AlsahBlog

Description

AlsahBlog


My Linkler

» Home
» My Profile
» Weblog Arşiv
» Friends

2005-10-12 Günlük Evrensel:

2005-10-12 Günlük Evrensel:

"An gelir..."
Şair ve Yazar Attila İlhan, İstanbul Maçka'daki evinde 80 yaşında vefat etti. Ben Sana Mecburum, Ayrılık Sevdaya Dahil... gibi ünlü şiirleriyle geniş kitlelerin gönlünü kazanan İlhan, 50 yılı aşkın süredir Türk edebiyatına pek çok önemli eser kazandırdı.

Hangi Atilla İlhandır ölen?
Attila İlhan, 1940 Kuşağı denilen kavgacı toplumcu kuşaktandı. Tam yeni tartışmaların eşiğinde çekip gitmesi yorgunluğundan değil. "40 Karanlığı"nı herkesin kendi üslubuyla aştığını göstermişti.

An gelir...
Şair ve Yazar Attila İlhan, İstanbul Maçkadaki evinde 80 yaşında vefat etti. Ben Sana Mecburum, Ayrılık Sevdaya Dahil... gibi ünlü şiirleriyle geniş kitlelerin gönlünü kazanan İlhan, 50 yılı aşkın süredir Türk edebiyatına pek çok önemli eser kazandırdı.
Attila İlhanın cenaze töreni bugün saat 11.00'da AKM'de Sanatçının daha sonra cenaze namazı öğle namazına müteakip Teşvikiye Camii'nde kılınacak.
Ünlü Oyuncu Çolpan İlhan'ın ağabeyi İlhan, İzmir'in Menemen ilçesinde 1925 yılında doğdu. İzmir Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken "Ceza Yasasının 141. maddesine aykırı eylemde bulunma" savı ile tutuklandı ve 1941 yılının Şubat ayında okuldan ihraç edildi. Söz konusu eylem, İzmir Atatürk Lisesi 1. sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleri idi.
Danıştay'da açılan dava sonunda öğrenim hakkına konan yasak kaldırılınca İstanbulda Işık Lisesine girdi. Ortaöğrenimini bu okulda tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmeti kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Parise gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur.
Sansaryan sorgulamaları
Türkiyeye döndükten sonra başı sık sık polisle derde giren, Sansaryan Handa sorgulanan Atilla İlhanın yaşadıkları, ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Parise tekrar giden Attilâ İlhan Fransızcayı ve Marksizmi bu yıllarda öğrenir. 1950'li yılları İstanbul-İzmir-Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başlar. Sinemayla olan ilişkisi de bu dönemde Vatan gazetesinde yazdığı sinema eleştirileri ile başlar.
1957'de Erzincanda askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul’a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Ali Kaptanoğlu adıyla yazdığı senaryolar arasında; Şoför Nebahat, Yalnızlar Rıhtımı, Devlerin Öfkesi... gibi filmler de vardı.
Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemi başladı. İzmirde kaldığı sekiz yıl içinde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden; Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
Fena Halde Leman
1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar, Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti.
1970'lerde Türkiyede televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya dönüş yapmıştı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar, Yarın Artık Bugündür ve Yıldızlar Gece Büyür, halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu. Geride, Duvar, Sisler Bulvarı, Ben Sana Mecburum, Böyle Bir Sevmek, Ayrılık Sevdaya Dahil, Kurtlar Sofrası, Sırtlan Payı, Fena Halde Leman, Abbas Yolcu, Hangi Sol, Faşizmin Ayak Sesleri, Batının Deli Gömleği, Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar, Allah'ın Süngüleri... ve daha pek çok yapıt bırakan Atilla İlhan, 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesinde sürdürüyordu.




Hangi Atilla İlhan’dır ölen?
Sennur Sezer / sennursezer@yahoo.com
Attila İlhan ölmüş ajanslara göre... Pazartesiyi salıya bağlayan gece ... Belki gece yarısından sonra. “ölüm birden boşalmasıdır insanın kendisinden / gizli titreşimler uçar belki boşlukta sesinden”. Daha önceden bildirmişti neler duyacağını. O aslında yüreğimizin telini titreten bir lirikti. Ama bu lirizme kapılıp gitmemizi önleyen, göstermeci bir yanı vardı. Öğreten. Söylememiş miydi:
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür
İnanmadık... İnanmadım. Attila İlhan nasıl kalabalık bir şairdi. Romanlar, kavga yazıları , şiirler... Senaryolar, televizyon söyleşileri. Tutkunları olan bir şair ve yazardı. Günlük dilde “Attila İlhan’kolik”ler vardı. Şöyle sorular soruyorlardı: şapkasız görsek tanıyabilir miyiz? ilk ödül aldığı şiiri hangisidir? kullandığı takma isimler nelerdir? yazdığı senaryolar hangileridir? neden yazılarında hiç büyük harf kullanmaz? şiire getirdiği yenilikler nelerdir? uzun süre danışmanlık yaptığı yayın evi hangisidir? hangi televizyon dizilerinin senaryolarını yazmıştır? “aynanın içindekiler” kaç kitaptan oluşur? istanbul’da hangi pastahanenin adı onunla anılır? bunun nedeni nedir? gezi notlarını yazdığı kitabı hangisidir? anılar ve acılar dizisi hangi kitaplardan oluşur? üçüncü şahsın şiiri’ni nasıl okuruz?
Gençlik işte... Ben onu bir aşk şairi olarak tanıdım. Arkadaşlarımın Pia’yı gözleri dolarak okuduğu yıllarda. Yüreğimin teline dokunduğunu duydum, reddettim. Beni bir seyyar satıcının şiiriyle inandırdı büyüklüğüne. Acı acı gülümseterek. Sonra o çapkın, o serdengeçti tavrını yüreğimizi, başımızı koyduğumuz sorunları yazarken de sürdürdü:
toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
Biliyorsunuz işte, tam seksenindeydi. 1925 yılında Menemen ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığından Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığı’na geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan) 1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı.
Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Belli başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Senaryosunu yazdığı Sekiz Sütuna Manşet (6 bölüm) 1982’de, Kartallar Yüksek Uçar (12 bölüm) 1984’te, Yarın Artık Bugündür 1986’da, Yıldızlar Gece Büyür (16 bölüm) 1992’de, Tele-Flaş (13 bölüm) 1993’de TV dizisi olarak oynandı..
İlk şiiri “Balıkçı Türküsü”, Yeni Edebiyat gazetesinde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı “Cabbaroğlu Mehemmed” şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı.
Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı. 1955’ten başlayarak toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi.
Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kaldı..
Şiir kitaplarını şöyle bir hatırlayalım: Duvar (1948), Sisler Bulvarı (1954),Yağmur Kaçağı (1955), Ben Sana Mecburum (1960), Bela Çiçeği (1962), Yasak Sevişmek (1968), Tutkunun Günlüğü (1973), Böyle Bir Sevmek (1977), Elde Var Hüzün (1982), Korkunun Krallığı (1987), Ayrılık Sevdaya Dahil (1993).
Romanlarını da: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963/64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay (1984), O Karanlıkta Biz (1988). Sonra gezi notları var: Abbas Yolcu (1957). Denemeleri: Hangi Sol (1970), Hangi Batı (1972), Faşizmin Ayak Sesleri (1975), Hangi Seks (1976), Hangi Sağ (1980), Gerçekçilik Savaşı (1980), Hangi Atatürk (1981), Batının Deli Gömleği (Gazete yazıları, 1981), İkinci Yeni Savaşı (1983), Sağım Solum Sobe (Gazete yazıları, 1985), Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar (1985), Ulusal Kültür Savaşı (1986), Sosyalizm Asıl Şimdi (1991), Aydınlar Savaşı (1991), Kadınlar Savaşı (1992), Hangi Edebiyat (1993), Hangi Laiklik (1995),Hangi Küreselleşme (1997), Bir Sağ Kırmızı Karanfil (gazete yazıları, 1988).
Ödülleri kitapları kadar kalabalık değil, “Tutuklunun Günlüğü” kitabıyla Türk Dil Kurumu 1974 şiir Ödülü’nü, “Sırtlan Payı” romanıyla da 1974-1975 Yunus Nadi Armağanı’nı kazandı.
Attila İlhan, 1940 Kuşağı denilen kavgacı toplumcu kuşaktandı. Tam yeni tartışmaların eşiğinde çekip gitmesi yorgunluğundan değil. ”40 Karanlığı”nı herkesin kendi üslubuyla aştığını göstermişti. Ben onu hep diyalektiği anımsatan dizeleriyle anımsayacağım:
“karşıtıyla yüklüdür her şey
mutlak çözümlerden vazgeç
tartışılmaz mükemmellikler
ne gizli kusurlarla gelir “
Peki ama hangi Attila İlhan öldü? Romancı mı, şair mi, denemeci mi... Yoksa ebedi muhalif olan mı? Bir kadroyu yitirdik...

2002 Yılında Dergilerde Yayınlanan Şiirler

2001 Yılında Dergilerde Yayınlanan Şiirler

2000 Yılında Dergilerde Yayınlanan Şiirler

Aşk Şiirleri

Erotik Şiirler

İhsan Üren'in Seçtiği
100 Şiir

Abdülkadir Budak
Şiirler - Söyleşiler - Yazılar

Şairlerden Şiirler, Söyleşiler ve Yazılar

için "ADANASANAT" TIKLAYINIZ

2002 Yılında
Yayınlanan Şiirler

2001 Yılında
Yayınlanan Şiirler

2000 Yılında
Yayınlanan Şiirler

Adanalı Şairler

Aşk Şiirleri

Erotik Şiirler

Adanalı Öykücüler

Öyküler

Söyleşiler

Denemeler

Seçme Yazılar

Gazete ve Dergiler

Edebiyat Siteleri

Akatalpa Dergisi

Ezel Balkan
Adanus Mektupları

Orhan Pamuk ve
'Kar' Kitabı

İhsan Üren'in Seçtiği
100 Şiir

Yusuf Yasin
Hayat ve Şiir Üzerine

Vedat Günyol
Yazılar ve Söyleşiler

Hulki Aktunç
Söyleşiler

Abdülkadir Budak
Şiirler - Söyleşiler - Yazılar

Bejan Matur
Söyleşiler

Cenk Koyuncu'dan
Söyleşiler

Ayşe Kulin

Baki Ayhan T.

