Kitap... Kitap... Kitap...
|
A.Ömer TÜRKEŞ K İ T A P E L E Ş T İ R İ L E R İ için TIKLAYINIZ
A.Ömer TÜRKEŞ E S K İ K İ T A P L A R İçin TIKLAYINIZ
A. Ömer TÜRKEŞ Radikal Kitap Yazıları İçin TIKLAYINIZ
Asuman Kafaoğlu- BÜKE ROMAN İNCELEME YAZILARI İçin TIKLAYINIZ
Cem Atbaşoğlu SES
Sayfa: 88 ISBN 975-07-0554-8 Baskı Tarihi: Eylül 2005 Etiket: 6,00 YTL TÜRK YAZARLARI
Şehir sesleri: Çığlıklar, sabırsız kornalar, fren gıcırtıları, kavga sesleri, cankurtaran sirenleri... Bir arada iyi tınlamıyorlar; birbirlerine ulanıp, üst üste binip bir uğultuya dönüşüyorlar ki, çok çirkin. ‘Kaar-gaa-şa’ der gibi tınlıyor, ya da ‘bee-laa-gee-lii-yooor’: Kulak kabartınca, heceler seçiliyor. Faik Bey. Geniş caddelerden birine koşut, çıkmaz bir sokakta oturuyor. Şehir önem kazandıktan hemen sonra yapılmış, yeni şehirle birlikte yapılmış, dolayısıyla bu genç şehirde eski sayılabilecek, hele şimdilerde, benzerleri birer birer yıkılıp yerlerine yeni moda, birörnek yapılar dikildikçe yalnızlığı iyice ortaya çıkan bir apartmanda. Şehrin içine düşeceği çılgınlık da, bu yapının hayatta kalacağı da hesap edilmiş sanki; apartman, aslında caddeden uzak olan sokağın da en korunaklı köşesine kondurulmuş. Ya da en kuytu. O uyumsuz, uygunsuz, uğursuz koroyu bastıran tek bir ses var geceleri (radyoyu pek açmıyor, bazen TRT 1, bazen; televizyonu, yok): alt kattaki kızın hıçkırıkları. Yapı sağlam, üst katın gürültüsü altı, alt katınki üstü rahatsız etmez aslında, ama geceleyin sokak sustuğunda, şehrin sesi o uğursuz uğultuya dönüştüğünde, hıçkırıklar çınladıkları odanın tavanını, Faik Bey’in çalışma odasının zeminini delmeye başlıyor. İnceden inceden başlıyor kız, tam akşam yemeğinin üstüne; Faik Bey bulaşıkları bitirip de odaya döndüğünde zeminin titreşimlerini bedeninde hissediyor; pek tekin değil; kulağına ulaşırken bütün bedenini titretiyor; sonra, başladığı gibi, yavaş yavaş kayboluyor. Faik Bey’in gözünün önüne, sinmiş, ağlaya ağlaya uyuyakalmış bir kız geliyor, bir süredir başında oturup da okuyamadığı dergisine dönmeye çalışıyor, ama boşuna. Ses kesildikten sonra sıra, aklında her nasılsa bir görüşte yer etmiş o imgeye, kızın bezgin ifadesine geliyor. Faik Bey, gayrı menkul hukukundaki yeni yorumlarla cebelleşmeyi bırakıyor. Böyle ağlayacak ne var kızım? Kızı alt kata taşındıkları gün pencereden görmüş olmasaydı kestiremezdi gerçi, ağlayan, bir kadın mı, yoksa genç kız mı: Bütün kadınlar, ağlarken küçük birer kız olurlar; biliyor. İlk işittiğinde önemsememişti (babayla kız kavga etmişlerdir), hıçkırıklar yükseldiğinde lahavle çekmişti (ev sahibi adam değil ki doğru dürüst kiracı bulsun), son perdeye ulaştıklarında da küfrü basmıştı içinden. (Hep içinden küfrederdi; pek de seyrek etmezdi hani.) Yoksa bir yeri mi ağrıyor? Apartmanı müteahhide verme tasarısını anlatan ev sahibine de içinden küfretmişti ya, adam kiracısını iyi tanıdığından, içinden geçeni okumuş, kem küm edip konuyu kapamıştı. Günler sonra tekrar açacak gibi olduğunda da, Faik Bey’in üstüne bir ataklık gelmişti, kendisinin bile şaşırdığı bir ataklık. Uzun bir söylevle, tasarının yanlışlığını anlatmıştı adama. Hadi yanlışlığı bir yana, bu güzelim apartmanı yıkıp yerine, yeni çirkin bir şey diktirmek ayıptı, yakışık almazdı. Ev sahibi Rıfkı Bey’in hali vakti yerindeydi. Üç apartmanı vardı, üstelik ikisi merkezi yerde. İkisi müteahhide, yenileri yapılmak üzere verilecek, biri... kalsın. Evet, kalsın. Tamam, üstelemeye lüzum yok. Zaten yeri de...
* * *
Faik Bey’in kapı zili iki kere çaldı. İki kere, kesik kesik, ama ısrarlı. Önce dondu kaldı Faik Bey: Kim? Bu saatte kim? Kuşluk vaktiydi, kapıcı servisini yapmıştı. Yapmış mıydı sahi (bazen gecikirdi çünkü, tembel olduğundan), yapmıştı işte, aldırdığı peyniri iyice yıkayıp buzdolabına koyduğunu hatırladı. Peki kim? Üstelik zili? Herkes bilirdi ki o evin zili çalınmaz, kapısı hafifçe tıklatılır. Baro dergisinin son sayısını masanın üstüne bıraktı, ellerinin titremesini görmezden gelmeye çalışarak kapıya seğirtti. Ayaklarını yere sağlam bastı, besmele çekti, üstteki kilit inat etti, bir besmele daha, alttaki kolaydı, şrak diye açıldı. “Buyurun?” Faik Bey’in sesinde o tını vardı artık. Karar okuduğu ses, gençlik sesi. Ev köhneleştikçe, gecenin uğultusu yükseldikçe gırtlağından içeri kaçmış, ancak yabancıların karşısında, böyle kendini toparlayabilirse geri dönen o davudi ses. Sesi, istediği etkiyi yarattı ziyaretçide. Adam, Faik Bey’in titremesini, çarpıntısını gizlemeye çalıştığını fark etmedi, tekmil verir gibi tanıttı kendini. “Emekli Deniz Astsubay Şamil Sırmacı!” Güleç yüzlü bir adam. “Buyurun?” “Efendim, biz alt kata, ev sahibinin boşalttığı daireye taşındık geçen gün... Saygılar... Rıfkı Beyler sitayişle söz etmişlerdi sizden... Ben de, tanışalım diye...” Faik Bey elini uzattı, “Hoş geldiniz, güle güle oturun,” dedi. “Teveccüh göstermiş Rıfkı Bey; biz onunla çocukluk arkadaşıyız.” Şamil Sırmacı biraz gevşedi. Evden yayılan kokuyu aldı. Naftalin, toz, yaşlı adam. “Tamam işte, sizi ne kadar sevdiği belli efendim, hatırınızı kıramamış, apartmanı yıktırmaktan vazgeçmiş...” Faik Bey gafil avlanmış olduğundan, salonun kapısını kapamayı unutmuştu; tanışma töreni, çarpan kapının sesiyle bölündü. Şamil Astsubay’ın yüzü seğirdi, belli belirsiz; Faik Bey terliğinin içinde ayak parmaklarını kıvırdı. “Yıktırmak değil,” dedi, “müteahhide verecekti.” “Yani işte,” diye geveledi Şamil Sırmacı, elini kolunu nereye koyacağını bilemedi. Artık sözünü sürdürebilmesi için Faik Bey’in bir şeyler sorması gerekiyordu, sözgelimi daha önce nerede oturuyorlarmış, nerede görev yapmış, hanımı nerede... Ama işte, o kapı sesinden sonra Faik Bey ayak parmaklarını kıvırıp kaldı. Astsubay bütün gücünü topladı: “Efendim ben kızımla birlikte taşındım buraya. Hanımı iki ay önce kaybettik. Kanserden...” Yeni bir tehlike. Ya sorarsa: “Sizin hanım?” Faik Bey, hukuk fakültesinde okurken nişanlandığını, görücü usulü ile nişanlanmış olsa da o kızı çok, ama çok sevdiğini, sonra günün birinde, yine birbirlerini daha iyi tanımaya çalışarak pastanede otururlarken kızın mal varlıklarını sorması üzerine yüzüğü attığını, annesinin, “İyi etmişsin evladım”, babasınınsa, “Salak, salak!” dediğini, bir süre kararsız kaldığını, sonra kızı arayıp özür dilemekten vazgeçtiğini, sonra, işte sonra olmadığını... bunları anlatmayı çoktan bıraktı. En son, kürsü hâkimliği yaptığı şehirlerden birinde, savcıya dökmüştü içini, bir içki sofrasında, ertesi gün de darılmıştı ona, bir daha konuşmamışlardı. Tehlike yok. Şamil Sırmacı’nın asıl derdi, usulünce kendini tanıtmak: “...Zor tabii. Kız da biraz rahatsız, inşallah gürültümüz sizi rahatsız etmiyordur...” “Ne gürültüsü?” Ne yani, hanımı ölmüş, kızı da delirmiş olan evlerin gürültüsünü hoş görmek mi gerekiyor? “Efendim, kız beş yıldır bir bunalım geçiriyor, bir deprasyon...” Deprasyon değil, depresyon. Neyse. “...Götürmediğimiz doktor kalmadı. Yavaş iyileşir diyorlar. Tabii, annesi sizlere ömür olunca moralman da yıkıldı çocuk. Hanımın üzüntüsü ikinci planda kaldı yani benim için. Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlarmış derler, valla bizim başımızda ikisi de var. Dedim ki, yas evinden çıkarsak ikimizin de morali düzelir. Burası ne de olsa düzenli şehir, memur şehri...” Faik Bey onaylayarak başını sallamayı bıraktı: Artık öyle bir şehir yok. “Sağ olsun, bizim gemi komutanı önayak olmuştu da bir kooperatife girmiştik. O da daha bitmedi, kooperatifler malum. Ben de dedim ki, madem sonunda bu şehre taşınacağız... Zaten şimdi borsada oynuyorum, günümüzün mesleği, malum...” Becerikli de ha! Salon kapısı artık kapalı olsa da, apartman aralığı esintiliydi. En tehlikelisi bu havadır, insan hiç fark etmeden şifayı kapar, terli terli rüzgârı yedi mi... Faik Bey, “Başınız sağ olsun, geçmiş olsun,” dedi, “gürültü falan gelmez bana, güle güle oturun.” Kapıyı kapadı, iki kilidi de denetledi, zinciri taktı, yüreğinde bir ferahlıkla içeriye seğirtti. Efendi adam ama, güvenip de birden içli dışlı olmamalı. (...) |
|
Nesrin TURHAN
Nesrin Turhan'dan 3. Roman: Yaşamak İçin Bir Neden Söyle
Nesrin Turhan
Yaşamı: Ankara, 1960. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV Bölümü'nü bitirdikten sonra gazeteciliğe başladı. MAK Ajans, Son Havadis, Milliyet gazetelerinde ve Hey, Tele-Magazin, Yelpaze dergilerinde çalıştı. Medya muhabirliğini Sabah gazetesinde sürdürdü. Özel televizyonların sayısının hızla artmasıyla birlikte alan değiştirerek parlamento muhabirliğine başladı. Akşam gazetesinde köşe yazarlığı ve haber müdürlüğü görevlerinde bulundu.
Yapıtları: Siyasetin Öte Yakası (siyasî anekdotlar, 2000), Elif Yağdı Ben Islandım(roman, 2001), İhtilalin Süvarisi (roman,2004), Yaşamak İçin Bir Neden Söyle (roman, 2005)
Nesrin TURHAN, Elif Yağdı Ben Islandım, Duman Yayınevi, roman, 2001, 332 sayfa.
