Bugün dünyada 6 milyar insan yaşıyor ve 10 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretmek mümkün. Buna rağmen, açlık, açlıktan ölümler ve sefalet artıyor. 800 milyon insan yeterli beslenmeden yoksun ve 2,4 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. En yüksek üç Microsoft yöneticisinin toplam serveti, ABD’nin yoksullukla mücadele programlarına harcadığı paradan daha fazladır. Farklı ekonomiler arasındaki mal değişimi, hakkaniyetli ve adil bir yoldan gerçekleşmiyor: bir avuç güçlü çokuluslu şirket, zenginliğin büyük bir kısmını kontrol ediyor ve dünyanın geri kalanına kendi çıkarlarını dayatıyor.
Dünya ekonomisinin farklı ülkeler arasında bölünmesi, bunların tümüne aynı oranda yaramamakta, tersine azgelişmiş ülkeleri daha ileri ülkelere ucuz hammadde (petrol, madenler, tarımsal ürünler) ve ucuz emek sağlamaya mahkûm etmektedir. Bu süreç eşitsizliği azaltacağına daha da arttırır. Daha yoksul olan ülkeler, (teknolojik geriliklerinden dolayı) daha fazla emek barındıran ürünlerini, üretimi daha pahalı ve daha kolay olan (üretim araçlarının niteliği ve niceliği dikkate alınarak) ileri ülke ürünleriyle değiştirmeye zorlanırlar. Bu süreçte kimin kaybedeceği açıktır. Ayrıca dünya ekonomisi, Batılı güçler ve çokuluslu şirketler tarafından kontrol edilir ve bunlar fiyatlarını, ticari mevzuatlarını ve ekonomik politikalarını dünyanın geri kalanına dayatıyorlar.
Sonuç, zenginliğin çok daha az elde toplanması ve ileri ülkelerdeki bir avuç büyük şirketin tüm dünyaya egemen olmasıdır. Çokuluslu şirketler, kendi koşullarını sadece iktisadi yollardan dayatamadıklarında, amaçlarına ulaşmak için, ülkelerinin siyasi ve askeri kurumlarını (ABD, Avrupa, Japonya gibi büyük güçlerin hükümetlerini, parlamentolarını, yasalarını ve ordularını) kullanırlar.
Genellikle gerçek çıkarlarını, “insancıl çıkarların” korunması maskesi ardına saklamaya çalışırlar.
Son birkaç yılda, bu “insancıl bombalara”, Yugoslavya’da, Irak’ta vs. tanık olduk!
sevişme bir törendir. yılların soldurmadığı bir tören, bir çok kişi için. bunlardan biriyim.
ama sevinin yazılmazlığına yenik düştüm bunca yıl sonra. bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti. anladım.
sevi yaşanmakta olandır. sevi ile özgürlük biribirini azdırır, biribirini yokedebilir. sevinin zamanın geçişine dayanamadığını sanabiliriz. oysa özgürlükle bağdaşmasının da, zamana dayanmasının da olanaklı olduğunu öğrenebildim sonunda. olanaklı; yeter ki.
her "yeter ki" gibi dile kolay ya, yeter ki o seviyi yaşayanlar, onu yaşadıklarını sanmanın ötesine geçebilecek ölçüde biribirini seveler, sevebileler, onu yaşamanın gerektirdiği özveri, özgeçi ile özgürlüğün hakkını verebileler. şuncacık olsun hak geçmesine, yenmesine, izin vermeksizin.
kolay değil belki, ama sevinin bir tansık olabileceğini o zaman kavrar, bu tansığı yaşarız.
sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluşmazda. ikisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. tanımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurmasına meydan vermemeli. bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. yılmamasını bilmemeli.
Bazen daha fazladır her şey Bir eşikten atlar insan Yüzüne bakmak istemez yaşamın O kadar azalmıştır anlam
O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün Ayrılıktan kaçılmıyor Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür Ömür imtihanla geçiyor
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir
Hayatın hangi noktasına bakarsanız bakın hiçbir şey ama hiçbir şey sınıflar üstü değil. Tamamıyla sınıfsal. Gözlerimize çekilen perde indiğinde, tüm yanılsamalarımızdan kurtulduğumuzda, kendimize ve dünyaya bakış açımız bulunduğumuz sınıfın rengini yavaş yavaş almaya başlıyor. Neredeyim, nasılım diye sormaya başlıyoruz.Kendimizi avutabilmeyi iyi başarabiliyorduk. Her anı birbirine benzeyen günleri katlanılabilir kılan umutsuz bırakılmışlığımız olmasındı sakın? Ya da belki de sahte umutlar peşinde koşturulurken gerçek umudu kaybetmiştik. Çaresiz ve yalnız da hissetmiyor muyduk kendimizi acaba? Derinden derine bir kaygı içimizde.
Onu büyütüyorduk, sevmeden. Gelecek düşümüz neydi?Hatırlayamıyorduk. Hatırlamamız gereken bir şeyler mi vardı; onu da hatırlayamıyorduk. Oyuncağı elinden alınıp da tekme tokat dövülmüş ve ağlaması bile yasaklanan bir çocuk gibiydik! Sindirilmiş ve mecbur edilmiş... Ve büyümeyi beklemeliydi daha. Olgunlaşmayı ve hazır olmayı…Pembe düşlerimizin çoğu kirlenmişti oysa. Kana bulanmışken gökyüzü ve bombalar yağarken düşlerimize, içimizdeki korku sığınaklarından çıkamamıştık. Kulakları sağır eden sesleri nasıl oldu da duymazlıktan gelebildik?! Kor kor yanan ateşlerin içinde duyduğumuz serinlik hissi bedenimizi ve ruhumuzu teslim etmişliğimizden miydi? Bencillik en büyük erdem miydi, neydi? Taktığımız tüm maskeler yüzleşmemek içindi gerçekliğimizle. Yanlış duraklar, yanlış otobüsler... Ulaştığımız hep hayal kırıklığı oluyordu. İmgemizde mutluluk, içimizde bencillik vardı.Her şey kendi anlamından uzaklaştırılmışken, olguları yorumlayışlar olguların önüne geçmişken, her şey akışına bırakılmışken, gelecekten emin olmadan anı kurtarmak başarı sayılıyorken, unutmak ve unuttuğumuzu hatırlamamak rahatlatıyorken, mutlu olmak için mutsuz ediyorken...Programlanmış gibiydik. Mini minnacıkken biz programlanmaya başlamamış mıydık? İzinden gitmemiz gereken o kadar çok kutsanmış doğrularımız vardı ki! Kendimiz olmamız, düşünüp sorgulamamız yasaklanmıştı. Karşı durmak, itiraz etmek, muhalefet etmek zararlıydı. Güce tapmalıydık. Duygusallaştırılmış ve duygusal imgelere bağlanmıştık. Aptallaştırılmıştık demek daha doğru olmaz mı? Nevrotikleştirilmiştik. Kaygılıydık, aşırı kaygılıydık. Kaygılarımızı dindirecek telafi yollarını da sunmuştu yüce düzen. Derdi veren dermanını da vermişti. Yoksunluklarımızın sunduğu acılar, derin bir bencillikle dindirilebilirdi ancak. Paylaşmak, kendimizi tatmin etmeye yetmezdi ki. Egomuz tatmin olmalıydı. Ağır basan yanlarımızı açığa çıkarmanın ve üstün görünmenin en pratik yolu karşıdakini küçültmek ve düşürmekse, bencil, kıskanç ve kurnaz olmalıydık.Her şey tek olmalıydı. Sıradan ve tekdüze yaşamlar belli kalıpları aşmamalıydı. Farklılıklarımız bizi herkese benzetmeli ama hiç kimseye benzememeliydik. Orijinal imajlar sıradanlığımızı örtemiyordu ki. Burjuva bir devlet gibiydik. Her telden, her sözden bir repertuarımız yok muydu? Hem demokrat hem faşist olabilirdik her an. Farklılıklara saygılı görünür ama bencilliğe muhafazakârdık. Herkesbize benzemeli ama kimseye benzememeliydik biz. Kendi tatminkârlığımızın koruyucusu ve kollayıcısıydık.Pusulamız şaşmıştı ve fırtınalara dayanıksızdık. Sakin suların dışına çıkmayı niye hiç düşünmemiştik? Biz, durgun ve sakin sular gibi görünüyorken içimizdeki fırtınaların bizi hangi kıyılara savuracağı belli miydi?