Site Hakkında


Yaşar Kemal
Söyleşiler, Yazılar, Öyküler


Şairlerden Şiirler, Söyleşiler ve Yazılar

Sabahattin Ali

Nâzım Hikmet

Attilâ İlhan

Ahmet Arif

Oktay Rifat

Melih Cevdet Anday

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Orhan Veli

Cemal Süreya

Cahit Külebi

Behçet Necatigil

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Necati Cumalı

Edip Cansever

Özdemir Asaf

Can Yücel

Arif Damar

Ece Ayhan

Ülkü Tamer

İlhan Berk

Ahmet Oktay

Hilmi Yavuz

Şükran Kurdakul

Refik Durbaş

Enis Batur

Süreyya Berfe

Ataol Behramoğlu

Nihat Behram

Ahmet Telli

Enver Ercan

Murathan Mungan

Ahmet Erhan

Lale Müldür

Turgay Fişekçi

Haydar Ergülen

Orhan Alkaya

Adnan Özer

Salih Bolat

Küçük İskender


Diğer Şairler
Şairlerden Seçme Şiirler
A. Kadir
Abdülkadir Budak
Abdülkadir Bulut
Adnan Azar
Adnan Özer
Adnan Satıcı
Afşar Timuçin
Ahmet Ada
Ahmet Cemal
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Kutsi Tecer
Ahmet Muhip Dıranas
Ahmet Necdet
Akgün Akova
Ali Püsküllüoğlu
Arkadaş Z. Özger
Aydın Hatipoğlu
Ayten Mutlu
Aziz Nesin
Barış Pirhasan
Bekir Sıtkı Erdoğan
Bilal Kayabal
Cahit Irgat
Cahit Sıtkı Tarancı
Cahit Zarifoğlu
Celal Sılay
Ceyhun Atuf Kansu
Cezmi Ersöz
Didem Madak
Devrim Dirlikyapan
Enver Gökçe
Eray Canberk
Engin Günçe
Faruk Nafiz Çablıbel
Gülsüm Akyüz
Gülten Akın
Halim Yazıcı
Hamdi Özyurt
Hasan Hüseyin
Haydar Ergülen
Hicri Özgören
Hilmi Haşal
Hilmi Yavuz
Hüseyin Ferhad
İsmail Uyaroğlu
Kemal Özer
Kemalettin Kamu
Mehmet Başaran
Mehmet Hameş
Mehmed Kemal
Mehmet Taner
Metin Altıok
Metin Celal
Metin Cengiz
Metin Eloğlu
Naim Kandemir
Naşide Göktürk
Necat İltaş
Necip Fazıl Kısakürek
Necla Maraşlı
Nesrin Ödemiş
Nilgün Marmara
Orhan Seyfi Orhon
Orhon Murat Arıburnu
Özdemir Asaf
Özdemir İnce
Perihan Mağden
Rıfat Ilgaz
Sabahattin Ali
Sabahattin Kudret Aksal
Sabri Altınel
Sadık Yaşar
Salih Bolat
Selma Ağabeyoğlu
Şinasi Özdenoğlu
Sunay Akın
Şükran Kurdakul
Şükrü Erbaş
Tahsin Saraç
Tekin Gönenç
Tuğrul Asi Balkar
Turgut Uyar
Ulvi Nahit Akgün
Ülkü Tamer
Ümit Yaşar Oğuzcan
Üzeyir Çaycı
Yaşar Miraç
Yaşar Nabi Nayır
Yılmaz Erdoğan
Zeynep Kurada
Ziya Osman Saba



Yazarlarla Yapılan Söyleşiler,


Öyküler ve Yazılar

Rifat Ilgaz

Orhan Kemal

Erdal Öz

Tarık Dursun K.

Oktay Akbal

Ferit Edgü

Orhan Duru

Adalet Ağaoğlu

Emre Kongar

Selim İleri

Füruzan

Peride Celal

Muzaffer Buyrukçu

Duygu Asena

Aydın Boysan

Erendiz Atasü

Şebnem İşigüzel

Müge İplikçi

Cemil Kavukçu

Perihan Mağden

Cezmi Ersöz

Hasan Ali Toptaş

Faruk Duman

Sevgi Özel

Ahmet Ümit

Özcan Karabulut

Burhan Günel

Nazlı Eray

İnci Aral

Zeynep Oral

Leyla Erbil

Oya Baydar

Mehmet Eroğlu

Latife Tekin

Nezihe Meriç

Tomris Uyar

Elif Şafak

Metin Kaçan

Altay Öktem

Ayfer Tunç

Gönül Kıvılcım

Osman Akınhay

Murat Gülsoy

Memet Fuat
Yazılar, Söyleşiler, Öyküler

Özdemir İnce
Yazıları, Söyleşileri, Şiirleri

Fethi Naci
Söyleşiler, Yazılar, Anılar

Sabit Kemal Bayıldıran
Şiir Üzerine Yazılar

Semih Gümüş
Yaptığı Söyleşiler ve Yazılar

Arthur Rimbaud
Hayatı, Şiirleri ve Hakkında Yazılanlar

Tahsin Yücel
Söyleşiler

Mehmet H. Doğan
Söyleşiler ve Yazılar

Ahmet Altan
İle Yapılan Söyleşiler ve Tartışmalar

Doğan Hızlan
Söyleşiler ve Yazılar

Yüzyılın Türk Şiiri
Antolojisi Üzerine Kopan Fırtına

Feridun Andaç
Son yılların verimli eleştirmeni

Fakir Baykurt
Söyleşiler ve Öyküler

Hilmi Haşal
Söyleşiler, Şiir Üzerine Yazılar

Mahmut Temizyürek
Şiir Üzerine Yazılar

NOKTA NOKTAM

Dün bir dosttan, uzun bir mektup aldım
Beni anlatmış sana ve sen ona
"Unuttum artık onu" demişsin.
Hem bu sözü gülerek,
Medar-ı iftihar ile söylemişsin.
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Çünkü; unutmak için
önce unutulmak gerek
Oyasa ki sen,
Hala bende esen,
Eski kavak yelisin.
Unutamazsın...
Kan değil, tüküremezsin,
Ruj değil, silemezsin
Dişi dudaklarına, dişimle yazdığım
İki heceli erkek adımı
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Seninle biz, halâ bir kabukta
İki badem içi gibiyiz.
Baharsın; kokacaksın
Güneşsin; yakacaksın.
Sabah yatağım kadar rüyâ dolu
Sabah yatağım kadar sıcaksın
Unutamam
Unutamazsın!
Şimdilik bu kadar.
Öbür mektubuma daha diyeceklerim var
Darılma bana, gücenme sakın
Ankara günlerinin bembeyaz ufkundan
Binlerce selam sana.

Bahar başladı nokta noktam
Ankara'da bahar, veriminde toprak ana
Aylar var ki sana tek satır yazamadım
Oysa ki şimdi mevsim bahar
Ötüşlerde adın, kokuşlarda tadın var
Artık yazmalıyım.
Takvime baktım bu sabah,
ayrılalı beş ay olmuş.
Düşün ki Nokta Noktam
Beş ay denilen nesne tam yüz elli gün eder.
Bunca uzun ayrılıksa;
İnan bana Nokta Noktam
İnsanı, herşeye küskün eder.
İnan bana... Dargınlığım herkese
Ve tek hasretim sana
Düşünüyorum...
Aşıklar pazarına çıkan yolu düşünüyorum.
Bu yolun sağında yükselen
Her geçişinde penceresinden tebessümler gelen
Bahçesinde iri yedi veren,
kayısı gülleri açan evi düşünüyorum.
Bir türlü gelmiyor düşüncelerimin ardı
Ablan yanımda çorapsız gezerdi,
Baş örtüsüz annen.
Düşünüyorum... Bu mevsimde baban,
Her akşam bir yerine iki içerdi.
Miyoplaşınca gözleri "Şair, iç be oğlum
bahar dişidir doğurur" derdi.
Bahar başladı Nokta Noktam.
Ankara'da bahar,
Gönül ufkunda yağmur bulutları
Cennet olsa artik sevmiyorum
Sevmiyorum sensiz baharı...

Sen; ey yirmidört baharın en güzel süsü!
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey ilk yaz akşamları kadar güzel çocuk!
Sen; ey altın gözlerinin hisli dünyası!
Ölümsüz bir yolculuk yaratan
Sen; ey çıplak bir hançer gibi!
Boylu boyunca gönlümde yatan
Sen; ey herşeyim olan herşey!
Son mektubunda söz verdin
Tut diyorsun, unuttum
Unut diyorsun, unutmak mı???
Güneş tekrar doğmayı unutabilir mi hiç?
Gönül ferman dinlemez sözü unutulabilir mi hiç?
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey herşeyim olan herşey!

Bu gece Yılbaşı...
Başkent'de kar yağıyor Nokta Noktam
Başkentte kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi hatıralar
Başkent'de kar yağıyor, başkent'de kar...
Bu gece yılbaşı.
Bilirsin ki Nokta Noktam
Yılbaşında hesaplanır
Çoğu zaman insanların yaşı.
Bu gece yılbaşı...
Tokmaklarında yirmi dört hece
Eğilip üstüme sessizce
Şehrin kule saati
Bilir misin Nokta Noktam?
Bilir misin, bilir misin ne dedi?
"Şair, kutlu olsun, yaş otuz yedi."
Ve bir el saçlarımdan tutarak
Kalbimi sana kadar sürükledi.
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları komşu plâkta.
Ne de kıvrak bu vals havası
Başladı yine gönlümün
On yıl evvel ki kanaması
Ne günlerdi o günler cancağızım
Ne günlerdi...
Sen, on yedisinde sevgilerin sisinde
Başı duman duman bir kız.
Ben, yirmi üstünde
Gönlü gördüğü her güzelliğe nişanlı
Öylesiye bir şair, öylesiye bir delikanlı.
Ne çabuk geçti zaman.
Hey gidi Dünya hey...
Bu gece yılbaşı
Dışarıda kar yağıyor ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi eski hatıralar
Köşede bir kırlent, kırlentde bir resim.
Bartın'da bahar.
Elimle yapmışım
"asma köprüsünden" Kocanaz deresi
Sağda, orta okul
Okulda, çocukların sesi.
"Çakır beylerin" elma bahcesi.
Derede kayık, dümende ben.
Küreklerde sen.
Hava berrak, hava ılık
Hava temiz
Ve sularda sarmaşan gölgemiz
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları değil artık
komşu plâkta.
Gönlüm bu diyardan çok çok uzakta.
Dışarıda kar yağıyor.
Dışarıda kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi
Eski hatıralar...


Rıza Polat AKKOYUNLU

Öner Yağcı
Tevfik Fikret

“Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır..."

Mustafa Kemal Atatürk


Toprağımızın aydınlanma, özgürleşme, insan olma, çağdaş olma destanının onurlarından, ustalarındandır Tevfik Fikret.

Anadolu insanının aydınlanmasına, özgürleşmesine, umudunu sürdürmesine, bağnazlığı aşıp hoşgörüyle, sevgiyle buluşmasına katkılarıyla, öncülükleriyle unutamadığımız ölümsüz bilge Nasrettin Hoca'nın; "örse çekiç vuran biziz" diyen Yunus Emre'nin; "Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır" diyen Köroğlu'nun; "Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal'ın; "ferman padişahın dağlar bizimdir" diyen Dadaloğlu'nun; kısacası, halkın vicdanı, sesi, çığlığı, başkaldırısı olan tüm halk ozanlarının mirasçısı olan Fikret, düşünceleri, eylemleri, şiirleri, mücadeleci yaşamıyla bu mirası yaşadığı döneme ve sonrasına taşımayı ustalıkla başarmıştır.

Fikret'in, yaşadığı dönem Osmanlı'sındaki düşünceleri, eylemleri, şiirleri, aydın davranışıyla; Kurtuluş Savaşımızın, bağımsızlığımızın, Cumhuriyetimizin mimarı, önderi Mustafa Kemal'in hazırlayıcısı olduğunu söylersek yanlış bir düşünce öne sürmüş olmayız. Fikret; Cumhuriyet'in demokratikleştirilmesi, çağdaşlaştırılması, insanının özgürleşmesi, aydınlanması kavgasının, "memleketimden insan manzaraları"nın büyük ozanı Nâzım Hikmet'in; "gözyaşını gülmeceye çevirerek" ömrünü bu demokratikleşme, özgürleşme, aydınlanma savaşıma adayan çağımızın Nasrettin Hocası Aziz Nesin'in; habercisi, öncülüdür demek de yanlış olmayacaktır. Toprağımızın bu simge adlarını söylemek, Cumhuriyet dönemindeki tüm aydınlık, özgürlük arayışının, "Köy Enstitüleri" aydınlığının, "40 Kuşağı" aydınlığının, "68 patlaması"nın Fikret'e bağlandığını da belirlemek anlamına gelmektedir.

Kısacası Fikret, toprağımızda yüzyıllardan beri süren bir kavganın bayrağını Osmanlı'nın yıkılış döneminde devralıp onurla taşıyan ve kendisinden sonraki tüm kavga insanlarına, özellikle Cumhuriyet aydınlarına aktarmayı başaran bir büyük öncü aydındır.

Etkisi, gücü, sevdasıyla bir destan kahramanıdır da diyebiliriz Tevfik Fikret'e.

Aydınlanmamızın büyük öncüsü, düşün ve mücadele insanı, bu büyük şairi anlayabilmenin yolu, onu, düşüncelerini, şiirini ve eylemini var eden toplumsal yapının koşullarıyla birlikte yaşamının ve sanatının irdelenmesinden geçtiği için, yaşadığı 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı toplumuna kısaca da olsa bir göz atmamız gerekiyor.

19. yüzyıl Osmanlı toplumu, yağma ve ganimet ekonomisinin çökmesi, vergi gelirlerinin azalması, Batı’nın gelişmesinin, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin arkasında kalmasıyla sarsılıyordu.

18. yüzyılın ortalarında başlayan "kapitülasyonlar"dan yararlanarak ülke ekonomisini ele geçiren yabancı burjuvazi ile onlarla işbirliği yapan yerli gayrimüslim ticaret burjuvazisi ve yeni doğmaya başlayan İslam Türk burjuvazisinin ekonomi politikaları bu sarsıntının yıkıma doğru sürmesine yol açıyordu.

Ülkenin doğal kaynaklarına el koyan, haciz eden, bunları işleten, ülkenin ekonomisini ve maliyesini denetleyen bir uluslararası şirket olan ve Osmanlı’nın tüm borçlarının birleştirerek sermayesinin temelleri oluşturulan, devleti ezmek için kurulan bir kumpas olan mali korporasyon, "Düyun-ı Umumiye" yani devlet borçları; demiryollarını, limanları, madenleri, telefonu, bankacılığı, birçok malın ticaretini, bazı tarım işletmelerini ele geçirmişti.

Ülkenin geleceğini "Düyun-ı Umumiye" belirliyordu. Osmanlı, emperyalist devletlerin açık pazarı, hammadde üreticisi haline gelmişti. Kısacası, 19. yüzyılın sonlarında ülke soyulmuş, borçlandırılmış, çürütülmüştü ve "Batılılaşma" pahalı satın alınmıştı. Toplum her bakımdan çöküyordu, çaresizdi, yakınıyordu, kurtuluş umudu arıyordu.

İşte, Tevfik Fikret bu arayışın doğurduğu bir umuttur; sömürülen, baskı altında bulunan, yoksul, cehalet, gerilik içindeki bir ülkenin düşünen ve yargılayan; kimi zaman karamsar, kimi zaman umutlu, coşkulu, zaman zaman küskün, ama her zaman başkaldırıcı insanı, aydını, şairidir.

Fikret, "karanlıkların şiiri" denilebilecek, "baskı yönetiminin yaman yergisi, o hiçbir ışık süzülmeyen karanlık geriliğin öfkeyle yerden yere çalınışı" olarak tanımlanan; "Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid" (Sarmış yine ufuklarını bir inatçı sis) dizeleriyle başlayan, 3 Mart 1902'de yazdığı, "Tanin"in ilk sayısında 1908'de yayımlanan ünlü "Sis" şiirinde divan edebiyatı şairlerince yüzyıllardır övülen, "ey zulümler alanı" dediği İstanbul'u yerden yere vurdu.

Baskının, adaletsizliğin, eşitsizliğin, zorbalığın, yoksunluğun şehri İstanbul ona göre, "faciayı süsleyen şatafatlı sahne"; "şatafatın gösterişin beşiği, mezarı"; "Doğu’nun eski, çekici kraliçesi"; "göğsünde kanlı sevgileri tiksinmeden besleyip büyüten"; "köhne Bizans"tı, "koca bunak büyücü"ydü. "Dökülen tüm gözyaşlarına karşı duygusuz", "bin kocadan arta kalan bakire dul", bir "dünya orospusu"ydu. "Katil kuleleri, zindanlı sarayları, kibirli sütunları, şanlı dua yapıları, doğruluğun sözlerini taşıyan minareleri, çatısı çökük medreseleri" ile İstanbul, "yükselme kapısına çıkan yol, ayak öpme"ydi, "silahlanmış korku"ydu, "mahkemelerden sürekli sürülen hak"tı, "vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak"tı, "tiksinilen, aşağılanan ulusal çabalar"dı, "kılıç ve kalem"di, "iki siyasal mahkûm"du. Kısacası Fikret'in lanetler yağdırdığı bir "payitaht"tı ve bu şiir onun şiir anlayışının, şiir-yaşam, şiir-düşünce bileşkesinin tipik bir örneğiydi.

Fikret'in düşünce dünyasının izleri, kendi tarihsellikleri içinde bazı şiirlerine bakılınca apaçık görülür.

Özellikle 28 Nisan 1905'te yazdığı destansı şiir "Târih-i Kadîm"(Eski Çağ Tarihi) Fikret'in yaşam anlayışını, felsefesini apaçık ortaya koyan bir bildirgedir sanki.

1908'de Selanik'te devrim hazırlıkları hızlanmıştı ve Tevfik Fikret, İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine "Millet Şarkısı"nı yazdı. Bu şiirinde toplumsal çöküntünün, hastalığın birlikte, "kardeşlikle" çözülmesini istedi ve "Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;/Ey hak yaşa, ey sevgili millet, yaşa... Var ol!" dedi. Ünlü, "Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa/hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;/Göz yumma, güneşten ne kadar ışığı kararsa/sönmez sonsuza dek, her gecenin gündüzü vardır." dörtlüğünün de yer aldığı bu şiirin ona özgü bir başkaldırı çığlığı içermemesi olmazdı:

"Yeter olsun, artık bu devlete de, yasalara da;/Artık yeter olsun bu alçak zulüm ve cehalet..."

İki gün sonra gerçekleşecek Meşrutiyet devriminin habercisi olan bu şiir elden ele dolaştı ve Yeni Anayasa ile sis dağılmaya başladı. Fikret, Meşrutiyetten sonra, "Hayır, hayır, sana dönük değil bu lanetler" dizeleriyle başlayan "Rücu"(Geri Alış)'yu yazdı ve İstanbul'a savurduğu lanetleri geri aldı, milletin hayatını acıya boğan, aşağılayan, çamurlayan tüm pisliklerin bir çevreye ait olduğunu söyledi. "Açıldı gözlerimiz pırıl pırıl bir sabaha" diyerek, devrimi gerçekleştiren "yüce ve şerefli yenilikçiler"i, "açık alınlar"ı, "temiz vicdanlar"ı, "yiğit, aslan yürekli insanlar"ı uyarmayı da ihmal etmedi:

"Doğru at adımlarını;/Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!"

Bir devrimci birikimin sonucu olan İkinci Meşrutiyet eyleminden sonra Fikret "Tanin"de yazmaya başladı, bir süre sonra ayrıldı. Kendisine Maarif Vekilliği önerilse de reddetti, 1909 başında Galatasaray Sultanisi müdürlüğüne getirildi, ayrılıp yeniden döndü, ertesi yıl tümüyle ayrıldı. 13 Nisan 1909'daki 31 Mart gerici kalkışmasına karşı durdu. Fikret'in, ayaklananların sultaniyi yıkacakları haberini alınca "Sultani'yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır," diyerek okulun önünde ayakta dikilmesi, bir söylentiye göre kendisini okulun demir kapısına zincirlemesi de onun devrimci kimliğine uygun bir davranıştır.

Bir süre sonra İttihat ve Terakki'nin ipliği pazara çıkmaya başladı. Yönetim, gerilemenin, kargaşanın, çöküşün asıl nedenlerinin ekonomik ve mali çöküntü olduğunu göremeyip yüzeysel önlemleri yeterli görmekteydi. Halkı "Düyun-ı Umumiye"den, kölelikten, kurtarmak, tarım reformuyla köylüyü kalkındırıp ağaların zorbalığından kurtarmak gibi devrimci hareketlere girişmemekte, saltanatı, ağalığı ortadan kaldırmak gibi devrimci değişikliklere gitmemekteydi. Yerli- yabancı sermayenin sömürüsü altında olan işçiler, küçük esnaf, zor koşullar altındaydı. Hasan Fehmi ve Ahmet Samim gibi iki gazeteci öldürüldü ve özgürlük âşığı Fikret yönetimle kavgaya başlayıp yine "Aşiyan"a çekildi.

