|
ATAM
Her yönden esen yelde Sen sen varsın Atam! Yazan elde söyleyen dilde Sen sen varsın Atam!
Konya'nın altın başağında Afyon'nun tatlı kaymağında Bir uçtan bir uca vatanımda Sen sen varsın Atam!
Ege'de burma bıyıklı efe Yağız dadaş bar oynarken doğuda Bağımsızlığımızın şanlı destanında Sen sen varsın Atam!
Ekmeğim, suyum,aşımda Aydınlığa koşan aklımızda Devrimlerle çizilen yazgımızda Sen sen varsın Atam !
Emeğe karışan her damla terde, Umut çiçeklerinin açtığı yerde Türk Ulusu'nun kök hücresinde Sen sen varsın Aatam!
Ali KÜÇÜK
KOCATEPE RÜZGARI
Kocatepe'ye uğradım dün Yolum geçtiği içindi, Yine de bir eziklik oluştu içimde 1922 Ağustosun bir günü, yanık bayırları, yıldızlı yalnız geceleri Akşehir üstünden gelen kağnıları Türk halkının onurlu direnişini, Yedi düveli dize getirişini düşündüm. Cehennem, Afyon ovasına inmişti Atlılar, toplar, ölüm, kan Toz- duman içinde Akdenizi görmeye çalıştım O kadar yakın- O kadar da uzaktı Kocatepe, Tınaztepe, Çiğiltepe, Dumlupınar Yok oluşun- Yok edilişine tanık oldular Mağrur ve sessizce... Akdeniz alev! Akdeniz kan! Tarihi içiyorum Mustafa Kemal'le Kocatepe'de... Kocatepe'ye uğradım dün Yine de bir eziklik oluştu içimde, Rüzgarı durmuyordu Yumruk yumruk vuruyordu göğsüme, Uğultusu yine farklıydı Kocatepe Rüzgarının, Afyon Ovasından yankılanarak Diyordu ki; Yanık bir türküdür sesim Yemen'den mi geliyorsun Can yoldaşı Şahin Bey'in Antep'ten mi geliyorsun Çöllerindeydin Fizan'ın Akka Kalesi mizanın Erzurum'da tabyaların Maraştan mı geliyorsun Şehit Gazi selamlaştı İzmir canla kucaklaştı Vatan senle bayraklaştı Sivas'tan mı , Ankara'dan mı , Afyon'dan mı geliyorsun Atatürk'e- Atatürk'e benziyorsun ! Ses kesildi , rüzgar durdu birden , Bir el dokundu omzuma İrkildim ! "Düşündüğün yeter , şairce söyle artık , Cumhuriyet ve Türkiye Kocatepe ve Afyon demektir. Bu böyle bilinmelidir!" Kocatepe Rüzgarına Mustafa Kemal böyle söyled Arz ederim...
Ali KÜÇÜK
10 KASIM'LAR YAŞAMI ANLATIR ÖLÜMÜ DEĞİL
10 Kasımlar bize İnsanı söyler, insanı konuşur Yaşamı anlatır, ölümü değil ! Yaşamak ; Tüketmek, tükenmek Kaybolmak değildir. Belleklere kazınmalı varlığın, İnsanca Ve İnsan olarak ! Ölümüne burkulmadıysa yürekler, Bir şeyler yazmadıysa kalemler senin için, Adın dillerde değilse; Varsın Veya yoksun, İnsanlığa yük ve angaryasın. 10 Kasımlar bize İnsanı konuşur, insanı Yaşamı anlatır, ölümü değil ! Dopdolu olmalı yaşam, Sevgi, aşk, hüzün... Gerektiğinde ölüm şereflice; Gereğinde bayrak, Umut gereğinde ! Gereğinde barış, Savaş gereğinde ! Bir gün de olsa, ölümüne ağlanmalı, Dünya değilse bile; Ülken seni konuşmalı... 10 kasımlar bizi, İnsanı söyler, insanı konuşur, Yaşamı anlatır Ölümü değil !
