Alsah Blokları - Esintiler | |
Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerineHalim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine
'Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor' Halim Yazıcı'nın 'Âşıkhava Sineması' film karelerine sığmayan bir yaşamın şiirlere yansıması gibi... Kitap, her şeyden önce bir atmosfer sunarak dokunuyor okurun yaşamına. İncecik, naif, süzülmüş, damıtılmış, içe döndükçe derinleşen bir şiiri çoğaltıyor Halim Yazıcı. Mitosların esintileri cazın ezgilerine karışıyor. Yazıcı ile kitabını konuştuk.
Dinçer SEZGİN -Sana soyut daha çok tat veriyor galiba. Şiirlerin figüratif bir resim gibi görünüyor ama; asıl resim hep görünenin altına gizleniyor bence, ne dersin?
- Ne demem ki! Ne demem gerekiyor ki; diye sorarsam kendime. Sanırım bir balığın pul pul kokan iyot nefesi, nasıl enerji veriyorsa kalbime, işte öylece usulcacık yaklaşır o tatlar da fasit dairelerime. Hep aysberglere âşık oldum. Onların su altındaki müziği beni diri tutandır. Figüratif bir "f", ne de çok yakışır bir ilk dizenin kıyıcığına, ya da ortalarda bir yerlerde dolaşan sesine "s" harfinin.
Bir de hep kolaj oldu kendiliğinden tonu renklerimin. Belki kolaya kaçmak gibi gelecektir ama, yaşadığım hayattan özür dileyerek tuvalimin perdesini aralık tutuyorum. Beli bir gün ansızın renk çakar alnıma diye. Bu yüzden haklısın. Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor.
Görmediğimiz tuvalin, görmediğimiz fırçaları iz bırakıyor aşklarımıza. Bu görünmezlik, elbette bilinçli bir seçim değil. Bilinçdışı bir varlık olarak orada yaşar durur kendiliğinden. Şairlerse, hep o 'güzel'e ulaşma çırpınışlarındaki çılgınlardır.
- Daima yaşamdan, elbette yaşamından hareket ediyorsun. Sakıncası yoksa sormak istiyorum: Soyut bir dile meyletmende yaşamında, kimselerin bilmesini istemediğin gizlerinin bulunması mı etkili oldu? Biliyorsun soyut; gizlenme ve sığınma duygularından çıkan bir savunma mekanizmasıdır. Sen soyuta nelerini gizliyor ve neden sığınıyorsun? KİMSENİN BİLMEDİĞİ GİZLER - Yaşadıklarım, anneannemin bir aralık, aralık bir kapıdan gülümsemesi tül kalbinin. Rüzgârını, taşın ve aşkın nefesini denedim belki de kendi ve hayatımın üstümde. Güvercin yemi satan çocuğun, güvercin yemi alan çocuğun kirpiklerindeki siyahi selin alnındaki izlerini sürdüm. Bu izler, aslında hayatımın, aylarımın küçük ayak izlerinin kırıntılarıydı. Yalın ve sessiz bir öykünün gölgesiydi yaşadıklarım. Bir gün, bir şiir olarak geri döndüler. Hayal hanesi aşk çocukların bıraktığı yalınayak yalnızlıklar, kalabalıklar, balıklar, cinnet çalgıcılarıydı bunlar... Bütün bunlar, o kadar açık ve net bir şekilde resmediliyordu ki nefes aldığım dünyada, ne o benden ne de ben ondan habersiz adım atamaz hale geldik. Bu yüzden, gizliliğin 'g'sini bırakın, kelimenin tek çizgisinin dahi saklanmasına imkân yok. Bu arada, herkes her şeye durmadan meyletmekte elbette. Sabahlar akşamlara, dizeler şiirlere, ritimler ritimlere meyletmekte durmaksızın. Bu denli yoğun bir akışkanlık içinde hayatım, pardon şiirim, yalnızca kendi sarkacından sorumlu bir meyil çizgisi izlemekte. Sığınmaya gelince elbette sığınıyorum enerji kaynaklarıma. Kaynaklarımın duygu akışkanlıklarına. Gizlediği gibi görünen şey, aslında açık renk bir mavi gibi son derece elle tutulur, gözle görünür bir 'aşk durumu'dur.
- Kolay âşık olur ve çabuk bıkar mısın? Gerçekte aşk senin için bir 'açıkhava aşkı' mıdır? Yoksa özenle sakladığın, inandıkça inanmaktan korktuğun, özel gösterimlerle gönül perdene yansıttığın renkli bir film midir?
- Hemen kestirmeden yanıtlayayım. Aşk Caz'dır. Cazın doğal ve kendiliğinden hali, alçakgönüllü nefesi, hırçınlığı, ancak bir diğerinin varoluşuna olan saygısı ve içtenliği, sürekli kendini yenileyen varlık nedenidir aşkı caz yapan. Müziğin aritmetiği ise caz, acının üçgenidir hasret. Ne caz, ne de hasret kolay yaşanır bir şeydir. Ancak her ikisi de hızla iner ve çıkar, gelir ve gider, durur ve yürür. Canlı organizmalardır. Her ikisinin de özel durumları vardır. Özenle saklanır ve damıtılır kuytularında hayatımın. Onları kırılacak kıymetli kristaller gibi koynumda öpüp koklayıp biriktiriyorum.
Hiç aklımda yokken, birden aklıma düşüveren, düşü veren kalbimin, renklerin, ölümlerin, kırların, su perilerinin, Allianoi'nin, aşkların, çingenelerin, klarnetlerin, Cunda'nın onulmaz hallerinin dizeler serüveni, 'âşıkhava sineması'. Stüdyoya yakışmaz kendileri. Çünkü dar odalara sığmaz, izleyenlerle büyür ve çoğalır, kendine gelir, enerji alır ve verir, Perdesinde sır dolu bir akışkanlık saklıdır. Kendisine inanmak istiyorum. Hayal perdemin perçemi zaman zaman önüme düşüyor. Korkuyorum, seviyorum, ayrılıyorum, birleşiyorum onunla durmaksızın.
- Yani aşk renkli mi, siyah beyaz mıdır?
- Bin dokuz yüz seksen dörttü sanırım. Can Baba ile Taksim'de buluştuk. O zamanlar İzmir'de 'Yamaç' adlı bir dergi çıkarıyoruz. Söyleşi yapacağım Baba'yla. Neyse yaptım, bitti. Birden, 'yahu Halim, boş ver şiiri de kaldır kafanı şu afişe bak' dedi. Kafamı kaldırdım. Stan Getz konseri afişi selamlıyor beni. 'Sen' dedi 'Beyaz Caz dinle bu akşam. Tadına bak onun.' O gün, bu gündür, ne zaman böyle bir soruyla karşılaşsam, hep Can Baba'nın bu önerisi aklıma gelir. Cazın siyahı ne denli büyütüyorsa içimi, beyazı da o denli çoğaltıyor. Aşkın da siyah beyazı nasıl sığınıyorsa kuytusuna kalbimin, renklisi de çok sesli bir koro gibi bütün ceplerime sığmıyor, taşıyor da hep aynı canlılıkla.
- Senin şiirine yaşadıklarının şiiri diyebiliriz sanıyorum. Realitenin (gerçekliğin) şiir gizlediğini ne zaman ve nasıl anladın ?
- Aynen katılıyorum. Benzeri bir yanıt cümlesini yukarıdaki cevapların arasında bulabiliriz sanırım. Gelelim şu gerçeklik meselesine. Daha doğrusu şiirin gizlediklerine ve gerçekliğin gizlediklerine. Durmadan birileri bir şeyler gizleyip duruyorlar hayatta. Köpekler kemiklerini, kediler dışkılarını, insanlar aşklarını. Şiir gerçekliği, gerçeklik ise şiiri. İyi de yapıyorlar. Hayat daha anlamlı oluyor. Anlamı uzayıp gidiyor hayatın, lastik gibi. Bunu ne zaman anladığım ise bende gizli. Bakın bende de bir şeyler gizleniyor demek ki. İÇ İÇE FİLMLER... - Sinemanda üst üste iki film gösterdiğin oluyor mu? Hangi hallerde? Hangi gereksinimlerle? 'Soruyu aç' deme, açmam. Zaten anladın; 'Aşk iç içe midir, üst üste midir?' demek istediğimi.
- Gençlik yıllarımda sürekli film gösteren sinemalar vardı. Sabah girer, akşam çıkardın. Araya parça girerdi. Filmlerin renklenmesi için renkli ince kâğıtlar eklenir çıkarılırdı ışığın önüne. Sinemamda iki film üst üste, alt alta, yan yana değil, aynen dediğin gibi iç içe filmler sürüyor sürekli seanslar halinde. Nefes almakta olan her santimetrekaresini hayatın, birer birer cebime doldurup sokaktaki dilencilere, çalgıcılara, balıkçılara, âşıklara damıtıp damıtıp ısıttığım çoğu kez yok oluşların hallerinin kareleri var sinemamda. Çok filmlik bir sinema benimkisi. Sinemanın inşa amacı, çok filmin gösterimini sağlamak. Senaristinin de, oyuncusunun da, kameramanının da, görüntü yönetmeninin de aynı kişinin olduğu bir tahta dönme dolap bu. Dönüp dolaşıp durduğum yer hep aynı sunaktan su içtiğim yer. Seanslar kesintisiz, matine suare çoluk çocuk, sürekli. Beş dakika ara yok. Son yok. Başlangıçsa bir elin parmaklarında gizli. O zaten yok. ASLOLAN YAŞAMAK - Aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkadığını duyumsadın mı hiç? Böyle bir şey olduysa, aşk ve şiir ayrıştı mı, barış tı mı? Benim merak ettiğim, kaç kişilik olduğudur deve dikenlerini cebine dolduran aşkın?
- Sinemamda yirmi on vapurunda saçlarını tarayan zaman bağdaş kurmuş akıp gider sessiz su sesine. Bir masal anlatılır durur sürekli incecik ay, aşklara. İzmir'in kordon vapurunun bacakları sütbeyaz, tülden akar dumanı üstüne. Bu yüzden yalnız akşamları açar akşamsefaları. Şiirimde açan akşamsefaları, yalnızca akşamları değil, ne zaman ne yapacağı belli olmayan caz sanatçıları gibi damdan düşer üstüne dizenin. Bir bakarsınız Konak'ta pazar günleri kristallerini saklayan işçi kızlar, eteklerinin altında krizantemlerini bahara çıkarır sizi şiirim. Bu yüzden şiir yazmak bana göre değil. Aslolan yaşamak. Bana göre olan şey yaşamak.Yaşarsam yazıyorum, yaşadığımı yazıyorum. Dokunamadığım denizin şiirini yazmak, flütünün matlığını görmeden şiirini yazmak gibi Ian Anderson'ın, nefesini kendime yalan söylemek.Evet, tembellik ediyorum. Masa üstü çalışmam eksik. Kendi haline bırakmayı tercih ediyorum şiirimin dizginlerini. Bir nehir nasıl oluşturursa kendi deltasını, şiirim de oluştursun istiyorum gecekondusunu.
Bu yüzden içtenliği çok önemlidir şiirin. İçten olmayan şiir, dış döllemeyle üretilen ürün gibidir. Hayatımı ne ve nasıl işgal ediyorsa, şiirimi de onlar işgal ediyor. Enerji veren ne varsa hayata, onlarla nefes alabiliyorum. Yanan ateş, uçan kelebek, duran taş, papalina kokusu, aşk hali ay halinin. Bu damarlardan birinin tıkanması altüst ediyor kalbimin ritmini. Tansiyonum çıkıyor, kolesterolüm yükseliyor, nefes alamıyorum. Ne müzik yazabiliyorum, ne şiir dinleyebiliyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Hayatın ritmi gidip de geri gelmiyor. Güneş doğuyor ve batmıyor. Ya da ay doğmaz oluyor. Yalnızca hep gece, hep gündüz, hep düz bir çizgi öylece sırıtıyor duvarlara. Duvarda duran saydam yüzüne tek bir rengin. Bu arada sorunuz aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkaması mıydı? Olur mu hiç canım öyle şey.
- Teşekkür ederim. Sana iyi seyirler.
- Ben teşekkür ederim. Sinemama beklerim. Yerler aşktan ve numarasız.n Âşıkhava Sineması / Halim Yazıcı / Yom Yayınları / 88 s. Ay vakti bir zamandan yaşam kesitleri Bora ÖZCAN "Yeni bir aşkı yıkman gerektiği zamanlar / gözlerini orta yerinden kırman" diyerek âşığa derin yaralarından bir kesit sunuyor Halim Yazıcı. An geliyor su seslerine sesleniyor: "Hey su sesleri / anılarımı yazsam / saklar mısınız öldüğümü?"
Bergamalı Şair Halim Yazıcı Allianoi'den, taşın yerinde ağır olduğu yeryüzü evreninden çıkar aşkın ve hayatın koridorlarında gezinmeye; Şair, Bergama'da yer alan antik kent Allianoi'deki her taşın bir Venüs olduğunu anlatarak başlar, sitemle: "Taşın geleceği ile oynayan / kirli elleri" Ve sinemaya davet eder okuru: Âşık hava Sineması'na.
Şair Yazıcı'nın şiirleri Ege'nin imlerini taşıyan bir içsellikle seyrediyor. Güneşten, aydan, vapurlardan ve çiçeklerden yola çıkarak anlatılan bir dünya hali büyütüyor. Şair, serüvenini zamanın alaca düzleminde denizin, İzmir'in ve işçi kızların yüreğinden tutarak anlatıyor.Sonra caz ezgilerinden geçirir kalemini ve ansızın yanan bir şairin kalbine dokunur, dokunur, dokunur. Her aşk, alnında bir ay taşır ve aylar geçer şairin gözlerinden. Yazıcı'nın yarattığı evrendeki bu sinemada, her an yeni bir kare, okura her an yeni bir hüzün bırakabilir. Bir martının alçalıp aşkları alnından öpmesi ya da kar sesinde büyüyen kâğıt helvalar anlatabilir sessiz derinliği. AY'A SESLENİŞ Kısa şiirlerle örülmüş bir kitap "Âşıkhava Sineması". Şair Yazıcı, beşinci kitabında yalın dilli bir öyküyü anlatmış okura. Kitaptaki imgeler okuru yormuyor ve ılık bir su damlaması gibi damlıyor şiirin ortasına. Birçok kişiye ithaf edilen şiirlerin yer aldığı kitapta dikkati çeken en önemli özellik şiirlerin birbirlerini bütünlüyor olması. Şiirlerde ağırlıklı olarak ay, güneş, vapur, deniz ve çiçek imleri kullanılmış. Şair bunu bilinçli olarak kullanmış ve böylelikle şiirlerin arasındaki bağı kurmuş.
Bergama'daki antik kent Allianoi'nin gönüllü bekçilerinden olan Halim Yazıcı, kitabının arkasında şöyle söylüyor:
"elimden geleni yaptım. durmadan su taşıdımparmaklarımdan akan kana bakmadım" DÖRT ÖDÜLLÜ KİTAP "Âşıkhava Sineması" tam dört ödül almış: Adnan Yücel Şiir Ödülü 2004,Uğur Mumcu Şiir Ödülü 2004, Homeros Emek Ödülü 2004, SES Şiir Ödülü 2004.1954 yılında Bergama'da doğan Şairin O Güzel Narin Gelin (1982), Cevahir Kalbiyle Dolunay (1984), Aşk Cazdır (1991) ve Beyaz Atların Yelesinde (1997) adlı kitapları bulunuyor.
Arif Keskiner'le 'Elbette Çiçek'i konuştuk
"İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel bir şey yoktur" Arif Keskiner adı bende hemen üç şey çağrıştırır; "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Çiçek Bar" ve "Çiçek" serisi anılar!.. Türk sinemasında kült hale gelmiş filmin altına imzasını atmış, yirmi seneyi aşkın bir zamandır sanatçıların uğrak yeri olan barın yöneticiliğini yapan ve anılarıyla bizlere nostalji yaşatan Arif Keskiner... Anılarını yeni bir kitapla devam ettiriyor Keskiner ve bu kez "Elbette Çiçek" diyor! Kendisiyle Çiçek Bar'da söyleştik...
Erdem ÖZTOP -Sevgili Arif Keskiner, çiçeklerden bir demet olmaya aday kitaplarınızı konuşacağız ama ben biraz daha geçmişe gidip, sonradan şimdilere gelmek istiyorum. Osmaniye doğumlusunuz, ilk ve ortaokulu orada okuyorsunuz, sonrası İstanbul. Şöyle sorayım, o günlerden bugüne geleceğinizi hayal ediyor muydunuz; bugüne kadarki yaşanmışlıklar planlanmış bir durum muydu?
- Bugünleri hayal edemiyordum pek tabii. Zaten insan yaşamı da böyle; ne kadar hayalleri olsa gerçekleşmeyenlerle dolu! Ama tabiki de belli bir şeyi hedefliyorsunuz; bir memur olmak, iş güç sahibi olmayı düşlüyorsunuz. Bir de bizim gibi kasabalardan gelen insanların hele ki o tarihlerde devlete yamanmak gibi bir düşü vardı. O yüzden de liseyi bitirip, bir işe gireriz diye düşünülürdü. Ama benim hedefim daha yüksekti, hukuka falan gitmek istiyordum. Ama şartlar malum, liseye başlama dönemimde Ticaret Lisesi'ne girmek durumunda kalmıştım Adana'da. Ticaret Lisesi'ne girince artık, onun bir sonraki aşaması ancak Yüksek Ticaret olabilirdi. Nitekim de, kitaplarımda da anlattığım gibi, lise ikinci sınıfa geçtiğimde, babamın da okutma olanakları yoktu, bir çözüm arıyordum. Onun için evdeki kışlık buğdayın taşıyabileceğimi sırtlayıp, satmaya gitmiştim. 24 lirayı cebime atıp, kimseye haber vermeden önce Osmaniye'den Adana'ya gidip tastiknamemi almış, sonrada üçüncü sınıf bir treni atlayıp İstanbul'a gelmiştim. Önce bir iş bulmam lazımdı, ilk önce yazıhanesi olmayan bir avukatın yanında çalıştım, sonra da liseye kaydımı yaptırıp, bir süre ikisi birlikte devam etti. Birkaç ay sonra, aldığım 40 lira maaşı avukat artık veremeyeceğini söyleyince, yeni bir iş aramaya başladım. O zaman devreye okul müdürü girdi. Bir de yine o dönemde babamdan bir telgraf almıştım, "bana acil 50 lira gönder" diye. Zaten maaşım 40'dan 30'a inmiş, okul müdürüne çıkıp bir ay izin istemiştim. O tarihler, 54 yılıydı, İstanbul'da büyük yıkımlar başlamıştı, Menderes Dönemi... Amelelik de 5 liraydı , bir ay orada çalıştım, hiç olmazsa babamın parasını göndereyim istiyordum. Okul müdürü, "olmaz öyle şey" demişti. Çünkü benim velim olmuştu... Bir pusula yazıp İş Bankası'na göndermişti beni, eski öğrencilerinden birisi orada genel sekretermiş, ona gittim ama ben daha 16 yaşında falanım, bankada çalışacak durumda değilim. Adam çok perişan oldu, bana yardım edememekten dolayı. Sonra beni Sansaryan Han'ın karşısında kundura satan bir yere gönderdi, oraya gittim. Sonrasında oradaki adamlardan biri, "gel sen, yarın ambarda çalış" dedi. Nakliyat ambarında Yüksek Ticaret'i bitirinceye kadar çalıştım. Ama diğer taraftan da okulu bitirmeyi hedeflemiştim! Bir şeyi gördüm ki, çalışmaya başlamışım, ekmek paramı kazanıyorum. Çok çalışıyordum. Hayat, rastlantılar zinciri, hedeflediklerin bazen tutmuyor! Öyle olunca da bir dolu insanla tanışıyorsunuz, sizi başka bir tarafa yöneltiyor hayat. Biz de o kulvarın takipçisi oluyoruz. Ticaret istediğim bir şey değildi. Osmaniye'de başladığım şiir tutkumdan ötürü sanata bir eğilimim vardı. Gene çevre etkisiyle sanat ortamının içinde buldum kendimi. O çevrenin içine girince, bir daha da çıkmadım, hâlâ da orada duruyorum!.. ŞİİR TUTKUSU - "Şiirler yazdım", dediniz. Nasıldı peki Osmaniye'deki o edebiyat ortamınız?
- İlginç şey. Benim gibi bir arkadaşım daha vardı, o da şiirler yazıyordu. Karşılıklı şiirler yazıp, onlar üzerine tartışırdık. İyi bir İstanbul gazetesi vardı, orada şiirler yayımlanırdı, onları okuyorduk. Gazete alacak paramız da yoktu, sırayla alırdık. Para buldukça dergiler alırdık. Bir de Adana'da Bugün gazetesi vardı, orada Çoban Yurtçu, bir edebiyat sayfası düzenlerdi, Çukurova'da şiire bulaşmış her insanın o dönemde, o gazetede şiirleri yayımlanırdı. Benim de andığım gazetede şiirim çıkınca bir anda kendimi şair zannettim. Ama şiire olan tutkum her daim devam etmiştir.
- Sıkı durun okur diyeceğim, kimliklerinizi açıklayacağım; yayınevi müdürlüğü, kitapçılık, spor yazarlığı, İsveç'te muhabirlik, bulaşıkçılık, fotoroman yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği, film prodektörlüğü... diye uzayıp gidiyor... Sorayım, andıklarıma ekleme yapmak ister misiniz daha?
- Çok şey eklenebilir, mesela İstiklal Caddesi'nde Zippo çakmak satıcılığı bile var! Çin'den taklitleri gelirdi o zaman bu çakmakların, 175 kuruşa alır, 2,5 liraya Tokatlıyan İşhanı'nın önünde satardım.
- Ticaret Lisesi'nin etkisi o zaman bu?..
- Ondan değil de, sadece yaşayabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek adınaydı tüm bunlar. Avukattan aldığım para yetmiyordu ki!.. Halde balık katipçiliği bile yaptım.
- İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, yanılmıyorsam ekşisözlük'te idi, Adana'dan o yıllar İstanbul'a gelmenizin büyük bir şans olduğu, o yıllar İstanbul'da hâkim olan Adanalı sanatçıların varlığı, sizin için büyük bir şans olarak belirtiliyordu, bakınız Yaşar Kemal, Yılmaz Güney... Ne dersiniz, katılır mısınız bu tespite? Haliyle, satır aralarına sığdırın istiyorum bu dostlarla olan anılarınızı?
- Yani o kadar önemli değil, benim yaşantıma baktığınızda. Öyle ki Yaşar Abi'yi sonraki yıllarda tanıdım, sonrasında onunla tanışmak çok önemli oldu. Bir bakıma, ağabeyimdi, babamdı. Aynı toprağın çocuklarıyız. Ailemi de çok iyi tanıyordu. "Demirciler Çarşısı Cinayeti"nde bizim ailemizin öyküsünü anlatır. O kadar yakınlığımız oldu, hâlâ da öyle. Yılmaz derseniz, o benimle aynı yaştaydı, o da İstanbul'a Adana'dan geldi. Tesadüf bu, aynı mekânlarda sanata bulaşmışlık ondan kaynaklıyor. Klasik Baylan ekibi olarak, kendisi de hikâye falan yazdığı için orada buluşurdu. O dönem yazar-çizer takımının pek çoğu Baylan'da olurdu, Attila İlhanlar, Demirtaş Ceyhunlar, Fethi Naciler, Edip Canseverler... Kimler aklına gelirse! Orayı biz okul olarak görürdük. Zaman içinde fark ediyoruz ki, bizim hayatımızda bizi çok yönlendiren bir yer haline gelmişti Baylan. Sanatla iç içe olmanın getirdiği, kendi formasyonunu oluşturmak adına bize çok büyük katkılar yapmıştı. Gerçek var ki, biz burjuva takımından değiliz, evimize öyle çok kitaplar girmemiş, İstanbul'a gelince kitap okuma ihtiyacı doğuyor. Aklıma geldi, hiç unutmuyorum, Remzi Kitabevi'nden o zamanlar yeni yayımlanmış olan "Veba"yı almaya gittiğimde, adamın çıkarıp önüme koyduğu sarı kapaklı kitabın üzerinde düz okuyuşla "Camus" yazıyor, halbuki ben "Kamü"nün kitabını almak istiyordum. Adama dönüp, "benim aradığım kitap bu değil, ben Kamü'nün Veba'sını istiyorum" diyordum. Gülmüştü, "işte bunu okuyacaksın oğlum" demişti adam da. Bu bilgisizlikten kaynaklanan bir şeydi ama bunun için de bir eksiklik oluştu bizde ve hummalı bir okuma serüvenine koyulduk hemen. Çünkü bulunduğunuz çevreye yetişmek adına, bütün boş bulduğumuz anlarda okumaya koyuluyorduk. Hâlâ ben günde 5 saatten aşağı okumam. EDEBİYATLA BULUŞMA - 16 yaşından sonra Baylan'a geçişi atladık, o nasıl oldu, edebiyatla buluşma, biraz anlatır mısınız?
- Edebiyatla buluşma, rastlantı sonucu, 18 yaşımda oldu. Sanatın bütün dallarına aşinayım, tiyatroya falan da gidiyorum. Tabii, sinema, bizim ana eğlencelerimizden biri, özellikle de çocukluğumuzdan bu yana, Osmaniye'deki açık hava sinemaları... Bizim burada pek öyle tanıdığımız kimse yok, arada bir rastlarsak, filmlerde tanıdığımız oyuncularla karşılaşıyorduk. Bir gün Senih Orkan'a rastlamıştım. Görünce sanki akrabama rastlamış gibi oldum, takip etmeye başladım hissettirerek!.. O da ne olduğunu bilmiyor, bir anda karşısına çıkınıca, 'polis misin' diye sordu. Ben de, "yok abi Saliha'nın arkadaşıyım" deyince rahatladı. Sonrasında sohbet ettik ayaküstü, sanat üzerine. "İçki içer misin?" diye sordu, "İçerim abi" deyince, "yürü o zaman" deyip Bacı adlı bir meyhaneye gittik. Girince ve masadakileri görünce şok oldum tabii, tüm sinemacılar orada. Beni Adanalı şair diye tanıştırdı. İçerideki odaya girince ise, bir müzik ekibiyle karşılaştık. Sazı çalanın sonradan Sezer Tansuğ olduğunu öğrendim. Soldaki ilk masa ise bir hayli kalabalıktı. Onlara da merhaba deyip, oturmuştuk masalarına, gene beni "bakın, arkadaş Adanalı şair Arif Keskiner" diye tanıtmıştı. Tam yanımda oturan, Demirtaş Ceyhun'du. Onun yanında Şükran Kurdakul vardı, sırasıyla, Edip Cansever ve Fikret Hakan oturuyorlardı. Karşısında, Fethi Naci, yanında Yüksel Arslan ve 'Karga Rauf' oturuyordu. Hemen Demirtaş lafa girdi, "nerelisin?" diye sordu, "Osmaniyeliyim" deyince Demirtaş hemen "siz bunları bilmezsiniz, eşkıyadır Osmaniyeliler, Kanlı Geçit'i tutarlar, mavzerleri yastık yapıp uyurlar, erken kalkarlar, gerinirken: uğurlu bir kısmet gönder, yoksa iki kulunu hallederim, derler, o takımdan mısın sende" diye sorunca, ister istemez kızardığımı hatırlarım. Sonra Şükran, "peki şairmişsin, bir şiir oku da görelim" dedi. Şiiri okudum, Şükran'ın suratı asıldı, "bir tane daha oku" dedi, gene aynı durum, "kötü şiir yazıyorsun" deyince ter bastı beni. Edip Cansever kurtarıcım oldu, "ne gidiyorsunuz çocuğun üzerine, yaza yaza iyiye ulaşacak" dedi ve konu kapanmıştı. Onlarla başlayan uzun bir yolculuğa çıktık ve hâlâ devam ettiriyoruz.
- Peki Arif Bey, anıları yazmak nereden doğdu?
- Aslında normale bakıldığında yaşamım maceralı ve renklidir. Okumayı da çok severim, hal böyle olunca da tüm arkadaşlarım bir süre sonra, 'şu anılarını yazsana Allahaşkına' demeye başladılar. Sonra bir gün Strasburg'a gittim Türk film haftasına. Strasburg Üniversitesi'nde Yaşar Kemal'e profesörlük unvanı da verilecekti aynı günlerde, bu yüzden ben de üç gün önce gitmek istedim. Töreni izledim, ertesi gün Yaşar ağabeyler Paris'e geçti, bir gün vardı bizim ekibin gelmesine, tam da o zaman "ben yazmalıyım anıları" düşüncesiyle koyuldum işe. Hazırlıksız bir yerinden başlayıp, otel odasından hiç çıkmadan akşama kadar, 25-30 hafta çala kalem yazdım. Eve dönünce bir bakayım şunlara dedim, o anda hepsini yırtıp atmıştım! Sonrasında nasıl yazmalıyım diye düşündüm; ilkinde edebiyat yapmaya kalkmıştım, sonra beni böyle bir şey yazmak istemiyorum, sohbet eder gibi olmalı, dedim. Sonuçta şunu buldum, Türk Edebiyatı'da sözlü edebiyat diye bir şey var, hatta Anadolu geleneği içinde bu yaygın, dengbejler mesela... Öyle bir dil bulayım istedim. Bunda ben kendimi de anlatacağıma göre, daha rahat bir dil kurabilirim deyip, oluşturup yazmaya başladım. Kronolojik sırayla yazmayı yeğledim. Sonra elle, yazmaya başladım, devam ediyor...