Onun bu dönemde yazdığı hemen her şiiri, İttihat ve Terakki yönetimine karşı bir tavır, bir başkaldırı, bir eleştiriydi; bir özgürlük ve eşitlik arayışı çığlığıydı.

"Bir uğursuz dönem yine çiğnendi yeminler;/Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu,/ Kaanun diye topraklara sürtüldü alınlar;/Kaanun, kaanun diye kaanun tepelendi.../Boşuna çığlıklar yine, boşuna bu inilti!" dizeleriyle başlayan ve "Millet yaşamaz, hakka özlemle solurken,/Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;/Millet yaşamaz, yüce meclisi aşağılanırken,/Aldatıp korkutmayla titrer ve sinerse;/Millet yaşamaz, onun toplumu boğulurken!" dizeleriyle süren; "Düşsün sana, zorbalığa, kapılıp eğilen baş, / Kopsun, seni bir hak diye alkışlayan eller!" dizeleriyle biten "Doksan Beşe Doğru" (1912) bu şiirlerin ünlülerindendi.

Bu şiirden iki gün sonra yazılan ve "umut" çağrısıyla biten "Rubabın Cevabı" (Sazın Cevabı); "Yazık!.. Hep yanılgı mı bu ulusun yazgısı?" dizesiyle başlayan "Revzen-i Mahlu" (Tahttan İndirilmişin Penceresi); uygarlığın, felsefenin, sanatın ne gereği var diyenlere bir şamar gibi patlayan ve ilkelliğin, haydutluğun, bilgisizliğin alçalışın, yoksulluğun ne gereği var, diye haykırarak "kulluğun ne gereği?" diye soran "Gerçek her Zaman Gerçektir"; "ünlü "Yiyin efendiler yiyin" dizelerinin de yer aldığı "Han-ı Yağma" (Yağma Sofrası); "Tarih-i Kadim"i eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a karşılık olarak yazdığı "Tarih-i Kadim'e Zeyl" (Ek); Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle yazdığı, dinin savaşa edilmesine, savaşa karşı uyarılarla dolu "Kutsal Sancak Önünde"; Savaş karşıtlığıyla dolu "Harb-ı Mukaddes" (Kutsal Savaş) Fikret'in bu döneminin ürünleri oldu.

Döneminin yalnız adamı ve usanmaz devrimcisi olan Fikret'in devrimciliğinin özünün bir yanı Osmanlı toplumunun adaletsiz ve baskıcı yapısında, yönetiminde, bunalımında, bunalıma çare arayışlarında, yenileşme çabalarında, yıkılışında ise öteki yanı da kendi iç yapısında, kendi yaşantısında, kişiliğindedir.

Toplumsal durumla kişiliğin bütünleşmesinin, yani çelişkilerin birikiminin ürünüdür Fikret.

Halk gibidir o da, ağlar halkla birlikte.

Kimi zaman, "... Evet, sabah olacaktır, sabah olur / geceler sürmez kıyamete kadar..." dizelerine yer veren "Sabah Olursa" şiirinde de görüldüğü gibi umutla dolu olurken, kimi zaman da amansız bir karamsarlığın ve umutsuzluğun egemenliğine girmiş olduğu görülür. Fikret'in.

Ceyhun Atuf Kansu , O, "Karabaskı yönetiminin özgür çocuğudur," diyor.

Düşünsel olarak edebiyattan ümmet uygarlığını söküp atan ve laik bir toplumun özlemini haykıran, saltanata, hilafete karşı olan Fikret'in önemli özelliklerinden biri de "gençlik" kavramı ilk kez bilinçli olarak edebiyata katmasıdır. "...Yarınlar senin; senin bu devrim bu yenilik/Her şey senin değil mi zaten, sen ey gençlik..." dizelerinin yer aldığı "Ferda"(Yarın) şiiri bu düşünüşün en somut, en anlamlı örneğidir. "Halûk'un Vedaı", "Halûk'un Bayramı", "Sabah Olursa", "Millet Şarkısı", "Promete" gibi şiirleri, gençliğe seslenen, gençliğe güvenen şiirlerdir ve Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku", "Gençliğe Hitabe"si gibi yarının sahiplerine görevlerini anımsatan bildirilerdir sanki.

Tarihe devrimci, diyalektik bir bakış açısı; ileri bir özgürlük anlayışı, kulluğa karşı kardeşlik, donmuş düşünceler yerine aklın ışığı, bilimsel düşünüş, dinsel bir dünya yerine insancı bir dünya anlayışı, ütopik sosyalizm, materyalizm düşünüşleri de Fikret''in şiirlerinde görülen düşün dünyasının temellerindendir.