Hayatımıza sorgusuz sualsiz girdi özel televizyonlar... Ve sayısız kanaldan, sayısız ünlülerimiz oldu. Kimilerini bağrımıza bastık, kimilerini zapladık. Kimdi bunlar? Biri Elif, öteki Gürsu... Televizyon habercisi ve yaşamı kana kana içen bir kadınla, devlet televizyonundan özel televizyona transfer olup haber proğramcılığına damgasını vuran ünlü bir adam...
Nesrin Turhan, İhtilalin Süvarisi, Doğan Kitap, roman, 2004, 380 sayfa.
Tabii ki fiili hareketi yapan gençlerdir. Bir süvari atını nereye saklasın, bir teğmen tankını nereye saklasın? Tank çuvala sığmaz. Onlara bu yolu gösteren biziz. Bizi asın, bu çocuklara yazık etmeyin." - Fethi Gürcan-
"Ankara Merkez Cezaevi'nde hummalı bir hazırlık vardı. Her şeyin çok gizli tutulması emri ilgili birimlere ulaşmıştı... Cezaevi müdürü infaz için bir imam ile bir cellat bulmuştu... İnfaz sonunda, imama 300, cellata 500 lira ödenecekti....
Üzerinde Harbiye rozetinin takılı olduğu siyah dik yakalı kazağını, gri pantolununu giydi, yanındakilerle birlikte cezaevi müdürünün odasına kararlı adımlarla yürüdü, beyaz idam gömleğini giydi... İnfaz yerine giderken de aynı soğukkanlılık içindeydi. Darağacına doğru hızlı adımlarla yürüdü, sehpaya çıktı... Cellata, "Kendi işimi kendim görürüm" dedi ve "memleket için hayırlı olsun..." diye bağırdıktan sonra ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi.... Saat 02.55'i gösteriyordu..."
YAŞAMAK İÇİN BİR NEDEN SÖYLE
Nesrin Turhan, Yaşamak İçin Bir Neden Söyle, Doğan Kitap, roman, 220 sayfa
İki insan... Kaçarken birbirine sığınan... Biraz zorunlu bir sığınma bu... Ve ikisinin hikâyesi... Hüzünlü, yalnız, yanlış hikâyeler... Erkek, yaşanmamış bir aşkın, yaşanmış ve bitmiş bir evliliğin, yarım yırtık dostlukların ve aile ilişkilerinin çemberinde, ülke için de zor bir dönemin yangınından çıkmış, hüzünlü bir adam. Kadın, anne-babasız bir çocukluktan, ağabeyin peşinden gidilen, hayal kırıklığı dolu bir gençlikten, yarım bir aşktan arta kalmış… Mevsimi gelmemiş bir yazlığın ortasında buluşuyorlar ve birbirlerine hikâyelerini anlatıyorlar.
Nesrin Turhan, üçüncü romanı... Yaşamak İçin Bir Neden Söyle'de yalnızlıklara eğiliyor, Türkiye'nin tarihine damgasını vuran bir dönemin insanlarını anlatıyor. Perde arkasında Türkiye'nin çalkantıları var ama asıl göz önünde olan bireysel dramlar. Kendilerini ısrarla yalnız bırakan kahramanları var romanın. Hüzünlü yaşamları... Yazarak huzura kavuşma çabaları... Dostlukların, aşkların, toplumsal çalkantıların, sonuçsuz devrimlerin, hapishaneye düşenlerin, hapishane çıkışı yalnızlıkların, mutsuzlukların, mutlu anların romanı Yaşamak İçin Bir Neden Söyle.
Betül TARIMAN
Necatigil Şiir Ödülü Betül Tarıman ve Akif Kurtuluş'a verildi.
Betül Tarıman, GÜLE GECE YORUMLARI, şiirler, Can Yayınları, 2002, 80s.
Betül Tarıman, imge 'meseller'i anlattığı şiirlerini 'gülün hayata akıştaki' hızı ile yazıyor. 'Kardan harfler'le. Ve elbette şu soruyu gözardı etmeden: 'Kim erkendir?' Güle Gece Yorumları'ndaki şiirleri, 'gece fotoğrafları'na da benzetebiliriz. Tarıman '2000 Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü aldığı Kardan Harfler kitabından sonra yazdığı şiirlerden oluşuyor Güle Gece Yorumları. Tarıman'ı okurken, şiirin 'fırtınadan, odalardan, uçurumlardan' kurtaracak siz'e gitmenizi olanaklı kıldığını düşünüyorsunuz; 'Şiir sevgilim olsun' diye düşünmeyi de... (HİLMİ YAVUZ)
Betül Tarıman, YOL İNSANLARI, şiirler, 2004, Can Yayınları, 80s.
"Şiir için gerekli olan müziğin başa kakılmadığını görürsünüz onda. Günümüzün genel hastalığı olan yerli yersiz dize kırmalardan sakınır çoğu kez. Sözcük oyunlarından medet umduğu zamanlar yok gibidir. Daha da önemlisi, temiz Türkçe ile yalınlıktaki derinliği aramaya çıkmıştır. Derin sanılsın diye suyu bulandıranların korosuna katılmaz." (ABDÜLKADİR BUDAK, Kardan Harfler kitabı için)
"Betül Tarıman, nostaljisi bol ama insan kumaşını yeniden yıkayıp güneşte kurutan, söküğünü dikip kırgınlıklarını onaran haliyle çemberi biraz daha genişletmiş, sararan fotoğrafların dilinden derin meseller üretmişti. Doğrusu ben o şiirlerin çoğunu dergilerde dikkatle okumuş, yürek pencereme vuran kıvılcımları bir kenara not etmiştim."(AHMET GÜNBAŞ, Güle Gece Yorumları kitabı için) Başlıca Kitapları: Ay Soloları (1995), Üzgündü Kırlar (1996), Kardan Harfler (2000). Güle Gece Yorumları (2002), Yol İnsanları (2004)
ABANA'dan
Abana Belgeseli
Gazeteci - Yazar Hayati Tahsin YILMAZ'ının yıllarını verdiği Abana Tarihi ile ilgili "Abana Belgeseli" çıktı.
Tamamı renkli büyük boy olan kitap 300 sayfa civarında olup, bir çok fotoğraf ve belge yer almaktadır. Türkiye'de Genel Dağıtımı Ahmet TIĞLI tarafından yapılmakta olup, bu kaynak kitaptan edinmek isteyenler aşağıdaki Ahmet Tığlı ile bağlantı kurabilirler. İlçemizde Emekli Öğretmen SATI ÖZEN bu kitabın dağıtım işini üslenmiş bulunmaktadır.
(Abana Bülteni'nden)
Hayati Tahsin YILMAZ'ın ABANA BELGESELİ çıktı! Kitabın dağıtımı Ahmet Tığlı Telefon (0212): 567 38 02 (Cep: 0532-251 28 45) E-posta: ahmettigli@ttnet.net.tr ABANA BELGESELİ TASLAĞINDAN SEÇMELER (TIKLAYIN)
Yiğit Okur DENİZ TAŞLARI
Sayfa: 560 ISBN 975-07-0548-3 Baskı Tarihi: Eylül 2005 Etiket: 22,00 YTL TÜRK YAZARLARI
Yaşam Üç Perdelik Bir Oyundu
Sarıyer’deki ahşap konak ünlüydü.
İmparatorluk döneminde birbirini izleyen dört kuşak bu konakta yaşamıştı. Cumhuriyet döneminde üç kuşak... Yedi kuşağa yayılan konak sâkinlerinin pek çoğu, konakta doğmuş, pek çoğu konakta ölmüştü. Doğdukları odalarla öldükleri odalar değişikti.
Kırk odası olduğu söylentisi vardı. Kuşaktan kuşağa miras yoluyla değişen sahiplerin odaları sayıp saymadığı bilinmez. Hem İmparatorluk döneminde, hem Cumhuriyet döneminde konağın konukları arasında uluslararası üne, ulusal etkinliğe, ulusal erke sahip kişiler gelip geçmişti. Örneğin Atatürk bunlardan biriydi. konağın ikinci katında yirmi dört kişilik sofranın başında otururken, konağın kapısında, ellerinde meşaleler, yüzlerce Sarıyerli hep bir ağızdan bağırıyordu: — Ya ya ya... Şa şa şa... Gazi Paşa çok yaşa!.. Atatürk’ü ağırlayan ünlü ev sahibi kıvranarak mırıldanmıştı: — Paşa Hazretleri, dışarıda sizi sesleyen ahaliye birkaç söz söylemeyi acaba uygun bulurlar mı? O temmuz gecesi, Atatürk, ahşap konağın balkonuna çıktı. Kapıya birikmiş yüzlerce Sarıyerli, gönülden alkışlamaya başlamıştı. ‘Yaşaaa Gazi Paşa!’ Atatürk, sonradan tarihe geçecek sözlerinden birini o gece söylemişti: — Sevgili vatandaşlarım, önemli olan beni her zaman, her yerde görmeniz değildir... Önemli olan, fikirlerime inanmanızdır... Önemli olan, inancınızı elden ele, kuşaktan kuşağa taşımanızdır. Konağın arka tarafı, dönümlere yayılan bir koruluktu. Yoğun bir loşluğu vardı. Sırtını dayadığı kayalıklardan sızan kaynak suları çeşmelerde birikir, açık bırakılan musluklardan sebil olurdu. Koruya çıkmak, ya da aşağıda çeşmelerde güğümlerini doldurmak, yalaklarına ilişip çene çalmak Sarıyerlilere serbestti. Su dağıtmayı sevap sayan eski kuşaklar, yaz sonları, Sarıyer’in yoksul ailelerinin çocuklarını, korunun çıkrıklı kuyusu çevresindeki düzlükte sünnet ettirirlerdi. Her birine üç-beş çocuk sığacak yataklar kurulurdu. Tef, dümbelek, zurna eşliğinde bir yaygaradır giderdi: ‘Yumurtanın sarısı / Gitti çükün yarısı.’ Hokkabaz gelirdi, çengi gelirdi, dallardan sallanan fenerlerin ışığında, sünnet, düğüne dönüşürdü: Vur patlasın, çal oynasın... Usta ellerin kestiği sünnet derileri, bereket getirsin diye, kazılan çukura gömülürdü. Bu işlem yapılırken, İmam Efendi dua eder, sonra sünnetçilerle rakı içerdi. Ramazanlarda her akşam konağın arka kapısından iftar yemekleri dağıtılırdı. Konağın çocukları, yüzer okkalık Habeş dadıların gözetiminde, korunun düzlüğünde, mahallenin çocuklarıyla oynardı.
Birbirini izleyen kuşaklarda aile içinden kadılar, mutasarrıflar, müderrisler çıktı. Meşrutiyet’te mebuslar, sefirler... Teokratik devlet düzeninin korumacı çatısı altında aile hem iktidara sahip olmuş, hem büyük servet içinde yaşamayı sürdürmüştü. Aile içi düzen monarşikti. Birçok kadının arasında bir tane en büyük kadın vardı. Herkes onun gözüne, sözüne bakardı. En büyük kadının da gözüne, sözüne baktığı, birçok erkeğin arasında bir tane en büyük erkek vardı. En büyük olmak için bunların, çocuk yaşında başlayıp kırk odalı konağın kıdem basamaklarını yıllar boyu tırmanmaları gerekirdi. Monarşik düzen, Cumhuriyet’le birlikte çözülmeye başladı. Kırk odalı konakta konfedere kantonlar halinde yaşayan aile birimleri kabile düzenine başkaldırmışlardı. Ufak siteler halinde, şehrin içine yerleşmeye başladılar. Şişli, Nişantaşı, Maçka... Bir kısmı devrimlerin coşkusuyla Ankara’ya yerleşti. Önemli bir kesim Orta Avrupa’ya, Güney Avrupa’ya, Batı Avrupa’ya göç etti. Atlantik’i geçenler azdı ama ta Santa-Barbara’ya kadar gidip orada mesken tutanlar da oldu.
Cumhuriyet’in üçüncü kuşağında konak boşalmıştı. Kalanlar iki kişiydi. Nazan Hanım’la kocası. İki kişiye hizmet edenlerin sayısı yediydi. Toplam dokuz kişi. Kırk odalı konakta dokuz kişi... Issızlıktı.
Tarık, Robert Kolej’in son sınıfında ‘Senior’daydı. Lisenin en yakışıklısı oydu. Sporcuydu. Ama futbolcu değil. Tutkusu deniz sporlarıydı. O dönemler, yakamozlu, efsunlu bir suyken Boğaz, bir kıyıdan öbür kıyıya yüzerek geçmek, her yıl yapılan geleneksel yarıştı. Boğaz’ın elverişli yerinden suya kızlı erkekli dalarlardı. Tarık birinciliği kimseye kaptırmazdı. Bir gün kolejin jeoloji laboratuvarındaki camlı dolapta irili ufaklı renkli taşlar gördü. Minik etiketlerde taşların hangi tarihlerde, hangi denizlerden çıkartıldığı yazılıydı. Aralarında yüz yıllık olanları vardı. Hepsi rengârenkti. Deniz taşlarıydı. İçini heyecan sardı. Bu heyecan, sonraları tutkuya dönüşecek, giderek takıntı haline gelecekti. İlk fırsatta kendine bir dalgıç elbisesi edindi. (...) |
{ Önceki Sayfa } { Page 27 of 63 } { Sonraki Sayfa }
|
Hakkımda
Linkler
Kategoriler
Son Yazılar
AYRILIK SEVDAYA DAHİL Ben Sana Mecburum MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine DEVREKANİ'den Oğuz ATAY İletişim Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*) Esintiler Arşivinden 2 ... Esintiler Arşivinden... Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN ORHAN KEMALİN OYUN YAZARLIĞI DEVREKANİ'den Oğuz ATAY A. Şahin'in Not Defteri SABİHA SERTEL'İN "Tevfik Fikret - İdeolojisi 2005-10-12 Günlük Evrensel: Attila İLHAN- Şiir Arşivim 2004'TE EDEBİYATIMIZ 2- 2004'TE ROMAN Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929) Kitap... Kitap... Kitap... ŞAİRİN KEDİSİ Rıfat Ilgaz Sempozyumu Biz de Yaşadık-Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz Cide ve Cide Öğretmenevi CHP Merkez İlçede nöbet değişimi DEĞİNMELER... NOTLAR.../ Ali ŞAHİN 20.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ - 2006 Kastamonu ve Çevresindeki Etkinlikler 2006 Müftüden sarımsak uyarısı Sarımsak Fabrikası... Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi BASINDA ve "GOOGLE" de "Taşköprü" Politika KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR: Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan ATAM ATAM Eğitim-Sen'den moral yemeği EDEBİYAT ve SİYASET Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi: KADERİMİN EFENDİSİ Büyük edebiyat buluşması Kastamonu, Bitki Çayı Zengini / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Meclis Başkanı Serdar İzbeli ile Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'da çekme helva ve doğal reçel geleneği sürüyor / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nahit İğdirli ile söyleşi / Mine Özgür Reis Gıda'nın Sahibi Mehmet Reis İle Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'dan Katkısız Pastırma / Mine Özgür Sezen AKSU Şarkı Sözleri: Ağlamak Güzeldir ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ Bir Site: YeniEdebiyat Bu Papa İsa'ya Yakışmıyor / Erdoğan AYDIN Dil Devrimi Düşüncenin Yenileşmesidir! / Sevgi ÖZEL BEN VE SİTELERİM / ALİ ŞAHİN (ALSAH)
Arkadaşlarım
oyhan bulutlarpusuda cadi1313 benvesen busra4hepsi asmina caicco selin23demiratar buse4hepsi emmawatson eris bilginhaza cemo serseri38
|