- Yanılmıyorsam, isim annesi, Sezen Aksu?
- O ikinci kitaba isim anneliği yaptı. Bana "nasılsın" diye sorduklarında, "çiçek gibi" derim. Adımı da sonradan Çiçek Arif koydular. O zaman ben ilk kitabımın ismi "Çiçek Gibi" olsun istedim. Sonra ikinciyi yazdım, Sezen'in de katıldığı sohbetlerde, keyiflendiğim zamanlar, "ulan yine mi güzeliz, yine mi çiçek" derdim, o arada Sezen bu adla bir şarkı yapmıştı Meral'le. Kitabıma da bu vesileyle başlık oldu. ÇAPKINLIK İŞİ - Elbette Çiçek?
- Bu isimlerle yol alırken anılar, kendi kendime "yine mi çiçek" diye sordum, yanıt olarak gene kendime "elbette çiçek" deyince bu kitabımın adı da bulunmuş oldu.
- Bu kitabınız, evlilik yaptığınız Valentina ile başlar, devam eder. Şöyle bir not düşmüşüm peşi sıra, çapkınlık! O dönemler epey çapkınmışsınız?
- Az önce hayatım maceralıdır demiştim. Ben hayatımı hep özgür yaşamışımdır. O yüzden de tabiki, her gün sokakta olan adamın; ki burada annemin bir sözü aklıma geldi: "gezen tavuk pislik taşır" derdi, onun için biz de çok gezdiğimiz için!.. Biz, kadın-erkek ilişkilerinin normal olmadığı bir dönem yaşadık, kadın arkadaş edinmek zordu. Biz onun dışına taşmaya çalıştık, rahat bir yaşam sürmeye çalıştık, ama bu zor oldu. Onun için biz de kendimize göre, dişimizle, tırnağımızla bu 'çapkınlık' işini sürdürdük. (Gülüyor...)
Bir fantazya anlatayım; Bizim Adanalı ekibi İstanbul'a gelirken, paylaşım yapmışlar, Yaşar Kemal röportaj yapsın, Orhan Kemal roman yazsın, Abidin Dino resim yapsın, Demirtaş Ceyhun hikâyeler yazsın... E peki Arif Keskiner n'apsın? Bu soru üzerine Orhan ağabey demiş ki, "Hepimiz çalışıyoruz, işimiz gücümüz var, kadınlarla da birinin uğraşması lazım, onu da Arif yapsın" demiş.
- "Yaşar Kemal hep hayatımın içinde oldu" diyorsunuz. Kısaca bahseder misiniz?
- İlk nişanımdan itibaren hep yanımda oldu. Kulise sokan, Orhan Kemal'le tanıştıran hep o oldu. Şu Çiçek Bar'ın açılışında bile onun emeği büyüktür! Barı açarken maddi olanaksızlar vardı, Yaşar ağabey, o dönem yazığı kitabının telifinin büyük bir kısmıyla destek vermişti mesela. Ona hayranım.
- Şimdilerde görüşüyor musunuz?
- Mümkün olduğunca sık görüşmeye çalışıyoruz.
- O zaman lütfen biz okurları olarak Yaşar Kemal'e sorun istiyorum, "Bir Ada Hikayesi"nin son cildi ne zaman bitecek?
- Vallaha Yaşar ağabey o konuda biraz kandırıyor bizleri, birkaç senedir bana hep aynı şeyi söylüyor. "Yahu ağabey, herkes bana soruyor bak, ne zaman bitireceksin?" diye sorduğumda, "Tamam, bitiyor işte", diye yanıtlıyor beni. Ama son zamanlarda gördüğümde, "Tamam, tamam bitiyor artık" demişti, herhalde bu sefer bitiriyordur! (Gülüyor...)
- Dostluklarınıza bakıyorum, Mesut Yılmaz da var aralarında, Adnan Polat da... Sağ-sol ayrımı gözetmeksizin, dost'luğa önem veriyorsunuz?
- Dostluğun da kuralları vardır elbet, o da vefadır! İnsanın insana vefası... Dostsan, seviyorsan vefalı olman lazım! Benim vefa duygum çok fazladır. 31 yıldır arkadaşım Kamuran'ı Avcılar'da sahilde anarım. Şimdilerde vefa diye bir şey kalmadı denir, biraz katılıyorum ama, ben mümkün mertebe insan ilişkilerinde ideolojik anlamda ekstrem olmamak kaydıyla, sağcı olsun solcu olsun dostluklarımı devam ettiriyorum. Ben insanlara güzel bir varlık olarak bakıyorum, Ali İzzet'in bir dizesi vardır, "güzellere güzel bakmak güzeldir". İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel olan bir şey yoktur. BİR ATATÜRK FİLMİ... - Geriye dönüp baktığınızda, hayalinizin hep bir Atatürk filmi yapmak olduğunu görüyoruz! Bir dönem İlhan Selçuk'un "Yüzbaşı Selahattin'in Romanı"nı çalıştınız. Bu hayaliniz şimdilerde ne durumda?
- Bu hayalimi gerçekleştireceğim, yapamazsam gözlerim açık gider! Şimdilerde yeni bazı ilişkilerim var, onun sayesinde inşallah kotaracağım. Yurtdışından geldiler, Attilâ İlhan projesi üzerinde konuştuk ... Adnan Polat ve benim özlemim olarak bu filmi çekeceğiz! Gerçek anlamda, uluslararası dünya sinemasında gösterimi olacak bir Atatürk filmini yürekten istiyorum.
- Bunun dışında sinemayla aranız nasıl?
- Pek yok! En son "Piyano Piyano Bacaksız"ı çekmiştim. Sonrasında belgeseller projesi oldu, evvelki sene Nebil (Özgentürk)'le yaptık.
-Bir dönem belgesellerden ağzı fena yanmış biri olarak hem de?
- Evet, yanmış olmasına rağmen hem de! Ama belgesel de çok önemli gerçekten. Yurtdışında bize onur kazandıranlarla ilgili bir belgesel çektik en son, altı-yedi bölüm çekebildik, sonrası kaldı.
- Peki ya Bodrum?
- Bodrum, çok zaman süren bir rüya gibi geldi ve geçti. Şimdilerde hiç canım çekmiyor! İlk 1966'da görmüştüm Bodrum'u, ondan sonra da hayatımda hep yeri olmuştu. Orada sanki İstanbul'un kalabalığından kurtulup, orada dostlarınızla birlikte olup içmek çok güzeldi! Bodrum kirlendi artık! Israrla çağırıyorlar arkadaşlar, ama şimdi burada daha mutluyum, Çengelköyümde! Kitap yazma işi de girdi bir de, yaşımız da ilerledi, kendimizi sevgilimizin yaşında hissediyoruz ama!.. Bir taraftan da dingin bir hayatın özlemini çekiyor insan... Çiçek Bar'da arkadaşlarımla birlikte olmak keyif veriyor.
- Anı yazmak! Nasıl, zorluk çektiniz mi? Ne ifade ediyor sizin için? Çiçek serisi devam edecek diyordunuz?
- Anı yazmak kolay bir şey değil, dürüstlük gerektiriyor, yalan yanlış yazmamak gerekiyor, sonuçta tarihsel bir belge niteliği taşıyor! Hata yapma şansınız olmaması gerekir, dışarı çıktığınızda göğsünüzü gere gere yürümelisiniz!
Anıların yazımı, bir ay sonra yazılmaya devam edecek, şimdilerde "Elbette Çiçek"in keyfini sürüyorum!..
eoztopaof.anadolu.edu.tr
Elbette Çiçek/ Arif Keskiner/Doğan Kitap/348 s. KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA KISA Hakikatin Ölümü Hakan GEZİK Bazı romanlar vardır, insanı okurken tüm hücreleriyle düşünmeye sevk eder, okuduktan sonra da aklından hiç çıkmaz. İşte böyle romanlardan biri de Hasan Öztoprak'ın yazdığı "Hakikatin Ölümü" isimli roman. Yazarın ilk romanı olan "İmkansız Aşk" da saplantılı bir aşkı konu olarak işlemişti. (Tabii ilgili ilgisiz, yerli yersiz eleştiriler eşliğinde. İkinci romanı beklemeye başlamıştık. Yazar yaratıcılığını yine yargısız infazların eşliğinde sürdürmeye, insanlığa yeni bir armağan sunmak için geceli gündüzlü çalışmaya başlamıştı bile.) İkinci romanında ise "Devamı Hayat" bir devrimcinin darbe öncesi ve sonrası yaşadıkları, sarsıcı bir üslupta ele alınmıştı. 2006 yılının Eylül ayında çıkan "Hakikatin Ölümü" isimli eseriyle yazar çıtayı biraz daha yükseltmişe benziyor.
Bazı kitaplar vardır, insanda bağımlılık yaratan; bazı kitaplar vardır, eğer bir romancıysanız size yeni kahramanlarla yeni serüvenlere sürükleyecek onlarca kapı açan. İşte böyle bir yapıt "Hakikatin Ölümü".
"İnsan yüzlerce kitap okur, onları özümser ve karşılığında yeni bir yapıt ortaya koyar." Bu düşünceyi yıkan kitaplardan biri. Ben bu teoriye şiddetle karşı çıkan yazarlardan biriyim. Bazen okuduğum bir kitap kişiye yüzlerce kitap yazacak ilhamı verir. Her bir sayfa yeni bir romanın kurgusunu oluştur zihinde. AMANSIZ HESAPLAŞMA "Hakikatin Ölümü" gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış bir roman. Okuyucu dikkati bir an bile dağılmadan, yaşananları sessiz bir tanık gibi takip edebiliyor. Karşınızda amansız bir hesaplaşma yaşanıyor. Gelgitler, hayal kırıklıkları, cinayetler... Siz bir jüri üyesi koltuğunda yaşananları değer yargılarınıza göre yorumluyorsunuz. Tabii bunu yaparken karşınıza dikilen gerçeklerin muhasebesini uzun uzadıya zihninizde yapmayı sürdürerek.
