AlsahBlog

Description

AlsahBlog


My Linkler

» Home
» My Profile
» Weblog Arşiv
» Friends

Rıfat Ilgaz Sempozyumu

Biz de Yaşadık-Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz/ Mehmet Saydur/ Çınar Yayınları/181 s.
_____________________________________________________

Rıfat Ilgaz, tüm yaşamını insanlık uğruna sunarak "bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini" en çarpıcı biçimde göstermişti. Hapishanelerde, hastanelerde, basımevlerinde, ışıksız, havasız, yerine göre susuz, ekmeksiz, selamsız... O, tarihteki bazı yanılgıları gün ışığına çıkartmak amacıyla da son günlerinde anılarını kaleme almayı tasarlıyordu. Kitabına düşündüğü ad ise "Biz de Yaşadık" idi. Olmadı, Sıvas olayları yüzünden aramızdan ansızın ayrıldı. Ardından, Ilgaz'ın son on yılına yakın tanıklığını "Rıfat Ilgaz'lı Yıllar" ile belgeselleştiren Mehmet Saydur yeniden kolları sıvadı. Bir mektubunda Usta'dan, "Anılarımızı sen değerlendireceksin" yetki ve güvencini almış bir dostu olarak, çetin araştırmasına üç yıl önce başladı. Ilgaz ile ilgili yazılı ne varsa aradı, taradı. Markopaşa'ları buldu, biraraya getirdi. Ulaşabildiği tanıkların bilgilerine başvurdu. Bulgularını denetledi, soruşturdu, konuşturdu. Aynı adla sundu. Adını Rıfat Ilgaz'ın koyduğu bu kitap ile Ilgaz Usta'nın bir türlü düzene girmeyen yaşamı düzenlenmeye çalışıldı. Bu düzen ile, İmparatorluktan Cumhuriyete geçişi, Cumhuriyet dönemimizin gel-gitleri, edebiyat tarihimizin kimi ilginç yönleri sergilenmiş oldu. Kitap aynı zamanda, toplumcu-gerçekçi yazın yaşamımızın ve bu uğurda ödenen bedellerin belgeseli demek...

Cumhuriyet Kitap, 09 TEMMUZ 1998

Markopaşa üzerine söz alırken

Öner Yağcının "Markopaşa Kitapları" üzerine değerlendirmesine Mehmet Ergün'den cevabi bir yazı geldi. Aşağıda sunuyoruz


MEHMET ERGÜN

Öner Yağcı, "Markopaşa'yı Günümüze Getiren Kitaplar" başlıklı yazısının bir yerinde, "Markopaşa olayı ilgili olarak yazılan onlarca makalenin dışında, dönemle ilgili birçok araştırmada ve anılar demetinde olayın gerçekliği konusunda yeterli ölçüde olmasa da çalışmalar yapıldı" diyor. Ardından da bu yargının yönlendiriciliğinde Markopaşa ile ilgili/ ilişkili üç kitabı ele alıyor. Ama "siyasal ve yazınsal tarihimize tutulan önemli bir ışıldak", "olayın aydınlatılmasına yeni bir katkı" olarak nitelendirmesine karşın, onları da yeterli bulmadığını ve "Markopaşa'ların daha yeni çalışmaları beklediğini" belirtiyor.(1) Bu değerlendirmeleri yaparken Markopaşa ile ilgili çalışmalarda gördüğü yetersizliklerle giderilmeleri için yapılması gerekenlere değinmiyor. Ama o sözleri söyleyecek konumda olduğunu duyumsatan bir dil kullanmaktan da geri durmuyor.

Yağcı'nın Markopaşa'ya ilişkin olarak "bir bilen" edasıyla söyledikleri üzerinde durmak gerekiyor.

Hangi Markopaşa?

Yağcı, tek bir Markopaşa'dan söz ediyor. Ona göre bu derginin serüveni 25 Kasım 1946'da başlıyor ve 1950'lerin Hür Markopaşa'larına, Medet'lerine ulanıyor. Şöyle yazıyor

"...ilk sayısı 25 Kasım 1946'da 6000 basılarak yayımlanan (daha sonra tirajı 60.000'e ulaşan) haftalık Markopaşa'dan başlayıp Merhumpaşa, Malumpaşa, Ali Baba'nın serüveniyle devam ederek Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa (Yedi-Sekiz Hasan Paşa olacak - M.E.) Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'..."

Ortada bir değil, iki Markopaşa var oysa. "İlk"i Sabahattin Ali ile Aziz Nesin'ce çıkarılıyor ve Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğinde yayın yapıyor. "İkinci"si ise "İlk"inin kapatılmasından yaklaşık on ay, yönlendiricisi Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden de yaklaşık yedi ay sonra Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın yazgısında karanlık bir yeri bulunan Orhan Erkip üçlüsünce çıkarılıyor.

Serüveni haklı olarak bir söylence gibi anlatılan, haftalık baskı sayısını altı binden altmış bine çıkaran, "provokasyon"a uğrayan, egemen güçlerin o momentteki "temel tercihleri"ni sorgulayan ve onlara karşı çıkan, Yağcı'nın dili ile söyleyelim, "siyasal tarihimizin aydınlatılması gereken bir döneminin (...) en anlamlı, en ilginç olaylarından, basın tarihimizin en direngen adlarından biri" olan dergi "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'dır.

"İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'nın ne böyle bir "siyasal duruşu" var, ne de "İlk"ininkiyle karşılaştırılabilecek bir "kitleleşme" başarısı. "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa, Sabahattin Ali'nin başyazıları çıktıktan sonra "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'dan geriye kalan ne ise odur.(2)

Aradaki ayrımın görülmesi için şu kadarını belirtmekle yetinelim; "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın belgeliğinden çalınan Sabahattin Ali'nin yazdıklarının dışındaki yazılarla, Sabahattin Ali'nin yanı sıra, o yazıları yazanların da "vatan haini", "Moskova'nın ajanı", "satılmış"... gibi oldukça ağır nitelemelerle suçlandıkları, karşıt amaçlı bir dergi ("Sahte" Markopaşa) çıkarılabiliyor!

"İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştirmek ve aynı sürecin iki evresi olarak görmek, "İlk"inin "siyasal ve mizah tarihimiz"deki yerini bulanıklaştırmakla kalmıyor, bir başka yanlışa daha kapı aralıyor.

Markopaşa'nın yaratıcıları

Katkıda bulunan öteki adları anmakla birlikte Yağcı, üç temel "yaratıcı"dan söz ediyor Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz

"Yaratıcılarının adı bile (Markopaşa'nın) ülkemiz toplumsal tarihi çin önemini gösteriyor

(...) trajik ölümüyle de edebiyat tarihimizde özgün bir yeri olan Sabahattin Ali... Çağımızın Nasrettin Hocası, (...) öncü aydın kimliğiyle varolup üretkenliği, korkusuzluğuyla örnek alan (...) Aziz Nesin... Sınıf adlı şiir kitabıyla başladığı yazarlık serüveninde klasikleşen Hababam Sınıfı'yla yaygın bir ün kazanan, (...) 1940 Kuşağı'nın örnek yazarlarından biri olan Rıfat Ilgaz..."

