|
Kastamonu: Huzurlu Sığınak
Geçen hafta tepemden bir türlü ayrılmayan bir yağmur bulutuyla birlikte Kastamonu'da dolaştım durdum. Dünle bugünün iç içe geçtiği kentin özellikle evlerine hayran oldum. Bu hafta sizi kentin içinde gezdirmeye çalışacağım. Daha sonraki yazılarda da cennete benzeyen ilçelerden, daha sonra da Kastamonu'nun "damak çatlatan" tatlarından söz edeceğim. Yeni rotalar ararken imdadıma, avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar yetişti. Bu mevsimde Kastamonu ve çevresinin bir cennete dönüştüğünü, yeşilin gerçek rengini burada sergilediğini, doğanın hem coşup, hem de coşturduğunu söyledi... Hatta daha ileri gidip, "Kastamonu'yu görmemiş gezgine ben gezgin demem" diye de tahrik etti... Uzun zamandan beri tüfeği eline almayan, ama "avcı" lakabından da kurtulamayan Zeki, tetik çektiği dönemlerde kıyı bucak çok gezdi. Bu konuda "Bir Bilen" sayılırdı. Onun için dediklerini ikiletmedim. Ertesi gün, kuşlar kahvaltısını etmeden yola koyuldum.İstanbul'da kararsız bir hava vardı. Bulutlar omuz omuza vermiş, güneşin önünü kapatmaya çalışıyorlardı. Şaşkın rüzgar kah gündoğusundan, kah poyrazdan esip yaprakları şaşkına çeviriyordu. Sevimsiz Tem otoyolunun kenarlarındaki manzaraların bile eli yüzü düzelmişti. Hele Kocaeli'nden sonra, Adapazarı'nda Sapanca Gölü'ne yüzünü dönmüş tepeleri, katırtırnakları sarıya boyamıştı. Ağaçlar dallarını iyiden iyiye beyaz çiçeklerle süslemiş, salınıp duruyorlardı. Sanki doğada düğün vardı. Manzara öylesine şenlikliydi.Otoyolu Gerede'den terk edip, Kastamonu yönüne doğru direksiyonu çevirdim. İşte o sırada bir yağmur bulutu peşime takıldı. Ben gittim o da geldi. Kah çiseledi, kah sağanak oldu. Amasya'ya doğru uzanan bu yolu, gide gele neredeyse ezberlemiştim. Radarların nerede tuzağa yattığını artık tahmin edebiliyordum. Onun için pür dikkat, arada bir hız sınırın altında, arada bir üstünde hedefe doğru ilerliyordum. Bulutum hep tepemdeydi. Artık ona alışmıştım.
ANADOLU'NUN YÜCE DAĞI
Ilgaz Dağı'nın eteklerine varınca yine, "Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" türküsünü tutturdum. Bozuk plak gibiydim. Türkünün başka mısrasını bilmediğim için, hep aynı sözleri yineleyip duruyordum. Milli Park'ın giriş kapısına yaklaşırken, bir tilki yola fırladı. Acelesiz adımlarla karşı tarafa geçti. Çamurlu bir yola sapıp, zirveye doğru tırmandım. Kar hala kalkmamıştı. Yol kıyısına kürenen karın kalınlığına bakılırsa, dağda kış kışlığını yapmıştı. Fotoğraf çekmek için arabadan indim. Esintili zirvede üşüdüm. Bu arada bulutumun kar serpiştirmeye başladığını gördüm. Ilgaz gerçekten yüce ve güzel bir dağdı. Doğa düşkünleri, trekinkçiler, özellikle kayakçılar için bir cennetti. Modern tesislerle süslü bu dağ, Anadolu'nun orta yerinde keşfedilmeyi bekliyordu.Dağdan döne döne indim. Kastamonu'ya girip, kentin tam ortasından akan Karaçomak Deresi'ne paralel ilerlerken, karşı tepede kaleyi gördüm. Ok işaretlerini izleyip, zirvede bir kartal yuvası gibi duran kalenin kapısına yakın bir yerde park ettim. Bizans döneminde, zirvedeki kayanın üstüne kondurulan kalenin yokuşlu girişini, nefes nefese tırmandım. Candaroğulları ve Osmanlılar döneminde yapılan kule ve burçların üstünde soluklanıp, kuşbakışı Kastamonu'yu seyrettim. Bulutum çiselemeyi kestiği için, bunu fırsat bilip bol bol fotoğraf çektim.
GELENEKSEL TÜRK EVLERİ
Kastamonu'nun asırlar boyu çeşitli uygarlıklara kapı açtığını biliyordum. Kalenin zirvesinden gördüklerime bakılırsa burası camiler, medreseler, hanlar hamamlar kenti idi. Nitekim okuduğum kitaplarda burada, 55 cami ve cami kompleksi, 66 türbe, 26 medrese ve kütüphane, 16 halk hamamı, 10 han, biri şadırvan 42 çeşme, bir tane de bedesten olduğu belirtiliyordu. Kırmızı Marsilya kiremitli evler öylesine güzel görünüyordu ki, objektifi bir sağa bir sola çevirip, durmadan deklanşöre basıyordum.Kenti kuşbakışı keşfettikten sonra, muhteşem eski evlerin süslediği ara sokaklara indim. Bu arada bulutum çiselemeyi yağmura döndürdü. Aldırmadım. Beyaz badanalı, ahşap, kireç ve kerpicin uyumlu birlikteliği ile yıllara meydan okuyan geleneksel Türk evlerini seyrede seyrede sokaklarda dolaşıp durdum. Bu güzelim evlere her sokakta rastlamak mümkündü. Hatta bazıları bir sokağı baştan sona kaplamıştı. Kastamonu valisinin bu eski evleri yaşatabilmek için olağanüstü bir gayret sarf ettiğini buraya gelmeden önce öğrenmiştim. Yapılanları gördükten sonra kendisini gıyabında bir kez daha kutladım.Kırkçeşme Mahallesi'ndeki Konyalı Konağı'nı, Honsalar Mahallesi'ndeki Sepetçioğlu Konağı'nı, Hükümet Konağı'nın hemen arkasındaki yokuşta yer alan Mazlumcular Konağı'nı, İsmail Bey Mahallesi'nde yer alan Toprakçılar Evleri'ni, Eflanili, Sirkeli konaklarını üşenmeden teker teker gezdim. Hele Saylav Sokağı'nda kendimi Cumhuriyet'in ilk yıllarında dolaşıyormuş gibi hissettim.
MODERN GÖRÜNTÜLER
Yağmur hızını artırınca bulutumla inatlaşmayı bırakıp, daha önceden yer ayırttığım Mütevelli Oteli'ne sığındım. Odamda kurulanırken yorulduğumu fark ettim. Tekrar lobiye inip, cam kenarında hem yağmurun dinmesini hem de geleni geçeni seyretmeye koyuldum. Dere kıyısındaki yolda bir aşağı bir yukarı yürüyenlerin çoğu gençti. Sevgililer el ele, yanak yanağa, kol kola, yağmura aldırmadan aheste adımlarla, birlikteliğin tadını çıkartıyorlardı.Yağmur biraz insafa gelince, otelden çıkıp dere kıyısında yürümeye başladım. Yolun iki kıyısına pastaneler, alışveriş merkezleri, birahaneler, restoranlar, beyaz eşya satan mağazalar, cep telefonu bayileri, vitrinleri moda giysilerle süslenmiş mağazalar sıralanmıştı. Kalabalıklara bakılırsa ticaret erbabının işi iyiydi. Bugünü böyle olan Kastamonu'da geçmişteki yaşam nasıldı?.. Bunu da 1300'lü yıllarda buraya gelen ünlü İslam gezgini İbni Batuta "Seyahatname"sinde şöyle anlatıyordu: "Burası büyük ve güzel şehirlerden biridir. Hayat şartları da yaşamaya elverişlidir. Bu beldede kırk gün kaldık. İki dirheme iyi bir koyunun yarısını, iki dirheme de ekmek satın alıyordum. Bunlar bize bir gün yetiyordu. On kişi idik. İki dirhemlik bal helvasıyla hepimiz doyuyorduk. Bir dirhemlik ceviz, bir dirhemlik kestane alıyorduk. Kışın en şiddetli zamanında bir yük odunu bir dirheme satın almak mümkün idi. Bu kadar ucuz bir şehir görmedim. Her gün ikindi namazını müteakip bir kabul resmi düzenlemek, Kastamonu hükümdarının adeti idi. O zaman sofralar hazırlanarak kapılar açılır, şehirli, köylü, yabancı, yolcu kim varsa hepsine yemek ikram edilirdi..."
İSTANBUL'DAN GELEN SAAT
Ertesi günümü kentteki tarihi eserlere ayırdım. Önce kalenin karşısındaki tepede yer alan Saat Kulesi'ne tırmandım. 1885 tarihinde yapılan kulenin üstündeki saat, bir söylentiye göre İstanbul'dan sürgün edilmişti. Daha önce Sarayburnu'nda bulunan ve düzensiz çalışan saat, Kastamonu valisi Abdurrahman Paşa'nın ısrarları sonucu, yerinden sökülüp kulenin ortasına monte edilmişti. Yeni yerini seven saat şimdi tıkır tıkır çalışıyor ve zamanı saniyesi saniyesine gösteriyordu. Kuleden inip kentin ortasındaki Nasrullah Külliyesi'ne gittim. 1506 yılında yapılan külliyenin şadırvanında elimi yüzümü yıkadım. Biraz ötedeki Münire Medresesi'nde, el sanatları çarşısından Kastamonu'nun meşhur tahta kaşıklarından aldım. Kente hakim bir tepenin üstünde, Candaroğulları döneminde yapılan İsmail Bey Külliyesi'nde, yağmurdan kaçmak için Deve Hanı'na sığınıp, Şükriye hanımın soğuk ayranından içtim. 1557 tarihli Yakup Ağa Külliyesi'nin, sac ağacından yapılma muhteşem kapısının karşısında uzun süre kalakaldım. Camiler, türbeler, hanlar, kale mezarları, camiler... Akşama kadar yetiştirebildiğim kadar dolaştım durdum. Ama hepsini sindire sindire gezemedim. Kastamonu gerçekten görülmesi gereken huzur dolu bir sığınak. Bugüne kadar Kastamonu'yu görmediyseniz, ilk fırsatta bu eksikliği gidermenizi öneririm.Kastamonu'nun çevresi de en az kent merkezi kadar ünlü. Dağları, yemyeşil ormanları, nehirleri, gölleri ve şelaleleri ile bir cennet görünümünde. Ayrıca yemekleri de ‘damak çatlatacak’ kadar lezzetli. Bu konuları da gelecek yazılarımda anlatacağım.
KENTİN ADININ ÖYKÜSÜ
Kastamonu kelimesinin oluşumu konusunda çeşitli rivayetler var. Bunlardan bir tanesine göre; yörede Gaslar'ın yaşadığı dönemlerde, Gas kelimesi ile şehir anlamına gelen Tumanna kelimesinin birleştirilip kente "Gas-Tumanna" dendi. Bu ad zaman içinde Kastamonu'ya dönüştü.Diğer bir söylenceye göre ise kentin adı şöyle oluştu: Bizanslıların hakimiyetinde olan şehir Türkler tarafından fethedilmek istenir ve kale kuşatılır. Kale komutanının "Moni" isimli kızı, kaleyi kuşatan Türk beyine aşık olur ve burçlardan kalenin kapı anahtarını atar. Bunu gören kale komutanı kızına çok öfkelenir ve "Kastın ne idi Moni" diyerek onu burçlardan aşağıya atar. Bu deyiş zaman içinde Kastamonu'ya dönüşür. Halk arasında yaygın olan her iki söylencenin de her hangi bir dayanağı yoktur.
NEREDE KALINIR?
Mütevelli Oteli: 366-212 2019 Rugancı Otel: 366-214 9500 Osmanlı Sarayı: 366-214 8408 Turaş Otel: 366-212 6730 Selvi Otel: 366-214 1831
Mehmet YAŞİN, Hürriyet, 18.05.2003; myasin@hurriyet.com.tr
***************************
Fatih Akın'a övgü yağdı ---------------------------
Fatih Akın'ın ''Köprü Geçerken: İstanbul'un Sesi'' belgeseline övgü yağdı. Fransız gazeteleri, belgesel için ''Güzel, tutku uyandırıcı'' gibi ifadeler kullandı. Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Liberation, Fatih Akın'ın, Doğu ve Batı'nın karışımı olan İstanbul'u anlatmak için en iyi yolun müzik olduğunu vurguladığını belirtti. Le Figaro da Akın'ın belgeselinde Türk rock'ının öncüsü Erkin Koray, unutulan Türk geleneksel parçalarını seslendiren Kanadalı Brenna MacCrimmon, Sezen Aksu ve Müzeyyen Senar gibi birçok sanatçıya yer verdiğini kaydetti. İspanyol ABC gazetesi ise İstanbul belgesinde İspanya'nın Cartagena kentindeki ''Mar de Musicas'' festivaline katılan Türk sanatçılarının çoğuna yer verdiğine işaret etti.