Soldan sağa; Arun 3 yaşında, Gopika 2 yaşında ve Subiksha 4 aylık. Üçü de HIV taşıyor. Üçü de AIDS yüzünden öksüz. Hindistan’da kendileriyle birlikte bakılan ve aynı durumda olan 36 çocukla birlikte bir yetimhanede barınıyorlar. Yaklaşık 6 milyon enfekte insanla dünyanın en fazla HIV taşıyıcısı veya AIDS hastası bulunan ülkesinde yaşıyorlar. Altlarına serilen veya üzerlerine örtülenler olmasa ne kadar da yalnızlar.
görüyorum.. bu toprağın üretemediği tek varlıksızlarsınız! dibine gölge olamayan sıfatsızlar.. "peki nedir bu öfke" denilecek olsa, öfke duyulmaya değmeyecek kıymetsizlersiniz! ama kabul ettiğim bir denklem var: içinizde toplansanız da bir sonuca varamadığınız.. küçük topluluklarınız ne de şölenli.. ne de boyalı bir kapsülün içindesiniz öyle..
Kapitalizm ürkütür; çünkü kapitalizm gelişen teknolojiye, imkanlara rağmen yeryüzünde milyarlarca aç, fakir insanın olmasına olanak sağlar. Kapitalizm, Avrupa'da çöpe atılan yiyeceklerin yarısının Afrika'yı doyuracağını görmezden gelir.
Kapitalizm ürkütür; çünkü kapitalizm varlığını savaşların sürmesine dayandırır. Çünkü işin kuralı budur. Birileri ölür ve cesetlerinden kar sağlarsın. Bombalar altında yaşamanın, nedenini bilmediğin savaşlarda ölmenin başka bir anlamı olabilir mi? Kapitalizm ürkütür; çünkü kapitalizm insanlar arasındaki ilişkiye en aza indirdikçe gelişimini sürdürecektir. İletişim kuramayan insan, yalnızlaşacak ve sisteme ayak uyduracaktır. Kapitalizm çıkarcılığı körükler, herşeye maddi bir değer biçtirir. Kapitalizm ürkütür, kapitalizm süründürür, kapitalizm öldürür!
Kim çocuğunun kendisinden önce ölmesini istiyor? Kim şanı şöhreti, zaferi, parayı çocuğundan çok seviyor? Kimin için bir toprak parçası çocuğundan daha önemli? Kim, kendi çocuğunu korumaya uğraşırken başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutuyor? Kim, çocukların ölümü için emir verenlere hayran oluyor? Ve kim, çocukları üstlerindeki üniformalara göre ayırıyor? Ölü bir çocuk ölü bir çocuktur.
Andoronikos için tek yol kalıyordu.Kaçmak.Gitmek.Kendini de başkalarınıda aldatmayacağı,aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak.biryere gitmek
...
iniyor.iz dediği,patika sandığı yolun,suların aktığı,açtığı bir yololduğunu anlıyor
...
Bu yol bitmez herhalde.İnsan ölür,o yolun bir yerinde kalır
Belkide bu yoldan giderek bir şeye varacak.
....
Başlangıcı,bitimi belirsiz olan başka bir yol.Hergünkü yaşantılarla meydana getirilen uzatılan bir yol.Ama bu yolun bir yerinde öyle bir tepeye,öyle bir doruğa varılır ki o doruktan heryere açıkça,hiçbir gölgeye kararmamış,ışık içinde,pırıltı içinde görünür.
"... Konuştuklarımız başlangıçta her zamanki gibiydi, biribirimizi kavrıyorduk, ele geçiyorduk, sonra sonra işin can damarına geldik. Durdum. Benden söz açmıştı, beni bulmaktan... Durdum. Sen zaten arıyordun dedim, bir şeyler arıyordun dedim, onları bulmaya hazırdın dedim, o zaman karşına ben çıktım, hazırdın bulmaya, bende buldun o aradığını, bende görmek istediğin, bulduğun şeyleri bulmağa hazırdı... İpi uzatmıştım, elimdeydi, çekişine göre ya düğümü sağlamlaştıracak ya da çözecekti. Bekliyordum. Başını salladı. Bekliyordum..."