Ali KÜÇÜK
İşte O Atatürk
Kir tutmaz, gölge tanımaz, bitek topraklarında Saldırganların yüzüne ilk yumruğu indirmiş Yiğit soylu bir halkın, yiğit ve tok sesi... Çağlar karanlığında Anadolu gecesinden Ezilenlere umut, yanan ilk çoban ateşi İşte o, ATATÜRK
Asmalarla, zeytinlerle, ekinlerle ışıyan Tan serinliğinde çalışan bronz eller... Demir ocaklarında, kömür kuyularında Yüreği pek işçilerin ak alnını donatan Öpülesi, saygıdeğer boncuk boncuk ter İşte o, ATATÜRK
Sarı kemiklerde, kara derilerde Henüz anısı yitmemiş o kamçılı sızı Göverirken bilinç bilinç ulusal bir dirilişte Tutsaklığın utanç duvarını yıkmış ülkelerde bugün Çekilen bir bayrak var ya özgürlük üzre İşte o, ATATÜRK
Kurtuluş baharında bütün insanlığın Uzak artık kavgadan ve kandan Güvercin sevgilerle tüy tüy ve mavi Ilık meltemlerle dalga dalga yayılan Tüm yeryüzüne kurdun kuşun kardeşliği İşte o, ATATÜRK
Ne ki güzel, Ne ki iyi Ne ki büyür yaklaştıkça Dağ dağ, kavram kavram... Ve ne ki sınırsızlığın en ışıklı sularında Yansır, yokluğu varlığında diri İşte o, ATATÜRK
Tahsin SARAÇ
80.YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK'ÜN KASTAMONU VE İNEBOLU SÖYLEVLERİ (NUTUKLARI) ___________________________________________________________________
Atatürk'ün Kastamonu Söylevi (30 Ağustos 1925)
Efendiler!
Meşhudatımın en kıymetli kısmı bu güzel mıntıkanın samimi halkının çok münevver ve çok geniş ve yüksek bir zihniyet sahibi olmalarıdır. İtiraf etmeliyim ki bu seyahatimden evvelki malümatım , meşhudatımın hasıl ettiği kanaatlerden çok başka idi. Muhterem mebuslarınız Ali Rıza Bey, Mehmet Fuat Bey gibi zevat bulunmasaydılar, sizi mümkün olduğu kadar olduğunuzun aksine tanımak için çalışanlar ezhanı teşvişte kim bilir ne kadar ileri gitmeğe muvaffak olacaklardı. Asarı fi'liyesini memnuniyetle görmekte olduğum ali telakkiyatınız bittabi bir anda, bir günde tekevvün edemezdi.
(....) Devam >>>>> ___________________________________________________________________
Atatürk'ün İnebolu Söylevi (27 Ağustos 1925)
Hanım ve Bey Arkadaşlarım ;
Bana huzuru nezihanenizde söz söylemek fırsatını bahşettiğinizden çok bahtiyarım. Bunun izin size sureti mahsusa da teşekkür ederim. Derekap ilave etmeliyim ki, İnebolu'nun muhterem halkı beni çok samimi kabul etti; hakkımda kalbi tezehüratta bulundu. Bunun bende tevlit ettiği memnuniyet hislerini Belediye Dairesinde ve Hükümet Konağında bilvesiyle söylemiştim.Fakat burada huzurunuzda bir defa daha bu memnuniyetimi ve samimi teşekküratımı ifade etmek benim için çok zevkli bir vazifedir.Müsaadenizle onu ifa edeyim:
(....) Devam >>>>> |
|
Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar. O, saatı sordu. Paşalar : «Üç,» dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
Nazım Hikmet
SEKİZİNCİ BAP
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E BAKAN NEFER
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim, daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir. Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar. O, saatı sordu. Paşalar : «Üç,» dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı. İkinci esmer. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. Altıncı, inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam, memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı. Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir, yine de dimdik ayakta kalabilir. Sekizinci, İbrahim, korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar. Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat 4.
Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası. On ikinci Piyade Fırkası. Gözler karanlıkta, uzakta. Eller yakında, makanizmalar üzerinde. Herkes yerli yerinde. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı, kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. İçi rahattır. Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı, meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat 4.45.
Sandıklı civarı. Köyler. Sarkık, siyah bıyıklı süvari, çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük... İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük, atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu. Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır...
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde, On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci, uzunu, Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak, mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var, bilmem ki, nasıl anlatsam, Âkif, inanmış adam, fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum. Meselâ, bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.» Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize. Onu biz, kendimiz vaadettik kendimize. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair. «Kim bilir belki yarın...»
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Gün ağardı ağaracak. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda, ön safta, en ön sırada, şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın yaşı yirmi birdi. Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa. Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa. Şimdi bir hamlede o kadar büyük, öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu : - Saat kaç? - Beş. - Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar, bütün âletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve İkinci ordular baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Nurettin Eşfak baktı saatına : - Beş otuz... Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra. Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra. Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra. Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...»
Sonra. Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu. Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu. Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözler hayretle yandılar : önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. Sonra... Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler...
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı. Kan içindeydi yüzü gözü. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...»>
Sonra. Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya, Güneyden Kuzeye, Doğudan Batıya, Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı. Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, Türk halkı bağışlasın bizi, onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...
Nâzım HİKMET (Kuvayi Milliye / Kurtuluş Savaşı Destanı)
Destanın tamamı >>>
DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR:
Mustafa Kemal'in Kağnısı
Yediyordu Elif kağnısını, Kara geceden geceden. Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu, Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar İnliyordu dağın ardı, yasla, Herbir heceden heceden. Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi, kağnısına Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı. Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik, Nam salmıştı asker içinde Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü, Doğrulmuştu yola, önceden önceden. Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif, Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar .Kocabaş çok ihtiyardı, çok zayıftı, Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanısıra, Gecenin ulu ağırlığına karşı, Hafiftiler, inceden inceden. İriydi, Elif, kuvvetliydi kağnı başında, Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri, Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim, Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına. Alını yeşilini kapmıştı, getirmişti Niceden niceden. Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu Nazar mı değdi göklerden, ne? Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez. Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur. Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı, Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden. Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş, Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım. Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır, Düşerim gerilere iyceden iyceden. Kocabaş yığıldı çamura Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar, Örtüldü gözleri, örtüldü hep. Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım. Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifcik, Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
***************
Mustafa Kemal'in Oğlu
Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona, Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken. Geçiyordu paşalarla, beylerle Su içmişti tarlasından şuncağız. Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık. Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe Soluk alırken, ekmek yerken. Köyün yetimiydi, ölmüştü babası Çanakkale'de, Kale gibi tutardı omuzlarında başını. İnce bacakları altında koca ayakları vardı Sarıydı, kuruydu bozkırda bir çalı kadar, On üçündeydi ama, göstermiyordu yaşını. Bir zaman sonra top sesleri duyuldu uzaklardan Al al oldu dağların moru. Eli silah tutanlar girmişti cephelere bir bir, Kadınlar, çocuklar, dedeler toplandı cami avlusuna Sordu cümlesi birbirine ne yapak? Ansızın düşman askeri görüldü çayırda, Geldi çattı köye gavurun zoru. Devrisi gün bir haber ulaştı evlere, samanlıklara Alanda ismi yazılacakmış herkesin. O saat bir yangın sardı Mustafa Kemal'in oğlunu, Kimi Kadir diyecek, kimi Mıstık, kimi Özdemir... Ankara'dan gelen rüzgarlar önünde Ankara'ya uçan şahinlere karşı, O, ne desin? O, Mustafa Kemal'in oğlu, nasıl söyler, Adını, bir avuç düşmana. Mustafa Kemal'in oğlu yenilmez, tutsak olmaz, Adını vermez süngüler altında, Kellesini verse bilem. Hem ağaç ağaçtır; öküz öküzdür, İsim yakışmalı cana. ... Bayrak mıydı ne, kartal kanadı mıydı ne, Ses verdi göklerden adı. O yürüyordu, köylünün dehşeti büyüyordu peşinde Büyüyordu gövdesi Büyüyordu dağ kadar. Dur diye haykırdılar, namluları çevirip üstüne Durmadı.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
GÜZELİN ARDINDA Atatürk'ün Bütün Eserleri
Bertan ONARAN ____________________________________________________________________
Kaynak Yayınları, çok büyük ve önemli bir işi tamamladı, Atatürk'ün Bütün Eserleri 'nin 15. cildi de yayımlandı. 23 kişilik danışma kurulunun önderliğinde birçok insan yıllardır büyük bir titizlikle yerli-yabancı belgelikleri tarayarak, çeviriler yaparak, bulunanları karşılaştırıp denetleyerek Büyük Önder 'in kaleme aldığı ya da söylediği her şeyi topladı. Yeryüzünde sömürgecilik hastalığı belireli beri, bütün zengin kaynak ve tarihli, o arada ülkemizin başından eksilmeyen bölüp parçalama, yok etme saldırısı 1919'dan daha amansız biçimde sürdüğüne göre, Atatürk 'ümüzün ve ona inanma becerisini gösterenlerin armağanı Cumhuriyetimizi yeniden koruyup kollamak ve kurtarmak üzere bu temel yapıtın okunmasında sayısız yarar bulunduğu açık. O günkü adıyla Rusya Sosyalist Federatif Şûralar Cumhuriyeti büyükelçisi Suriç 'in TBMM'deki konuşmasına 23 Haziran 1923'te verdiği yanıtta söylediklerinden kimi bölümleri anımsamak, neyi, nasıl yapmamız gerektiğini açıkça gösteriyor kanısındayım. ''Türkiye halkı, uluslar arasındaki yerini ve bunun gereklerini her zaman algılamıştır. Tam bir barış