$ title
welcome to aran planet

$ description
welcome

$ menu
[home] [profil] [Arşiv] [arkadaşlarım]

$ d.or (26/12/2005)


IMPAUIDUM FERIENT RUINAE


 

 

IMPAUIDUM FERIENT RUIANE

[link]

$ bcn (26/12/2005)

 

NAM ET IPSA SCIENTIA POTESTAS EST

 
 
[link]

$ mny (24/12/2005)

PARA
Size insanların karakterlerini tanıyabilmek için bir ipucu vereyim:parayı lanetleyen kişi onu yüz kızartıcı bir yoldan kazanmıştır.
Paraya saygı duyan biri ise onu hakkederek kazanmıştır. Paranın şeytan işi olduğunu söyleyen kişilerden mümkün olduğunca hızla ve uzağa kaçın.

Bu cümle, yaklaşmakta olan bir cüzamlının çaldığı çan gibi, size doğru gelen bir yağmacının habercisidir.
AYN RAND
[link]

$ bb (23/12/2005)


BENSİZ BENCİLLİK


RASYONEL EGOİZM ve TOPLUM

Bütün hedonist veya altrüist doktrinler, bir ahlaki yamyamlık üzerine kurulmuştur;
yani, hedonist veya altrüist, "mutlu olmak için, başka insanlara zarar vermek şarttır" zanneder.

Bugün bir çok insan, bu prensibe sorgulanmaz bir gerçek olarak inanır. Böyle olunca, "insanın kendi hatırı için, kendi rasyonel şahsi çıkarı için varolma hakkı" diye bir hakdan bahsedildiğini duyan çoğu insan; otomatikman, bu hakkın, başkalarını kendi çıkarı için feda etmek anlamına geleceğini varsayar. Bu varsayım, müthiş bir yanılgının ifadesidir; zannetmektedirler ki, başkasına zarar vermek, onu köleleştirmek, soymak, katletmek bir insanın çıkarınadır. Başkalarını tahrip etmek, bir insanın "ego"suna zararlı bir şeydir. İnsanın başkalarıyla etkileşiminde, kendi çıkarına olan tek ilişki türünün, kimsenin kimseyi feda etmediği bir ilişkiden başkası olamayacağı fikri, insanlığın kardeşliği için çalıştıklarını söyleyen bu sözde-hümanistlerin aklına hiç gelmez. Esasen, "değerler," "arzular," "şahsi-çıkar" ve ahlak bağlamı, her zaman "rasyonel" kavramı ile birlikte düşünülmezse, ne onların ne de başkalarının aklına böyle bir fikir gelecektir.

Rasyonel bir insan, ahlakının, rasyonel-egoizm olduğunu gururla söylemelidir. Genel olarak rasyonel bir ahlaka sahip olmak demek olan rasyonel egoizm, özel olarak:

a) İnsana-özgü bir hayatı mümkün kılan değerlere sahip olmaktır.

b) Tanrılara insan kurban edilen dönemlerin zihniyetinden kurtulup bugüne hala gelememiş;
endüstriyel bir toplumun insaniliğini bir türlü keşfedememiş;o an karşısında duran ava hamle yapmaktan başka hiçbir egoizm
düşünemeyen irrasyonel vahşilerin arzularınca, duygularınca, içgüdülerince, ihtiyaçlarınca üretilmiş değerleri reddetmektir.

c) İnsan kurban ederek insani hiçbir iyilik doğamıyacağını bilmektir.

d) Kazanmadığını arzu etmemek, kimseyi kendi çıkarına feda etmemek, kendini kimsenin çıkarına feda etmemektir.

e) İster kişisel ister sosyal, ister maddi ister manevi, bütün insani ilişkilerin tek rasyonel prensibi olarak mübadele prensibini kabul etmektir.

                                          


Mübadele prensibi:

aa) Başkalarıyla ilişkisi değer mübadelesi şeklinde olan insanların rasyonel çıkarlarının birbiriyle çatışmayacağını bilmektir.

bb) Elde ettiği şeyi üretici çalışma ile kazanarak elde etmek; hak edilmeyeni almamak ve vermemektir.

cc) Başka insanları, efendi veya köle olarak değil, bağımsız eşitleri olarak görmektir.

dd) Başka insanlarla, serbest, gönüllü, şiddetsiz, zorlamasız;bütün tarafların kendi bağımsız yargıları açısından
yararlanacağı bir değer takası ilişkisi içinde bulunmaktır.

ee) Sadece başardıkları için karşılık istemek; kendi başarısızlığının yükünü, başkalarına yıkmamak; başkasının başarısızlıklarına,
kendi hayatını ipotek etmemektir.