27.09.2004
Atıf Yılmaz: "Bu bir film, tepki göstermek gereksiz"
Kastamonu'da çekimleri devam eden "Eğreti Gelin" filminin yönetmeni Atıf Yılmaz, Denizlililerin filme tepki göstermesinin nedenini anlayamadığını söyledi. Yönetmen Yılmaz, Cumhuriyet Evi'nde devam eden çekimler sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, "Eğreti Gelin" filminin cumhuriyetin ilk yıllarında, Denizli yöresindeki bir geleneği konu aldığını ifade ederek, "Denizlililerin filme tepki göstermesini anlayamıyorum" dedi.
Filmin yapım danışmanı Jale Onanç da filmde Denizli'nin adının geçmediğini belirterek, "Her film bir masal ve bir hikayeden oluşur. Sinema filminin illa gerçek yaşamdan alınması gerekmiyor. Bu film bir öyküden esinlenilerek ortaya çıktı" diye konuştu.
Bu arada, Kastamonulular "Eğreti Gelin Emine" rolünü oynayan Nurgül Yeşilçay'a büyük ilgi gösteriyor. Cumhuriyet Evi'nin önünde çekimlere ara verilmesini bekleyen Yeşilçay'ın hayranları, oyuncuyla hatıra fotoğrafı çektirmek için adeta birbirleriyle yarışıyor.
Hayranlarının ilgisinden oldukça memnun görünen Yeşilçay ise "Kastamonu'nun tarihi konaklarını çok sevdiğini bu tarihi dokunun korunması gerektiğini" söyledi.
(aa)
Konu Denizli'den.... Dekor Kastamonu'dan...
EĞRETİ GELİN
Beklenen gelin görücüye çıktı
Yönetmen: Atıf Yılmaz Senaryo: Gül Dirican, A. Yılmaz, Tarık Günersel Görüntü: Kenan Ormanlar Müzik: Attila Özdemiroğlu Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Onur Ünsal, Şevket Çoruh, Müjde Ar, Füsun Demirel, Fikret Hakan, Metin Akpınar, Eylem Yıldız, Pınar Öğün, Nilüfer Aydan Yeşilçam Film yapımı.
Elbette filmin erotizmi biraz daha diri olabilirdi, elbette bazı sahneler biraz mizansen kokuyor... Ama filmin bütünü Atıf Yılmaz'ın engin deneyimini yansıtıyor. Ben bu gelini sevdim.
Atıf Yılmaz ustanın son filmi, tam ona layık tipik bir Yılmaz filmi. Akışkan, estetik, şık bir sinemayla anlatılmış, edepli bir erotizm içeren, büyük bir rahatlık ve yumuşaklıkla çekilmiş... Zaten onun kadar kasaba hayatını yakalayıp, bir filme sığdırabilmiş yönetmenimiz var mı? 1930'larda geçen hikaye, artık varolmayan, o zamanlar varolduğu da tartışmalı bir kuruma, "eğreti gelinlik" olayına dair. Yani, evlenme yaşına geldiği halde hala cinselliği tanımamış gencecik delikanlılara bunu öğreten ve böylece gelecekteki evlilik hayatında başarı ve mutluluğu sağlayan "kiralık olgun kadın" kimliği... Öncelikle bu karakteri, kendi adıma bizim toplumun sosyolojisine son derece uygun buldum. Ayrıca böyle bir hikaye, genç çocuk-olgun kadın ilişkilerini sık sık işleyegelmiş edebiyata ne kadar yakın duruyor. Ve de ne kadar ilginç bir dramatik çıkış sağlıyor... Çünkü çocukluk arkadaşıyla sözlü ve evlenmek üzere olan belediye başkanının genç oğlu Ali için, hayat henüz bir oyundur: O annesinin deyimiyle "daha bebeklerle oynamaktan kurtulamamıştır" ve tek düşündüğü şey tiyatroculuktur. Ama hayat beklemez ki... Onun için ana-baba, kasabanın bohçacı kadını Çeneto aracılığıyla bir "eğreti gelin" bulurlar: Yani genç çocuğa aşk oyunlarını öğretecek 35'lerindeki Kostak Emine... Ne var ki Emine'nin elini onun için kana bulamış ve hapisten çıkmak için gün sayan belalı bir sevgilisi vardır. Ve de ilk kez kendisine utangaçlık ve şefkatle yaklaşan gencecik bir çocuğu sevebilecek bir kalbi...
OYUNCULARIN KATKISI ÇOK Atıf Yılmaz, öyküyü büyük bir ustalıkla görselleştirmiş. Kastamonu'nun dekor olarak kullanılışı, gezginci tiyatronun temsilleri, bir büyük sahneye dönüşen sokaklar. Ve de çok iyi bir oyuncu kadrosu. Elbette filmin erotizmi biraz daha diri olabilirdi. Elbette bazı sahneler biraz mizansen kokuyor. Bir-iki oyuncu da sanki kendi başına bırakılmış gibi... Ama filmin bütünü, Yılmaz'ın engin deneyimini yansıtıyor. Attila Özdemiroğlu'nun Türk musikisi kullanarak yaptığı müziğe, Kenan Ormanlar'ın evrensel düzeydeki görüntülerine de bayıldım. Ve de oyunculara. Nurgül Yeşilçay bu filmle starlığa dev bir adım atıyor. Onur Ünsal büyük bir keşif. Onun o masum yüzü ve incelikli oyunu olmasa, film hiç başarılı olmayabilirdi. Müjde Ar, Füsun Demirel, Şevket Çoruh, Metin Akpınar da filme büyük katkısı olan sanatçılar. İşte beklenen "Eğreti Gelin" görücüye çıktı. Ben bu gelini sevdim. Hatta oğluma bile alırım!.. Atilla DORSAY, Sabah)
Eğreti Gelin'in afişi horoz kurbanı oldu
Konusunun Denizli'de geçtiği belirtilen ve bu nedenle pek çok polemiğe neden olan 'Eğreti Gelin' filminin horozlu afişi yeni bir huzursuzluğa yol açmaması için değiştirildi.
Çekim aşamasında pek çok polemiğe neden olan 'Eğreti Gelin' filminde vizyon öncesi yaşanan 'afiş' huzursuzluğu ucuz atlatıldı. Genç erkekleri evliliğe hazırlamak için kadınların kiralandığı ve Denizli yöresine ait olduğu iddia edilen bir geleneği konu alan filmin 'horozlu' afişi son anda iptal edildi. Filmin yönetmeni Atıf Yılmaz'ın kızı Kezban Ayça Batıbeki'nin hazırladığı ve üstünde Denizli horozu bulunan afiş, Özen Film tarafından beğenilmeyince Almanya'da yeni bir afiş hazırlanmaya başlandı.
GERGİNLİK ÖNLENDİ Şükran Kozanlı'nın 'Eğreti Gelinler' adlı kitabından Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan ve çekilen 'Eğreti Gelin' filminin hikayesi, çekim aşamasında AK Parti Denizli Milletvekili Mehmet Yüksektepe, Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi ve kentin diğer yöneticilerini kızdırmıştı. Atıf Yılmaz ile siyasi ve bürokratlar arasında çeşitli kereler yaşanan polemiğin 'horozlu' afiş nedeniyle daha da kızışacağı düşüncesiyle afişin değiştirildiği iddia edildi.
NELER OLMUŞTU? Eğreti gelin geleneğinin Denizli ve çevresinde hiçbir dönem olmadığını belirten Denizlili siyasi ve bürokratlar, filmin Denizliler'i inciteceğini dile getirerek çekimlerinin durdurulmasını istemişti. Hatta Mehmet Yüksektepe ile Nihat Zeybekçi Atıf Yılmaz'a dava açmak için filmin gösterime girmesini beklediklerini açıklamıştı. Bu arada filmin uyarlandığı 'Eğreti Gelinler' isimli kitabın yazarı emekli matematik öğretmeni Şükran Kozanlı da dayısı Ali'nin yaşamından kesitler sunduğu kitabında eğreti gelin geleneğinin Denizli'de olduğunu belirtmişti: "1930'larda, Denizli'de varlıklı aileler, erkek çocuklarının cinselliği temiz bir şekilde öğrenebilmesi için eve eğreti gelin alırlarmış; yani geçici, emanet gelin. Çocuk gerçek bir evlilik yapınca da eğreti gelinin eline bohçası verilip gönderilirmiş. Eğreti gelinlik için bizim Denizli'de 'kulağı kesik, ayağı yorgandan çıkmış' gibi deyimlerle ifade ettiğimiz ne fahişe, ne çok namuslu fakir aile kızlarını seçerlermiş. Bu kızlar para karşılığı değil, sadece karın tokluğuna, zengin ailelerin yanında iyi bir yaşam sürmek için bu işi yaparlarmış."
Türk sinemasında yeni sezon ---------------------------------
Nuri Bilge/ Ebru Ceylan. "Bir İstanbul Masalı"nın Esması Ahu Türkpençe'yi yeni sezonda beyazperdede izleyeceğiz. 07/08/2005 NAZAN ÖZCAN
Yaz aylarıyla birlikte, memleket sinemasında da bir hareketlenme olur. Bu hareket her zaman bereketle nihayetlenmese de, sinemacıların film yapma aşkı baki. Bu sene planlanan 30'a yakın film var. Fakat tabii ki bunların en büyük açmazları, yekten söyleyelim, parasızlık. Kültür Bakanlığı filmlere elbette destek veriyor, ama hem verdiği para pek yeterli değil hem de bu parayı almak, sırat köprüsünden geçmeye benziyor. Ama sinemacılar pes etmiyor. Şu anda çekilen ve çekilmesi planlanan filmlere bir gözatalım dedik. Gerçi aşağıdakiler dışında da filmler var ama kesinleşmedikleri ve bilgi verilmediği için yazamıyoruz. Mesela Semir Aslanyürek'in "Eve Giden Yol", Uğur Yücel'in "Ramon", Atıf Yılmaz'ın "Ada", Reis Çelik'in "Mülteci", Kutluğ Ataman'ın "Palto"su gibi. Şimdilik ulaşabildiklerimiz aşağıda. TIKLAYINIZ
GÜNLÜK'ten
2005-07-08 Taşköprülü Ünlülerden: Cihan ÜNAL
Cihan Ünal, tiyatro,sinema oyuncusu 1946 yılında Kastamonu, Taşköprü'de (Yazıhamit) dünyaya geldi. İlkokulu Tosya ve Kırıkkale'de, orta okulu Ankara Cebeci Ortaokulu'nda, liseyi ise Ankara Kurtuluş Lisesi'nde okudu. Yüksek öğrenimini Ankara Devlet Konservatuarı'nda (Şan bölümünde) tamamladı. Ortaokul ve lise döneminde Ankara Radyosu Çocuk Saati ve Halkevleri Tiyatro Bölümü'nde amatör çalışmalara başladığı oyunculuğunu 1968’den sonra Devlet Tiyatrosu’nda sürdürdü. Aydın fikirli, sanatı seven, destekleyen babası ilkokul öğretmeni Hüseyin Ünal ile annesi Rahiye Ünal, çocuklarını her zaman sanata yönlendirdi.
Cihan Ünal'ın ağabeyi Mete Ünal, Ankara Opera Orkestrası'nda viyola çalıyor. Ablası Hepşen Akar da Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı. Cihan Ünal ailesinin desteğini hiç unutmadı...
'Benim sanatçı olmam da annemle babam kadar, ağabeyim ve ablamın da destekleri büyük oldu. Eğer tiyatro oyuncusu olmasaydım, bir enstrüman çalmayı, müzisyen olmayı düşünürdüm.'
Cihan Ünal, 1968 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü'nden mezun oldu ve Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışmaya başladı.
'1982 yılında bazı özel nedenler yüzünden Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldım. 1989 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na geçtim. 'Evita'daki 'Che' rolünü canlandırdım. 1995 yılında Gencay Gürün'ün kurduğu Tiyatro İstanbul'a geçtim.'
Cihan Ünal oyunculuk dışında da tiyatroya hizmet etti. 1969-82 yıllarında Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü'nde, 1982'de ise İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nde öğretmenlik yaptı. Sahne, mimik, diksiyon dersleri verdi.