Yeni bir roman bir yazar için öz çocuğundan farksızdır. Nasıl ki bir ana doğum sancıları çeker, nasıl ki bir ana doğacak çocuğunun geleceğine kafa yorar, nasıl ki bir ana evladının insanlık âlemine faydalı olmasını ister, işte yazarlar için de durum bundan farksızdır. Bu ulvi duyguları hayasızca kirleten, insanların vurdumduymazlıklarıdır. Edebi ve bilimsel eserlere karşı mesafeli duruşları, hayatın basit zevklerine karşı tatminsizlikleridir. Üstüne üstlük bu can sıkıcı olgunun üzerine bir de bazı eleştirmenlerin insaf ölçüsünü aşan eleştirileri de eklenince bir yazar için gidip gelmeler başlar...
"Bu eser popüler kültürün bir ürünü, bu bağlamda bu eserin kalıcılığından asla söz edilemez."
Başka bir eleştirmen:
"Yazarın yaşadıklarını, günübirlik aşklarını böyle özgürce dillendirmesini ahlaki ölçütleri zorlayan bir çaba olarak değerlendiriyorum."
Başka bir eleştirmen:
"Bu eser yazarın ilk eseri. Onda bir ikinci eseri yazacak kapasite olduğunu sanmıyorum. Bu ilk romanlar aslında yazarların ilk ve son eserleriydi. Onlar kısa sürede ün kazanmak sevdasıyla bu yola sürüklenmişlerdi. Çok sayıda roman yazılmış olması bu nedenle bizleri çok fazla şaşırtmasın. İşte 2004 yılında neden çok sayıda roman yazıldığının objektif bir değerlendirmesi."
Maalesef ülkemizde bir avuç saygın eleştirmen dışında bu iş son derece amatörce yapılıyor. Maalesef bu kişiler bir yazarın bir eseri ortaya koymaktaki delice çırpınışlarını göz ardı ediyorlar, vermek istedikleri mesajları algılayamıyorlar, popüler kültür olarak suçladıkları yapıtların bir zaman sonra araştırmacılar için o dönemi aydınlatan tarihi vesikalar haline geleceklerini düşünemiyorlar. Kısaca olayları at gözlüğü ile değerlendirmeyi bitmek tükenmek bilmez bir hevesle sürdürüyorlar. NEDEN "HAKİKATİN ÖLÜMÜ"? Hasan Öztoprak Bey'i bu yaz ziyaret ettiğimde bana eylül ayında yeni bir romanının çıkacağından bahsetmişti. Adı "Hakikatin Ölümü" olacak demişti. Açıkçası ben bu ismi ilk başta benimsememiştim. "Hakikatin Ölümü". Bir kitabın albenisini artıracak onca başlık dururken yazar neden bu çarpıcı olmayan başlığı koymuştu? İsim konusunda düşüncelerimi kendime sakladım. Kitabı büyük bir merakla beklemeye başladım. Çıkar çıkmaz da alıp yirmi dört saatin içinde okuyup bitirdim. Kitabı bitirdiğimde yazarın kitabına neden böyle iddiası olmayan bir isim koyduğunu anladım. Büyük yazar bir kez daha anlamlı bir ders vermiş, bir pazarlama aracı haline dönüşebilecek bir isim koymaktansa eserin her zerresine nüfuz edebilecek, kişiyi eser hakkında derinlemesine düşündürecek filozofça bir ad takmayı uygun bulmuştu.
Eser, geçmişte kardeş kavgasının sol kanadında yer alan Feridun'a mazinin karanlıklarına gömdüğü dostu Timuçin'den gelen bir telefona cevap vermesiyle başlar. Bu telefon yazarına bu romanı yazdıracak, romanın gerçek kahramanlarının hayatını yüz seksen derece değiştirecek olan kıvılcımdır. Oysa romanın başkahramanı Feridun kurduğu o küçük dünyada kendini büyük şehrin yaşamından izole etmiş, bağlandığı eviyle, eşyalarıyla, kuklalarıyla, maskeleriyle mutludur. O yaşama tutunmaya çalışır. Kuklalar ve maskeler... O artık kendisine ve çevresine zarar verebilecek insanlardan uzak durmaya çalışır. Evi onun kalesidir. O evinde tasasız bir hayat sürmeye kendini programlar. Kuklalar ve maskeler... Onlar Feridun'un yoldaşlarıdır...
"Kocaman, oyuk gözleri var maskenin, sanki her hareketi takip ediyor; ve hiç kapanmayan yuvarlak bir ağzı, nefes aldığı kesin, bir şeyler söylemek istiyor gibi, ama suskun...Belli ki pek çok şeye şahit olmuş, ve pek çok şey saklıyor, sessizliğini oyulduğu ağaçtan almış, kudretini onu yaratan ellerden. Güçlü! İstese her şeyi bir anda değiştirebilir, şimdilik seyirci kalmayı yeğliyor..." (Sayfa 29)
Yazar eserinde şiirselliğin yanında Feridun'un ruh halini öyle özgün betimlemelerle ortaya koyuyor ki!
"Kendi de, aynı hareketleri yaparak tam karşısındaki 'Ayçiçekleri' tablosuna uzun uzun bakıyor.
Yüzünü iki elinin arasına alıyor, gözlerini kısarak tablonun içine akmaya çalışıyor. Tablonun içine düşüyor ve tıpkı ayçiçekleri gibi sararıyor, yüzünü güneşe dönüyor onlarla birlikte, aynı ayinin bir parçası oluyor, aynı fısıltılarla dua ediyor ve aynı kaderi paylaşıyor onlarla: Toprağa bağlı olduklarını bilseler bile, hep çekip gidecekmiş gibi başları dik; kimsesiz değiller, farklı ya da aynı değiller, hem kendisi hem hiç kimse..." (Sayfa 58-59) KANLI GEÇMİŞ... Ev sahibi Feridun ile bir tetikçi olan Timuçin bir evde, Timuçin'e ait bir silahın gölgesinde kapalı kapılar ardında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolun sonunda ya umut ışığı ya da ölümcül bir zifiri karanlık vardır... Timuçin adalete teslim olmak ister, o vicdan azabından bu şekilde kurtulacağını düşünür. O kanlı geçmiş ki onun bir an olsun yakasını bırakmaz."Eve polis kılığında gittim, kapıyı çaldığımda küçük bir çocukla karşılaşmayı ummuyordum... Adamdan önce kapıda genç bir kadın belirdi, ama adam bir hamleyle onun önüne geçti. 'Buyurun Memur Bey!' Pardösünün altından silahın namlusunu gösterdim. Durumu anlamıştı. Sakinliği beni şaşırttı. Arkasında duran karısıyla oğluna usulca, 'Siz içeri girin' dedi. Bana dönerek, bu durumda olan birisinden beklenmeyecek bir sakinlikte, 'Burada olmaz, lütfen!' dedi..."(Sayfa 89)
Eser, insanın kanını donduracak gerçekleri içeriyor. Roman bir polisiye, bir gerilim, bir yaşam ve korku labirenti gibi... Yaşananlar insanın içini acıtıyor. Kıyımlara, yıkımlara, istilalara uğramış bir ülkenin kahraman evlatlarının anlamsız bir inatlaşma uğruna neler kaybettiğini gözler önüne seriyor. Bir kez daha usta bir kalem, kitlelere unutamayacakları bir insanlık ve tarih dersi veriyor. nHakikatin Ölümü/ Hasan Öztoprak/ Dharma Yayınları/ 213 s. Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika Ali BALKIZ Bazen kendi bireysel yaşam sürecimizi, o süreç boyunca ülkemiz ve dünyamızda yaşanagelenleri bir tek boyutuyla da olsa, derli toplu bir halde, bir kitabın sayfaları boyunca okumak çok ilginç geliyor insana. "Ben gerçekten bunları yaşamış mıydım ya da ülkemizde gerçekten bunlar yaşanmış mıydı?..." gibi soruların unutulmuş yanıtları, insan belleğinin, gerçekten "kötü şey"leri silmeye ne denli eğilimli olduğunu gösteriyor.
Bizler hangi şiddetle unutma eğiliminde olursak olalım o "kötü şey"ler, işte orada duruyor oysa. Üstelik yarın yeniden olmayacaklarının da hiçbir garantisi yoktur.
Prof. Dr. Çetin Yetkin, "Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika"(*) adlı kitabında biz okurlarına "unutmayın" diyor oysa. Doğan Hızlan'ın Sivas katliamının 2. yılında yazdığı gibi; "unutursanız hatırlatırlar" demek istiyor.
Yetkin, bizi bu çalışmasında yakın tarihimize götürüyor. Artık olgunluk yaşının son evrelerine gelmiş olanlara yeniden anımsatırken daha genç olanlara da öğretiyor.
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 Darbelerinin, hangi koşullarda; kimlerce, nasıl ve neden yapıldığını, hangi sonuçların elde edildiğini, bu üç darbe arasındaki ortak özellik ve yöntemleri, bu darbelerdeki ABD'nin rolünü, olayın kahramanlarının söylevleri, demeçleri, yazıları ve uygulamalarına bakarak, keza olayın "mağdurları"nın, değerlendirmeleri, yakınmaları ve röportajları ele alarak aktarıyor. Kimi bireysel görüşmelerinin dışında tam 190 yazılı kaynağı irdeleyen yazar bize tam bir panorama çiziyor.
Kimi raporlar, tutanaklar, mahkeme kararları, bildiriler, tebliğler, söylev ve söylemler, gazete ve dergi haberleri, gezi notları, anılar; siyasi, ekonomik, psikolojik, askeri, kültürel, dini içerikli, ulusal ve uluslararası belge ve bilgiler harmanlanıp okuyucunun önüne konuluyor. "İŞTE"... "BİR YAP-BOZ"... Okuyucu bir şeye inandırılmaya (İkna edilmeye) çalışılmıyor. "İşte" demek istiyor yazar, "bir yap-boz tablosunun dağınık parçaları bunlardır. Her bir parçayı gördüğüne göre, bunları bir araya getirip tabloyu bütünüyle görebilmek sana kalmıştır..."