Manevi alanda, yani insan bilincini ilgilendiren konularda, mübadele aracı farklıdır, ama prensip aynıdır.
Aşk, dostluk, saygı, hayranlık, bir insanın başka bir insanın erdemlerine olan duygusal mukabelesidir;
bir insanın başka bir insanın karakterindeki erdemlerden aldığı kişisel, egoistçe zevke karşılık yapılan manevi ödemedir.
Ancak bir zorba veya bir altrüist, bir başka insanın erdemlerini takdir etme eylemindeki derin egoizmi inkar edebilir; ancak o,
bir dahi veya bir budala karşısında olmak, bir kahramana veya bir hayduta raslamak, bir ideal kadınla
veya bir şırfıntıyla evlenmek arasında, -bir insanın egoistçe çıkarı ve aldığı zevkin miktarı açısından- fark olmadığını iddia edebilir.
Manevi alanda; mübadeleci, sahip olduğu zayıflık ve kusurları yüzünden değil, sadece erdemleri yüzünden sevilmek ister;
sevgisini, başkalarının zayıflık ve kusurlarına değil, sadece erdemlerine yöneltir.

Sevmek, değerlendirmektir. Sadece bir rasyonel-egoist, kendine saygı ve güven duyan bir insan, sevmeğe muktedirdir;
çünkü, sadece o, değerlerine ve değerlendirme işine; sağlam, tutarlı, tavizsiz bir sadakatle sahip çıkar.
"Ego"suna kayıtsız kalan insan, kendine değer vermeyen insan, hiçbir şeye, hiçbir kimseye değer veremez;
yani, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi sevemez.

İnsanların özgür, medeni, barışçı, müreffeh, rasyonel bir toplumda birarada yaşayabilmeleri, sadece rasyonel-egoizm temeli üzerinde,
yani adalet temeli üzerinde mümkündür.

İnsanın, bir insan toplumunda yaşamasının ona sağlayacağı kişisel bir yarar var mıdır?
Evet, sözkonusu olan gerçekten insan bir toplumsa. Toplumsallıktan elde edilebilecek iki büyük değer vardır:
bilgi ve mübadele. İnsan, bilgisini nesilden nesile genişleterek geçirebilen tek canlıdır; potansiyel olarak herhangi
bir insanın elde edebileceği bilgi miktarı, bütün hayatını bu işe vakfetse dahi bilemeyeceği kadar fazladır;
dolayısiyle, başkalarının keşfettiği bilgilere erişmek, insana, ölçülemeyecek kadar büyük yarar sağlar. İkinci büyük değer,
toplumsal işbölümünün yararı olarak ortaya çıkar; işbölümü, bir insanın gayretlerini özel bir çalışma alanına teksif etmesini
ve başka çalışma alanlarında uzmanlaşmış insanlarla mübadelede bulunmasını sağlar.
Böyle bir işbirliği içinde bulunan insanların elde edebilecekleri bilginin, hünerin ve verimin büyüklüğü;
ıssız bir adada veya kendine-yeterli bir çiflikte yaşayarak, ihtiyaç duydukları herşeyi orada üreten insanların
hiç tahayyül edemeyecekleri bir ölçektedir.

