhsan: Yemen Türküsü 1943 EDİBOĞLU, Baki Süha: Sel Geliyor 1943 GÖKTULGA, Fahri Celal: Eldebir Mustâfendi 1943 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Melek Sanmıştım Şeytanı 1943 SABAHATTİN ALİ: Yeni Dünya 1943 ŞENGİL, Salim: Kafasını Törpüleyen Adam 1943 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Abdullah Efendi'nin Rüyaları 1944 AĞAOĞLU, Samet: Strasburg Hatıraları 1944 AHISKALI, Yusuf: Kocakarının İki Oğlu 1944 BİLBAŞAR, Kemal: Pazarlık 1944 ESEN, Mekki Sait: Dünden ve Bugünden Hikayeler 1944 HİSAR, Abdülhak Şinasi: Çamlıcadaki Eniştemiz R? 1945 ZORLUTUNA, Halide Nusret: Beyaz Selvi 1946 AKBAL, Oktay: Önce Ekmekler Bozuldu 1946 BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı: Yalnızlar 1946 BENGÜ, Memet Fuat: Aşk ve Süküklüböcek(BALTACIOĞLU, Tuna ile.) 1946 ESENDAL, Memduh Şevket: Hikâyeler (I ve II) 1946 KOCAGÖZ, Samim:Sığınak 1947 FELEK, Burhan: Felek 1 1947 Halikarnas Balıkçısı: Merhaba Akdeniz 1947 KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri: Milli Savaş Hikâyeleri 1947 SABAHATTİN ALİ: Sırça Köşk 1947 TARUS, İlhan: Tarus'un Hik(yeleri 1947 TİRALİ, Naim: Park 1948 ABASIYANIK, Sait Faik: Lüzumsuz Adam 1948 BEĞENÇ, Cahit: Deli Dere 1948 ENSON, Cevat Tevfik: Gramofonlu Garsoniyer 1948 FELEK, Burhan: Felek 2 1948 GÖKTULGA, Fahri Celal: Avur Zavur Kahvesi 1948 KUNT, Bekir Sıtkı: Yataklı Vagon Yolcusu 1948 NESİN, Aziz: Geriye Kalan 1948 ORAN, Bülent: Pabuçlar 1948 TİRALİ, Naim: Yirmibeş Kuruşa Amerika 1948 YiĞiTER, Umran Nazif: Yaşamak İçin 1949 AKBAL, Oktay: Aşksız İnsanlar 1949 BUĞRA, Tarık: Oğlumuz 1949 ENGİN, İlhan: İnsanlar Bilselerdi 1949 GÖKŞEN, Enver Naci: Durakta Bir Adam 1949 İLTER, Şahap Sıtkı: (“Seçilmiş Hikayeler Dergisi”Şahap Sıtkı özel sayısı) 1949 ORHAN KEMAL: Ekmek Kavgası 1949 TANER, Haldun: Yaşasın Demokrasi 1949 YESARİ, Afif: Tren Yolu 1950 ABASIYANIK, Sait Faik: Mahalle Kahvesi 1950 AĞAOĞLU, Samet: Zürriyet 1950 ÖZAY, Mahmut: O Mübarek Selviler 1950 TARUS, İlhan: Apartman 1950 UŞAKLIGİL, Halid Ziya: İzmir Hikâyesi 1950 YALÇIN, Efzayiş Suat: Kırk Kapısı 1951 ABASIYANIK, Sait Faik: Havada Bulut 1951 ABASIYANIK, Sait Faik: Kumpanya 1951 GÜNER, Tarık: Peynir Ekmek 1951 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Bir Tesbih Tanesi 1951 KOCAGÖZ, Samim: Sam Amca 1951 ORHAN KEMAL: Sarhoşlar 1951 TANER, Haldun: Tuş 1951 TURHAN, Seyfettin: Yol Parası 1951 YiĞiTER, Umran Nazif: Gar Saati 1952 ABASIYANIK, Sait Faik: Son Kuşlar 1952 BENER, Vüs'at O.: Dost (1952, Yaşamasız'la birlikte 1977) 1952 BUĞRA, Tarık: Yarın Diye Bir Şey Yoktur 1952 ERDİNÇ, Fahri: Akrepler 1952 GÖKŞEN, Enver Naci: Çardak Altı 1952 Halikarnas Balıkçısı: Egenin Dibi 1952 HİSAR,Abdülhak Şinasi: Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği 1952 KUNT,Bekir Sıtkı: Ayrı Dünya 1952 ORHAN KEMAL: Çamaşırcının Kızı 1952 SABA ,Ziya Osman: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952 TARUS ,İlhan: Karınca Yuvası 1952 YAŞAR KEMAL: Sarı Sıcak 1953 AĞAOĞLU, Samet: Öğretmen Gafur 1953 AKBAL, Oktay: Bizans Definesi 1953 BİLBAŞAR, Kemal: 1953 Pembe Kurt 1953 GÖKTULGA, Fahri Celal: Salgın (Seçmeler) 1953 GÜNEY, Gaffar: Tellak Ali 1953 GÜNTEKİN, Reşat Nuri: Harabelerin Çiçeği 1953 HANÇERLİOĞLU, Orhan: İnsansız Şehir 1953 MERiÇ,Nezihe: Bozbulanık 1953 TANER, Haldun: Şişhaneye Yağmur Yağıyordu 1953 TARUS, İlhan: Ekin İti 1953 TİRALİ, Naim: Aşka Kitakse 1954 ABASIYANIK, Sait Faik: Alemdağ'da Var Bir Yılan 1954 ABASIYANIK, Sait Faik: Az Şekerli 1954 AKBAL, Oktay: Bulutun Rengi 1954 AKSAL, Sabahattin Kudret: Gazoz Ağacı 1954 BUĞRA,Tarık: İki Uyku Arasında 1954 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Bu Dağın Ardı 1954 HALİKARNAS BALIKÇISI: Yaşasın Deniz 1954 KOCAGÖZ, Samim: Cihan Şoförü 1954 KÖRÜKÇÜ, Muhtar: Anadolu Hikayeleri 1954 ORHAN KEMAL: 72. Koğuş 1954 ORHAN KEMAL: Grev 1954 TANER, Haldun: Ayışığında Çalışkur 1954 TANER, Haldun: On İkiye Bir Var 1954 TARUS, İlhan: Köle Hanı 1954 YESARİ, Afif: Hafta Tatili 1954 YiĞiTER, Umran Nazif: Tepedeki Ev 1954 YÖRÜK, Cengiz: Yoldaki Taşlar 1954 YÜCEL, Tahsin: Uçan Daireler 1955 ABASIYANIK, Sait Faik: Tüneldeki Çocuk 1955 ADİL, Fikret: İntermezzo (u.ö) 1955 AKBAL, Oktay: İkisi (İki eski kitabı bir arada y.bas.) 1955 ARPAD, Burhan: Dolayısıyla 1955 BAYKURT, Fakir: Çilli 1955 BAYSAL, Faik: 1955 Perşembe Adası 1955 CUMALI, Necati: Yalnız Kadın 1955 ERDİNÇ, Fahri: Asi 1955 GÖKTULGA, Fahri Celal: Rüzgâr (Fıkralarıyla birlikte) 1955 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Hasangiller 1955 KEMAL TAHiR: Göl İnsanları 1955 KİŞMİR, Celalettin: Peynir Gemisi 1955 NESİN, Aziz: Fil Hamdi 1955 NESİN, Aziz: İt Kuyruğu 1955 NESİN, Aziz: Yedek Parça 1955 NESİN, Aziz: Yepetaş 1955 SELİMOĞLU, Zeyyat: Kavganın Sonu ve Başı 1955 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Yaz Yağmuru 1955 TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan: Çingene Pilici (u.ö) 1955 YÜCEL, Tahsin: Haney Yaşamalı 1956 ABASIYANIK, Sait Faik: Mahkeme Kapısı 1956 AĞAOĞLU, Tektaş: Ölümden Hayata 1956 AKSAL, Sabahattin Kudret: Yaralı Hayvan (yeni öykülerle birl. toplu bas., 1983) 1956 BİLBAŞAR, Kemal: 1956/81 Üç Buutlu Hikayeler 1956 BUYRUKÇU, Muzaffer: Katran 1956 CUMALI, Necati: Değişik Gözle 1956 ERGÜDER, Özcan: Maskeli Balo 1956 KENT, Tevfik: Çelik Yıldırım 1956 MERiÇ, Nezihe: Topal Koşma 1956 NESİN, Aziz: Damda Deli Var 1956 ORAN, Bülent: Kapatma 1956 ORHAN KEMAL: Arka Sokak 1956 ÖMER SEYFETTİN: Nokta 1956 SEPETÇİOĞLU, Mustafa Necati: Abdürrezzak Efendi 1957 AĞAOĞLU, Samet: Büyük Aile 1957 BENER, Vüs'at O.: Yaşamasız 1957 BUYRUKÇU, Muzaffer: Acı 1957 CUMALI, Necati: Değişik Gözle 1957 ENGİN, İlhan: Asya Gribi 1956 ? 1957 ENGİN, İlhan: Üç Hovarda 1957 FELEK, Burhan: Vatandaş Ahmet Efendi 1957 HALİKARNAS BALIKÇISI: Gülen Ada 1957 ILGAZ, Rıfat: Donkişot İstanbul’da 1957 ILGAZ, Rıfat: Radarın Anahtarı 1957 İLTER, Şahap Sıtkı: Çırılçıplak 1957 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Vezir Düşü 1957 KANIK, Adnan Veli: Kaynana 1957 KANIK, Adnan Veli: Seçim Konuşmaları 1957 KANIK, Adnan Veli: Uçan Daireler 1957 KAYACAN, Feyyaz: Şişedeki Adam 1957 MAKAL, Mahmut: Kuru Sevda 1957 NESİN, Aziz: Deliler Boşandı 1957 NESİN, Aziz: Hangi Parti Kazanacak? 1957 NESİN, Aziz: Kazan Töreni 1957 NESİN, Aziz: Koltuk 1957 NESİN, Aziz: Mahallenin Kısmeti 1957 NESİN, Aziz: Ölmüş Eşek 1957 NESİN, Aziz: Toros Canavarı 1957 ORAN, Bülent: Üç Bacaklı Kedi 1957 ORHAN KEMAL: Babil Kulesi 1957 ORHAN KEMAL: Kardeş Payı 1957 ORHON, Orhan Seyfi: Düğün Gecesi 1957 ÖZKAN, Hakkı: Kuşlar Gibi 1958 ABASIYANIK ,Sait Faik: Havuzbaşı 1952 ? 1958 AKBAL , Oktay: Berber Aynası 1958 AŞKUN, Vehbi Cem: Öksüz Yusuf 1958 CEYHUN, Abdülkadir: Yeni Elbiseler 1958 ESENDAL, Memduh Şevket: Mendil Altında 1958 ESENDAL,Memduh Şevket: Otlakçı 1958 HAFİFBİLEK, Celal: Camekandaki Kız 1958 İLTER, Şahap Sıtkı: Bulut Gelir Pare Pare 1958 KANIK,Adnan Veli: Sosyete 1958 KOCAGÖZ,Samim: Ahmedin Kuzuları 1958 NESİN, Aziz: Bay Düdük 1958 NESİN, Aziz: Havadan Sudan 1958 NESİN, Aziz: Memleketin Birinde 1958 NESİN, Aziz: Nazik Alet 1958 ÖZLÜ, Demir: Bunaltı 1958 SİVRİ, İsmail: Yeşil Pancurlu Ev 1958 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Şeytansız 1958 YÜCEL, Tahsin: Düşlerin Ölümü 1959 AKIMSAR, Besim: Mehmet Efendi Tuhaf Adamdır 1959 ALPSAL, Aysel: Sıkıntı Odası 1959 BAYKURT, Fakir: Efendilik Savaşı 1959 BUYRUKÇU, Muzaffer: Korkunun Parmakları 1959 DURU, Orhan (Mehmet): Bırakılmış Biri 1959 EDGÜ, Ferit: Kaçkınlar 1959 HALICI, Mehdi: Gülen İnek 1959 HEKİMOĞLU, Yücel: Ham Meyve 1959 ILGAZ, Rıfat: Bizim Koğuş 1959 İLTER, Şahap Sıtkı: Gülen Ayva Ağlayan Nar 1959 KUTLAR, Onat: İshak 1959 MAKAL, Mahmut: Köye Gidenler (u.ö) 1959 NESİN, Aziz: Aferin 1959 NESİN, Aziz: Gıdı Gıdı 1959 NESİN, Aziz: Kör Döğüşü 1959 NESİN, Aziz: Mahmut ile Nigar 1959 ÖZKAN, Hakkı: Kıvılcım 1959 ÖZKİŞİ, Bahaeddin: Bir Çınar Vardı 1959 SABA , Ziya Osman: Değişen İstanbul 1959 TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan: Sıfırdan Önce 1959 TOPÇU, Nurettin: Taşralı
Ali ŞAHİN
Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3/ Ali ŞAHİN
1960 AHISKALI, Yusuf: Bonnard’ın Tablocuğu 1960 AŞÇI, Abdullah: Bekar Adam 1960 ATILGAN, Yusuf: Bodur Minareden Öte 1960 ERDİNÇ, Fahri: Memleketimi Anlatıyorum 1960 GÖKTULGA, Fahri Celal: Çanakkale'deki Keloğlan 1960 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Güzel Avrat Otu 1960 NESİN, Aziz: Ah Biz Eşekler 1960 NESİN, Aziz: Gözüne Gözlük 1960 NESİN, Aziz: Hoptirinam 1960 ÖNAL, Safa: Dünyanın En Güzel Gemisi 1960 ÖZ, Erdal: Yorgunlar 1960 ÖZYALÇINER, Adnan: Panayır 1960 SORAN, Sabri: Bozacının Kızı 1960 UYSAL, Hayrettin: Yollar Çamur 1961 BAYKURT, Fakir: Karın Ağrısı 1961 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bulanık Resimler 1961 CEYHUN, Demirtaş: 1961 Tanrıgillerden Biri 1961 ÇELEN, Meral: Güllü Güzel 1961 DUYGULU, Behiç: Ağlama N’olur 1961 ERBiL, Leylâ: Hallaç 1961 GÜRMAN, Oktay Rıza: Güldürge 1961 NESİN, Aziz: Bir koltuk Nasıl Devrilir? 1961 NESİN, Aziz: Yüz Liraya Bir Deli 1962 ARDAĞI, Adnan: Bizim Evin Savaşları Güzeldi 1962 BARAN, Münife: Bir Sokak Bir Semt,Bizim Hüsnü Bey ve Nato 1962 BAŞARAN, Mehmet: Aç Harmanı 1962 BENER, Vüs'at O.: Ihlamur Ağacı 1962 BUYRUKÇU, Muzaffer: Kuyularda 1962 CUMALI, Necati: Susuz Yaz 1962 DURU, Orhan: Denge Uzmanı 1962 EDGÜ, Ferit: Bozgun 1962 GÜREL, Ferzan: Evcilik Oyunu 1962 ILGAZ, Rıfat: Kesmeli Bunları 1962 ILGAZ, Rıfat: Nerde O Eski Usturalar? 1962 ILGAZ, Rıfat: Saksağanın Kuyruğu 1962 İŞLEK, Nevin: İkindi Güneşi 1962 KAYACAN, Feyyaz: Sığınak Hikâyeleri 1962 NESİN, Aziz: Biz Adam Olmayız 1962 ÖMER SEYFETTİN: Rafet Zaimler Yayınevi (ÖS’in Toplu Eserleri/11cilt.) 1962 ÖZTURANLI, O. Zeki: Mühür 1962 SEYDA, Mehmet: Beyaz Duvar 1962 SEYDA, Mehmet: Zonguldak Hikâyeleri 1962 SOYSAL, Sevgi: Tutkulu Perçem 1962 ŞiPAL, Kâmuran: Beyhan 1962 YiĞiTER, Umran Nazif: Aşk Üçgeni 1963 DUYGULU, Behiç: Sırtlan Bayırı 1963 GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi: Eti Senin Kemiği Benim 1963 ILGAZ, Afet: Bedriye 1963 KARASU, Bilge: Troya'da Ölüm Vardı 1963 ORHAN KEMAL: Dünyada Harp Vardı 1963 ORHAN KEMAL: Mahalle kavgası 1963 ÖMER SEYFETTİN: Eski Kahramanlar(1970 ‘te “Kahramanlar” adıyla.) 1963 ÖZLÜ, Demir: Soluma 1963 ÖZYALÇINER, Adnan: Sur 1963 SEYDA, Mehmet: Başgöz Etme Zamanı 1963 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Bu Kadar Değilim 1963 ULUSOY, Yusuf Ziya: Devlet Kuşu 1963 YESARİ, Afif: Dudakları Barut Kokuyordu (polisiye öykü) 1964 AĞAOĞLU, Samet: Hücredeki Adam 1964 AKÇAM, Dursun: Maral 1964 ARISOY, M. Sunullah: Tedirginin Biri 1964 ARPAD, Burhan: Opera 1964 BAHADINLI, Yusuf Ziya: İtin Olayım Ağam 1964 BAŞARAN, Mehmet: Zeytin Ülkesi 1964 BAYKURT, Fakir: Cüce Muhammet 1964 BUĞRA, Tarık: Hikayeler (dört öykü ilaveli seçmeler) 1964 EMİR, Sabahat: Ceviz Oynamaya Geldim Odana 1964 GÖKŞEN, Enver Naci: Elebaşı 1964 İLTER, Şahap Sıtkı: Şubat Gecesi 1964 KAYACAN, Feyyaz: Cehennemde Bir Yusuf 1964 KOCAGÖZ, Samim:Yolun Üstündeki Kaya 1964 ONUR, Necmi: Asker Cigarası 1964 ÖKMEN, Necdet: Köpeğin Biri 1964 ÖMER SEYFETTİN: Aşk Dalgası(küçük öyküleri ile) 1964 ÖZAY, Mahmut: Yorgo 1964 SEYDA, Mehmet: Oyuncakçı Dükkanı 1964 SÖZER, Vural: Gümüş Kulplu Dünya 1964 ŞiPAL, Kâmuran: Elbiseciler Çarşısı 1964 ÜSTÜN, Nevzat: 1964 Yaşama Duvarı 1964KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Öhhöööö 1965 AĞAOĞLU, Samet: Katırın Ölümü 1965 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Güllüceli Kazım (u.ö) 1965 BURAK, Sevim: Yanık Saraylar 1965 ÇALAPALA, Rakım: Aşk İnsanı Güzelleştirir 1965 ÇALAPALA, Rakım: Işıklı Pencere 1965 DEMİRSEREN, Bedii: Büyük Balıklar 1965 ESENDAL, Memduh Şevket: Temiz Sevgiler 1965 GÜREL, Ferzan: Şeftali Çiçekleri 1965 ILGAZ, Afet: Başörtülüler 1965 ILGAZ, Rıfat: Geçmişe Mazi 1965 ILGAZ, Rıfat: Şevket Ustanın Kedisi 1965 İNANÇ, Remzi: Adle ‘Adile’ ? 1965 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Sevmek Diye Bir Şey 1965 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Ruh Burkuntularından Hikâyeler 1965 MERiÇ, Nezihe: Menekşeli Bilinç 1965 NAZIM HİKMET: İt Ürür,Kervan Yürür (fıkralar,hikayeler) 1965 NESİN, Aziz: İhtilali Nasıl Yaptık? 1965 NESİN, Aziz: Rıfat Bey Neden Kaşınıyor? 1965 NESİN, Aziz: Sosyalizm Geliyor Savulun 1965 NESİN, Aziz: Yeşil Renkli Namus Gazı 1965 TOSUNER, Necati: Özgürlük Masalı 1965 ÜSTÜN, Nevzat: Almanya Almanya 1965 YÖRÜK, Cengiz: Çölde Bir Deve 1966 ACARLAR, Erdoğan: Koca Bebeklere Masallar 1966 ANIL, Yavuz İsmet: Mutlu Olmak 1966 ARPAD, Burhan: Taşı Toprağı Altın 1966 AŞIKOĞLU, İsmail: Gitmek Üstüne 1966 BUYRUKÇU, Muzaffer: Cehennem 1966 GÜRMAN, Oktay Rıza: Köpek Isıran Adam 1966 İLKİN, Metin: Konuşmak 1966 İLKİN, Metin: Mescit Çıkmazı 1966 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Yabanın Adamları 1966 MUSTAFA NİYAZİ: Pazar Ekmeği 1966 ORHAN KEMAL: İşsiz 1966 ÖZAY, Mahmut: İhtiyar Elma Ağacı 1966 ÖZLÜ, Demir: Boğuntulu Sokaklar 1966 SARIİSMAİLOĞLU, Ayhan: Baba Lüferle Balıkçı 1966 UÇAR, Yılmaz: İstanbul Düşü 1966 ÜRGÜP, Fikret: Van 1966 ÜSTÜN, Nevzat: Çıplak 1966 YURDAKUL, Ahmet: Despina’nın Gözyaşları 1966 YÜCEL, Şevket: Görmeden Gidenler 1967 UÇUK, Cahit: Cennet Bağı 1967 AKBAL, Oktay: Yalnızlık Bana Yasak 1967 AKBAL, Oktay: Dondurmalı Sinema(Üsküp) 1967 APAYDIN, Talip: Ateş Düşünce 1967 AYTOK, Hayati: Ancak Yetişebilirim 1967 BUYRUKÇU,Muzaffer: Kavga 1967 CEYHUN, Demirtaş: Sansaryan Hanı 1967 CİVELEK, Muzaffer: Köle Bacası 1967 GÖKŞEN, Enver Naci: Dördüncü İyilik 1967 GÜVEN, Özcan: Kan Ağacı 1967 HALICI, Mehdi: Karides Durağı 1967 İZMİRLİ, Mübeccel: Sabah Geçidi 1967 İZMİRLİ, Mübeccel: Sabah Geçidi 1967 KARAS, Nursen: Sevgisizler 1967 KAYACAN, Feyyaz: Gibiciler 1967 KOCAGÖZ, Samim: Yağmurdaki Kız 1967 ÖZDENÖREN, Rasim: Hastalar ve Işıklar 1967 TANER, Haldun: Konçinalar 1967 TOY, Erol: Yenilgi 1967 YAŞAR KEMAL: Bütün Hikayeler…Pis Hikaye ve Ötekiler 1967 YÖRÜK, Cengiz: Yalnız Kadınlar 1968 ARDAĞI, Adnan: Son Ders 1968 BAYSAL, Faik: Sancı Meydanı 1968 BEYATLI, Yahya Kemal: Siyasi Hikayeler 1968 CILIZOĞLU, Tanju: Hoşt Amerika 1968 ÇILADIR, Ahmet Naim: Kuduz Düğünü 1968 EDGÜ, Ferit: Av 1968 ERBiL, Leylâ: Gecede 1968 FEYZİOĞLU, Yüksel: Sahipsizler 1968 İLERİ, Selim: Cumartesi Yalnızlığı 1968 KÖRÜKÇÜ, Muhtar: Doğudan Hikayeler 1968 MUSTAFA NİYAZİ: Mavi Bluzlu Kadın 1968 NAZIM HİKMET: Sevdalı Bulut(ilk basımı: Üsküp 1967) 1968 NESİN, Aziz: Bülbül Yuvası Evler 1968 NESİN, Aziz: Vatan Sağolsun 1968 ONUR, Nemci: Deli Feto 1968 ORHAN KEMAL: Önce Ekmek 1968 ÖZKAN, Hakkı: Bakışların 1968 SEYDA, Mehmet: Garnizonda Bir Olay 1968 SOYSAL, Sevgi: Tante Rosa 1968 ÜRGÜP, Fikret: Kısa Lodos Hikâyeleri 1968 ÜSTÜN, Nevzat: 1968 Akrep Üretme Çiftliği 1968 YILDIZ, Bekir: Reşo Ağa 1969 AKBAL, Oktay: Tarzan Öldü 1969 AKÇAM, Dursun: Ölü Ekmeği 1969 BUĞRA,Tarık: Hikayeler (seçmeler) 1969 CUMALI, Necati: Ay Büyürken Uyuyamam 1969 EMİR, Sabahat: Öküz Kafalı Şaban Bey 1969 ERDİNÇ, Fahri: Diriler Mezarlığı 1969 ERUZ, Nahit: Çuvalın Yanındaki Adam 1969 ILGAZ, Rıfat: Garibin Horozu 1969 KAYACAN, Feyyaz: Hiçoğlunun Serüvenleri (İlk kitabına üç öykü ilavesiyle) 1969 KORCAN, Kerim: Tatar Ramazan 1969 NESİN, Aziz: Yaşasın Memleket 1969 NESİN, Aziz: Yaşasın Memleket 1969 ÖZKAN, Hakkı: Unutulmayan 1969 SAYGEL, Vedat: Ortalık Neden Karıştı? 1969 SELİMOĞLU, Zeyyat: Direğin Tepesinde Bir Adam 1969 SEYDA, Mehmet: Anahtarcı Salih 1969 SILAY, M. Celal: Zorunlu Somut 1969 ŞENER, M. Ertuğrul: Derin Sular 1969 ŞiPAL, Kâmuran: Büyük Yolculuk 1969 TANER, Haldun:*Sancho’nun Sabah Yürüyüşü 1969 TOSUNER, Necati: Çıkmazda 1969 YILDIZ, Bekir: Kara Vagon 1969 YÜCEL, Tahsin: Yaşadıktan Sonra 1970 AKÇAM, Dursun: Taş Çorbası 1970 BAŞARAN, Mehmet: Sürgünler 1970 BAYKURT, Fakir: Anadolu Garajı 1970 DAYIOĞLU, Gülten: Döl 1970 DUYGULU, Behiç: Gölgede Gezintiler 1970 GİVDA, Avni: Erguvanlar Ihlamurlar Öyküsü ve Başka Öyküler 1970 GÖKŞEN, Enver Naci: Ayça 1970 GÜNER, Mehmet: Tarla Pilavı 1970 İLKİN, Metin: Yarın İçin 1970 İLKİN, Metin: Zor Zaman 1970 İLTER, Şahap Sıtkı: Acı 1970 İNCESU, Yıldız: Bir Saat Onüç Dakikalık Seçim Konuşması 1970 İZGÜ, Muzaffer: Gecekondu(romandan başka öyküler de ekli) 1970 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: 36 Kısım Tekmili Birden 1970 KARASU, Bilge: Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı 1970 KISAKÜREK, Necip Fazıl: Hikâyelerim 1970 KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Made inTurkey 1970 KURDAKUL, Şükran: Tanığın Biri 1970 KUTLU, Mustafa: Ortadaki Adam 1970 MANAV, Kemal Bekir: Fatma Hanımın Erik Ağacı 1970 MERAM, Ali Kemal: Kader Rüzgarları 1970 ÖMER SEYFETTİN: 1970/71Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri (10 cilt: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.) 1970 ÖZAY, Mahmut: Babam Babam 1970 ÖZKAN, Hakkı: Kırmızı Kırlangıç 1970 ÖZTURANLI, O. Zeki: Başakçılar 1970 TANER, Haldun: Hikayeler(ilk üç kitabı) 1970 VEREL, Oktay: Şimdi Tasa Anayasa 1970 YEL, Esen: Özgürlük Partisi 1970 YILDIZ, Bekir: Kaçakçı Şahan 1970 YÜCEL, Şevket: Güneşin Parmakları 1971 BAŞ, Arif: Kısır 1971 BAYKURT, Fakir: On Binlerce Kağnı 1971 BİLBAŞAR, Kemal: 1971 Irgatların Öfkesi 1971 BOZFIRAT, Ayhan: İstasyon 1971 BULUT, Şevket: Al Karısı 1971 BUYRUKÇU, Muzaffer: Mağara 1971 ÇILADIR, Ahmet Naim: Bir Yudum Soluk(Röportaj-öykü) 1971 DEMİRSEREN, Bedii: Kutsal Çile 1971 ERBİL, Leyla: Tuhaf Bir Kadın 1971 ERUZ, Nahit: Yumma 1971 ESENDAL, Memduh Şevket: Ev Ona Yakıştı 1971 FÜRUZAN: Parasız Yatılı 1971 GÜREL, Ferzan: Kara Kutu 1971 ILGAZ, Afet: Toprak (1968,Toprak İnsanları adıyla1971), 1971 İLERİ, Selim: Pastırma Yazı 1971 İLKİN, Metin: Nöbet 1971 İNCESU, Yıldız: Saygılarımı Sunarım 1971 KORKMAZ, Ramazan: Acı Biçimler 1971 KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin: Bıyıklar Konuşuyor 1971 MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Gönül Hanım (u.ö) 1971 NESİN, Aziz: Uyusana Tosunum (seçmeler) 1971 ORHAN KEMAL: Küçükler ve Büyükler 1971 ÖZDEMİR, Mehmet Niyazi: Bayram Hediyesi 1971 ÖZKAN, Hakkı: Kız 1971 ÖZYALÇINER, Adnan: Yağma 1971 SELİMOĞLU, Zeyyat: Kıç Üstünde Toplantı 1971 SÜALP, Süavi: Meşhur Rezaletler 1971 SÜALP, Süavi: Zavallı Behçet 1971 ŞAHİN, Osman: Kırmızı Yel 1971 ŞiPAL, Kâmuran: Buhûrumeryem 1971 UYAR, Tomris: İpek ve Bakır 1971 YILDIZ, Bekir: Sahipsizler 1972 ASLAN, Ali: Binbir Cuma 1972 BARAN, Selçuk: Haziran 1972 BOZFIRAT, Ayhan: Fırıldak 1972 CEYHUN, Demirtaş: Çamasan 1972 ÇOKUM, Sevinç: Eğik Ağaçlar 1972 FÜRUZAN: Kuşatma 1972 HALİKARNAS BALIKÇISI: Ege'den (seçmeler ve yeni eklemelerle) 1972 ILGAZ, Afet: Halk Hikâyeleri 1972 ILGAZ, Rıfat: Altın Eskicisi 1972 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Baskında 1972 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Uyanıyor 1972 ILGAZ, Rıfat: Palavra 1972 ILGAZ, Rıfat: Tuh Sana 1972 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep 1972 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Dönemeç 1972 KAPALP, Yılmaz: Göç Kente 1972 KURDAKUL, Şükran: Beyaz Yakalılar 1972 NESİN, Aziz: İnsanlar Uyanıyor 1972 NESİN, Aziz: İnsanlar Uyanıyor 1972 OĞUZ, M. Fahri: Denize Düşen Taşlar 1972 ÖZYALÇINER, Adnan: Yıkım Günleri 1972 SAVAŞÇI, Fethi: İş Dönüşü 1972 SAYGEL,Vedat: Akıllı Köyün Delisi 1972 SEPETÇİOĞLU, M. Necati: Menevşeler Ölmemeli 1972 TOSUNER, Necati: Kambur 1972 YILDIZ, Bekir: Evlilik Şirketi 1973 AKBAL, Oktay: İstinye Suları 1973 AKÇAM, Dursun: Köyden İndim Şehire 1973 APAYDIN, Talip: Öte Yakadaki Cennet 1973 BAYKURT, Fakir: Can Parası 1973 BÜKE, Savaş: Buralarda Yaşanmaz ki Birader 1973 CILIZOĞLU, Tanju: Memleketimden İnsan Hikayeleri 1973 ERDİNÇ, Fahri: Canlı Barikat 1973 FÜRUZAN: Benim Sinemalarım 1973 FÜRUZAN: Gül Mevsimidir (u.ö) 1973 GÖKTULGA, Fahri Celal: Bütün Hikayeler 1973 GÜNGÖR, Necati: Yolun Başı 1973 HALİKARNAS BALIKÇISI: Gençlik Denizlerinde 1973 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Tek Atlı Tekin Olmaz 1973 KALELİ, Lütfi: Dişliler Arasında 1973 KORAY, Kenan Hulusi: Hikâyeler (seçmeler) 1973 KORAY, Kenan Hulusi: Hikayeler(37 hik.seçilmiş) 1973 MENGÜŞOĞLU, Metin Önal: Gavur Kayırıcılar 1973 ÖZ, Erdal: Kanayan 1973 ÖZDENÖREN, Rasim: Çözülme 1973 PAKDİL, Nuri: Biat 1973 SAVAŞÇI, Fethi: Özel Ulak 1973 SELİMOĞLU, Zeyyat: Koca Denizde İki Nokta 1973 SÖKMEN, Nazım: Soygun 1973 UÇGUN, Teoman: Postacı 1973 ULAŞ, Hüseyin: Çaput 1973 UYAR,Tomris: Ödeşmeler 1973 YEL, Esen: Zıkkımın Peki 1973 YILDIZ, Bekir: Beyaz Türkü 1974 ADIVAR, Halide Edip: Kubbede Kalan Hoş Seda 1974 APAYDIN, Talip: Kocataş 1974 ARPAD, Burhan: Yeditepe Olayları 1974 BALEL, Mustafa: Kurtboğan 1974 BATUHAN, Remziye: Pencerede Üç Çocuk 1974 BAYKURT, Fakir: İçerdeki Oğul 1974 BULUT, Şevket: Sarı Arabalar 1974 CEVDET KUDRET: Sokak 1974 CEYHUN, Demirtaş: Apartman 1974 CILIZOĞLU, Tanju: Balyoz (u.ö) 1974 ÇALKOPARAN, Kemal: Salyangoz Bayramı 1974 ÇOKUM, Sevinç: Bölüşmek 1974 DURU, Orhan: Ağır İşçiler 1974 GÜNEL, Burhan: Sevgi Bağı 1974 ILGAZ, Afet: Çeribaşı Apdullah'la İdamlık İsmail 1974 KILLIOĞLU, İsmail: Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı 1974 KIYAFET, Hasan: Baraç 1974 KUTLU, Mustafa: Gönül İşi 1974 ORHAN KEMAL: Kırmızı Küpeler 1974 ORHAN KEMAL: Yağmur Yüklü Bulutlar 1974 ÖZAY, Mahmut: Deli Manda 1974 ÖZLÜ, Demir: Öteki Günler Gibi Bir Gün 1974 SERÇE, Veysel: Bozkaya Feneri 1974 SEYDA, Mehmet: Kör Şeytan 1974 ŞAHİN, Osman: Acenta Mirza 1974 YILDIZ, Bekir: Alman Ekmeği 1974 ZARİFOĞLU, Cahit: İns 1975 ATAY, Oğuz: Korkuyu Beklerken 1975 ATAY, Oğuz: Korkuyu Beklerken 1975 BAYKURT, Fakir: Sınırdaki Ölü 1975 BİLGİÇ, Şükrü: Yaşamaya Sevdalı 1975 BULUT, Şevket: Dilek Çınarı 1975 ÇALT, Baha: Arkadaşlarım 1975 DAYIOĞLU, Gülten: Geride Kalanlar 1975 DEMİREL, Kemal: Özel Cezaevi 1975 GÜREL, Fatma (Bölek): Zurnanın Son Deliği 1975 GÜRSEL, Nedim: Uzun Sürmüş Bir Yaz 1975 ILGAZ, Rıfat: Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı 1975 İLERİ, Selim: Dostlukların Son Günü 1975 İZGÜ, Muzaffer: Bando Takımı 1975 KAFTANCIOĞLU, Ümit: Çarpana 1975 KARACANLAR, Y. Kenan: Yamyamlar 1975 KURDAKUL, Şükran: Onların Çocukları 1975 MANAV, Kemal Bekir: Bayrama Yakın 1975 NESİN, Aziz: Duyduk,Duymadık Demeyin 1975 ORHAN KEMAL: Oyuncu Kadın 1975 ÖZKİŞİ, Bahaeddin: Göç Zamanı 1975 SAVAŞÇI, Fethi: Taş Ocağında 1975 SELİMOĞLU, Zeyyat: Karaya Vurdu Deniz 1975 ŞAHİN, Osman: Acenta Mirza 1975 TIĞLI, Enis: Sonuç Olmakta Sevmek 1975 TOPRAK, Ömer Faruk: Karşı Pencere 1975 UYAR, Tomris: Dizboyu Papatyalar 1975 ÜSTÜN, Nevzat: Boğaların Ölümü 1975 YILDIZ, Bekir: Dünyadan Bir Atlı Geçti 1975 YILMAZ, Durali: Söylenmeyen 1975 YÜCEL,Tahsin: Dönüşüm 1976 ABACI, Tahir: Gelin Ömrümüz 1976 AKTUNÇ, Hulki: Gidenler Dönmeyenler 1976 BAŞARAN, Mehmet: Elif Diye Bir Türkü 1976 BOZFIRAT, Ayhan: Dörtyol Ağzındaki Ev 1976 CUMALI, Necati: Kente İnen Kaplanlar (Değişik Gözle ile birlikte) 1976 CUMALI, Necati: Makedonya 1900 1976 ÇAĞLIKASAP, Mehmet: Yorgun 1976 ÇOKUM, Sevinç: Makine 1976 ERAY, Nazlı: Ah Bayım Ah 1976 ERDİNÇ, Fahri: Türkiye Hikayeleri 1976 İZGÜ, Muzaffer: Gecekondu 1976 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Bahriyeli Çocuk 1976 KARAALİOĞLU, Seyit Kemal: Değirmen Döndükçe 1976 KESTEL, Serhat: Üçüncü Ses 1976 KİLİMCİ, Ayşe: Yapma Çiçek Ustaları 1976 MİYASOĞLU, Mustafa: Geçmiş Zaman Aynası 1976 ORHAN KEMAL: Arslan Tomsen 1976 ORHAN KEMAL: Serseri Milyoner - İki Damla Gözyaşı 1976 ÖZAKIN, Aysel: Kanal Boyu 1976 ÖZAKIN, Aysel: Sessiz Bir Dayanışma 1976 SELİMOĞLU, Zeyyat: Deprem 1976 SEYDA, Mehmet: Bana Karşı Ben 1976 SOYSAL, Sevgi: Barış Adlı Çocuk 1976 YILDIZ, Bekir: İnsan Posası 1977 AKBAL, Oktay: İlkyaz Devrimi 1977 ALTAN, Çetin: Bir Yumak İnsan 1977 BALEL, Mustafa: Kiraz Küpeler 1977 BARAN, Selçuk: Anaların Hakkı 1977 DAYIOĞLU, Gülten: Yurdumu Özledim 1977 EMİR, Sabahat: Geceyle Gelen 1977 ERBiL, Leylâ: Eski Sevgili 1977 GÜLER, Mehmet: Ak Badanalı Ev 1977 İZGÜ, Muzaffer: Donumdaki Para 1977 KIYAFET, Hasan: Radar 1977 ÖZCAN, Celal: Gökova’nın Yalazları 1977 ÖZDENÖREN, Rasim: Çarpılmışlar 1977 ÖZDENÖREN, Rasim: Çok Sesli Bir Ölüm 1977 ÖZYALÇINER, Adnan: Gözleri Bağlı Adam 1977 PAZARKAYA, Yüksel: Oturma İzni 1977 RUŞEN HAKKI: Sokağın Ucu Deniz 1977 SAVAŞÇI, Fethi: Almanya Gurbeti 1977 SAYAR, Abbas: Yorganımı Sıkı Sar 1977 SEMİH, Mehmet: Dünyanın En Haksız yere Dayak yiyen Adamı Selahattin Bey 1977 TOSUNER, Necati: Sisli 1977 TOY, Erol: Iğrıp 1977 YILDIZ, Bekir: Demir Bebek 1978 AĞAOĞLU, Adalet: Sessizliğin İlk Sesi 1978 AĞAOĞLU, Adalet: Yüksek Gerilim 1978 AKÇAM, Dursun: Kafkas Kızı 1978 APAYDIN, Talip: O Güzel İnsanlar 1978 ATEŞ, Kemal: Çürük Kapı 1978 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Haçça Büyüdü Hatiş Oldu 1978 CUMALI ,Necati: Dilâ Hanım 1978 EDGÜ, Ferit: Bir Gemide 1978 ERUZ, Nahit: İnsanca 1978 GÜNGÖR, Necati: Sevgi Ekmektir 1978 KALELİ, Lütfi: Dönek 1978 KARAKOÇ, Sezai: Hikayeler I - Meydan Ortaya Çıktığında 1978 KOCAGÖZ, Samim:Alandaki Delikanlı 1978 NESİN, Aziz: Büyük Grev 1978 ÖZGENTÜRK, Işıl: Hayat Okulu 1978 ÖZLÜ, Tezer: Eski Bahçe 1978 PERİDE CELAL: Jaguar 1978 ŞENSOY, Ferhan: Kazancı Yokuşu 1978 YEL, Esen: Komünistleri Tanıyan Köpek 1979 AKBAL, Oktay: İki Çocuk 1979 AKBAL, Oktay: Karşı Kıyılar 1979 APAYDIN, Talip: Yolun Kıyısındaki 1979 ARAL, İnci: Ağda Zamanı 1979 BURDURLU, İbrahim Zeki: Anılardan Öyküler 1979 CUMALI, Necati: Kente İnen Kaplanlar 1979 CUMALI, Necati: Revizyonist 1979 CUMALI, Necati: Yakubun Koyunları 1979 DAYIOĞLU, Gülten: Leylek Karda Kaldı 1979 ERAY, Nazlı: Ah Bayım Ah 1979 ERAY, Nazlı: Geceyi Tanıdım 1979 GEZEN, Müjdat: İki Buçuk Lira İçin 1979 GİRGİNSOY, Naci: Mavinin Ölümü 1979 GÜNEY, Yılmaz: Oğluma Hikayeler 1979 GÜRELİ, Nail: Bilimsel Lokum 1979 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Eller 1979 İZGÜ, Muzaffer: Dayak Birincisi 1979 KARASU, Bilge: Göçmüş Kediler Bahçesi 1979 KONDUK, Kandemir: Televizyona Dokunduk 1979 KUTLU, Mustafa: Yokuşa Akan Sular 1979 MERiÇ, Nezihe: Dumanaltı 1979 MERT, Necati: Gramofonlar, Radyolar, Teypler 1979 ORHAN KEMAL: İnci'nin Maceraları 1979 ÖZ, Erdal: Dedem Korkut Öyküleri 1979 ÖZDENÖREN, Rasim: Gül Yetiştiren Adam (İç içe anlatılmış iki öykü) 1979 PAZARKAYA, Yüksel: Yaban Sıla Olur mu? 1979 RUŞEN HAKKI: Irmak 1979 TOPRAK, Ömer Faruk: Gönen Öyküleri 1979 UYAR, Tomris: Yürekte Bukağı 1980 BALKI, Şakir: Aç Ayı Oynamaz 1980 BOZFIRAT, Ayhan: Sokak Lambaları 1980 GÜNEL, Burhan: Başka Bir Yaz 1980 GÜREL, Ferzan: Ölü Gözünden Yaş 1980 GÜRELİ, Nail: Seçim Otobüsü 1980 HERGÜNSEL, Cafer: Kalfa 1980 İLERİ, Selim: Bir Denizin Eteklerinde 1980 İZGÜ, Muzaffer: Deliye Her Gün Bayram 1980 İZGÜ, Muzaffer: Her Eve Bir Karakol 1980 İZGÜ, Muzaffer: Sen Kim Hovardalık Kim? 1980 NESİN, Aziz: Hayvan Deyip Geçmeyin 1980 ÖZCAN, Celal: Sokak Kedileri 1980 ÖZGENTÜRK, Işıl: Yokuşu Tırmanır Hayat 1980 ÖZKAN, Hakkı: Babamın Türküleri 1980 ÖZLÜ, Demir: Aşk ve Poster 1980 PEKŞEN, Yalçın: Suya Sabuna Dokunduk 2 1980 SAFA, Peyami: Hikâyeler (Tüm hikâyeleri toplu halde) 1980 SAY, Ahmet: Bingöl Hikayeleri 1980 SAYGEL, Vedat: Bombalı Paket 1980 SELİMOĞLU, Zeyyat: Soyunanlar 1980 SEYDA, Mehmet: Kapatma 1980 SÜALP, Suavi: Gene İyi Dayandık 1980 ŞAHİN, Osman: Ağız İçinde Dil Gibi 1980 ŞENGİL, Salim: Es Be Süleyman Es... 1980 TİMUÇİN, Afşar: Denizli Pencere 1980 YALÇIN, Fazlı: Sevgi Yoksa 1981 AKBAL, Oktay: Hey Vapurlar Trenler 1981 ALTAN, Çetin: Gölgelerin Gölgesi 1981 APAYDIN, Talip: Duvar Yazıları 1981 APAYDIN, Talip: Kökten Ankaralı 1981 APAYDIN, Talip: Yangın 1981 AREN, Ülkü: Hanya Konya 1981 CUMALI, Necati: Aylı Bıçak /91’de’Uzun Bir Gece’adıyla bas. 1981 ÇUBUKÇU, Orhan: Yılan Islığı 1981 DAYIOĞLU, Gülten: Dünya Çocukların Olsa 1981 DİNAMO, Hasan İzzettin: Savaşta Çocuklar 1981 EMİR, Sabahat: Zamane 1981 GEZER, Nadir: Hanife Nine’den Öyküler 1981 GÜNGÖR, Necati: İstanbul’da Bir Hasan 1981 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Sabah Yolcuları 1981 İNAL, Günseli: Gelincikler Sürgünde 1981 İZGÜ, Muzaffer: Devlet Babanın Tonton Çocuğu 1981 KARADENİZ, ENGİN: Mersinaki Kuşçusu 1981 KAYNAR, Sevda: Ağrı 1981 KUTLU, Mustafa: Yoksulluk İçimizde 1981 KÜR, Pınar: Bir Deli Ağaç 1981 OCAK, Esma: Berdel 1981 ÖZ, Erdal: Alçaktan Kar Yağar 1981 ÖZ, Erdal: Beyaz Yele 1981 ÖZKAN, Hakkı: Uçan Balon 1981 PERİDE CELAL: Bir Hanımefendinin Ölümü 1981 UYAR, Tomris: Yaz Düşleri/Düş Kışları 1981 YASAR, İzzet: Dönüşü Olmayan Hikayeler 1981 YILMAZ, Durali: Gel İçimde Ağla 1982 AĞAOĞLU, Adalet: Hadi Gidelim 1982 AĞAOĞLU, Adalet: Hadi Gidelim 1982 AKÇAM, Dursun: Alman Ocağı 1982 ALTINSAY, Fuat: Hendekler 1982 AŞÇİ, Abdullah: Dayak Dağıtımı 1982 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Geçeneğin Karanlığından 1982 BAYKURT, Fakir: Barış Çöreği 1982 BAYKURT, Fakir: Gece Vardiyası 1982 BURAK, Cihat: Cardonlar 1982 BURAK, Sevim: Afrika Dansı 1982 BUYRUKÇU, Muzaffer: Şarkılar Seni Söyler 1982 DURU ,Orhan: Yoksullar Geliyor 1982 DURUEL, Nursel: Geyikler, Annem ve Almanya 1982 EDGÜ, Ferit: Çığlık 1982 ERAY, Nazlı: Kız Öpme Kuyruğu 1982 FÜRUZAN: Gecenin Öteki Yüzü 1982 GEZEN, Müjdat: Aptal Hamdi 1982 GEZEN, Müjdat: Uçurtma 1982 GÜNGÖR, Necati: Yeryüzünde İki Gölge 1982 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Trenler Yeni Gidiyor 1982 ILGAZ, Rıfat: Rüşvetin Almancası 1982 İLERİ, Selim: Eski Defterde Solmuş Çiçekler (Cumartesi Yalnızlığı ve Pastırma Yazı'ndan yapılan seçmelere iki yeni öykü ilavesiyle) 1982 İZGÜ, Muzaffer: Kasabanın Yarısı Deli 1982 İZGÜ, Muzaffer: Lüp Lüp Makinesı 1982 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: İmbatla Dol Kalbim 1982 KARAKOÇ, Sezai: Hikayeler II - Portreler 1982 KARASU, Bilge: Kısmet Büfesi 1982 KONDUK, Kandemir: Sayenizde Efendim 1982 MEHMET SEMİH: Gözlüklü Beyefendi 1982 MIHÇI, Ali İhsan: İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar 1982 ÖZAKIN, Aysel: Kanal Boyu 1982 ÖZGENTÜRK, Işıl: Dünyaya Masallar 1982 ÖZGENTÜRK, Işıl: Hançer 1982 SAVAŞÇI, Fethi: Fırın Patlayınca 1982 SAY, Ahmet: İpek Halıya ters binen Kedi 1982 SELİMOĞLU ,Zeyyat: Çiçekli Dağ Sokağı 1982 ŞENDİL ,Sadık: Çapkın Enişte 1982 TOKGÖZ, İsmet: Bir Kadırga İçin Yaz Resmi 1982 UÇKAN, Gürhan: Gabriel 1982 YALÇIN, Fazlı: Bir Uzun Türkü 1982 YILDIZ, Bekir: Mahşerin İnsanları 1982 YILDIZ, Mehmet: Konsolos Kapısına Bırakılan Ölü 1982 YILDIZ, Mehmet: Süpürgeli Bakan 1983 DAYIOĞLU, Gülten: Kır Gezisi 1983 ABAYHAN, Muzaffer: Biz Birbirimize Benzeriz 1983 AKBAL, Oktay: Lunapark 1983 AKYÜZ, Hüseyin: Beyaz Güvercin 1983 ALPTEKİN, Mahmut: Bir Denizin İki Kıyısı 1983 ARAL, İnci: Kıran Resimleri 1983 ATASÜ, Erendiz: Kadınlar da Vardır 1983 AVCI, Zeynep: Kötü Bir Yaratık 1983 AYVAZ, Ülkü: İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim? 1983 BALEL, Mustafa: Gurbet Kaçtı Gözüme 1983 BALKI, Şakir: Piliç Şermin’in Evi 1983 BARAN, Selçuk: Kış Yolculuğu 1983 BAYKURT, Fakir: Barış Çöreği 1983 BAYSAL, Faik: Nuni 1983 BUYRUKÇU, Muzaffer: Günlerden Bir Gün 1983 BÜKE, Savaş: Üzme Tatlı Canını 1983 ÇAKIR, Ahmet: Dostun Ölümü 1983 DAL, İ. Güney: Buzul Çağından Hikayeler 1983 DAYIOĞLU, Gülten: Şenlik Günü 1983 DÖLEK, Sulhi: Vidalar 1983 ERAY, Nazlı: Hazır Dünya 1983 ESENDAL, Memduh Şevket: Sahan Külbastısı 1983 GÜNEL, Burhan: Dünyanın En Güzel Kadını 1983 GÜNEL, Burhan: Sevinç Dolu Bir Akşam 1983 GÜNERSEL, Tarık: Bir Gece Toplumunda 1983 GÜNGÖR, Necati: Bu Sevda Ölmek 1983 GÜRSEL, Nedim: Kadınlar Kitabı 1983 HACIHASANOĞLU, Muzaffer: Dağ Başındaki Ölü 1983 HALİL, İlyas: Doyumsuz Göz 1983 ILGAZ, Afet: Ölü Bir Kadın Yazar 1983 ILGAZ, Rıfat: Çalış Osman Çiftlik Senin 1983 ILGAZ, Rıfat: Sosyal Kadınlar Partisi 1983 İLERİ, Selim: Son Yaz Akşamı 1983 İZGÜ, Muzaffer: Çanak Çömlek Patladı 1983 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Ona Sevdiğimi Söyle 1983 KAFTANCIOĞLU, Ümit: İstanbul Allak Bullak 1983 KAVUKÇU, Cemil: Pazar Güneşi 1983 KILIÇLI, İzzet: Mavi Devler 1983 KİLİMCİ, Ayşe: Sevdadır Her işin Başı 1983 KUTLU, Mustafa: Ya Tahammül Ya Sefer 1983 MIHÇI, Ali İhsan:Yörük Hikayeleri 1983 ÖRER, Fuat: Bir Tarihsel Düş 1983 ÖZCAN, Celal: Düğüncüler 1983 ÖZDENÖREN, Rasim: Denize Açılan Kapı 1983 SAVAŞÇI, Fethi: Makinalar Çalışırken 1983 SEMİH, Mehmet: Hurda Kralı 1983 SEMİH, Mehmet: Umutla Yaşıyoruz Efendim 1983 SU, Hüseyin: Tüneller 1983 ŞAHİN, Osman: Acı Duman 1983 ŞENGİL, Salim: Güzel Bir Oyun 1983 TANER, Haldun: Yalıda Sabah 1983 TANPINAR, Ahmet Hamdi: Hikayeler (Kitaplaşmayan 2 hikâyesiyle birl.tüm öyk.) 1983 TIĞLI, Erhan: İkramiyeli Dünya 1983 TOSUNER, Necati: Necati Tosuner Sokağı 1983 ULÇUGÜR, Saadet (Timur): Beş Günün Öyküsü 1983 UYAR,Tomris: Gecegezen Kızlar 1983 ÜLKER, Hüdai: Gurbet İnsanları (u.ö) 1983 YÖRÜK, Ali: Artin Usta 1983 YÜCEL, Şevket: Bir Sevgi Adam 1983 YÜCEL, Tahsin: Ben ve Öteki 1984 AKKUŞ, Taki: Cennetlik Dul 1984 APAYDIN, Talip: Hendek Başı 1984 ARAL, İnci: Uykusuzlar 1984 AYDIN, Refik: Adalarda Gündüz, Küçük Fahişe 1984 AYDIN, Refik: Ter Soğudukça 1984 AYVAZ, Ülkü: İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim? 1984 BALCILAR, Zeynep: Yine Bir Gülnihal 1984 BARAN, Selçuk: Tortu 1984 BULUT, Şevket: Kefensiz Ölüler 1984 ÇOKUM, Sevinç: Derin Yara 1984 DAYIOĞLU, Gülten: Azat Kuşu 1984 DAYIOĞLU, Gülten: Deli Bey 1984 ERAY, Nazlı: Hazır Dünya 1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Bir Kucak Çiçek 1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Hava Parası 1984 ESENDAL, Memduh Şevket: İhtiyar Çilingir 1984 ESENDAL, Memduh Şevket: Veysel Çavuş 1984 FARIMAZ, Şükran: Çiçeklerle 1984 FELEK, Burhan: Receb’in Kahvesi 1 1984 GÜMÜŞ, İsmail: Boşnak Türküsü 1984 GÜNGÖR, Necati: Hayatımın Yedi Hikâyesi (ilk iki kitabındaki öykülere yedi yeni öykü ilavesiyle) 1984 İZGÜ, Muzaffer: İşte Mühür İşte Sen 1984 İZGÜ, Muzaffer: Ortadireği Yıkan Ayı 1984 İZGÜ, Muzaffer: Üç Halka Yirmibeş 1984 KARABULUT, Özcan: Karşı Öyküler 1984 KILIÇLI, İzzet: Mavi Devler 1984 KULİN, Ayşe: Güneşe Dön Yüzünü 1984 KUTLU, Ayla: Hüsnüyusuf Güzellemesi 1984 KÜR, Pınar: Akışı Olmayan Sular 1984 NESİN, Aziz: Kalpazanlık Bile Yapılamıyor 1984 NESİN, Aziz: Yetmiş Yaşım Merhaba 1984 ÖNEL, Ahmet: Matinede Mükremin 1984 SELİMOĞLU, Zeyyat: Gemi Adamları (bütün deniz öyküleri) 1984 TİMUROĞLU, Vecihi: Minnacık Kadın 1985 AKKUŞ, Taki: Kır Çiçekleri 1985 AKTUNÇ, Hulki: Ten ve Gölge 1985 APAYDIN, Talip: Hem Uzak Hem Yakın 1985 ATASÜ, Erendiz: Lânetliler 1985 AYDIN, Lütfiye: İkili Yalnızlık 1985 AYVAZ, Ülkü: Gri Oğullar 1985 BÜKE, Savaş: Olur Böyle Şeyler 1985 CEYHUN, Demirtaş: Babam ve Oğlum 1985 DAYIOĞLU, Gülten: Ölümsüz Ece 1985 ERAY, Nazlı: Eski Gece Parçaları 1985 ESENDAL, Memduh Şevket: Bizim Nesibe 1985 GEBEŞ, H. Avni: Gülme Gülmeme Üzerine 1985 GÖR, Sıtkı Salih: Yol Bitmeden 1985 GÜNEL, Burhan: Nergiz 1985 HALİL, İlyas: Çıplak Yula 1985 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Eski Bir Balerin 1985 İNANÇ, Remzi: Şey 1985 KARAOĞLU, İbrahim: Dalga Dibe Düştü 1985 KAYA, İ. Güven: Her hangi Bir Yerde 1985 KAYA, Zekeriya: Sırtımdaki Semer 1985 KEKEÇ, Ahmet: Son İyi Şeyler 1985 KIYAFET, Hasan: Görüş Günü 1985 KOCAGÖZ, Samim: Gecenin Soluğu 1985 KORCAN, Kerim: Canlı Bayraklar 1985 MUNGAN, Murathan: Son İstanbul 1985 ÖZKAN, Cafer: Paşanın Heykeli 1985 PERİDE CELAL: Pay Kavgası 1985 SARIHAN, Şenal: Kafes 1985 TIĞLI, Erhan: Türküleşsin Dünya 1985 TİMUÇİN, Afşar: Neden Bazı Akşamlar 1985 TİRALİ, Naim: Piraziz Nere, Berlin Nere 1985 UÇKAN, H. Vasfi: Ölümün Yüzü 1985 UYAR ,Tomris: Rus Ruleti-Dön Geri Bak (toplu öyküler) 1985 YESARİ, Afif: İnsanlar ve Öyküler 1985 YILDIZ, Bekir: Bozkır Gelini 1985 YILMAZ, Durali: Gel İçimde Ağla 1985YILMAZ, Abdullah: Çökendirek 1986 ABAYHAN, Muzaffer: Başkanın Demokrasisi 1986 ARAL, İnci: Sevginin Eşsiz Kışı 1986 BAHADINLI, Yusuf Ziya: Titanik’te Dans 1986 BAYKURT, Fakir: Duisburg Treni 1986 BAYSAL, Faik: Militan 1986 BELLİ, Şemsi: Aşk Dersleri 1986 DAYIOĞLU, Gülten: Geriye Dönenler 1986 ESENDAL, Memduh Şevket: Kelepir 1986 GÜLER, Mehmet: Dostum Alabalık 1986 GÜNGÖR, Necati: Unutulmaz Bir Kadın Resmi 1986 GÜRSEL, Nedim: Sevgilim İstanbul 1986 HAKSAL, Ali Haydar: Evdeki Yabancı 1986 İZGÜ, Muzaffer: Devletin Malı Deniz 1986 İZGÜ, Muzaffer: Azrail Nasıl Rüşvet Yedi? 1986 KOCAGÖZ, Samim: Simon Pépéta'ya 1986 MUNGAN, Murathan: Cenk Hikayeleri 1986 ORUÇOĞLU, Nezihe: Acı Harmanı, Zemheride Baharı Bekler Gibi 1986 ÖNDERSEVER, Cengiz: Kapalı Sevda 1986 ÖZDAMAR, Semra: Sessiz Çığlıklar 1986 PEKŞEN, Yalçın: Nuh Peygamber’in Seyir Defteri 1986 SAVAŞÇI, Fethi: Ayva Kokulu Ev 1986 ŞAHİN, Osman: Kan (Film senaryo ve öyküsü) 1986 ŞENSOY, Ferhan:*Ayna Merdiven 1986 TOPRAK, Füruzan: Dövme 1986 UYAR,Tomris: Yaza Yolculuk 1986 UZUNER, Buket: Benim Adım Mayıs 1986 YALSIZUÇANLAR, Sadık: Şehirleri Süsleyen Yolcu 1986 YAŞACAN, Durcan: Konuşsana 1986 YILMAZ, Abdullah: Çökendirek 1986 YURDAKUL, Ahmet: Körfez Üstü Yıldız Gezer 1987 ALTAN, Çetin: Rıza Beyin Polisiye Öyküleri 1987 BALKIZ, Ali: Güller Kitaplara 1987 BAŞARAN, Mehmet: Yasaklı 1987 BİLGİLİ, Gülderen: Bir Gece Yolculuğu 1987 BUYRUKÇU, Muzaffer: Hüzünlü Kar Çiçekleri 1987 CEYHUN, Demirtaş: Eylül Hikayeleri 1987 ÇAKMAK, Figen: Kırık Dökük Bir Yaşam 1987 ÇOKUM, Sevinç: Derin Yara 1987 ÇOKUM, Sevinç: Onlardan Kalan 1987 DORUK, Kamil: Antik sevgililer 1987 ERAY, Nazlı: Yoldan Geçen Öyküler 1987 ERGİN, Özgen: Şarlo Kemal 1987 GÜNEL, Burhan: Bisiklet Günleri 1987 HAKSAL, Ali Haydar: Sesim Bana Yetmiyor 1987 HALİL, İlyas: İt Avı 1987 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Ürkek Kuşlar 1987 İZGÜ, Muzaffer: Siz Bilirsiniz Paşam 1987 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Ömrüm Ömrüm 1987 KAVUKÇU, Cemil: Patika 1987 KAYACAN, Feyyaz: Bir Deli Değilin Defterleri 1987 KIYAFET, Hasan: İşkence Öyküleri 1987 KİLİMCİ, Ayşe: Sevgi Yetimi Çocuklar 1987 KURDAKUL, Şükran: Öyküler 1987 MUNGAN, Murathan: Kırk Oda 1987 NESİN, Aziz: Maçinli Kız İçin Ev 1987 ÖNEL, Ahmet: İkinci Yaşamın Günlüğü 1987 ÖZ, Erdal: Havada Kar Sesi Var (Yorgunlar'dan dört öykü ile birlikte) 1987 ÖZDAMAR, Semra: Kadırgada Son Horon 1987 ÖZGENTÜRK, Işıl: Derdim Yener Sakin Ol 1987 ÖZLÜ, Demir: Berlin’de Sanrı 1987 ÖZLÜ, Tezer: Eski Bahçe - Eski Sevgi adıyla, 1987) 1987 ÖZTAŞ, Mahir: Ay Gözetleme Komitesi 1987 SELİMOĞLU, Zeyyat : Bir Şarkı Gibiydi 1987 ŞENGİL, Salim: Savrulup Gidenler 1987 TÜMER, Gürhan: Aslan Cemil 1987 ULAY, Faruk: Kopuk Bağlantılar 1987 YILDIRIM, İbrahim: Bir Cinayetin Ekonomisi 1988 ABAYHAN, Muzaffer:*Bostancı Vapurunda Demokrasi Denemeleri 1988 AKBAL, Oktay: Ey Gece Kapını Üstüme Kapat 1988 ATASÜ, Erendiz: Dullara Yas Yakışır 1988 AYVAZ, Sezer Ateş: Aynalarda Yaz 1988 BALEL, Mustafa: Le Transanatolien (Fransızca öykü, Paris-1988) 1988 BAŞAR, Kürşat: Kış İkindisinin Evinde 1988 BİLGE, Muammer: Kanaldaki Yabancı 1988 EDGÜ, Ferit: Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı 1988 EFE, Hürrem: Köyden İndim Hollanda’ya 1988 ESEN, Burhan: İnsan Sevgisi 1988 ESENDAL, Memduh Şevket: Gödeli Mehmet 1988 GEZER, Nadir: Yürüyen Gece 1988 GÜLER, Mehmet: Aydede’nin Öpücüğü 1988 GÜLER, Mehmet: Bir Eski Sevda 1988 GÜLER, Mehmet: En Güzel Gülücük Oyunu 1988 GÜNEL, Burhan: Fayton 1988 GÜRELİ, Nail: Biz Bu İhtilali Niye Yaptık? 1988 GÜRELİ, Nail: İhtilalin Gülleri 1988 GÜRSEL, Nedim: Sorguda 1988 GÜRSES, Ali Nurettin: Gece Yarısı Sinderella 1988 HAKSAL, Ali Haydar: Sarıldığım Soğuk Bir Ceset 1988 İZGÜ, Muzaffer: Demokrasimiz Kaç Para Eder? 1988 İZGÜ, Muzaffer: Zıkkımın Kökü 1988 KESTEL, Serhat: Cennette Bir Mevsim 1988 KIVANÇ, Ümit: Aşkım Bana Resimaltı 1988 NESİN, Aziz: Nah Kalkınırız 1988 ÖZAKIN, Aysel: Mavi Maske 1988 ÖZDAMAR, Semra: Sekiz Kadın 1988 ÖZLÜ, Demir: Stockholm Öyküleri 1988 PEKŞEN, Yalçın: Suya Sabuna Dokunarak 2 1988 SAY, Ahmet: Güneşin Savrulduğu Yerden 1988 ŞAHİN, Osman: Kolları Bağlı Doğan 1988 ŞENOCAK, Hakan: Karanfilsiz 1988 ŞENSOY, Ferhan: Düşbükü 1988 ŞiPAL, Kâmuran: Köpek İstasyonu 1988 TİRALİ, Naim: Aşk Dediğin 1988 UZUNER, Buket: Ayın En Çıplak Günü 1988 YILDIZ, AHMET: Üçlü Kavşak 1989 AKTUNÇ, Hulki: Bir Yer Göstericinin Hayatı 1989 BARAN, Selçuk: Yelkovan Yokuşu 1989 BEKTAŞ, Habip: Yorgun Ölü 1989 BUĞRA, Hatice Bilen: Umursanmayan Kadınlar 1989 BUYRUKÇU, Muzaffer: Her Yer Karanlık 1989 ÇİÇEKOĞLU, Feride: Sizin Hiç Babanız Öldü mü? 1989 ERAY, Nazlı: Aşk Artık Burada Oturmuyor 1989 GEZER, Nadir: Puslu Hüzün 1989 GÜLER, Mehmet: Üst Geçit 1989 HAKSAL, Ali Haydar: Sokağın Adı Issız 1989 HALİL, İlyas: Boyansin Ramazan 1989 HERGÜNSEL, Cafer: Yaşam Sürgünlerini Verirken 1989 İZGÜ, Muzaffer: Yıl Sıfır Darbe Hazır 1989 KIYAFET, Hasan: Yelkovanotu 1989 KİLİMCİ, Ayşe: Gül Bekçisi 1989 KONDUK, Kandemir: Üniformanın Hatırı Var 1989 MERiÇ, Nezihe: Bir Kara Derin Kuyu 1989 MUNGAN, Murathan: Lal Masallar 1989 ÖZTAŞ, Mahir: Korku Oyunu 1989 SANCAK, Jale: Bu Gece Pera’da 1989 ŞAHİN, Osman: Ay Bazan Mavidir 1989 TULGAR, Ahmet: Evsiz Ülke Hikayeleri 1989 TUNÇ, Ayfer: Aziz Bey Hadisesi 1989 TUNÇ, Ayfer: Saklı 1989 UZUNER, Buket: Güneş Yiyen Çingene 1989 YILDIZ, Bekir: Seçilmiş Öyküler 1989 YILMAZ, Durali: Akrebin Dansı 1989 YILMAZ, Durali: Çilekeş Müslümanlar 1989 YILMAZ, Durali: Ölmeden Ölenler 1989 YÜCEL, Tahsin: Aykırı Öyküler
Ali ŞAHİN
Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini Taslağı 4/ Ali ŞAHİN
VII. Son Dönem (1990'dan Günümüze) 1990 ÇAKAR, Tuğrul: Suya Çağrı (fotoğraf albümleri) 1990 ALPTEKİN, Mahmut: Tünel Çıkmazı 1990 BAŞARAN, Mehmet: Hoşçakal Dünya 1990 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bin Hüzün 1990 BÜKE, Savaş: Hanımefendi Tatilden Döndüler 1990 AKAŞ, Cem: Noktanın Kesişimleri Antolojisi 1990 DÖLEK, Sulhi: Balığın Şarkısı 1990 EFE, Hürrem: İkibin’e On Var 1990 GÜNGÖR, Necati: Sinema Kuşu Sevgilim 1990 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Kırlangıçsız Geçti Yaz 1990 ILGAZ, Rıfat: Şeker Kutusu 1990 İĞCİ, Nurettin: Hastirlan Köyü 1990 İZGÜ, Muzaffer: Bir Namussuz Aranıyor 1990 KARABULUT, Özcan: Hüzünle Bazı Günler 1990 KARADAYI, İsmet Kemal: Ve İyi Günler Hepinize 1990 KARASU, Bilge: Kılavuz 1990 KAVUKÇU, Cemil: Temmuz Suçlu 1990 KILIÇLI, İzzet: Tozların Dansı 1990 KORCAN, Kerim: Acılar Çemberi 1990 KUTLU, Ayla: Sen de Gitme Triyandafilis 1990 KUTLU, Mustafa: Bu Böyledir 1990 KUTLU, Mustafa: Sır 1990 LEVİ, Mario: Bir Şehre Gidememek 1990 LEVİ, Mario: Madam Floridis Dönmeyebilir 1990 NESİN, Aziz: Rüyalarım Ziyan Olmasın 1990 SELİMOĞLU, Zeyyat: Aramızdaydı O Gün 1990 ŞAKAR, Cemal: Gidenler Gidenler 1990 TOSUNER, Necati: Çılgınsı 1990 TURAN, Güven: Düş Günler 1990 UYAR, Tomris: Sekizinci Günah 1991 ANKARA, Zeynep: Kanatsız Düşüşler 1991 ATABEK, Erdal: Belki de Sensin 1991 AY, Nurten: Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı 1991 AYVAZ, Ülkü: Olaylar ve Kahramanlar 1991 BALEL, Mustafa: Turuncu Eleni 1991 BAYDAR, Oya: Elveda Alyoşa 1991 BAYSAL, Faik: Tutu 1991 CUMALI, Necati: Uzun Bir Gece 1991 DEMİRKAN, Renan: Üç Şekerli Demli Çay 1991 DORMAN, Yeşim: Merdivenaltı (Yeşim Dorman Müderrisoğlu adıyla) 1991 DURU, Orhan: Bir Büyülü Ortamda 1991 EDGÜ, Ferit: Binbir Hece 1991 EFE, Hürrem: Doğru Olmaz Ya Olursa 1991 ERAY, Nazlı: Kuş Kafesinde Baron 1991 GÜRSEL, Nedim: Son Tramway 1991 HAKSAL, Ali Haydar: Ay Işığında Vav'ın Odası 1991 İLERİ, Selim: Hüzün Kahvesi (Cumartesi Yalnızlığı ve Pastırma Yazı'na bir yeni öykü ilavesiyle) 1991 İZGÜ, Muzaffer: Bizim Ayılar Amerikalıları Çok Sever 1991 KUTLU, Ayla: Sen de Gitme Triyandafilis 1991 MAĞDEN, Perihan: Haberci Çocuk Cinayetleri 1991 MÜDERRİSOĞLU, Yeşim Dormen: Merdivenaltı 1991 NESİN, Aziz: Aşkım Dinimdir 1991 OZAN, Can: Demokrat Eşek 1991 ÖNDERSEVER, Cengiz: Cuma’yı Gömme Töreni 1991 ÖZARIKÇI, Barlas: Serada Aşk 1991 ÖZYALÇINER, Adnan: Alaycı Öyküler 1991 ÖZYALÇINER, Adnan: Cambazlar da Savaşı Yitirdi 1991 SANCAK, Jale: Aynadaki Yüzler 1991 TAMER, Ülkü: Alleben Öyküleri 1991 TEKİN, Nuray: Tek Kişilik Ölüm 1991 UZUNER, Buket: İki Yeşil Su Samuru 1991 YAVAŞLI, Aydoğan: Hayret Bi'şey Yaa! 1992 ACAR, Turgut: Kar Üstünde Kızıl Laleler 1992 AĞAOĞLU, Adalet: Gece Hayatım 1992 AKÇAM, Dursun: Sevdam Ürktü 1992 AKÇAY, İzzet Harun: Mavi Şehir 1992 ALİYE, Zeynep: Aliye'nin Öyküleri 1992 ALTINER, Ayşe Yunus: Kayıp Anahtar 1992 ANKARA, Zeynep: Kanatsız Düşüşler 1992 ATASÜ, Erendiz: Onunla Güzeldim 1992 AY, Behzat: Kuşku ve Korku 1992 AYDIN, Lütfiye: Sengisemai Bir Ölüm 1992 BALEL, Mustafa: Turuncu Eleni 1992 BARAN, Selçuk: Arjantin Tangoları 1992 BAŞAR, Kürşat: Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum 1992 BAŞARAN, Mehmet: Kalın Mavi Bir Ses 1992 BAŞARIR, Başar: Kent Kitabı 1992 BENDER, Cemşit: Kürt Kızı Zenge 1992 BENER, Erhan: Aşk-ı Muhabbet Sevda 1992 BİLEN, Hatice: Ayın Uysal Işığı 1992 BURAK, Cihat: Yakutiler 1992 BUYRUKÇU, Muzaffer: Şarkı Gibi 1992 CEHİZ, Neşe: Evlilik Cüzdanını Buruşturan Öyküler 1992 ÇETİNKAYA, Yavuzer: Savaş ve Doğum 1992 DİNÇMEN, Kriton: Symphonia Kakophonica 1992 DUREL, Nursel: Yazılı Kaya 1992 ERGEN, Kemal Kenan: Hisseli Harikalar 1992 ERKOCA, Yurdaer: Yitik Zaman Sancısı 1992 ESENDAL, Memduh Şevket: Güllüce Bağları Yolunda 1992 GÜLER, Mehmet: Ferhat Gibi 1992 GÜLÜSEVER, Mustafa: Mutlu Köyün Mutsuz Kadını 1992 GÜNGÖR, Necati: Masal Kuşu (seçme öyküler) 1992 GÜRELİ, Nail: Cehennem Kahkahası 1992 GÜRLEK, Cemal: Buğulu Cam 1992 ILGAZ,Rıfat: Dördüncü Bölük 1992 İĞCİ, Nurettin: Entellere Dantel 1992 İLERİ, Selim: Kötülük (Son Yaz Akşamı'na bir öykü ilavesiyle) 1992 İZGÜ, Muzaffer: Bir Mayıs Polis Bayramı 1992 KESKİN, Yıldırım: Yoldan Geçen Adam 1992 KIZILKAYA, Muhsin: Ben Hala Annemin Dilini Kullanamıyordum 1992 LEVİ, Mario: En Güzel Aşk Hikayemiz 1992 MARGOSYAN, Mıgırdıç: Gavur Mahallesi 1992 ÖKMEN, Necdet: Sen Kimbilir Ne Kadar Güzel Ölümsün? 1992 ÖZBAY, Kezban: Arka Balkon 1992 ÖZYALÇINER, Adnan: Taş (ilk dört kitabından seçmeler) 1992 SARI, İbrahim: Çalkantı 1992 SAVAŞIR, İskender: Masaldan Sonra 1992 SELİMOĞLU, Zeyyat: Denizlerin,İstanbul 1992 ŞENGİL, Salim: Penceredeki Işık 1992 Tuğrul Çakar: Fırat'ı Beklerken (fotoğraf albümleri) 1992 TUNÇ, Güven: Gökyüzünü Arayan Mavi 1992 USLU, A.Didem: Tutkulu Bir İstanbul Üçlemesi 1992 UYAR, Tomris: Otuzların Kadını 1992 YALSIZUÇANLAR, Sadık: Gerçeği İnciten Papağan (Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki öykülerle birlikte) 1992 YAVAŞLI, Aydoğan: Herıld Yani 1992 YILMAZ, Duran: Kadın Korkusu 1993 BURAK, Sevim: Palyaço Ruşen 1993 İŞİGÜZEL, Şebnem: Hanene Ay Doğacak 1993 ABAYHAN, Muzaffer: Bunları Kesmek Lazım 1993 ABAYHAN, Muzaffer: Hoşçakal Amerika 1993 ACAR,Turgut: Karlar Ülkesinde Kızıl Laleler 1993 AKARSU, Hikmet Temel: Çaresiz Zamanlar 1993 AKYÜZ, Hüseyin: Samuray Fırtınası 1993 ALTINTAŞ, Turan: Zengin Kapısı 1993 ATILGAN, Yusuf: Eylemci (Tüm öyküleri) 1993 BAL, Meltem: Satılık Sevinçler 1993 BALKI, Şakir: Şeytan Aletleri 1993 BALKIZ, Ali: Karın Altı Kardelen 1993 BAYIR, Arslan: Alara Yolu 1993 BAYIR, Arslan: Etobur Öyküler 1993 BELE, Tansu: Ah Benim Bir Başıma İstanbul Kadınlığım 1993 BELE, Tansu: Aya Geceye Yalnız Doğar 1993 BENER, Vüs’at O.: Siyah- Beyaz 1993 BİLGİN, Sibel: Bana Bir Harf Söyle 1993 ÇALLI, Osman: Düş Gezginleri 1993 ÇOKUM, Sevinç: Rozalya Ana 1993 DİNÇMEN, Kriton: Hiçlikte Randevu 1993 ERDOĞAN, Ali: Bilindiği Gibi Değil 1993 ERDOĞAN, Yılmaz: Hüzünbaz Sevişmeler 1993 EREZ, Selçuk: Hafif Meşrep Kadınlar 1993 ESENDAL, Memduh Şevket: Gönül Kaçanı Kovalar 1993 GÜLER, Mehmet: Aşkı Çeyrek Geçe 1993 GÜMÜŞ, Semih: T.Yazınından Seçilmiş Hayvan Öyküleri(Derleme) 1993 GÜNEL, Burhan: Ateşi Seçtim 1993 GÜRBÜZ, Şule: Kambur 1993 GÜRELİ, Mehmet: Alope’nin Odası 1993 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Öyküler (Bütün Öyküleri) 1993 İŞİGÜZEL, Şebnem: Hanene Ay Doğacak 1993 İZGÜ, Muzaffer: Nasıl Baba Oldum? 1993 K. (AKINÇ), Tarık Dursun: Aşk Allahaısmarladık 1993 KAPUSSUZOĞLU, M. Celal: Atlar ve Sahipleri 1993 KARAKAYA, Müsteşir: Burada Deniz Vurgun 1993 KARALAR, Zafer: Yanılgılara Göz Kırpan Umutlar 1993 KARAS, Nursen: Ceviz Sürgünü 1993 KARAS, Nursen: İçinden Rüzgar Geçen Sarı 1993 KAYACAN, Feyyaz: Bütün Öyküler 1993 KÖRPE, Dost: Zaman Sona Ermeli 1993 MACUN, Ender: Yağmur Uykusu 1993 OZAN, Can: Demokrasi Köyü 1993 ÖZCAN, Halil İbrahim: Randevu Hazırlığı 1993 ÖZYALÇINER, Adnan: Sağanak (Yıkım Günleri'nin 2.basımı.İlki:1972) 1993 SAMANCI, Suzan: Reçine Kokuyordu Helin 1993 SANCAK, Jale: Bahçedeki Tuhaf Adam 1993 SELİMOĞLU, Zeyyat: Eski Defterden Yeni Deftere 1993 SEMERCİ, Gül Abus: Canım Kocacım 1993 ŞAHİN, Osman: Selam Ateşleri 1993 ŞAHİN, Osman: Son Yörük 1993 ŞENGİL, Salim: Penceredeki Işık 1993 ŞENKON, Attila: Uykusuz Gece Düşleri 1993 TEOMAN, Ali: İnsansız Konağın İkonu 1993 TOPBAŞ, Hasan Ali: Ölü Zaman Gezginleri 1993 Tuğrul Çakar: En Uzaktaki Gri 1993 UZUNER, Buket: Karayel Hüznü 1993 ÜÇER, Erten: Yangın Yerinde 1993 ÜNAL, Ümit: Amerikan Güzeli 1993 YADİGAR, Saliha: Unutma Beni 1993 YARICI, Doğan: Evlâ 1993 YILMAZ, Duran: Kadın Korkusu 1993 YULA, Özen: Öbür Dünya Bilgisi 1993 YURDUŞEN, Veli: Kahyaların Selim Dede 1994 ACAR, Turgut: Gülbeyaz 1994 AKGÖL, Nalan: Yıl İsa’dan Sonra Dokuz Yüz 1994 AKSAL, Sabahattin Kudret: Öyküler (İki öykü ilavesiyle toplu basım) 1994 AKTAŞ, Cihan: Son Büyülü Günler 1994 AYDIN, Lütfiye: Ölüm Erken Bir Akşamdır 1994 BALKIZ, Ali: Yaşam Bir An’lar Toplamıdır 1994 BELEN, Tansu: Ay Geceye Yalnız Doğar 1994 BENER, Hikmet Erhan: Gece Gelen Ölüm 1994 BENER, Hikmet Erhan: Günbatımı Öyküleri 1994 BİLİR, Ali F.: Üşüyen Sıcak Yüreğim 1994 BUCAK, Nevra: Beyoğlu'nun Eski Ustaları 1994 BUYRUKÇU, Muzaffer: Yüzün Yarısı Gece 1994 DÖLEK, Sulhi: Aynalar 1994 ERAY, Nazlı: Düş İşleri Bülteni 1994 ERDEM, Özdilek: Aziz Nesin'i Nasıl Ağlattım? 1994 EVREN, Süreyya: Zaman Zaman Öyküleri 1994 GÜLSEVER, Mustafa: Cennetten Çıkışın Öyküsü 1994 GÜNEL, Burhan: Karanfil ve Hançer 1994 GÜREL, Fatma: Bir Yaz Gecesi 1994 HAKSAL, Ali Haydar: Zamanların Öyküsü 1994 İMRE, Mehmet Fehmi: Sessizlik Hikayeleri 1994 İŞİGÜZEL, Şebnem: Öykümü Kim Anlatacak 1994 İZGÜ, Muzaffer: Dandini Vatandaş Dandini 1994 KARAAVCI, Ali: Bahar Özlemi 1994 KAVUKÇU, Cemil: Uzak Noktalara Doğru 1994 KOÇ, Zerrin: Ben Sizi Çok Aradım 1994 MARGOSYAN, Mıgırdıç: Söyle Margos Nerlisin 1994 MERT, Necati: Minnacık Bir Uçurum 1994 MUNGAN, Murathan: Kaf Dağı'nın Önü 1994 OĞUZ, Zeki: Yüreğimi Getirdim Armağan 1994 ÖZEL, Sevgi: Devrimciler Aşık Olmaz-dı 1994 PERİDE CELAL: Mektup 1994 SAÇLIOĞLU, Mehmet Zaman: Yaz Evi 1994 SEZGİN, Dinçer: Sokağa Çıkma Yasağı 1994 ŞENKON, Atilla: Ten Yükü 1994 ŞENKON, Atilla: Tutkuyla Yarışan Öyküler 1994 TİRALİ, Naim: Çılgınca Şeyler 1994 TORUS, Hanife: Sahurla Gelen Erkekler 1994 UÇKAN, Gürkan: Geceyarısı Güneşi 1994 UZUNER, Buket: Şairler Şehri 1994 YARICI, Doğan: Kemik 1994 YUMER, Hür: Ahdım Var 1995 ACAR,Turgut: Gülbeyaz 1995 AKAŞ, Cem : Gizli Hava Müzesi 1995 AKTAŞ, Cihan : Son Büyülü Günler 1995 ALİYE, Zeynep : Dolunay Vardı 1995 ATBAŞOĞLU, Cem : Ars Longa Bahar Kısa 1995 ATEŞ,Kemal: Bir Şarkıyı Dinlerken 1995 BALKIZ, Ali: Yaşam Bir Anlar Toplamıdır 1995 BAYDUR, Mehmet : Gözün Kahverengi Suyu 1995 BENER, Erhan : Günb |
Posted: 03:43, 2006-10-11 |
Comments (0) | Link |
|
Esintiler Arşivinden 2 ...
|
"Taşköprü'den Esintiler" "alisahin37sitemynet.com" İçin soldaki "GOOGLE"a TIKLAYINIZ...
::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTELERİ :::
A. Şahin'in Bloknotu/ Ekim '05
Ali ŞAHİN'in Not Defteri/ Şubat '06
Çocuk ve Edebiyatı/ Ocak '06
Edebiy@t/ Kasım '05
Edebiy@t 2005/ Eylül '05
Edebiyat Dünyası/ Aralık '05
Geçmiş Gelecek/ Şubat '06
Gerçeğin Sesi/ Eylül '05
Gökırmak / Temmuz '05
Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri (Seçki)/ Aralık '05
Güncem- Kişisel Sitem/ Temmuz '05
Kastamonu Net/ Eylül '05
Kastamonu Net (Blogcu)/ Aralık '05
Öykü/ Ocak '06
Öyküler & Öykücüler/ Aralık '05
Rıfat Ilgaz Arşivi/ Ocak '06
Roman Yazıları/ Aralık '05
Şiirler & Şairler/ Aralık '05
Taşköprü'den Bakış/ Kasım '05
Taşköprü'den Esintiler/ Haziran '05
Taşköprü'den Esintiler 2/ Ağustos '05
Taşköprü'nün Sesi / Temmuz '05
Yazıhamit Köyü/ Ekim '05
Yeni Edebiyat (Blogcu)/ Kasım '05
Yeni Edebiyat/ Ocak '06
Yedinci Sanat/ Aralık '05
Yeniden Dergi/ Kasım'05
Yeniden Dergi (Turklog)/ Ocak '06
Yeni Dergi/ Ekim '05
Atatürk'ün mirası akıl ve bilim
Akılcılık (rasyonalizm) ve olguculuk (pozitivzm) düşünceleri Atatürk'ün düşünsel gelişmesinde etkili olmuştur.Atatürk'te özelikle din konusunda, bireysel düşünmeyi temel almada, laiklik anlayışında akılcı görüşün tüm nitelikleri açık olarak görünür. Akılcılık okulunun en önemli temsilcilerinden Descartes 'ın önemli kitabı Usul Hakkında Nutuk adıyla Türkçeye çevirilerek, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlandı.Akılcı düşüncenin öteki büyük düşünürü Kant hakkında Kant ve Felsefesi adlı bir inceleme yayımlanmıştı. Atatürk'ün özel kitaplığında MEB'nin bu yayınları dışında L. Goldschimid 'in Kant und Halckel, 1906 adlı kitabı bulunmaktaydı.
Atatürk ayrıca, Fransız Devrimi'nin akılcı yönlerini benimseyen Auguste Compte 'u da incelemişti. M. Kemal'in 1916'da, Bitlis cephesinde kolordu komutanı iken okuduğu kitaplardan birisi olan, Ahmet Hilmi tarafından yazılmış, ' Allah'ı İnkâr Mümkün müdür' adlı eserin bir bölümü August Comte ve Felsefesi başlığını taşıyordu.Dr. Reşit Galip 'le yapılan bir konuşmada Atatürk'ün şu sözleri onun akılcı ve pozitivist düşüncesini yansıtır. ''Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman hızla dönüyor. Böyle bir düyada asla değişmeyecek yargılar konulduğunu ileri sürmek usun ve bilimin gelişmesini yadsımak olur.''
BİLİM EN GERÇEKÇİ YOL GÖSTERİCİ
Atatürk'ün şu ünlü sözü de onun ve Türk devriminin özünü ve olgucu yanını yansıtmaktadır: ''Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.'' ''Türk ulusunun ilerleme ve uygarlık yolunda (...) yol göstericisi olgucu bilimdir.'' Atatürk, ''bilim'' i her şeyin temeli, ''yaşam ve gücün nedeni'' olarak görüyordu. ''Bilim'' i laik olarak düşünüyordu. Çağdaşlaşma, uygarlık, Atatürk'ün temel amacıydı. Bunu şöyle dile getirir: ''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır.''
Akılcılık, Atatürk'ü Aydınlanma felsefesini derinden incelemeye götürmüştür. Aydınlanma felsefesi ve akımı, insanları, insan beynini, insan kafasını tutsak kılan bütün dogmalara karşı çıkmıştır. Usa, akla, doğaya, insanın mutluluğuna aykırı olan, tüm köhneleşmiş yargılara karşı bir isyandır Aydınlanma...
Atatürk, en önemli devrimin ''düşünce devrimi'' olduğu inancındaydı. Osmanlı yıkıntıları üzerine kurulan yeni Türkiye için bu yaşamsaldı. Yıkılması gereken birçok kalıp vardı. Bu nedenle de biçimsellikten çok yeni düşünce ve duyguların halka kazandırılmasını istiyordu. Bu bağlamda en önemli deyişi şöyledir: ''Beni görmek demek yüzümü görmek değildir. Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve duyuyorsanız bu yeter.'' Atatürk'teki laiklik düşüncesinin temelleri ''akılcılık'' düşüncesinde yatmaktadır. Atatürk'ün olaylara, tarihe, toplumsal düzene, bilimsel bakışı, gerçekçi tutumu, olayların üzerine korkusuz olarak gidişi, laik cumhuriyet rejiminin temellerinin atılmasını sağlamıştı.
Atatürk kendisine, ''Halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler kapanıyor, şimdi ben ne olacağım'' diye soran hocaya, çekilmeden, gerçekçi bir tutumla ''Adam olacaksın, hocam!'' karşılığını veriyordu. Kendisinden halife olmasını isteyenlere, ''Hayır, cumhuriyet kurulacaktır'' diyebiliyordu. Yanlış ve yıkım getiren düşünceler peşinden koşup büyük fetihlere girişmek isteyenlere ''Misak-ı Milli'' yi gösteriyordu. Kurtuluş için cami yapılmasında direnenlere, ''Halk cami değil, fabrika ve okul istiyor'' yanıtı veriyordu.
Bunlar, Atatürk'ün akılcılığının, devrimciliğinin örnekleridir. Atatürk'ün laiklik anlayışında, tanrıtanımazlık değil, boş inançlardan arınma, akla bağlanma, vardır.
BATILILAŞMA DEĞİL ÇAĞDAŞLAŞMA
Onun laiklik anlayışında, - boş inançlardan arınmış - bilim ve tekniğin ışığıyla olgunlaşmış, dini kötüye kullananlara yer vermeyen bir yöntem vardır. Atatürk'ün aydınlanma hareketi, 3 eski ve köhnemiş kurumun yıkılışıyla uygulamaya sokulmuştur. Saltanat yerine, cumhuriyet, hilafet yerine, çağdaşlık ve laiklik. Medrese yerine, çağdaş - bilime dayalı eğitim sistemi.
İlhan Selçuk 'un yazılarında özetlediği gibi: Atatürk'ün Aydınlanma devrimleri, aklın inançtan - bilimin dinden bağımsızlığı demektir.
Bu Aydınlanma devrimi, ümmetten bir ulus; kuldan - vatandaş yaratmıştır.
Türk ulusu düşünce alanında usçu yönde, akılcı düzene yönlendirilmiştir.Kimi yayınlar Aydınlanma devrimlerini İslam dininde yapılan bir reforma benzetmişlerdir (F. Rıfkı Atay, Çankaya, s.393). Aydınlanma devrimleriyle aslında Doğu'ya özgü mistik, dogmalara dayanan skolastik düşünce yıkılıyor, akla dayalı, yapıcı, araştırıcı, eleştirici, yaratıcı ve olumlu düşünce sistemine geçiliyordu. Yerleşmiş, köhneleşmiş dogma ve inançların insanın kafası ve düşüncesi üzerindeki ipoteği kaldırılmakta, akılcı yol ve yöntemlerle, bilimin yol göstericiliği sağlanıyordu.
Atatürk'ün Batılılaşma getirdiğini sanırlar, oysa Atatürk'te Batılılaşma deyimi yoktu. Batılılaşma, ''belki bir zaman kesitinde en ileri teknolojiyi kullanan toplum düzeyi'' biçiminde tanımlanabilirse, Atatürk'ün amaçladığı toplum düzeyi ve özlemi ''laik, uygar ve gelişmiş bir toplum'' olduğundan çağdaşlaşma deyimi daha uygun ve doğrudur.
Alev COŞKUN; Cumhuriyet, 12.11.2005
MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI
Yediyordu Elif kağnısını, Kara geceden geceden. Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu, Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar İnliyordu dağın ardı, yasla, Herbir heceden heceden. Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi, kağnısına Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı. Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik, Nam salmıştı asker içinde Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü, Doğrulmuştu yola, önceden önceden. Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif, Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar .Kocabaş çok ihtiyardı, çok zayıftı, Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanısıra, Gecenin ulu ağırlığına karşı, Hafiftiler, inceden inceden. İriydi, Elif, kuvvetliydi kağnı başında, Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri, Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim, Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına. Alını yeşilini kapmıştı, getirmişti Niceden niceden. Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu Nazar mı değdi göklerden, ne? Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez. Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur. Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı, Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden. Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş, Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım. Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır, Düşerim gerilere iyceden iyceden. Kocabaş yığıldı çamura Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar, Örtüldü gözleri, örtüldü hep. Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım. Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifcik, Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
***************
MUSTAFA KEMAL'İN OĞLU
Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona, Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken. Geçiyordu paşalarla, beylerle Su içmişti tarlasından şuncağız. Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık. Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe Soluk alırken, ekmek yerken. Köyün yetimiydi, ölmüştü babası Çanakkale'de, Kale gibi tutardı omuzlarında başını. İnce bacakları altında koca ayakları vardı Sarıydı, kuruydu bozkırda bir çalı kadar, On üçündeydi ama, göstermiyordu yaşını. Bir zaman sonra top sesleri duyuldu uzaklardan Al al oldu dağların moru. Eli silah tutanlar girmişti cephelere bir bir, Kadınlar, çocuklar, dedeler toplandı cami avlusuna Sordu cümlesi birbirine ne yapak? Ansızın düşman askeri görüldü çayırda, Geldi çattı köye gavurun zoru. Devrisi gün bir haber ulaştı evlere, samanlıklara Alanda ismi yazılacakmış herkesin. O saat bir yangın sardı Mustafa Kemal'in oğlunu, Kimi Kadir diyecek, kimi Mıstık, kimi Özdemir... Ankara'dan gelen rüzgarlar önünde Ankara'ya uçan şahinlere karşı, O, ne desin? O, Mustafa Kemal'in oğlu, nasıl söyler, Adını, bir avuç düşmana. Mustafa Kemal'in oğlu yenilmez, tutsak olmaz, Adını vermez süngüler altında, Kellesini verse bilem. Hem ağaç ağaçtır; öküz öküzdür, İsim yakışmalı cana. ... Bayrak mıydı ne, kartal kanadı mıydı ne, Ses verdi göklerden adı. O yürüyordu, köylünün dehşeti büyüyordu peşinde Büyüyordu gövdesi Büyüyordu dağ kadar. Dur diye haykırdılar, namluları çevirip üstüne Durmadı.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Attila İlhan'dan Asım Bezirci Portresi ----------------------------------
SÖYLEŞİ/ ATTİLÂ İLHAN- Konu: Asım BEZİRCİ TIKLAYINIZ...
Kimi Sevsem, Sensin...
kimi sevsem sensin / hayret sevgin hepsini nasıl değiştiriyor gözleri maviyken yaprak yeşili senin sesinle konuşuyor elbet yarım bakışları o kadar tehlikeli senin sigaranı senin gibi içiyor kimi sevsem sensin / hayret senden nedense vazgeçilemiyor
her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet sarışın başladığım esmer bitiyor anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli dudakları keskin kırkızı jilet bir belaya çattık / nasıl bitirmeli gitar kımıldadı mı zaman deliniyor kimi sevsem sensin / hayret kapıların kapalı girilemiyor
kimi sevsem sensin / senden ibaret hepsini senin adınla çağırıyorum arkadamdan şımarık gülüşüyorlar getirdikleri yağmur / sende unuttuğum hani o sımsıcak iri çekirdekli senin gibi vahşi öpüşüyorlar kimi sevsem sensin / hayret in misin cin misin anlamıyorum
Attila İlhan
Attilâ İlhan (1925-2005)
15 Haziran 1925'te İzmir'in Menemen ilçesinde doğdu. İzmir'de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu'nu bitirdi. Atatürk Lisesi'ndeki öğrenciliği sırasında Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla eğitimi sürdürme hakkını kazandı. İstanbul'da Işık Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. 6 yıl aralıklarla Paris'te yaşadı. Türkiye'ye döndü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'nı üstlendi. Ankara'da Bilgi Yayınevi Danışmanlığını yaptı. Senaryolarında "Ali Kaptanoğlu" takma adını kullandı. Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Yelken ve Sanat Olayı dergilerini yönetti. İlk şiiri olan "Balıkçı Türküsü" 1941'de Yeni Edebiyat Dergisi'nde yayınlandı. "Nevin Yıldız" takma adıyla İstanbul, "Beteroğlu" takma adıyla Yücel dergilerinde şiirleri çıktı. 1946 CHP şiir yarışmasında "Cebbaroğlu Mehemmed" şiiriyle birincilik ödülü kazandı. Bu başarıdan sonra hızla tanınıp sevildi. Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikayeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlandı. Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girdi. Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirdi. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum şiir kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkiledi. Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün kitaplarındaki şiirlerinde divan şiiri ve şarkılardan da yararlandı. İlk iki romanı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez'den sonraki romanlarında tarihsel konulara ağırlık vermeye başladı. Bu tür romanlarında öz Türkçe akımına karşı çıktı. Senaryolarını yazdığı önemli filmler: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). 11 Ekim 2005 tarihinde İstanbul Maçka'daki evinde hayatını kaybetti.
ESERLERİ
ŞİİR: Duvar (1948) Sisler Bulvarı (1954) Yağmur Kaçağı (1955) Ben Sana Mecburum (1960) Bela Çiçeği (1962) Yasak Sevişmek (1968) Tutkunun Günlüğü (1973) Böyle Bir Sevmek (1977) Elde Var Hüzün (1982) Korkunun Krallığı (1987) Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)
ROMAN: Sokaktaki Adam (1953) Zenciler Birbirine Benzemez (1957) Kurtlar Sofrası (1963/64) Bıçağın Ucu (1973) Sırtlan Payı (1974) Yaraya Tuz Basmak (1978) Fena Halde Leman (1980) Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981) Haco Hanım Vay (1984) O Karanlıkta Biz (1988)
GEZİ-DENEME-ELEŞTİRİ: Abbas Yolcu (1957) Hangi Sol (1971) Gerçekçilik Savaşı (1980) Hangi Atatürk (1981) Batı'nın Deli Gömleği (1982) İkinci Yeni Savaşı (1983) Sağım Solum Sobe (1985) Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985) Ulusal Kültür Savaşı (1986)
ÖDÜLLERİ 1946 CHP Şiir Yarışması Birinciliği 1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Tutuklunun Günlüğü ile 1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan Payı ile
Kaynak: edebiyatturk.net
Dost
Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın, Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın.
Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın, Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız Dokunarak uçalım.
İnsanlardan buz gibi soğudum, İşte yalnız sen varsın Öyle halsizim ki hiç sorma Anlarsın.
Cahit Külebi
RIFAT ILGAZ'IN EVİ YENİDEN YAPILMAK İÇİN YIKILDI
ÜNLÜ YAZAR RIFAT ILGAZ'IN EVİ YENİDEN YAPILMAK İÇİN YIKILDI. BELEDİYE BAŞKANI NEJDET DEMİR, ILGAZ'IN EVİNİN GELECEK YIL FESTİVALE YETİŞTİRİLECEĞİNİ SÖYLEDİ.
Ünlü edebiyatçımız Rıfat ILGAZ'ın doğduğu ev uzun yıllardan beri yapılmayı beklerken kısa süre önce Kültür ve Turizim Bakanlığı tarafından Cide Belediyesine tahsis edilen Ev ve Bahçe Belediye Başkanımız Nejdet DEMİR'in yoğun gayretleri sonucu Kurul kararı alarak yenisi yapılmak üzere bugün yıkıldı.Belediye Başkanımız Nejdet DEMİR bina 3 m daha arkaya çekilerek projeye uygun bir şekilde önümüzdeki festivalde açılacağını Rıfat Hocaya ve Cide ye yakışır bir görünüme kavuşacağını söyledi.
UĞUR GÜRSOY/CİDE; 23.09.2005 http://www.kastamonupostasi.com
CHP KASTAMONU İL KONGRESİNDE GERGİNLİK Kastamonu Nasrullah gazetesi, 05.09.2005
***** ***** *****
KASTAMONU CHP'DEN 30 AĞUSTOS MESAJI (Kastamonu Nasrullah gazetesi, 29.08.2005)
KASTAMONU İL İLÇE VE BELDE BELEDİYE BAŞKANLARI
Merkez: Turhan Topçuoğlu - MHP Abana: Şevket Yazkan - CHP Ağlı: Sami Mangaloğlu - AKP Araç: Bahtiyar Yaşar - CHP Azdavay: O.Nuri Civelek - AKP Bozkurt: Engin Canbaz - AKP Cide: Necdet Demir - DYP Çatalzeytin: İ.Mussa UĞUZ - AKP Daday: Kadir Er - CHP Devrekani: Mümtaz Aliustaoğlu - AKP Doğanyurt: Nurullah Kayıran - MHP Hanönü: Orhan Özalp - AKP İhsangazi: Numan Omuzlu - MHP İnebolu: İdris Güleç - AKP Küre: Engin Ayrancı - ANAP Pınarbaşı: Halil Sarımeşe - MHP Seydiler: Mehmet Şahin - AKP Şenpazar: Mustafa Demir - ANAP Taşköprü: Hasan Altan - AKP Tosya: Sait Gülabacı - AKP Ortalıca: Yusuf Arpacı - AKP (http://www.kastamonuhaber.com)
Yazıların tamamı için TIKLAYINIZ...
"Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir." Kemal Atatürk, Kastamonu Konuşması, 30.08.1925
Taşköprü Belediyesi Sosyal Tesisleri'nin altındaki bu Şelale(!) den en ufak yağmurda bile inen sular Pulcular Mahallesinin 1. , 2. ve 3. sokaklarındaki yolları Taşköprü Cumhuriyet Alanına indiriyor... Bu sulara çözüm aramaktansa her yağmur sonrası yenibaştan yol onarımı yapılıyor. O da ikinci yağmura kadar gidiyor. Bu yıl sokak sakinleri tozdan- dumandan boğuldular...Buna köklü bir çözüm yok mu acaba? İlgililerin dikkatine...
Bu nasıl Şelale, susuz- selsiz demeyin sakın; bir de en küçük yağmurda seyreyleyin gümbürtüyü!...
MERAKLISINA VE İLGİLİLERE NOT: DİĞER FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...
20.09.2005::: Yayınımızdan 25 gün sonra 3.sokaktaki çalışmalar...Yolun yukarısı asfaltlandı yine bir dahaki yağmurlara kadar... Çalışma yapılan kısım parke- taş döşenecek. (üstte) 1. Sokak yine beklemede... (alttaki resim)
***** ***** ***** ***** ***** *****
BASINDA TAŞKÖPRÜ'NÜN MEŞHUR KUYU KEBABI --------------------------------------------
Sarımsak cenneti
Taşköprü denince akla, önce sarımsak sonra da Biryan kebap (Kuyu kebabı ya da Kazık kebabı) gelir. Taşköprü Belediyesi, kekik kokan kuzuların zamanı olmamasına rağmen, sırf bizi kırmamak için 110 yıllık Kesiciler Kebapçısı'nı seferber etmiş. Biryan, burada sabah kahvaltısı niyetine yenirmiş ya, neyse. İşte, 4. kuşak temsilcisi İhsan Kesici'nin ağzından Biryan kebap: "Biryan mutlaka taze etle yapılmalı. Bunun için kuyu tabanına yakılan ateşle iyice ısıtılır. Temizlenen kuzuyu ortadan ikiye kesip çap demirine asarız. Kuyuda kor ateş kalmamalı, yanmamış çıralar mutlaka temizlenmeli. Ateşin üzerine etin yağ ve suyunun akması için bir kazan yerleştiririz. Biriken sudan pilav yapılır buralarda. Kuyunun ağzını bir kapakla kapatıp kenarlarını çamurla sıvarız. 1.5-2 saat sonra kuzu biryan hazırdır. "2 saatimiz var ya, çay kenarındaki çiftlik evine gitme zamanı, deyip yola koyuluyoruz. Ömer Özsoy?un dayı kızı Sevim Çallı nefis bir keşkek hazırlamış. Keşkeği beklerken taş gibi olmuş köy ekmekleri dilimlenip soba üzerinde gevretiliyor ve tereyağı sürülüyor. Yanında kuşburnu marmeladı ve pancar pekmezi. 2 saat sonra Özannem Et Lokantası?ndayız. Gezi boyunca bizi bir an olsun yalnız bırakmayan Kastamonu İl Kültür Müdürü Ziver Kaplan ve Taşköprü Belediyesi Başkan Yardımcısı Muzaffer Bey ile birlikte kolları sıvamış, Biryan kebaplarımızı yerken (elle yemek adettenmiş) konu dönüp dolaşıp yine sarımsağa geliyor. Sarımsak, Romalılardan kalma bir şehir olan Pompeiopolis'in bile önüne geçiyor zaman zaman. Ki, bu muhteşem şehir kalıntısı, olanaksızlıklar yüzünden gün yüzüne çıkarılamamış bir türlü. 'Beyaz altın' olarak adlandırılan sarımsak yöre halkının başlıca geçim kaynaklarından. Alın bu sarımsağı başka yerde ekin, aynı sonuca ulaşamıyorsunuz. Eh, hal böyle olunca Taşköprü her yıl eylül ayında beyaz altınına uluslararası bir kültür festivali düzenlemesin de ne yapsın! Kastamonu'nun zengin yemek kültürünü bu sayfalara sığdırmak hayli zor. Araştırmacıların Kastamonu ve çevresinde 812 çeşit yemek tespit ettiklerini öğrenince, 'bir değil, birkaç kez daha gelmeli buraya' diyor insan. Belki o zaman Kestane çorbası ve Kızılcık tarhana çorbasını da tadarız. Üryani eriği, pirinci, pastırması, sarımsağı, tarihi, turizmi, deniz sefası her biri birbirinden derin araştırma konuları aslında. Bir kez daha geleceğiz Kastamonu'ya, ama bu kez baharda. Karadeniz?e hakim İnebolu ve Abana sahiline de ineceğiz. www.lezzet.com.tr
BÜRYAN KEBABI BİZİMDİR, BİZİM KALACAK !
BÜRYAN KEBABI TARTIŞMASI BÜYÜYOR... BİR İDDİA DA TAŞKÖPRÜ BELEDİYE BAŞKANI HASAN ALTAN'DAN GELDİ. ALTAN, "BÜRYAN KEBABI BİZİM" DEDİ.
Ünlü Büryan kebabının patenti için Siirt ve Bitlis arasında süren tartışmalara, Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi de katıldı. Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Altan, Büryan kebabının asırlardır Taşköprü'nün yöresel yemeği olduğunu savundu. İstanbul, Bolu, Bursa ve Zonguldak'taki çok sayıda kebapçıda ''Meşhur Taşköprü Büryanı'' adı altında kebaplarının satışa sunulduğunu bildiren Altan, şunları söyledi: ''Büryan adı verilen kuyu kebabının ilçede 400 yıllık geçmişi var. 400 yıllık kebabımız için Siirt ve Bitlislilerin kavga etmesine anlam veremiyoruz. Her iki ilin çabaları da boşuna. Ayrıca, Bitlis ve Siirt'in Büryanı bizimkinden farklı. Onların kebabının tadı asla Taşköprü Büryanı gibi olamaz. Almanya, Hollanda ve Belçika'dan turistler, özel olarak Taşköprü'ye Büryan kebabı yemeye geliyorlar. Siirt ve Bitlislilerin bu kavgasına katılmayacağız. Biz zaten gerekli başvurumuzu Nisan ayında yaptık.'' Siirtlilerin, Türk Patent Enstitüsü'ne (TPE), ''Siirt Büryan Kebabı'' ibareli coğrafi işaret için başvuru yapmasına Bitlisliler itiraz etmiş, TPE de itiraz üzerine söz konusu kebabı ''Siirt Büryan Kebabı'' adıyla tescil etmemişti.
BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER HABERLER http://www.yenisafak.com.tr/g06.html
Türkiye 'Büryan'da karar bilimin
AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler, önceki akşam gazetecilere Büryan kebabı ikram etti.
RADİKAL - ANKARA - Güneydoğu'nun komşu illeri Bitlis ve Siirt arasında yaşanan 'Büryan kebabı kimin' tartışmasında son kararı Türk Patent Enstitüsü (TPE) verecek. TPE yapacağı araştırmaya göre Büryan kebabı Bitlis ya da Siirt adına 'yöresel yemek' olarak tescil edilecek. Siirt Valiliği'nin, TPE'ye başvurarak kebabı tescil ettirme girişimine AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler itiraz etmişti. Kiler, Büryan kebabını tanıtmak için önceki akşam gazetecilere bir yemek verdi. Yemekte, Bitlis'ten getirilen etle yapılan Büryan kebabı ikram edildi. Kastamonu'nun Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Altan da, Büryan kebabının asırlardır Taşköprü'nün yöresel yemeği olduğunu ve tescil için başvurduklarını açıkladı.
Radikal, 24 Ekim 2003
Biryan
Halk arasında genellikle " biryan" denir. Kastamonu merkezinde, Taşköprü ilçesinde yaygındır. "Kuyu kebabı", "kazık-kebabı"da dendiği görülmektedir. Yaz mevsiminde Açık Maslak, Kadıdağı mesire yerlerinde kırda kuyu kazılarak yapılır. Şehir ve ilçe merkezinde dükkanlarda ise ateş tuğlasından küçük kuyularda "biryan" pişirilir.
En iyi biryan koyun ve kuzu etinden yapılır. Koyun veya kuzu dikkatle kesilip yüzülür. Karnının içi temizlenir. Kırda pişirileceği zaman 1.5-2 m. derinliğinde kuyu kazılır. İçinde köz bırakacak odunlar yakılır. Odunlar yanıp koz meydana gelince kuyunun üstüne çap olacak şekilde bir demir çubuk konur. Koyun çengelle bu "çap demiri" ne asılır. Kuyunun ağzı kalın, daire veya kare şeklinde bir tahta ile kapatılır. Tahta kapağın üstü ve kenarları çamurla sıvanır. 1.5 saat kadar kuyuda bekletilen koyun pişer. Kapak açılarak koyun çengelinden yukarı çekilir. Tahta üzerinde satırla ve bıçakla doğranır. Tartılarak satılır. Bir kuyuya 3-5 koyun sarkıtılabilir.
Biryan, dükkanda pişirileceği zaman dükkanın bir köşesinde baca altında yapılmış kuyuda ateş yakılarak aynı işlem uygulanır. Dükkandaki fırının ağzında demir bir çember ve çap demirinin konacağı yuvalar bulunur. Bu fırın tuğladan yapılmıştır ve uzun süre kullanılır. Biryan pişirileceği zaman közlerin üzerine etin yağ ve suyunun akacağı bir leğen indirilir. Kastamonu'da bir misafire İkram edilecek en makbul yiyecektir. Biryan, yalnızca elle yenir. Yanında soğan, ayran mutlaka istenir. Pilavla birlikte biryanlı pilav olarak da yenir. Ismarlama yoluyla, kuyuya sarkıtılan koyunun içine pirinç konularak da pilav elde edildiği olur. http://www.kastamonu.gov.tr
Damak Çatlatan Tatlar Kastamonu'dan Taşköprüye...
Damak çatlatan tatlar Mehmet YAŞİN
TAŞKÖPRÜ'NÜN BİRAN'I Şükriye Hanım, üzüm yaprağı veya ebegümeci ile yapılan 'ekşili pilav'ı, patates, sarmısak, yumurta ve ekşili yoğurtla oluşturulan 'yoğurtlu patates paçası'nı, pirinç, mantar ve kabak paçasını, kestane çorbasını, 40 katlı ev baklavasını, ballı güllacı, Üçürdüm pilavını anlatırken, ben de bu yemeklerin tatlarını hayal etmeye çalışıyordum. Hayali tatlar bile ağzımın sulanmasına yetiyordu.Kastamonu'nun etli ekmekten sonra gelen bir başka simgesi de Biran (Büryan, Püryan) Kebabı idi. Bazı yörelerde kuyu ve kazık kebabı da deniyordu. Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu'nun bir makalesinde okuduğuma göre, bu kebabın en iyi yapıldığı yer de, 'sarmısağın başkenti' Taşköprü kasabasıydı. Bu yemek aslında yasak yemekler listemin en baş köşesinde yer alıyordu. Çünkü ağzına yeni ot değmiş kuzudan yapılıyordu. Kolesterolü yüksek olanların kuzu etine hasret öldükleri bilinen bir gerçekti. Kastamonu-Taşköprü arasındaki 45 kilometrelik yolu kat ederken aklıma hep bu 'kötü' düşünceler geliyordu.Taşköprü'de, vitrininde nar gibi kuzuların sergilendiği ilk kebapçıya girdim. Bir porsiyon istedim. Yağıyla kemiği ile önüme 300 gramlık kebap geldi. Çatal bıçak yardımıyla, istemeye istemeye yağları ayıklayınca ne yediğimi anlamadım. Çaresiz ikinci porsiyonu istedim. Garson tadına varabilmem için kebabın elle yenmesi gerektiği konusunda beni uyardı. Ben de öyle yaptım. Sonra işin sırrını sordum. Usta beni alt kattaki kuyunun başına götürüp anlattı. Bir defa kuzu kekik otlamalıydı. Sonra yakılan odunun sakızlı çam olması gerekiyordu. Bu arada kuyunun ağzının iyice sıvanması lazımdı. Tabii ustanın etlemeyi, sulamayı iyi yapması şarttı. (Hürriyrt; 01.06.2003)
İSTANBUL'DAN TAŞKÖPRÜ'YE BÜRYAN SİPARİŞİ
Taşköprü'de 1893 yılından beri yapılan kuyu kebabı (Büryan) gurbetteki yüzlerce Kastamonulu "ya otobüslerle gönderiliyor. Taşköprü'de ilk kuyu kebabını yapan aileni»5. kuşağı olan Raif Kesici (45) kuyu kebabı tanışmasını yeniden başlatacak iddialarda bulundu. Kesici; "Bizim dedelerimiz 1893 yılında Kafkasya'dan Taşköprü'ye göç etmişler ve buraya yerleşmişler. Kuyu kebabını ilk kez burada yapmışlar. En eski kuyu kebapçısı biziz. Kuyu kebabının anavatan Siirt demek yanlış. Siirtliler kebabı bizden öğrendi. Siirt'ten Taşköprü'ye asker olarak gelen bir genç memleketine döndüğünde bunu Siirt'e denemiş. Siirtliler çıkmış kuyu kebabı bizimdir diyor. Halbuki alakası yok. Kuyu kebabının ilk çıktığı yer Kastamonu'nun Taşköprü ilçesidir" dedi. Taşköprü'den İstanbul'a alo paket servis Kesici Kebap Salonu sahibi Raif Kesici, kebabın müdavimi gurbetçilerin olduğunu bu nedenle Taşköprü'den kebap mevsimi geldiğinde İstanbul'a kebap servisi yaptıklarını söyledi ve ekledi; "İstanbul'da bulunan gurbetçilerimize kebap servisi yapıyoruz. Benim İstanbul'da yıllardır yüz kişiden oluşan değişmez müşterilerim var. Onlar beni arar ben kebabı hazırlarım ve arabama yüklerim. Kebabı evlere kadar servis ederim. Ulaşıncaya kadar soğuyor tabi. Onlar mikro dalga fırınlarda ısıtıyorlar" dedi. Taşköprü'de kuyu kebabı mevsimi Nisan ayında başlayıp Ramazan ayına kadar devam ediyor. (SÖZCÜ'den Aktaran Kastamonu Postası)
TAŞKÖPRÜ'NÜN ÜNLÜ KUYU KEBABI Kebapçılardan Görüntüler İçin TIKLAYINIZ...
Biryan
Halk arasında genellikle " biryan" denir.Kastamonu merkezinde, Taşköprü ilçesinde yaygındır. Ayrıca Kastamonu'nun bir çok ilçesinde bulmak mümkündür. "Kuyu kebabı", "kazık kebabı"da dendiği görülmektedir. Yaz mevsiminde Açık Maslak, Kadıdağı mesire yerlerinde kırda kuyu kazılarak yapılır.Şehir ve ilçe merkezinde dükkanlarda ise ateş tuğlasından küçük kuyularda "biryan" pişirilir.En iyi biryan koyun ve kuzu etinden yapılır.
Hazırlanışı ve Yapılışı Koyun veya kuzu dikkatle kesilip yüzülür.Karnının içi temizlenir.Kırda pişirileceği zaman 1.5-2 m. derinliğinde kuyu kazılır. İçinde köz bırakacak odunlar yakılır.Odunlar yanıp köz meydana gelince kuyunun üstüne çap olacak şekilde bir demir çubuk konur.Koyun çengelle bu "çap demiri" ne asılır.Kuyunun ağzı kalın, daire veya kare şeklinde bir tahta ile kapatılır.Tahta kapağın üstü ve kenarları çamurla sıvanır. 1.5 saat kadar kuyuda bekletilen koyun pişer.Kapak açılarak koyun çengelinden yukarı çekilir.Tahta üzerinde satırla ve bıçakla doğranır.Tartılarak satılır.Bir kuyuya 3-5 koyun sarkıtılabilir.
Biryan, dükkanda pişirileceği zaman dükkanın bir köşesinde baca altında yapılmış kuyuda ateş yakılarak aynı işlem uygulanır.Dükkandaki fırının ağzında demir bir çember ve çap demirinin konacağı yuvalar bulunur.Bu fırın tuğladan yapılmıştır ve uzun süre kullanılır.Biryan pişirileceği zaman közlerin üzerine etin yağ ve suyunun akacağı bir leğen indirilir. Kastamonu'da bir misafire İkram edilecek en makbul yiyecektir.Biryan, yalnızca elle yenir.Yanında soğan, ayran mutlaka istenir.Pilavla birlikte biryanlı pilav olarak da yenir.Ismarlama yoluyla, kuyuya sarkıtılan koyunun içine pirinç konularak da pilav elde edildiği olur.
İstanbul'da Kastamonu'ların yaşadığı bazı yerlerde bu kebabın lezzetini tatmanızı öneririz. Örneğin Şile'de bulabilirsiniz. www.inebolu.org
***** ***** ***** ***** ***** *****
TAŞKÖPRÜ'DEN BAKIŞ
::: SİTE HAKKINDA :::
KURULUŞ: 19.06.2005
***** ***** *****
SİTE İÇERİĞİ:
:::DİĞER SAYFALARDAKİ YAZI VE FOTOĞRAFLAR:::
Taşköprülü Bir Şair: Bahri KARADUMAN TIKLAYINIZ...
10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali 'nden İZLENİMLER... için TIKLAYINIZ. ******************************* 10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali PANEL'inde Ali NAZLI'nın Yaptığı Konuşmanın Tam Metni
için TIKLAYINIZ.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)'in İlköğretim ve Ortaöğretim Kurumları İçin Hazırladığı 100 TEMEL ESER Listeler ve YANKILARI İçin TIKLAYINIZ
19.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ (01-04 Eylül 2005) Görüntüleri İçin "TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ" sitesine TIKLAYINIZ...
TAŞKÖPRÜ'den ----------------
Geçmişten Günümüze "ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ" 2004 İçin TIKLAYINIZ
GURBET YAVRUM'DAN MAVİ MASKEYE; SESSİZ BİR DAYANIŞMA'DAN KANAL BOYU'NA AYSEL ÖZAKIN
Konu Denizli, Dekor Kastamonu'dan... EĞRETİ GELİN (Atıf YILMAZ)
DEVREKANİ'den Oğuz ATAY Yaşamı: Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi.(...) devamı için TIKLAYINIZ
Devrekani Mustafa Kaya Şenlik YİBO Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBOLAR) ŞENLİK YİBO Yatılı bölge okulu öğrencileri, duyarlı öğretmenlerle güneşli bir geleceğe göz kırpmak istiyor Anadolu'nun yatılı umutları (Ebru TOKTAR, Cumhuriyet, 29 MART 1999 )
:::DOSYALARIMIZ:::
Dosya: 5 Yıl Yıl Ödüller "ÖDÜLLER" sayfamızda Başlangıcından Bugüne Yunus Nadi Ödülleri Başlangıcından Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı (50 Yılın 50 Öykü Kitabı) Başlangıcından Bugüne Orhan Kemal Roman Ödülü Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri
TIKLAYINIZ
Dosya: 4 2004'te EDEBİYATIMIZ
A. 2004'te Öykü Kitapları B. 2004^te Romanlar C. 2004'te Şiir Kitapları
Dosya: 2 "Başlangıcından Günümüze Türk Edebiyatı'nda Roman Zamandizini Taslağı" TIKLAYINIZ
Dosya: 1 "Başlangıcından Günümüze Türk Edebiyatı'nda Öykü Kitapları Zamandizini Taslağı" TIKLAYINIZ
2004'TE EDEBİYATIMIZ 1 Ali ŞAHİN 2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI İçin TIKLAYINIZ
2004'TE EDEBİYATIMIZ 2 2004'TE ROMAN Ali ŞAHİN İçin TIKLAYINIZ
2004'TE EDEBİYATIMIZ 3 Ali ŞAHİN 2004'TE ŞİİR KİTAPLARI İçin TIKLAYINIZ
33. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE "BAŞI EĞİLMEYEN KADIN" SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN Ali ŞAHİN
"Gölgesi --Suat Derviş'e--
Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;/ Bir kere eğemedim bu kadının başını(...)" (Nazım Hikmet)
(devamı ve
A. Ömer Türkeş, Aksaray'dan Bir Perihan Behçet Çelik, Suat Derviş'in Romanları Behçet Çelik, 60 Yıl Önce Politika ve Sanat Çimen GÜNAY, Başını Eğmeyen Kadın: Suat Derviş Suat Derviş'ten Bir Öykü: "Erkek Aşkı" Sennur Sezer, Fosforlu Cevriye Sennur Sezer, 'Eğemedim Bu Kadının Başını'
yazıları için TIKLAYINIZ)
"Taşköprü'den Esintiler" "alisahin37sitemynet.com" İçin soldaki "GOOGLE"a TIKLAYINIZ...
"Atamamak", aslında çok da kötü bir huy sayılmaz ama, insana "dert" oluyor ve bu derdin çaresi de bulunmuyor...
"Dermansız Dert"
Sadi Bülbül- Bütün Dünya
Bir şeyi "atamama" huyumdan şikayetçiyim. Ama huyumu değiştirmeye gücüm yetmiyor. Diyelim, gazetenin verdiği otomobil eki, diyelim üniversiteye girecek gençler için hazırlanmış sınav kitapçığı, diyelim size getirilen ancak sizin kullanmayacağınız bir kol düğmesi... Bir cep telefonu kılıfı... Armağan edilen ancak sizin tarzınız olmayan, kullanışsız bir ajanda... Anahtarlık... Nedense sevmediğiniz bir peynir... Eski ayakkabınız... Cascavlak renkli bir kazak... Sizde olmasına karşın yanlışlıkla bir daha aldığınız kitap... Ve en dramatiği: Biriken gazeteler...
Hayır! Ben bunları atamam!.. Gazetenin o otomobil ekini kesinlikle, buna ilgi duyan birisine vermeliyim. Sınav kitapçığını verecek bir yoksul çocuk bulmalıyım. Değil dershaneye gitmek, günlük gazete bile alamayan ve bu nedenle de gazetenin bu ekini göremeyen yüzlerce genç olduğunu biliyorum.
Benim takmadığım o kol düğmesinin bir meraklısını bulsam kimbilir ne denli sevinecektir? Siz o ayakkabıyı giymediğime bakmayın. O denli de eski değildir ama buna gerçekten gereksinimi olan insanı nerden bulmalı? Benim kokusunu sevmediğim o peyniri yemek isteyecek binlerce (yoksa milyonlarca mı?) insan olduğunu bilmek ne kötü? Bana onlardan yalnızca biri gerekli ama, onu nasıl bulacağım? Buzdolabının bir köşesine koysam ne zamana değin bekletebilirim? Apartman görevlisine versem, gururludur belki almaz. Peki ben ne yapacağım? Çöpe mi atayım? Hayır ve hiçbir zaman atamam! Bunu benden istemeyin de, ne isterseniz isteyin...
Birken iki olan kitaba gelince... Onu atmamı isteyeceğinize, canımı isteyin daha iyi. Neyse ki o, peynir gibi değil. Zamana dayanıklıdır ve ben onu, sahibini buluncaya değin saklayabilirim. Peki ya "İşte buldum" dediğim insan... "Bende de var" diye almazsa ya da hatırımı kırmayıp alır, sonra o çöpe atarsa... Ya da okumak için alıp da, okumadan atarsa...
Aman Tanrım bu ne içinden çıkılmaz iştir?
Gençliğimde arkadaşlarımla Büyükada'da bir sandal gezintisine çıkmış ve kürek çekmesi- ni bilmediğimiz için, küçük bir dalgada denize dökülmüştük. Nasıl olduysa kazada, ayakkabımın tekini bulamadım. Geriye kalan o tek ayakkabı için günlerce ayakkabı yapan dükkanları gezdim, ona bir eş yaptırmak istedim. Fakat tek ayakkabı yapılmazmış. Uğursuzluk sayılırmış. Bunu öğrenince o tek ayakkabı- yı uzun süre atamadım. Güleceksiniz ama günlerce bedensel engelli bir insan aradım ve bulamadım. O tek ayakkabı bana yıllarca "eşini arayan bir kuş" gibi acı verdi. Barış Manço'nun "ayrı düşmüş kol düğmeleri"nin hüznünü yaşadım.
Yıllar önce Aziz Nesin'in bir yazısını okumuştum. Komşularının verdiği bir acı zeytini yiyememişlerdi ancak yazarımızın annesi "Mutlaka bunu yiyecek insanlar vardır" diye zeytini uzun süre atamamış, verecek kimse bulamayınca da, azar azar ev halkına yedirmişti. Yani sonunda "onu yiyecek insanları" bulmuştu.
"Atamamak" aslında çok da kötü bir huy sayılmaz ama, insana "dert" oluyor ve bu derdin çaresi de bulunmuyor...
ETKİNLİKLER ARŞİVİ
Başlangıcından Bugüne Taşköprü Uluslararası Kültür ve Sarımsak Festivali Arşivi HAZIRLANIYOR
12 Eylül sanatın içini boşalttı ---------------------------------
Evrensel Kültür Merkezinin Türkiye Gazeteciler Cemiyetinde önceki gün düzenlediği forumda "12 Eylülün Kültür Alanındaki Tahribatları" tartışıldı. 25 yıl önce yapılan askeri darbenin, ülkede pek çok şey gibi kültürü de tahrip ederek kültürel yozlaşmayı zaman içinde yerleştirdiği vurgulanan forumu Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer yönetti. Muzaffer İlhan Erdost, Demirtaş Ceyhun, Şanar Yurdatapan, Gülsen Tuncer, Hasan Kıyafet, Cengiz Gündoğdu, İbrahim Çiftçioğlu, Canol Kocagöz ve Gülsüm Cengizin konuşmacı olarak katıldığı forumda yapılan konuşmalarda, özellikle "toplumsal bellek kaybı"na dikkat çekildi.
12 Mart, 12 Eylül...
İlk konuşmayı yapan Muzaffer İlhan Erdost, aydınların zaman zaman ülkede oynanan oyunun farkına varamadıklarını, olayları derinlemesine ve çok boyutlu olarak kavrayamadıklarını belirterek, 12 Eylül ve 12 Mart gibi tarihleri iyi kavramak gerektiğini söyledi. 12 Marttan sonra güçlenen sola karşı, yeni faşistleştirme hareketlerinin başladığını ve sol üzerinde baskının arttığını ifade eden Erdost, 1974 ile 1980 arasında 5 bin kişinin öldüğünü söyleyerek "Sokak giderek kana bulanıyordu" dedi. 12 Eylülün Türkiyede büyük kültürel kırılmalar ve yozlaşmalar yarattığını belirten Adnan Özyalçıner de düşünce ve anlatım özgürlüğü olmadıkça, en temel insan haklarının bile bulunamayacağını belirterek Türkiye Yazarlar Sendikasının 12 Eylül döneminde uğradığı baskıları ve TYSye açılan davayı anlattı. Demirtaş Ceyhun ise Türkiyenin Amerikan egemenliği altına girdiği yılları anlatarak, geçmişin bilinmesinin önemi üzerinde durdu. "12 Eylülü sadece birkaç subayın düzenlediğini düşünmek mümkün mü" diye soran Ceyhun, "Askeri darbeleri değerlendirirken soğuk savaş gerçeğini göz ardı etmemek lazım" dedi. 12 Eylülden kısa süre önce yurtdışına çıktığını söyleyen Şanar Yurdatapan, sanatçıların farklı politik kimlikleri nedeniyle 12 Eylülde birleşip direnemediğini iddia etti. "Biz mahkemelere davalara giderken, utandık bir şey demeye; çünkü arkadaşlarımız işkencedeydi" diyen Sennur Sezer de Türkiyede kalan aydınların verdiği mücadeleye değinerek, "Demek ki sesimiz Avrupaya gitmiyormuş" diye konuştu.
Bilendik, bilinçlendik... Gülsen Tuncer ise kendi yaşadıklarının ancak bir dipnot olacağını belirterek, 12 Eylül sonrası yaşadığı sıkıntılara kısaca değindi. "Ağır bir ekonomk baskı altına alındık. İş alamaz olduk. İsimlerimize yasak kondu. Oyun verilmiyordu. Erozyonu gördük. Ama bilendik, bilinçlendik ve notlarımızı aldık" dedi. Yurtdışına çıkan sanatçılara yönelik eleştiriler de yönelten Tuncer, sözlerini şöyle sürdürdü: "Belleğimizi kaybettik. Çünkü 12 Eylülde herkes fotoğraflarını, kitaplarını, mektuplarını, defterlerini yaktı. Ama umutsuz değilim yakılan ormanların yerine filizlerin doğduğunu gördüm. Toplumsal olaylar da doğa olayları gibidir" dedi. Öğretmenlerin hâlâ şu kitabı alırsam, kütüphanemde bulunması suç olur mu diye sordukl |
Posted: 03:31, 2006-10-11 |
Comments (0) | Link |
|
Esintiler Arşivinden...
|
Hoşgeldiniz...
"Oğlum bu siteyi oluştururken, benden siteye girenler için bir "hoşgeldiniz" iletisi istedi. Ben de ona bir değil dört ileti verdim: "Yaşamın iki anlamı vardır: Sevgi ve üretim. Severek üretmek, üreterek sevmek" (Yaşamın Anlamı, s.62) "Ben yazılarımı, bütün yaşamımla bile bu dünyada hiç bir şeyi etkileyemeyeceğimi bilerek umutsuzca, ama tek bir makale ile tüm dünyayı değiştirebilecekmiş gibi bir sorumlulukla yazıyorum." (Demokrasi ve Laiklik, s.87) "Her medya patronu ancak, gazetesindeki ya da kanalındaki en terbiyesiz medya mensubu kadar terbiyelidir". (Cumhuriyet, 13 Nisan 2000, Medya Notu) "Bütün insanları çok seviyorum. Gençleri daha çok seviyorum. En çok da okurlarımı ve öğrencilerimi seviyorum." demiş, Emre KONGAR http://www.kongar.org sitesi girişinde... Keşke bu yazıyı daha önce görmeseydim. Yazacak bir şey bulamadım bunun üzerine... Hocama sevgi ve saygılarımla... Tekrar hoşgeldiniz... Ha unutmadan onu da söyleyeyim bir de "Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır." demiş Hoca ki, çok haklı... Ben de aynen katılıyor; kendim de uyguluyor, hatta link vererek Ora'ları da gezmelerine olanak sağlamak istiyorum... Ali ŞAHİN* ("Emekli Bir Edebiyat Öğretmeni")
20060606- 1238
GENİŞ AÇI/ HİKMET BİLA
Öğretmen
Saygı ve kutlama günleri olması gereken Öğretmenler Haftası, ''eylem haftası'' na dönüşmüş. Öğretmen sendikaları, yarın bütün Türkiye'de eylemler yapacak, ''tebeşir bırakacaklar'' mış.
Bu ülkede en çok yıpranan ve anlamını yitiren deyimlerden biri, herhalde ''öğretmene saygı'' olsa gerek. Çünkü bu deyim hiçbir zaman dillerden düşürülmez, ama öğretmenin sefaletine de bütün iktidarlar seyirci kalır. Gelinen nokta, öğretmenlerin toplumdaki acınacak halleri olur. ''Limon satan öğretmen'' , gazetelerin magazin sayfalarına taşınan ilginç haberlere dönüşür.
Ama öğretmenin sorunları büyüdükçe büyür, biriktikçe birikir.
Öğretmenler sadece kendi sorunlarının çözülmesini istemiyorlar, öğrencilerin sorunlarının da çözülmesini istiyorlar. Öğretmene yakışır bir yaklaşım...
Ek ders ücretlerinin arttırılması,
Sözleşmeli öğretmen uygulamasının kaldırılması,
Hizmetli, memur ve üniversite çalışanlarına eğitime hazırlık ödeneği verilmesi,
Araştırma görevlilerinin üniversite tazminatından yararlandırılması,
Bu kişilere kadrolu çalışma olanağının sağlanması,
Öğretmen adaylarına istihdam yaratılması,
Herkese nitelikli, parasız eğitim olanağının yaratılması,
Grevli, toplusözleşmeli sendika hakkının tanınması,
Anaokulu öğrencilerine 5'inci sınıfa kadar süt hakkı sağlanması,
Tüm çocukların yılda iki defa sağlık taramasından geçirilmesi.
Öğretmenlerin kamuda ayrıcalıklı bir yere sahip olması gerekirken aksine en altta ve en sonda akla gelmesi de öğretmenlerin en büyük üzüntülerinden biri. Çeşitli bakanlıklarda personelin maaşlarında iyileştirmeler yapılıyor, ama öğretmenler için bir şey yok. Öğretmenler 3.5 lira olan ek ders ücretinin 10 lira olmasını istiyorlar.
Öğretmenlerin isteklerini yerine getirmek bu kadar mı zor? Öğretmenler bunları hak etmiyorlar mı?
Köy öğretmenlerinin durumu tam ''ört ki ölem'' .
O öğretmenler resmen sürünüyorlar. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde, en ücra köşelerde kaderlerine terk edilmişlerdir. Ulaşım sorunları, sağlık sorunları altında ezilmektedirler. En yakın kasabaya, kente gidemediği için hastalıktan ölen öğretmenler vardır. İzinlerinde memleketlerine gitmek isterken yollarda donup ölen öğretmenler vardır. Sadece doğa koşullarının değil, görev yaptıkları köylerde, köyün ya da bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel baskıları altında çalışmak zorundadırlar. Kimi ağaların, kimi yerel parti yönetimlerinin isteklerine ya boyun eğmekte ya da çok sevdiği, gönül verdiği işini ve mesleğini terk etmek zorunda kalmaktadırlar.
Her 24 Kasım'da öğretmenleri göklere çıkaran nutukların artık hiçbir anlamı yok. Hatta bu tür konuşmalar ters tepiyor, mide bulandırıyor.
Öğretmenler artık edebiyat değil, süslü sözler değil, somut adımlar istiyorlar. Kutsal görevlerini yerine getirirken insan gibi yaşayacak koşulların sağlanmasını bekliyorlar. Zorla geri alınan saygınlıklarını yeniden kazanmak istiyorlar. Öğretmenin saygınlığının kalmadığı bir toplumda hiç kimsenin, hiçbir kesimin saygın olamayacağının bilinmesini istiyorlar.
hikmet.bila@ntv.com.tr
"BUGÜN Öğretmenler Günü, yaşamın, bir ülkenin gerçek kurucuları olan bütün öğretmenlerin günü kutlu olsun."
''Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilimdir ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilimin gelişimini inkâr etmek olur.
Benden sonra, beni benimsemek isteyenler bir temel eksen üzerinde, akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar...''
EVET / HAYIR OKTAY AKBAL
Bendeki Atatürk...
10 Kasım 1938 günüydü... Yağmurun çiselediği bir sabah. Okul Müdürü Agah Sırrı Levent , havuzun kenarına çıktı. Gözleri yaşlıydı... ''Çocuklar, Atatürk'ümüzü kaybettik'' dedi. Sustu kaldı. Hepimiz sustuk kaldık. Sessizlik büyüdü, büyüdü... Bir anda ne olduğunu anlayamamıştık. Nasıl oluyordu, nasıl Atatürk ölüyordu? Bir yalan mıydı, bir düş müydü?..
Düşten gerçeğe dönmemiz uzun sürmedi. Artık, yalnızdık, yapayalnızdık! Türk ulusu yalnızdı! Babamızı yitirmiştik! Her evden bir cenaze çıkmış gibiydi... O günler belleğimizde capcanlı durur, aradan nice yıllar geçip gittiği halde...
Hepimizindir Atatürk... Ama benim için özel bir yeri var. İlkokulun ilk sınıfından, Onuncu Yıl Marşı'nı ezberlediğim, tüm sınıfa, mahalle çocuklarına ezberlettiğim günden bu yana yaşadığım.. Anı değil, gerçek bir yaşantı!..
Gazi Paşa'ydı, Mustafa Kemal Paşa'ydı... Derken soyadı yasasıyla Atatürk oldu. Hepsi bir bütünü, bir kişiliği simgeler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk... Birbirinden ayrılmaz... Ölüm denen kaçınılmaz gerçeğin elini bile süremeyeceği, yok edemeyeceği bir anlam, bir bütün, bir varlık...
İlk kalem denemelerimde hep onu yazdım. Onu anlatmak istedim. Topluma, dosta, arkadaşa, okura, anlamını, değerini, sonsuzluğunu duyurmak! ''Atatürk Yaşadı mı'' dedim;
''Atatürk Bir Gün Gelecek'' dedim; ''Atatürkçülük Savaşımız'' dedim kitaplarımda.. Daha nice yazı, seslenişlerimde.. Ağıt mı? Değil, hep yaşayana, hep yaşayacak olana ağıt yakılmaz ki!.. O hep yanımızdadır, başımızdadır, bir gün gelecektir, kötülüğü, kötüleri, hainleri tüm iç ve dış düşmanlıkları ezip geçecektir diye umutla, inançla!..
Yaşantım boyunca Çankaya'ya, Atatürk'ün kartal yuvasına çıkan cumhurbaşkanlarımızdan, Atatürk'ün ilke ve devrimlerine sahip çıkmalarını bekledim! Ama çoğunlukla umduğumu bulamadım. Bir İsmet Paşa 'ydı türlü zorluklara karşın arkadaşının emanetini korumaya çalışan.. Cemal Gürsel 'di. Fahri Korutürk 'tü... Günümüzde de, Sayın Ahmet Necdet Sezer ...
Yarın ne olacak? Atatürk'ün uygarlaşma devrimlerini, ilkelerini kim koruyacak, kim savunacak?
Meclis'in üst katında bir hayalet dolaşıyormuş! Milletvekilleri korkuyorlarmış! İyi bilelim, o bir hayalet değildir, çağdışı düşünceleri savunmaya, yerleştirmeye çalışanların kafalarındaki korkunun gölgesidir!
Cumhuriyet 10.11.2005
ATATÜRK Üzerine:
'Yıkın Heykellerimi' Şiir 'S. Apaydın' İşte O Atatürk Şiir Tahsin SARAÇ Atatürk'ten Son Mektup Şiir Halim YAĞCIOĞLU Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan Şiir Nazım Hikmet Atatürk'ün Bütün Eserleri 15 CİLT TAMAMLANDI Atatürk'ün Bütün Eserleri Yazı Bertan ONARAN TIKLAYINIZ
80.YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK'ÜN KASTAMONU VE İNEBOLU SÖYLEVLERİ (NUTUKLARI) -------------------------------------------------------- Atatürk'ün Kastamonu Söylevi (30 Ağustos 1925) Atatürk'ün İnebolu Söylevi (27 Ağustos 1925) İçin TIKLATINIZ
ATATÜRK
Atatürk dedim iptida Önümü ilikledim.
Nasıl söylerim öldüğünü Atatürk'üm karşımda, Yatmış uyumuş karlar üstüne Kalpağı başında.
Nasıl söylerim öldüğünü Çenesine uzanmış eli Atatürk'üm çıkar Kocatepe'ye Dalgın, düşünceli.
Nasıl söylerim öldüğünü Elinde beyaz tebeşir Geçmiş tahta başına Atatürk'üm ders verir.
Nasıl söylerim öldüğünü Başında yeni şapkası Yola çıkmış yürümüş Kalabalık arkasında
Nasıl söylerim öldüğünü nasıl Bir ışık vurmuş yüzüne Atatürk'üm bakıyor besbelli Çekidüzen verelim üstümüze.
İlhan DEMİRASLAN
" An geldi" Attila İlhan Öldü. ----------------------------------
Attila İlhan (15 Haziran 1925, İzmir-11 Ekim 2005, İstanbul)
(Attila İLHAN Şiir Arşivi ve Hakkında Yazılanlar İçin TIKLAYINIZ...)
AN GELİR
an gelir paldır küldür yıkılır bulutlar gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet o eski heyecan ölür an gelir biter muhabbet çalgılar susar heves kalmaz şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork çünkü fena kırmızıdır kan tutar / tutan ölür sokaklar kuşatılmış karakollar taranır yağmurda bir militan ölür
an gelir ömrünün hırsızıdır her ölen pişman ölür hep yanlış anlaşılmıştır hayalleri yasaklanmış an gelir şimşek yalar masmavi dehşetiyle siyaset meydanını direkler çatırdar yalnızlıktan sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır kaf dağı'nın ardındaki ne selam artık ne sabah kimseler bilmez nerdeler namlı masal sevdalıları evvel zaman içinde kalbur saman ölür kubbelerde uğuldar bâkî çeşmelerden akar sinan an gelir -lâ ilâhe illallah- kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiir söyleyerek kim duysa / korkudan ölür -tahrip gücü yüksek- saatlı bir bombadır patlar an gelir Attila İlhan ölür
Attila İlhan
...NETEKİM... ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ?... YANİ.... Önce bir kez TIKLAYINIZ... Açılacak olan sayfada daha çooook tıklanacak sözcük var...
Sağdan bir tane soldan bir tane asalım dedik!
Kenan Evren'den gecikmeli itiraf: Dedik ki sağcı solcu yok! Mümkünse bir sağcı bir solcu, iki sağcı iki solcu... İkisini beraber yapalım. Sonra bize sağı tutuyor solu tutuyor demesinler. Onun için bir ondan bir ondan yapmak suretiyle infazları hemen onaylıyorduk
25 yıl sonra aynı zihniyet
78'liler Girişimi ile çok sayıda sivil toplum örgütünün düzenlemek istediği mitingin yasaklanmasını protesto eden gruba polis saldırdı.
12 EYLÜL ile neler yaşandı? -1- 12 EYLÜL ile neler yaşandı? -2- 12 EYLÜL ile neler yaşandı? -3-
12 Eylülün kökü dışarıdadır HAZIRLAYAN: Fatih Polat
Sunu Prof. Dr. Alparslan Işıklı, 12 Eylül müdahalesinin ardından, önce gözaltına alınan daha sonra da görevden alınan bir bilim insanı olarak, 12 Eylül'ün yarattığı tahribatı hem birebir yaşamış, hem de çok yakından gözlemlemiş bir isim. 12 Eylül'ün hem uluslararası bağlamına işaret ediyor, hem de içeride yarattığı etkilere dikkat çekiyor. Yazar Adnan Özyalçıner ve Evrensel Kürltür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu ise, 12 Eylül'ün kültürel yaşamımız üzerindeki tahbiratlarına dikkat çektiler. Yarın ise, Doç. Dr. Yüksel Akkaya 12 Eylül'ün sendikal mücadele ve işçi hareketi üzerindeki etkilerini anlatıyor.
12 EYLÜL VE KÜLTÜR
Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu: "12 Eylül rejiminin önde gelen kültürel hedefi, devletin kuşattığı alanlar dışında politika yapılmasının engellenmesi ve bunun tamamlayıcısı olarak da, halkın politikadan soğutulması, genel olarak yönetim ilişkilerine karşı ilgisizleştirilmesi idi"
Yazko boş durmadı
Yazar Adnan Özyalçıner, 12 Eylül'ün kültürel hayat üzerindeki tahribatını anlatırken, ona karşı gelişen Yazko gibi direniş ögelerini de anlatıyor.
Emekli Günlüğü ----------------
TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE TAŞKÖPRÜ TEDAŞ'I RESMEN ŞİKAYETİMDİR
2005-09-22 Perşembe. Sabah kalktım saat 10.00 sularında, lavaboya uğrayıp elimi, yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltıya değin gazetelere bir göz atayım diye PS'nin başına oturdum ki ne göreyim elektrikler kesik. Sigortaya baktım açık. Şöyle böyle öğleyi ettik. Bir de şu ana sigortaya bakayım dedim indim aşağı, bir şey yok... Tam kapağı kapatıyordum ki gözüme saatin kenarına sıkıştırılmış bir kağıt ilişti; aldım sekize katlanmış bir mühürleme yazısı ama saatte mühür de yok dışta. Sonra kapağın sökülmüş olduğunu gördüm: Vida ve abonman numara plakası da boşta olunca içten mühürlenmiş diye Kastamonu Taşköprü TEDAŞ Şubesini aradım, neden sonra sorduğumda stajyer olduğunu söyleyen bir görevli çıktı telefona, "bir yetkili ile görüşebilir miyim?" dedim, "Şu anda kimsenin olmadığını, arıza ya da bakıma gitmiş olacaklarını, kendisinin de stajyer olduğunu" söyledi. Bunun üzerine Taşköprü Şekerbank Şubesini aradım. 29 Ağustos 2005 tarihli son fatura bedeli de alınmış... Allah Allah... Sonra yeniden TEDAŞ'ı aradığımda çıkan aynı stajyere "hiç mi kimse olmadığını" sordum daha mesai saati olduğunu söyleyince bu kez: "Ben VEZNE AĞABEYİ çağırayım diye gitti . Hayli beklememin ardından Vezne Ağabey geldi Fatura ödendiği halda elektrik saatinin neden mühürlenmiş olduğunu anlayamadığımı söyleyerek bu konuda beni aydınlatmasını istedim. Eski borç vardır o zaman dedi, Ben de nasıl olur deyince gidip baktı geldi "29 Temmuz 2005 ödenmemiş" dedi. "O zamandan bu yana bir ihbarname gelmez mi, sadece mühürleme kağıdı var elimizde ya da gizli gizli mühürlemeden zile basıp söylenemez miydi?" deyince haklısın orda ama parayı bankanız vermemiş dedi. Banka hesapta para olmadığından Otomatik talimatla alınamadığını, bu sorunun TEDAŞ'a gidilerek çözülmesi gerektiğini söyleyince para yatırıldı ama ben bir gün boyunca elektriksiz kaldım.. Akşamüzeri Lütfedip açtılar. Şimdi TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE soruyorum: TEDAŞ Tebligat Kanunu dışında mı çalışıyor, habersiz tebligatsız son fatura 25 gün önce yattığı halde 25 gün sonra 55 gün önceki fatura yüzünden tebligatsız mühürleme nasıl oluyor, TEDAŞ çalışanlarının asli görevi "mühürle- aç; 7YTL cebellezi mi?" Vatandaşın günahı ne? Ben nerden bilebilirim banka da uyarmayınca? Bu durum yalnızca Taşköprü TEDAŞ'a has olsa gerek diye de avunuyorum yoksa bu zamanda bu kadar ilkellik ve Orman Yasası... Düşünemiyorum. Lütfen nasıl sorulması gerekirse o şekilde durum TEDAŞ TAŞKÖPRÜ ŞUBESİ'ne sorulsun ki başka vatandaşlar da aynı mağduriyetle karşılaşmasın!... (Küçük Not: Biraz tartışmamızdan ya da az çok suçluluk duyduklarından olsa gerek mühürlü saatin mühür açma parası 7 YTL benden alınmadı. Bu da keyfi bir uygulama elbette, dediğim yasanın bir parçası... Ama belirtmek istedim.
TEDAŞ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE SAYGILARIMLA...
Ali ŞAHİN Pulcular Mahallesi, 2. Sokak No: 15 Taşköprü- KASTAMONU/ 68850 No'lu Abone)
11.10.2005 tarihinde BEDAŞ'tan Şöyle bir yanıt geldi. AYNEN yayınlıyorum: -----------------------------------------
From : halklailiskiler Sent : Tuesday, October 11, 2005 6:26 AM To : Ali ŞAHİN Subject : Elektrik botcu
Sayı : B.02.2.TED.1.09.00.63.510.0 Tarih : ....... 11/10/2005 Konu : Elektrik borcu
Sn.Ali ŞAHİN Pulcular Mahallesi 2.Sokak No:15 Taşköprü/KASTAMONU
İLGİ: 26/09/2005 tarihli mesajınız,
İhbarname bırakılmadan elektriğinizin kesildiğine ve personelimiz ile tartışmanızdan dolayı da kesme-açma ücreti olan 7 YTL bedelin keyfi olarak tarafınızdan alınmadığına ilişkin ilgi mesajınız konusu incelenmiştir.
Kayıtlarımızda yapılan incelemede; elektriğinizin kesilmesine sebep olan 29/07/2005 son ödeme tarihli fatura için 06/09/2005 tarihinde 2.uyarı ihbarnamesi bırakıldığı ve borcun yine ödenmemesi üzerine de 22/09/2005 tarihinde elektriğinizin kesildiği tespit edilmiştir. İhbarname ve elektrik kesme belgeleri yazımız ekinde gönderilmektedir.
Enerjisi kesilen abonelerden alınması gereken 6.50 YTL + %18 KDV kesme-açma ücretinin tarafınızdan alınmaması ise;
-Firma elemanları günlük kesme işlemlerini tamamladıktan sonra kurum yetkilisine enerjisini kestikleri abonelerin tutanaklarını teslim etmektedirler. Bu teslim ile enerjisi kesilen abonelere bilgisayar sisteminde "Ceryan Kesik-Abone Borçlu" kodu girilmektedir.
-Ancak, aboneliğinize bu kod girilmeden Kurum veznemize ödeme yapmanız sebebiyle kesme-açma ücreti tahakkuku yapılmamıştır.
Mesajınızda iddia ettiğiniz gibi keyfi bir uygulama söz konusu değildir.
Bilgilerinizi rica ederiz.
Dilara ONUR İbrahim KAPUSUZ Halkla İlişkiler Şefi Genel Müdür Yardımcısı
EKLER : 1-Belge örnekleri (2 adet) -------------------------------------------------------------------------------- Attachment : alişahin.doc (0.18 MB)
ANCAK:
Ekte gösterilen tebligatlar çıkmadı ileti ekinde. Ben hala kime, ne zaman nasıl bir tebligat yapıldığını; tebligatın bana ve ailemden kimseye imzalatılmadığına göre acaba kime imzalatıldığını merak ediyorum. Ayrıca bu yayından sonra bir çok aboneden aynı minval üzere bir çok Öykü dinlediğimi de belirtmek istiyorum. Yanıt gönderme inceliğini gösteren ilgililere teşekkür ediyorum. Acaba bu belgelerin imzalı örnekleriyle de beni aydınlatırlar mı?
Yanıt geldiğinde onları da aynen yayınlamak boynumun borcu olsun.
Şimdilik bu kadar... Saygılarımla..
Ha bir de, "TEDAŞ Tebligat Kanunu dışında mı çalışıyor?" Yasaya uygun tebligatı ben de biliyorum, 15 yıllık yöneticiliğim var iyi kötü... Herkes evdeyken, kimseye bir şey imzalatılmadı, imza varsa kuşkulu, gerekli sorusturmanın yapılıp yapılmadığını da bilemiyorum.
Ali ŞAHİN Emekli Öğretmen
29.08.2005 Atatürk'ün Taşköprü'ye Gelişi'nin 80. Yıldönümü Kutlamalarından Görüntüler...
ŞAPKA İNKILABI TÖRENLERİ TAŞKÖPRÜ'DE DEVAM ETTİ
Yazar BARIŞ KARABACAK
Atatürk'ün Kastamonu'ya Gelişleri Şapka ve Kıyafet İnkılabının 80. Yılı Kutlamaları ilçelerde de tüm hızıyla sürüyor. Dün Taşköprü'de düzenlenen törende konuşan Vali Mustafa Kara Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık seviyesine yükselmenin çok çalışmaktan geçtiğini söyledi. Şapka ve Kıyafet Inkılabı'nı ilan etmek için geldiği ilimizde kaldığı süre içerisinde bir çok ilçeyi ziyaret eden Büyük Önder Atatürk için ilçe kaymakamlıkları ve belediyelerince törenler düzenlenmeye devam ediliyor. 29 Ağustos 1925'te Büyük Önder Atatürk'ün Taşköprü'ye gerçekleştirdiği ziyaret dün ilçede düzenlenen coşkulu bir törenle kutlandı. Vali Mustafa Kara, Taşköprü Kaymakamı Recep Soytürk, Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Atlan, Kastamonu Emniyet Müdürü Durmuş Demirbaş ile çok sayıda Taşköprülü vatandaşın katıldığı kutlamalar Taşköprü'nün simgesi Taş Köprü'den başlayan kortej yürüyüşü ile start alırken Taşköprü Meydanında günüm anlam ve önemi belirtilen konuşmaların yapılmasının ardından folklor ekiplerinin sergiledikleri gösteriler ile son erdi. Törende yaptığı konuşmasında Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık Seviyesine çok çalışarak ulaşılabileceğini vurgulayan Vali Mustafa Kara " Atatürk'ün Kastamonu'ya gelişleri Şapka ve Kıyafet İnkılabı'nın 80. Yıl Dönümünü kutluyor. Bu mutlu gün hepimize kutlu olsun. Tarihte milletimizin yaşadıkları sorunlar hepimizin malumudur. Bizim bugün amacımız tarihte yaşanan olaylardan ders çıkarmak suretiyle Türkiye Cumhuriyetini Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmaktır. Bunun içinde birlik ve beraberlik içerisinde daima çalışmak, çok çalışmak durumunda olduğumuzu ifade etmek isterim. Şapka ve Kıyafet İnkılabıyla Büyük Önder Atatürk kendi ifadeleriyle medeni ve uygar bir toplum oluşturmak istemiştir. Bugün bu hedeflere çok yaklaştığımızı görüyoruz. Özellikle Kastamonu ziyaretlerinin 9 gün gibi uzun sürmesi, ilçeler ile merkezde kalmış olmaları Atatürk'ün Kastamonu'ya verdikleri önemi göstermektedir. Kastamonu'nun tarihteki yararlılıklarının bir sonucudur. Ayrıca Büyük Önder Kastamonu halkı devletine saygılı bir halktır, itaatkardır ve her zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Devleti'nin yanında olmuştur ifadeleriyle Şapka Kıyafet İnkılabını Kastamonu'da gerçekleştirme nedenini açıkça ortaya koymuştur. Zorluklar ve tarihimizdeki başarılarla geleceğe güvenle bakıyoruz. Birlik beraberlik içerisinde çok çalışmak suretiyle Büyük Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği Çağdaş Uygarlık Seviyesine çıkabileceğimizi görüyoruz" dedi. Son Güncelleme ( 29.08.2005 - Pazartesi )
GÖKIRMAK TEMİZLENİYOR
Batı Karadeniz Bölgesini geçtiğimiz hafta içinde etkisi altına alan sağnak yağışlar nedeniyle sel ve su baskınlarına maruz kalan Taşköprü'de, ağaç ile kaya parçalarının birikintiler oluşturduğu Gökırmak Çayında, Taşköprü Belediyesi tarafından temizlik çalışması başlatıldı. Dün Gökırmak'ta çalışmalara başlayan Belediye ye ait dozer ve katolar, suyun normal akışını sağlamak için saatlerce Çay içerisinden kaya ve ağaç parçalarını çıkarmak için çaba sarf etti. Ayrıca Festival öncesi cadde ve sokakları pırıl pırıl temizleyen belediye, sel sularının balçık tarlasına döndürdüğü yollarda yeniden temizlik çalışması başlattı. http://www.nasrullahgazetesi.com ;29.08.2005
... diğer fotoğraflar için TIKLAYINIZ
DALGACI MAHMUT
işim gücüm budur benim, gökyüzünü boyarım her sabah, hepiniz uykudayken. uyanır bakarsınız ki mavi.
deniz yırtılır kimi zaman. bilmezsiniz kim diker; ben dikerim.
dalga geçerim kimi zaman da, o da benim vazifem; bir baş düşünürüm başımda, bir mide düşünürüm midemde, bir ayak düşünürüm ayağımda, ne haltedeceğimi bilemem.
Orhan Veli KANIK
E T K İ N L İ K L E R'den -------------------------- -------------------------- İ z l e n i m l e r Ali ŞAHİN
22 Temmuz/ 03 Ağustos 2005 Sahillerde Şenlikler Birbirini Kovalıyor
"Deniz havasıyla orman havası harman olmuş/ Nikah kıymış yeşille mavi, Çatalzeytin doğmuş" diyor Tahsin ŞENTÜRK bu küçük sahil ilçesi için. İster Sinop- Ayancık- Türkeli istikametinde, ister Kastamonu istikametinden girin ilçeye sizi gazinolar karşılıyor sağ yanında caddenin.... Taşköprü'den bir kez daha yola çıkıyoruz. Bu yıl leyleği havada gördük. Cide festivalinden sonra bu kez de Kastamonu'nun Karadeniz sahillerinin en doğusuna Çatalzeytin'e gideceğiz. 15-17 Temmuzda "33. Bozkurt Yakaören (İlişi) Kültür ve Deniz Şenlikleri'nde Lerzan MUTLU ile coşan Karadeniz sahilleri bu kez, 29'ncusu gerçekleştirilecek olan Çatalzeytin Ginolu Gümüş Balık Festivali'yle şenleniyor. 22 Temmuz Cuma günü saat 14.30'da Atatürk Anıtına çelenk koyma ile başlıyor. Bugün ilçede Pazar da kuruluyor, sabahtan çıkıyoruz yola... Kastamonu'ya girmeden İnebolu yoluna dönüyoruz, Gelin Dağı'nda yapıyoruz sabah kahvaltımızı. Çatalzeytin'e 10 kilometre kala yolun hemen sağında bir anıt ve onu çevreleyen yapı topluluğu ile karşılaşınca şaşırıyor, inip inceliyoruz. Güneş ışınları tersten vurduğu için fotoğraf almayı dönüşe bırakıyoruz. 5 gün sürecek festival 26 Temmuz Salı günü sona erecek. Festival çerçevesinde ilk gece havai fişek eşliğinde Abidin, Firdevs, Eser ve Tuğba Özerk konseri ile açılıyor festival, İkinci günü saat 10.00'da işadamlarıyla toplantıdan sonra Ginolu'da yüzme yarışmaları, Ginolu koylarına gezi, futbol turnuvaları ile devam eden festivale gece yine konser damgasını vuruyor saat 21.00'den itibaren ünlü pop star Gökhan Özen konserini izliyoruz. Çatalzeytin Gümüş Balık Festivali programı içinde yer alan "Koru Yaylası" Gezi ve Şenlikleri Pazar günü yapılıyor. Kastamonu Çatalzeytin'liler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yusuf Öz yaptığı açıklamasında, "düzenlemiş olduğumuz program çerçevesinde yapılacak olan Koru Yaylası etkinliklerimize tüm hemşerilerimizi, dernek üyelerimizi ve konuklarımızı gezi ve şenliklerimize davet ediyoruz" diyor. Geziye ve Şenlik etkinliklerine katılmak isteyen vatandaşlar, Çatalzeytin Salı pazarı mevkii, Çatalzeytinliler lokali önünde gelen konuklarla birlikte 24 Temmuz Pazar günü saat 08.00'da Koru yaylasına hareket ediyorlar, bizse denizin tadını çıkarmaya Ginolu'ya yollanıyoruz. Akşam saat 21.00'de Akif OKTAY yönetiminde Recep BİLGİNER'in "Parkta Bir Sonbahar Günüydü" tiyatro oyununu izliyoruz. Pazartesi gününün çeşitli etkinliklerinden sonra gece ise Hasan Yılmaz ve Recep Bal konserleri ile bir müzik şöleni yaşıyor sahil sakinleri gurbetten ve komşu ilçelerden gelenler... Salı günü Festival değerlendirme toplantısı, çeşitli yarışmaların ardından saat 21.00'de Akif OKTAY,Tahsin ŞENTÜRK, Harun ÜNLÜ, Ozan OZANOĞLU ve Esat KAPLAN'ın katıldığı bir "Şiir Dinletisi" ile kapanıyor festival...
Festival bitiyor Çatalzeytin'de ama sakin kasabada güneş, kum ve deniz keyfi sürüyor... Kasabanın sakinliğiyle denizin öfkesi bir tezat oluştursa da zaman zaman... 2 günlük tatil keyfinin ardından bu kez bir başka sahil kasabası festivali başlıyor: Behçet Kemal ÇAĞLAR'ın, "Hiç yüz vermez geriye kötüye yabana,/ Başı dik alnı açık Atatürkçü Abana./ Mavi suyla,yeşil dağ arasında mutlu hür, / Abana yürekten bağlı büyük Atatürk sana. ..." dediği Abana'dayız. Cuma günü başlıyor 21. Abana Kültür Sanat ve Deniz Şenlikleri ... Şenlikler nedeniyle ilçede izdiham ve konaklama sorunu yaşanacağını düşünerek gündüzleri Ginolu'da denize girip akşamları izlemeye çalışıyoruz festivali... "Abana festivaline katılmak üzere ilçeye geleceği, geceyi Abana'da geçireceği duyurulan BAYKAL'ın" ve eski turizm bakanı Abdülkadir Ateş'in katılmadığı festivalde CHP'li Belediye başkanı Şevket YAZKAN'ın partili konukları arasında Kastamonu CHP Milletvekili Mehmet YILDIRIM, CHP Sinop Milletvekili Engin ALTAY vardı. Şenlik'te düzenlenen konserler, Abana'ya yoğun bir izleyici topluluğunun akınına yol açtı. Şenliğin birinci gününde Volkan KONAK, ikinci gününde Grup Gece Yolcuları ve Niran ÜNSAL Abana'da söyledikleri birbirinden güzel şarkılarla izleyenleri büyülemeyi başardı. Volkan KONAK yakın arkadaşı Kazım KOYUNCU'nun anısına söylediği "Dido" eserini okurken gençler KONAK'a eşlik etti. Zaman zaman şarkı aralarında Abanalılarla sohbet eden Volkan KONAK, Abana'yı çok sevdiğini ve bir sonraki şenliklerde de gelmek istediğini söyledi. Bol bol Plaket dağıtan Belediye Başkanı Şevket YAZKAN sanatçı Volkan KONAK'a da konser sonunda bir plaket verdi.
Şenliğin ikinci gününde ise son günlerin en çok dinlenen müzik grubu Grup Gece Yolcuları konser alanındaki binlerce kişiyi coşturdu. "Unut Beni" parçasıyla başlayan konserde son çıkan albümlerinin sevilen parçalarını seslendirdi. Yaklaşık iki saat sahne alan gruptan sonra Sanatçı Niran ÜNSAL sahne aldı. Konserinde binlerce kişiyi coşturan Niran ÜNSAL gecenin geç vakitlerine kadar birbirinden güzel şarkılarla geceye katılanlara unutulmaz bir şenlik yaşattı. Konseri bazı vatandaşlar sahilde oturarak dinlemeyi tercih etti. Sanatçılara Abana Belediye Başkanı Şevket YAZKAN şenlik anısına birer plaket verdi. Gecenin sonunda gülme yarışması yapıldı. Şenlikte konserlerin geç başlamasına gençlerin tepki göstermeleri gözlerden kaçmadı. Yetkililer bu konuda bir açıklama yapma gereği duydular, festival alanının Cami ile bitişik olması nedeniyle yatsı namazından önce konserleri başlatamadıklarını belirttiler.
Abana Kaymakamlığının düzenlediği en fazla kitap okuma yarışmasında dereceye girenlere şenliğin birinci gününde konser öncesi ödül töreni yapıldı. Gecede bir konuşma yapan Kaymakam Gökhan AZCAN, kitap okumanın öneminden bahsederek, kampanyaya verilen destekten dolayı tüm Abanalılara teşekkür etti. En fazla kitap okuyan öğrencilere KATSO'nun tarafından hediye edilen bilgisayar verildi.
Abana Belediyesi tarafından düzenlenen şenliklerin ikinci gününde tavla satranç turnuvaları, Liman etkinlikleri, uçurtma şenliği, masa tenisi, plaj voleybolu, basketbol karşılaşmaları yapıldı. Avrupa Birliği ve Turizm konulu panel düzenlendi.
Panelde Gazeteci Yazar Nazım ALPMAN, Fuat KOZLULU, Gürkan AKÇEER konuşma yaptı. Gazeteci Nazım ALPMAN'a Abana Belediyesi'nin hemşerilik beraatı konser öncesi verildi. Şenlik gecenin sonunda yapılan havai fişek gösterileri ile sona erdi.Biz de konakladığımız Çatalzeytin'e doğru yola çıktık geç saatlerde... Son gün ise Abanalılar Soner Olgun konseri ile coştu... Güzel bir festival de coşkulu bir şekilde sona erdi, başkanın Soner olgun'a verdiği plaket ve havai fişek gösterileriyle... Sessiz sakin bir tatil sonu Abana üzerinden Kastamonu'ya oradan tekrar tilkinin hesap kürkçü dükkanımıza, Taşköprü'ye döndük...
Yazı ile İlgili; İlişi- Çatalzeytin- Abana- Devrekani- Taşköprü... Fotoğrafları için tıklayınız...
Kastamonu Sahillerindeki Öğretmenevlerimizden "ÇATALZEYTİN ÖĞRETMENEVİ" İLE SÜRDÜRÜYORUZ... ÇATALZEYTİN ÖĞRETMENEVİ
Çatalzeytin Öğretmen Evi 16 yataklı olup, 2 kişilik, 3 kişilik, 4 kişilik odalara sahiptir. Odalardan bir bölümü deniz manzaralıdır; ancak bazı odalarda ayrı ayrı duş ve tuvalet bulunmamaktadır.
ULAŞIM Ankara- Bartın- Amasra- Cide- İnebolu ve Abana üzerinden, İstanbul- Bartın- Amasra- Cide- İnebolu ve Abana üzerinden, Kastamonu- Devrekani üzerinden, Sinop- Ayancık- Türkeli üzerinden, karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır.
KONAKLAMA ÜCRETLERİ Banyolu Odalar Kişi Başına Üye : 5,00 YTL Kamu Personeli : 10.00 YTL Serbest Meslek: 12,00 YTL
Banyosuz Odalar Kişi Başına Üye : 5,00 YTL Kamu Personeli : 8.00 YTL Serbest Meslek: 10,00 YTL
PERSONELİMİZ MÜDÜR: Ozan OZANOĞLU GÖREVLİ: Ümit AZAK
HABERLEŞME TELEFON: 0 366 516 16 38/ 516 12 48 Müdür Cep: 0535 508 37 99/ Ev: 0366 516 21 71 E-POSTA: ozan.ozanoglu@mynet.com Görevli Cep: 0505 488 01 49/ Ev: 0366 516 14 68 E-POSTA: umitazak@hotmail.com
Çatalzeytin Öğretmenevi İçin TIKLAYINIZ...
KASTAMONU SAHİLLERİNDEKİ ÖĞRETMENEVLERİMİZİN TANITIMINA "CİDE ÖĞRETMENEVİ" İLE BAŞLADIK...
SAHİLDEKİ ÖĞRETMENEVLERMİZ'den
CİDE ÖĞRETMENEVİ
TARİHÇE Kastamonu İl Kültür Müdürlüğünce korunması öncelikli tarihi eser sınıfına dahil edilen Cide Öğretmen Evi binası 1890’lı yıllarda Hükümet Konağı olarak Sultan Abdülhamit Han döneminde, devleti temsilen yapılmıştır. Sultan Abdülhamit Han, devlet personelinin konaklarda oturarak halka hizmet etmesi açısından, her kazaya “Hükümet Konağı” yapılması için ferman çıkarmış ve bu tip binalar yapılarak törenlerle hizmete açılmıştır. Cumhuriyet Döneminde de hükümet Binası olarak kullanılmıştır. Yeni Hükümet Binasının yapılması ile bir süre boş kalmış, 1990 yılından itibaren “Öğretmen Evi” olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiştir.
Cide Öğretmen Evi 27 yataklı olup, 1 kişilik, 2 kişilik, 3 kişilik, 4 kişilik ve gerektiğinde 5 kişilik odalara sahiptir. Ancak binanın tarihi eser oluşu sebebiyle bina hatlarında oynama yapılamadığından dolayı her odada ayrı ayrı duş ve tuvalet bulunmamaktadır.
ULAŞIM Ankara–Bartın-Amasra üzerinden, İstanbul- Bartın-Amasra üzerinden, İstanbul–Kastamonu–Şenpazar üzerinden, Sinop–İnebolu-Doğanyurt üzerinden, karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır.
KONAKLAMA ÜCRETLERİ Üye-Üye yakını : 6,00 YTL Kamu Personeli : 7.50 YTL Diğer : 9,00 YTL PERSONELİMİZ MÜDÜR Hüseyin UĞUR GÖREVLİ Erdal ERDEM
HABERLEŞME ADRES: Eski Hükümet Binası. Kat:2 Cide / KASTAMONU TELEFON : 0 366 866 20 33 E-POSTA : huseyinugur37@hotmail.com MSN : huseyinugur37@hotmail.com Müdür Cep tel : 0 542 375 95 81 Görevli cep Tel : 0 505 488 01 49
Cide ve Öğretmenevinden görüntüler için TIKLAYINIZ...
AYIN EDEBİYAT TAKVİMİ'nden
Edebiyat Takvimi / Ekim
Doğanlar
4 Ekim 1910 Cahit Sıtkı Tarancı
Ölenler
1 Ekim 1964 Safiye Erol
6 Ekim 1657 Kâtip Çelebi
6 Ekim 1968 Sabri Esat Siyavuşgil
13 Ekim 1956 Cahit Sıtkı Tarancı
13 Ekim 1973 Halikarnas Balıkçısı
15 Ekim 1958 Asaf Halet Çelebi
18 Ekim 1949 Enis Behiç Koryürek
18 Ekim 1957 Hüseyin Cahit Yalçın
24 Ekim 1969 Behçet Kemal Çağlar
25 Ekim 1924 Ziya Gökalp
28 Ekim 1978 Agâh Sırrı Levent
29 Ekim 1789 Aziz Efendi
29 Ekim 1949 İbrahim Alaettin Gövsa
****************** ************* **********
Edebiyat Takvimi / Eylül Doğanlar 15 Eylül 1901 Kemalettin Kamu 29 Eylül 1883 Celal Sahir Erozan Ölenler 8 Eylül 1974 Celal Sılay 13 Eylül 1871 Şinasi 15 Eylül 1972 Baki Süha Edipoğlu 21 Eylül 1932 Ahmet Rasim 21 Eylül 1959 Ruşen Eşref Ünaydın 21 Eylül 1975 Bedri Rahmi Eyüboğlu 24 Eylül 1973 Şükûfe Nihal Başar 28 Eylül 1917 Süleyman Nesip 30 Eylül 1978 Ali Nihat Tarlan
***** ***** ***** *****
Edebiyat Takvimi / Ağustos
Doğanlar Hüseyin Rahmi Gürpınar 17.08.1864 Nurullah Ataç 23.08.1896
Ölenler Nabizade Nazım 06.08.1893 Nihat Sami Banarlı 14.08.1974 Necmettin Halil Onan 17.08.1968 Tevfik Fikret 19.08.1915 Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu 21.08.1992 Orhan Seyfi Orhon 21.08.1972 Abdülbaki Gölpınarlı 25.08.1982 Ali Ekrem Bolayır 27.08.1937
***** ***** ***** *****
YAZILIŞININ 100. YILINDA A. KADİR Söyleyişiyle Tarih-i Kadim ve Tarih-i Kadim'e Zeyl: -------------------------------------------
Tevfik Fikret (1914) ESKI CAGLAR TARIHI (Tarihi Kadim) ----------------------------------------
Iste, der, insanoglunun gecmis hayati bu. Ve baslar bize maval okumaya. Ninniler uydurup uyutur bizi dedelerimizin derin bosluklar icinde, uzun, zifiri karanlik hayatindan. Gosterir bize evvel zamani, tek dogru, en guzel ornek, der. Bakarsin gelecek gunlerin farki yok gecen geceden. Senin tarih dedigin iste budur, alninda alti bin yillik burusuklar ve bir o kadar da kusku. BasI gecmise bir duse deger, surunur ayagi bombos bir gelecege, bir deri bir kemik, ayakta zorla durur..... (...)
Tevfik Fikret TARiH-i KADiME EK: ---------------------- Molla Sirat'a
Paraya hic dayanmayan bir sairmisim Zangocluk edermisim protestanlara gider Size edebi saygilarimi sunarim efendim Yani yildizli bir kursunun ustadina Bilgin sairine yani islam dininin Molla Sirat hazretlerine yani Lutfen bize ne guzel Zangoclugu yakistirivermisler... (...) Tamamı İçin TIKLAYINIZ
Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergemon Yayını, 312 sayfa, 14 YTL Cumhuriyet 09.08.2005 Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği 'Bir Ankara Ailesinin Öyküsü', 'Görgü Tanığı', 'Tanıdığım Nâzım Hikmet' ten sonra, geçen yıl da 'Sakallı Celâl' isimli kitabıyla dikkat çeken gazeteci/yazar Orhan Karaveli , bir (hatta iki) yaşamöyküsünü konu alan yeni kitabıyla çıkıyor 'vitrine': 'Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği' . Neden 'Fikret' ?.. Neden 'Halûk' ?.. Bu soruyu şöyle yanıtlıyor Karaveli:(....)
Kitaptan bölümler için TIKLAYINIZ
Geçmişten Günümüze Taşköprü'de Basın ---------------------------------------------
TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete.Tek Sayı / 30 Ağustos 1950. İlk sayısından sonra çıkmamıştır. Sahibi ve Mesul Müdürü: Şem'i DALAY; Mücadele Matbaası. Kastamonu. İlçenin ilk gazetesi. Başlık altında: "Halkın Dili, Hakkın Dili" Çarşamba günleri çıkar siyasi gazete olduğu yazılıdır.28x41 ebadında, fiyatı 5 kuruş.
TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete. (6 Mart 1959- 22 Nisan 1960) Sahibi ve Mesul Müdürü: Ergin TÜFEKÇİ; Doğrusöz Matbaası. Kastamonu. Çarşamba günleri çıkar. 28x41 ebadında, 4 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 5 kuruş.
TAŞKÖPRÜ'DE UYANIŞ: (5 Mart 1969- 5 Mayıs 1969) Sahibi: TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) adına; A. Cahit ARIKAN, Yazı İşleri Müdürü: Zeynel YURTSEVEN. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Genç fikirli demek, gerçek fikirli demektir. K. ATATÜRK" yazısı bulunmaktadır. 41x57 ebadında, 6 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.
GÖKIRMAK: Haftalık gazete. (13 Mart 1970- ../.. 1974).Sahibi: Mahmut ESKİ, Ziya SEZEN(Kısa bir süre sonra ayrılmıştır); Mesul Müdürü: Halit TERZİOĞLU. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Haftalık Siyasi ve kültürel gazete" yazısı bulunmaktadır. 35x50 ebadında, 5 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.
TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ: 15 Günlük gazete. (1 Ağustos 1975- ../../ 1988) Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Numan ÖZDEMİR. Yeni Kastamonu Matbaası. Kastamonu. Başlığın altında: "Siyasi ve Kültürel gazete. 15 günde bir Cuma günleri çıkar" yazılıdır. 308. sayıdan itibaren gazete el değiştirmiş, Numan ÖZDEMİR, gazeteyi Eczacı Metin BAKIRCI'ya devretmiştir. İlçenin en uzun ömürlü gazetesi olma özelliğini taşıyan TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ gazetesinin bütün sayıları tam olarak Taşköprü İlçe Halk Kütüphanesinde mevcuttur.
GÖKIRMAK: (Taşköprü Belediyesi). 1993 Sahibi: Taşköprü Belediyesi adına: Hasan ALTAN. Genel Yayın Yönetmeni: Muzaffer YILDIZ. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ersin TABAKER. Damla Grafik Tesisleri. Başlık altında "Taşköprü Belediyesi'nin Yayın Organıdır" yazılıdır.
Kaynaklar: 1. Hazma ÇİÇEK, Taşköprü İncelemesi (Basılmamış Derleme. Taşköprü Halk Kütüphanesinde mevcut olup öğrenciler ve araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.). (Hazma ÇİÇEK: Emekli. Taşköprü Halk Kütüphanesi eski Müdürü) 2.Aziz DEMİRCİOĞLU: Yüz Yıllık Basında Kim Kimdir?
Ali ŞAHİN
::: ALİ ŞAHİN SİTELERİ :::
Taşköprü'den Bakış/ haziran '05
"Gökırmak" / temmuz '05
Kişisel Sitem/ temmuz '05
"Taşköprü'nün Sesi" / temmuz '05
"Taşköprü'den Esintiler"/ ağustos '05
Gerçeğin Sesi/ eylül '05
edebiy@t 2005/ eylül '05
Kastamonu Net/ eylül '05
http://www.blogcu.com/alsah/ ekim '05
yeni dergi/ ekim '05
Yazıhamit Köyü/ ekim '05
edebiy@t/ kasım '05
yenidendergi/ kasım'05
GURBET YAVRUM'DAN MAVİ MASKEYE; SESSİZ BİR DAYANIŞMA'DAN KANAL BOYU'NA AYSEL ÖZAKIN/ Ali ŞAHİN
EDEBİYAT TAKVİMİ'nden YAPRAKLAR
Edebiyat Takvimi / Temmuz
Ölenler Adnan Adıvar 01.07.1955 Mehmet Behçet Yazar 02.07.1980 Asım Bezirci 02.07.1993 Muzaffer Tayyip Uslu 03.07.1946 Hasan Ali Ediz 03.07.1972 Rıfat Ilgaz 07.07.1993 Reşat Ekrem Koçu 07.07.1975 Esat Mahmut Karakurt 15.07.1977 Vasfi Mahir Kocatürk 17.07.1961 Refik Halit Karay 18.07.1965 Musahipzade Celal 20.07.1959 Suat Derviş 23.07.1972 Ahmet Kutsi Tecer 23.07.1967 İbrahim Zeki Burdurlu 27.07.1984
*************** EDEBİYAT TARİHİ'nden: --------------------- (Atilla Özkırımlı, Suat Derviş'i romanımızın öncülerinden sayarken, Fosforlu Cevriye'yi odak olarak alır.)
"Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye'nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duygululuğa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı, Gorki'yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal'i etkiler. Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Büyüklenmeden ama durmadan yazarak.Oysa ne zaman, ne de koşullar ondan yanadır.
Önce bir gazetecidir çünkü.Yazarlığı halkın mutluluğuna adamış,gerçek anlamıyla bir düşünce savaşçısıdır. Yaşadığı dönemde bir kadın olarak, bütün "ilk" leri gerçekleştirmek görevini yüklenmiştir. "Avrupa'ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci'dir.Refet Paşa'nın Ankara temsilcisi olarak İstanbul'a ilk gelişinde(1922) kendisiyle görüşmeyi yapan O'dur. "Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) "ilk kez kadın sahifeleri hazırlayan ve sahife modasını çıkaran ilk gazeteci" yine O'ndan başkası değildir. Onu hayatın gerçekleriyle gazeteciliği yüzyüze getirir."Gazeteci olduktan sonra" yazmaya başlar. "Gerçekçi eserlerini" (Necatigil'e Mektubu'ndan). Ve gazetelerde yayımlar.
Popüler romana kayması bundandır, gerçekçiliği de toplumcu düşünceyi benimsemiş olmasından.Tefrikacılk romancılığını olumsuz yönde etkiler. Kuşkusuz 1940’tan sonra gelişen siyasal baskının yardımıyla. Toplumcu eyleme ucundan bulaşmış değildir ki bir kıyıya çekilip sanatsal amaçlara yönelsin.Tam ortasındadır tersine. Susturulamaz ama etkisizleştirilir. Birçokları gibi. Yine siyasal baskılar nedeniyle yurdundan uzaklaşmak zorunda kalınca unutturulması kolaylaşır.Döndüğünde boynuzlar kulağı geçmiştir.(Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.07.1976'dan "Türk Edebiyatı Ansiklopedisi,cilt:2, s.367-368")
Çimen Günay, "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezinde Suat Derviş'in romanlarındaki epistemolojik ve ideolojik kırılmayı inceleyerek Marksist görüşlerin Derviş'in edebiyat anlayışında yarattığı dönüşümün izini sürüyor. Günay'a göre "Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından Cumhuriyet coşkusunun sönmeye yüz tuttuğu bunalımlı yıllara kadar pek çok roman, öykü ve çeviriye imzasını atan Suat Derviş, Türk solunun feminizme bakışını tartışmak için önemli bir yazar." Günay'ın çalışmasının ilgi odağını, Suat Derviş'in romanlarının toplumcu gerçekçilik ve Marksist estetik arasında hangi noktada konumlandırılabileceği ve yazarın Marksist ve feminist bakış açıları arasında yaşadığı çelişki oluşturuyor (tez danışmanı: Dr. Süha Oğuzertem).
http://www.bilkent.edu.tr
Sivas... Sivas... ------------------
Sıvas'tan.. Aziz Nesin'e...
Aziz Nesin bugün hayatta olsaydı eğer, toplumu dürtmekle, uyarmakla, sarsmakla kalmaz, yaşamın her anını sorgulamamıza yol açardı... Bugün Madımak Oteli ve kebapçısının bir müzeye, bir kültür merkezine dönüştürülmesi gerek. 12 yıl önceki o vahşeti, o acıyı unutmak değil ama bilmek, öğrenmek için ve bir daha asla böyle bir vahşet, böyle bir acı yaşamayalım diye... Böyle bir olay hiç olmamış, yaşanmamış gibi yapmak, vahşeti inkâr etmek, görmezlikten gelmek, yaranın yeniden kanaması, ölümlerin tekrarlanması demek... (Zeynep ORAL, Cumhuriyet 02.07.2005)
SIVAS ACISI
Ben tanırım Bu bulut bizim oranın bulutu Hemşeriyiz ne de olsa Benim için kalkmış ta Sıvas'tan gelmiş Yurdumun bulutu Başımın üstünde yeri var
Ben bilirim Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı Hemşerimiz ne de olsa Benim için kopup gelmiş yayladan Yurdumun rüzgârı Kurutsun diye akan kanlarımı
Ben anlarım Bu acı bizim ora işi hançer acısı Bir ülkedeniz ne de olsa Aynı dili konuşsak da Anlamayız birbirimizi Hançerin nakışı Tanıdım acısından Sıvas işi
Ben duyarım duyumsarım Bizim oranın sızısı bu Binip kara bir buluta Sıvas ilinden Sıvas rüzgârında uçup gelmiş Helallik dilemeye
Ey yüreğimin onmaz acıları Ey beynimin dinmez sancıları Suç ne bende ne de sende Suç seni karanlıklara gömenlerde Ne de olsa yurttaşımsın Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne Bilmelisin bir yerin var canevimde
Aziz NESİN
Kültür-Sanat 02-Temmuz 1999
[ Bir önceki | Bir sonraki ] Cuma
Edebiyatın Temmuz vurgunları unutulmayacak
ÖNER YAĞCI
2 Temmuz 1993 Sıvas Katliam'ında "Edebiyatımızın Sosyalist Karıncası" Asım Bezirci'yi yitirmiştik. Sıvas Katliamı'nın acısı 7 Temmuz 1993 günü "Edebiyatımızın Koca Çınarı" Rıfat Ilgaz'ın yüreğine çökmüştü.
6 Temmuz 1995 günü "Gözyaşını Gülmeceye Çeviren, Çağımızın Nasrettin Hocası, Gömüyü Arayan Adam", Aziz Nesin aramızdan ayrılmıştı.
Temmuz'un ilk haftasında edebiyatımızın bu üç büyük ustasıyla, bu üç büyük bilgesiyle ilgili birçok etkinlik gerçekleştirildi.
Edebiyatımıza damgalarını vuran, yaşamları demokrasi ve özgürlük savaşımıyla içiçe geçen, edebiyatın çeşitli dallarında ürettikleri yapıtlarla unutulmaz izler bırakan, bu yürekli ustalarımız için çeşitli kuruluşlar tarafından anma ve saygı günleri düzenlendi.
Gerçekleştirilen bu etkinliklerle bu ustalarımız bir kez daha sahiplenirken, dosta düşmana da "unutulmayacaklar" mesajını verilmiş oldu.
Asım Bezirci 1928 doğumluydu; incelemeleri, eleştirileri, denemeleri, araştırmaları, yaşam öykü çalışmaları, çevirileri, derlemeleri, seçkileriyle yetmişe yakın yapıt armağan ederek edebiyatımızı zenginleştiren bir yazı ustasıydı. Sosyalist gerçekçi yöntemle ele aldığı kişileri, yapıtları, dönemleri bir karınca titizliğiyle ve parmak ısırtacak bir çalışkanlıkla değerlendiren Asım Bezirci'nin edebiyat sevgisiyle dolu, edebiyatla yaşamı buluşturan çalışmaları dünün edebiyat zenginliklerinin değerlendirilmesinde, bu günün edebiyatının anlaşılmasında, geleceğin edebiyatının nasıl olacağı konusunda bize ışık tutan bir vazgeçilmez kaynaktır.
Pir Sultan, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli gibi şair ve yazarlarımız hakkında yazdığı yaşam öyküsü incelemeleriyle damarı damara bağlamanın başarılı örneklerini sunan Asım Bezirci; Tür Halk Şiiri, Dünden Bugüne Türk Şiiri, Temele Gül Dikenler ve Güle Dil Verenler gibi yapıtlarıyla şiir tarihimizi değerlendirirken Seçme Hikayeler ve Seçme Romanlar'la roman tarihimize uzandı. Edebiyatçılığını düşünce ve kültür adamlığıyla bütünleştirerek bilimle sanatın ilişkisine yönelip Bilimden Yana, Sosyalizme Doğru gibi yapıtlarını sundu. Kısacası, edebiyatımızın yiğit karıncası Asım Bezirci sayısı yaşına yaklaşan kitabıyla bizi aydınlığa çağırdı hep, bizi aydınlıkla buluşturdu.
Rıfat İlgaz 1910 doğumluydu; kaynağı insan, kaynağı halk olan bir şair, bir yazardı. 1940'lı yılların karanlığında "Sosyalist Gerçekçi 40 Kuşağı"nın, "Fedailer Mangası"nın bir savaşçısı olarak başladığı edebiyat serüveninde Yarenlik, Sınıf, Yaşadıkça, Devam Uzak Değil, Kulağımızda Kirişte gibi şiir kitaplarıyla "Sınıf'ın mimli ozanı" olarak tavrını sürdürmüştü hep. Pusulasını hiç yitirmemiş bir ozan olmuştu.
Rıfat Ilgaz'ı "Hababam Sınıfı'nın ünlü yazarı" yapan romanından başka Karadeniz'in Kıyıcığında. Karartma Geceleri, Sarı Yazama, Yıldız Karayel gibi romanlarıyla tanımıştık. O, Kesmeli Bunları, Palavra, Çalış Osman Çiftlik Senin gibi gülmece öyküleriyle; Halime Kaptan, Bacaksız, Öksüz Civciv, Apartman Çocukları gibi çocuk kitaplarıyla; Hababam Sınıfı'nı çoğaltan oyunlarıyla; Nerde Kalmıştık, Cart Curt gibi fıkralarıyla; Yokuş Yukarı, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Fedailer Mangası gibi anılarıyla da aydınlığımıza aydınlıklar katmıştı.
"Yaşamak bir yürek işçiliği günümüzde" diyen bir sanat ve yaşam anlayışıyla, yaşamı sanatlaştırarak yansıtan bir yazar; Can Yücel'in deyişiyle "Anadolu'nun yüce bir dağı" olan Rıfat Ilgaz, sayısı altmışı bulan yapıtlarıyla demokrasi ve özgürlük savaşımının edebiyattaki sürdürücülerindendi.
Aziz Nesin, 1919 doğumluydu; yaşamı, yaptıkları ve yazdıklarıyla, bilinci ve duyarlılığıyla, örnek ve öncü bir yazar ve aydındı. Yazar kimliğiyle aydın kimliğini örtüştürmedeki başarısı, öncü ve örnek davranışları ve yazdıklarıyla sunduğu zenginlikler ve güzellikler, onun "ölümsüz" sıfatını hak etmesini sağladı. Yakın tarihimize baktığımızda onun hemen hemen tüm toplumsal-kültürel girişimde var olduğunu görüyoruz. "Gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum" diyen Aziz Nesin'in sayısı yüzü geçen yapıtıyla kültür zenginliğimize kattıkları ise edebiyatımızın en değerli kaynaklarını oluşturur. Yedek Parça, Damda Deli Var, Ah Biz Eşekler, Biz Adam Olmayız, Sosyalizm Geliyor Savulun, İhtilalı Nasıl Yaptık, Yetmiş Yaşım Merhaba, Nah Kalkınırız ve geçenlerde çıkan Gözünüz Aydın Efendim gibi gülmece öyküleriyle bu dalın en büyük ustası olan Aziz Nesin oyun yazarı olarak da Çiçu, Biraz Gelir misiniz, Sait Hopsait, Toros Canavarı gibi onlarca oyuna imzasını atmıştır.
Aziz Nesin, milyonlarca okurunu Gol Kralı, Zübük, Şimdiki Çocuklar Harika, Tatlı Betüş, Surname, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Tek Yol, Büyük Grev gibi romanlarıyla toplumsal panoramamızı çizen Aziz Nesin; Kendini Yakalamak, Hoşça Kalın, Sivas Acısı gibi şiir kitaplarıyla; Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adını verdiği üç ciltlik özyaşam öyküsüyle; Bir Sürgününü Anıları, Poliste, Salkım Salkım Asılacak Adamlar gibi anılarıyla; Suçlanan ve Aklanan Yazılar, Ah Biz Ödlek Aydınlar, Korkudan Korkmak, Bulgaristan'da Türkler Türkiye'de Kürtler, Bir Tutam Aydınlık gibi kitaplarda topladığı düşünce yazılarıyla kucaklamıştır. Söyleşileriyle, mektuplarıyla, fikralarıyla, masallarıyla, taşlamalarıyla, incelemeleriyle, gezi notlarıyla, güncesiyle ve ölümünden sonra yayımlanan, onu aydın-sanatçı kimliğinin damarına bağlayan Türkiye Şarkısı Nazım gibi yapıtlarıyla da Aziz Nesin günümüz sanatçısının nasıl yaşayıp nasıl yazması konusundan gerçek bir öncülük örneği göstermiştir.
Ölüm yıldönümlerinde bu üç büyük ustamızı Asım Bezirci 'yi, Rıfat Ilgaz'ı, Aziz Nesin'i saygıyla, özleyerek anmalı, unutmamalı, unutturmamalıyız. http://www.ozgurpolitika.org
Yaşamanın Yedi Rengi Var..........Gülsüm Cengiz
Yeniden ve bir kez daha merhaba! Merhaba dostlar... Almanya’daki okuma etkinliklerim, hastalık ve teknik olanaksızlıklar derken sizden bir ayı aşkın süredir ayrı kaldık. Yaşam sürüyor oysa; bütün renkleriyle. Güçlükleriyle hüznüyle, acısıyla, sevinciyle ve mücadeleyle... Evet, Yaşamanın Yedi Rengi Var ve daha da çok. 1994’ün başında Cumhuriyet gazetesinde “Umut ile Sevgi ile Düş ile” başlığı altında yazmaya başladığım yazıları, Gerçek dergisinde sürdürmeye karar verdiğimde düşünmüştüm bu başlığı. Bundan tam beş yıl önce. Bir dergi ya da gazete köşesinde; düşüncelerini, duygularını, kültür sanat yaşamına ilişkin birikimini öteki insanlarla paylaşmanın güzelliğini yaşıyorum beş yılı aşkın bir süredir. Bu paylaşımın beni çoğalttığını söylemeliyim. Yaşamın sonsuz zenginliğinde ve çeşitliliğinde oluyor bu paylaşım; ve ben bu paylaşımı her yaşayışımda, düşüncelerimi ve yazılarımı paylaştığım yeni insanları tanıdıkça yaşama sevincim mücadele gücüm artıyor. Yüz yüze söyleşilerin yanı sıra; kitaplar ve gazete ve dergilerdeki yazılar yoluyla köprüler kuruyoruz yeni insanlarla. Onlarla yaşamın her alanında ummadık anlarda karşılaşabiliyoruz. Bazen, dolaylı oluyor bu karşılaşmalar; cezaevlerinden aldığım görülmüştür damgalı kartlarla, mektuplarla, gönderdikleri şiir, öykü dosyalarıyla. Çoğu kez de doğrudan. Kimileriyle bir Anadolu kentinde ya da kasabasında, hatta köyünde oluyor bu karşılaşma, kimileriyle herhangi bir Avrupa kentinde. Geçen yıl Antep’e gitmek üzere indiğim Adana havaalanında, gece yarısı beni karşılamak için gelen dostları gördüğümde hangi duyguyu yaşadıysam, bu yıl da, ilk kez gittiğim Ha |
Posted: 03:29, 2006-10-11 |
Comments (0) | Link |
|
Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN
|
ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN
Başlangıcından Bugüne Yunus Nadi Ödülleri/ Ali ŞAHİN
1946-47 Serbest konu Erdoğan Mete 1947-48 Küçük hikâye Fethi Başak 1948-49 Atatürk'e ait bir hatıra? Melek Erbilen 1949-50 Bir yurt yazısı Zeyyat Selimoğlu 1950-51 Milli Mücadele'den bir hatıra Muammer Çekinay 1951-52 En güzel şiir Azmi Tekinalp 1952-53 Karikatür Orhan Doğu 1953-54 En güzel hikâye Ayperi Akalın 1954-55 İnkılaplarımızı nasıl koruyabiliriz? İbrahim Baç 1955-56 Demokrasi yolunda neler yaptık? Neler yapmalıyız? Ümit Ünkan 1956-57 En güzel şiir Asaf Çiğiltepe 1957-58 En güzel roman Fakir Baykurt 1958-59 Röportaj Mustafa Gümüşkaynak 1959-60 Dil davamız Ekrem Alptekin 1960-61 27 Mayıs'ın manasını anlatınız Demir Kandemir 1961-62 En önemli davamız nedir? Mustafa Ok 1962-63 Makale (Sosyalizm mi, liberalizm mi?) Turan Tan 1963-64 Cumhuriyetin 40. yılında Atatürkçülükten ne anlıyoruz? Kemal Anadol 1964-65 Küçük hikâye Öner Ünalan 1965-66 Türk devrim tarihi, devrimlerle ilgili olarak Türkiye'nin gelişmesi Sabahattin Selek 1966-67 Türk dil devrimini yansıtan Türk dilinin arınması ve zenginleşmesi Zeynep Korkmaz 1967-68 Türk dil devrimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, bu savaşta geçmiş bir olayı ya da Türk toplumunun temel sorunlarını konu almış roman Kemal Tahir 1968-69 Türkiye'nin tüm kalkınma sorunu, bu sorunlar içinde biri veya birkaçını konu alan bilimsel nitelikte eserler Doğan Avcıoğlu 1969-70 Kurtuluş Savaşı ve devrimler (film senaryosu) Oktay Arayıcı ve Güngör Dilmen 1970-71 Yedi dakika Celal Erkunt 1971-72 Kadın-erkek eşitliği Fatma Gürel (Bölek) 1972-73 Cumhuriyet çağında dilimiz Haldun Derin 1973-74 Cumhuriyetin 50. yılında Türk basını Önder Şenyapılı 1974-75 Roman Attilâ İlhan 1975-76 Yaşadığımız yüzyılda Türk kadınının yeri Füsun-Tunç Tayanç 1976-77 1876-1976 Türkiye'de anayasal düzenler Dinç-Tunç Tayanç 1977-78 Cumhuriyet döneminde gençlik Fulya-Hasan-Basri Gürses 1978-79 En güzel çocuk romanı İsmail Uyaroğlu 1979-80 Türkiye'de sansür sorunu 1. seçilemedi, 2. Füsun-Tunç Tayanç 1980-81 Köşe yazısı Göksel Türk 1981-82 Toplumbilim Sami Güven 1982-83 Cumhuriyet basını ve demokrasi Verilmedi 1983-84 Fotoğraf (siyah-beyaz) Nevzat Çakır 1984-85 Karikatür Cezmi Ermiş 1985-86 Mizah öyküsü Verilmedi 1986-87 Röportaj (Gençlik) Oral Çalışlar 1987-88 Senaryo Alper Uygur 1988-89 Röportaj (İnsan hakları) Mecit Ünal Afiş (Kitap) Serdar Akkaya Karikatür (Çevre) Abdullah Orhan Öykü (Kadın) Ayfer Tunç Fotoğraf (Çocuk) Ferhat Atalay 1989-90 Yayımlanmış öykü Hulki Aktunç Yayımlanmamış öykü Yurdaer Erkoca Yayımlanmış roman Verilmedi Yayımlanmamış roman Emel Ebcioğlu Yılmaz Karakoyunlu Yayımlanmış şiir Verilmedi Yayımlanmamış şiir Verilmedi Yayımlanmış şiir (Mansiyon) Seyhan Erözçelik-Seval Esaslı- Özkan Mert Yayımlanmamış şiir (Mansiyon) Yunus Koray-Ersin Salman- Leyla Şahin-Süha Tuğtepe- Ayhan Yalçınkaya Cemal Süreya Jüri Özel Ödülü Hüseyin Alemdar Yayımlanmış röportaj Bekir Yıldız Yayımlanmamış röportaj Fehmi Salık-Dinçer Sezgin Yayımlanmış sosyal bilimler Cüneyt Ölçer Yayımlanmamış sosyal bilimler Dr. Ayhan Aktar Afiş (Konu: Yunus Nadi Ödülleri) Mahmut Soyer Yayımlanmış fotoğraf Ahmet S. Sabuncu Yayımlanmamış fotoğraf Aclan Uraz Yayımlanmış karikatür Hatay Dumlupınar Yayımlanmamış karikatür Hakan Boyav Uzun metrajlı film Yusuf Kurçenli Kısa metrajlı film Verilmedi Uzun metrajlı film senaryosu Ömer Uğur 1990-91 Öykü kitabı Ülkü Tamer Yayımlanmış roman Tarık Dursun K. Yayımlanmamış roman Verilmedi Şiir kitabı Kemal Özer Yayımlanmamış şiir kitabı Güven Turan Röportaj Zeynep Ankara Afiş (Konu: Yunus Nadi Ödülleri 1992) Cavit K. Emültay Fotoğraf Mustafa Kocabaşı Karikatür Muhammet Şengöz Uzun metrajlı film Orhan Oğuz Kısa metrajlı film senaryosu Yeşim Ustaoğlu, Hakkı Mısırlıoğlu Uzun metrajlı film senaryosu Ali Ulvi Hünkâr Sosyal bilimler araştırması Prof. Dr. Gönül Tankut 1991-92 Öykü kitabı Erhan Bener Yayımlanmamış öykü kitabı Cihat Burak Yayımlanmış roman İnci Aral Yayımlanmamış roman Derviş Zaimoğlu Şiir kitabı Ahmet Erhan Afiş Zafer Baran Fotoğraf Emine Ceylan Karikatür Alper Susuzlu, Eray Özbek Uzun metrajlı film senaryosu Cemal Şan Sosyal bilimler araştırması Murat Balamir 1992-93 Fotoğraf Cem Turgay Afiş Naci Fırat Karikatür Gürbüz Doğan Ekşioğlu Yayımlanmamış öykü kitabı Vüs'at O. Bener- Mehmet Zaman Saçlıoğlu Öykü kitabı Şebnem İşigüzel Yayımlanmamış roman Ahmet Yurdakul Yayımlanmış roman Buket Uzuner-Oya Baydar Şiir kitabı Nurullah Can-Ahmet Ada Yayımlanmamış şiir kitabı Ahmet Özer-Hüseyin Yurttaş Sosyal bilimler araştırması H. Neşe Özgen, Ertübey 1993-94 Uzun metrajlı film senaryosu Nihal Geyran Koldaş Sosyal bilimler araştırması Serap Yazıcı Fotoğraf Vahap Akşen Afiş Tülay Ulukılıç Karikatür Ahmet Aykanat Öykü kitabı Muzaffer Buyrukçu-Sulhi Dölek Roman Hasan Ali Toptaş-Serdar Rıfat Şiir kitabı Hüseyin Ferhat 1994-95 Afiş Selim Velioğlu - Cem Arık Karikatür Sergey Lipoutsev Fotoğraf Faruk Ertunç Sosyal bilimler araştırması Doğu Perinçek Uzun metrajlı film senaryosu Serdar Kazak - Arslan Kaçar Şiir Kağan Kök Öykü Ayşe Kilimci - Nevra Bucak Roman Necati Cumalı 1995-96 Afiş Ahmet Naci Fırat - Ebru Ataman Karikatür Hikmet Cerrah Fotoğraf Sadık Demiröz Sosyal bilimler araştırması Prof. Dr. Meryem Koray Uzun metrajlı film senaryosu Hasan Öztürk Şiir Aydın Afacan, Sina Akyol Öykü Ayla Kutlu Roman Erhan Bener, Mahir Öztaş 1996-97 Afiş Verilmedi Karikatür Birol Çün Fotoğraf Faruk Ertunç Sosyal bilimler araştırması Yaşar Duman Uzun metrajlı film senaryosu Ayla Kutlu - Hasan Öztürk Şiir Enver Ercan - Derya Çolpan Öykü Erendiz Atasü Roman Burhan Günel 1998 Afiş dalında, Yeşim Demir- Esen Karol Karikatür dalında, Yavuz Özhan Önür Fotoğraf dalında, Türker Cimcoz- Kemal Gök Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Turgut Özakman: Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele Uzun Metrajlı Film Senaryosu dalında, Serap Gedik: Figüran; Mehmet Gökağaç: Her Şeye Rağmen Dostluk Şiir dalında, Nazmi Ağıl: Boşanma Dosyası; Mehmet Kâzım Kumpasoğlu: Kule Öykü dalında, Gülseren Engin: Sıradan Öyküler adlı kitap dosyası; Osman Şahin: Mahşer Roman dalında, Demir Özlü: İtakaya Yolculuk; Hakan Akdoğan: Nü Peride adlı kitap dosyası 1999 Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Pulat Y. Tacar: Demokrasi ve Terör Şiir dalında, Ahmet Uysal: Acının Gümüşü Öykü dalında, Necati Güngör: İyiler Genç Ölür; Ulviye Alpay: Mavi Bir Merhaba adlı kitap dosyası Roman dalında, Ahmet Atlan: Kılıç Yarası Gibi 2000 Şiir dalında, Sennur Sezer: Kirlenmiş Kâğıtlar Öykü dalında, Burhan Günel Gül Korunağı Roman dalında, Mario Levi: İstanbul Bir Masaldı; Celal Pamukçu: Düşler ve Gerçekler adlı kitap dosyası Fotoğraf dalında, Altan Bal- Erhan Şermet 2001 Şiir dalında, Raif Özben: Asyalı Ayyaş Öykü dalında, İnci Aral: Gölgede Kırk Derece Roman dalında, Zülfü Livaneli: Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm Fotoğraf dalında, Yavuz Sevimli 2002 Roman dalında, Nazlı Eray: Aşkı Giyinen Adam Öykü dalında, Zeynep Aliye: Vahşi Kelebek; M. Sadık Aslankara: Uykusu Sakız Fotoğraf dalında, İhsan Özçelik Şiir dalında, Roni Margulies: Saat Farkı; Ahmet Necdet: Aşk Ey 2003 Şiir dalında, Yılmaz Gruda: Marathon Öykü dalında, Osman Şahin: Ölüm Oyunları; Deniz Topçu: Çözülme Zamanı adlı kitap dosyası Roman dalında, Tahsin Yücel: Yalan Karikatür dalında, Hüseyin Tanyeri ve Yavuz Özhan Önür 2004 Roman dalında, Murat Gülsoy: Bu Filmin Kötü Adamı Benim Öykü dalında, Ayşe Sarısayın: Denizler Dört Duvar Şiir dalında, Ahmet Erhan: Kaybolmuş Bir Köpek İlanı; Tuğrul Keskin: Zifir adlı kitap dosyası Karikatür dalında, Musa Gümüş 'ün iki yapıtı 2005 Roman dalında, Burhan Günel: Ateş ve Kuğu Öykü dalında, Ethem Baran: Dönüşsüz Yolculuklar; Sibel K. Türker: Öykü Sersemi Şiir dalında, Ali Püsküllüoğlu: Zamansız adlı kitap dosyası; İsmail Uyaroğlu: Lanettayin Bir Şair Sosyal Bilimler Araştırması dalında, Ayla Ödekan: Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş; Rıfat N. Bali: Anadolu'dan Yeni Dünyaya Karikatür dalında, Muhammet Şengöz- Mehmet Ateş Gülcügil
|
|
2005 Yunus Nadi Ödülleri
Cumhuriyet 23.06.2005 59. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2005
Yunus Nadi anısına 59. yılda 9 ödül 410 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2005 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet İbrahim Paşa Sarayı'nda düzenlenecek bir törenle verilecek. Kültür Servisi - 2005 Yunus Nadi Ödülleri'ni kazananlar belirlendi. Bu yıl 59'uncusu düzenlenen ve beş dalda ödülün verildiği yarışmaya yapıtlarıyla 410 kişi katıldı.
''Roman'' dalında Ahmet Cemal, Konur Ertop, Tahsin Yücel, Jale Parla, Adnan Binyazar 'dan oluşan seçici kurul, ödülün ''Ateş ve Kuğu'' adlı yapıtıyla Burhan Günel 'e verilmesini kararlaştırdı.
''Öykü'' dalında Mehmet Başaran, Selim İleri, Tarık Dursun K., Sami Karaören ve Emin Özdemir 'den oluşan seçici kurul, ödülü Ethem Baran 'ın ''Dönüşsüz Yolculuklar'' adlı kitabı ile Sibel K. Türker 'in ''Öykü Sersemi'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.
''Şiir'' dalında, Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan seçici kurul, ödülü, Ali Püsküllüoğlu 'nun ''Zamansız'' adlı kitap dosyası ile İsmail Uyaroğlu 'nun ''Lanettayin Bir Şair'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.
''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun , Prof. Dr. Emre Kongar , Prof. Dr. İoanna Kuçuradi , Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan seçici kurul, ödülü, Ayla Ödekan 'ın ''Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş'' adlı yapıtıyla Rıfat N. Bali 'nin ''Anadolu'dan Yeni Dünyaya'' adlı yapıtı arasında paylaştırdı.
''Karikatür'' dalında, Semih Balcıoğlu, Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören ve Turhan Selçuk 'tan oluşan seçici kurul, ödülü Muhammet Şengöz ve Mehmet Ateş Gülcügil 'in yapıtları arasında paylaştırdı. Ödüller, 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda yapılacak törenle sahiplerine verilecek.
23.06.2005
2005 YUNUS NADİ Ödülleri 'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU ...
'Sfenks' Sfenks, genel olarak değerlendirirsek, biçim ve dil oyunlarından her zaman sakınan, anlatmak istediğini bire bir anlatırken yaşanmışlığın yoğunluğundan oluşan bir "şiir dili"ne erişmiş bir şairin yeni verimlerini topladığı kitabıdır. Eray Can ...
'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önü me' 'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU -Ateş ve Kuğu'da adlarıyla ...
Lanettayin Bir Şair Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağ ...
'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler' Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma tema ...
'Çok yönlü, üretken bir Cumhuriyet dönemi aydınıyla karşı k arşıyayız' Ayla Ödekan, 'Yazıları ve Rölöveleriyle Sedat Çetintaş' adlı çalışmasıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü'nü aldı. Sanat tarihçisi Ödekan'ı, bir öğretim üyesi olarak akademik çalış ...
'Göçmenlik eşittir hasret' 2005 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Dalı Ödülü'nü bu yıl Rıfat N. Bali'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Anadolu'dan Yeni Dünyaya, Amerika'ya İlk Göç Eden Türklerin YaşamÖyküleri' adlı çalışması kazandı. Bali bu çalış ...
Yeniden doğmak kendi geçmişimize Kemal Özer, "Baba ile Kız" başlıklı öyküler demetini kızı Simge Özer'e sunmuş. Attilâ Şenkon'sa "Gökkuşağına İki Bilet" adlı romanını babasına. Teşekkürler Kemal Özer, teşekkürler Attilâ Şenkon, bütün babalar için de! ...
Yaşanmış duyarlık "Abdülkadir Budak Dosyası"nda geniş bir kaynakça var. Bu kaynakçada yüzü aşkın yazarla ozanın çalışması yer almış. Demek ki iz bırakan, üzerinde durulması gereken bir ozanla karşı karşıyayız. Kimi yazarlar "Kırk Kuşağı"nı, yalnızca, t ...
Feyza Hepçilingirler Türkçe Günlükleri 1 Haziran Çarşamba Mardin'e doyamadan döndüm; çünkü bugün final sınavımı yapmak zorundaydım. Sorularımı gitmeden önce hazırlamış ve bastırmıştım; yine de epey güç oldu Mardin'de tarihle kucaklaştıktan sonra, İstan ...
'gecenin yüzünü keşfetmeye giden bendim Zéno Bianu'nun şiirlerinin bir bölümünü geçen haftaki sayımızda yayımlamıştık. Bu sayıda şiirlerin ikinci bölümünü sunuyoruz sizlereO BENDİM Marylin'in gözlerinde gözyaşı bendimkaynak suyu kayan yıldız bendimkızı ...
Vitrindekiler Şimşir Kokardı Azlağa/ Dr. Nizamettin Alkumru/ Çivi Yazıları/ 304 s. Anılarla Laz kültürü altbaşlığını taşıyan bu kitap esas olarak Lazcanın neden yok olduğunu sorguluyor. Lazların tarihte ilk yerleşim yerlerinden başlayarak, yazılı tarih ...
2005 YUNUS NADİ Ödülleri
'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Işık KANSU
-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.
Eray Canberk, Erdoğan Alkan'ın yeni şiir kitabı 'Sfenks'i tanıtıyor.
Roman, Öykü, Şiir, Sosyal Bilimler, Karikatür dallarında Yunus Nadi Ödülleri'ni kazanan sanatçılarımızla yaptığımız ropörtajlar
Sadık Aslankara, Kemal Özer ve Attilâ Şenkon'un iki kitabını gündeme getiriyor.
Şiir Atlası'nda Zéno Bianu'nun şiirlerinin devamı.
Roman Ödülü: BURHAN GÜNEL
'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme'
'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Işık KANSU
-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.
EDEBİYATTA SAHİCİLİK
- Edebiyatta sahiciliğin silikleştiğine ilişkin genel kanının olduğu bir dönemde doğrudan sahiciyi anlatmanız bilinçli bir seçim mi? - Evet. Baştan beri, yaratıcı yazarlıktaki tavrım bu ve benzeri seçimlerle kendini ortaya koymuştur. Ama, özellikle bu romanla yaşama ve insana dönüşü yüksek sesle vurgulamak, edebiyat bağlamında yaşamın yeniden yaratımını gerçekleştirmek istedim. Zaten yaşam kendi kendini yazdırdı. Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme. Sıvas olayları görmezden gelinebilir mi? Ama ne yazık ki büyük ölçüde görmezden gelindi. Çünkü 1980'den bu yana öne çıkarılan tırnak içinde edebiyat, yatak odasından dışarıya çıkamadı ya da geçmişe ve sanal alanlara yöneldi.- Sizin romanınızda da aşklar ve tutkular var ama...- Aşk ve tutku insanın bütün ömrünü alabilir, yatak odası ise üç beş dakikalık sürelerden oluşan geçici bir süreci karşılar. Ben bütün ömrümü aşka, tutkuya adadım. Bin kez dünyaya gelsem, yine aynı şeyi yaparım. Aşk, insan olma bilincinin oluşmasında ve gelişmesinde temel, belki de birincil öğedir.- Ateş ve Kuğu'nun işlevsel yanı var mı, Sıvas kıyımını unutturmama eylemi gibi örneğin... - Benim yazarlığım toplumsal oluşumlarla ona bağlı bireysel gelişim süreçlerini anlatmayı ve bu ikisi arasında duyarlı dengeler oluşturmayı gözetme üzerine kuruludur. Bu roman da böyle duyarlı bir dengeyi gözeterek yazılmıştır. Ancak belirttiğiniz gibi, Ateş ve Kuğu, romanın kendine özgü yapısından ödün vermeden hem olaya hem de olayın unutturuluşuna karşı kararlı bir duruşun da hayata geçirilmesidir.- Romanda geri dönüşleri çok sıklıkla kullanmışsınız...- Bu bir zorunluluktu, çünkü ben Sıvas olaylarını baştan sona kesintisiz anımsayamıyorum.- Neden?- Çünkü arada kesintiler var, kopuk görüntüler... Bu kara filmin yakılan bölümleri var. O bölümlerin kimilerini hâlâ birbirine bağlayabilmiş değilim.- Yaşadığınız örselenmeden mi kaynaklanıyor kopukluk?- Yaşanan olayın belleğimde oluşturduğu yıkımla ilgili bir durum. Kaldı ki, roman kahramanlarımın hepsi aynı durumda. Bir de şu var: Romanın kurgulanmasına teknik anlamda yaklaşalım. Dışarıdan bakanların ve konuyla ilgilenenlerin hepsinin bildiği ve belgesel kitaplara da geçmiş olan süreci sırayla anlatsaydım, bu, bilinenlerin okunmaması olasılığını da doğuracaktı. Yani yazdıklarımı okutmak istedim. Eksikleriyle birlikte. Okurların ve Sıvas kıyımından kurtulanların bu eksiklikleri gidermeleri isteğiyle... Dolayısıyla, geriye dönüşlerle oluşturulmuş kurgu, bu isteğime de olanaklar sağladı.
SORULARI YANITLAMAK...
- Belki bir yandan benliğinizde açılan yarayı da onarmak istediniz...- İstedim ama başaramadım...- Niye on yıl sonra anlattınız doğrudan yaşadığınız Sıvas yangınını?- Hem olabildiğince serinkanlı (tarafsız değil) ama duygusal olmamaya özenli bir yazarlık duruşunu gerçekleştirebilmek için hem de gerçekten on yıl geçti mi, olay eskidi mi, acı hafifledi mi, olayın toplumumuzda yarattığı olumsuz sonuçlar ortadan kalktı mı, kalkmadıysa ülkemizin geleceği açısından hangi göstergeleri içinde taşıyor sorularını yanıtlayabilmek için...- Yananlar için kuğu imgesini seçmenizin özel bir anlamı var mı?- Sıvas'taki Madımak Oteli'nde yakılan dokuz yaşındaki Koray çocuk başta olmak üzere o semahçı gençler, o şairler ancak kuğu ile simgeleştirilebilir gibi geldi bana. İmgelemimde onlar yanık kuğular olarak hâlâ yaşıyorlar. Benim şiirle donatılmış anlatımımda işlevsel görüntüler ve çağrışımlar da oluşturuyor kuğular.- Yunus Nadi ödülünü üçüncü alışınız galiba...- Evet öyle, daha önce roman ödülünü 1997'de, öykü ödülünü de 2000 yılında kazanmıştım. Şimdi üçüncüsü oluyor. Bu romanla Yunus Nadi ödülüne katılmadan önce çok düşündüm. Kendi adıma değil, Ateş ve Kuğu aracılığıyla ülkemizin aydınlanma sürecine katkıda bulunmak adına katılmaya karar verdim. Gazetemiz Cumhuriyet'in ve söz konusu ödülün temel amacı ve işlevi de bu amaç ile örtüşmektedir. Ödülü tüm aydınlanma savaşımcıları adına aldığımı düşünüyorum. Ayrıca, şimdi açıklamak istemediğim özel bir durum da vardı katılmamı gerektiren; belki bir gün sözünü ederim...Ateş ve Kuğu/ Burhan Günel/ Alkım Yayınları/ 446 s.
Öykü Ödülü: SİBEL K. TÜRKER
'Yazmadan yaşayamıyorum'
''Öykü Sersemi'' adlı çalışmasıyla bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü alan Sibel K. Türker, ''Yazmadan yaşayamayacakmışım gibi geliyor. Edebiyatı o kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekiyor. Çünkü edebiyat uzun bir yol'' diyor. Türker ile edebiyatı ve öykülerini konuştuk...
Emre ÇALIŞKAN
Sibel Hanım, edebiyata ilginiz nasıl başladı?- 1968 yılında Ankara'da doğdum. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni okudum. Çok klasik bir tanımlama olacak ama kendimi bildim bileli yazıyorum. Bu, inişli çıkışlı bir serüven oldu. Uzun yıllar şiirle uğraştım. Şiirde tıkanma yaşadım. Yakın arkadaşlarım hep şair olarak ortaya çıkacağımı düşünüyordu. Böyle olmadı. Düzyazıda kendimi ifade etme imkânı buldum. Bu da öykü oldu. Kalp Yazan ilk kitabımdı. Öykü Sersemi ise ikinci kitabımdır.- Öykü Sersemi ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Bize biraz kitaptan bahseder misiniz?- Öykü Sersemi 10 öyküden oluşuyor. Konularını tam tanımlayamayacağım. Ne anlatıyorsunuza verebileceğim çok yanıt yok. Kendimce görebildiğim, gözlemlediğim kadarıyla hayatı, insanları anlatmayı çalıştım.- Genelde karamsar öyküler yazdığınız söyleniyor...- Çok karamsar, çok kötümser yazdığım konusunda ben de duyumlar alıyorum. Ben özellikle bunu yapmak istemedim. Benim derdim insanı anlatmaktı. İnsanı da türlü oluşlarda, hayallerde yakalayıp anlatabiliriz. Bana göre de yazdığım hiçbir şey yaşamın uzağında değildi. Ama okurumuz umuda çok düşkünmüş. Edebiyattan da bekledikleri umut muymuş bilmiyorum. Çünkü benim okuduğum hiçbir iyi metin çok da umut barındırmaz içinde. Benim edebiyat hakkındaki yargım bu. İnsanlar kötümser buluyorlar. Ama bu benim üslubum, yapabilecek pek fazla şey de yok.- Öykü Sersemi, ilginç bir isim. Kitabınıza neden böyle bir isim vermeyi tercih ettiniz?- En başta ciddi bir edebiyat çalışması düşüncesini kıran bir ad bu. Ben çok şairane bir isim de koyabilirdim. Ben bu ismi koyarak risk aldığımın farkındayım. Bu ciddi bir çalışma değilmiş gibi bir algılamada bulunulabilir. Bu adı koymak bence cesaret işi. Ama ben bu ismi koymak istedim. Bir de klasik yöntemdeki gibi öykülerden birinin adı bu.- Siz bugüne gelinceye kadar hangi edebiyatçılardan etkinlendiniz?- Geride bıraktığım uzun bir okuma süreci var. Ben her şeyden önce hâlâ bir okurum. Pek çok yazardan etkilendim. Bunlar benim edebiyat dünyamı oluşturdu. Kimi yazarların kimi yapıtlarını beğenirken kimilerini de beğenmiyorum. Ama Batı edebiyatından çok beslendiğimi söyleyebilirim.- Şiirle uğraşmanız öykücülüğünüzü nasıl etkiledi? Yoksa şiiri öykü için basamak olarak mı kullandınız?- Asla böyle kaygılar içinde değildim. Tuhaf bir varoluş sancısı çekiyordum. Bunu en iyi dile getirebilmenin yolu da şiirdi. Zaten dile olan ilgim, dili rahat kullanmam, dildeki yaratıcılığım aşikârdı. Düzyazıya geçişim koşulların gereğiydi. Ben de kendimle öykü yazıp yazamayacağım konusunda yüzleşmek zorunda kaldım. Olumlu buluyorum şiirle uğraşmayı. Şiirle uğraşırken hayatla ilgili çok şey algıladım. Zaten herkesin söylediği gibi şiir öyküye daha yakın.- Bundan sonraki süreç roman mı olacak?- Aslında üzerinde uğraştığım bir roman var. Öykü ödülü almadan ben bir parça kendimi yorgun hissediyordum. Öykü yazmalı mıyım diye düşünüyordum. Bir tarafım çok öykü yazmak isterken... Romanın da yarısına gelmiştim. Sonuçta o da kendi içinde öykülerden oluşuyor. Ama şu an bir öykü kitabı daha yazmayı düşünüyorum. Çünkü daha söyleyeceklerim var.- Sizin için edebiyat neyi ifade ediyor?- Edebiyat, benim için çok uzun yolculuğu çağrıştırıyor. Hayatımdaki anlamı çok derin. Ben halen daha yazının kutsallığına inanıyorum. Böyle bir safdilliğim de var. Çünkü ortama bakınca kendimi biraz da saf buluyorum. Edebiyat artık hayatımın odağında. Yazmadan da yaşayamayacakmışım gibi geliyor. O kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekir. Çünkü edebiyat uzun bir yol.
'HERKES KENDİ ÖYKÜSÜNÜYAZIYOR'
- Türkiye'deki edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?- Türkiye'de edebiyat, gördüğüm kadarıyla belli bir bütünlük arz etmiyor. Parçalı, dallı budaklı bir yapı var. Bu da çok olağan. Çünkü herkes farklı hayat hikâyelerinin içinden gelmiş. Herkes artık kendi hikâyesini, kendi yazısını yazıyor. Bir ülkede edebiyat bütünlük arz edebilir mi bilmiyorum. Belli bir zaman dilimi içinde öykü, şiir, roman yazanlar arasında kardeşlik ilişkisi kurulabilir belki, ama artık bunu da olanaklı görmüyorum. Artık ekoller söz konusu değil. 1970'lerdeki gibi bir öykücülük yok. Herkes bireysel bir şekilde kendi öyküsünü yazıyor. Edebiyat ortamında beni destekleyen kişiler hariç düşmanlık da gördüm. Kimse başkasının yazısına inanmıyor, güvenmiyor. Artık öykü yazılmıyor gibi bir şeyler de duyuyordum. Bunlar da içimi acıttı. Ben her zaman camianın dışında oldum. O çemberin dışında. Önce kaçmak isteyenler çemberin dışında durur ya... Neye dayanarak öykü yazılmıyor deniliyor bilmiyorum. Bunun için benim yazım ve öyküm bir parça hep yalnız kaldı. İnsanın farklı vasıfları belki bir ölçüde yalnızlıktır. Toplumda gerçekçi olmazsanız belki bir dönem yaptığınız edebiyat sayılmayabilirdi. Artık bu sınırlamaların dışına çıkılmış gibi. Bir parça da özgür bir ortam var. Bu da bir yönüyle iyi bir şey.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Yeni planlarınız var mı?- Öykü ödülü almak beni çok şaşırttı, çok da sevindirdi. Kazanmayı içten içe bekliyordum ama hiç de ummuyordum. Hâlâ şaşkınım, sevinçliyim, gururluyum. Bir yandan da bu bir sorumluluk getiriyor. Kendimi bir kapıdan geçmiş gibi hissediyorum. Bu bana devam et gibi bir çağrı. Biraz daha edebiyatın içinde olduğumu hissettim. Ben ödül aldığım zamanlarda yorulduğumu hissettiğimi belirtmiştim. Her an yazmaya ara verebilirdim. Ama bundan sonra böyle bir hakkım yok galiba. Yeni çalışmalarım olacak. Öykü Sersemi/ Sibel K. Türker/ Doğan Kitap/ 124 s.
Öykü Ödülü: ETHEM BARAN
'Öykü yazmak roman yazmaktan zor'
''Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'' ile bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü Sibel K. Türker'le paylaşan Ethem Baran, kitabının öykücülük yaşamında bir kırılma noktası olduğunu söyledi. Baran, öykünün kendine özgü okuru olduğunu belirterek ''Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur'' diyor. Baran'ın edebiyat ve öyküleri hakkındaki düşünceleri ilginç.
Emre ÇALIŞKAN
Ethem Bey, edebiyat yaşamınız nasıl başladı?- 1962 yılında Yozgat'ta doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi Yozgat'ta yaptım. 1983 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yönetim ve Planlanması Bölümü'nden mezun oldum. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Güzel Sanatlar Eğitimi alanında master programına devam ettim. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başladım. Halen Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı'nca yayımlanan ''Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim'' dergisinde görev yapmaktayım. Edebiyattan uzak değilim. Yayıncılık hayatının içindeyim. 1991 yılında ilk öykü kitabım ''Sonrası Ayrılık'' yayımlandı. Daha sonra 1994 yılında ikinci kitabım ''Kurutulmuş Gül Mevsimi'' çıktı. Bu kitap Türkiye Yazarlar Birliği 1994 Hikâye Ödülü'nü kazandı. Ayrıca Osman Çeviksoy ile birlikte hazırladığım liseler için Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı Kompozisyon, Güzel Konuşma ve Yazma, Edebi Metinler adlı ders kitaplarım var.- Bize biraz Dönüşsüz Yolculuklar Kitabın'dan bahseder misiniz?- Kitabın içinde 10 tane öykü var. Bu öykülerin ağırlık noktası küçük şehirde büyümeye çalışan, gençlik yıllarını yaşayan yoksul mahalle çocuklarının yaşamları, duygularıdır. Kitapta ayrıksı duran bir tane öykü vardır. Kitabın sonundaki öykü de günümüz iş yaşamına girmiş olan bilgisayar ile internet dünyasının resmi işyerlerini ve orada çalışanları nasıl etkilediğini anlatıyor. Diğerleri hemen hemen aynı mahallenin çocukları diyebileceğimiz karakterlerden oluşan öyküler. Bir öykünün kahramanı farklı bir öykümde farklı bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Ben bu aynı mahallenin çocuklarının küçük dünyalarını anlatmaya çalışıyorum. Bu çocukların hem kendileri hem de umutları küçük...- Öykü dünyanızın oluşmasında hangi yazarların etkisi oldu? Kimlerden etkilendiniz?- Ben her şeyden önce iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. İzlediğim kadarıyla yeni yazarlar olmak üzere gerek roman gerek öykü dallarında edebiyat alanında ürün veren herkesi okumaya çalışıyorum. Batı edebiyatını ve klasikleri de severek okuyorum. Kitaplarının çıkmasını dört gözle beklediğim çok yazar var. Bunların başında kitabımın arkasına düşüncelerini de yazdığım Selim İleri, Firuzan, Tomris Uyar, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş gibi burada ismini saymadığım çok yazar var. Hepsini çok severek okuyorum.- Bu kitabın daha öncekilerden biraz farklı olduğu belirtiliyor...- Bu kitap daha önceki kitaplarımdan farklıdır. Benim eğer bir öykücülük çizgimden söz edecek olursak bu kitap bir kırılma noktasıdır. Önceki kitaplarımda daha çok küçük kentten büyük kente gelmiş insanların yaşam mücadeleleri ve savrulmaları anlatılıyordu. Bu yeni kitabımda ise karakterler daha somut şekilde daha somut ortamlarda anlatılıyor.- Siz de Yozgat gibi küçük bir kentten Ankara'ya gelmişsiniz. Bu sizin öykücülüğünüzü nasıl etkiledi?- Yaşanılanlar yaşanılmamış gibi oluşturulabilirse ve bu metin gerçeğe de yakın olursa iyi bir çalışma olur. Bir yazar yaşadığını aktarmaz. Ama aktardıkları aynı zamanda yaşadıklarıdır. Yaşadıkları, duydukları, duyumsadıkları, okudukları öykülerin içinde hep yer alır. Bu yaşananlar edebiyatın, öykünün diline dönüştürülür. Benim yazdıklarım da tamamen edebiyatın diline dönüştürülmüş kurgudur. Elbetteki yaşamdan beslenir. Bundan bağımsız değildir.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Düşünceleriniz nedir?- Yunus Nadi uzun süredir verilen ödüllerinden birisi. Böyle bir ödülü almak onur verici. Çok da büyük bir sorumluluk. Omuzlara büyük bir yük bindiriyor. Altından nasıl kalkacağım bilmiyorum. Eskiden kendi kendime yazıyordum. Şu an biraz daha el içine çıkmış hissediyorum kendimi. Artık daha dikkatli gözler izleyecek, daha dikkatli gözler bakacak. Açıkçası bu beni endişelendiriyor. Ama her şey bir yana güzel bir şey.- Dönüşsüz Yolculuklar'ın sizin için bir kırılma noktası olduğunu söylediniz. Bundan sonraki planlarınız nelerdir?- Ben ortaokul yıllarımdan beri yazıyorum. Bir ara resimle de uğraştım. Ama edebiyat hep benim için vazgeçilmezdi. Öykülerin benim dünyamdaki yeri çok ayrıdır. Bu kitapta aynı mahallenin çocuklarını anlatmaya çalıştığımı söylerken bunu belli bir atmosferde yapmaya çalıştığımı demek istiyordum. Bundan sonra gelecek öykülerde aynı mahallenin gençlerini farklı mekânlarda göreceğiz. Aynı mahallenin ya da farklı mahallenin çocuklarının ebeveynlerini göreceğiz. Bazı konular, bazı tipler bir öykünün sınırları içinde yeterince anlatılmamış geliyor. Aynı kahramanı başka bir öyküde anlatma gereği duyuyorum. Bundan sonra aynı mahalle çocuklarını, yurt yaşamını, gençleri anlatacağım. Yeni öykülerimden oluşan bir kitap aynı yayınevinden yakında çıkacak. Öykücülüğe devam. Kafamda bir de roman yazmak var. Bu Türk edebiyatında olağan bir şeydir: Çoğu yazar öykücülüğü basamak olarak görür. Ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Ama bazı öyküler yapısı itibarıyla zorlanıyor. Öykücülüğü kesinlikle bırakmak istemiyorum. Öykünün kendine özgü özel okuru vardır. Öykü okuru seçilmiştir. Her öykü okuru roman okurudur. Ama her roman okuru öykü okuru değildir. Ben de öykü okurum. Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur. Yine de bir roman denemem olacak. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı/ Ethem Baran/ Doğan Kitap/ 168 s.
Şiir Ödülü: İSMAİL H. UYAROĞLU
Lanettayin Bir Şair
Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağıda Uyaroğlu'nun biyografisini ve ödül alan kitabından üç şiirini bulacaksınız.
İsmail H. Uyaroğlu 1948'de, Balıkesir'in Bayla ilçesinde doğdu. Aydın Ortaklar Öğretmen Okulu'nda ve İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde parasız yatılı okudu, Türkçe öğretmeni oldu. Maraş'ta, Malatya'da, Kars'ta, İstanbul'da, ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. Daha sonra öğretmenlikten ayrılarak Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen, ansiklopedilerde madde yazarı, reklam şirketlerinde metin yazarı olarak çalıştı.Şiir yazıp yayımlamaya, eğitim enstitüsünde, ''hoca''sı olan Behçet Necatigil'in yüreklendirmesiyle, 1967'de başladı. 1974'te, Milliyet Sanat Dergisi'nin düzenlediği bir yarışmada, yılın en başarılı genç şairlerinden biri seçildi. 1977'de, Antalya Film Festivali çerçevesinde yapılan oyun yarışmasında, sonradan kitap olarak da basılan ''Adsız Oyun'' adlı yapıtıyla birinci oldu. Ertesi yıl, Yakacık Sanat Şenliği öykü yarışmasının da birincisi olan Uyaroğlu, bir ara -şiir ağırlıklı olmak üzere- çocuk kitapları da yazdı. Bunlardan ''Çocuk ve Şiir''le 1978 Türk Dili Kurumu Çocuk Yazını Ödüllü'nü, ''Bir Liranın İki Günü'' adlı çocuk romanıyla da 1979 Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Uyaroğlu, ''Hayatı Karşılayan Şiirler'' adlı şiir kitabıyla da 1981'de, Yazko Şiir Büyük Ödülü'nü aldı.Şairin yayımlanmış şiir kitapları: Aşktan ve Umuttan Aldım Rengimi, Yakında, Hayatı Karşılayan Şiirler, Şiir Kitabı, Bir Demet Diken, 5+2'ler, Ve Aşk, Üç Nokta Yan Yana, Ölüme Önsöz Gibi Yaşayan, Ateşin İçinden (toplu şiirler), Şiir... Ölümcül Yolculuğun Senin.
SCHUMANN'LI SIKINTI
Mecbur musun şiir yazmaya Seni çağırıyor bak gece Galiba mecbursun Gidemeyince
Kurcalarken radyoyu Karşında birden Schumann Bırakıverdiydi kendini sulara Sen de onun gibi mi yapsan
Ama ırmak yok ki yakında Tek seçenek balkon İncelik yok işte onda da Bayağı son
Kapatılmayı istediydi sonunda Delilerevine kendiliğinden Alınca kurtulma şansını zorla Sandalcının biri elinden KEDİLERİ SEVERKEN AĞLAYINIZ
Kedim ve ben Ölüyoruz yavaş yavaş Karşılıklı, köşemizde Elenirken eleğinde sıkıntının saatler Mutat olduğu özre
Bazen o benim kucağımda Bazen ben onunAvutuyoruz birbirimizi Özlerken aynı şeyleri gizlice Nasıl tırmalardık hayatı Bir zamanlar şehvetle
Gittikçe bozuluyor yazım benim Bozuluyor resmi onun gittikçe Yaptığı eskiden özenle Koltuklara, kanepelere Esin geldikçe pençeleriyle
HENÜZ
Depreşti yine karanlığın Saat iki, mekân MaltepeMaltepe'de tenha bir ev Düzeltirim, ev değil, E(v) tipi hücre Yüzüyor kendi derisini Kasette Kurt Cobain Uluyor gökte ay Ve uluyor aya karşı acın
Hadi bir kafiyeyle bitirelim: Bulunmadı henüz ilacı
Şiir Ödülü: ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU
'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler'
Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma temalarının işlendiği şiirlerde konular ve anlatım kadar Püsküllüoğlu'nun şiir dili de dikkat çekiyor...
Ece BAKTIAYA
-Birçok şiirinizde belirgin bir biçimde işlenen 'ölüm korkusu', bu kitabınızda da karşımıza çıkıyor... - Birçok şiirimde 'ölüm korkusu' değil de 'ölüm' izleği vardır. Biliyorsunuz, 'ölüm' bütün insanları içine alan bir bilinmezliktir. Her insanı ilgilendirir. Şiir için de 'ölüm', her zaman, ana izleklerden biri olmuştur. Ozan olarak ona ilgisiz kalamayız. Ben öyle düşünüyorum. Şunu da eklememe izin verin, 'Zamansız'da 'ölüm korkusu'ndan çok 'zaman' adını verdiğimiz şeyin üzerimizdeki (yani en azından benim üzerimdeki) gölgesini, dolayısıyla da 'yaşlanma' olgusunu buluruz sanıyorum. Bu da şiirin başlıca izleklerindendir. Başka birçok ozanda görürsünüz. Cahit Sıtkı, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, elbette ki başta Yunus Emre ve birçok ozan. Zaman, yaşlanma, ölüm, aşk, doğa vb. şiirin ölümsüz izleklerindendir. Öteki sanatların da elbette... - Yapıtınızdaki bazı şiirler (Cinliceviz, Her Şey Eskimiştir vb.), yaşamınızın ve anılarınızın izlerini taşıdığı, geçip giden zamana bir 'ah!' çekildiği hissini uyandırıyor... Zamanı geri getirememenin hüznü ve geçmişe duyulan özlem ne kadar etkili şiirleriniz üzerinde?- Zamanın geri gelmeyeceğini, belli bir yaştan sonra iyice anlıyor insan. Yani yaşadığımız şeyleri bir daha yaşamak olanaksız. Derler ya, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Akış, ırmağı aynı ırmak olmaktan çıkarır. Zaman da öyledir, 'şimdi' bir daha 'şimdi' olmaz, olan başka bir 'şimdi'dir. Eh, insan yaşlandıkça geçmişe bakışı başka olur. Siz bu bakışa 'ah!' diyebilirsiniz. Ben adını koyamıyorum ama şiirlerimde bunun yansımasını görebiliyorum.
'ESKİYEN ZAMAN'
- İlk şiirlerinizde halk geleneğinin etkileri, sonraki yapıtlarınızda toplumsal olayların yansımaları görülürken; son kitabınız 'Zam | | | | | | | | | |