Bu tabloya karşın, yine de okuyucuyu uyarıyor, temkinli davranıyor yazar: "Ama bir kez ben ordumuzdan değil askeri müdahaleleri yönlendirmiş olanlardan söz edeceğim", "...hiç kimse 12 Mart'ta haşhaş yasağının kaldırılmasının, 12 Eylül'de Yunanistan'ın NATO'ya dönmesinin sağlanmasının ülkemizin ulusal çıkarları ile bağdaştığını söyleyemeyeceği gibi, asıl bunların ordumuzun isteği olduğunu öne sürmek Türk ordusuna karşı yapılacak çok büyük bir haksızlık olacaktır." "...Ben, bir iki bireysel durum dışında, müdahalecilerin ABD ile "işbirliği" içinde bu müdahaleleri yaptıklarını öne sürecek değilim. Üzerinde duracağım olgu, ABD'nin askeri müdahalelerden yararlanmak istediği, bunda da zaman zaman başarılı olduğu, bu nedenle de müdahalecilere daha 'sıcak' baktığı biçiminde özetlenebilir."(s.7)
Her ne kadar önsözde böyle dese de yazar, 237 sayfa boyunca darbecilerin ülkemizin ulusal çıkarlarına hizmet eden bir tek kararlarından bir tek uygulamalarından söz etmiyor. Tam aksine bu kitapta bu üç darbenin Türkiye'ye nelere mal olduğunun belgeleri sergileniyor. Önsöz ile içerik arasındaki bu çelişki, "her şeye karşın yine de orduya toz kondurmamak-onu korumak, refleksi" diye değerlendirilebilir.
Altı ana bölümden oluşuyor kitap: Darbeciler ve Amerika, 27 Mayıs ve Amerika, Amerika'nın Çıkarları Açısından Darbeler ve Üniversitelerden "Tasfiyeler", 12 Mart'a Giden Yolda Amerika, 12 Mart Uygulamaları, 12 Eylül: "Son Darbe" ABD'NİN ÇIKARLARI... Kitabın ana temasından şu sonuçları çıkartıyoruz:- Ne zaman ki, Türkiye çıkarları ile ABD çıkarları çelişmiş ise sorun ABD'den yana bir darbe ile çözülmüştür.Örneğin;
- DP iktidarının sanayileşmek istemesi ve bu yolda ABD'ye rağmen kimi adımlar atması, bunun için SSCB ile temas kurması,- Türkiye'de haşhaş ekiminin ABD'ce yasaklanmasının istenmesine karşı çıkılması, keza SSCB ile kimi ortak ekonomik-sınaî yatırımlara başlanması,- Türkiye'de tütün tekelinin kaldırılmasının ABD'ce istenmesine karşı çıkılması,- Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına dönme istemine karşı çıkılması.Kitapta daha çokça örnek var.
ABD'nin bu istemlerine karşı çıkanlar, milliyetçi, sağcı, muhafazakâr olduklarını bildiğimiz Menderes ve Demirel hükümetleri, bu istemleri harfiyen yerine getirenler ise kendilerini "Atatürkçü" diye lanse eden darbeci askerler.Darbeci askerler sadece bu istemleri yerine getirmiyorlar; bu "yerine getirme"leri kolayca yapabilmek için; her üç darbede de önce kendi içlerine yöneliyorlar. Orduda tasfiyelere girişiyorlar."Milli Birlik Komitesi 20 Ağustos 1960'ta 7000'e yakın subayı emekliye ayırdı. Bu orduda yapılan ve o güne değin eşi görülmemiş bir tasfiye işlemiydi." (s. 27)"12 Mart Muhtırası verildikten üç gün sonra, 17 Mart'ta önce bazı, rütbeli subaylar emekliye sevk edilerek ordudan çıkartıldı. Bunu izleyen günlerde ise bazı subayların yerleri değiştirilerek pasif görevlere getirildi ve daha küçük rütbelerdeki bazı subaylar da çeşitli suçlamalarla sıkıyönetim mahkemelerinde sanık olarak yargılandı." (s.147) ÜNİVERSİTELERDEN ATILMALAR... "12 Eylül'ün Bilançosu" ara başlığı altında:"Birçok subayın emekliye sevk edilmesinin yanı sıra 3854 öğretmen, 988 güvenlik görevlisi, 266 din görevlisi, 120 öğretim üyesi, 47 yargıç ve savcı, 35 mülki amir işten çıkartıldı." (s.230)
Sonra ise üniversitelere yöneliyorlar. Üniversitelerde ne kadar müsbet ilimden yana; konuşma, ders notu ve yazılarında; "sosyal adalet," "sosyal eşitlik," "sosyal güvenlik" vb. tanımlamaları kullanan öğretim elemanı varsa hepsini "komünist" sayıp işten atıyorlar. "27 Mayıs'ın Milli Birlik Komitesi, 28 Ekim 1960 günü ve 10641 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 14 sayılı yasa ile 147 öğretim üyesinin üniversitedeki görevlerine son vermişti. 147 sayısı, büyük bir sayıdır. Hele, o tarihte yalnızca birkaç üniversitemiz bulunduğu anımsanırsa..." (s.97)
"Şu sözler 12 Mart döneminin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş'ın: 'Basında AP iktidarını, Türkiye'nin bozuk düzenini tenkit eden ne kadar yazar, ne kadar üniversite hocası varsa hepsini tutukladılar." (s.162)
"12 Eylülcüler 4 Kasım 1981'de 2547 Yükseköğretim Yasası'nı kabul ettiler. 4 Kasım'da yürürlüğe giren bu yasa ile üniversitemizin yapısı, çalışması baştan aşağı değiştirildi. Tüm üniversitelerimizin üzerinde kısaca YÖK olarak anılan Yükseköğretim Kurumu kuruldu."(s.217)
Yetkin, bu bölümde; üniversitelerden kimlerin atıldığına değil de kimlerin alıkonulduğuna, terfi ettirildiğine, yöneticiliğe getirildiğine örnekleriyle yer veriyor. Bunlar tarikatçıdır; aralarında yolda arabasının tekerinin patlamasını hoca efendinin hikmetine bağlayanlar, adam olup olmamayı, İslâm olup olmamaya bağlayanlar, Kuran-ı Kerim'de Astronomiye dair bilgiler olduğunu ileri sürenler, cinleri sınıflara ayıranlar, hattatların ömrünün uzun olacağını, insan beyninde dua, tapınma ve hürmet merkezlerinin olduğunu öne sürenler bile vardır. ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ... Darbeciler, bu her üç darbede de ortak bir şey daha yaptılar. O da Anayasa değişiklikleridir."12 Eylül, 12 Mart'ın yarım bıraktığı uygulamaları sonuçlandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında, 12 Mart, 12 Eylül'ün bir aşamasıdır. (s.157)
Diğer bir ortak özellik, sol karşıtlığı, hatta sol düşmanlığı ise ötekisi çalışanların mevcut haklarına getirilen kırpma, budama ve kısıtlamalardır.Öyle ki; "1980'de sendikalı işçi sayısı 5.721.074 iken, 1985'te bu sayı 1.711.254'e düştü. 1979'da ortalama işçi günlük ücreti 8.4 dolar iken 1985'te 4 dolara indi." (s.230)İşçi ücretlerindeki bu düşüş, dış borçlardaki artışı ile orantılıdır; "Dış borçlardaki artış ise, 1980'de 16.2, 1981'de 16.8, 1982'de 17.6; 1983'te 18.4; 1984'te 21.3; 1985'te 25.3; 1986'da 31.2; 1987'de 36 milyon dolara yükseldi." (s.230) "BEN HOCA OĞLUYUM, DİNİ BİLİRİM..." Bir ortak özellik ise dinciliğin (şeriatın) önünün açılmasıdır. Evren'in halkla konuşurken, "Ben hoca oğluyum, dini bilirim" gibi başlayan konuşmalarında, neyin günah-haram-sevap olduğunu sık sık halka anımsatmasına karşın; bu dönemdeki Anayasa değişiklikleri, özellikle de 81 Anayasası'nın 24. maddesi ile getirilen zorunlu din eğitimi konusu bunca önemine karşın kitapta yer almamış.
CIA'yı bu kitapta, her üç olayda da ülkemiz özelinde yeniden yeniden anımsıyoruz. Bu bağlamda; "Gerçekte, Şili'de neler olup bittiğine 12 Eylül 1980 sabahı baksaydık, ülkemizde nelerin olup biteceğini önceden görebilirdik. (s.233) diyor yazar. Ve ekliyor: "Bu kitabın başından beri ortaya konan gerçekler ise; Türkiye'nin emperyalizmin ağına düşmesi için, 12 Eylül'ün ulusal varlığımıza indirilen son darbe olduğunu kanıtlamaktadır." (s.234)Yine de ihtiyatı elden bırakmıyor: "...darbelerde Amerika'nın etkisini ve yönlendirmesini ordumuzda değil, fakat kişisel planda bazı subaylarda aramak gerek."(s.236) derken kitabın sonlarına doğru, önsözün ilk paragrafında ise şu arzusunu ve elbette endişesini dile getiriyor:"... Bunlar, ülkemizde ordunun iktidara el koyduğu üç günün tarihi. Acaba bu tarihlere bir yenisi eklenecek mi?..." (s.5) ÇILGIN TÜRKLER NEREDEYDİ?.. Çetin Hoca bundan emin değil.Böyle olmalı ki önsözün son cümleleri de şunlar:"... ola ki, bu kitabı okuyacak birkaç bin kişi içinden bir ikisi de belki de yeni bir askeri müdahaleyi planlayan subaylardır. İşte o zaman; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül'de içine düşülen yanılgıları ve hatta ulusal çıkarlarımıza aykırı uygulamaları bir ölçüde ortaya koymuş bulunacağı için, bu kitabın az da olsa pratik bir yararı da olabilir belki, kim bilir?..." (s.9)Bu kitap; her yurttaşın değil sadece, er'inden generaline her askerin okuması, ibret alması, dersler çıkartması gereken bir kitap.
