|
Mehmet Tekerek 16-Haziran 2005 Perşembe
Tekerek, zorluklar içinde yazıyor 'Sıkıntı' ve 'Herşeye Rağmen' adlı kitaplara imza atan Mehmet Tekerek, kitaplarında, Almanya'da yaşayan göçmenlerin yaşamından kesitleri aktarıyor.
ALİ KARTAL
Mehmet Tekerek, yazarlığa Almanya'da zorluk içinde başlayan ve sürdüren biri. İlk kitabı "Sıkıntı", ikinci kitabı ise "Herşeye Rağmen" adlarını taşıyor. Kitaplarında yaşanmış gerçek hikayeler var. Yazar kitaplarında, özellikle Avrupa'ya gelen göçmenlerin yaşadıklarını anlatıyor. Çünkü yazar Tekerek, onların acısını, zorluklarını birlikte yaşamış.
Mehmet Tekerek Adana -Bahçe doğumlu. 1972 yılında işçi ailesi olarak Almanya'nın Mönchengladbach/Rheydt şehrine geldi. Kısa bir aradan sonra işçi olarak çalışmaya başladı. Matbaacılık mesleğini edindikten sonra zaman zaman yerel gazetelerde muhabir olarak çalıştı. 1986 yılında şiire ve öyküye yönelen yazarın, değişik gazete ve dergilerde bu çalışmaları yayınlandı. Çalışmasının odağını öyküler oluşturmasına rağmen yazar şiirden de kopmamaktadır. Ê
Mehmet Tekerek'in kimliği kendisinin deyimiyle yazılarından gizlidir ve oradan aranmalıdır. İkinci kitabı olan "Herşeye Rağmen"e "İnsancıklar" başlıklı şiiriyle başlıyor. Burada işsizlik ve iş ararken düşülen durum ve yarattığı psikoloji anlatılıyor.
Bu şiirin öylesine yazılmadığını öğreniyoruz Tekerek'ten. Çünkü yazar gerçektende uzun süredir işsiz kaldığını, hiç bir yerde iş bulamadığını söylüyor. İki kitabının da tüm masraflarını kendi cebinden ödemiş. Ama yazar Tekerek yaşadığı zorluklardan önce Almanya'ya gelişini anlatıyor. "Abim 1969'da Almanya'ya gelmişti, ben orta okulu bitirdikten sonra onun isteğiyle ve kararıyla okumak amacıyla 1972 yılında buraya gelmiş oldum. Almanya ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ben hiç hayatımda şehre de gitmemiştim. Yani doğduğum bahçe küçük bir yerdi oranın dışına çıkmadan direkt olarak Almanya'ya geldim."
Gerçek hikayeler dinledi
Saf yanlarından dolayı oldukça zarar gördüğünü ve hayat hakkında tecrübe edinmesinin de çok zamanını aldığını söylüyor. 25 yıl boyunca değişik işlerde çalıştığını belirten Tekerek, matbaacılık üzerine de meslek öğrendiğini dile getiriyor.
Tekerek yazarlığa ise nasıl başladığını şöyle ifade ediyor:
"Çalıştığım dönemde oldukça hikayeler dinliyordum ve bunları önemsiyordum. Bu hikayeleri yazmayı düşündüm. Başlangıçta bir hikayeyi yirmi otuz defa yazıp tekrar yırttığımı hatırlıyorum. Bir yazar yakaladığımda, yazılarımı ona gösterip fikir ediniyordum, bunların bana oldukça faydası oldu diyebilirim. Aslında ben kendime göre hikayeler yazmak istiyordum, fakat dinlediğim hayat hikayeleri beni başkalarının hikayelerini yazmaya götürdü. Bundan dolayı da yazdığım hikayeler aslında gerçekten yaşanmış olayların yazıya dökülmesidir diyebiliriz."
Rıza'nın hikayesi
Tekerek, Almanya'da yazmanın gerçekten zor bir iş olduğunu söylüyor. Yazdığı kitapların tüm masraflarını kendisi karşılamış. Yine Almanya'da Türkiye okuyucu potansiyelinin oldukça sınırlı olması, Türkiyelilerin okuma alışkanlığının az olması nedeniyle işlerinin daha da zorlaştığını belirtiyor.
İlk kitabı "Sıkıntı"nın Almancaya çevrildiğini, başarılı olunması durumunda diğer yazacağı kitapları da çevireceğini söyledi. Tekerek, "Sıkıntı" kitabında geçen Rıza'nın hikayesini anlatıyor. Tam 30 yıl sonra ortaya çıktığını ve bunun gerçek hikaye olduğunu dile getiriyor. Rıza, Şah döneminde Almanya'ya kaçan bir binbaşı. İşçilik yapmanın Rıza'ya çok ağır geldiğini söyleyen Tekerek, bu kişinin hergün eridiğini gördüğü için hikayesini yazdığını ifade etti. Yine alkolük birini anlatıyor kitabında. Bu kişi de alkolden kurtulmak istiyor, ancak bir türlü kurtulamıyor. Yazar, kitabında süslemelerin az olduğunu, daha fazla dökümanter niteliği taşıyan hikayeler olduğunu kaydediyor.
'Yalnız yaşayan biriyim'
Yazar Tekerek, insanların toplumda yalnızlığa itildiğini ve özellikle genç insanların günümüzde iş bulamadığını söylüyor. 40'ın üzerinde olanların ise, artık iş aramaktan bile vazgeçtiğini ve bu insanların da doğal olarak bunalıma, uyuşturucuya, içkiye kayarak toplumdan bir kopuş yaşadıklarını dile getiriyor. Çalışan insanın hayatının düzenli olduğunu söyleyen Tekerek, işinden olan kişinin ise, kısa zamandan yolunu şaşırdığını ve olumsuz bir yaşama kayabildiğini kaydediyor. Tekerek, "ben de yalnız yaşayan bir insanım, işimden atıldım yalnız kaldım, sorunum yok desem elbette olmaz. Bu anlamda yazdıklarım benim de hikayelerim denilebilinir. Fakat bunlara gurbetçi hikayesi denilmesine kesinlikle karşıyım, bizim yaptığımız gurbetçilik değil göçmenliktir, bu insanın doğuşuyla vardır" dedi.
'Yağmur' hikayesi...
Tekerek'in "Yağmur" adlı hikayesi de oldukça ilginç. Bu hikayede gerçekleri anlatıyor. Kürdistan'dan kaçmak zorunda kalan ilticacıların durumu anlatılıyor. Tekerek, ilticacıların toplumda yanlış bir yere konulduklarını ve yanlış tanıtıldıklarını söylüyor. Tekerek, birçok ilticacının tercümanlığını yaptığını belirterek, şunları dile getiriyor:
"Bu insanların neden kaçtığını geride nelerini bıraktıklarını biliyorum. Gelen Kürtlerin köyleri yok edilmişti, başka bir yaşam imkanları kalmamıştı, tek çare artık burası olmuştu. Türkiyeli demokrat ve devrimcilerde can korkusuyla kendini buraya atmışlardı. Geride nişanlısını, sevgilisini, anasını, babasını ve kardeşlerini, ayrıca halkını bırakmışlardı. Ben evi yakılan bazı kişilerin durumunu gözlerinden yaşlar akarak anlattıklarına şahit oldum. Bu hikayenin ismi de yağmur oldu. İltica eden kişi bana göre onurlu insandır, gelişlerinin nedenleri vardır, bunu anlatmak istedim.
Ben sisteme karşı olan bir kişiyim, bu sistemde kişilerin geleceğinde endişeli olduğunu görüyoruz. Herkes korkuyor, savaşlar çoğaldı, insanlık yok ediliyor, basın yayın büyük patronların eline geçmiş, sizin gibi yayınlar oldukça az artık. Yeni insanı temel alan bir sistemin hakim olmasını isterim. Bunun adına sosyalist mi denilir, yoksa başka bir isim mi takılır bu önemli değil, insanın yaşamını temel alan sistem bir gün mutlaka gelecektir."
15-Haziran 2005 Çarsamba
Şiirin gür sesi Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlılığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edası hakim.