1980’lerde tiyatrodan uzaklaşarak televizyon ve sinema alanında ün yaptı. 1980 yılında TRT'de yayınlanan Yücel Çakmaklı'nın yönettiği 'IV.Murat' dizisiyle bir anda milyonların tanıdığı sanatçı oldu. Ünal, 1985 yılında yine Yücel Çakmaklı'nın yönettiği 'Osmancık' (Kuruluş' dizisinde 'Osman Gazi' rolünü oynadı. 1981-89 yılları arasında birçok sinema filminde oynayan Cihan Ünal, ilk evliliğini bir dönemin tanınmış mankeni Sabiha Tarhan ile yaptı. Bu evlilikten Irmak adında bir kızı olan Cihan Ünal'ın hayatındaki en hareketli, en duygu yüklü dönem de bu süre içinde yaşandı. Çünkü o dönemde Türkan Şoral'la tanıştı, büyük bir aşk yaşadı ve evlendi. Evet, Ünal 'Seni Kalbime Gömdüm' ve 'Mine' adlı filmlerde kamera önüne birlikte geçtiği sinemanın Sultan'ına aşık oldu. Türkan Şoray'la evliliğinden de bir kızı oldu.
TİYATRODA: Bir Bardak Su (1968), Damdaki Kemancı (1969), Dördüncü Murat (1970), Romeo ve Juliet (1971), Becket (1971), Yanlışlık (1974), Harold ve Maude (1977), Bağdat Hatun (1980), Kral Lear (1981).
BAŞLICA FİLMLERİ: Şeytan (1974), Dördüncü Murat (1980- TV), Seni Kalbime Gömdüm (1982), Mine (1982), Körebe (1983), Bir Sevgi İstiyorum (1984), Bir Kadın Bir Hayat (1985), Kurtuluş (1987- TV dizisi), Gece Dansı Tutsakları (1988), Kadın İsterse (2005- TV dizisi).
KAYNAKLAR: 1. Görsel Genel Kültür Ansiklopedisi, cilt: 14, s.8838. 2. Kim Kimdir? ; http://www.turksinemasi.com
2005-06-29 'Yolda' Venedik'te
Erden Kıral'ın yönettiği 'Yolda', Venedik Film Festivali'nin yarışma bölümüne kabul edildi. Film, bu yıl 31 Ağustos-10 Eylül tarihleri arasında yapılacak festivalin Altın Aslan ödüllü ana yarışmasına paralel olarak düzenlenen 'Ufuklar' (Orizzoti) başlıklı bölümünde yarışacak. Erden Kıral'ın Yılmaz Güney'le yaptığı bir yolculuktan yola çıkarak çektiği film daha önce Montreal Film Festivali'ne de kabul edilmişti.
2005-06-15 Umut Veren Oyunculardan: Nejat İŞLER
Oyuncu. İstanbul; 28.02.1972. MSÜ'nin konservatuar bölümünden mezun olana kadar (1995) devlet tiyatrosunda ve televizyon dizilerinde rol aldı; sonra iki arkadaşıyla birlikte 'Kahramanlar ve Soytarılar Tiyatrosu'nu kurdu; kendi oyunları için hikayeler yazmaya başladı. 'Tuhaf Şehir Hikayeleri', 'Biz Zavallı Erkekler' ve 'Yalnızlık Benim Gizli Sevgilim' ...'Gülbeyaz' adlı Tv dizisiyle ünlendi. Amacının başrol oynayıp şöhret olmak olmadığını belirten İşler, tek arzusunun yaptığı işi elinden geldiğinin en iyisi olarak yapmak olduğunu, tiyatro yaparken ölmek istediğini dile getirmektedir.
Filmleri: Eylül Fırtınası (1999); Anlat İstanbul (2004, Ramazan); Mustafa Hakkında Herşey (2004, Fikret).
Tv Dizileri: Gurur (1994); Şehnaz Tango (1996, Ergün); Deli Yürek (1999 Oktay); Nasıl Evde Kaldım (2001); Dedem, Gofret ve Ben (2001 Murat); Aşk ve Gurur (2002 İlhan); Gülbeyaz (2002, Kadir Demiroğlu); Şeytan Ayrıntıda Gizlidir (2004 Ali); Aliye (2004, Deniz).
Cihan ÜNAL >>>
|