Ama eminim sonuçta; resim parçalarını yerine koydukları ve oluşan tabloyu bir bütün olarak gördüklerinde; okuyucular şu soruları sormayacaklar mıdır?...- Bunca olup bitenler orduya rağmen nasıl olabildi?...- Darbeci Türkler tüm bu işleri becerebilirlerken Çılgın Türkler neredeydi?... nTürkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika/ Çetin Yetkin/ Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Yay./ 265 s. Hep Yanımda Kal Gültekin EMRE İlk romanı 2005 İnkılâp Roman Ödülü'nü alan Turgay Fişekçi de Nâzım Hikmet, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Salâh Birsel, Attilâ İlhan, Hulki Aktunç, Enis Batur, Güven Turan, Murathan Mungan, Metin Celâl, Tahir Abacı, Nevzat Çelik... gibi roman da yazan şairlerin arasına katıldı Hep Yanımda Kal ile.
Turgay Fişekçi, yalın şiirlerin, özlü denemelerin ustasıdır. Şiirindeki anlatım süslemesiz, dupdurudur. Onun şiir dili tertemiz, dibini olduğu gibi gösteren serin bir pınar gibidir. O, şiirde anlaşılır olmayı kendine ilke edinmiş, anlaşılmaz imgelerden hep kaçınmıştır. Romanında da bu anlayışını başarıyla sürdürüyor.
Toplumumuzun 1970'lerden sonra geçirdiği çalkantılı siyasal dönemden sıkı bir kesit sunuyor Turgay Fişekçi romanı Hep Yanımda Kal ile. O, romanında aranan ve gizlenmek zorunda olan Yusuf ile Aslı'nın aşkını ele alıyor arka plana ülkemizin siyasal ortamını yerleştirerek. Ülkemizde siyasal sıkıntıların halkımızın nefesini kestiği dönemler hiç eksik olmadı dense yeridir: Ne acılar, ne ölümler, ne işkenceler, ne hapislikler yaşandı yaşanıyor. Tümüyle siyasal bir roman değil Hep Yanımda Kal. Romanında, ne yazık ki pek fazla birlikte olamayan iki gencin yalın ve duyarlı sevgisini, yakınlaşmasını ustaca ele alıyor Turgay Fişekçi.Yusuf, bağlı olduğu örgütün yayın işleriyle uğraşmış, kitaplar çevirmiş ve sonuçta da 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış, hapis yatmak istemediği için de aranan bir devrimcidir. TANIŞMA... Aslı ile Yusuf'un tanışması yeni değildir aslında. Aynı örgütten ve farklı eylemlerin içinde yer almışlar. Karşılaştıklarında aralarında bir sıcaklık doğmuş, eylemleri gereği ise hep ayrı kalmışlar. Saklandığı için Yusuf Aslı'yı bir yıldır görememiştir sürekli onu düşünmesine karşın. Kostantin Simonov'un "Bekle Beni" şiirini dilinden düşürmeyen Yusuf, Gülay ile haber yollar Aslı'ya ve kendisini görmek istediğini söyler: Aslı "siyasal sorunların tartışıldığı" dernek odasındaki konuşmalarını ve Yusuf'la ilişkisini düşünür durmadan Gülay'dan sonra. "12 Eylül" ülkemizin suratına bir balyoz gibi indiğinde Aslı da çok korkmuştur çevresindekiler gibi. 2 yıl öğrenci derneğinde yönetim kurulu üyeliği yapmasına karşın tutuklanmaz. Katıldığı eylemlerden dolayı resmi belgelerde adı yer almaz. 1 Mayıs 1977'deki katliamda ayağı kırıldığı için siyasal eylemlerden bir süre uzak kalır. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'ndeki öğrenimini gecikmeli olarak tamamlar. Babası varlıklı bir doktordur. Kızının başına bir şey gelmemesi için onu yurtdışına yollamak ister. Aslı ise Eylül 1980'de Boğaziçi Üniversitesi'nde bulduğu bir Latince-Yunanca lisansüstü programına kaydını yaptırır. Aslı, biraz aykırı bir tiptir, kendi bildiği yolda yürümekten hoşlanır. Aykırı duruşunu hep korumaya çalışmıştır. Herkesin tersine Robert Kolej ya da Galatasaray Lisesi'ne gitmek yerine İtalyan Lisesi'ne girer. Onun aykırı duruşu babasının düzenli ve ilkeli yaşamına bir tepkidir bir bakıma.
Gülay'ın haberinden, kendisiyle buluşmak istemesinden sonra Yusuf'un kendisini aramasını sabırsızlıkla bekler Aslı. Telefonları dinlenebilir diye arayamayan Yusuf ona, yine Gülay'la, bir buluşma yeri önerir. Aslı, Yusuf'la buluşacağı gece heyecandan hiç uyuyamaz ve geçmişteki karşılaşmalarını, kendisi için unutulmaz olan anlarını yaşar, anımsar. KAÇIŞ... Yeniden bir araya geldiklerinde ise Yusuf'un yurtdışına çıkmasından başka bir umarı kalmadığını konuşurlar. Aslı onun bu eylemi gerçekleştirmesine, yüreği kan ağlayarak, destek olmaya çalışır. Ona kaçış talimleri yaptırır şişme botla. Yusuf'la Kaş'a kadar uzun bir geziyi, tatile çıkan bir çift görüntüsü vererek, gerçekleştirirler başlarına herhangi bir kaza gelmeden. Yol boyu Türkiye'nin Ege kıyılarını da doğası ve tarihiyle ustaca betimliyor Turgay Fişekçi. Sonunda, Yusuf, Aslı'yı geride bırakıp, tek başına şişme botla denize açılır Yunanistan'a doğru.
Bir romanı özetlemek ne kadar olasıdır, bilmiyorum. Okumak gerekiyor Hep Yanımda Kal'ı ki, onun dilinin, anlatımının, başarılı kurgusunun, sağlam öyküsünün tadına varılabilsin; Aslı ile Yusuf'un dünyalarına daha yakından sokulmak mümkün olsun. YURTDIŞINDA YAŞAM... Hep Yanımda Kal'da Aslı ile Yusuf'u, birbirleriyle doğru dürüst beraber olamayan iki insanın çağdaş masalını anlatıyor bize Turgay Fişekçi. Bu iki gencin daha sonraki yazgılarını, yaşamlarını bilmiyoruz. Turgay Fişekçi, umarım Hep Yanımda Kal'ın devamını da getirir. 12 Eylül'den sonra siyasal eylemleri nedeniyle yurtdışına çıkan pek çok ilerici, devrimci aydının ülke dışındaki yaşamlarına çok yakından tanıklık ettim 26 yıl boyunca, Berlin'de. Hiç de kolay olmadı pek çoğunun ayakta kalması, ruh sağlığını yitirmeden yaşamlarını sürdürmeleri. Ne acılara, yoksunluklara, özlemlere katlandılar onlar ve çoğu unutulup gitti. Pek çoğu ruh sağlığını yitirdi, arkasız, örgütsüz kaldı, perişan oldu. Türkiye'deki iktidarlar halkımıza hem içerde, hem de dışarıda pek çok sıkıntı yaşattı, aydınlarımızı acıdan acıya sürükledi. Yüreklerde kapanmaz yaralar açılmasına neden oldu. Ölümlere, işkencelere göz yumdu. Ülkemizin kalkınması için kafa yoran gençlere, aydınlara dayanamadı, eleştirileri göğüsleyemedi. İnsan avına çıkmayı yeğledi yönetimler, kurumlar. Ölenler öldü, yaralananlar iyileşemedi, ülkemiz bir türlü düzlüğe çıkamadı, Batı ülkeleri arasında hak ettiği yere varamadı. Soygun, talan, yağma sürdü de sürdü.
Turgay Fişekçi siyasal acıların, giderilemeyen özlemlerin üstüne kuruyor romanını. O kara günleri bire bir yaşamış biri olarak gözlemlerini, izlenimlerini ustaca yediriyor romanına. Kahramanların iç dünyalarına ustaca eğilmeyi de ihmal etmiyor. Dozunda siyasal eleştiriler, aşırılığa kaçmayan siyasal yorumlar ve gözlemler romanın sıcak ortamına ters düşmüyor.Turgay Fişekçi, bana göre, başarılı, şiirlerine uzak düşmeyen, içe işleyen, kolay kolay unutulmayacak, hüzünlü, buruk bir aşk öyküsü anlatmış bize Hep Yanımda Kal'da. Onun şiirlerini sevenler, umarım bu kitabına da duyarsız kalmazlar. Çünkü bu romanda yalnızca ülkemiz yok, hepimizin yaşadığı acı bir dönemin anımsattıkları da var. Geçmişimize, yaşadıklarımıza bir kez daha dönüp bakmamız gerektiğini de gündeme getiriyor Turgay Fişekçi romanıyla. O acı günler kimileri için çoktan bitmiş olabilir, bazıları için ise hâlâ sürüyor: Çünkü ülkemizde karşı duruşlarını sergileyen dinamik bir gençlik var.
Hep Yanımda Kal'ın girişinden kısa bir alıntıyla bitiriyorum sözümü:"Odaya gün ışığı dolduğunda Aslı, 'Sana mutfaktan çay getireyim,' diye kalkmaya davrandı.'Kalkma,' dedi Yusuf, 'hep yanımda kal, çayı kalkmadan getir.' " Hep Yanımda Kal/ Turgay Fişekçi/ roman/ İnkılâp Kitabevi/ 2006/ 156 s. Bir Başka Gezmek Çetin YİĞENOĞLU Çukurova'nın aydınlık yüzlerinden köy enstitülü O. Nuri Poyrazoğlu yeni bir kitapla okur karşısında. Daha önce eğitim sorunları, gezi, halk bilim, şiir ve incelemeler üzerine on kitap yayınlayan Poyrazoğlu bu yeni çalışmasında özgün, özgün olduğu denli ilginç bir çalışma yapmış. Kitabın adında da vurgulanan "Gezisel Denemeler" daha ilk anda içeriğin derinliğine ilgiyi çeliyor.
Yazarın 'Önsöz'de de belirttiği gibi kitap 2000-2005 yılları arasında yaptığı yurtiçi gezi notlarına dayanıyor. Poyrazoğlu bu konuda şunları söylüyor:
"... yazılarda hem günlük, hem gezi, hem de deneme havası var. Öyle olduğu içindir ki kitaba, 'Gezisel Denemeler' adını eklemeyi uygun gördüm. Açıklamada geçen üç terimle (gezi, günlük, deneme) ilgili olarak genç okurlara yararlı olur düşüncesiyle, küçük küçük kimi anımsatmalar yapmak istiyorum."
Siz onun alçakgönüllü bir ifadeyle "...küçük anımsatmalar" dediğine bakmayın. Kitabın başında beşbuçuk sayfada çok önemli bir iş yapıyor ve ben bu işi biliyorum, diyenlere bile farklı bir bakış açısı sunacak bilgiler veriyor. Ne de olsa öğretmen... Pedagojinin piri olmuş birine yakışan bir bilgelikle öğretmiyormuş gibi yaparak gezi, günlük ve denemenin ne olduğunu bir güzel anlatıyor; eline sağlık. ÖRNEKLER... Bunun güzel örneklerini de kitaptaki on sekiz yazıda veriyor:
"50-100 metre arasında değişen daracık bir kıyı şeridi, arkasında birdenbire yükselen dağlar, dağların yamaçlarında çaylıklar... Bir de pek çok olan kızılağaç... Adı kızılağaç; ama görünüşüne göre kızıllıkla hiçbir ilgisi yok (Rize ile Sarp Arasında);
"Balmumundan yapılmış heykel sandığım, gözlerini açıp kapadığını görünce canlı olduğunu anladığım, Meryemana Evi'nin girişindeki elinde zikir tesbihi, Rönesans çağı ressamlarının fırçasından çıkmış tablolara benzeyen, ikonalar kadar güzel rahibeye bayıldım doğrusu... (Meryemana Evi'nde);
Adam kalktı, ceketini çıkardı, sandalyesine astı. Yaşından umulmayan bir çeviklikte, yer yer halaya, biraz Ege zeybeklerine benzeyen, yüzyıllarca önce Uzakasya'dan Anadolu'ya getirilmiş, İslamlık öncesi dinsel törenlerin süreği sandığım, şamanik örgelerle (figürlerle) dolu bir oyuna başladı. Oynarken eğiliyor, kalkıyor, yeri göğü kutsayan devinimler sergiliyordu. (Bir Köy Düğününde);
"Yine öyle oldu, durup kendisiyle seyleşmediğim için havlayarak beni uyarıyordu. Döndüm, 'Feleksiz, kusura bakma, çok üzgünüm bugün' dedim. Olup bitenleri anlattım. Söylediklerimi anlıyormuş gibi bakıyordu (sanırım anlıyordu). Başını bahçe demirleri arasına sokuyor, zincirlerini şakırdatarak inceli kalınlı, inlemeye benzer sesler çıkarıyordu. (Abisi Ahmet'le Altulaşım Yolculuğu)." Bir Başka Gezmek-Gezisel Denemeler/ O. Nuri Poyrazoğlu/ Ürün Yayınları/235 s. Sensiz Olmuyor Cihan OĞUZ Ali Karagöz, emekli bir astsubay. Tam 21 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çalıştıktan sonra, 1986'da emekliye ayrılmış. Şiire de, emekli olduktan sonra, yani 39 yaşında başlamış. Bu geç buluşma, Ali Karagöz'ü basamakları çifter çifter atlamaya zorlamış. 1987 yılında "Benim Dünyam", 2002 yılında "Leylak Kokusunda" adlı şiir kitaplarını, 2000'de de Avcılar-Firuzköylü hemşerilerini anlatan "Balcıbük'ten Firuzköy'e" adlı anı ve inceleme kitabını yayımlayan Ali Karagöz, bu kez "Sensiz Olmuyor" adlı üçüncü şiir kitabıyla okur karşısına çıktı.
Şiir Ülkesi, Berfin Bahar, Şair Çıkmazı ve Aykırı Sanat gibi dergilerde şiirlerini yayımlayan Ali Karagöz, adeta geç bulduğu şiir sevdası için yollara düşen bir bektaşi dervişi. Değerli şair Aziz Kemal Hızıroğlu'nun deyimiyle, "şiirini çok hızlı bir ivmeyle geliştirerek değiştiren ve modern şiir dilinin yenilendiğini fark ederek dille hesaplaşan bir tarza yönelmiş" bir şair.
Aynı zamanda, son şiir kitabının kapağına, turnaların yanı sıra, kızının ve sevgili torunu Zehra Sultan'ın fotoğrafını koyacak kadar da kalender bir isim.
"Sensiz Olmuyor", "Saçlarını tarayan günbatısı/Muştularını getirir/Hüzünleri körükler özlem/Hasretini öpüyorum/Reyhan kokusu" dizeleriyle başlıyor.
Sevda şiirlerine sevdalı şair, kitabın üçüncü şiiri "Dur Gitme"de, bir adım daha atarak, "Dalımda açanımsın/Tek çiçeğim/Kapılmışsın gitmelere/Düşlerimiz ne olacak" sorusunu yöneltiyor.
"Sevdasını kendi büyüten" bir çocuk gibidir Ali Karagöz. "Düşünme beni/Üzünçlere alışığım/Sevincim senin olsun" derken bile, hafif bir sitem barındırır dizelerinde. Hayatın sillesi ile yüreğin atardamarı, birbiriyle buluşan çelişkileri, bir kılıç gibi saplar şaire:
"Fırtınalarla geçtiDalgalandı yaşamYangınlar küllendiHükmünü yitirdi unutuşAnılar tazelendiCan evimde yeniden melankoli"
"Genişleyen yanardağ ağzını" betimleyen "Kaldera" şiirinde de sürer bu izlek:
"Özlemlerle beslenenEy amansız tutkuBeni yalnızlığa bırakYarattığın depremler yeterYüreğimde açtığın kaldera"
Ali Karagöz, kitapta, "Yavan Geçmez Her Yaz" adlı şiire kadar olan bölümde, genelde sevda motifli ama naif, adım atmaktan çekinen bir şiirsel tutum gösterir. Dizelerdeki ürkeklik, bir hayatı incitmekten korkan kalın bir "koruyucu" zırh barındırır adeta. Ancak "Yavan Geçmez Her Yaz", Ali Karagöz'ün kabuğunu kırdığı, şiirsel söylemini sadece basit imgelere ve metaforlara tutsak etmediğini kanıtlayan bir dizeler bütünüdür. Bu şiirde artık şair, uzaktan sevdalara bel bağlayarak dilini peltekleştiren cesaretsiz bir mu { Önceki Sayfa } { Page 11 of 63 } { Sonraki Sayfa } |
HakkımdaProfilim Arşiv Arkadaşlarım Fotoğraf Albümüm LinklerKategorilerSon YazılarAYRILIK SEVDAYA DAHİLBen Sana Mecburum MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine DEVREKANİ'den Oğuz ATAY İletişim Karşılaştırmalı Öykü - Roman Kronolojisi (*) Esintiler Arşivinden 2 ... Esintiler Arşivinden... Başlangıcından Bugüne Altın Portakal'ın En İyileri/ Ali ŞAHİN ÖDÜLLER/ Ali ŞAHİN ORHAN KEMALİN OYUN YAZARLIĞI DEVREKANİ'den Oğuz ATAY A. Şahin'in Not Defteri SABİHA SERTEL'İN "Tevfik Fikret - İdeolojisi 2005-10-12 Günlük Evrensel: Attila İLHAN- Şiir Arşivim 2004'TE EDEBİYATIMIZ 2- 2004'TE ROMAN Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929) Kitap... Kitap... Kitap... ŞAİRİN KEDİSİ Rıfat Ilgaz Sempozyumu Biz de Yaşadık-Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz Cide ve Cide Öğretmenevi CHP Merkez İlçede nöbet değişimi DEĞİNMELER... NOTLAR.../ Ali ŞAHİN 20.ULUSLARARASI TAŞKÖPRÜ KÜLTÜR VE SARIMSAK FESTİVALİ - 2006 Kastamonu ve Çevresindeki Etkinlikler 2006 Müftüden sarımsak uyarısı Sarımsak Fabrikası... Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi BASINDA ve "GOOGLE" de "Taşköprü" Politika KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR: Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan ATAM ATAM Eğitim-Sen'den moral yemeği EDEBİYAT ve SİYASET Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi: KADERİMİN EFENDİSİ Büyük edebiyat buluşması Kastamonu, Bitki Çayı Zengini / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Meclis Başkanı Serdar İzbeli ile Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'da çekme helva ve doğal reçel geleneği sürüyor / Mine Özgür Kastamonu Ziraat Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nahit İğdirli ile söyleşi / Mine Özgür Reis Gıda'nın Sahibi Mehmet Reis İle Söyleşi / Mine Özgür Kastamonu'dan Katkısız Pastırma / Mine Özgür Sezen AKSU Şarkı Sözleri: Ağlamak Güzeldir ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ Bir Site: YeniEdebiyat Bu Papa İsa'ya Yakışmıyor / Erdoğan AYDIN Dil Devrimi Düşüncenin Yenileşmesidir! / Sevgi ÖZEL BEN VE SİTELERİM / ALİ ŞAHİN (ALSAH) Arkadaşlarım oyhan bulutlarpusuda cadi1313 benvesen busra4hepsi asmina caicco selin23demiratar buse4hepsi emmawatson eris bilginhaza cemo serseri38 |