VECDİ ERBAY
Kürt olmak zor iş. Kürtlerin Kürt kimliklerini yadsımadan politika yapmaları da öyle. Cumhuriyetin resmi tarihi Kürt siyasetçilerin neler yaşadıklarını gizlese de, gayri resmi tarih bunu gözler önüne seriyor. Gayri resmi tarihin yazıcıları da yine Kürt siyasetçiler. Anıları, deneyimleri, birikimleri kitap sayfalarına düştükçe gerçeğin önünü kapatan karanlık perde aralanıyor. İnsanın vicdanını, insafını, duyarlılığını, bilincini diri tutuyor.
Resmi tarih yazıcılarının tahrif ettiklerini onarıyor. Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay gibi Kürt siyasetçilerin yazdığı her satır bu anlamda önemlidir. Çünkü onlar yakın tarihin, siyasi hareketlerin, kültürel sıçramaların önemli şahsiyetlerindendirler; Musa Anter'in deyimiyle, tanığı ve sanığı olageldiler. Yazdıkları, tarihi okumanın değişik bir biçimidir.
Hamit Geylani'nin Aram Yayınları'ndan çıkan "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru" adlı şiir kitaplarından söz etmek isterken düşündüm bunları. Çünkü Geylani'nin şiirleri, farklı bir disiplinle de olsa, aynı işlevi görüyor. Tanıklıklarını, izlenimlerini, dostlarını, yani Kürt halkıyla birlikte yaşadıklarını tarihsel olanla buluşturarak şiir cinsinden yazıyor, Geylani. Şiirlerinde ilk göze çarpan özellik bu. "Azad Nisan Yağmuru"nda yer alan şiirlerin tümünün kişilere yönelmesi de bu nedenle.
Hamit Geylani şu sıralar DEHAP içinde siyaset yapan Kürtlerden. Ama şiirle tanışması, şiir yazması yeni değil. "Yirmi Kurşunlu Yürek", tam yirmi sekiz yıl önce kitap olarak basılmış. O tarihte binlerce basılan kitap, yine Kürt halkının özgürlük mücadelesini veren siyasal bir oluşumun yararına satışa sunulmuş ve kısa sürede tükenmiş. Bir daha basılmayan kitabın günışığına çıkıp okurla buluşması için aradan yirmi sekiz yılın geçmesi beklenmiş.
Yirmi sekiz yıllık süre elbette bir tercihten dolayı değil, Geylani'nin de diğer Kürt siyasetçiler gibi atlattığı badirelerden kaynaklanıyor olsa gerek. Defalarca gözaltına alınıp hapis yatan, sürgün yaşayan, hayatını idame etmek için avukatlık yapan Geylani, bu süre içinde yeni şiirler yazsa da yayımlamak için hiç acele etmemiş. Ama işte, küstürdüğünü düşündüğü "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile birlikte "Azad Nisan Yağmuru"nu çıkardı okurun karşısına...
28 yıl sonra merhaba
"Yirmi Kurşunlu Yürek", 70'li yılların gür şiir sesini taşıyor. Biraz Ahmed Arif duyarlığı dolaylarında, ama daha çok dönemin kavgacı, hırçın edasını taşıyor. "Neyleyim/namlusuna şiir süremediğim/namluyu" ya da "Oğlum olursa/onu kan ve öfkeyle emzirin/Eline yaşam dolu/ bir mavzer./Özgürlük harflerini/kurşunlarla yazsın/bu kutsal kavgada/sonuna kadar dirensin" diyecek kadar savaşçı bir şiirin izini sürer "Yirmi Kurşunlu Yürek". Yüksek sesle okunan, alanlara, kitlelere yönelmiş bir şiirdir.
Öte yandan "Yirmi Kurşunlu Yürek"te yer alan kimi şiirlerde alttan alta ince bir duyarlılık ve buna bağlı olarak şiir kaygısı da sezdirir kendini. "Ülkeden Ülkeye" böyle bir şiirdir: "Bir kız eliydi/yaralı boynumdan/esip geçen samyeli". Benzeri dizeler, "Azad Nisan Yağmuru" kitabında yer alan şiirlerde daha yetkinleşmiş olarak çıkar karşımıza.
Tarihe şiirli notlar düşüyor
"Azad Nisan Yağmuru" Hamit Geylani'nin 1976'dan bu yana yazdığı şiirlerin bir bölümünü oluşturuyor. Bu kitaptaki şiirler Pablo Neruda'dan, Akın Birdal'a, Musa Anter'den Ferhat Tepe'ye kadar siyasal bir misyon da yüklenmiş kişiler için yazılmış. Şiirler kişiler için yazıldığı için elbette güzelleme izleri taşıyor, ama Geylani'nin derdi salt bir güzelleme yapmak değil. Öyle olsa, şiirleri daha farklı kurgulardı muhtemelen. Eşi için yazdığı şiir de dahil, bütün şiirlerinde kişisel ve toplumsal tarihe şiirli notlar düşüyor, Geylani. Musa Anter'in vurulduğu gece yanında Orhan Miroğlu da vardır. Geylani, "Apê Musa" şiirini şu dizelerle bitirir: "Ben de aynı yaralı gecede/Yaşamdan bıçkılanmış/Fidan ve civanım/Miroğlu-Miranım/Ölmedim işte!/Kavgada yedi can-ı cananım/Apê Musa'nın aksaçlarına/Hayranım!.." Acılarla, anılarla akıp gelen şiir ünlemle bitiyor. Umuda, yaşama, direnişe ayarlanmış bir ünlemle.
Zaten Hamit Geylani'nin şiirlerinde yılgınlığın izine rastlamak mümkün değil. Yaşama ve özgür günlere inanan bir şair o. Hapis yatarken, sürgün yaşarken, dostlarını yitirirken ayakta durmasını bilmiş, özgürlük mücadelesini kesintisiz sürdürmüş bir şairin kitaplarıdır "Yirmi Kurşunlu Yürek" ile "Azad Nisan Yağmuru".
Yirmi sekiz yıl sonra şair kimliğiyle okurun karşısına çıkan Geylani, "Dost bilsin, düşman bilsin/Kaşlarım hala keman kara" diyor. Şiirin gür sesini özleyenlerin haberi olsun...
12-Haziran 2005 Pazar
Rus yazarın Mevlana'sı Rus yazar Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir Mevlana Celaleddin Rumi portresi çiziyor.
VECDİ ERBAY
Mevlana Celaleddin Rumi iyi tanınıyor mu Türkiye'de, diye bir soru sorulsa, kekeme kalacağımız kesin. Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için, Türkiye aydın çevresine ve İslamcı kesime bakmak gerekiyor galiba. Çok ayrıntıya girmeden bakıldığında, Mevlana'yı, üstünkörü politik ve kültürel bilgimizle reddetmiş; onu tanıyanlar, dinsel yönleri nedeniyle sessiz kalmayı tercih etmiş; dini yönünü ön plana çıkaranlar ise ona sahip çıktıkça, 'gerici' bir Mevlana portresi çıkmıştır karşımıza da ondan.
Oysa bütün bu siyasal argümanlara, kaygılara itibar edeceğimize, "Mesnevi"sine bir göz atmak yeterli olacaktı Mevlana'yı tanımak için. Ama bunu yapamadık. Çünkü hazır bilgi kolay ulaşılır olduğu için her zaman daha çabuk alıcı bulmuş, öte yandan slogana daha yatkın olduğu için kışkırtıcı ve cazip olmuştur. Hazır bilgiyle donanmış dimağların Mevlana'yı daha tanımadan reddetmesi çok kolay. Mevlana, sloganlarla bir "softa" oldu, bir "sapkın" oldu. Ama unutulmadı Mevlana. Onu unutturmaya hiç kimsenin, hiçbir ideolojinin gücü yetmedi. Çünkü geride "Mesnevi" gibi dev bir eser bıraktı. Yaklaşık kırk bin dizenin yer aldığı "Divanı Kebir" ile dize sayısı dört bini bulan rubailer bıraktı geride.
Şiirlerinin yanı sıra söyleşilerinin toplandığı "Fihi ma-Fihi" adlı kitabı ile değişik kişilere yazılmış yüz kırk mektubu, kendisinden dünyaya kalan yazınsal ve düşünsel mirastır.
Onu tanıma, onunla semah dönme heyecanını yaşayan insanların yazdıkları ortada. Mevlana, en çok bu kitaplarla yaşıyor. Bu kitaplara ek olarak, ölümünden yüzyıllar sonra yazdıklarının, hayatı ve dünyaya bakışını mercek altına alan araştırmacıların incelemeleri de oldukça önemli.
Şu da var ki Mevlana'nın büyük bir deha olduğunu kimse inkar etmedi. "Mesnevi" ve diğer yapıtları, bu dehanın ürünüdür. Öte yandan Mevlana, düşlerini ve düşüncelerini hayata geçirmek için ikirciklenmemiş; dönemin baskılarına, yerleşik olana karşı durmuş; insanlık için doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş bir şahsiyet.
Rus yazarın Mevlana'sı
Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana" adlı kitabında böyle bir Mevlana portresi çiziyor. Mevlana hakkında iki cümle kurmamın nedeni de bu kitap. Ama önce, Radi Fiş kimdir? Bunu kendi kaleminden öğrenelim: "1924'te Leningrad'da doğdum. Babam da yazardı. 1935'te ailemle birlikte Moskova'ya gittik. 1941'de okulu bitirdim. Aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başladı. Gönüllü olarak orduya yazıldım. Finlandiya cephesinde çarpışırken yaralandım., altı ay kadar hastanede kaldım. Oradan çıktıktan sonra Şarkiyat Enstitüsü'nün Çince bölümüne girmek istedim, yer yokmuş; Türkçe şubesine girdim, isabet olmuş. 1944'ten beri Türk edebiyatı ile uğraştım, Nazım Hikmet'le dost oldum. Sabahattin Ali, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli'nin şiirlerini Rusçaya çevirdim. İkinci mesleğim gemicilik. Gemiyle Küba'ya kadar gittim. Yük gemisinde ikinci kaptan olarak çalıştım."
1944'ten beri Türk edebiyatıyla uğraşan Radi Fiş, Mevlana gibi dev bir isimle karşılaşınca ilgisiz kalması mümkün değildi. Öyle ya, Yunus Emre'den Nazım Hikmet'e kadar Mevlana'yı tanıyıp da etkilenmeyen kaç edebiyat insanı var ki?
Radi Fiş, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı yaklaşık yirmi yıllık bir çalışmanın sonunda kaleme almış. Mevlana'nın yazdıklarının yanı sıra, babası Bahaeddin Veled, öğretmeni Termezi, dostu Şemseddin Tebrizi, oğlu Sultan Veled ve Mevlana'nın ölümünden elli yıl sonra Ahmed Eflaki'nin yazdığı "Menakıb-ül órifin", yazarın yararlandığı başlıca kaynaklardır.
Yazarın da belirttiği gibi, kitapta adı geçen insanlar ve olayların tümü gerçektir ve yukarıda sözü geçen kaynaklardan yararlanılarak kimi boşluklar doldurulmuş, böylece bir Mevlana biyografisi çıkmış ortaya. Yazar, sık sık araya girmese, "Bir Anadolu Hümanisti Mevlana", rahatça roman olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Radi Fiş, biyografi çalışması yaptığının farkında olarak, bir kişilik olarak Mevlana romanı niteliğinde yazmış kitabını.
Belh'den Konya bozkırına
Babası Bilginler Sultanı Bahaeddin Veled, Belh kentinden göç etmeye karar verdiğinde Celaleddin henüz 12 yaşındadır. Çünkü Moğollar, geçtikleri yeri yakıp yıkıyor ve Belh kentine ilerliyorlar. Celaleddin, yolculuk boyunca çok insan tanıyacak, çok olaya, Moğolların mezalimine tanık olacak ve bütün bunlar, onun, dünyaya acıyarak bakmasına neden olacaktır. Kimseye boyun eğmeyen, gördüğü rüyadan sonra kendini "Bilginler Sultanı" ilan eden, herkesin bilgisi karşısında saygı duyduğu bir babası vardır Celaleddin'in. Babası ilk öğretmenidir, ardından dönemin en etkili bilginlerinin yanında yetişir Celaleddin. Dehası, öğretmenlerinden öğrendiklerini çok ileriye taşımasına olanak sağlar.
"Bir Anadolu Hümanisti Mevlana"yı Radi Fiş 1972'de yayımlar. Kitabın Türkçe ilk baskısı 1990'da Yön Yayınları'ndan çıktı. Evrensel Basım Yayın tarafından yeniden basımı yapılan kitabın çevirisi Mazlum Beyhan'a ait. Kitap, biyografik roman meraklısına ve Mevlana'yı tanımak isteyenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum. Büyük şair ve filozofun, dostu Şemseddin Tebrizi için söylediği bir şiirden: "Tadına doyamadığım ömür gibi gidiyorsun ama bizi unutma/İnadımıza ayrılık atına eyer vurdun ama, bizi unutma/Gökkubbe altında ne dostlar bulursun sen ama/Eski dostunla bir ahdin var, o ahdi unutma/Ay değirmisini başına yastık ederken her gece/Dizimizi yastık ettiğin zamanları unutma/Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında gördüğün/Safran dalları ve ağustos gülleriyle kaplı aşk ovasını unutma/Ey Tebrizli Şems, yüzünü gördüğümden beri dinim aşktır/ Ey dinin övündüğü güzel, bizi unutma." SU..........Selma Ağabeyoğlu
Mevlana Aşk beladır, Aşk cefadır, Aşk vebaldir, Aşk sürgündür, Aşk ömre ziyandır, Aşk ki Mevlana’dır… Günlerdir Radi Fiş’in kaleme aldığı, çevirisini Mazlum Beyhan’ın yaptığı, Evrensel Basın Yayın’dan okuyucuya sunulan ‘Bir Anadolu Hümanisti Mevlana’ kitabını okuyorum.(286 sayfa) Yıllardır da, bir radyo programında Melon Şapka’nın tertemiz Türkçesi ve duygu dolu sesinden okuduğu Mevlana şiirlerini dinliyorum… Sahi Mevlana deyince neyi anımsıyorum. Bilgi dağarcığımdaki Mevlana var. Radikal İslam’ın aslında hiç olumlamadığı Mevlana, ikincisi ise gerçekten İslam’da devrim sayılabilecek düşünceleriyle, özellikle de beni yakından ilgilendiren şair yanıyla yüreğimi titreten, hümanist, bir derviş yürekli Mevlana… Mevlana deyince ilkin benim aklıma şu dizeleri geliyor; “Bir can var canında o canı ara Beden dağındaki gizli mücevheri ara! Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara! Ama dışarda değil, aradığını kendi içinde ara! “ diyen Mevlana’yı sevgili Sennur Sezer’in de onu anlatan yazısında altını çizdiği gibi bir felsefeci, dinde yobazlığın tüm normlarını yıkan yanıyla anlamaya çalışıyoruz en çok….. Mevlana deyince ateşin etrafında dönen pervaneler de gelir aklıma, O pervanedir… Bu aşkta ateş Şems’dir ki yakar. Ki burada kavram karışıklığı başlar… Mevlana…Şems…. Şems ki, maşukudur Mevlana’nın… Acısıdır, billur kadehte damıtılan sevdasıyla… Özlemdir… “Ey Şems seni göreli dinim aşktır benim” dedirten… Mevlana yurdundan sürgün, bilmediği bir bozkırda tekke şeyhi, ama en çok alim, sufi, şair ve illaki musiki şinas…..O ki sevgilisinde vücut bulduğu aşkla, sema’ya dönen, ellerini gökyüzünün mavisinden aldığı bereketi, canlara tamahsız dağıtan bir gönül sultanı... Onun inancıdır ki “ Haktan alınan, halka verilmelidir”. Onun içindir ki; Bir eli semada. Bir eli canlarda. Can kalptir. Can yoksul halktır. Can yürekte sıkışan aşktır… Can ki ‘ İnsan-ı Kamildir...’ Kamil insan ki dört kapıyı, kırk makamı aşan , sabırla kapıları geçen...Hakikate ulaşan marifet ehlidir… Hakikat ki, Yunus’u kapsayan, Şeyh Bedrettin’e yol gösteren... Hakikat ki, bir lokma, bir hırkanın nurunda , yaşayan tüm canlıların özgürlüğünü, eşitliğini savunan… Mevlan aşktır… Aşk kavgadır. Aşk hasrettir. Aşk erdemdir. Aşk Şemsin yüzünde ışıyan nur-u peydadır... Peyda yoldur. Yol erdemdir. Erdem vicdandır... Vicdan insan olma bilincidir. Bilinç insan sevgisinin ateşinde yanıp kül olamaktadır... Doğru ve dürüst insanla buluşmanın en onurlu yoludur… Bu yol aşkın ta kendisidir. Bu yolda yanıp kül olmak safsatayı, yobazlığı insan bilincinden itelemenin yoludur. Bu yolda insan sevgisi vardır… Ateşe düşen kuşlara sorun. Onlar isyan etmektedir, kirlenen dünyaya…Silahlarla kuşatılan bir dünyada öldürülen çocuklara…… Bu yüzdendir güzel insanın yüreğinde kanayan yaralar… Bu zulme itirazdır Mevlana’nın şu sözü……”Sevgi bilginin sonucudur.” İtirazımız …..Doluya tutulmuş gül bahçelerinin tarumarına….. “ Ne fayda sevgili…….Ne fayda…….