Toplumsal yaşamın bu faydaları, öte yandan, ne tür insanların başkalarıyla değişebilecek değerler üretebileceği,
ne tür bir toplumda bu tür insanların yaşayabileceği hususunu da belirleyecektir: sadece rasyonel, üretken,
bağımsız insanlar, başkalarıyla değişebilecek değer üretebilir; bu tür insanlar, sadece rasyonel, üretken
ve özgür bir toplumda yaşayabilir. Parazitler, soyguncular, yağmacılar, talancılar, zorbalar, haydutlar, insan için değer üretmez;
bu tür insan-altı canlıların yaşam tarzının doğurduğu ihtiyaçların tatminine yönelik olan bir toplum, insana yarar sağlamaz.
İnsana-özgü bir hayat yaşamak isteyenleri, kurbanlık hayvan olarak gören; onları sahip oldukları erdemler yüzünden cezalandıran;
insana-özgü bir hayatın gereklerini yerine getirmeyenleri,
kötülükleri için mükafatlandıran böyle bir toplum, ancak altrüist ahlak üzerine
kurulabilir

[link]

$ love is good (23/12/2005)







" SEX is GOOD " = " AŞK BENCİL " dir...
‘Seni seviyorum’ diyebilmek için ilk önce ‘ben’ demeyi bilmek gerekir  

Romantik aşk o insanın en büyük ödülüdür. Romantik aşkı tam manasıyla yaşamaya muktedir olabilecek tek insan bütün ihtirası işi olan adamdır. Çünkü aşk bir erkeğin veya kadının karakterinde sahip olduğu en köklü değerlerden dolayı kendisine karşı duyduğu saygının bir ifadesidir. İnsan bu değerleri paylaştığı kişiye aşık olur. Eğer insanın açıkca tanımlanmış değerleri ve ahlaki bir karakteri yoksa başkasını da takdir edemez. Bu açıdan, Pınar’dan okuyucular tarafından sürekli atıfta bulunulan bir alıntı yapmak istiyorum:" ‘Seni seviyorum’ diyebilmek için ilk önce ‘ben’ demeyi bilmek gerekir"
Kişinin kendi mutluluğu en yüksek amaçdır ve fedakarlık gayri ahlakidir.Bu ilke başka herhangi bir konuda olduğundan fazla aşkta geçerlidir. Eğer aşıksanız, bu aşık olduğunuz kişinin siz ve hayatınız açısından büyük kişisel ve bencil bir öneme sahip olduğu anlamına gelir. Eğer kişiliğiniz yoksa, birine aşık olmanız o kişiyle beraber olmaktan ve onun varlığından hiç bir kişisel keyif ve mutluluk almadığınız, olsa olsa onun size olan ihtiyacına acıyarak kendinizi onun isteklerine feda ettiğiniz anlamına gelebilir. Hiç kimsenin böyle bir durumdan dolayı gurununun okşanmayacağını veya böyle bir anlayışı kabul etmeyeceğini belirtmeme gerek yok.
Aşk kendini bir başkası için feda etmek anlamına gelmez. Aşk kendi ihtiyaç ve değerlerinizin en kapsamlı şekilde dışa vurulmasıdır.
Aşık olduğunuz insana kendi mutluluğunuz için ihtiyaç duyarsınız ve bu ona bahşedebileceğiniz en büyük iltifat ve onurdur.

Seks:Aklı olmayan bir vucudu feth etmek değildir!

Seks çok ciddi bir ilişki sonucu ortaya çıkmalıdır,çünkü seks:insanın kendine olan saygısının ve kendine biçtiği değerin ifadesidir.

Seçici ve ayrımcı olan bir seks hayatının düşkünlük olmadığını söyleyebilirim. Düşkünlük hafif ve üstünkörü ele alınan bir eylemi niteler. Ben seksin insan hayatının en önemli unsurlarından biri olduğunu ve hiç bir zaman hafif ve üstünkörü bir tavırla ele alınmaması gerektiğini savunuyorum. Cinsel ilişki insanoğlunun sahip olduğu en yüksek değerlere dayanarak yapıldığı zaman uygundur. Seks karşı tarafın sahip olduğu değerlere verilen bir karşılıktan başka bir şey olmamalıdır. Bu yüzden önüne gelenle girilen ilişkileri ahlaksız olarak nitelendiriyorum. Seksin kendisi kötü olduğu için değil, tersine seks çok iyi ve önemli olduğu için. Seks çok ciddi bir ilişki sonucu ortaya çıkmalıdır. Bu ilişkinin bir evliliğe dönüşüp dönüşemeyeceği duruma ve konu olan iki insanın hayatlarının seyrine bağlıdır. Evliliği, iki taraf da hayatlarının sonuna kadar beraber olmayı isteyebilecekleri insanı buldukları zaman –ki hiç kimse bundan otomatik olarak emin olamaz- çok önemli bir kurum olarak kabul ediyorum. Taraflar nihai tercihlerine ulaştıklarından emin olurlarsa evlilik elbette arzu edilen bir durumdur. Fakat bu, tarif edilen mutlak kesinlikten daha azı üzerine kurulan herhangi bir ilişkinin uygunsuz olduğu anlamına gelmemelidir. Bir ilişki veya evlilik kararı ile ilgili sorunun sadece konuyla ilgili tarafların durumlarına ve bilgilerine bağlı olduğunu ve kararın onlara bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Çiftler karşılıklı olarak ilişkilerini ciddiye alıyorlarsa ve ilişkileri ahlaki değerler üzerine kuruluysa her iki durum da ahlakidir.. Seks insanın kendine olan saygısının ve kendine biçtiği değerin ifadesidir. Fakat kendini değerli bulmayan bir erkek bu ilişkiyi tersine çevirmeye çalışır. Kendine olan saygısını cinsel fetihlerinin ona kazandırmasını bekler; ki bu imkansızdır. Kendi değerini onu değerli bulan kadınların sayısından anlayamaz. Buna rağmen bu umutsuz uğraşıda ısrar eder. Öncelikle, insanoğlunun güdüleri yoktur. Fiziksel olarak seks sadece bir kapasitedir. Fakat insanın bu kapasiteyi nasıl kullanacağı ve kimi çekici bulacağı kendi ahlaki değer standartlarıyla ilgili bir şeydir. Tercihlerini kontrol eden, bilinçli veya bilinçsiz olarak sahip olduğu önkabullerine bağlıdır. Bu şekilde kişisel felsefesi cinsel hayatını yönlendirir. Kişi belirli bir tip fiziksel mekanizmaya ve ihtiyaçlara sahiptir. Fakat bunları nasıl, hangi yoldan tatmin edeceğinin bilgisine sahip değildir. Mesela insanın yiyeceğe ihtiyacı vardır. Açlık hissi duyar. Fakat önce bu hissi açlık olarak tanımlayıp sonra yiyeceğe ihtiyacı olduğunu ve nasıl yiyecek elde edebileceğini öğrenene kadar aç kalacaktır. İnsan dünyaya belirli fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarla gelir. Fakat aklını kullanmadan bunları ne keşfedebilir ne de tatmin edebilir. İnsan rasyonel bir varlık olarak kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu keşfetmek zorundadır. Sözde dürtüleri ona ne yapması gerektiğini söylemeyecektir.
Kendinden tiksinen insan, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır.

Aklın yerine, akıl ürünlerini çalıp onları koymak isteyen adamlar...Kendinden tiksinen adam da, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. Buda yapılamaz, çünkü seks bir neden değildir, insanın kendi değerleriyle ilgili kanaatinin bir etkisi ve ifadesidir. Aslında ikisi de aynı konu...
Paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar...
Aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. Bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. Demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi, aşkın gözü kördür, derler. Seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler. Oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. Bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, bende size o adamın tüm hayat felsefesini söyleyeyim. Bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım. Ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerendir.O eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. Bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ilham, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? Kendini alçaltarak yapılmaz, ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. Ruhu çırılçıplaktır o anda. Tıpkı vücudu gibi. Kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. Ona çekici gelecek kadın, kendi en derin vizyonunu yansıtan kadın olacaktır. O kadının teslim olması, ona bir özsaygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.
Kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek kadın tipini isteyecektir.

Beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır, çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü fethetmeyi başarı saymayacaktır. Onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. Zihnin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. Ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur, çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. Kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçekten o kadın sayesinde kurtulur. Kadın ona bir aylığına bir değerlilik hayali kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre kurtulmuş olur. Çoğu erkeğin kendi hayatını nasıl çirkin biçimde mahvettiğine bakın. Manevi felsefemiz dedikleri çelişkiler karmaşasına bakın. Biri diğerini getiriyor.. Aşk bizim en yüce değerlerimize cevaptır...Başka bir şey de olamaz. Bir erkek kendi değerlerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler, en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır. Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. Sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu sefer, bedeninizin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da, aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder. Para ve seks, ikisinin aynı şey olduğunu anlıyorsunuz değil mi?
" Kavrayamadığı varoluşta; kendisini çaresiz bir yaratık " olarak gören bir insan: Önce kendisinden tiksinmeye mahkum olur.

Hayatını, maddeyi zihninin ihtiyacına göre biçimlendirmeye adamış bir adam ise, fiziksel eylemde ifade bulmamış bir fikrin değersiz bir sahtelik olduğunu, platonik aşkın da aynen öyle olduğunu bilir. Bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir. İkisi de aynı konu...Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. Ama çevrenize bakınca, çoğu insanların ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. Bir yarı, paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden adamdır. Hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanmayan duyguları ön plana çıkarır. Umutsuzca çığlıklar atar, çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissetmemekte, çirkefler içindeki yosmaya karşı konmaz bir ihtiras duymaktadır. İnsanların idealist dediği biridir o. Öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. İlkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. Maddesel objeler elde etmeyi, kendi varlığının en önemli amacı sayar. Bunların nedenini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. Bunların kendisine zevk vermesini bekler. Daha çoğunu elde ettikçe neden daha az zevk almaya başladığını görünce şaşar. İşte vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. Kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım. Bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez, çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. Ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. Seksin kişisel değerlere bir saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bilmektedir. Bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. Kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır, ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. Kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler, oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. Profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. Bu onun hep aradığı, ama hiç bulamadığı başarıdır:
Oysa: Aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?








[link]

$ sç/dhgg (23/12/2005)

Dünyayı harekete geçiren motor nedir? Dünyayı kimler sırtında taşıyor?

Dünyayı sırtında taşıyanlar bir gün greve gitmeye karar verirlerse, dünya neye benzer?
Böylesi bir grev de: Dünya üzerindeki tüm yağmacı, çapulcu, avantacı, otlakçı, parazit ve anaforcular ne yaparlar?
Akıl ve her meslekte üretici zekaya sahip insanların, işi bırakarak ortadan kaybolması ile dünya neye benzer?
İnsanlık tarihinde greve gitmeyen tek bir insan türü vardır; Yaratıcı ve Üretici: BEN...!
Diğer tür ve sınıftaki insanlar canı istediği zaman çalışmayı bırakmış, isteklerini haykırmış ve kendilerinin insanlık için vazgeçilmez olduklarını belirtmiştir.
Dünyayı gerçekten sırtında taşıyan ' BEN ' ler hariç.!
" Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakıldı.
Edison ampülü bulurken, karısı tarafından toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen bir anti-sosyal olarak suçlandı.
Galileo dünya yuvarlaktır dediği için bizciler tarafından işkencelere uğradı.

                                                                                                            


Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bir büyük güç her çağda saldırıya uğradı.
Kalabalıklar, yaratıcı bireye saldırırken ellerindeki silahı hep iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunlarıyla doldurdular.
Ve hep yaratılan değerleri üleşmek, bölüşmek, paylaşmak istediler.
Mesela televizyonu seyrettiler fakat televizyonu bulan adamın adını hiç ama hiç öğrenmediler.
Otomobile bindiler ama Ford'un servetinden şikayet ettiler.
İnterneti kullandılar ama Bill Gates'i çok para kazanmakla suçladılar. "
Tüm bunlara rağmen: " Yaratıcı ve Üretici: BEN' ler ": Dünyayı ayakta tutmuş ve yaşanılır hale getirmişlerdir.
Bunun bedeli olarak Onlar: Aforoz edilmiş, işkence görmüş ama hiçbir zaman insanlığı yalnız bırakmamışlardır.
SİNAN ÇETİN

[link]

$ felsefe2 (23/12/2005)

AKLIN MUTLAKLIğI ve BEN
Sıfıra tapan ruh ve beden mistikler ile hippi, uyuşturucu bağımlısı, kabileci çeteler ve kendisini hayvanların aşağısında,algıdan yoksun, farkındalığın duyumsal seviyelerine indirmiş bensizlerle dolu bir sürü içinde; yaşamak zor gerçekten. Hem de nasıl! Felsefeyi akılla karşı karşıya getiren, felsefeyi akıl dışı batıl inançların özür dileyicisi ve koruyucusu haline getiren çağdaş zulme direnerek, insan olmayı tercih etmek kolay değil. Bu ilkel ve vahşi zinciri büyük bedeller ödeyerek kırmayı başaran dahileri, yetenekli ve kahraman insanları takdir boynumuzun borcudur. Onlar, Aklın Mutlaklığı savaşımında ışığımız olmaya devam ediyorlar, edecekler.
Dünya: İnsan karşıtı, akıl karşıtı ve hayat karşıtı olan eski-yeni mistizm ve altruizm tarafından yok edilmektedir.

Bu nedenle aklın mutlaklığı temelinde AHLAKİ BİR DEVRİM en zor, en çok çaba gerektiren, en radikal isyan şeklidir.. Fakat bugün yapılması gereken şeydir. Medeniyet yok olmak zorunda değildir. Vahşiler sadece bizim hatamızdan dolayı kazanıyorlar. Bu nedenle reddetmemiz gereken tek şey böylesi akıldışı felsefeler ve ahlak anlayışlarıdır. Eğer insanlar kendi mahvoluşlarının kaynağını anlarlarsa, eğer insanlar kendilerini mücadelelerinden en büyüğüne, AKLIN MUTLAKLIğI mücadelesine adarlarsa ve eğer insanlar " insan aklı üzerine olan her türlü zalimliğin ilelebet düşmanı " olmaya karar verirlerse:21.yüzyıl bir kez daha bir şansa sahip olacaktır. Eğer akılcı insanlar isyan etmezse, eski-yeni mistikler kazanacakdır.
Sabır ve cesaret gerektiren bu entellektüel seyahatin vardıracağı " Vaadedilmiş Ülke " yeryüzündedir.
O, herkesin sadece kendi zihninden kaynaklanacak ve sadece kendi gayretiyle sürdürülecek, rasyonel, üretken, kendine-saygı-ve-güvenli bir hayattır; insana özgü, mutlu bir hayattır.

[link]

$ fls (23/12/2005)


YAŞAMA HAKKIM ve MUTLULUğUM : EN YÜKSEK AHLAKİ AMACIMDIR.
( Kendimi başkaları; başkalarını da kendim için feda etmek değil...! )

Düşünme zahmetine katlanıp-üreterek; kendi içimde tutarlı, dürüst ve rasyonel bir yaşam tarzı arıyor ve kendi iyiliğim için yaşamak istiyorum.
Çünkü: Mevcudiyet ve Objektif gerçeklik: Duygu, his, dilek, umut, rüya, hayal ve korkularımızdan bağımsız olarak vardır.

                                                                                                                              

 


Bu nedenle:Gerçeği algılamak ve eylemlerime yol göstermek için tek aracım mantığımdır.
Mantığım: hayatta kalmak için en temel aracım : duyumlarımla elde ettiğim bilgilerimi tanımlayan ve düzene sokan tek işlem ise;
rasyonalite de en yüksek erdemimdir.

Aklımı kullanmak, gerçekliği algılamak ve ona göre eylemde bulunmak: Benim ahlaki zorunluluğumdur.
İnsanca vasıflarımı muhafaza ederek yaşamam:Yani insan hayatı için, ya da diğer bir deyişle rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan neyse odur. BEN: kendi iyiliğim için yaşadığımı,kişisel mutluluğumun en yüksek ahlaki amacım olduğunu ve ne kendimi başkaları için ne de başkalarını kendim için feda etmemem gerektiğini savunuyorum.

***



Ebedi günah kavramı ahlakı dışlayan bir kavramdır.


Eğer insan yaradılış itibarıyla suçlu ise bu konuda tercih hakkı yok demektir.
Tercih hakkı yok ise konu ahlakın alanına dahil değildir ve de olamaz.
Çünkü ahlak sadece insanın hür iradesinin hakim olduğu alanda yani onun tercihine açık konularda söz konusu olabilir.
İnsanoğlunu yaradılış itibarıyla suçlu kabul etmek kavramsal bir çelişkidir. İnsan belirli bir eylemi hakkında suçluluk duyabilir.
Ancak kendine saygısı olan, yüksek ahlaki değerlere sahip birisi eylemleriyle suçlu olmayı hakketmediğinin bilincindedir.

***

Sadizm, mazoizm, diktatörlük veya herhangi bir kötülük insanın gerçeklikten kaçmak istemesinin sonucudur.
Düşünememesinin sonucu…
Amaçsız bir insan: Gelir geçer duyguların ve tanımlayamadığı dürtülerin etkisiyle oradan oraya savrulan
ve kendi hayatının kontrolünü tamamen kaybettiği için her türlü kötülüğü yapmaya muktedir birisidir.
Hayatımızı kontrol etmemiz için bir amacımız olması gerekir: Üretken bir amaç…

***



"Hitler, Stalin, Bush, Saddam ve benzeri bensizlerin" :

Hayatlarının gerçek anlamda birer manyak olarak sona erdiğine veya ereceğine dikkat ediniz.
Bunlar, kendilerine saygı ve sevgisi olmadığı için tüm varoluştan nefret etmişlerdir.
Amacı olmayan fakat bir şeyler yapmak durumunda olan birisi diğerlerine zarar vermek için hareket eder.
Bu üretken veya yaratıcı bir amaçla aynı şey değildir...!
Bu anlamda merkezi bir amaç:İnsan hayatındaki bütün diğer ilgileri düzene sokar; değerlerinin hiyerarşi ve görece önemlerini saptar, anlamsız iç çelişkilerden uzak tutar, hayattan daha geniş ölçekte keyif almasını ve bu keyfi aklının hakimiyetine açık olan her alana taşımasını sağlar.
Amaçsız birisi ise kaos içinde kaybolur gider. Değerlerinin ne olduğundan habersizdir. Nasıl karar vereceğini bilemez.
Kendisi için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu saptayamadığı için;rast gele etkilerin ve anlık kaprislerin insafına bırakır kendini. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Hiçbir zaman bulamayacağı bir değeri ararken hayatını harcar. Çünkü en başta; neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini bilemez.

***

Rasyonel davranmak demek: Gerçeğe uygun davranmak demektir.

Duygularımız algılarımızın aracı olamaz. Ne hissettiğimiz bize gerçekler hakkında hiç bir şey anlatamaz;
onlar, sadece gerçekler hakkındaki tahminlerimize dair bir izlenimdir.
Çünkü duygular, değer yargılarımızın sonucudurlar. Bilinçli veya bilinçsiz olarak kazandığımız, doğru olabileceği kadar yanlış da olabilecek temel ön kabullerimizin sonucudurlar.
Kapris ise sebebini bilmediğimiz ve öğrenmeye de zahmet etmediğimiz bir duygudur. Peki "kaprislerle hareket etmek" ne demek oluyor?
Bu, insanın bir zombi gibi neyle uğraştığını, ne başarmak istediğini veya onu neyin motive ettiğini bilmeden yaşamasıdır.
Bu insanın geçici bir delilik hali içinde yaşaması demektir. Böylesi bir yaşamda, hayattan renkli ve keyifli bir tat alınabilir mi ?
Bu durumdan alınabilecek yegane keyfin canilerin kan dökerken aldığı keyfe benzeyeceğini düşünüyorum.
Gerçeği reddederek eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirmez mi?

***

Duygularımız değerlerlerimizle ilgili ön kabullerimizin otomatik birer tepkisidirler. Sebep değil sonuçturlar.

İnsan eğer mantığı ve duyguları arasındaki ilişkiyi doğru kurabiliyorsa bu ikisi arasında mutlaka bir çatışma, ya birini ya öbürünü seçmek zorunda kalacağımız raddede bir çelişki olmak zorunda değildir. Rasyonel insan, duygularının kaynağını, sahip olduğu hangi ön kabullerden kaynaklandıklarını bilir veya keşfetmek için çaba harcar. Eğer ön kabulleri yanlış ise düzeltir. Asla güvenemeyeceği ve anlamlarını tam kavrayamadığı duyguların esiri olarak hareket etmez, edemez. Bir olayı değerlendirirken tepkilerinin nedenini ve haklı olup olmadığını bilir. İç çelişkilere sahip değildir; aklı ve duyguları yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum içindedir. Duyguları düşmanı değil hayattan keyif almasını sağlayan araçlardır. Fakat duyguları rehberi değildir; rehber aklıdır. Ne var ki bu ilişki tersine çevrilemez. Eğer kişi duygularını sebep;aklını ise duygularının edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eğer duyguları tarafından kontrol edilir ve aklını duygularını rasyonalize etmek veya meşrulaştırmak için kullanırsa o zaman gayri ahlaki hareket ediyor demektir. Böylelikle kendini zulme, başarısızlığa, yenilgiye mahkum etmiş olur. Kendinin ve başkalarının mahvolmasından başka hiç bir şey başaramaz.Yani,düşünme eylemi insanın ana tercihidir. Rasyonel insan hiç bir zaman arzuların veya kaprislerin esiri olmaz, rasyonel yargısının doğruluğunu teyit ettiği değerleri ona yol gösterir. Tanıyabileceği tek otorite budur. Bu anarşi değildir. Çünkü insan özgür ve uygar bir toplumda yaşamak isterse mantık icabı o toplumun objektif, rasyonel ve geçerli kanunlarına uymayı tercih edecektir.

***



Sonuç: Entellektüel bir güç ve ahlaki bir ideal olarak kollektivizm bugün ölüdür.

Fakat özgürlük ve bireycilik henüz keşfedilmedi. Ölmekte olan günümüz kollektivist felsefesinin bir sefalet, imkansızlıklar ve umutsuzluk kültüründen başka bir şey yaratmamış olması dikkate değerdir. Zamanımızın, insanı başarısızlık, tükenmişlik ve yıkımla lanetlenmiş yardıma muhtaç, çaresiz ve akılsız bir varlık olarak yansıtan sanat ve edebiyat dünyasına bir bakın. Bu sunum bir kollektivistin kendi psikolojisinin itirafı olabilir fakat genel bir insan tasviri kesinlikle olamaz. Eğer çizilen bu tablo gerçeğe uygun olsaydı mağaralarımızdan asla çıkamazdık. Fakat bugünlere gelmeyi başardık. Etrafınızı ve tarihi gözlemleyin. İnsanoğlunun başarılarını göreceksiniz. İnsanlığın gelişmek için sınırsız bir kabiliyete sahip olduğunu ve bu kabiliyeti mümkün kılan işlevi fark edeceksiniz. O zaman insanın yaradılış itibariyle çaresiz bir mahlukat olmadığını, ancak aklını, o yüce işlevi kullanmayı ihmal ettiğinde o hale düştüğünü anlayacaksınız.
Mantık. Amaç. Kendine Saygı.

                                                                         

[link]

$ mcr (22/12/2005)

Hep O
 
 

Aşk geldi, kan gibi
Damarlarıma derime doldu.
Beni benden aldı,
Varlığımı sevgiliye doldurdu.


Kısaca;
Bana benden kalan bir ad;
Ancak ötesi hep o...

 

Mevlana Celaleddin

[link]

$ sqrs (22/12/2005)

                     

[link]

$ (21/12/2005)

Size ‘öğretilen ve anlatılan dünyanın’, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği haliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla ‘öğretilir’.
Hayatınızda önünüze çıkan herkesin özel bir görev ile karşınıza geldiğine emin olun. Ve ona varlığı için teşekkür edin. Özellikle düşmanınızsa...            (from by ARAN; bu yazı TANRILAR OKULU adlı kitaptan alıntılanmıştır.)

                     

[link]

$ (21/12/2005)

 

Köle sahipleri ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı,

 
Çünkü


Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;


Köleler ekmek kaygısı çekmedikleri için


Felsefe yapmıyorlardı,


Çünkü


Ekmeklerini köle sahipleri veriyordu onlara.


Ve yıkıldı gitti Likya.



*****



Köleler felsefe kaygısı çekmedikleri için ekmek yapıyorlardı,


Çünkü


Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;


Felsefe sahipleri köle kaygısı çekmedikleri için ekmek yapmıyorlardı,


Çünkü


Kölelerini


Felsefe veriyordu onlara.


Ve yıkıldı gitti Likya.



*****



Felsefenin ekmeği yoktu,


Ekmeğin felsefesi.


Ve sahipsiz felsefenin ekmeğini,


Sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.


Ekmeğin sahipsiz felsefesini


Felsefenin sahipsiz ekmeği.


Ve yıkıldı gitti Likya.

 
Hala yeşil bir defne ormanı altında...

 

Melih Cevdet ANDAY

 

[link]