elime ilk silahı verdiklerinde bunu kullanmak zorunda olmadığımın bilincinde olmak rahatlatmıştı beni, ama hemen ardından gelen ürkütücü " olan/varolan"lar rahatlığı suçluluk duygusuna dönüştürmüştü. bu elimdekini kullananlar, kullanmak zorunda olanlar, birine doğrultanlar ve tetiğe bastıktan sonra karşısındakinin canının içinden fışkıran kanı görenler vardı... bizler orada duruyorduk. durmak. sadece durmak. bizler orada sadece duruyorduk. ... genişçe bir tepeydi durduğumuz yer... çok uzaktan boğazdan geçen gemilerin tepeleri görünürdü, saatlerce tuttukları, durdukları bu tepede onların arkasında göremediklerini görebiliyordum, çok güzel bulut oyunları vardı, onlar bizimle-benimle oynarkenaşağılarkenküfrederkenhizayavedenizamasokarken ben onların arkasındaki beyazlıkların keyfini çıkarıyordum, gün batımına yakın tüm bedenimi arkasını toprağa verip arda kalan kızıllıkları seyrediyordum. ama bütün günler bu küçük sessizlik anlarının dışında sadece "durmak"la geçiyordu.
oluşmuş gibi yumuşak, düşen, yere doğru; bir tüy, bir telek, bir yaprak bir güz dalından kopmuş kopuvermiş sarartılı bir yaprak, yere değince kimsenin duymadığı, yeri, taşı, toprağı bağırtmamış, incitmemiş, bir tüy, bir telek, bir güz yaprağı gibi düşmüş yerleşmişti içime içerime, gönlüme, etime k o r k u
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
karıncalar gibiydim, düş karıncaları, ozan karıncaları gibi çıdamlı karıncalar gibiydim, çıdamlı, dümdüz uzanan uçsuz bucaksız engebesiz bir düzlükte
ÜSTÜME BİR ÇIĞ GİBİ GEL DİN KENDİNE KATTIN BENİ
gözü, ayağı, bir yerlere takılmadan hiçbir şeye yönelmeden dümdüz uzanan bir toprakta çıdamla y ü r ü y e n karıncalar gibiydim.
d u y d u m s e n i, ö l d ü m s e n i!
SENİ SENİ SENİ
SENİ SENİ
gördüm duydum
yaşadım öldüm
yürümekten başka bir şey bilmeyen, nereye, niye, neye gittiğini bilmeyen
bir yere gittiğini olsun bilmeyen ozan karıncaları g i b i y d i m çıdamla yürüyen bu düzlükte, engebesizlikte.
SENİN YANIMDASIZLIĞIN BİR
SİLİK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA
RANLIĞIMIN KESER AÇARDI KA
PISINI, SESİN, YÜZÜN, YÜRÜMEN
Nereye gittiğini gene bilmeden bir yere gittiğini olsun gene bilmeden çıdamı da, yürümeği de unutmuş b i r b ö c e ğ i m ş i m d i çılgınca dönenen durduğu yerde.
görünmez engebeler örüldü çepeçevre çevremde k or k u d a n
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
KENDİNE KATTIN BENİ,
YUVARLANDIK BİR SÜRE
Zeytin gövdeleri gibiyim şimdi toprağım ister al, ister boz, ister kara, burulmuş erkeklikler gibiyim a c ı i ç i n d e k ı v r a n a n düzlüklerinde gökyüzüne uzanıp gün ışığını titreştiren, dünyayı düzgün aralıklara bölen kavak duvarların- d a n s o n r a
SONRA
suyu arayıp bulan kökleriyle, durmadan budanan kollarıyla su fışkırır gibi yeniden toprağa dökülen dallarıyla yeşil yağmurunu yağdıran söğütlerden sonra,
SONRA SONRA
yarık yarılı yarılmış tahtasıyla kıvranan buruk burgun bir zeytin gövdesi gibiyim kuytularda, eğimlerde, suskun, sessizlikler içinde, gümüş yeşil bir buğu altında, buruk
b i r g ö v d e y i m ş i m d i
yemişi kararmayan
SONRA SONRA SONRA
YIKTIK KENDİMİZİ DE
Kuruyum göğe baktığım yerde, buruğum yere baktığım yerde korkuyla beslenerek korkudan!
BEN ÇIĞ OLDUM ŞİMDİ. SEN, kar'ımdaki taş, karnım- E T İ M D E K İ daki, dokumdaki K A M A
oysa korku kendi memesini
e m e r e k b ü y ü r ;
nasıl burmalı bu memeyi? nasıl kurtulmalı nasıl nasıl nasıl korku- nun südü olmaktan?
SENİ SENİ SENİ
SENİ SENİ
yaşadım duydum
öldüm
seni yaşadım, seni öldüm
uçurumun dibine v a r a m a d ı m d a h a parçalanıp, parçalayıp kurtulacağım yere.
Bir tüy, bir telek gibi, bir güz yaprağı gibi k o p m a l ı kuştan, ağaçtan, yeğnilikle, incelerek, bağırmadan korkudan.
Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken.Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?
"Tüm gökler ve topraklar için, onlara tahakküm edenleri bir defada değiştirmek -bunu yapabilmek için, biz isimsizler, yüzü olmayanlar, kendini ele verenler, "profesyonel umutlular", biz, dağda olanlar, adımları karanlık olanlar, biz, saraylarda sesi olmayanlar, özel arazilerde yabancı olanlar, her zaman ölü olanlar, tarihin mülksüzleri, vatansızlar, geleceksizler, taze öfkenin sahipleri, keşfedilmiş hakikatin sahipleri,nefretin uzun gecesine uzanmış olanlar, sahici kadın ve erkekler... artık yeter!"
ne ki, küçültücü olan başka bir şey var; benim için, sayısı daha az olan bir öbek insan için.... o da şu: gerçek bir ilişki yerine bir "kaime"sini, bir yalancısını seçmek, kabul etmek. Benimsemediğimiz ölçütlerin "altına düşmek", gövdeler dünyamızın değerlerini düşürmeğe katlanmak, gövde balımızı sulandırmak...
darağacı / asılan / geberen / evsiz kalan / sözsüz kalan / umutsuzlandırılan/en kötüsü de bu değil miydi?/ belki de/yalnızlık ına biri daha ekleniverdi/sözler havada uçuşuyor/ama karşılığını bulamıyordu/tarihin belirleyicileri onları/her bir kimseyi boşaltmış iken/bedeni saran heyecanı ketlediklerinde/kilitlediklerinde/tanımsız bıraktıklarında/umutları ketlemiş/kilitlemiş/tanımsız bırakmışlardı.
coşkularımız kendiliğinden değil.. bir şeyin nedeni ve sonucu olarak; gerçekleşiyor.. iç sıkıntılarımızdan-kurtulmak için, yiyoruz içiyoruz ve seks yapıyoruz.. kendimizi unuttuğumuz heryerde-hoşnutuz ancak hoşnut olmak için yine de kendimize ihtiyaç duyuyoruz.
"Mutluluk, mutluluğu hayal etmek mi acaba? Mutsuzluk, mutluluk hayalini kaybetmek mi?"
rüyamda bunu sordu bana ve dedi ki"O, benim bir parçam, ruhumu içinde taşıyor ve ona eziyet ettikçe, bana eziyet ediyor"
sonra şöyle dedi,"insan ağaç dibinde yetişen bir mantar kadar değersiz değil; umudunu kaybetmesin,geleceği bilindiği halde her seferinde insanı şaşırtıp sevindirerek gelen bahara kendini bıraksın, zamana hiç danışmasın"
"insanlar" dedi,"amaçlarını kaybettiler, içlerinde kocaman bir boşluk var."
Hüzünlü Haz'da Belirsizliğin Bilgeliği"Güneşten sonraki üçüncü dünyada yaşıyoruz. Üç Numarada. Kimse bize ne yapacağımızı söylemiyor./ Bize saymayı öğreten insanlar çok nazik davrandılar. / Her zaman gitme zamanıdır. / Yağmur yağarsa, şemsiyen ya vardır ya da yok. / Rüzgar şapkanı uçuruyor. / Güneş de doğar. / Keşke yıldızlar bizi birbirlerine tarif etmeseler; keşke bunu kendimiz yapsak. / Gölgenin önünden koş. / Hiç olmazsa on yılda bir göğü gösteren kızkardeş iyi bir kızkardeştir. / Manzara motorize. / Tren gittiği yere götürür seni. / Sular arasında köprüler. / Geniş beton düzlüklerde uçağa doğru başıbozuk yürüyen ahali. / Sen ortadan kaybolduğunda şapkanla ayakkabılarının neye benzeyeceğini unutma. / Havada yüzen sözcükler bile mavi gölge yapar. / Tadı güzelse yeriz. / Yapraklar düşüyor. Meseleleri izah et. / Lüzumlu şeyleri topla. / Hey Biliyor Musun? Neyi? Konuşmayı Öğrendim. Harika. / Kafası tamamlanmamış kişi gözyaşlarına boğuldu. / Düşerken bebek ne yapabilirdi? Hiçbir şey. / Yat uyu. / Şortla harika görünüyorsun. Bayrak da harika görünüyor. / Herkes patlamalara bayıldı. / Uyanma vakti. / Ama rüyalara alışsan daha iyi.