Fikret'in düşünce ve inanç dünyası da laiklik temeli üzerinde yükseliyordu. "...Yeter artık bu pislik, yeter bu karanlık/Bu topraklar da adam olmalı, adam/Alınlardan akıl fışkırmalı, alınlardan aydınlık/Örümcekli kafa kalmamalı, işkence bitmeli, hak yerini bulmalı/Ne kadar çok gülerse halkın yüzü/O kadar çok açar insanlığın gülü..." dizelerinin yer aldığı "Bir Güfte" adlı şiirindeki kararlılık, coşku, bu düşüncesinin örneklerindendir.

Fikret, eşit yurttaşlardan, milliyetlerden oluşan bir toplum özlüyordu. Milletler arasına kin sokan milliyetçiliklere, Türkçülük akımlarına, ırkçılıklara; insanlar arasına ayrılıklar sokan din farklılıklarına karşı çıkıyor, bunun için de ırkçı ve dinci bağnazlarca milliyetsizlik ve vatansızlıkla, dinsizlikle, din düşmanlığıyla suçlanıyordu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Tevfik Fikret'le ilgili düşünceleri ve ondan etkilenişiyle ilgili olarak şunlar söylenebilir (Kaynak: Mustafa Baydar, "Anılarda Fikret ve Atatürk", "Varlık", 15 Aralık 1967, sayı 708; aktaran Mehmet Bayrak, "Tevfik Fikret ve Devrim", s.88-97):

Tevfik Fikret'in ölümünden üç yıl sonra Mustafa Kemal, Aşiyan'a çıkarken manej hocası Emin Bey'e, "Ben inkılâp ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir," der. Aşiyan'a çıkılır ve bu önemli ziyaret şu cümleyle noktalanır:

"Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkâran-ı Fikret. (Anma ziyaretinde bulunmakla övünerek, Fikret'e tapanlar.) 19 Ağustos 1918, Pazartesi, Mustafa Kemal, Süleyman Nazif, Faik Ali (imzalar)."...

Mustafa Kemal bir vapur gezisinde gençlere Fikret'e olan hayranlığını anlatır:

"Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet,, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok." Sonra da "en sevdiğim şiiridir," diyerek "Ferda"yı okur...

Çankaya'da konunun edebiyat olduğu bir sofrada bulunanlardan biri Fikret'in iyi şair olmadığını söyler. Atatürk, "Efendim, efendim, anlamadım, ne dediniz? Fikret büyük bir şair değil miydi? 'Milyonla barındırdığın ecdad arasından/Kaç nasiye vardır çıkacak pak ü dırahşan.' O, karanlıklar içinde bir nur gören ve halkı o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken sizler nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse onun gibi feryat etmedi? Ben Fikret'e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O hem büyük şair, hem de büyük insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım."

Yine bir Çankaya sofrasında Fikret üzerine konuşulur. Atatürk birdenbire gürler:

"Siz Fikret'i konuşacak adamlar değilsiniz. O kimdir biliyor musunuz? Onu iyi tanıyanlar benim bugün ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir."...

Elazığ Halkevinin salonunda Fikret'in şiirleri ardı ardına okunur. Atatürk, "Başka hangi şair böyle güzel ve inkılâpçı şiirler yazmıştır?" der ve çevresindekilere "Fikret'in inkılâpçı bir şair olduğunu, zamanının haksızlığı ve geriliği ile mücadele ettiğini" söyler...

Gençlere, "Biz bu memleketi, muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz. Gençler! Sorarım size, bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lazım gelen her şeyi yazan düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden kimdir?" diye soran Atatürk'e gençler, "Hâmit", "Namık Kemal", "Ziya Gökalp" diye karşılık verirler. Atatürk, "Hayır, bilemediniz," der ve ekler:

"Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar..." Sonra da sırasıyla "Ferda"yı ve "Sis"i ezbere okuyup bu şiirlerin tahlillerini yapar...

Fikret'in öğrencisi olmuş birine Atatürk, "Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır," der.

Atatürk'ün böylesine sevdiği Fikret'e bağlılığı birçok düşüncesinde, sözünde de ortaya çıkar. Fikret'in "Zafer, biraz da hasar ister", dizesi, Atatürk'ün "Bağımsızlık kanla canla kazanılır," sözünün esin kaynağı değil midir? Fikret'in birçok şiirindeki barışçı düşünüşü Atatürk'ün "Yurtta barış, cihanda barış" sözünde yoğunlaşmış olarak görürüz. Fikret'in "Haktadır, kaktır en büyük kuvvet" dizesiyle Atatürk'ün "Hak, gücün kat kat üstündedir." Sözü; Fikret'in, "Uğraş didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır/Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır" dizeleriyle Atatürk'ün, "Hayatta tek bir şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak" sözü aynı temelde yükselir.

Enver Ziya Karal, "Atatürk ve Devrim" adlı yapıtında Atatürk'ün kendisi üzerinde en çok etki yapmış olan kişinin Tevfik Fikret olduğunu söylediğini" anlatıyor.

Tevfik Fikret'i sevmeyenler, onu düşman belleyenler; onun insancıl düşüncelerine karşı olan, ırkçı ve dinci bağnazlardır; aydınlığın, özgürlüğün, ilerlemenin, laikliğin düşmanı olanlardır.

Tevfik Fikret'i sevmek, insanı, insancıllığı sevmek; özgürlükten, aydınlıktan, laiklikten yana olmaktır.

Şükran sana Tevfik Fikret...

www.ileri2000.org


Posted: 03:12, 2006-10-11

<- Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa ->