Okyanusun dibinde yatan bir istiridye,
su uzerinden akip gecsin diye, kabugunu acmis. Su icinden gecerken,
solungaclari yiyecek toplayip midesine gonderiyormus. Aniden, yakinindaki
bir balik, bir kuyruk darbesiyle
kum ve camur firtinasi yaratmis. Istiridye de kumdan nefret edermis; zira
kum oylesine puruzluymus ki kabugunun icine kacarsa son derece rahatsiz
olurmus. Istiridye derhal kabugunu kapamis ama cok gec kalmis;
Sert ve puruzlu bir kum tanecigi iceri girip, ic derisi ile kabugun
arasina yerlesmis.
Kum tanesi istiridyeyi ne cok rahatsiz ediyormus.
Ama, kabugunun icini kaplamasi icin
kendine verilmis olan salgi hucresini hemen calistirarak, minik kum
tanesinin ustunu
kaplamaya baslamis; ta ki, nefis, parlak ve duzgun bir ortu olusana
kadar...
Istiridye, yillar yili, minik kum taneciginin ustune katlar eklemeye devam
etmis
ve sonunda muthis guzel, parlak ve son derece degerli bir inci olusmus.
Karsi karsiya oldugumuz problemler bu
kum tanecigine benzer, bizi rahatsiz ederler ve niye bize bu derece eziyet
cektirip
asabilestirdiklerine sasariz;
fakat ; azmin getirdigi cesaret ve kuvvetle,
sorunlarimizin ve zayifliklarimizin
ustesinden geliriz, daha alcakgonullu,
isteklerimizde daha israrli, cevremizdekilere daha yakin,daha akilli ve
sorunlarimiza karsi daha dayanikli hale geliriz. Gizli gücümüzle,
yasamımızdaki pürüzlü kum taneciklerini,
bize kuvvet veren ümit ve ilham kaynagi olan degerli incilere
dönüstürürüz....
Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar
güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve
ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye
gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şovalyeyi reddeden
güzel kız kimseleri beğenmezmiş...
Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da
bu kızı istemiş... Ama kız onu da reddetmiş...
Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...Kendine
başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk cocuğa karışmış... Birgün yolu
bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..
Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan
dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş... Yaşlı adam önünde
gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki
bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş...
Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş... Kızın kocası şişman,
kel ve çirkin mi çirkin bir adammış... Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok
merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı
açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu
sormuş.. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp
getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken
geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...
Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye
başlamış... Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken
biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne çarpmış... Tam ona uzanırken
daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...
Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir
gülü koparıp kıza götürmüş... Bahçenin en güzel gülünü getirmesini
beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..
Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : "Bak gördün mü? Her zaman daha
iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda
kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi
öğrenmek gerekir.."
Aklın alamayacağı kadar masum, şiirlere konu olacak kadar duygulu
aşklar, kalbimi yerle yeksan eden ayrılıklar yaşadım.
Mutlu oldum çoğu zaman.
Pamuklara sarıp sarmalayıp yüreğimin başköşesine oturttum aşkı. Gözümden
sakındım. Çocuksu heyecanlar yaşadım. Bir uçurtmanın kanadına takılıp
avare deli divane döndüm durdum. Hayat bana ben hayata daha bir güzel
bakar oldum. Yatağına sığmayan nehirler gibi çağladım durdum. Gözüm
görmedi, kulağım duymadı dünya ayağımın altından kaydı gitti de haberim
olmadı. Hasret gelip kapımı çaldığında,
sevdiğim yanı başımdayken birlikte nefes almayı, elleri avuçlarımdayken
tenine dokunmayı, gözleri gözlerimdeyken gülüşünü, araya mesafeler
girdiğinde ise varlığında yokluğunu, yokluğunda varlığını özledim.
Kıskançlık, sinsi bir düşman
misali damarlarımda dolaşmaya başladığında, çiçekten, böcekten, dokunduğu
her şeyden, söylediği ya da söyleyeceği her sözden, olur olmaz her şeyden
kıskandım.
Ve iki ezeli düşman...
Yalan ve ihanet... Beni arkadan
vurmaya çalışan çift başlı hançer misali karşımda belirdiğinde, yüreğim
yandı. İçim acıdı. Kırıldım... İncindim... Gözyaşlarımı, mutsuzluğuma
katık edip kardeşçe mutluluk oyunları oynadım. Bir volkan misali kendi
içimde yandım durdum, sonunda benden kalanları yine yüreğime savurdum.
Aşk... Öyle hassas, öyle narin,
öyle kırılgan ve öyle büyüleyici bir şeydi ki buna inandım. Ve aşk
camdandı ben onu anladım. Ateş cama nasıl can veriyorsa,
aşkta insana can veriyordu. Sihrini varlığının benzersiz biçiminde taşıyan
cam, maddenin halleri içinde nasıl zarafetle dans ediyor, özverili ve
duyarlı insanların ellerinde nasıl bir sanat eserine dönüşüyorsa, Aşk ta
insan doğasının her dalında hizmet verip, kendini ispatlamaya var olmaya
çalışıyordu. Onu biçimlendirmek, korumak da bize kalıyordu.
Derler ki!
Hayatın en hüzünlü anı
mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını
anladığın an dır.
İşte öylesi anlarda, ister
istemez ellerimin arasından kayıp giden, tuzla buz olan aşk her defasında
cam kırıkları misali yüreğime saplanıyordu. Ayrılıklar, Hüzünler, Her seferinde kapımı çalan,
Gözyaşlarım var.
Yüreğimde cam kırıkları
Yüreğimde can kırıkları var
Ne yana dönsem o yana batar
Ne yana dönsem o yanım
kanar....
biliyorum agliyorsun bir yerlerde
ben de agliyorum
kadere inat hala sana
derinlerimden can alan canimi aliyor
nasil unutabilirim ki seni
unutamam...
unutamam yas tutmus yüregim...
**************************
gölgen düser sarp aksamlarima
bir kadin agliyor içimde
bendeki bana çok uzaklarda
kapinda günlerim her gece
tutunamam
sendeki sana...
************************
uzaklardasin biliyorum
gözlerim hala seni söylüyor
varligima issiz olsam da
gözlerim hala sen bakiyor
bugünlerde hiç bitmeyen bir sizi var içimde
ama bir tek gerçek var ki içim
askim hala seninle
*************************
yenildim sen çikmazinda vefasiz bir aska
simdi günahlarda adaklarim
söz geçer mi göz pinarlarima?
bir damla kalir askima inat
gözümün sen kenarinda...
*************************
sevdam Istanbul...kirik hayaller sehri...
uzaklara prangasin...
maum çocuk hüzünleri sarar yoksan beni..
yakacagim...yoksun sen...
geçtigin her yeri...
************************
gitme ruhum...
sen yokken hicran düser bu sehre
gitme sevgim...
sen yokken tutsak düserim bu isyan gecesine
ölürüm...
sen yokken...
Bitkisel hayattaki hastalarda bilinç var! Sıçrayan sıvıların sırrı çözüldü... Artık insanlar da uzaktan kumandayla yönlendirilebiliyor...
"Galvanik vestibüler uyarı-GVS" denilen bu uzaktan kumanda tekniğinde, kulağın arkasındaki cildin üzerine elektrotlar yerleştirilir. Bunlar, aralarında yarım daire şeklindeki kanallar da dahil olmak üzere içkulakta dengeyi uyarır. Bu sıvı dolu tüpler kafanın hareket ettiğini anlar ve beyne elektrik impulsları gönderir. GVS'nin yarattığı yapay elektrik sinyalleri insanda kafasını oynatıyormuş duygusunu uyandırır.
Uzaktan kumanda ile yürüyen insanları yönlendirme yeni bir çalışma değil. 1999 yılında ilk kez denenmesine karşın bugüne dek nasıl çalıştığı tam olarak anlaşılamamıştı ve ilk başlarda denekler yürürken dengelerini tam olarak sağlayamıyorlardı. Oysa yeni çalışmada insanlar dengelerini kaybetmeden yürüyebiliyor. Bilim adamları şimdi tekniğin yaygın bir şekilde kullanılabilmesi için kusurlarını gidermeye çalışıyor. Bu sorunların çözümlenmesi durumunda GVS'ler uçuş simülasyonlarında, sanal gerçeklik oyunlarında, taşıt tutmalarının tedavisinde kullanılabilecek
9) Buzdağlarını oluşturan ve kıran etmenler aynı
1912 yılında Titanik'in batmasına ve 1500 kişinin ölümüne yol açan buzdağı, tarihte ne ilk ne de sondu. Bu tarihten sonra 1987 yılında B-9 adı verilen 150 km uzunluğundaki başka bir buzdağı Antarktika'daki Ross Ice Shelf'inden (Ross Buz Sahanlığı) koptu. Aynı sahanlıktan kopan B-9'un küçük kardeşi B-15 buzdağı, Rhode Island boyutlarındaydı. Ancak son günlerde gündemin ilk sıralarında yer alan en ünlü buzdağı B-15A.
B-15A'yı inceleyen buzul bilimciler, bunun Ekim 2005 tarihinde Alaska Körfezi'nde meydana gelen bir fırtına'nın sonucunda ortaya çıkan dev dalgalarla kırıldığını keşfettiler. Bu buluş bilim dünyasında şok yarattı, çünkü dalganın B-15A'ya ulaşması için 13.500 km'lik bir mesafeyi kat etmesi gerekiyordu. Çarpışma sırasında 100 x 30 km boyutlarındaki buzdağı, Antarktika'nın Victoria Land bölgesinde yüzüyordu. Alaska körfezi'nde patlayan bir fırtınanın dalgalarının Antarktika'daki bir buzdağına çarptığını Chicago Üniversitesi'nden Douglas MacAyeal rastlantısal olarak ortaya çıkarttı. MacAyeal ve ekibinin, "buzdağı müziği" olarak nitelendirdikleri sesleri kaydetmek üzere bölgeye yerleştirdikleri sensörler, bu büyük fırtınanın yarattığı dalgaları da saptadılar. Bilim adamları bu keşiflerini Journal Geophysical Research Letter'da yayımladı.
Bu yeni sonuçlar buzdağlarında ortaya çıkan dev çatlakların oluşumuna ışık tutuyor. Cambridge Üniversitesi'ndeki İngiliz Antarktik Araştırma kurumundan buzul bilimci David Vaughan bu keşfi şöyle açıklıyor: "Mega buzdağlarını, buzul sahanlıklarından kopartan süreç, buzdağlarındaki çatlakların oluşumundan da sorumlu"
B-15A'nın ana buzdağı olan B-15 Jamaika boyutlarında bir buzul kütlesiydi ve Mart 2000'de ortaya çıkmıştı. Ross Ice Shelf'inden kopan B-15, Ross Denizi'nde birkaç yıl yüzdükten sonra birkaç parçaya bölündü. Bunlardan en büyüğü B-15A idi. Gezegenin üzerindeki en büyük yüzer nesne olma özelliğini taşıyan B-15A, 15 Nisan 2005 tarihinde Drygalski Ice Tongua adı verilen denize uzanan biNATURE'NİN SEÇTİĞİ 2006'NIN ÖNEMLİ BİLİMSEL GELİŞMELERİ
Dışarıya tepki vermeyen bitkisel hayattaki hastaların aslında çevrelerinin farkında olup olmadığı sorusu son yıllarda sinir bilim dalında en fazla tartışma yaratan konulardan biri. Geçen yılın sonlarına doğru yayımlanan bir çalışma, bitkisel hayat kriterlerine tam anlamıyla uyum sağlayan bir hastanın, istek üzerine bazı zihinsel işlemleri yerine getirdiğini ortaya çıkarttı. Ancak aynı çalışma, diğer taraftan, hasta ile iletişim kurulamadığı için zihinsel durumunun incelenmesinde ciddi sıkıntılar yaşandığına da dikkat çekiyor.
İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi Algılama ve Beyin Bilimleri Ünitesi'nden Adrian Owen ve meslektaşları fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) tekniği ile 2005 yılında geçirdiği bir araba kazasından sonra bitkisel hayata giren 23 yaşındaki bir kadın hastanın beynini taradılar. Bu tür hastalar çevrelerindeki uyarılara genellikle tepki vermezler ve doktorlar bu hastaların kendilerinin farkında olmadıklarını düşünür. Ayrıca beyin tarama çalışmalarında hastaların refleks reaksiyonlarının dışında başka reaksiyonlar verdiği saptanmamıştır.
Owen ve meslektaşları, bu tür hastalarının sağlıklı deneklerle benzer şekilde, sözel isteklerine tepki verdiklerini ortaya çıkarttı (A.M.Owen et al. Science 313, 1402; 2006). Owen çalışmalarını şöyle özetliyor: "Geliştirdiğimiz yöntem, klinik kanıtların bulunmadığı ortamlarda, hastanın çevresinin farkında olduğunu tespit ediyor."
Ne var ki bu çalışma, bitkisel hayatta olma tanımının değiştirilip değiştirilmeyeceği sorusuna kesin bir yanıt getirmiyor. Hâlihazırda bir hastanın bitkisel hayatta olup olmama kararı, hasta kendisinin ve çevresinin farkındalığına bağlı olarak verilir. Komadaki hastalardan farklı olarak, bunlarda uyku-uyanma çevrimi sağlıklı bin insanınki gibidir. Klinik vakalarda tipik olarak bir ay içinde hastanın "devamlı bitkisel hayata" girdiği kararı verilir; bir yıl içinde iyileşme belirtileri görülmez ise "sürekli bitkisel hayatta" olduğu tanısı konur.
2) KUYRUKLUYILDIZDAN ALINAN UZAY TOZLARININ YARATTIĞI HEYECAN
2 Ocak 2004 tarihinde Stardust uzay aracının Wild 2 adı verilen kuyrukluyıldızın kuyruğunu oluşturan toz bulutundan aldığı örneği inceleyen İngiltere'deki Imperial College London'dan meteortaşı ve uzay tozu uzmanı Phil Bland, bu tozların uzay jeolojisi ile ilgili çok önemli bilgiler içerdiğini düşünüyor. Bunlar, bir kuyrukluyıldızdan alınan ilk örnekler olduğu için bilim dünyasında çok büyük bir heyecan yarattı. Örnekler bir milyar km.'den fazla yol aldıktan sonra 15 Ocakta Dünya'ya paraşüt ile indirildi.
Kuyrukluyıldızlar Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasındaki donmuş artıklardan oluşur. Bu tozlar Dünya'daki denizlerin nereden geldiği konusuna ışık tutabilir. Bland'dan başka dünyanın farklı bölgelerindeki 150 bilim ekibine daha gönderilen bu örnekler, ön incelemeden geçtikten sonra gerekli görülürse daha ileri tetkiklere tabi tutulacak.. Şimdilik bilim adamları örneklerin yapısında herhangi bir değişikliğe yol açmamaya özen göstererek, yalnızca bakma hakkına sahipler.
Dünyanın çeşitli merkezlerindeki bilim adamlarını bulgularını Johnson Uzay Merkezi'ndeki Mike Zolensky 'ye gönderiyorlar. Sırasıyla SEM (Taramalı Elektron Mikroskobu) ve TEM (Transmisyon Elektron Mikroskobu) ile incelenen bu tozlar, Dünya'nın oluşumu ile ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Bu bilgiler Zolensky ve ekibinin uygun gördüğü bir tarihte kamu oyuna duyurulacak.
3) BİR BİLİM DALINDA UZMANLAŞMANIN KOŞULLARI
30 yıl boyunca yerçekimi dalgalarını inceleyen fizikçileri sorgulayan, saatlerce fizikçilerle fikir alışverişinde bulunan Cardiff Üniversitesi'nden sosyal bilimci Harry Collins, fiziğin tarihi ve sosyolojisi ile ilgili bir kitap yazdı. Bu kitabının yanı sıra çok önemli bir konuda da bir ilke imza atan Collins'in önemi "Etkileşimli Uzmanlık" kavramı üzerinde araştırma yapan ilk bilim adamı olmasından kaynaklanıyor. Bu kavram, hakemli (peer review) dergicilik ve bilim gazeteciliğinde çok önemli bir yer tutar.
Collins'in amacı bir bilim adamının eğitimini almadığı bir dalda uzmanlık kazanıp kazanmayacağını sınamaktı. Bu amaçla gerçekleştirdiği ilk deneyinde, yerçekimi dalgası konusunda yerçekimi fizikçilerinin hazırladığı yedi soruyu önce kendisi yanıtladı. Kendi yanıtlarını, yerçekimi konusunda uzman fizikçilerin yanıtlarıyla birlikte bu alanda uzman dokuz bilim adamına gönderdi. Bu dokuz kişiden hangi yanıtın gerçek bir fizikçiye ait olduğunu bulmasını istedi. Sonuçta dokuz kişiden yedisi kararsız kalırken, ikisi Collins'in yanıtlarını gerçek olarak seçti. Bu sonuçlar Studies in the History of Philosophy of Science (http://www.cf.ac.uk/socsi/expertise) dergisinde yayımlandı. Collins bu sonuçlar ilgili görüşlerini şöyle dile getiriyor: "Ben yerçekimi dalgası dedektörünü veya benzeri pek çok aleti kullanamam. Fakat bu deney dışarıdan bir kişinin deney yapamasa da veya o konunun matematiğini bilmese de- bilimsel bir konuda uzmanlık geliştirebileceğini kanıtlıyor. Etkileşimli uzmanlık olarak bilinen bu uzmanlık türü göz ardı edilmemeli."
4) EN KÜÇÜK OMURGALI TARTIŞMASI
Bugüne dek en büyük balığı kimin tuttuğu tartışması yaygınken, şimdi en küçük balığı kimin bulduğu tartışması bilim dünyasında gündeminin ilk sıralarını oluşturuyor.
Tartışma Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden Ralf Britz ve meslektaşlarının Güneydoğu Asya'da yaşayan Paedocypris progenetica adı verilen bir balığı keşfetmeleriyle başladı. Balığının dişisinin 7.9 milimetre uzunluğunda olduğunu erkeğin ise çok az daha büyük olduğunu bildiren Britz, bu balığın dünyanın en küçük omurgalısı olarak değerlendirilmesini istedi.
Ancak Seattle'daki Washington Üniversitesi'nden Ted Pietsch , kendisinin geçen yıl bulduğu Photocorynnus spiniceps isimli balığın, 6.2 milimetre uzunluğunda olduğunu ve dolayısıyla Britz'in balığından çok daha küçük olduğunu ileri sürdü. İlk bakışta Pietsch haklı gibi görünse de gerçek o kadar basit değildi. Pietsch'in Filipinler'de bulduğu balığın dişileri çok daha büyüktür ve 6.2 mm uzunluğundaki erkek balık dişinin sırtına yapışık yaşar. Erkek balık dişinin sırtına yapıştığı anda, balıkların kan dolaşım sistemleri birleşir. Bu durumda erkeğin bir parazit olduğunu iddia etmek de mümkündür. Ancak Pietsch bu iddiayı kabul etmiyor: "Ben erkeğin parazit olup olmadığı ile ilgilenmem. Bana göre bu, cinsel açıdan olgunlaşmış, yetişkin bir erkektir ve omurgası vardır." "Eşine yapışmış bir balığı tam olarak nasıl ölçersiniz. Kaldı ki erkeğin dişleri dişinin sırtına geçmiş. Bu durumda balığın burnu ölçüme dahil edilemiyor" diyen Blitz ise tartışmayı noktalamayı pek yanaşmıyor.
Nature, bu tartışmada bir üçüncü kişinin görüşünü için almak için Kaliforniya Üniversitesi'nden David Wake ile görüştü. Wake ise üçüncü bir iddia ile tartışmayı daha da karmaşık bir hale getirdi: "Bana kalırsa semenderler en küçük omurgalılardır. Hem suda hem de karada yaşayan bu hayvanlar birkaç santimetre uzunluğundadır. Ancak genomlarının boyutlarına oranla çok küçüktürler. 500 farklı semender türünün her birinin hücresinde insanlarınkinden 10 misli daha fazla miktarda genetik malzeme bulunur. Kaldı ki her şeyi metre ile ölçen biyologlar beni hayal kırıklığına uğratıyor. Önemli olan boyut değildir, o boyuta neler sığdırıldığı daha önemlidir"
5) CASIMIR KUVVETİ GEMİLERİ ETKİLİYOR MU?
Fizikçilerin de arada sırada efsane yaratma modasına uyduğunu ileri süren NASA'dan fizikçi Fabrizio Pinto, Casimir kuvveti olarak bilinen tuhaf bir fiziksel etkiyi açıklarken, fizikçilerin rutin olarak bir mit yarattıklarını söylüyor.
Boşluktaki iki yüzey arasında meydana gelen çekim kuvvetine Casimir etkisi denir. Pek çok bilimsel makalede, kuvvetli bir dalganın içindeki iki geminin arasında da bu kuvvetin etkin olabileceğine dikkat çekiliyor.
Bu fikir ilk olarak 1996 yılında Hollandalı bilim adamı Sipko Boersmal tarafından yazılan bir makale ile gündeme geldi. Boersmal makalesinde yan yana demir atmış iki geminin belirli bir çekim gücüyle birbirine yaklaşması ile Casimir etkisi arasında bir analoji kurulabileceğini iddia ediyordu.
1948 yılında Hendrik Casimir 'in önerdiği bu etki artık deneysel olarak kanıtlanmıştır. Günlük ölçekte çok zayıf olmasına karşın bu kuvvet çok küçük nesnelerin birbirine doğru çekilmesine yol açar.
Ancak yan yana demir atmış iki geminin arasında böyle bir çekim kuvvetinin olduğu konusunda ne gemicilikte ne de bilimsel literatürde gerçek bir kanıt bulamadığını ileri süren Pinto, bu tür efsanelerin kök salmadan önce ortadan kaldırılması gerektiğini belirtiyor.
6) HAWKİNG TARİHİ GERİYE DOĞRU YENİDEN YAZIYOR
Evren nasıl başladı? Pek çok bilim adamına göre bu, tüm zamanların en iddialı sorularından biri. Yanıta en fazla yaklaşanlardan biri olan Stephen Hawking ise bu sorunun aslında hiçbir zaman var olmadığını söylüyor. İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Hawking, meslektaşı CERN Parçacık Fiziği Avrupa Laboratuvarı'ndan Thomas Hertog ile birlikte yayımladığı bir makalede, Evren'in kendine özgü bir başlangıcı olmadığını iddia ediyorlar. Bu iki bilim adamına göre Evren hayal edilebilen her şekilde başlamış olabilir. Öyle ki başlangıçtan bugüne geriye hiçbir şey kalmamış olabilir; geriye kalan bir şey varsa da o da şimdiki kozmosu oluşturmuş olabilir.
"Kuantum mekaniği tek bir tarihi reddeder" diye konuşan Hawking ve Hertog, "Bu koşullarda varılacak tek sonuç kuantum fiziğini ciddiye almaktır" diyor. Bilim adamlarının Evren'in başlangıcı ile ilgili bu değerlendirmeleri, sicim teorisine dayanılarak ortaya atılan bir varsayıma yanıt oluşturuyor. Sicim kuramı sayılamayacak kadar çok, farklı türlerde evren olduğunu ve bunların pek çoğunun bizim içinde bulunduğumuz evrenden farklı olduğunu savunur. Bazı fizikçiler ise bilinmeyen bir faktörün ortaya çıkıp bu evrenlerin pek çoğunu geçersiz hale getireceğinden kuşkulanıyor. Fakat Hawking ve Hertog, sicim kuramının savunduğu sayısız alternatif dünyalar kuramının gerçek olduğunu savunuyor. Bunlara göre Big Bang'in ilk anlarında Evren, milyonlarca filmin birbiri üzerine oynatılması gibi, bütün bu olasılıkların üst üste konulmuş hali gibidir. Çok tuhaf gibi gelse bile kuantum kuramı bu görüşü benimser.
Hertog ve Hawking bu kuramlarına "yukarıdan-aşağı kozmoloji" adını veriyor. Başka bir deyişle, Evren bugün bizim tanık olduğumuz "yukarıdan" başlıyor ve geriye doğru çalışıyor.
7) SIÇRAYAN SIVILARIN GİZİ ÇÖZÜLDÜ
Hollandalı fizikçiler, sıvıların, ilk kez 40 yıl önce dikkati çeken, ancak açıklanamayan atlama-zıplama şeklinde kendini gösteren gizemli davranışlarının ardındaki fiziksel olguyu çözmeyi başardılar.
İngiliz mühendis Arthur Kaye 1963 yılında, bir organik sıvı karışımı üzerinde deney yaparken bu tuhaf olgunun farkına vardı. Bu koyu kıvamlı sıvıyı bir yüzeyin üzerine döken Kaye, aşağı inmekte olan sıvının aniden bir fıskiye gibi püskürerek, ardından gelen sıvı ile birleştiğini gördü.
Bu etkinin ders kitaplarında kompleks sıvıların tuhaf özelliklerini göstermek için kullandığını belirten Hollanda'daki Twente Üniversitesi'nden Michel Versluis , bu tuhaf olgunun aslında çok sık görüldüğünü, banyo ve mutfaklarda sık sık meydana geldiğini söylüyor. Domates salçasından, yoğurda, boyalardan şampuana, çok çeşitli sıvılarda bu özelliği sergilendiğine dikkat çekiyor.
Kaye-etkisi adı verilen bu etkinin insanların gözünden kaçmasının nedeni çok kısa sürmesidir. Püskürmenin ortaya çıkışından, arkadan gelmekte olan akıntı ile birleşme anı arasında geçen süre tipik olarak 300 milisaniyedir. Bu süre o kadar kısadır ki çıplak gözle görülemez.
Vesluis bu etkinin incelme özelliği taşıyan tüm sıvılarda gözlenebileceğini söylüyor.Bu da, sıvı akarken viskositesinin (yapışkanlık özelliği) azaldığı ve sonuçta inceldiği anlamına geliyor. Viskositesi yüksek bir sıvıyı bir düzlemin üzerine dökerseniz, önce sarmal şeklinde bir yığın meydana getirir. Ancak bir noktadan sonra yığının bir yanından aşağı doğru kaymaya başlar. Yoğunluğu azalmış ince bir sıvı tabaka bu ikisi arasında "lubrikan-yağlayıcı" vazifesi görür ve karışmalarını önler. Daha sonra akan sıvı yığının yüzeyindeki bir çukurdan havaya doğru sıçrar. Bilim adamlarının video görüntülerinde, yüzeyden havaya sıçrayan bu U şeklindeki akıntıyı net bir şekilde görmek mümkün.
Önceleri bir yansıma olarak düşünülen Kaye etkisinin, aslında sıvının incelmesi sonucu ortaya çıkan yağlama etkisi olduğunu keşfeden Versluis ve meslektaşları, bu keşiflerini lazer ışını uygulamalarında kullanmayı planlıyorlar. Böylece ışığın sıvı optik fiberler yoluyla nakledilme olasılığı gerçek olabilecek.
8) Yürüyen insanları uzaktan kumanda ile yönlendirmek
Bilim adamları, yürümekte olan insanları uzaktan kumanda ile yönlendirebileceklerini kanıtladılar .Avustralya, Sydney'deki araştırmacılar, gözleri bağlı deneklerin kulaklarının arkasına elektrik akımı vererek, dengelerini ve navigasyonlarını etkilediler ve bu şekilde bir botanik bahçesinin yollarında istedikleri yöne doğru yürümelerini sağladılar. Aynı tekniğin sanal gerçeklik simülasyonlarında veya taşıt tutmalarının tedavisinde kullanılabileceğini ileri sürülüyor.
Bilim adamları yürürken hem dengemizi dik bir pozisyonda koruduğumuzu, hem de belirli bir yöne doğru kendimizi yönlendirdiğimizi söylüyor. Bunu başarabilmek için beynimiz gözlerimizden, kulaklarımızdan ve diğer sinyallerden yararlanır. Bütün bunların bir uyum içinde çalışması, oldukça karmaşık bir süreci gerektirir. Ancak gözleri bağlı olarak yürürken (veya geceleri yürürken) kulaklar, denge ve navigasyon için temel sensör vazifesi görür. İşte bilim adamları bu sensörlere müdahale ediyor.
r çıkıntıya çarptı. Çarpışma sonucu çıkıntının ucu koptu ve B-15A'nın ilerleyişi durdu.
Ancak bu olay, büyük doğal felaketlere yol açtı. Kumsala oturan buzdağı yaz rüzgârlarını kestiği için bölgede bulunan araştırma istasyonlarına ikmal yapan gemilerin yolu tıkandığı gibi, Adelie penguenlerinin yiyecek bulma yollarını uzatmış oldu.
Zaman içinde deniz akıntıları B-15A'yı yerinden oynatarak açık denizlere sürükledi ve buzdağı burada kaçınılmaz sonu ile karşılaştı . Vaughan, B-15A gibi devasa buzdağlarının ortaya çıkmasının küresel ısınma ile bir ilgisinin olup olmadığını şimdilik bilmiyor ve buzdağları nadiren oluştuğu için bu bağlantının kesinleşmesi zaman alacak.
10) Çöken balonlarda füzyon iddiası üzerindeki tartışmalar şiddetleniyor
Nature dergisi, geçen yıl çöken balonlardaki füzyon konusuna kuşkuyla yaklaşan bilim adamlarının görüşlerine yer verdi. Nükleer enerji mühendisi Rusi Taleyarkhan, içeri doğru çöken balonlarda füzyon yarattığını ileri sürmüştü. Bu iddia Science dergisinde 2002 yılında ilk kez yayımlandığında bilim dünyasında fırtınalar yaratmıştı. Eğer bu etki gerçek ise, bir gün sınırsız enerji kaynağı olarak devrim yaratabilir.
Geçen ocak ayında American Physical Society, Taleyarkhan'ın füzyon konusundaki son yorumlarını yayımlayınca, -aradan dört yıl geçmesine karşın- Taleyarkhan'ın bu çalışması yeniden gündemin ilk sıralarında yer aldı. Milyonlarca dolar bu çalışmanın tekrarlanması için harcandı. Ancak çalışma hala doğrulanmadı.
Taleyarkhan ve çalışmalarına katkıda bulunanlar yarattıkları etkinin gerçek olduğunu şiddetle savunuyorlar. Bu iddialarını desteklemek amacıyla birkaç olumlu yazı daha yazdılar.
Ne var ki bugüne dek bu sonuçları onaylayan bağımsız bir destek henüz söz konusu değil. Ayrıca Nature'ın sponsorluğu altında tekrarlanan deneyler, çok ciddi sorulara zemin hazırlıyor. Purdue Üniversitesi'nde Taleyarkhan ile birlikte çalışan bilim adamlarıyla yapılan söyleşiler, fizik dünyasında ciddi kuşkuların bulunduğunu gösteriyor.
Son olarak Purdue Üniversitesi'nin, Taleyarkhan'ın en son makalesini medyaya duyurmaya yanaşmamasının nedeni, üniversitedeki diğer öğretim görevlilerinin füzyon deneylerinden bugüne dek pozitif sonuç alamamalarına olabilir.
Dikkat et her sözüne, sakın yalan olmasın; Dikkat et her lokmana, sakın haram olmasın. Cünkü yalan ile iman, bir arada durmaz, Haram lokma yiyenin, duası kabul olmaz.
Dikkat et devlet malına sakın elin uzatma; Çünkü onda milyonların; yetimin hakkı vardır. Helalin az da olsa yetin, sakın ona haram katma; Bil ki herkesin rızkı, Rabbin takdiri kadardır.
Sen rızkını değil de, zenginliği ararsın; Haram, helal demeden, her kasaya dalarsın. Sonra da şüphe eder, fetvasını sorarsın; Mal devletin, ben devletin, bu da haram mı dersin.
Eşref-i mahlukatsın sen, şerefine dikkat et; Yanlış bir iş yaparsan, şerefinden olursun. Bu ünvan, Rabbin tarafından verildi sana; Her işinde, bu ünvanı korumaya dikkat et.
Dikkat et, her vazife, sana bir emanettir Onu hakkıyla yapmamak, emanete ihanettir. Eğer tövbe edip de, hak yoluna dönmezse Dünya ve ahireti, hüsrandan ibarettir.
Dikkat et kul hakkına, o hakkın affı yoktur; Velev ki sahibinden helallık almadıkça. Dikkat et komşu hakkına, onun vebali çoktur. Vebalden kurtulamazsın, komşun razı olmadıkça.
Amir isen, emrindeki insanlara dikkat et; Memur isen, görevini tam yapmaya dikkat et. İşçi isen, çalıştığın saate dikkat et; Esnaf isen, satışlarda dürüstlüğe dikkat et
Ey fani insanoğlu, bu sözlere dikkat et; Ey fani insanoğlu, bu sözlere dikkat et; Sözü benden de olsa, özü islamdandır. Nefsini haklı görmek için, kendi kendini avutma; Kim olursan ol musallaya geleceğin günü unutma.
2 Litre limon suyu, 40 diş soyulmuş ve ezilmiş sarımsak, ağzı sıkı kapanan koyu
renkli veya üzeri kağıtla kapatılmış bir kavanoz
lazım. Limonların suyunu iyice sıkıp kavanoza doldurunuz, soyulmuş 40 diş orta boy
sarımsağı yıkamadan ve ezerek limonun içine atıp kavanozun kapağını kapatıyoruz, 25
gün boyunca normal ılık bir yerde saklanıp her gün çalkanacak, (sarımsaklar iyice
erimiş olacak) 25 gün sonra kavanozu açıp her sabah aç karnına yarım veya
içebiliyorsa bir çay bardağı içiyoruz kavanoz bitene kadar içilecek, kapağı hep
kapalı olacak, kavanoza asla su, şeker v.b. karıştırılmayacak ancak çay bardağına
aldığınız kısmını dilersek sulandırarak içebiliyoruz bunu içtikten sonra en az
yarım saat bir şey yiyip içilmeyecek, yarım saat geçtikten sonra kahvaltı yapılacak
mümkünse her sabah aynı saatte içilecek.
% 100 KANITLANMIŞ YARARLARI
1-Tüm damar iltihapları (vaskülir) tedavi ediyor, tıkanan damarları açıyor, damar
sertliklerini ve hipertansiyonu önlüyor
2-Kollestrol ve lipidi düşürüyor zararlı yağların yakılmasını sağlıyor, kilo
verdiriyor (bazal metabolizmayı hızlandırıp yağların yakılmasını sağladığı için
iştahı açıyor bu dönemde diyete dikkat etmek gerekiyor) şekeri düşürüyor, pankreasın
yenilemesini sağlıyor.
3-Böbrek ve safra taşlarını eritiyor idrar söktürüyor vücuttaki şişkinlik ve tüm
dokulardan ödemi kaldırıyor.
4-Helycobeacter pylori adlı ülser mikrobunu öldürerek mide ve on iki parmak
bağırsağı ülserinin kesin tedavisini yapıyor.
5-Tüm romotizmal iltihabı önleyip, her tür romotizmal ağrıları dindiriyor,
kireçlenmeyi önlüyor, eklem düzeylerinin yenilenmesini sağlıyor her türlü ağrıyı
kesiyor.
6-Beyin hücreleri ve tüm sinir sistemlerinin yenilenmesini sağlıyor sinirdeki
aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks
hızını artırıyor, felçlere ve VERTİGO'da fayda veriyor.
7-Vücudun bağışıklık sistemini son derece kuvvetlendiriyor ve her türlü alerjiyi
özellikle damarsal kökenli ve strese bağlı cilt
alerjilerini kökünden kesiyor, kansere karış tüm vücudu koruyor.
N O T: İlacı hazırlayanın babasının koroner by-pass ile üç damarı değişecekken bu
ilaç sayesinde %100 tıkalı damarları açılmış ilaç hazırlandıktan sonra sarımsaklar
erir, koku etrafa yayılmaz. Kullanan üç kişi ile görüştüm hep son derece memnun
olduklarını adeta gençlik iksiri olduğunu söylüyorlar. Bunu ilk defa Rus doktorlar
bulmuş ve uygulamışlar şimdi ABD'de uygulanmaya başlamış, tıp de devrim yaratacağı
söyleniyor ve sarımsak limon karışımından oluşan maddelerin kimyasal yapısı
çözülmeye çalışılıyor.
Dr. Sencer TEPE
Sağlık Bakanlığı Daire Başkanı
Ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Ey Tövbeleri kabuleden ve Dualara
icabet eden Rabbimiz!
Sana yöneldik. Efendimizi şefaatçi yapıyor, ellerimizi O'nun
mübarek ellerinin altında tutuyor ve istediklerimizi böylece istiyoruz. Ey
Rabbimiz! Ettiklerimize binlerce tevbeler olsun. Günahımız çoktur ama, Senin
rahmetinde her şeyi aşkındır, her şeyi kuşatmıştır. Rahmetin gazabını geçmiştir.
Bize rahmetinle muamele eyle. Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin
kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı
altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun yanında cennete girmeyi,
mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan
rızana ulaşmayı nasib eyle.....
Bana göz verdin,Senin eserlerini göreyim diye.
Bana kulak verdin,Senin yarattıklarının Seni nasıl zikrediyor işiteyim diye.
Bana akıl verdin,Seni bulayım diye. Bana dil verdin,Seni zikredeyim
diye. Bana kalp verdin,Seni seveyim diye. Dünya ve ahiretin bütün
nimetlerini önüme serdin ve bana bir arzu verdin Senden isteyeyim diye;
Cesarettir sevmek Korkunun olduğu yerde aşk yoktur.
Cesarettir sevmek. Düzenlere, oyunlara, kötülüklere meydan okumaktır.
Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan, bencilliği hiçe saymaktır. Bir başka açıdan
da inanmaktır sevmek.
Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır. İnsan sevince; sevdiğine bütün
varlığı ile teslim olmamışsa, Yeteri derecede sevmemiş demektir. Ve ona
kayıtsız şartsız inanmıyorsa,
Sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur. Kıskançlık inancımızın bütünlüğü
ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür. Şüphenin olduğu yerde inancın yeri
olmaz.
Sevgiden bahsedilemez orada. Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında
sevenlerin. Sevmek; var olmaktır bir bakıma,
Önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat O her şeyimizi varlığı ile
doldurdukça arttığımızı anlarız. O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza
bedeldir.
Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız.
O bugün mutluysa aşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız.
Şarkılar söylemek gelir içimizden.
O kederliyse, gözlerimizde herşey kederlidir artık.
Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını.
O anlarda ölümü düşünürde,
Yine ölemeyiz kurtulamamak için. Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve
yaşadıkça hiç ölmemektir. Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim
önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın. Dinle, sevmek alış veriş değildir.
Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki,
ama karşılığında hiçbir şey alınmaz.
Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı
eğildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek.
Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir, altınla değil. Sevilmekse;
sevmenin mükafatıdır ancak, karşılığı değil.
Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz.
Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür. Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez.
Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız, yüksekliktir
o.
Sevgi; dudak değildir, öz değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak
değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz.
Fakat herşeyden güzeldir sarhoşluğu. Geçip karşısına seyredemezsiniz,
manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir. Okuyamazsınız kitap
değildir.
Bilmece değildir, çözemezsiniz.. İsteseniz de içinizden
atamazsınız. Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız. Siz ağladıkca o
güçlenir içinizde. Akmaz, gözyaşı değildir. Kuş değildir uçmaz, Çiçek
değildir koklanmaz. Bitmez çile değildir. Ne desen o değildir
sevmek.
Önce evlendiğimizde
hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Evlendikten sonra, bir
çocuğumuz doğduktan, hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha
iyi olacağına inandırırız kendimizi. Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları
için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra
ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.
Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir
araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca yaşantımızın dört dörtlük
olacağını söyleriz. Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer
şimdi değil ise ne zaman? Hayatınız her zaman mücadelerle dolu olacaktır. En
iyisi bunu kabul edip, durum her ne olursa
olsun mutlu olmaya karar vermektir. En sevdiğim sözlerden biri Alfred D.Souza'ya
aittir. Alfred D.Souza Der ki;
"Uzun zamandan
beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım.
Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir
şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat
başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller zaten benim
hayatımdı."
Bu görüş açısı,
mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk bir hedef değil, yoldur.
Öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi
harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için ona daha fazla değer verin.
Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse;
- Okulu bitirene
kadar,
- 100 milyar kazanana
kadar,
- Çocuklarınız olana
kadar,
- Çocuklarınız evden ayrılana
kadar,
- İşe başlayana kadar,
- Evlenene kadar,
- Cuma gecesine kadar,
- Pazar sabahına
kadar,
- Yeni bir araba, ya da ev alana
kadar,
- Borçları ödeyene
kadar,
- İlkbahara kadar,
- Yaza kadar,
- Sonbahara kadar,
- Kışa kadar,
- Maaş gününe kadar,
- Şarkınız söylenene
kadar,
- Emekli olana kadar,
- Ölene kadar...
Mutlu olmak için
içinde bulunduğunuz "AN" dan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için
beklemekten vazgeçin... Mutluluk bir varış değil, yolculuktur. .. Pek çokları
mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta... Oysa
mutluluk insanın boyu hizasındadır. Unutmayın;
Mutlu Aşk
Yoktur... İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü
ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve
sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir
ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur
Hayatı Bu silahsız askerlere
benzer Bir başka kader için giyinip kuşanan Ne yarar var onlara sabah
erken kalkmaktan Onlar ki akşamları aylak kararsız insan Söyle bunları
Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter Mutlu aşk yoktur
Güzel aşkım
tatlı aşkım kanayan yaram benim İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm
sözcükleri Ve hemen can verdiler iri gözlerin için Mutlu aşk yoktur
Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye Yüreklerimiz birlikte ağlasın
sabaha dek En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek Bir ürperişi nice
pişmanlıkla ödemek Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine Mutlu aşk
yoktur
Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin Bir tek aşk yoktur
kalpte açmasın yara Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda Ve senden
daha fazla değil vatan aşkı da Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama Böyledir ikimizin aşkı da......
Bazen yorar insanı küçük şeyler; büyük sırlar vardır küçük
şeylerin içinde. Açıldıkça açılır, boyuna posuna bakmadan... Bazen
dinlendirir insanı uzaklar; uzakliğa bir yakınlığı vardır gözlerin. Gözlerin
olduğu kadar gönlün de... Bazen durur tüm adımlar; adamların tembelliğinden
değil, yolların düşündürücülüğünden. Öyle çetrefillidir ki, susar ayaklar da
kimi zaman... Bazen sorar gözler, diller kabul etse bile. Maharet gözleri
bile ikna etmektir, güzel söz söylemek değil. Bazen durur dünya, inecekler
iner, sonra yoluna devam eder. Ne var ki, herkes için o duruş anı farklıdır.
Kimisi içinse hiç dönmez dünya, ki o da apayrı mesele. Bazen herşeyi bir
mimik anlatır, bazen gözyaşı, bazen bir kelime. Ne kadar da ağır gelir
söylemek bazen bir kelime bile. Bazen bir anı, bir ömür kokar. Bazen bir daha
yaşayamayacağını hisseder insan içinde bulundugu ânı. Bazen şair olur
insan, mısra kuramaz. Bazen mısra kurar insan, şair değildir. Bazen
hiçbiridir, ne diyecegini bilemeyen sıradan biridir işte... Bazen yaşadıgını
daha çok hisseder insan, öleceğini unutur büsbütün. Bazen yaşadığını tamamen
unutur, hatta bazen her ikisini de. Bir anı bir anına uymaz derler ya insan
için, ya bütün anları birbirinin aynı olsaydı. Bazen korkutmaz mı bu ihtimal
insanı? Bazen korkar insan gölgesinden. Gölgesinin şahsında kendisinden.
Zira kendi vücudu geçmiştir güneşin önüne. Kendi eseridir gölgesi. Bazen
susar insan, dudaklari çatlar susuzluktan. Bazen susar insan, söylenecek çok söz
varken bile. Bazen dolar insan, kimse anlamaz. Bazen herkes anlar, kendisi
kendisini anlamaz. Yalnızdır bazen insan, öyle yalnız bakar ki dünyaya.
Bazense hiç yalnız değildir, nasıl baktığını bilirse. Bazen büyük görür insan
kendini, ne acizliktir! Bazen aciz görür, ne büyük bir görüş! Bazen, 'bazen'
değil, 'her zaman' demek gerek. Ama bilmek gerek, ne zaman? Her 'bazen'in bir
zamanı vardır
'iyi bir eş... rahat bir hayat... yetecek kadar para... Sağlıklı çocuklar...bunlar beklentilerim'. dedi kadın...
'Nasıl bir eş istersin?' dedi adam...
'Anlayışlı, müşvik, ilgili ve sevgi dolu' dedi kadın...
Sustu, düşündü bir süre adam... Hayattan kendi beklentilerini değil, kadının beklentilerine uygun bir erkek olup olmadığını düşünüyordu... Ya da kadının onun hayallerine denk olup olmadığını...
Yeterince anlayışlı mıydı acaba? Anlayışlı erkekten beklentisi neydi kadının? Evde yemek bulamayınca susmak mıydı anlayışlı olmak, yoksa mutfağa dalıp makarna yapmak mı?. Oysa o hep birgün eşinden önce eve gelip ona sofralar donatmanın hayalini kuruyordu ortak hayatta...
Beklenti ile gelen anlayışlı erkeklik bu kadar basit miydi? Bir tencere makarna pişirmek kadar kolay mıydı anlayışlı olmak? Beklenmedik bir günde sofralar donatan bir eş olmak istiyordu oysa o.Karnı doyan değil, gözleri parlayan bir kadındı onun aradığı...
Yeterince müşvik miydi acaba?... Müşvik bir eşten beklentisi neydi kadının? En üzgün anında onu dizlerine yatırıp okşamak mıydı müşvik olmak, yoksa konuşarak onu rahatlatmak mı?...
Oysa o hep bir gün eşini çok üzgün görürse elinden sımsıkı tutup en uzun yolda saatlerce yürümeyi hayal etmişti...
Deniz kenarında, ormanda başbaşa uzun bir yürüyüşün sonunda onu eve getirip üstünü örmek, uyumasını seyretmekti onun hayali...
Bu kadar basit miydi müşvik eş olmak? Herhangi bir yakın dostun yapabileceğini yapmak kadar kolay mıydı?
Varlığının önemini hissettireceği, ona sonuna kadar yanında olduğunu göstereceği bir eş olmak istiyordu oysa o... Kıvrılmış bir kedi değil, ayakta duran bir kadındı onun aradığı...
Yeterince sevgi dolu muydu acaba? Sevgili olmaktan beklentisi neydi kadının? Her an yanyana olmak mı? Hep onu düşünmek mi? Her şeyden birlikte keyif almak mı? Tüm arkadaşlarıyla tanışmış olmak mı? Sevgilim diye tanıştırılmak mı? Sürekli dokunmak mı?
Öpmek... Öpmek...
Bu muydu sevgi dolu erkek?
Oysa o hep onu sadece sevmeyi hayal etmişti... Sadece sevmeyi...
Sevdiğini, sevildiğini hissetmeyi...
Doğduğu şehre götürüp ona sürpriz yapmayı düşlemişti...
Kadınına hiç beklemediği bir anda, en olmadık yerde, markette, belki de asansörde, durduk yerde 'Seni seviyorum' demenin hayalini kuruyordu ortak hayatta...
Beklenti ile gelen ilgili ve sevgi dolu erkeklik bu kadar basit miydi? Gözüne bak, yeni boyattığı saçını anla, telefonla ara... Beklenmedik bir günde beklenmedik hoşluklar yapmak istiyordu oysa o.. Saçı bembeyaz olduğunda ilk kez 'çok güzelsin' diyebileceği bir kadındı onun aradığı...
'Peki benden beklentin nedir?' dedi adam kadına...
'Hiç' dedi kadın. 'Hiç bir beklentim yok'. 'Ya senin?. Senin beklentin ne benden?'...
'Bilmem hiç düşünmedim' dedi adam...
Oysa ikisinin de idealleri sandıkları beklentileri, iki kişilik sandıkları tek kişilik hayalleri vardı... Gün gün hayatın planları vardı kafalarında...
Ama 'Hiç' diyorlardı, 'Çok'yerine... Dürüst değillerdi... Korkuları vardı... Ya değişirse?,Düşlediğim gibi olmazsa her şey?.... Ya terk ederse?
Giderse gitsin... Biterse bitsin...
Yeter ki sadece sevsin... Bunu diyemiyorlardı...
Düşünüyorum da, biz insanlar hep karşımızdaki ile hayalimizdekini aynı görmeye çalışırız. Ya da aynı yapmaya... Olmayınca suçlarız, kızarız, hatta terk eder gideriz... Terk edemezsek sızlanırız... Mutsuz olur, mutlu edemediği için mutsuz ederiz karşımızdakini. Ne umdum ne buldum deriz...
Peki ya hiç ummasak nasıl olur... Hiç beklemesek. Beklentisiz seviversek..
Onu bensizken, sensizken olduğu gibi sevsek...
Kıskanarak değil de, özgürlüğünü seyrederek sevsek...
Özel günlerde hediyelerle gelişini değil de, ummadık bir anda öpüşünü, olmadık bir anda kapıyı çalışını sevsek...
Sevgiye beklentileri karıştırmadan, sevgiye başka şey katmadan koşulsuz ve katıksız sevsek...
gerçekten dost olduğunu hissettirmek insan olmak güvenilmek.. dostum diyebileceğin gerçek bir dosta sahip olmak seni gerçekten anlayabileceğinden emin üstelik.. ne olursa olsun seni satmayacağını bilmek arkanı rahatça dönebilmek ona güvenmek.. ömür boyu taraftar olmak taraftar kalabilmek.. kendini katmadan saatlerce dinleyebilmek kükreyen duygulara gem vurmaktır dostluk.. kaç kişi hayatında böyle bi dosta sahiptir? ve sahip olanlar ne kadar farkındadır? BÖYLE Bİ DOSTA SAHİPSEN KUCAKLA ASLA BIRAKMA VAZGEÇME..
''Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.
Hoşgörü sevgi değildir,istemediğine katlanmaktır.
Bağımılılık sevgi değildir, gereksinmenin karşılanmasıdır.
Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi, yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, bilinçtir.
Sevgi, insan olmaktır.''
Sevgi asıl söylemedende anlaşılabilendir. İnsanın derinlerinden gelen bir
sestir. Sevgi erdemdir, kutsal bir değerdir. Eğer gerçekten seviyorsa biri
ve bu eylemde haklı buluyorsa kendini, sevmenin elbet bir bedeli, çilesi
de olacaktır. Seven insan haklı olarak sevgisini bir madalya gibi göğsünde
taşımanın gururunu da yaşayacaktır.
Sevgi benim için önleyemiyeceğim ve her gün biraz daha büyüyen bir
tutkudur. Bana göre doğanın gerçek, kökü hiç bir zaman sökülüp
atılamıyacak tek yasasıdır. Bütün yaratıcılıklarda aşk vardır. Her şeye
rağmen nasıl ki, insan umutsuz yaşayamıyorsa ve yüreğinde bir umut taşıma
zorunluluğu duyuyorsa. Bence insan sevgisizde yaşayamaz, sevgiyi de
yüreğinde taşımak zorundadır.
Sevgidir insanı insan kılan, ululuyan, insanı insanlığı da mutlu, onurlu,
erdemli kılan. İnsan sevmeden yaşayabilir mi? doğayı, toprağı, suyu,
havayı en önemlisi de insanı sevmeden nasıl yaşar..İnsanla beraber sevgi
de var olmadı mı yeryüzünde? Bu anlamda sevgi ve sevginin kökeni en az
insanınki kadar eski değil midir? .
İnsanoğlunun sahip olduğu sevgi duygusu bütün zenginliklerin üstündedir.
İnsanın, insan olduğunun doğal bir tezahürüdür. Sevginin olmadığı yerde
iyi ve güzel olan hiç bir şey yaşayamaz... Onun içindir ki, zamanın içinde
ne geçmişi silik bir ayna gibi durmalıyız, ne de duygularımızı
yüzeyselliğin gergefine kurban etmeliyiz. Bu nedenledirki, sevgiyi
yüzeysel ucuz değerler kavramıyla sınırlayamayız. Sevgi duygusu bütün
zamanların derinliğini içinde barındıran, insanın iç değerlerinin
derinliğiyle ilintilidir.
Diğer anlamda bilgi yada alışkanlıklar, sonradan edinilmiş tarihsel bir
arka plana sahip olabilirler. Ne kadar da yeni olurlarsa olsunlar, bizden
önce yaşamış olanlar üzerinden geçerek bize ulaşan bir yanı vardır
elbette.
Bütün bilgiler alışkanlıklar davranışlar kolektiftir. herkese ait bir yanı
vardır. Bilgi, duygu ancak harcadığımız zaman sahip olabileceğimiz şeydir.
Bu sadece onu söylemekle değil, onu aynı zamanda eylemsel olarak da
gerçekleştirebildiğimiz zaman anlam kazanır. Kendimize sakladığımız
bilginin, duygunun kime ne faydası olabilir. Bir insan sevgisini,
saygısını davranışlarıylada karşı tarafa yansıtırsa ancak bu o zaman
gerçeklilik kazanır. İşte bu zihince düşündüğünü pratikte yapma eylemidir.
Tabi ki, her düşündüğümüzü söylemek ve söylediğimizi yapmak çok kolay da
değil. Ama bizim sevgi dediğimiz budur. Eğer insanın evrensel ve insani
boyutu olan sevgi, saygı yaşamla insan davranışında bir yeri yoksa bir
aldatmacadır. Sadece dilde kalır. eylemde gerçekleşemez. Bu demektir ki,
biz birey yada toplum olarak eğer sevginin düşüncesini, sözü ve eylemini
bir arada gerçekleştiremezsek, toplum yada birey olarak sevgi, saygı,
hoşgörüde fazla ileri gitme şansımız yoktur.
Sevginin gücü olmadan hayat yolunda yolumuzu bulabilir miyiz?
Aklımızı başımızda alsa da sevgi aynı zamanda yol gösterir ve de korur
bizi.
Sevgi, sevdiğimiz kimselerden uzak kaldığımızda büyülü bir çığ gibi
önümüzdeki yolu dümdüz eder; Kuralları, engelleri, uzakları, ayrılıkları
dümdüz edip çıkmazlara, çilelere, korkulara, kuşkulara sabırla ve inatla
dayanmamızı sağlar.
O sevgi ki, gücü olmadan dizimizde derman, halimizde aman kalmaz.. O
sevginin gücü olmadan sıkıntı denizlerinde rüzgarsız kalmış tekneler gibi
oluruz denizlerin ortasında..... Nuri Can
Genis: Kendine guveni tam
Dar: Kontrolcu
Genis ve duz: Sosyal ama kararsiz
Disa dogru: Lider ruhlu, idare etmeyi seven ve temsilci ruhlu
Ice dogru: Yardimlasmayi seven, girisken
Genis: Iyi bir lider
Dolgun: Guclu, inatci, comert ve sabirsiz
DUDAKLAR
Genis ve dusuk: Comert
Kisa ve kalkik: Gururlu
Kalin ve kalkik: Agzi kalabalik
Ince ve dusuk: Oz konusan
CENE
Genis: Otoriter
Dar: Yumusak basli
Gamzeli: Inatci
Koseli: Kolay
bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin
olabilmek için; onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte
bulunacaksın yahut da beraber yolculuk edeceksin... Aksi takdirde, yani bu
ölçülerden hiçbirisi ile tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî
yönde şahâdette bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu
tanımıyorsun.
Usulca geçtim bu şehrin
sokaklarını,
Akşama vardım.
Şiirler yazdım sevdiğim sana,
Anladım ki,
Seni sevmek bambaşka bir mevsimmiş bana.
Takvimlere bıraktım yalnızlığı,
Yağmurlardan düştüm yokluğuna, cümlelerinden içtim,
Sabahlara saklandı ayışığı,
Usulca unuttum bu şehrin sessizliğini.
Yanımda sen,
Ellerimde yüzüne gülümseyen zamanlarım,
Onca sevda vardı şafaklara sevdiğim,
Ben yalnız seninkini seçtim.
Çocukluğundan sıyrıldım sana aşkların,
Çabaladım kapıların dışında,
Yalnızlığıma ok gibi saplanan yarınlar vardı,
Anlaşılmamış, paylaşılmamış,
Gecelerce saçlarına karışan yıldızların koynunda,
Bir ben vardım, birde sen,
Bakışırdık sabahlara kadar aynalarda.
Yani sevdiğim,
Zaman aldı uykularımı,
İçime sancı doğuran bütün sabahlardan,
Göremesemde seni, kendimden vazgeçtim.
Usulca bitirdim bu şehri seni düşünerek,
Bir seni sevdim.
Ardımızda,
Gündüze bırakılan nice aşklar vardı özlenmemiş,
Devrik cümlelerinde aşk, henüz yüzümü görmemiş,
Sen vardın bana herşeyden önce sevdiğim,
Seni sevmeyi öğretti bana gecelerce,
Sende aşk'ı bulan yüreğim.
Ve anladım ki sevdiğim,
Sevdaların şimdi bana herşeymiş,
Aşk yalnız sende gerçekmiş,
Seninle aşk'ı yaşamak,
Hiç birşeye değişilmezmiş.