| İZMİRLİ OLMAK... |
SURPRIZHerkesin bir hikayesi vardır. Yazılmış, yada kağıda dökülmemiş... Dillenmiş ama dinlenmemiş Yada kulak arkası edilmiş...
Pencereleri sonuna kadar açtım, baharı içeriye doldurmak istercesine sabırsızca...Kuş sesleri yerine araba gürültüsü geliyor ama olsun. Bahar sonunda geldi ya!..Gökyüzü berrak ve katıksız. Kışın isi, dumanı, o boğucu havası yok artık. Tüm sıkıntı, sinir ve kavga dolu günlerle birlikte hayatımın en zor kışı da geride kaldı işte... Bu evdeki hayatım nasıl şekillenecek? Alışabilecek miyim özgürlüğe, en önemlisi yalnızlığa?... Korkuyorum aslında ama "Herşey daha güzel olacak!" diyorum aynada dağınık saçlarımı düzeltirken. "Kesinlikle daha güzel olacak" diye tekrarlıyorum kendimi ikna etmeye çalışırcasına. Görebileceğim en karanlık noktayı gördüm gibi geliyor bazen. Tabiki değil. Ama herkesin bir acı eşiği vardır ya...Benimkisi düşük olduğundan sanırım. Ters taraftan esen küçücük bir rüzgar bile fırtına etkisi yaratıyor. Ve alabora...Bir avuç suda vurgun yediğini sanmak gibi.... Kendi çapımda bünyemin kaldırabileceği yaralar aldım aslında. Sonra başaçıkabildiğim dertler karşısında dalga geçebildim zamanla. Gülüp geçebilmeyi öğrendim. "Soyulan insan gülebiliyorsa, hırsızdan birşeyler çalmış demektir." diye bir söz duymuştum. Ben arsızlaştım artık diye yorumluyordum ama güçleniyorum galiba..
Yüzüm ne kadar da solgun...Şu çizgiler derinleşiyor mu ne? Yok canım daha genç sayılırım henüz 35'imde bile değilim. Hoş olsamda kabul etmiyorum yolun yarısı sendromunu. Ya yolun sonu?.. Yolun uzunluğu asla bilinmez ama daha çok yolum olmalı! Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya daha yeni başlıyorum en azından. Bunun koşma, salınarak emin adımlarla yürüme.. aşamaları da olmalı. Hem ruhum genç benim! Daha doğrusu doyumsuz. Yaşın ilerlemesini kabullenemiyor. Çünkü hep geçmiş yıllardan alacağı var gibi. Hep geç kalmış. Zamanında yaşanması gereken bir çok şey hep bir sonraki senenin hesabına aktarılmış durmuş. Taşkınlık yapmak isterken bastırılmış, kahkahaya hazırlanmışken hep gülüşü yüzünde asılı kalmış, şımarıklığını, kaprislerini hep ürkek bakışlarının arkasına hapsetmek zorunda kalmış doyumsuz bir çocuk var içimde. Ve bu küskün çocuk can çekişiyor bazen. Için için ağlayıp yorgun düşüyor sonra. Oysa tıpkı az önce katıla katıla ağlamış bir çocuğun renkli bir balonda bulduğu tesellinin gamze olup yüzüne yerleşmesi gibi o kadar da kolaydır aslında o çocuğu avutmak. Sürpriz bir gülücük hazırdır hep dudağının kenarında. O gamzeli gülüş, tedirgin bakışlarına inat umuttur meydan okurcasına hayata.
Son yaşananlardan sonra şuan küskün sanırım. Hiç sesi çıkmıyor ne zamandır. Gülüşü yankılanmıyor ruhumda. Ve ben evladının ölümünü kabul edemeyen, hayalinde onu yaşatıp, onunla konuşan bir anne gibi son bir umutla sarılıyorum ona. "Lütfen ölme. Sana herzamankinden daha fazla ihtiyacım var! Artık hayal kırıklığı yok! Söz veriyorum..."
Aynı yeri fırçalamaktan elektiriklendirip, tüy tüy yaptığım saçlarımı toplayıveriyorum gelişigüzel. Sonra mutfağa çay koymaya gidiyorum. Mavi kulplu bardağa ilişiyor gözüm. Bu Sinan'ın bardağıydı. Onu dolaba kaldırıp, kendi sarı bardağımı alıyorum raftan. Ne çok çay içildi bu bardaklarla. Ne kahkahalara, ne kavgalara şahit oldular!... Ayrılmadan önceki son kavgamızda, kapıyı çarpıp giderken savuruveriyorum mavi olanı ardından. Kapıya çarpıp, zıplayarak yere düşüyor. Melamin bardak inatçı, kırılmıyor ama çatlıyor evliliğimiz gibi tam ortasından... O günden beri nedense atmamışım o bardağı. Ama şimdi hazırım. Hiçbir pürüz, hiçbir engel kalmamalı beni unutmak istediğim geçmişime bağlayan...Dolaptan bardağı tekrar alıp çöpe atıyorum. Artık çayımı içebilirim..
Beş sene içinde herşeyi böylesine tükettiğimize inanamıyorum. Güvenimi, sevgimi saygımı sıfırlamışım. Sadece boşluk... Içimde düşüncelerimin yankılandığı koca bir boşluk...
Telefonun sesiyle sıyrılıyorum birden düşüncelerimden. Sert bir "Efendim" diyorum azarlarcasına. Karşımdaki ses, tedirgin özür diliyor. "Sevim sen misin? Ne o uyandırdım mı? Ben Oktay..." "Oktay!...Bu ne sürpriz!.." diye bağırıyorum neşeyle. "Özür dilerim. Biraz gergindim. Nerdesin?" "Antalya'dayım. Ingiltere'den yeni döndüm. Buranın ne kadar harika olduğunu unutmuşum..Ya siz bıkmadınız mı hala Ankara'dan?.." "Bıkmasına bıktım da...Bilmem bişeyler tutuyor beni bu şehirde. "Sinan'dır!..." diye gülüyor " o nasıl?" "Biz ayrıldık "diyorum dümdüz, ifadesiz.. Biran sessizlik oluyor bu beklenmeyen cevap karşısında. Sonra "Nasıl oldu?" sorusu duyuluyor belli belirsiz. Yaşamdan anladığımız, beklenti ve arayışlarımız çok farklıydı. Konuşamıyor, hiçbirşeyi paylaşamıyorduk. Birbirimize tahammül bile edemiyorduk. En önemlisi beni aldatıyordu!.. diyemiyorum. "Anlaşamadık bitti...Boşver.." diyorum sadece. "Çok üzüldüm. Iyi misin peki?.. Takma kafana atla gel buraya. Çok özledim seni...Antalya ve ben sana herşeyi unuttururuz merak etme...Hadi.." "Bilmem ki...Hava değişikliği iyi de gelebilir aslında.." "Hadiii..Havayı bırak ben sana iyi gelirim ben! Sana sürprizlerim de olur belki ne dersin?
Heyecandan sesim titremeye başlıyor. "Tamam geliyorum... Ben de çok özledim..." Anlaşarak kapatıyoruz telefonu. Bu akşam yola çıkıyorum. Beni karşılayacak. Sersemlemiş gibi yığılıyorum koltuğa. Neden bu kadar etkilendim ki? Yıllar sonra gençlik aşkım, dostum olan bu adam bir telefonuyla ruh halimi nasıl da değiştiriverdi! Uzun zamandır ilk defa kendimi bu kadar mutlu ve heyecanlı hissediyorum. Içimde öldüğünü sandığım şeyler kıpırdanıyor. Evet bu o! Çocuk ruhum yaşıyor!...
Yeni hayatıma tanıdık, hoş bir başlangıç. Bu sefer daha farklı, gülümseyerek bakıyorum önünde durduğum aynaya. Flörtü keşfetmiş yeni yetmeler gibi gözlerimin içi parlıyor. Işte şimdi yüzüme bahar geldi!.. Ne çabuk avunuyorsun gönül! Şu gelgitlerin başımı döndürüyor... Ilk randevusuna yetişme telaşında bir genç kız gibi, ordan oraya koşuşturup eşyalarımı topluyorum. Kararsızca doldurup boşaltıyorum valizimi. Sonunda daha küçük bir çantaya birkaç parça kıyafet tıkıştırıyorum. Oradan da alabilirim nasılsa... Fotoğraf çekmecesini altüst edip, beş sene önce hepbirlikte çekilmiş o fotoğrafı buluyorum. Ne kadar da mutlu görünüyoruz. Sinan belime sarılmış gülüyor. Öbür yanımda Oktay dudaklarında zoraki bir gülümseme, objektife dalıp gitmiş gibi düşünceli... Bense iki sevdiğim adamın arasında, kendimden geçmiş sırıtıyorum. Arkamızda Oktay!ın küçük sevimli teknesi OKTAY... Antalya'da geçirdiğimiz son tatildi ve Oktay'ı son görüşüm. Daha sonra Ingiltere'ye gitti. Öğrencilik yılları dışında tüm hayatı Antalya'da geçmişti. Iktisat okumasına rağmen rehber olmak istiyordu. Dil eğitimi için gitmişti Ingiltere'ye. Onu tamamen kaybettiğimi, bir daha göremiyeceğimi düşünmüştüm o zaman. Aynı zamanda iki adamı sevip , ikisini de yanında istemek olanaksız. Biri çekip gidiyor işte. Önceleri bir kaç kez arayıp yazmıştı. Sonra arkası kesildi. Okul, iş derken kaldığı yer de değişmiş, başka arkadaşlardan haberini alır olmuştuk.
Oysa şimdi, hayatımın en zor, en yalnız döneminde, ona en çok ihtiyacım olan biranda beni buldu! Bu bir işaret olmalı. Herzaman ikinci bir şans vardır. Yanlış hesap Bağdat'tan dönüyorsa, doğru olan dünyanın bir ucundan da olsa gelir seni bulur... Akşam terminalden Oktay'ı arayıp "Geliyorum" diyorum. "Otobüsüm 22:00'de kalkıyor." "Sabırsızlanıyorum. Seni karşılayacağım"
Erken geldim. Otobüs kalkıncaya kadar dolaşıp duruyorum. Sonunda bir dergi alıp oturuyorum ve yola çıkıyoruz. Ilk kez tek başıma yolculuğa çıkmış bir çocuk gibi heyecandan içim içime sığmıyor. Pencere keneranına oturuyorum herzamanki gibi. Başka evler , hayatlar görmek, manzarayı beynime çizmek hoşuma gidiyor.Evlerin içindeki hayatları hayal edip, kendiminkini unutuyorum. Gece yolculuğuna alışkın değilim ama sabredemedim işte.
Karanlık içinde parlayan ışıklara dalıp gidiyorum. Yol kenarındaki ışıklar birleşip geleceğime uzanan bir çizgi oluyorlar. Beni Oktay'a bağlayan kader çizgisi... Karmakarışık beklentilerimi, hayallerimin tümünü Oktay'a yükleyiveriyorum işte! Yalnız kalmaktan hep korktum aslında. Kendi başıma mücadele etmedim hiç. Her elini uzatana kedi gibi sokulup, hayatımı değiştirmesini bekledim...Umutlarımı bir kişiye bağlayıp, hayal kırıklığına uğradım hep! Ama bu sefer farklı. Oktay apayrı. Yaşanmamış aşklar hep taze kalır. Üniversitedeyken Ona deli gibi aşıktım. Şapşal hallerimle kendimi eleversemde yakın arkadaş olduğumuz için hiç dillenmedi bu aşk. Kaybetmeyi göze alamayacağım kadar özeldi benim için. Sonra üçüncü kişiler, başka aşklar, yanlış seçimler girdi aramıza...Ama eminim o da beni hep ayrı sevdi...
Üstünde volta atmaktan yorgun düşen düşüncelerim, boş bakan gözlerimde uykuya dönüşüp süzülüverdi karanlığa.. Sabah uyandığımda Antalya'dayız. Mideme kramplar girdi. Hala rüyada gibiyim. Telaşla iniyorum otobüsten. Iste orda! Sakallarını kestirmiş ama tanımakta zorlanmıyorum. Hala çok yakışıklı!... Sımsıkı boynuna sarılıyorum. Bazı kişilerle sevgi hiç bitmiyor. Yıllar sonra bile kaldığı yerden sohbetler devam edebiliyor kendiliğinden. Bir yandan laf yetiştirip, bir yandan da peşi sıra uzun adımlarına yetişmek için adeta sürükleniyorum. "Iyiki geldin be fıstık! Beraber çok eğleneceğiz. Yorgunsundur Ama eve gitmeden önce Limana uğrayalım.Sana bir sürprizim var. Şaşıracaksın!.." "Peki "diyorum. Merakım iyice artıyor. "Nedir bu? yeni bir tekne mi aldın?" "Eh! öyle sayılır" diye gülümsüyor. Limana geldiğimizde gözüm Oktay'ın teknesini arıyor ama göremiyorum.
O sırada" Işte orda! "diye bir tekneyi işaret ediyor. Teknenin üstünde BETTİNA yazıyor süslü harflerle. Affallıyorum. Çünkü yaklaştıkça içindeki sarışın kızı farkediyorum. Sıcacık gülümsüyor. Oktay kızın tekneden inmesine yardım ederken, "Bettina" diyor sevecenlikle. "Karım." Bettina'ya da beni tanıtıyor ingilizce. Hani daha önce hep bahsettiği sevgili arkadaşı olarak...Kız sevimli bir hareketle elini uzatıyor. Çok memnun oldu.. Bense yüzümde donmuş bir gülümseme, kaskatı bakakalıyorum sadece. "Şaşıracağını söylemiştim!" diye gülüyor. "Geçen sene Ingiltere'de evlendik." Birşeyler gevelemeye çalışıyorum mutlu olduğuma dair. Ama olmuyor. Neyseki onlar ,olmadığını anlayamıyacak kadar mutlular.. Derken kızın elindeki fotoğraf makinasını kapıp, "fotoğraf çektirmeliyiz!" diyor heyecanla. Oradan geçen birinin eline tutuşturup bu mutlu anı görüntülemesini istiyor.
Ortada Oktay tüm dişleri dışarda sırıtıyor. Bir kolunda Bettina, sarışın sevimliliğiyle gülümsüyor. Diğer kolundaysa ben, düşünceli, şaşkın, dalgın bakakalıyorum objektife. Arkamızda Oktay'ın küçük sevimli teknesi BETTİNA...
Ve içimdeki çocuk yine başlıyor ağlamaya...
İçimizdeki çocuğun hiç ağlamaması umuduyla..... 1997
09:30 - 2/4/2007 - Yorum Yap
|
Bence...
Izmir onu bilmeyene ne kadar anlatmaya çalışılsa da sanırım hep eksik kalıyor. Yaşamak lazım... O rehavete kendini bırakmadan, o cilveli, rahat, güzeller güzeli izmiri'n koynunda uyumadan anlaşılacak bir şey değil...Ben o güzelin koynunda doğdum, keyfini sürdüm, kahrını çektim, ve Istanbul'a göçtüm. Ama aklım, ruhum izmirli benim. Hala damarlarımda onun rehaveti dolaşıyor. Keyifli, sefa pezevengi ruhum izmirli, anı yakalamaya çabalayıp duran, sinir stres yanımsa Istanbul'un hediyesi... Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım Handy man-hünerli adam KULAK ARKASI HIKAYELERI TREKLENS ![]() Son Yazılar - NE GÜZELDİR BUGÜN İZMİR'DE OLMAK - İZMİR - İŞTE İZMİRLİLER :) - ŞİİR GİBİ BİR KENT - 13 MAYIS İZMİR MİTİNGİ - İZMİR HAKKINDA BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ? - KENDİNE DÖN!.. - İZMİR - ESKI FOTOGRAF GALERISI - İzmir ancak bu kadar güzel anlatılır... - İZMİR- HAŞMET BABAOĞLU - İZMİRLİ KADINLAR VE ERKEKLER - KARANLIK BÜTÜN ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTER... - AYAKLARI YERE BASAN HAYALLER - SURPRIZ - NE YESEK... ![]() |