içinde gelişme ve ilerlemesini sağlamak üzere gereken adımları atmakta hiç duraksamamış ve gecikmemiştir. Ama ne yazık ki insanlık ve uygarlık yolunda atılan bu adımlar, ülkemizi ele geçirip sömürmek isteyenlerce zorlaştırıldı. Ulusumuz bu uğurda çok eziyet çekti. Bu zorluk ve eziyetler, ulusumuzun özgürlük ve bağımsızlığına açık ve kesin saldırıya dönüştü. Bunun üzerine, ulusumuz yaşama hakkını ve bağımsızlığını korumak için ayaklandı, istilacıları bozguna uğratıp kutsal topraklarından attı. Türk halkı bu savaşıma giriştiği sırada Rus işçi ve köylüsü dünyanın en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmişti. Yeni Türkiye Devleti ile yeni Rusya Devleti arasında, iki tarafta da bu yenilikleri oluşturanların içten eğilimlerinin ve uzak görüşlülüklerinin ürünü olarak 16 Mart 1921'de bir dostluk anlaşması imzalandı. İki tarafın dostça ilişkilerinin her geçen gün gelişmesine TBMM'nin ve hükümetinin ne kadar içtenlikle yandaş olduğunu açıklamaya gerek yoktur sanırım. Sayın Büyükelçi! Türkiye'nin başına gelenlerin iktisadi alanda karşılaştığı engellerden kaynaklandığını yinelemeye gerek görmem. Yaşamın ve tam bağımsızlığın, iktisadi yaşamda 'tam bağımsızlığa' dayandığına inanırım. Bunu tam anlamıyla sağlamaya ulusumuz kesinlikle karar vermiştir. Karşılaşılacak zorluk ve tehlikelerin derecesi ne olursa olsun bunu mutlaka başaracağımıza eminim. Lozan'daki temsilcilerimiz ve onları gönderen hükümetimiz bağımsızlığın anlam ve kapsamının, bunun gerektirdiği vazgeçilmez noktaların kesinlikle bilincindedir ve bu konuya bütün ulusumuzun ne kadar önem verdiğini de açıkça bilmektedir. Sayın Büyükelçi! Ulusumuz özünde demokrattır. Ekininin, geleneklerinin en uzak geçmişteki evreleri bunu doğrular. Bizim yapacağımız tek şey, bu doğal niteliğin gereklerini yapay yollardan engellemeye kalkışanları etkisiz kılmaktır. Bu iş bugün başarılmıştır ve bu başarının güvenle korunacağına hiç kuşkum yoktur.'' Her şey bu kadar açık seçik. 1919'da silahla yapamadıklarını allı pullu sözlerle, bir avuç dolarla yapmaya girişmiş olanlara karşı canımızı, yurdumuzu korumak istiyorsak, doğal kaynaklarımızı da, üretim kurumlarımızı da kimseye kaptırmamak, canla başla savunmak zorundayız. Bu işin nasıl yapılacağını önlerine düşen Büyük Önder'le sevgili şehit atalarımız göstermiş; Rauf Denktaş can damarımız Kıbrıs'ta bıkıp usanmadan, yılmadan anımsatıyor. Kurtuluş Savaşı'ndaki gibi, günümüzün de geleceğimizin de şu melek maskeli doymak bilmezlerle değil, dünyanın öbür ezilmiş, sömürülmüş halklarıyla el ele vermekte olduğunu anımsayıp gereğini yapamazsak zaten bağımsız ve egemen kalmaya hakkımız olmayacak. sbonaran@yahoo/hotmail.com
Cumhuriyet 22.06.2005
Atatürk'ten Son Mektup
Siz beni halâ anlayamadınız . Ve anlamayacaksınız çağlarca da... Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz. Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz . Mustafa Kemâl'i anlamak bu değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.
Bırakın o altın yaprağı artık, bırakın rahat etsin anılarda şehitler. Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin. Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ? Mustafa Kemâl'i anlamak yerinde saymak değil. Mustafa Kemâl'in ülküsü, sadece söz değil.
Bana, muştular getirin bir daha, uygar uluslara eşit yeni buluşlardan.. Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ? Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ? Mustafa Kemâl'i anlamak avunmak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.
Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda, halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz . Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın ! Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların.. Mustafa Kemâl'i anlamak gözboyamak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..
Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ; laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil. Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar.. Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar... Mustafa Kemâl'i anlamak ağlamak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.
Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü.. Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş, birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken. Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ? Mustafa Kemâl'i anlamak itişmek değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.
Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla. Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla. Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister, paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter ! Mustafa Kemâl'i anlamak aldatmak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil...
Halim YAĞCIOĞLU |