Serüveni haklı olarak bir "söylence" gibi anlatılan "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa iki "kurucu"su var oysa Sabahattin ve Aziz Nesin. Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali'nin damgasını taşıyan 36 sayılık "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa serüveninin sonuncu sayısında derginin "Sahibi ve Yazıişlerini Fiilen İdare Eden"i olarak yer alıyor.(3) Nitekim Rıfat Ilgaz da, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile ilişkisine değindiği konuşma ve yazılarında, eleştiri gerektirecek ölçüde bulanık ve dolambaçlı bir anlatımla bile olsa, bundan fazlasını söylemiyor. Öyle olmuş olmasını istemesine karşın, öyle olmadığı için "talep etmeye" kalkışmadığını Rıfat Ilgaz'a vermek hem "Markopaşa Olayı"nı içinden çıkılmaz dolambaca dönüştürmek, hem de Aziz Nesin ve özellikle de Sabahattin Ali'ye haksızlık etmek olur. Araştırmacıya düşen, kişinin katıldığı oluşumdaki "yerini belirlemek"tir, ona "yer bağışlamak" değil! Bu noktayı atlamak, sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Aziz Nesin ve özellikle de Sabahattin Ali'ye haksızlık etmek olur. Araştırmacıya düşen, kişinin katıldığı oluşumdaki "yerini belirlemek"tir; ona "yer bağışlamak" değil! Bu noktayı atlamak, sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Aziz Nesin-Rıfat Ilgaz anlaşmazlığının doğru okumasını da güçleştiriyor.

Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz

"İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştiren Yağcı, sonrası için de, "...Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'..." diye yazıyor.

"İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı birlikte çıkartmalarına ve kısa ömürlü Yedi-Sekiz Hasan Paşa'da "kalem arkadaşlığı" yapmalarına karşın Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz, Yağcı'nın sözünü ettiği süreç boyunca birlikte hareket etmiyorlar, tam karşıtı bir daha kesişmemek üzere yollarını ayırıyorlar.

Rıfat Ilgaz, önce, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'yı "provoke eden" Orhan Erkip'le, sonra da (6. sayıdan başlayarak) tek başına Hür Markopaşa'yı çıkarırken, Aziz Nesin Hür Markopaşa'ya katılmıyor ve kısa ömürlü Bizim Paşa ile Öküz Mehmet Paşa girişimlerinin ardından Medet'e kadar susuyor.

1950'ye gelindiğinde Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'yı, "Yeni Seri" nitelemesi ile yeniden çıkarmaya (27 Mart 1950) başlıyor. Ama Aziz Nesin ona da katılmıyor. Medet'i (23 Nisan 1950) başlıyor. Kapanıncaya kadar da iki dergi yan yana yayımlanıyor.

Aziz Nesin, gerek Medet'in başlığı altında verdiği bilgi ve gerekse ilk sayıda yaptığı açıklama ile, "Markopaşa Geleneği"nin temsilci ile sürdürücüsünün kendisi olduğunu belirtiyor; Rıfat Ilgaz'ı "Markopaşa Geleneği"nin dışında tutuyor

"İlk sayısını sunduğumuz 'Medet' gazetesi ilk sayısı 4 yıl evvel çıkmış olan Markopaşa ve ondan sonraki Merhumpaşa, Malûm Paşa, Ali Baba, Bizimpaşa, Yedisekiz Hasanpaşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır.

Dört senede ağırlıklı olarak 60 sayı çıkabilen bu gazeteler sekiz isim, dokuz matbaa, yedi neşriyat müdürü değiştirmek zorunda kalmıştır. Ve bu gazeteler aleyhine açılan 16 davadan, yazarlarının mahkûm edildikleri müddetin yekûnu sekiz sene iki buçuk ayı buldu.

Her hapse girişimiz, yahut sürgüne gidişimiz, düşmanlarımıza, bazen de dost olarak tanıdıklarımıza fırsat verdi.

Sıkı Yönetim Mahkemesince Amerikan aleyhine yazdığım bir broşürden ötürü mahkûm edilmiş bulunmam yüzünden neşriyat müdürü olamıyordum.

İşte bu, başkalarına imkân buldukça gazeteyi çıkartmak ve benim gazete ile olan maddî manevî alâkamı kestirmek fırsatını verdi. Hiçbir zaman muvaffak olamadılar, fakat muvaffak olan bir işi rezil etmekte muvaffak oldular.

Bütün bu olayları, umumî efkân önünde açıklamaya beni mecbur edenler arasında dostlarımın da bulunmuş olması, en büyük üzüntümdür."(4)

Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz'ın, bir daha kesişmemek üzere, yollarını ayırdıklarının en önemli göstergesi bu sözler oluyor.

Peki ya "provokasyon"?

Yağcı, yazısının bir yerinde, "Markopaşa'nın (...) ikinci döneminin, 'sahte' Markopaşa olayının" diye bir ifade kullanıyor. Böylece de "Sahte" Markopaşa'yı, "Markopaşa'nın "ikinci dönemi" olarak nitelendirmiş oluyor. Oysa "Sahte" Markopaşa yayımlanırken, "Gerçek" Markopaşa da, Merhumpaşa adı altında yayını sürdürüyor. Dolayısıyla da Yağcı, bir oluşumun yan yana yürüyen iki dönemi olabileceğini ileri sürmüş oluyor. Bu "ilginç" yaklaşımın gerisinde ise çok daha önemli bir olgunun atlanması yatıyor.

Daha önce yayımlanan bir yazımda da belirttiğim gibi "Sahte" Markopaşa Olayı, basit bir "sahtecilik" değil, bir "provokasyon"dur.(5) Böyle olduğunu "Sahte" Markopaşa (ve "Sahte" Malûmpaşa) sayıları haykırarak söylüyor zaten. Ama "provokasyon"u gerçekleştiren ve Sabahattin Ali öldürüldükten sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la birlikte "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı çıkaracak olan Orhan Erkip de açık açık yazıyor bunu

"...Malûmpaşa gazetelerinin sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gayei mahsusla üzerimize aldık. Maksadımız bu sefillerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini açığa vurmaktı. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malûmpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir."(6)

"Sahte" Markopaşa'nın aynı sayısında yer alan bir başka yazıda bu görüş bir kez daha yineleniyor

"...eski Markopaşa ve Malûmpaşa gazeteleri, Komünist propagandası yapan bazı sefil ve satılmış kimselerin zaman zaman muhtelif Paşa'lı isimler altında çıkardıkları gazetelerdir.

Bu vaziyet hemen hemen herkesin malûmu olmakla beraber, biz bu vatansızların maskelerini aşağı almak, içyüzlerini memleket umumî efkârına bildirmek gayesiyle içlerine girdik, tam beş hafta dişimizi sıkarak sabrettik, kâh kendimizi sosyalist, kâh komünist ve nihayet bolşevik göstererek moskof köpeklerinin esrarına vakıf olduk.

Bütün hareketlerini Kızıl Rusya'nın emirlerine göre ayarlayan bu namussuzlarla yapılacak bir tek iş kalıyordu. Daha doğrusu bir vazife. Kendi vasıtalarıyla kendi esrarlarını millete anlatmak. Bunun içindir ki hepsinin, gerek Malûmpaşa ve gerekse Markopaşa ile olan alâkalarını tamamen kestik. Daha doğrusu müstahak oldukları muameleyi yaptık yani bu memleket ve millet düşmanlarını kovduk."(7)

Görüldüğü gibi ortadaki, sözcüğün gerçek anlamı ile tam bir "provokasyon". "Sahte" Markopaşa, kuşkuya yer bırakmayacak bir seçiklikte "özel amaç"tan (gaye-i mahsus), "içlerine gir"mekten, "diş (...) sık(arak) sabret"mekten, "kendi vasıtalarıyla (...) esrarlarını millete anlatmak"tan... söz ediyor. Bu tutumun siyasal yazındaki adı ise, "provokasyon"dur. Onu sıradan bir "sahtecilik olayı" gibi sunmaya çalışmak da, ona gereken önemi vermemek de "Markopaşa Gerçeği"ni yanlış sunmak olur. Yağcı, bu önemli gerçeği (ve içerdiği sorunları da) atladığı için, "Sahte" Markopaşa'yı, Markopaşa'nın "ikinci dönemi" olarak sunabiliyor. Sormak gerekiyor "Provokatif" bir girişim, çökertmeyi amaçladığı ve çökerttiği "yapı"nın "yeni dönemi" olarak nasıl nitelendirilebilir?

Serüvenine kan bulaşmış bir dergi

Yağcı'nın "bir bilen" edasıyla söyledikleri, tarihi bilinçli olarak arapsaçına çevrilerek içinden çıkılmaz duruma getirilen "Markopaşa Olayı"na açıklık getirmekten uzak gözüküyor. "Durultucu" olmaktan çok, "bulanıklaştırıcı" bir işleve aday söyledikleri. "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştirmesi ve onlardan tek dergiymişler gibi söz etmesi; "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı birlikte çıkaran Aziz Nesin'le Rıfat Ilgaz'ın yollarını ayırdıklarını görmezden gelmesi ve işbirliklerinin 1950'lerin Hür Markopaşa'sı ile Medet'inde bile sürdüğünü ileri sürmesi; "provokasyon"u atlayarak "Sahte" Markopaşa'yı, "provoke edilen yapı"nın, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın bir öğesi olarak sunması... bu olasılığı da beraberinde getiriyor.

Öyle gözüküyor ki Yağcı, çıkış noktası yaptığı kitapları bile, hadi okumamış demeyeyim, gereği gibi okumamış. "Markopaşa Gerçeği"den söz ederken, "...Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'ı ve taklitlerini de büyük bir titizlikle inceleyerek..." diyor çünkü Saydur için. "Markopaşa Gerçeği"nde ne Medet "büyük bir titizlikle" inceleniyor oysa, ne de Öküz Mehmet Paşa'nın varlığı kabul ediliyor.

Gerçekten de Saydur, "büyük bir titizlikle" yapılıp yapılmadığı bir yana, Medet'i incelemiyor. Rıfat Ilgaz'ı "Markopaşa Geleneği" dışında tutan Aziz Nesin'le ödeşmek için yalnızca ilk sayısını ele alıyor.

Öte yandan Yağcı'nın yine "büyük bir titizlikle" incelendiğini belirttiği Öküz Mehmet Paşa'nın değil incelenmek, varlığı bile kabul edilmiyor "Markopaşa Gerçeği"nde. Şöyle yazıyor çünkü Saydur "...Araştırmamızda, burada adı geçen Paşalar'dan 'Öküz Mehmet Paşa'nın herhangi bir sayısına, hattı çıkıp çıkmadığına ilişkin bir bilgiye rastlayamadık."(8) Ama Yağcı, Öküz Mehmet Paşa'nın da incelendiğini belirtiyor. Hem de "büyük bir titizlikle"!

Tarihi bilinçli olarak arapsaçına çevrilmiş ve serüvenine kan bulaşmış, yeniden Yağcı'nın dili ile söyleyelim, "siyasal tarihimizin aydınlatılması gereken bir döneminin (...) en anlamlı, en ilginç olaylarından, basın tarihimizin en direngen adlarından biri" olan Markopaşa gibi bir dergi üzerine söz almaya kalkışırken daha dikkatli ve duyarlı olmak gerekiyor!


(1) Öner Yağcı, "Markopaşa'yı Günümüze Getiren Kitaplar", Cumhuriyet Kitap, s. 638, (9 Mayıs 2002), s. 10.

(2) Mehmet Ergün, "Markopaşa" Dolambacı, Tavır, s. 18, (Aralık 1999), s. 34.

(3) Mehmet Ergün, "Markopaşa ve Rıfat Ilgaz", Dinozor, s. 3, (14 Ağustos 1997), s. 14.

(4) (Aziz Nesin), "Çıkarken", Medet, Yıl 1, s. 1, (23 Nisan 1950), s. 4.

(5) "Provokasyon" ve içerdiği sorular için bkz, Mehmet Ergün, "Basın Tarihimizde İlginç Bir Olay 'Sahte' Markopaşa, Tarih ve Toplum, s. 179), (Temmuz 1998), ss. 41-49.

(6) "Satılmışlara Cevabımız", Markopaşa, Yıl 1, Sayı 25, (19 Ekim 1947), s. 1.

(7) "Bu Haksızlığın Tamirini Bekliyoruz", Markopaşa, Yıl 1, Sayı 25, (19 Ekim 1947), s. 4.

(8) Mehmet Saydur, Markopaşa Gerçeği, İstanbul 2001, Çınar Yayınları, s. 266

Cumhuriyet Kitap, 20.06.2002


Mustafa Yıldırım'dan "Ulus Dağına Düşen Ateş"
Kurtuluş Savaşı direnişinin romanı

MEHMET SAYDUR
_____________________________________________________

Mustafa Yıldırım yeni bir yazar. Kaleme aldığı roman onun yazıştaki ustalığını gösteriyor. Kurtuluş Savaşımıza yeniden dönmek için okuyun "Ulus Dağına Düşen Ateşi".

*****

İbrahim Artuç'un "Kurtuluş Savaşı'nın Zorlu Yılları" kitabından belleğimde kalan olayların arasında Parti Pehlivan konusu önemli bir yer tutuyordu. Çerkez Ethem'in bir kısım kuvvetiyle Yunanlılara sığınmasının üzerine diğer kuvvetleri dört bir yana dağılırlar. Ethem'in sağ kolu olan Parti Pehlivan emrindekileri Halil Efe komutasında Türk ordusuna teslim olmak için geri göndermiş, kendisi de bir-iki kızanı ile birlikte gizlice Yunan işgali bölgesine geçmişti. Bundan sonra çevresinde topladığı gönüllülerle Yunan geri bölgelerinde gerilla harekâtına girişecek, milli mücadele kuvvetlerine çok yararlı hizmetlerde bulunacak, fakat sonunda bir baskında Yunan kurşunu ile bir gözünü kaybedecekti.

Kara Harp Akademisi öğretim üyelerinden emekli kurmay subay Artuç'un "Genelkurmay Harp Tarihi Türk İstiklal Harbi" günlüklerinden yararlanarak yazdığı dört ciltlik ve özgün Kurtuluş Savaşı belgeseli içinde yukarıdaki olay bu kadar geçer. Bu olay, Mustafa Yıldırım'ın derin araştırmasıyla günü gününe ortaya çıkarılmış, ayrıntılanmış ve nefis bir roman oluşmuş.

Demirci, Simav, Gördes, Kula, Gediz... Kurtuluş Savaşımızda işgal altında kalan topraklarımızın bir bölümü... Yıldırım'a göre, en çok acı çeken topraklar... Bunun da bir nedeni var Düşmana ve işbirlikçilerine karşı ölümüne savunma...

Hukuktan 1912 çıkışlı Kaymakam İbrahim Ethem Bey ülkenin içine düştüğü durum karşısında kendine görev çıkaran binlerce yurtseverden biridir. 29 Eylül 1919 günü saat 5.30'da Sarıyer'den demir alan Reşat Paşa Vapuru'ndan Mustafa Kemal Ankarasının tek kapısı olan İnebolu'ya çıktıklarında sessiz hıçkırıklarla birbirlerini kutluyorlardı. Sonra Küre, Kastamonu, Ilgaz Dağları ve Ankara... Ankara'nın İbrahim Bey'e verdiği görev Demirci Kaymakamlığı...

Bölge direnişçileri

Yunan'ın Ayvalık'a çıkmasından ve İzmir'den yukarılara gelmesinin ardından ortaya dağınıklık çıkmış, kim ne yapacağını bilemiyordu. İbrahim Ethem Bey'in ilk görevi bu dağınıklığı toparlamaktı. Ancak görev bununla kalmıyordu. Düşmanın Kütahya, Eskişehir, Afyon hatlarında saldırıya geçmesi üzerine istihbarat subayları gönderilen ve "Akıncı" adını alan bölge direnişçilerinin lideri Demirci Kaymakamı'na ulaştırılabilen son emirde şunlar yazılıydı

"... Ordu nereye çekilirse çekilsin, isterse Siıvas'a çekilsin, bölgedeki tüm jandarmalar Demirci Kaymakamı'nın emrinde akıncılarla birlikte kesintisiz düşmanı taciz edecek... Dağlarda eşkıya olacak ve katiyen orduya katılmayacaktır! Orduya gelmeye kalkanlar idam olunacaktır!"

Sonrasında düşman gerilerinde direnme başlayacaktır. Parti Pehlivan ve Küçük Halil Efe ile adamlarının katılımıyla başlayan direnmenin romanı. Asker Makbule ile somutlaşan kadınlarımızın dirençleri, direnişleri...

Direnme alanlarından Ulus Dağı... Gördes, Gediz, Bigadiç üçgeninde yükselen dağlardan biri... Akıncıları yüreklendiren, onları saklayan Ulus Dağı... "Ulus" kavramı Yıldırım'ın kalemiyle köklere iniyor, derinlerden tüm ülkeye yayılıyor ve o köklerden gelen enerjisi ile dal uçlarında yeni filizler boy veriyor. Akıncı lideri İbrahim Ethem Bey ile Parti Pehlivan'ı dinleyelim

"- Pehlivan, Ulus böyledir işte. Bilir misin, bu 'ulus' adına birçok yerde rastlıyoruz. İstanbul'da arkadaşlarla aramızda konuştuyduk. Ankara'da, Bartın'ın üst yanındaki yaylalarda da Ulus adında köyler varmış. Asya'da Türkler, eski tarihlerde, yerleştikleri büyük yerlere 'ulus' derlermiş.

- Desenize bu 'ulus' kuvvetli bir kelimedir!

- Öyle de desek olur. Kendilerine 'Özbek Ulus', 'Moğol Ulus' derlermiş. Hatta Kore'de, sülale yerine 'ulus' diyenler olurmuş.

- Bu dağın adını da Asya'dan gelen boylar koymuş olmalı!

- Herhalde, eteklerinde yerleşenler geldikleri yerleri unutmamak için dağın adını 'Ulus' koymuşlardır.

- Sağol Kaymakam Bey, bilmek gibisi yok. İçim rahatladı. Şimdi sırtımı Ulus'a verip biraz kestirsem iyi olur."

Vur-kaç taktiğiyle düşmana kayıp verdirmeler... Önemli sayıda birliği üzerlerine çekmeler... İstihbarat başarıları... İşte, gönderilen bir gazetenin içinden çıkan haber

"... İzmir'deki tüccarlar karar almış. Bahar gelmeden yağ işini bitireceklermiş. Salihli'ye trenle sevk edilen yedi sele zeytin, Akhisar üzerinden Sındırgı'ya yollanmış..."

Bu haberin çözümü kolay oluyordu "...Yedi tabur demek!... Bakalım kim kimi ezip de yağını çıkaracak?..."

Sonuçta Ulusal ordunun düşmanı bozması ile Akıncılarla bağ kurulmuştur.

Akıncılar iki yıl boyunca düşmana nasıl kayıplar verdirdiler?.. Hangi güçlükleri yaşadılar?.. İbrahim Ethem Bey, Asker Makbule, Küçük Halil Efe ve diğer akıncılar ne olmuşlardır, dersiniz?.. Batı Cephesi İstihbarat Müdürü Binbaşı Baki Bey'in şaşkınlığı nedendir ve bu şaşkınlığı üzerinden atarken dudaklarından çıkan tek sözcük "Bilmiyordum ki..." neleri özetlemektedir?..

Mustafa Yıldırım bu romanı oturup sırça köşkünde yazmamış. Bir elinde piposu, bir elinde viskisi barlarda tartışarak kurmamış. İlgili mekânlarda üç yıl gezinmiş, incelemiş; kütüphanelerde araştırmış. Ortaya toplumcu gerçeki bir roman çıkarmış. Hem de Kurtuluş Savaşımızın üzerine gidilmemiş, düşman gerilerindeki direnişin romanı... "Halima Kaptan" romanıyla Rıfat Ilgaz, Şile-Ağva açıklarından ve Sivastopol'dan mermi çeken gemicileri anlatmıştı. Yıldırım da düşman gerilerini anlatarak Kurtuluş Savaşımızın ırmak romanının oluşumuna önemli bir katkı sağlıyor. Şimdi sıra İnebolu-Ankara arası ve cephelerdeki uğraşıları konu edinen romanların daha da çoğaltılmasına geliyor. Eskişehir'deki İnönü Savaşları Karargâh Müzesi'ni geçen yıl bir kişinin bile gezmediğini gazetelerde okuduk. Çanakkale'ye yenilen Anzaklar geliyor. Biz (Kastamonulular dışında) oturduğumuz yerden TV'de onları seyrediyoruz. Yurdumuzun Batı yarısına dağılan şehitliklerimizin yanlarından okumuş yetişkinlerimiz ve çocukları tatile giderken hızla geçiyorlar. Bu ne iştir, bu ne duygusuzluktur... Oysa her düzeydeki okul programlarımızın amaçları arasında "Milli, manevi, ahlaki, içtimai vb." sözleri başta geliyor. Gençlerimizin, çockularımızın bayramları törensel boyutlarıyla değil; doyurucu içerikleriyle kavrayarak kutlamalarını, yüreklerinde anlamlı coşkular yaşamalarını bu tür çalışmalarla sağlayabiliriz. Böyle bir romanın ortaya çıkması için öncelikle ulusal kurtuluşçu bir yüreğe gereksinim var. Kalpaksız Kuvayı Milliyecilerden M. Yıldırım bu yüreğiyle sabır dolu titiz araştırmasını kaynaştırarak zoru başarmış. Dikkatimizi o günlere yeniden çekerken güzel bir örnek oluşturmuş. Eline, yüreğine, beynine sağlık sevgili Yıldırım. Ulusal Kurtuluş Savaşımıza ilişkin yeni romanlar bekliyoruz usta kaleminizden.

Sevgili çocuklar, her yaştan gençler... Kesinlikle okumanız gerek bu kitabı. Okuyun da öğrenin Makbule Ablanızı, Halil Amcanızı ve Akıncı abilerinizi... Düşünün, sizin yaşamınızın bedelini onların ödediğini... Anlayın, bu yurdu yolda bulmadığımızı...

Okuyun, öğrenin, çalışın; yüreğiniz sevgiyle coşsun...

Bakın bugün 23 Nisan... Yarın 19 Mayıs... Öbür gün 30 Ağustos... 29 Ekim...

Bayramlarınız kutlu olsun!..


Ulus Dağına Düşen Ateş/Mustafa Yıldırım/ Bilgi Yayınevi,2002/286 s.

Cumhuriyet Kitap, 08.08.2002

Rıfat Ilgaz Sempozyumu

Türk edebiyatının Koca Çınarı Rıfat Ilgaz adına Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksekokulu, Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi ve Çınar Yayınları'nın işbirliği ile Rıfat Ilgaz Sempozyumu düzenleniyor. 10-11-12 Mayıs tarihlerinde Kastamonu'da düzenlenecek sempozyumun amacı şöyle açıklanıyor: "Küreselleşme, globalleşme söylemleri altında Yeni Dünya Düzeni dayatmaları ülkemizin yüzyıllık sorunu... Yaşadığı dönemde bu topraklarda aydın onuru, yazar sorumluluğu, şair duyarlılığıyla dimdik kalmış, çektiği sıkıntıları mizah hoşgörüsünde yaşamış bir Anadolu çınarı, Rıfat Ilgaz. Onu bilimsel yönden ele almak, bağımsız kalmanın da ipuçlarını verecek günümüz aydınlarına. Sempozyum kurulları şu isimlerden oluşuyor: BİLİM KURULU: Prof. Dr. Cahit Kavcar, Prof. Dr. Sedat Sever, Burhan Günel, Dr. Kemal Ateş, Zekeriya Kaya. YÜRÜTME KURULU: Prof. Dr. Bahri Gökçebay, Dr. Atıf Uğurlu, Uzman İlknur Türkkaan, Hayrünnisa Günel, İ.Anıl Çokgürses, İbrahim Tozan, Kadir İncesu, Mine Özgür, Mirati Madak, Nurten Çakıroğlu, Serdar İzbeli, Utku Erişik. DANIŞMA KURULU: Prof. Talat Sait Halman, Prof. Dr. İsa Eşme, Prof. Dr. İsmail Parlatır, Prof. Dr. Kemal Özmen, Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Rahmi Er, Prof. Dr. Ramazan Kaplan, Yrd. Doç. Dr. Nihayet Arslan, Doğan Hızlan, Emin Özdemir, Fahrettin Demir, Feyza Hepçilingirler, Gülsemin Hazer, Güngör Gencay, İlhan Selçuk, Leylâ Erbil, M. Emin Değer, M. Sadık Arslankara, Mehmet Başaran, Mehmet Saydur, Öner Yağcı, Server Tanilli, Sevgi Özel, Tahsin Yücel, Tarık Akan. SEMPOZYUM KONULARI: "Rıfat Ilgaz'ın Romanı", "Rıfat Ilgaz'ın Öyküsü", "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri", "Rıfat Ilgaz'ın Mizahı", "Rıfat Ilgaz'ın Çocuk Edebiyatı", "Rıfat Ilgaz'ın Gazeteciliği", "1940 ­ 2000 Sürecinde Rıfat Ilgaz", "Rıfat Ilgaz ve Sinema", "Rıfat Ilgaz ve Tiyatro", "Rıfat Ilgaz ve Aydınlanma", "Yerelden Evrensele Rıfat Ilgaz", "Halkevleri ve Rıfat Ilgaz", "Rıfat Ilgaz'ın Yapıtlarında Eğitime Bakışı". Sempozyum bildiri özetleri, sempozyum sırasında kitapçık olarak dağıtılacak, sempozyum sonrasında bildiriler Çınar Yayınları tarafından basılıp yayımlanacak. (Ek bilgi ve başvuru için: Nurten Çakıroğlu: (0 366 215 09 00 / 8 Hat / Dahili: 141) / www.kmyo.ankara.edu.tr. e-mail: kmyoankara.edu.tr.

Cumhuriyet Kitap, 01.12.2005

Mehmet Saydur'dan "Biz de Yaşadık"
Bir Rıfat Ilgaz güncesi

M. EMİN DEĞER
_____________________________________________________

Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'dan sonra, işte bir yeni tür kitapla karşımızda Mehmet Saydur. Evet bu yeni tür bir günce. Anılar demeti denilemez bunlara. Bir günce denemesi, ama güncenin sahibinin değil. O'nun adına, ama onun sözleri ve yazılarını içeren bir çalışma.

*******

"Biz de Yaşadık"... Bir sitem kokusu var değil mi, bu iki sözcükte. Kimi kez, bir ya da bunun gibi iki sözcüğe bir yaşam sığar. Evet bir sitem taşıyor, feleğe bir kafa tutuş da var mı bilemiyorum. Ama yine de yaşama küsmeyen, acılardan çıkarılacak ders vermeye yönelik bir sitem var! Yaşama, belki de yeni anlamlar kazandıracak bir sitem!

Doğrusu, Saydur çok önemli bir iş başarmış. Bir ünlü yazarın yaşamından kesitler değil elimizdeki yapıt; onun kadar, bir dönemin siyasal ve sosyal yaşamından kesitler sunan ve bu kesitlerle o dönemi soruşturan bir çalışma. Hem de belgelerin kaynağına inerek. Kimi belgelerin tıpkı basımlarını sunarak. Yalnız bir yazın belgeseli değil, bir dönemin sosyal ve siyasal belgeseli gibi deyişim bundan. Rıfat Ilgaz'ın günlüğünden kesitler sunan bir yapıttan söz ediyorum. Ustanın "Biz de Yaşadık" sözcükleriyle yaşama bir sitem selamı yollayan, günlüğü diyebileceğimiz bir yapıttan ve onu yazan Mehmet Saydur'dan söz ediyorum. Saydur'un adını yine bir başka Rıfat Ilgaz belgeseliyle duymuştuk: Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'ı yazmıştı. Saydur, öğretmen; bir köylü çocuğu. Onu çok sevmemin nedeni, görevini devrimci bilinciyle yapması değil; yalnız iyi okuyan, özümseyen ve okunur bir kalemi olması da değil; daha fazlası var. Bir köylü çocuğu, ama köyünden, toprağından kopmamış olması benim için önemli. Belki onu değerli kılan da bu yönü bana göre. Bilir misiniz, her yaz Temmuz ayında 10-15 gün ekin biçmeye gider köyüne. İki sevimli kızı ve değerli bir öğretmen olan eşiyle. Babası ve anası onunla ne denli övünseler azdır. Ve bizler de, böylesi bir öğretmen yazarımız var diye övünmeliyiz.

Saydur'un Rıfat Ilgaz sevgisi, belki de oğlu Aydın Ilgaz'dan daha içten ve sıcak bir sevgidir. Bunu ustamız Ilgaz da sezinlemiş olmalı ki, bir mektubunda Saydur'a "Anılarımızı sen değerlendireceksin" demiş. Saydur da bunu bir görevin ötesinde kendine iş edinmiş.

Bir Günce denemesi
Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'dan sonra, işte bir yeni tür yazın betiği elimizde. Evet bir yeni tür günce. Anılar demeti denilemez kanısındayım. Bir günce denemesi, ama güncenin sahibinin değil. O'nun adına, ama onun sözleri ve yazılarını içeren bir çalışma. Bu nedenle de yanılmıyorsam yeni bir tür denemesi denilebilir, düşüncesindeyim.

Evet önce bir günce bu betik. Öyle ki, ustanın dünyaya geldiği günü bile içine alan bir günce. Bakın Ilgaz'ın ağzından o gün:

"Annemden duyduğuma göre, "derin kar"da dünyaya gelmişim. Derin kar Karadeniz kıyılarına 1910'da yağmış. Kimi evlerin saçaklarına kadar yükselmiş. Annem Şubat ayında bir Salı günü doğduğumu söylerdi. Karadeniz şivesine göre, Salı'ya, Saali dendiği için adımın Salih olmasını önermiş. Babam hadi oradan, Salı ile Salih'in ne ilgisi var" demiş.

Şu kısacık paragrafta bile bir yerel ağız, ad koymada babanın rolü, "derin kar" deyimiyle de bir bölgenin doğal bir olayı betimlemesiyle karşılaşıyorsunuz. Derin karın bölgeye ne zaman yağdığı da cabası.

Saydur bu anıyı ustanın yaşam öyküsü diyebileceğimiz Sarı Yazma'sından almış.

Dostu Asım Bezirci'yle yaptığı söyleşiden alınan şu satırlar, bir dönemin yaşam ve öğrenim koşullarını örnekliyor:

"İlkokulun son sınıfında olan Faruk ağabeyime güvenilerek, küçük yaşta okula yazdırıldım. Okulumuz bir tepenin üstündeydi. Yağmurlu günlerde tepeye ağabeyimin sırtında çıkardım..." Bir aile içi dayanışma, sevgi ve paylaşımın resmi gibi değil mi bu satırlar.

Nerde Kalmıştık'tan alıntıladığı şu satırlar, o yılların yokluğunu ve yoksulluğunu anlatan canlı bir tablo gibi geldi bana. Öyle ki, ressamın bir iki fırça darbesi yerine ustanın birkaç sözcüğü yer almış. "Kurtuluş Savaşı günlerinde sadece bir tek okul için üç saat gelirken, üç saat giderken altı saatini yolda geçiren arkadaşlarımız vardı."

Burada, ustanın kalemi kadar onu koca bir yapıttan cımbızla çekip aktaran düşünceye de selam durmak gerekmez mi?

Ya şuna ne dersiniz. Okula Başöğretmen olarak gelen Harbiyeli'nin etkisiyle, kırmızı fesi yere çalar, "başıma kalpak geçirdim ve oldum bir Kuvayı Milliye'ci. Bilmeden Osmanlı oluşum bitti, oldukça bilinçli bir Mustafa Kemal'ci oldum." der.

Ilgaz'ın yaşamından kesitler
Yine ustalıkla yapılmış bir seçim. Saydur, bunun gibi, bir yandan Ilgaz ustanın yaşamından kesitler verirken, bu seçkilerle, ustanın kaleminden yaşadığı bölgenin dilini, sosyal yaşamından kesitleri, 1940'larda başlayan düzenle olan savaşımını ve bunu bir yaşam biçimi olarak seçen bir aydının, halkı için nelere katlandığının belgeselini sunuyor. Rıfat Ilgaz, yaşamının bu yönünden hiç yakınmaz. Yakınmadığı gibi böbürlenmez de, insandır sonunda elbet kıvanç duyacaktır. İnsan olmasa insanları anlayabilir miydi? Bu düşüncemi, Saydur'u okuduktan sonra paylaşacağınıza inanıyorum.

1940'lı yıllar bir yandan Atatürk sonrasının sıkı düzenine, bitmiş olsa da İkinci Büyük Savaş'ın getirdiği sıkılığı da ekleyin. Ne düşlenir dersiniz, tam bir cendere düzenidir okur yazarlar için. Ama o sıkılığa, işkencede, cezaevinde ve sanatoryum-hastanelerde geçen yaşama karşın, Ilgaz'ı yıldıramazlar. Arkadaşları yılmayacaktır. Sabahattin Âli ve Aziz Nesin'le, Marko Paşa'yı çıkarırlar. Marko Paşa, hem düzenle hem de ABD emperyalizmiyle savaşır. Düzenin eli uzundur, gün gelir, bastıracak basımevi bulamazlar. Teksir makinesiyle çoğaltırlar. Bu kez kapatılır. Malum Paşa olarak çıkar. Kapatılır, Başdan olur adı. Kapatılır Ali Baba'yı çıkarırlar. Ama ödün vermezler düşüncelerinden. Ilgaz, üstelik yayının sorumlu yazıişleri müdürüdür. Bunun sonuçlarını bilir, bilir ama, o bir aydının sorumluluğundan kaçmaması gerektiğine inanır. Eşinin dayısına yazdığı bir mektupta bakın ne diyor. "Mimlenmiş bir gazetenin sorumluluğunu almakla karımın öğretmenliğine de zararlı olacağını biliyorum...":

Öyle bir yayın yaşamı vardır ki Marko Paşa'nın teksir makinesiyle çoğaltılan... 16'ncı sayısındaki şu notu okuyalım: "Hiçbir matbaa Marko Paşa'yı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir... günlük endişelere ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret gösteremeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır."

Marko Paşa'nın başlık üstündeki şu tümcesi bile zaman üstü bir mesaj taşır. "Fırsat bulabildiği zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi".

Ilgaz'ın son yılları
Günümüzün basın erlerine, kalemlerini ve düşüncelerini, milyonlarca dolara satanlara bir tokat gibi Saydur'un çalışması ve bu çalışmanın özü olan üç kalem ustasının yaşamı. Milli Emniyetçe öldürülen Sabahattin Ali'ye Rıfat Ilgaz ustaya, anıt insan Aziz Nesin'e selamlar.

İlk bakışta bir mizah dergisidir Marko Paşa ama, siyasal düzeni sarsan yazılar, şiirler, o yılların siyasal ve sosyal manzarasını seyrettirir bugün bile. Saydur, Ilgaz ustanın kaleminden, hem ustanın o mahrumiyetle, hastalıkla, polis izlencesi ve işkenceyle geçen yıllarını, hem de İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı sosyal ve siyasal sorunlarını, halktaki sorunlar dolu umarsızlığı belgeliyor.

Ve sonra Ilgaz'ın son yılları. Oğlu Aydın'ın sahip çıktığı baba olmanın tadını yaşadığı yılları. Bir kesit daha, ama o yıllardan. Kastamonu'da bir ödül töreni ilk kez devlet görevlilerince izlenmez. Ilgaz'a söylenir bu durum. Tepkisi tam Ilgaz'cadır. "Öyle mii!" der. "Hiç de sevinmedim doğrusu. Desene Rıfat Ilgaz, artık çaptan düştü. Görevliler bile ilgi göstermiyorlar."

Saydur'u bu çalışması nedeniyle yürekten kutluyorum.

Bu çalışmayla, Rıfat Ilgaz'ın halkına olan sevgisinin eserini ve dünya görüşünü öğrenmek, hem de hemşehrimiz olan Rıfat Ilgaz'ın günlüğünden, cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze uzanan, o çileli yılların, insanımıza nasıl bir yaşam sunduğunu, ama halkını seven bir yazın ustasının, halkına olan inancından ve halkından kopmadığını bilmek istiyorsanız, okuyun derim "Biz de yaşadık" adlı yapıtı.

Siz de bir başka yazın ustasının, İlhan Selçuk'un, Ilgaz için dediği şu sözlerin kanıtını bulacaksınız, bu çalışmada: "...Ilgaz'ın Türkiye'ye yaptığı en büyük iyilik, bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini göstermesidir."

Biz de Yaşadık, yalnız onurlu bir yaşamdan kesitler sunmuyor, basın etiğinin ne olması gerektiğinin de örneğini veriyor.


Biz de Yaşadık / Mehmet Saydur /Çınar Yayınları / 181 s.

Cumhuriyet Kitap, 29 EKİM 1998

Rıfat Ilgaz'ın yaşamı ve tüm şiirleri
'Yine sükût bulmayan denizler gibi taştım...'

Hasan AKARSU
______________________________________________________

Rıfat Ilgaz, yalın, açık, akıcı bir dille yazdığı şiirleriyle, toplumcu gerçekçi çizgisiyle, yergileriyle, onurlu sesiyle halkımızın yüreğinde yaşıyor.

*****

Ozan, yazar Rıfat Ilgaz, 7 Mayıs 1911'de Cide'de doğar. Eylül 1917'de ilkokula başlar. Ekim 1923'te Terme'de ilkokulun altıncı sınıfındayken sıtmaya yakalanır. 1924'te ortaokulu ablasının yanında okumak için Kastamonu'ya gider. 27 Temmuz 1927'de, ilk şiiri "Sevgilimin Mezarında" adıyla yayımlanır. 1930'da Kastamonu Muallim Mektebi'ni bitirir. 1934'te askerlik görevini yaptıktan sonra Akçakoca'da eski görev yaptığı okuluna atanır ve Ilgaz soyadını alır. Ekim 1938'de tüberküloza yakalandığı için İstanbul'da Yakacık Sanatoryumu'na yatar. 1940'ta Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okumaya başlar. 1943'te ilk kitabı 'Yarenlik'i kendisi bastırır. Şubat 1944'te sıkıyönetim kararıyla "Sınıf" adlı şiir kitabı toplatılır. 14 Mayıs 1946'da TSP açılır ve Aziz Nesin'le birlikte işçilerin istekleri üzerine "Marko Paşa" adlı gazeteyi çıkarırlar. Eylül 1948'de "Yaşadıkça" adlı şiir kitabı Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır. Ocak 1953'te "Devam" adlı şiir kitabını kendisi bastırır. 23 Şubat 1956'da İlhan Selçuk'un yönetiminde çıkan haftalık "Dolmuş" mizah gazetesinde yazmaya başlar. Mayıs 1957'de "Hababam Sınıfı" yazılarının bir bölümünü kitaplaştırır. 1959'da Gar Yayınları'nı arkadaşı Suavi ile birlikte kurup "Bizim Koğuş" adlı kitabını yayımlar. 27 Mayıs 1960 Devrimi ile sürgünden kurtulur. Eylül 1968'de Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin üyesi olarak Taşkent'teki toplantıya Oktay Akbal ile birlikte katılır. Ekim 1968'de Sofya'ya Şairler Bayramı için gider. 1969'da "Hababam Sınıfı" İstanbul Tiyatrosu'nda sahnelenir. 1974'te anılarını içeren romanı "Karartma Geceleri" yayımlanır. 31 Mayıs 1981'de gözaltında Kastamonu'ya getirilip sorguya çekilir. 1 Haziran 1981'de "hasta" tanısı konulur, 2 Ağustos 1981'de Daday Ballıdağ Sanatoryumu'ndan ayrılır. 6 Aralık 1982'de İstanbul Şan Müzikholü'nde, "55. Sanat ve 70. Yaş Günü" kutlanır. 1982'de "Yıldız Karayel" romanıyla "Orhan Kemal Roman Armağanı"nı ve "Madaralı Roman Ödülü"nü alır. Kitapları ardı ardına yayımlanır. 2 Mayıs 1991'de, Kastamonu Belediye Encümeni tarafından öğrenci olarak oturduğu sokağa "Rıfat Ilgaz Sokağı" adı verilir. 19 Kasım 1991'de son şiirini yazar. 6 Ekim 1993'te Kültür Bakanlığı tarafından Bakırköy Kütüphanesi'ne Rıfat Ilgaz adı verilir. Haziran 1993'te, Ankara'da düzenlenen bir törenle "Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü"nü alır. 2 Temmuz 1993'te akşamüstü Sıvas olaylarını öğrenir ve 7 Temmuz 1993'te Sıvas yangınının yakıcı sıcaklığına dayanamayıp aramızdan ayrılır. (Mehmet Saydur'un "Biz de Yaşadık" kitabından yararlanarak.)


Rıfat Ilgaz, şiir anlayışını belirtirken, ozanın "topluma yeni biçimler" veren işçi sınıfının yanında yer almasının önemini vurguluyor ve "Gerçekliğin yeni biçimlerini" yaratmak ödevini anımsatıyor: "Şair, toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de değiştirip oluşturacaktır... Şair, coşku ve hayranlık yaratan kişidir... Şiir bir uyarlık işidir..." (Militan Dergisi, Haziran 1976)

"KİTAPLARDAN ÖNCESİ"

Rıfat Ilgaz'ın "Kitaplardan Öncesi, 1927-1940" dönemi şiirlerinin kimilerinde hece ölçüsünü kullandığı ve duygusal bir anlatıma yaslandığı gözleniyor: "Yine sükût bulmayan denizler gibi taştım... (s. 13) Anladım dinmeyecek artık bu deli rüzgâr/ Sen bu akış önünde yanacak söneceksin/ Ümitsizlik, üzüntü ve sonra hatıralar,/ Yollarında eserken bir sabah döneceksin. (s. 14) ... Bir korkudur bakışlarımda eksilen zaman... (s. 15)... Silinir altın ışıklarla boşluk/ Dağılır üzüntü yorgun başımdan/ Açar fidanda ansızın tomurcuk/ Sen misin, mevsim mi gülen saksımdan?" (s. 17) Ozan, zaman, ışık, düş, mevsim, aşk vb. izleklerin yer aldığı şiirlerinde, sese de önem veriyor. İçinde, benliğinden başka akışlarla, çılgın ışıklarla, ufukların sesiyle yaşarken, güneşin battığı yerde zamanın kan ağladığını düşlüyor. Kimi şiirlerinde umutsuzluğunu yansıtıyor: "...Kalmadı hatırası sularda dalların/...Söndü mü, akisleri yüzlerde sevincin?/...Uçurdu leyleklerini asırlık çınar/ Üç mevsimin yıkandığı göller bulanık. (s. 29)... Kilitli bütün sevgilerim/...Herkes kendi asmasının altında/ Ve çok uzaktadır uzandığım dallar." (s. 31) "Kasabamız" şiirinin başlangıç dizeleri bile, ozanın ne değin duyarlı olduğunu kanıtlıyor: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı..." (s. 35)


Ozanın "Yarenlik" (1943) şiirlerinin anlatıma, olaylara yaslandığını söyleyebiliriz. Uykusunu işçilere bırakan, erken kalkacakların uyandırılmamasını isteyen ozan, "yarenlik" ediyor, yoksulluğun sıkıntılarını, işçilerin acılarını yansıtıyor: "Kasnağından fırlayan kayışa/ kaptırdın mı kolunu Alişim!/ Daha dün öğle paydosundan önce/ Zileli'nin gitti ayakları./ Yazıldı onun da raporu:/ 'İhmalden!'"...(s. 47) Küçük işler peşinde altmış üç yılını mum satıp kürek çekerek geçiren babasının bir dikili çöpü bile olmayışını söylüyor Rıfat Ilgaz. Yaşadığı ortamdaki insanların tüm acılarına tanıklık ediyor. Seferberlik ekmeğiyle büyüyen biri olarak dayanıksızlığını benimsiyor.


Ozan, "Sınıf" (1944) kitabındaki şiirlerinde de olaylara yaslanıp öyküsel anlatıma ağırlık veriyor. Öğrencilerini ekmek peşinde çalışırken gören öğretmenin gözlemlerine tanık oluyoruz: "Yoklama defterinden öğrendim sizi/ Benim haylaz çocuklarım!/ Sınıfın en devamsızını/ bir sinema dönüşü tanıdım,/ Koltuğunda satılmamış gazeteler..." (s. 65) Onun anlattığı çocukların, ayağında sağlam pabucu, sırtında ceketi yoktur. Bundan dolayı sıkılmalarını istemiyor: "...Ne var bunda sıkılacak/ Utanmak bize düşer çocuğum!/ Eğer çalışmadığın içinse/ Bildiklerin sana yeter,/ Notun önceden verilmiş/ Bilmediğin şahıs zamirleri olsun!" (s. 67) Ozan içinden geldiği halkının sıkıntılarına ortak oluyor. Yoksulken özgür olunamayacağını vurguluyor.

"YAŞADIKÇA"

"Yaşadıkça"da (1948) önceki şiir çizgisini sürdüren ozan, anlatıya yaslı şiirlerinde, çevresindeki haksızlıklara, çelişkilere değiniyor. Gelir dağılımındaki dengesizlikleri, sanatoryumda yaşadıklarını alaylı bir biçimde yansıtıyor. Çocukluğunu anlatıyor: "Ben de düşkündüm oyuna,/ Ben de kumları avuçlar/ Kazardım tırnaklarımla toprağı./ O zaman da çocuklar oynardı,/ Ama benzemiyor bütün oyunlarımız./ Gezdirdim ceplerimde şıkır şıkır/ deniz kokulu taşları,/ En güzellerini topladım/ Midye kabuklarının..." (s. 133) Ozan, oğluna "yeni vurgunlar bekleyen/ arsalardan başka oyun yeri" olmadığını söylüyor ve yaşama sevincini arttırmak için şiirler vereceğini belirtiyor. Onun şiirlerinde yaşama sevincini buluyoruz.


"Devam"da (1953) daha etkileyici, daha çarpıcı bir söylemle karşılaşıyoruz: "Bu ayaklar benden hesap soracak,/ Bir düşüncenin peşinde dolaştırdım/ Sokak sokak... (s. 159) Önce şiirde sevdim kavgayı/ Özgürlüğü kelime kelime şiirde./ Mısra mısra sevdim yaşamayı,/ Öfkeyi de sevinci de... (s. 161) "Üsküdar'da Sabah Oldu"da (1954) öyküsel anlatımını sürdüren ozan, "Soluk Soluğa"da (1962) daha etkileyici dizelerle çıkıyor karşımıza: "Tükeniyoruz boyuna tükeniyoruz/ Bir lodos kalktı mı güneyden/...Sevdik mi seviyoruz ölesiye/ Öfkelendik mi öfkeleniyoruz... (s. 234) Leylakları getiriyorsun bana güneşli bir gün/ Onu saçlarından topladığın belli/ Bir leylak bahçesisin karşımda/...Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki/...Yaprak yaprak gelişiyorsun/ Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine/ Ölümsüz bir mevsim oluyorsun" (s. 235) Ozanın mutluluğu sevdiğine bağlı. "Sevince alabildiğine" sevmekten yana: "Sevince alabildiğine sevmeli/ Yoksun sevgilerle değil böyle/ Bir elmayı dişler gibi diri diri/ Ama genç ama ak saçlısın/ Evrene bir şey katmalı sevdin mi" (s. 239).

"KARAKILÇIK"

"Karakılçık"ta (1969) şiirsel yoğunluğun arttığı gözleniyor. Eluard'ı anımsatan bir söyleyişle karşılaşıyoruz: "...Yollar kesilmiş alanlar sarılmış/ Tel örgüler çevirmiş yöreni/ Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende/ Benden geçti mi demek istiyorsun/ Aç iki kolunu iki yana/ Korkuluk ol" (s. 242) Yurt güzelliğinde dokunan halıların ayırdında olan ozan, gençliğe özgürlüğe doğru boy atmasını salık veriyor. "Uzak Değil"de (1971) haklıdan yana olup halkınca sevdiğini söylüyor: "...Sevdim haklıdan yana olmak için/ Çalışıp ezilenden senden yana/ Sevdim aldığım soluğu hak etmek için/ Ama sevdim halkımca" (s. 258).


"Güvercinim Uyur mu?"da (1974) "sömürgen cami güvercinleri" yerine, "kurşun buğusu güvercinleri" sevdiğini, dirençliden, çalışkandan, dövüşkenden yana olduğunu vurguluyor. Kendisini de "Güneş ülkesinin çocuğu" olarak nitelendiren ozan, güneşi bulutların ötesinde bıraktıklarını söylüyor. Simitsiz büyüyen çocukları anımsatarak, ulusça, çekirge sürülerinin beslenmesini kınıyor. Rıfat Ilgaz, "bir ayçiçeği güneşte tek başına", "karanlık sularda güneş", şiirimizin, insanlığımızın yüz akı.


"Kulağımız Kirişte" (1983) kitabındaki şiirler ozanın yaşlılık dönemini yansıtıyor: "Yaşlılar adına konuşmanın tam zamanı/ Kütükte yaşı yetmişlerin arasındayım.../ Yaşlandıkça azıyor romatizmalarımız/ Bir günümüz bir günümüze uymuyor,/ Artıyor ağrılarımız sızılarımız/ Kapıya kim vuracak belli olmaz,/ Kulağımız kirişte olmalı." (s. 279-280) Birinci Dünya Savaşı'nın, Çanakkale Savaşı'nın acılarını, gidip dönemeyenleri, Cide yöresindeki kızların yazgılarını, uygarlıkta bir arpa boyu yol alamayışımızı yansıtırken gençliğinin geçişine de yanıyor: "...Ne gazeteler para ediyor şimdi/ Ne de boş şişeler.../ Etse de kulak asma!/ Ayakta bile dikilemezsin/ Koltuk meyhanelerinde/ Kaç para eder!" (s. 296) Tüm acılara, tüm övgülere, ezenlere karşı direnmeyi bilen ozan, günü gelince "canını dişine takıp / soluk almak için bile" direnmeyi öğütlüyor. "Sevgiden yana olanların", defnelerin ölmezliğini haykırıyor.

"ÇOCUKLARIMIZIN BAHÇESİNDE"

"Çocuklarımızın Bahçesinde"de ozanın 1981 yılında yazdığı şiirler yer alıyor. Çocukluğunda çevirdikleri çemberlerin, uçurdukları uçurtmaların yitişine üzülürken, şimdilerde çocuklara oyun alanları bırakılmadığını söylüyor. Bırakılan bunca yük, bunca borç değil mi: "...Kuş değil ya çocuklarım,/ Böcek bile olamazsınız!/ Bunca yük, bunca borç/ Omuzlarınıza vurulmuşken/ Hem de doğar doğmaz.../ Kanatlanamazsınız!" (s. 310) Rıfat Ilgaz, çocuklarına, torunlarına Karadeniz'den payına düşeni bırakıp gideceğini vurgularken ne değin engin gönüllü olduğunu da kanıtlıyor: "Geride kalanlara ne bırakacağım,/ Çocuklarıma,/ Onların da çocuklarına?/ Olsa olsa/ Karadeniz'den payıma düşeni/ Beş on evlek yer gökyüzünden..." (s. 312)


"Ocak Katırı Alagöz" (1987) kitabı, ozanın son dönemde yazdığı şiirlerinden oluşuyor. Hipokrat Yemini'ni tutmayan doktorları, savaşa neden olan insanlığı eleştirirken barıştan yana olmanın güçlüğünü vurguluyor ve çocuklar için yazdığını söylüyor: "Sınıf'ın ozanıyım mimli/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü./ Kim ne derse desin,/ Çocuklar için yazdım hep" (s. 326). Rıfat Ilgaz, Türkçenin güzelliğini, dil sevgisinin ululuğunu anlattığı dizeleriyle şiirimize damgasını vuruyor: "...Bak devrim ne güzel!/ Barış, ne güzel!/ Dayanışma, özgürlük.../ Hele bağımsızlık!/ En güzeli sevgi!/ Sev Türkçeni çocuğum,/ Dilini sevenleri sev!" (s. 327).19.11.1991'de yazdığı son şiiri, ozanın "berceste mısraı" olup insanlık için yaşadığının en güzel kanıtı: "Elim birine değsin/ Isıtayım üşüdüyse/ Boşa gitmesin son sıcaklığım!" (s. 335) Rıfat Ilgaz, yalın, açık, akıcı bir dille yazdığı şiirleriyle, toplumcu gerçekçi çizgisiyle, yergileriyle, onurlu sesiyle halkımızın yüreğinde yaşıyor.


(*) Bütün Şiirleri/ Rıfat Ilgaz/ Çınar Yayınları/ Ağustos 2004/ 376 s.

Cumhuriyet Kitap, 13.04.2006


Posted: 02:48, 2006-10-11

<- Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa ->