AlsahBlog

Description

AlsahBlog


My Linkler

» Home
» My Profile
» Weblog Arşiv
» Friends

ATAM

ATAM

Her yönden esen yelde
Sen sen varsın Atam!
Yazan elde söyleyen dilde
Sen sen varsın Atam!

Konya'nın altın başağında
Afyon'nun tatlı kaymağında
Bir uçtan bir uca vatanımda
Sen sen varsın Atam!

Ege'de burma bıyıklı efe
Yağız dadaş bar oynarken doğuda
Bağımsızlığımızın şanlı destanında
Sen sen varsın Atam!

Ekmeğim, suyum,aşımda
Aydınlığa koşan aklımızda
Devrimlerle çizilen yazgımızda
Sen sen varsın Atam !

Emeğe karışan her damla terde,
Umut çiçeklerinin açtığı yerde
Türk Ulusu'nun kök hücresinde
Sen sen varsın Aatam!

Ali KÜÇÜK

KOCATEPE RÜZGARI

Kocatepe'ye uğradım dün
Yolum geçtiği içindi,
Yine de bir eziklik oluştu içimde
1922 Ağustosun bir günü,
yanık bayırları, yıldızlı yalnız geceleri
Akşehir üstünden gelen kağnıları
Türk halkının onurlu direnişini,
Yedi düveli dize getirişini düşündüm.
Cehennem, Afyon ovasına inmişti
Atlılar, toplar, ölüm, kan
Toz- duman içinde
Akdenizi görmeye çalıştım
O kadar yakın- O kadar da uzaktı
Kocatepe, Tınaztepe, Çiğiltepe, Dumlupınar
Yok oluşun- Yok edilişine tanık oldular
Mağrur ve sessizce...
Akdeniz alev!
Akdeniz kan!
Tarihi içiyorum Mustafa Kemal'le
Kocatepe'de...
Kocatepe'ye uğradım dün
Yine de bir eziklik oluştu içimde,
Rüzgarı durmuyordu
Yumruk yumruk vuruyordu göğsüme,
Uğultusu yine farklıydı
Kocatepe Rüzgarının,
Afyon Ovasından yankılanarak
Diyordu ki;
Yanık bir türküdür sesim
Yemen'den mi geliyorsun
Can yoldaşı Şahin Bey'in
Antep'ten mi geliyorsun
Çöllerindeydin Fizan'ın
Akka Kalesi mizanın
Erzurum'da tabyaların
Maraştan mı geliyorsun
Şehit Gazi selamlaştı
İzmir canla kucaklaştı
Vatan senle bayraklaştı
Sivas'tan mı , Ankara'dan mı ,
Afyon'dan mı geliyorsun
Atatürk'e- Atatürk'e benziyorsun !
Ses kesildi , rüzgar durdu birden ,
Bir el dokundu omzuma
İrkildim !
"Düşündüğün yeter , şairce söyle artık ,
Cumhuriyet ve Türkiye
Kocatepe ve Afyon demektir.
Bu böyle bilinmelidir!"
Kocatepe Rüzgarına
Mustafa Kemal böyle söyled
Arz ederim...

Ali KÜÇÜK

10 KASIM'LAR YAŞAMI ANLATIR
ÖLÜMÜ DEĞİL

10 Kasımlar bize
İnsanı söyler, insanı konuşur
Yaşamı anlatır, ölümü değil !
Yaşamak ;
Tüketmek, tükenmek
Kaybolmak değildir.
Belleklere kazınmalı varlığın,
İnsanca
Ve
İnsan olarak !
Ölümüne burkulmadıysa yürekler,
Bir şeyler yazmadıysa kalemler senin için,
Adın dillerde değilse;
Varsın
Veya yoksun,
İnsanlığa yük ve angaryasın.
10 Kasımlar bize
İnsanı konuşur, insanı
Yaşamı anlatır, ölümü değil !
Dopdolu olmalı yaşam,
Sevgi, aşk, hüzün...
Gerektiğinde ölüm şereflice;
Gereğinde bayrak,
Umut gereğinde !
Gereğinde barış,
Savaş gereğinde !
Bir gün de olsa, ölümüne ağlanmalı,
Dünya değilse bile;
Ülken seni konuşmalı...
10 kasımlar bizi,
İnsanı söyler, insanı konuşur,
Yaşamı anlatır
Ölümü değil !

Ali KÜÇÜK

2.jpg

İşte O Atatürk

Kir tutmaz, gölge tanımaz, bitek topraklarında
Saldırganların yüzüne ilk yumruğu indirmiş
Yiğit soylu bir halkın, yiğit ve tok sesi...
Çağlar karanlığında Anadolu gecesinden
Ezilenlere umut, yanan ilk çoban ateşi
İşte o, ATATÜRK

Asmalarla, zeytinlerle, ekinlerle ışıyan
Tan serinliğinde çalışan bronz eller...
Demir ocaklarında, kömür kuyularında
Yüreği pek işçilerin ak alnını donatan
Öpülesi, saygıdeğer boncuk boncuk ter
İşte o, ATATÜRK

Sarı kemiklerde, kara derilerde
Henüz anısı yitmemiş o kamçılı sızı
Göverirken bilinç bilinç ulusal bir dirilişte
Tutsaklığın utanç duvarını yıkmış ülkelerde bugün
Çekilen bir bayrak var ya özgürlük üzre
İşte o, ATATÜRK

Kurtuluş baharında bütün insanlığın
Uzak artık kavgadan ve kandan
Güvercin sevgilerle tüy tüy ve mavi
Ilık meltemlerle dalga dalga yayılan
Tüm yeryüzüne kurdun kuşun kardeşliği
İşte o, ATATÜRK

Ne ki güzel,
Ne ki iyi
Ne ki büyür yaklaştıkça
Dağ dağ, kavram kavram...
Ve ne ki sınırsızlığın en ışıklı sularında
Yansır, yokluğu varlığında diri
İşte o, ATATÜRK

Tahsin SARAÇ



80.YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK'ÜN
KASTAMONU VE İNEBOLU SÖYLEVLERİ (NUTUKLARI)
___________________________________________________________________

Atatürk'ün Kastamonu Söylevi
(30 Ağustos 1925)

Efendiler!

Meşhudatımın en kıymetli kısmı bu güzel mıntıkanın samimi halkının çok münevver ve çok geniş ve yüksek bir zihniyet sahibi olmalarıdır. İtiraf etmeliyim ki bu seyahatimden evvelki malümatım , meşhudatımın hasıl ettiği kanaatlerden çok başka idi. Muhterem mebuslarınız Ali Rıza Bey, Mehmet Fuat Bey gibi zevat bulunmasaydılar, sizi mümkün olduğu kadar olduğunuzun aksine tanımak için çalışanlar ezhanı teşvişte kim bilir ne kadar ileri gitmeğe muvaffak olacaklardı. Asarı fi'liyesini memnuniyetle görmekte olduğum ali telakkiyatınız bittabi bir anda, bir günde tekevvün edemezdi.

(....) Devam >>>>>
___________________________________________________________________

Atatürk'ün İnebolu Söylevi
(27 Ağustos 1925)

Hanım ve Bey Arkadaşlarım ;

Bana huzuru nezihanenizde söz söylemek fırsatını bahşettiğinizden çok bahtiyarım. Bunun izin size sureti mahsusa da teşekkür ederim. Derekap ilave etmeliyim ki, İnebolu'nun muhterem halkı beni çok samimi kabul etti; hakkımda kalbi tezehüratta bulundu. Bunun bende tevlit ettiği memnuniyet hislerini Belediye Dairesinde ve Hükümet Konağında bilvesiyle söylemiştim.Fakat burada huzurunuzda bir defa daha bu memnuniyetimi ve samimi teşekküratımı ifade etmek benim için çok zevkli bir vazifedir.Müsaadenizle onu ifa edeyim:

(....) Devam >>>>>

Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan

4306615113519.gif

mansetnazim030620061.jpg

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Nazım Hikmet

SEKİZİNCİ BAP


26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER



Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...

Nâzım HİKMET (Kuvayi Milliye / Kurtuluş Savaşı Destanı)

Destanın tamamı >>>

DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR:

Mustafa Kemal'in Kağnısı

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Herbir heceden heceden.
Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik,
Nam salmıştı asker içinde
Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola, önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar
.Kocabaş çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanısıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafiftiler, inceden inceden.
İriydi, Elif, kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim,
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, getirmişti
Niceden niceden.
Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı,
Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni
Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri, örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım.
Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifcik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

***************

Mustafa Kemal'in Oğlu

Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona,
Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken.
Geçiyordu paşalarla, beylerle
Su içmişti tarlasından şuncağız.
Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık.
Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe
Soluk alırken, ekmek yerken.
Köyün yetimiydi, ölmüştü babası Çanakkale'de,
Kale gibi tutardı omuzlarında başını.
İnce bacakları altında koca ayakları vardı
Sarıydı, kuruydu bozkırda bir çalı kadar,
On üçündeydi ama, göstermiyordu yaşını.
Bir zaman sonra top sesleri duyuldu uzaklardan
Al al oldu dağların moru.
Eli silah tutanlar girmişti cephelere bir bir,
Kadınlar, çocuklar, dedeler toplandı cami avlusuna
Sordu cümlesi birbirine ne yapak?
Ansızın düşman askeri görüldü çayırda,
Geldi çattı köye gavurun zoru.
Devrisi gün bir haber ulaştı evlere, samanlıklara
Alanda ismi yazılacakmış herkesin.
O saat bir yangın sardı Mustafa Kemal'in oğlunu,
Kimi Kadir diyecek, kimi Mıstık, kimi Özdemir...
Ankara'dan gelen rüzgarlar önünde
Ankara'ya uçan şahinlere karşı,
O, ne desin?
O, Mustafa Kemal'in oğlu, nasıl söyler,
Adını, bir avuç düşmana.
Mustafa Kemal'in oğlu yenilmez, tutsak olmaz,
Adını vermez süngüler altında,
Kellesini verse bilem.
Hem ağaç ağaçtır; öküz öküzdür,
İsim yakışmalı cana.
...
Bayrak mıydı ne, kartal kanadı mıydı ne,
Ses verdi göklerden adı.
O yürüyordu, köylünün dehşeti büyüyordu peşinde
Büyüyordu gövdesi
Büyüyordu dağ kadar.
Dur diye haykırdılar, namluları çevirip üstüne
Durmadı.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

k_atat_rk.jpg

GÜZELİN ARDINDA
Atatürk'ün Bütün Eserleri

Bertan ONARAN
____________________________________________________________________


Kaynak Yayınları, çok büyük ve önemli bir işi tamamladı, Atatürk'ün Bütün Eserleri 'nin 15. cildi de yayımlandı.
23 kişilik danışma kurulunun önderliğinde birçok insan yıllardır büyük bir titizlikle yerli-yabancı belgelikleri tarayarak, çeviriler yaparak, bulunanları karşılaştırıp denetleyerek Büyük Önder 'in kaleme aldığı ya da söylediği her şeyi topladı.
Yeryüzünde sömürgecilik hastalığı belireli beri, bütün zengin kaynak ve tarihli, o arada ülkemizin başından eksilmeyen bölüp parçalama, yok etme saldırısı 1919'dan daha amansız biçimde sürdüğüne göre, Atatürk 'ümüzün ve ona inanma becerisini gösterenlerin armağanı Cumhuriyetimizi yeniden koruyup kollamak ve kurtarmak üzere bu temel yapıtın okunmasında sayısız yarar bulunduğu açık.
O günkü adıyla Rusya Sosyalist Federatif Şûralar Cumhuriyeti büyükelçisi Suriç 'in TBMM'deki konuşmasına 23 Haziran 1923'te verdiği yanıtta söylediklerinden kimi bölümleri anımsamak, neyi, nasıl yapmamız gerektiğini açıkça gösteriyor kanısındayım.
''Türkiye halkı, uluslar arasındaki yerini ve bunun gereklerini her zaman algılamıştır. Tam bir barış içinde gelişme ve ilerlemesini sağlamak üzere gereken adımları atmakta hiç duraksamamış ve gecikmemiştir. Ama ne yazık ki insanlık ve uygarlık yolunda atılan bu adımlar, ülkemizi ele geçirip sömürmek isteyenlerce zorlaştırıldı. Ulusumuz bu uğurda çok eziyet çekti. Bu zorluk ve eziyetler, ulusumuzun özgürlük ve bağımsızlığına açık ve kesin saldırıya dönüştü. Bunun üzerine, ulusumuz yaşama hakkını ve bağımsızlığını korumak için ayaklandı, istilacıları bozguna uğratıp kutsal topraklarından attı.
Türk halkı bu savaşıma giriştiği sırada Rus işçi ve köylüsü dünyanın en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmişti. Yeni Türkiye Devleti ile yeni Rusya Devleti arasında, iki tarafta da bu yenilikleri oluşturanların içten eğilimlerinin ve uzak görüşlülüklerinin ürünü olarak 16 Mart 1921'de bir dostluk anlaşması imzalandı. İki tarafın dostça ilişkilerinin her geçen gün gelişmesine TBMM'nin ve hükümetinin ne kadar içtenlikle yandaş olduğunu açıklamaya gerek yoktur sanırım.
Sayın Büyükelçi!
Türkiye'nin başına gelenlerin iktisadi alanda karşılaştığı engellerden kaynaklandığını yinelemeye gerek görmem. Yaşamın ve tam bağımsızlığın, iktisadi yaşamda 'tam bağımsızlığa' dayandığına inanırım. Bunu tam anlamıyla sağlamaya ulusumuz kesinlikle karar vermiştir. Karşılaşılacak zorluk ve tehlikelerin derecesi ne olursa olsun bunu mutlaka başaracağımıza eminim.
Lozan'daki temsilcilerimiz ve onları gönderen hükümetimiz bağımsızlığın anlam ve kapsamının, bunun gerektirdiği vazgeçilmez noktaların kesinlikle bilincindedir ve bu konuya bütün ulusumuzun ne kadar önem verdiğini de açıkça bilmektedir.
Sayın Büyükelçi!
Ulusumuz özünde demokrattır. Ekininin, geleneklerinin en uzak geçmişteki evreleri bunu doğrular. Bizim yapacağımız tek şey, bu doğal niteliğin gereklerini yapay yollardan engellemeye kalkışanları etkisiz kılmaktır. Bu iş bugün başarılmıştır ve bu başarının güvenle korunacağına hiç kuşkum yoktur.''
Her şey bu kadar açık seçik. 1919'da silahla yapamadıklarını allı pullu sözlerle, bir avuç dolarla yapmaya girişmiş olanlara karşı canımızı, yurdumuzu korumak istiyorsak, doğal kaynaklarımızı da, üretim kurumlarımızı da kimseye kaptırmamak, canla başla savunmak zorundayız.
Bu işin nasıl yapılacağını önlerine düşen Büyük Önder'le sevgili şehit atalarımız göstermiş; Rauf Denktaş can damarımız Kıbrıs'ta bıkıp usanmadan, yılmadan anımsatıyor.
Kurtuluş Savaşı'ndaki gibi, günümüzün de geleceğimizin de şu melek maskeli doymak bilmezlerle değil, dünyanın öbür ezilmiş, sömürülmüş halklarıyla el ele vermekte olduğunu anımsayıp gereğini yapamazsak zaten bağımsız ve egemen kalmaya hakkımız olmayacak.
sbonaran@yahoo/hotmail.com

Cumhuriyet 22.06.2005

Atatürk'ten Son Mektup

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da...
Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl'i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl'i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl'in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl'i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl'i anlamak gözboyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar...
Mustafa Kemâl'i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl'i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl'i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil...

Halim YAĞCIOĞLU


Posted: 02:01, 2006-10-11

<- Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa ->