Edebiyatta siyaset nihayet!
ŞEBNEM İŞİGÜZEL BÜTÜN ağabeylerimiz 40’lık başbakana oynuyorlar. Yaşı itibariyle geleceğin siyasetçisi ilan edilen yeni aday adayının arşivlerdeki tek görüntüsü, toz toprak içerisinde bir yerlerden atlarken. Anlayacağınız yaşının dinamizmine (!) uygun. Şimdi izin verin, popüler olan ile olmayan arasında ayrım gözetmeyen sanat dergimiz siyasete de burnunu soksun. Zira Türk edebiyatı ne zamandır tarih, gündelik hayat, kadın - erkek ilişkileri, aşk ve 31 Mart, Gelibolu zaferi limanlarında dolaşıyordu da siyaset limanına bir türlü uğramıyordu.
Nihayet içinden geçtiğimiz dönem, Ahmet Ümit’in "Kukla"sı, Osman Akınhay’ın "Gün Ağarmasa"sı ve her ne kadar son anda çark edip romanı için "aynı zamanda bir aşk romanı " dese bile Orhan Pamuk’un "Kar"ı, siyaseti ve yakın dönemdeki toplumsal olayları edebiyata taşımayı başardı.
28 Şubat sürecine göndermeler yapan "Kar" çok konuşuldu ama ne yazık ki usulünce tartışılmadı. Ele aldığı konuyla "infial" yaratması gereken bir romandı oysa. Ancak tekerlemedeki gibi, "Güneş açtı, kar eridi." Dikkatler daha çok, "Bir romanın reklamı olur mu, olursa nasıl olur, margarin ve deterjan gibi billboarda çıkan romanı kimler alır, alanlar nasıl okur, iyi kalpli gerçek okur bu konuda ne düşünür?" sorularına çekildi. Kitabın reklamlarını büyük reklam adamlarının yaptığını öğrendik, ama nedense, Orhan Pamuk’un İslami kesimi ve türbancı kızları bu kadar iyi anlamasına, içtenlikle anlatmasına şaşıracak zamanı bulamadık.
Romandaki o tiyatro sahnesi ve ihtilal, didiklenmesi gereken unsurlardı. Ancak Orhan Pamuk, dümeni aşktan yana kırıp teslim oldu. Yine de "Kar" çok önemli bir misyonu yerine getirdi. Bir kere hiç kimsenin beklemediği bir yazar, bugüne kadar bize gaipten hikâyeler anlatan bir yazar, meydana çıkıp İslami kesimin, ordunun, laiklerin, Jakobenlerin burun buruna geldiği bir dönemi edebiyatımıza işledi. İçinden geçtiğimiz bir dönemi edebiyat aracılığıyla belgeledi.
Bana kalırsa Orhan Pamuk’un her defasında, "Bu bildiğimiz, alışageldiğimiz siyasi romanlardan değildir," açıklamasını yapması gerekmezdi. Kitabı reklam adamlarının yüzü suyu hürmetine alan okuyucuları bilemeyiz ama, okumak için sabahın beşinde uyanan gerçek okurları Orhan Pamuk’un ne tür bir siyasi roman yazdığının bilincindeydi. Belki onların, satış rakamları arasında azınlıkta kalmış olmaları, "Kar"ın Atatürkçülük ve dini hareketteki yükselişi bize hangi açılardan anlatmaya çalıştığını ve bizi hangi hesaplaşmadan tıpkı toplumsal hayatta olduğu gibi koruduğunu tartışmamıza zemin hazırlamadı.
"Kar"ın siyasi hakkının nasıl yendiğinin teşhisini, dolmuşta yanımda oturan iyi kalpli iki edebiyat okurunun kulak misafiri olduğum görüşleriyle açıklayabilirim: "Kitaplar memlekette peynir ekmek gibi yutulsa billboardlarınızın başımızın üstünde yeri var. Ama kitap hâlâ böylesine az okunurken kampanyalar geri tepiyor."
Reklam ve tanıtım eleştirilerinin defterini dürüp, romanın siyasi yüzüne yönelik eleştirilere bakarsak, çoğunluğun romanın bize özgü olanı, halkının Müslüman olmasından utanan devleti, geri kalıştan İslam’ı sorumlu tutan anlayışı tam olarak veremediği yörüngesinde olduğunu görüyoruz. Her ne kadar içeriği ve önemi yeterince tartışılmasa da, "Kar" bu yıl edebiyatta siyasetin izi olacağını müjdeleyen ilk roman oldu.
Uzun süren kış önümüze siyaseti ve toplumsal olayları konu edinen iki romanı daha koydu. İlki Osman Akınhay’ın Everest’ten çıkan "Gün Ağarmasa", ikincisi Ahmet Ümit’in "Kukla"sı oldu. "Gün Ağarmasa", sıcağı sıcağına geçen yıl atlattığımız, arkamıza bakmadan, yüzleşmeden kaçtığımız bir gerçeğin, Hayata Dönüş Operasyonu’nun ekseninde gelişiyor. Ortalama bir devrimci karakter üzerinden, roman tekniği açısından başarılı geri dönüşleriyle ilerleyen roman, bir bakıma ‘kendimizi durduğumuz yerden’ anlamaya çalışma çabası. ‘78 kuşağının kabuk bağlamış yaralarını kaşımak için, geçen yıl billboard okuyucusunun ruhunun bile duymadığı Hayata Dönüş Operasyonu seçilmiş. 1980’de hapse giren ve 1991’de çıkan kahramanımız Celal, içerideki yılların hesabını 2001’in bir yaz gecesi televizyondan izlediği Hayata Dönüş Operasyonu’yla yapıyor. Roman bu hesabı, bugünün genç kuşağının da rahatlıkla okuyabileceği bir üslûp ve anlayışta kotarmış. Ancak bu okumanın küçük bir bedeli var: 12 Eylül kasvetini resmetmeye soyunan bu romanın okumasından, aynı kasvet duygusuyla çıkıyorsunuz. En azından Akmerkez ve billboardlu okuyucu kuşağı bu romanı eline aldığında "Babam İçin" filminin çıkışında hissettiği o ağırlığı hissedecek.
Gözünü açtığında devrimci olan ve 80 sonrası kuşaklara göre kimlik arama derdiyle uğraşmayan kahramanımız Celal’in bu özel durumundan hareketle, yazar da bir kuşak eleştirisi değil, "kuşak güzellemesi" yapıyor bir anlamda. "Gün Ağarmasa", yazarının Çanakkele Cezaevi’nin duvarını delen kepçeyi görüp de kanının donduğu anda başlıyor. Celal’in, otobiyografik bir kitap olması dolayısıyla da yazarımızın, altı yılını geçirdiği koğuşun duvarı bütün bir ülkenin gözleri önünde yıkılırken şu gerçekle yüzleşiyoruz: Bu ülkede Usame bin Ladin’i ve 11 Eylül saldırılarını anlamaya yönelik sayısız makale ve kitap yayımlanırken, kendi yurdumuzun çocukları olan ölüm orucu eylemcilerine aynı empatiyle yaklaşma çabası neden esirgendi? Yakın dönemin başarılı bir panoramasını sunan bu romanın altı çizilecek cümlesi de şu: "Son nefesimi verirken nasıl biri olacağım?"
Başarılı polisiye yazarı Ahmet Ümit’in "Kukla"daki kahramanlarının nasıl bir insan olarak öleceklerine dair hiçbir dertleri yok. Susurluk yıllardır romanlara, filmlere malzeme olarak tezgahta kaldı, sonunda Ahmet Ümit bu karanlık hikâyenin romanını yazdı. Susurluk öyle karanlık bir hikâye ki, başı sonu görünmüyor, çektiğiniz her parçası elinizde kalıyor, fantastik bir romanın gün yüzü görmemiş canavarı gibi eli kolu her yere uzanıyor. Bu hikâyeyi sıkıca paketleyip romana yatırmak, bu ülke için yapılması gereken en büyük iyiliklerdendi.
Ahmet Ümit’in yazarlığı hafif bulutlu olsa da, gönül rahatlığıyla kendisini iyi bir polisiye yazarı olarak tanımlayabiliriz. Yazarımızın kalemi gerilime yatkın olunca Susurluk bütün aktörleri ve ilişkileriyle romanda yeniden dirilmiş. Kitabın sonunda elimizde kalan şey ise, yazarının geçen sayımızda Sema Aslan’a verdiği röportajda söylediği gibi, "Tam da şu an elimizde olanla aynı şey". "Kukla"da faşist ideolojinin tahlilini gayet iyi yapan Ahmet Ümit, romanını çözümsüzlük üzerine kurarak Susurluk’un koordinatlarını bir kez daha yerli yerine oturtmuş. Ahmet Ümit sayesinde edebiyatta vücut bulan Susurluk, aslında devam eden bir süreç. Bu bir anlamda romanın da sürekliliği anlamına geliyor.
Edebiyat - dışı okumalarda ise siyaset, altın yılını yaşıyor diyebiliriz. Ruşen Çakır’ın editörlüğünü yaptığı Metis’in Siyah - Beyaz dizisinden arka arkaya çok parlak kitaplar yayımlandı. Everest’in Siyaset dizisi de bu kulvarda başarılı oldu. Neşe Düzel’in İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı ise yakın dönemin panoramasını namusluca ve akıllıca yapılmış röportajlar aracılığıyla sunan bir kaynak.
Kutluğ Ataman aynı zamanda kitaplaştırdığı video enstalasyonu "Peruk Takan Kadınlar"da derdimiz olan şeyleri, peruk takan dört farklı kadınla bize sundu. Toplumsal dertlerimiz, yakın dönemde ayağımıza dolanan şeylerin video enstalasyon gibi son moda bir sanat dalıyla ifade edilmesi olabilecek en iyi şeylerden birisiydi. Ayrıca bu güzel işin hak ettiği övgüyü ve ilgiyi görmesi de sevindiriciydi. Hale Tenger’in bez bebekleri de toplumsal sorunlara göndermeler taşıyan yakın dönem sergilerden, işlerden.
Öyle çalkantılı bir denizde kulaç atıyoruz ki su yutmadan karaya çıkmak imkânsız. Her ne kadar edebiyat, asli görevini yerine getirip okurları gerçeğe çok yakın bir başka dünyaya, keyifli, tatlı okumalara sürüklese de, bir cümlecikle olsa bile, yaşadığımız memleketin dertleri, siyaseti, kayıpları, cinayetleri romanlarımızın panoramasına eklenecek.