Çelik: Şiirin mekanı yoktur DİHA/VAN
İstanbul -Van Sanat Köprüsü etkinlikleri çerçevesinde Van Sanat Sokağı'nda bulunan Star 2000 Kitapevi'nde sevenleriyle bir araya gelen Şair Nevzat Çelik, şair ve şiire ilişkin düşüncelerini dile getirdi. Okuyucuların sorularını yanıtlayan Çelik, toplumda okumaya olan ilginin giderek zayıfladığını söyledi.
Star 2000 Kitap Evi'nde düzenlenen söyleşi ve imza gününe katılan Çelik söyleşiye "İtirazın İlk Şartı" adlı şiirini okuyarak başladı. "Şairler için cezaevi geleneği" diye bir ifadenin kullanılmaması gerektiğini belirten şair, toplumda okumaya ilginin giderek azaldığını, bunun da toplumsal koşullarla ilintili olduğunu kaydetti. "1980 ve 1990'lı yıllar arası toplumsal duyarlılık ile şu anki toplumsal duyarlılık maalesef aynı değil. Yolda birçok kişi beni çevirirken bana 'dışarı çıktıktan sonra neden kitap yazmadınız?' diyorlar. Bu arkadaşlarımız maalesef kitapçılara hiç uğramıyor. Umuyorum ki toplum olarak bu konuda yükselişe geçeriz" diye konuştu.
'İçerde yazmanın anlamı başka oluyor'
Şair olmanın okumaktan geçtiğine inandığını belirten Nevzat Çelik, ilk şiirlerinden itibaren okur ve eleştirmenlerden olumlu tepkiler aldığını ve bundan dolayı büyük heyecan duyduğunu belirterek şöyle devam etti: "İlk şiirim Şafak Türküsü isimli şiirdi. Bu yayınlandıktan sonra ismim dergilerde, şairlerin isimleri arasında yer alıyordu. Çok büyük anlam taşıyordu benim için. İçerde olmanız çok daha farklı bir anlam taşıyor. Orada bir baskı altındasınız. Sürekli bir baskı var ve birçok şey yasak."
Böyle olduğu için her şairin cezaevine girmesi gerekmediğini belirten şair çok erken yaşta okumaya başladığını ve 1984 yıllarının ardından kendisi de şair olmak gibi bir takım duyguları hissetmeye başladığını söyledi. Çelik "Şiiri gerçekten ciddiye aldığım yıllar, aslında cezaevine düştükten 1.5 yıl sonrasına dayanıyor. Daha sonra okuduğum kitap ve dergilerdeki şiirlere bakarak 'Ya bu şiirleri ben de yazabilirim hatta ben daha iyi yazarım' diye düşündüm" şeklinde konuştu.
Cezaevinde şiirler yazması nedeniyle "Cezaevi Şairi" olarak tanınmak istemediğini belirten Çelik, şiirin mekanının olmadığını söyledi. Çelik, "Cezaevi şairi, cezaevi geleneği diye bir şey yok. Cezaevi var, ona birşey demeyeceğiz. Ayrıca cezaevinde bulunan arkadaşlarımız da var. Ama edebiyatı asla cezaevi duvarları arasına sokmuyorum, şiirin mekanı yoktur. İçerde ya da dışarda yazma koşulları şairin tercihi değildir. o yüzden şairler yanlış tanımlanmasın" diye ekledi. |