ŞAİRİN KEDİSİ
Adnan Binyazar ŞAİRİN KEDİSİ _____________________________________________________ Sayfa: 152 ISBN 975-07-0546-7 Baskı Tarihi: Eylül 2005 Etiket: 7,50 YTL TÜRK YAZARLARI
YOL DÜŞLERİ
Otobüs terminalden ne zaman ayrıldı, nasıl ayrıldı; kendimi yollarda buldum. Kulağımda otobüsün tekdüze vınıltısı. Başka ses yok. Görüntü de yok. Kilometrelerce sonra, eskiden küçük bir yer olduğu izlenimi veren kent yıkıntısına varınca sesler duydum, görüntüler gördüm. Söğütler bahar yeşili ipiltilerinden soyunup yaz sıcağının sarı yeşiline çoktan bürünmüş. Kentin ortalarında, türü belirsiz ağaçların yaprakları toz içinde. Türünü yitirmesi ne kötü, doğanın! Ağacın ağaçlıktan, hayvanın hayvanlıktan çıkması... Kanatlının kanatsız, kanatsızın kanatlı olması... Gözlerin tırnak uçlarında, tırnakların gözbebeklerinde parlaması...
Alanya yollarındasın. Yaz ortasında, yüreğinin besler damarında ipildeyen bahar yeşili seni bekliyor. Yapraklar esen yelde titreşirken Alanya’ya gireceksin... Kulağını ver, ağaç damarlarında özsuyun akışını duy. Dal uçlarının parlak yapraklarında gün aydınlığını gör; ağacın türü tür, hayvanın boynuzu yerinde, böceklerin kanatlısı kanatlı, kanatsızı kanatsız... Gözler tırnak uçlarında, tırnaklar gözbebeklerinde değil... Mavinin mavisi, nar kırmızısının kırmızısı, yeşilin sonsuzu karşılayacak seni. Zaman geçirmeden bir taşın üstüne otur; taze dal uçlarından uçuçböceklerinin yumurtadan en yeni çıkmışını tut, elinde gezdir; böcekçiğin saydam, kara benekli kırmızı sırtını okşa; dilek dile, ‘Uç böcek! Uç!’ de, uçurt parmak uçlarından. Göğe mi yükseldiğine, dala mı konduğuna bakma; kara tüyden ayaklarının salınışını gözle! Elini kapama, açık tut, bekle; göreceksin, geniş kalçalarını oynatarak geri dönüp elinin üstüne konacak. ‘Dileğim tuttu! Dileğim tuttu!’ de, bağır! Şairin, ‘Ellerime hanımböcekleri konuyor, / Ne şeker şey onlar. / Uç böcek, uç böcek diyorum, / Uçuyorlar.’1 dizelerini unutma!
Otobüs, içinden geçeceğimiz kasabanın yollarında yavaşlarken arkasında toz bırakıyor. Sineklerin konup kalktığı bir dükkânın önünde çuffff! diye duruyor. Yolcu indirecek, bulabilirse yolcu alacak. Kocaman bir ‘Akçadağ’ adı çarpıyor gözüme kapının üstünde. İnsanı az bu yol kıyısında, Coca-Cola’sıyla, Fruko’suyla, yüz türlü bisküvisiyle, içini dışına taşırmış bir bakkal dükkânının adı olmuş ‘Akçadağ’. Vitrinde bir de küçük bayrak asılı. Yerinden hoşnut olmayanların boynu büküklüğüyle, dalgalanmadan, öyle duruyor. Coca-Cola kasalarının hemen yanında, uykusunu alamamış, kolları çöpten bir çocuk, yem arayan kuşlara bakıyor. Yem atmıyor, onların anlayacağını sandığı bir dille, önceden atılmış yemin yerini gösteriyor kuşlara. Kuşlar da anlamış gibi, çocuğun ellerini izliyor, buldukları yeme gaga sürtüyorlar. Otobüs durmuş, uzak yerlerden cicili bicili insanlar gelmiş; umurunda değil çocuğun. Yanaklarını saran kıvrık bıyıklarıyla yüzü kapkara bir adam, ellerini dükkân kapısının iki yanına dayamış, ortalarda görünmeyen birine sesleniyor. Sesine ses veren olmuyor. Kısık gözlerini daha da kısıyor. Kaşlarıyla birleşince kısılan gözlerinde ışık sönüyor. Işığı tükenmiş gözleri, parmak kalınlığında simsiyah bir çizgi. Gözü var; gözsüz bakıyor. Onu ekmek derdi Akçadağlardan aldı bu ıssız yol kıyısına oturttu diye mi yüzünde gülmenin, hüznün izi kalmamış!.. Yüz değil onunki, keskin dişlerin kart bir sığırın kabasından koparıp kafasının önüne yapıştırdığı lop et parçası. Acı çekme, yaşam belirtisidir. O bile yok. Yolcu gelmiş, alışveriş etmemiş, o da umurunda değil. Adam, acı içinde acısız. Çocuk kuşlarıyla, adam, sesini duyuracağı biriyle... Biri, kim? Yok, biri diye biri yok! Ellerini yanında sallandırıp karnını şişirerek dükkâna yaklaşan kadın mı, biri?.. Sesini duyurmak istediği o mu?.. Otobüsten inip, sigaralarından hiç değilse iki nefes daha fazla çekmek isteyen yolcular, şoför yardımcısının, ‘Dışarıda yolcu kalmasın!’ uyarısıyla sigaralarını söndürürken, kadın, kapıda duran kapkara adama bir şeyler söylüyor. Adamın etten yüzünde hiçbir kıpırdanma olmuyor. Çocuk, yem bulacakları yerleri gösterirken kuşlara, yolcular kaçırma telaşıyla otobüse atlıyorlar. Motor sesini duyan kuşlar pırrrr diye dört bir yana uçuşuyor.
Yıllar önce... Alanya’da, eşimle, dibinde çakıl taşlarının parıldadığı suyun gözesindeyiz. İkimiz aynı anda ayaklarımızı suya daldırıyoruz. Suya vuran gün ışığının aydınlattığı çakıl taşlarından ayırt edilemeyecek denli parlak balıklar dolaşıyor parmak uçlarımızda. Az bulunur bir yiyeceğin önlerine konulduğunu sanmış olmalılar. Suda irileşmiş ayaklarımıza dokunup, bir şey koparamadan uzaklaşıyorlar. Acısı duyulmadan yok olup giden her şeyin yerinde durduğunu sanıyoruz; belki de kendilerince ne çok şey koparmışlardır?.. Önce gelenler de, yenileri de, aynı şeyi yapıyorlar; parmak uçlarımıza dokunup dokunup kaçıyorlar... Ayaklarımızın üstünde su kabarcıklarından tüyler bırakıyorlar kaçarlarken. Suyun içindeki ayaklarımız balık olup soluk mu alıyor; soluk almıyorlarsa, suyun yüzünde yükselip dağılan bu kabarcıklar nerden çıkıyor?.. “Oh, ayaklarım nasıl dinlendi!..” diyor eşim; su gülüşlü sevgilim! Suyun yüzünde ışık yalımı gibi dağılıyor sesi. Kirpik uçlarından deniz temizi bakışlar yayılıyor... Ayaklarını oynatınca, bize yönsüz görünen bir yöne doğru kaçışıyor balıklar. Ellerini suya daldırıyor, gülüşü suyun aydınlığında ışıyor. Suya eğiliyor; balıkları tutmak için değil; kabarcıkları avuçlayacak... İki eliyle bir havuz oluşturuyor suyun içinde, “Gelin, avuçlarıma dolun!” diyor balıklara. Çağrıyı duymuşçasına, onun sevebileceği küçüklükte, serçe gagası kadar bir balıkçık, avuçtan havuza giriyor. Elini oynatınca fırt kaçıyor. Kaçarken ardında küçük kabarcıklar bırakıyor. Çok sürmüyor, saydamlaşıp sönüyor kabarcıklar. Balıkçık, renkli taşlardan yapılmış sarayında gözden kayboluyor. Çok geçmiyor, bir taşın aralığından saydam burnu görünüyor. “Yerim seni yerim, küçük balık, yerim seni!” diye seviyor onu, eşim; “Gel dudaklarıma değdir pembe kanatlarını, tırnaklarımı dişle...” diyor. Bacaklarından pembelikler akıyor suya; pembelik, çakıl taşlarının aydınlığına, balıkların saydam kanatlarına sürünüyor. Balıklar onun pembe rengini alıyor. Pembeliği tutmak geçiyor içimden. Elimi uzatıyorum. Parmaklarım kaygan bacaklarına değiyor. Nasıl dalgalanıyor yüreğim, ah! nasıl yerinden oynuyor!.. Bacaklarından ellerime bulaşan pembelikler suya karışıyor. Suya karışıyor da, güzelliğin ellerimdeki o pembe rengi ne?.. (...)
2005'TE ROMAN 1
Ali Teoman, Bir Garip Cindi Zümrüdüanka Aliyar Dengiz, Baba Oğul ve Hayal Armağan Tunaboylu, Resim Cinayetleri Barbaros Devecioğlu, Otoyol Kenarında Yanan Ateşler Can Kozanoğlu, Acemi Eğitimi Cihangir Artun, Dön Evine Bırak Esrarı Erdal Erkut, Asala'dan Bir Kız Sevdim Erkut Deral, Kötü Ölü Halide Eşber, Her Şey Seninle Hamdi Koç, İyi Dilekler Ülkesi İnci Aral, Taş ve Ten Levent Mete, Rika'nın Beyninde Mario Levi, Lunapark Kapandı Mehmet Faraç, Son Gâvur Murat Menteş, Dublorün Dilemması Mustafa Akgün, Ağrı'da İki Mevsim Mustafa Karnas, Çürük Elma Operasyonu Müzeyyen Yılmaz, Kod Adı: C.E.Y.D.A Necati Göksel, Kara Kadife Olcay Önder, Gölgedekiler Piraye Şengel, Hayal Tutulması Rıza Kıraç, Düşmüş Erkekler Masalı Selçuk Altun, Annemin Öğretmediği Şarkılar Tahsin Yücel, Kumru ile Kumru Tayfun Pirselimoğlu, Şehrin Kuleleri Tuna Kiremitçi, Yolda Üç Kişi
Murathan Mungan
Elli Parça
Kapak ve Grafik Tasarım: Bülent Erkmen
Kitabın Baskıları: İlk Basım: Temmuz 2005
Murathan Mungan’ın üzerinde çalıştığı kitaplardan elli parçayı bir araya getiren özel bir kitap Elli Parça. Okura yazarın çalışma masasının üzerini gösteriyor, yazarın bugününü paylaşmaya davet ediyor. Kitapta farklı edebi türlerden parçalar var: hikâye, şiir, roman, oyun ve deneme. Bugün Elli Parça'yı vareden, ileride ise birer kitap olarak okuyacağımız dosyalar şu başlıkları taşıyor: Şairin Romanı, Harita Metod Defteri, Sayfadaki Gibi, Yedi Kapılı Kırk Oda, Stüdyo Kayıtları, Belki Birkaç Şarkı, Eldivenler Hikâyeler, Kadından Kentler, Aşk, İkinci Hayvan, Şiir Kitabım. Elli Parça, 2005 yılı için yapıldı. Tasarımı Bülent Erkmen tarafından gerçekleştirildi. Sonraki yıllarda baskısı yenilenmeyecek. Parçalar çalışma dosyalarına geri dönecek.
İÇİNDEKİLER
Şairin Romanı Harita Metod Defteri Tren Sayfadaki Gibi Sayfadaki Gibi Yedi Kapılı Kırk Oda Kan Kalesi Hamlet İle Hitler Stüdyo Kayıtları Duvardaki Testi Dev Ve Veronika Parça Ve Bütünlük Belki Birkaç Şarkı Bazı Başka Türlü Kadınları Severim Ben Kavun Acısı Bana Yarın Sor O Benden Önce Yanımdan Geçip Gidiyorsun Kaybedecek Şeyler Affetmedim Eldivenler, Hikayeler Eldivenler Kadından Kentler Adana Sıcağında Erguvanlar Sinop’a Gelin Giden Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi Aşk Uzun Yol Uyku Kedi Ve Motosiklet Puhu İçin Fal Hikaye Cam İkinci Hayvan Yabancının Uçurtması Borges Varoşu Pas Çekirdeği Bira Örümceğin Eteklerinde Tam İsabet Insomnıa Buz Venüs Ejderlerin Diliyle A Harfi Pembe Örümcek Kara Star Para Bir Oy Şiir Kitabım I II III IV
ISBN 975-342-527-9 15X24 cm., 550 s.
Yazar Hakkında İçindekiler Okuma Parçası Eleştiriler Görüşler
Etiket fiyatı: 20,00 YTL (20.000.000 TL) %25 indirimli: 15,00 YTL (15.000.000 TL)
Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981 Taziye, 1982 Kum Saati, 1984 Son İstanbul, 1985 Sahtiyan, 1985 Cenk Hikâyeleri, 1986 Kırk Oda, 1987 Lal Masallar, 1989 Eski 45'likler, 1989 Yaz Sinemaları, 1989 Mırıldandıklarım, 1990 Yaz Geçer, 1992 Yaz Geçer - Özel Basım, 1992 Geyikler Lanetler, 1992 Mahmud ile Yezida, 1992 Bir Garip Orhan Veli, 1993 Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993 Omayra, 1993 Kaf Dağının Önü, 1994 Metal, 1994 Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996 Li Rojhilatê Dilê Min, 1996 Paranın Cinleri, 1997 Başkasının Hayatı, 1997 Dağınık Yatak, 1997 Dört Kişilik Bahçe, 1997 Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997 Mürekkep Balığı, 1997 Başkalarının Gecesi, 1997 Metinler Kitabı, 1998 Üç Aynalı Kırk Oda, 1999 Meskalin, 2000 Çocuklar ve Büyükleri, 2001 Soğuk Büfe, 2001 Erkekler İçin Divan, 2001 Yüksek Topuklar, 2002 7 Mühür, 2002 Yazıhane, 2003 Timsah Sokak Şiirleri, 2003 Yabancı Hayvanlar, 2003 Çador, 2004 Bir Kutu Daha, 2004 Beşpeşe, 2004 Erkeklerin Hikâyeleri, 2004 Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004 Eteğimdeki Taşlar, 2004
Bu kitap hakkında yazmak için
Bu yazıyı bir arkadaşınıza göndermek için
Gönderilecek e-posta adresi
Sizin e-posta adresiniz
Elli Parça’nın ilk bölümü olan Şairin Romanı’nın ilk parçası “Koku”, s. 6-15
Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda, o sabah, Anakara’nın, güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârının o tanıdık kokusuyla uyandı; sakız kokan kendine özgü bu kokuyla birlikte, Bendag’ın kendinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı. Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu. Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmamış ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti. Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu, taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama, gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle; kokuyu, içine, ta içine derin derin çekti. Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey, şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş, ufuk çizgisinde kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın telleri, kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu. Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla, körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları… Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar, sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı. Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı. Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında. Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek, parmaklarının ucuna basa basa, kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu. Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile, her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır, her şey birdenbire dünyanın yaratıldığı ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu. "İyi şiir, doğa gibidir," derdi ilk ustası, "En çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu, şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; oysa ilk ustalar, ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç, onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden gün ışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından. Sabahın serinliği içine işliyordu, şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında, şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara’nın kuzeydoğusundan, güneybatısına, aylarca süren bir yolculukla. Koskoca Anakara’yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti. İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu, güneybatı körfezindeki, o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti. Eğilip üstü açılan bir miçonun üstünü örtüyor usulca. Başı öne düşmüş, azıcık öne kaykılmış bir diğerini uyandırmadan hafifçe doğrultuyor. Sabahları herkesten önce kalkmayı çok seviyor. Bunu hep sevdi; herkesin uykuda olduğu sabahın erken saatlerinde kalkmayı, bir alışkanlık, bir tutum haline getirmeyi ilk ustası öğretmişti ona. "Şairlerin dünyaya hâkim olacakları saatler, herkesin uykuda olduğu saatlerdir," derdi ustası. "Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Dünyanın saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde, zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü, paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır, her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. Nesneler de gizlenir, esinler de. Kelimelerin yalnızca bir anlamı vardır gündelikte. Oysa, dünyanın uykulu olduğu saatlerde, dünya da, doğa da, nesneler de, kendilerini daha çabuk ele verirler. Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan dünyayla söyleşmek için. Sözcüklerin ilk günkü anıları, en iyi öyle anımsanır, öyle anlaşılırlar." İlk ustasının öldüğünü öğrendiğinde, bu sözlerin anlamını kavrayacak yaşa gelmişti; Zamanın bilgisiyle tanışmaya başlamıştı bile. O, kadırganın burnunda bembeyaz köpüklerin seyrine dalmış, ömrüne dağılmış dağınık anıları, ilk ustasının bilgece sözleri ve ince ince esen körfez rüzgârı arasında savrulup dururken, yavaş yavaş, uyananlar, gemi adamları, küpeşteye, güverteye çıkar olmuşlardı. Herkesin yüzünde uykulu bir aydınlık vardı. Körfezin yumuşak meltemi, hırçın denizleri aşarken, dev dalgalar, yırtıcı rüzgârlarla boğuşmaktan yüzleri kararmış, asık suratlı kavgacı denizcileri yumuşatmış; iklim, onlara kendi ruhunu vermeye başlamıştı bile. Zaten güneybatının, iklimi gibi insanları da, her zaman yumuşak, aydınlık ve ılımlıydı. Az sonra, uzun seferler sonrasında karaya çıkan her gemide görülen o telaşlı sevinç yaşanmaya başlayacaktı. Herkes yumuşamış, bütün yüzler ışımıştı. Bütün öfkeler, hırslar, kavgalar ve dargınlıklar unutulmuştu ya da öyle görünüyordu. Herkesin gözü, "Kara göründü!" diyebilmek ve ilk sevinç çığlığını atabilmek için ufuktaydı. Bir maymun kadar çevik ve becerikli miçolar, sık sık seren direklerine tırmanıyor, ellerini gözlerine siper ederek boydan boya ufku tarıyorlardı. Aylarca açık denizde yalnızca denizle değil, çağlayan şiddetinde yağmurlarla da boğuşarak çalkalanıp durmuşlardı. Uğradıkları limanlarda fazla eğleşememişler, korsan gemilerinin saldırı ve yağmasından korunmak için, birkaç kez yolu uzatmak zorunda kalmışlardı. Ayrıca açık deniz, onlara hiç iyi davranmamış, azgın dalgalar, dinmeyen fırtınalar ortasında tehlikeli sayılabilecek umutsuz geceler ve kor sıcağı gündüzler yaşamışlardı. Anakara’yı hiç göremeden denizin ortasında ölüp gideceğini kaygıyla düşündüğü zamanları olmuştu Bendag’ın. Şimdiyse, giderek artan, arttıkça da baş döndüren o sakız kokusuyla körfez rüzgârı, sanki artık bütün tehlikelerin geride kaldığını, bu yolculuğun sonuna geldiklerini, Anakara’ya ayak bastığı günü görebileceğini ve yurdunda huzur içinde ölebileceğini söylüyor ona. Hatta kendine bile açıkça dillendiremediği sinsi bir duygu, daha uzun yıllar yaşayabileceği umudunu bile için için besliyor. Az sonra geminin bordasına konan şaşkın bir Karakuşu da bunu doğruluyor. Hep kalabalıklar halinde uçan bu pembe-beyaz tüylü sevimli canlılara Gemi Karşılayan da denirdi. Sevimliliklerini, şaşkın bakışlarından, şeker pembesi renklerinden, uçuşlarına bir paytaklık katan kocaman kanatlarından, bir kedi kadar meraklı oluşlarından ve o şirin sarsaklıklarından alırlar. Kadırganın bordasına konmuş şu Karakuşu daha yavruydu belli, dünyayı ve denizi keşfetmenin bu tatlı şaşkınlığı ve merakıyla, anlaşılan diğer kuşların arasından koparak denize biraz fazla açılmış, bu kadırgayı görünce de konmadan edememişti. Onca yıl sonra yurduna dönen bu kocamış Bilge Şairi, karaya, göğe ve denize gözlerini yeni açmış şu şaşkın Karakuşu yavrusunun karşılamasında, kaderin sevimli ve gizli bir şakasını buldu Bendag. Bu, son deniz yolculuğuydu onun. Bir daha denize açılmayacaktı, bir daha hiçbir yere gitmeyecekti. Çok yıllar önce gönüllü olarak kendini Anakara’dan sürgün etmiş, bütün ömrünü yolculuklarla geçirmiş, yerkürenin birbirinden çok farklı, çok çeşitli yerlerinde yaşamıştı; artık yorulmuştu, yüz yaşına bastığında, yaklaşan ölümünü sezmiş, kendi yurdunda ölmek istemiş, bu yolculuğa onun için çıkmıştı. Karaya çıktıktan sonra, yurduna dönmek için, güneybatıdan kuzeydoğuya bütün Anakara’yı çaprazlamasına bir kez daha katedecekti, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi. Kimse bilmiyordu ama bu, onun son şiiriydi. Ve ani bir kararla şiiri bıraktıktan tam elli yıl sonra, bu yolculuğa çıkmasıyla birlikte, yeniden şiir yazmaya başlamıştı, Son Yolculuk başlığı altında topladığı bu şiirleri, eski ama güvenli bir yazı gizleme yöntemiyle, görünmez bir mürekkeple incecik parşömenlere yazıyor, böylelikle yabancı gözlerden, kirli meraklardan gizlemiş oluyordu. Onları da kendi gibi görünmez kılmak istemişti. Ve aslına bakılacak olursa, onları ne yapacağını hiç bilemiyordu. Şiire yeni başlayan ham duygularıyla çalkantılı bir gencin taptaze mahcubiyetini duyuyordu yeniden. "Bazı mahcubiyetler, gecikmiş olduklarından, sahiplerini daha da mahcup ederler," diye geçiriyordu içinden. "Benimki de öyle. Adını bilge şaire çıkaran bir büyümacerayı, kocamış bir şairin yeni bir başlangıcı mahvedebilir. Değer mi buna?" Kendi de bilmiyor.
2005 Yunus Nadi Ödüllü Yazarların Tüm Kitapları
Burhan Günel, Ethem Baran, Sibel K. Türker, Ali Püsküllüoğlu, İsmail Uyaroğlu, Ayla Ödekan, Sedat Çetintaş, Rıfat N. Bali, Muhammet Şengöz, Mehmet Ateş Gülcügil
... ve Diğer Yazılar İstanbul'u Anlatmıştı Parati Uluslararası Edebiyat Festivali Mimarlıkların Pazar Yeri Gazeteci ve Çevirmen Berran Tözer Hayata Veda Etti... Kitaplar Hakkında Bilgilenmek Artık Daha Kolay, Ama... Arundhati Roy ve Anthony Arnove Boğaziçi Üniversitesi'nde Uluslararası Man Booker Ödülü İsmail Kadare'ye Yaşam Bir Deha İşi Değil 12. İstanbul Caz Festivali Biletleri Satışta Kolokyum: "Parçalanmalar Çağında Yeni Toplumsallıklar Bilgi Üniversitesi'nde "Vedat Türkali Sempozyumu" Bilgi Üniversitesi'nde Önemli Bir Panel Dizisi: "İslam, Latin Dünyası Sine-romanın yaratıcısı İstanbul'da 41. Kütüphane Haftası Kutlandı Kitabın Bahar Festivali
için TIKLAYINIZ
{ Önceki Sayfa } { Page 28 of 63 } { Sonraki Sayfa }
|
Hakkımda
Linkler
Kategoriler
Son Yazılar
AYRILIK SEVDAYA DAHİL Ben Sana Mecburum MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine DEVREKANİ'den Oğuz ATAY İletişim Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*) Esintiler Arşivinden 2 ... Esintiler Arşivinden... Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN ORHAN KEMALİN OYUN YAZARLIĞI DEVREKANİ'den Oğuz ATAY A. Şahin'in Not Defteri SABİHA SERTEL'İN "Tevfik Fikret - İdeolojisi 2005-10-12 Günlük Evrensel: Attila İLHAN- Şiir Arşivim 2004'TE EDEBİYATIMIZ 2- 2004'TE ROMAN Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929) Kitap... Kitap... Kitap... ŞAİRİN KEDİSİ Rıfat Ilgaz Sempozyumu Biz de Yaşadık-Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz Cide ve Cide Öğretmenevi CHP Merkez İlçede nöbet değişimi DEĞİNMELER... NOTLAR.../ Ali ŞAHİN 20.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ - 2006 Kastamonu ve Çevresindeki Etkinlikler 2006 Müftüden sarımsak uyarısı Sarımsak Fabrikası... Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi BASINDA ve "GOOGLE" de "Taşköprü" Politika KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR: Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan ATAM ATAM Eğitim-Sen'den moral yemeği EDEBİYAT ve SİYASET Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi: KADERİMİN EFENDİSİ Büyük edebiyat buluşması Kastamonu, Bitki Çayı Zengini / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Meclis Başkanı Serdar İzbeli ile Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'da çekme helva ve doğal reçel geleneği sürüyor / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nahit İğdirli ile söyleşi / Mine Özgür Reis Gıda'nın Sahibi Mehmet Reis İle Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'dan Katkısız Pastırma / Mine Özgür Sezen AKSU Şarkı Sözleri: Ağlamak Güzeldir ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ Bir Site: YeniEdebiyat Bu Papa İsa'ya Yakışmıyor / Erdoğan AYDIN Dil Devrimi Düşüncenin Yenileşmesidir! / Sevgi ÖZEL BEN VE SİTELERİM / ALİ ŞAHİN (ALSAH)
Arkadaşlarım
oyhan bulutlarpusuda cadi1313 benvesen busra4hepsi asmina caicco selin23demiratar buse4hepsi emmawatson eris bilginhaza cemo serseri38
|