HİKAYELER

Ana Sayfa - Profil - Arşiv - Arkadaşlarım

KRAL VE EŞLERİ - Posted at 08:47 on 28/4/2006 by direnveysel
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralının 4 eşi varmış.

Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.

Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.

İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur
sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden
seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayanlız kalmaktan çok korktuğu için,eşlerinden hangisin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net "mümkün değil" olmuş...

Hayatım boyunca seni sevdim. Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna üçüncü eşi de "hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş. Kral bir kez daha yıkılmış.

Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin, bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşı ikinci eşinden; "bu sorunun için hiç bir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesi ile irkilmiş. "nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim..."

Ah diye inlemiş kral; "keşke bir şansım daha olsaydı..."

Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz aslında. Dördüncü eşimiz vücudumuz. Onun güzel
görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eş, ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.


Birinci eş ise ruhumuzdur. Bizimle gelir...

Unutmayın;

Yediklerimiz değil, hazmettiklerimiz bizi güçlü yapar.Kazandıklarımız değil, biriktirdiklerimiz bizi zengin yapar.Okuduklarımız değil, hatırladıklarımız bizi bilgili yapar.


Başkalarına verdiğimiz öğütler değil, bizzat uyguladıklarımız bizi insan yapar...
GECENİN İÇİNDEN GEÇERKEN - Posted at 10:50 on 21/4/2006 by direnveysel

Hayret ki gece yazılır hep şarkılar ve hep gece yaşanır hayatlar gece yapılır gözyaşı ile tevbeler, ıslatılır seccadeler. Bir gece vakti yazılan şarkılar,

geceye yazılan şarkılardır aynı zamanda ve bir gece vakti yaşanan hayatlar sahibini yaralar sadece. Herkesin gece olabildiği tek şey, hiç kimse olmaktır.

Ve hiç kimsenin, gecenin içinde hiçbir hükmü yoktur.

Hükümsüz insanlar geçer gecenin içinden, sabaha dek. Kimileri bir sokak lâmbasının fersiz ışığında arar kendilerini, kimileri solgun ve titrek bir mumun

alevinde yitirir benliklerini. Kimileri için hayat henüz vardır, kimileri içinse sonsuz bir kaygıdır o. Bir bebek için boşluğa fırlatılan çığlıktır gece, bir

ölü için mezardaki sığlıktır, iki hece. Bir yıldız sağanağının altında yaşansa da çoğu zaman, tek bir yıldızınız bile olmaz size kalan. Bin yıldız geçer de

başınızın üzerinden, bir yıldızdır sevdalandığınız. Sevda olur yıldızın adı da sizsinizdir yine geceye arta kalan.

Bir rüyadır hiç olmadığı kadar gerçek. Hem geçmiş vardır içinde, hem de gelecek. An’dır, geçmişi ve geleceği bir çırpıda silecek...

Sancıdır gece, bilinmeyene gebe. Bıçaktır gece yüreğinizde, istemeseniz de. Yalnızlıktır gece fildişi kulesinde.

Eski bir dostun eskimeyen sesinde saklı kalan hüzündür. Saklı kalan aslında, geceden hep gizlediğin yüzündür.

Savaştı, gece, orduları olmayan. Yüzlerce ölü vardır içinizde ve bir o kadar öldüremediklerinizle kendi kavganızdır gece, kendi sevdanızdır da... Ya da ikisinin ortasında, yoğun bir bilmece. Kimi zaman yıldızdır dostunuz, kimi zaman ay, ama kırgınsınızdır hep güneşe.

Gül ile bülbülün hikâyesinde, gülün adı, bülbülün kanıdır gece. Ve aynı hikâyede gece, ilham olur aşka düşen bîçâre gence.

Leyl’dir gece, kelimelerin en karanlığıdır. Leyla olur gece, sebebi mecnunluğundandır.

Yusuf’un gözleridir gece, Züleyha’ya. Yusuf’un sözleridir gece, Züleyha’ya. Züleyha bir ince sızıdır ki, aynı gecelerde, yazgısı düşer ay yüzlü Yusuf’a.

Yazıdır gece, semaya yazılan kaderdir gece, alna kazılan.

Bir sırdır gece kulağa fısıldanan, bir yardır gece omzuna yaslanılan.

Kelebeğin kanadında naif doku, gülün bağrında yaralı koku, bülbülün sesinde hüzünlü buğudur gece.

Eylülün ortasında vurulan aşklar gibi, ağlatır gece. Garip bir sonbahar bestesi bırakır da ellerine, yanaklarından süzülen birkaç damla yaş kalır geriye.

İki dudağının arasında fısıltı, iki sevdanın arasında yanılgıdır gece.

Yâre yazılan nâme, yârdan gelen nâğme ve ümitsiz bir baş eğmedir gece.

Bir sözdür ki telaffuzu yoktur. Bir közdür gece ki, yaktığı yer çoktur.

Duâya açılan ellerde yalvarıştır gece.

Bir kalemdir gece, yazdığı harf adedince, acı düşer suretine.

Bir kâğıttır gece, kalem üzerinden geçtiği sürece, yıldız olur gözlerinde.

Gece benim...

Ben geceyim...

İzin ver ey sevgili! Gecenin içinden, gül kokulu yıldızlar toplayıp yüreğine serpeyim...

Gece benim...

Ben geceyim...

İzin ver ey sevgili! ..

Gece benim, ben geceyim. Gecenin içinden geçerken, içinden gece geçen yine benim...

SENDEN SONSUZA DEK UZAKLAŞTIM - Posted at 10:48 on 21/4/2006 by direnveysel

Senden sonsuza kadar uzaklastim...
Senden ayriliyorum ama her zaman seninle olacagim. Bir zamanlar adim YARIN´di!.. Sonra sana eslik etmeye basladim ve adima BUGÜN dendi... Artik DÜN´üm ve üzerimde senin hiç çikmayacak izini tasiyorum. Ben kitabin sayfalarindan biriyim. Benden önce ve benden sonra da pek çok sayfa var. Solgun görünüyorum, çünkü hiç umudum yok. Elimdeki tek sey anilarim... Zenginim çünkü bilgilerim var... Bir çocuk dogurdum sana biraktim, adi DENEYIM!.. Bana bakmaktan hiç hoslanmiyorsun. Hiç güzel degilim çünkü...Sadece heybetli, sadik ve ciddiyim... Ben DÜN´üm Bugün´den veya Sonsuza Dek´ten farkim yok çünkü ben SEN´im, kendinden kaçamazsin. Seni sevmiyoruz, senden nefret de etmiyoruz.Yargiliyoruz seni!.. Sefkat duymuyoruz yalniz BÜGÜN yapabilir bunu! Seni cesaretlendiremiyoruz da... Bu da sadece YARIN´in elindedir. Geçmisin kapisinda durmus, geçen günleri karsiliyoruz. Yarinlarin bugün oldugunu görüyoruz sonra onlar da aramiza katiliyorlar... Yavas yavas hayatini emiyoruz tipki vampirler gibi!..
Sen yaslandikça biz düsüncelerimizi yudumluyoruz... Giderek daha bize dönüyorsun YARIN´dan yavas yavas uzaklasiyorsun... Yarinlar belirsiz, bugünler anlamadan geçiyor. Bugün´ü bogmak, Yarin´in önünü kesmek için geleneklerin uzun, güçlü, gri kollarina siginiyoruz! Biz dünyanin DÜN´leriyiz... Eger bize karsi ayak diremeyi bilseydin, daha hizli yükselebilirdin. Ama bizim sirtina binmemize izin verdiginde, sana baski yapiyor, seni boguyoruz... Ben DÜN´üm. Benim yüzüme bakmayi, beni kullanmayi, Benden korkmamayi ögren! Ben senin dostun degilim...Sadece seni yargilar ve korkuturum...
Senin dostun YARIN´dir!..

AYRILIK - Posted at 10:46 on 21/4/2006 by direnveysel

Aramızda, ayrılık sadece bir kelime, neden terk etmiyorsun beni bir türlü,
söyle!

Annemin saçlarımı taradığı günler gibi aklımdan hiç çıkmıyorsun, neden insan
hafızasından bazı şeyleri silemiyor acaba...

Ruhuna kazınmaya görsün bir an, çakılıp kalıyor içine sonra çıkartabilene
aşk olsun.

Bir şeyler esir alıyor ruhunu ve seni terk etmiyor asla.

Sonra oyalanıyorsun orada, burada benim gibiysen çoğu zaman kitaplarda...

Kimi başucumda, kimi salondaki sehpalara dağılmış kitaplarım, sayfalarının
arasına işaret koyduğum, nerede kaldıysam oradan devam ettiğim kitaplarım
artık beni oyalamıyor, ne yalan söyleyeyim bıktım okumaktan çünkü hiç biri
seni anlatmıyor.

Seni en fazla hiç tanımadığımız insanlar anlatıyor gözümün bebeği. Hepsinin
yaşadıklarındasın. Galiba aşk, bir adamı bin insanda görmek.

Salı pazarında dolaştım gene, baş parmaklarının uçları bıçak kesiği kadınlar
ellerinde torbaları karınca misali yuvalarına bir şeyler taşıyan kadınların
pazarı.

Herkes tanıdık, herkesin yamalı bohça gibi hayatı yanında, öyle ortak yanlar
var ki şaşırıyorum baktıkça kadınlara. Hepsi biraz benim, satıcıların
öfkesinde biraz sen. Çınlıyor sesin ekmek parası derdinde, ve her tezgah
kendinin ağası. Kadınlar, parfüm satan tezgahın önünde mutlaka duruyorlar,
bakıyor, kokluyor ve çoğu kez almıyorlar, öyle ya o paraya çocuğa eşofman
alınır, yani o paraya, ne beğendiyse yerine neler alınır diye hesap yapan
kadınlar var her tezgahta.

İşittikleri son sevgi sözcüğü neydi acaba, biri ortada kurulmuş çay ocağında
yanıma oturuyor. Çoğu konuşmaz, konuşkan değildir Salı Pazarı kadınları ama
pek sıkılmış belli bana askerdeki oğlundan söz ediyor, çok özlemiş, hangi
sebzeye baksa, oğlunun sevdiği yemek aklına gelmiş anlatıyor ve gözleri
doluyor.

Savaş çıkmaz değil mi diye soruyor, bilmem diyorum; savaşlara karar verenler
askerlik yaşı geçmiş erkekler, ne yapacakları belli mi olur, bekliyoruz
hangi namluda öfkeleri durulur diye.

Sağ kalmayı becerdikse, hani bizi de yaşarken öldürmelerine sustuğumuz
içindir.

Doğru diyor kadın, dikleşiyor yorgun vücudu bıraksalar koskoca bir orduyu
haklar bir oğul uğruna.

İşte böyle bir şey kadın olmak, annelik var ucunda, elinde file, torba, üst
baş pejmürde ama oğlu düşünce aklına kafa tutuyor dünyaya.

Neye baksam Salı Pazarı’nda seni anlatıyor bana, arkamdan konuştuklarında
utanmamalıyım diye yaşadığım hayatım, sana anlatamadıklarım, yarım kalan ne
varsa aramızda aşk oluyor Salı Pazarı’nda, herkesin alabileceği kadar ucuz
bir aşk.

Affediyorum bugün ne varsa beni inciten sırf intikam olsun diye. Telefon
çalıyor, beni arıyorsun birden sesler kesiliyor, duyacaklar diye ürküyorum
ondan bir an sessiz kalışım.

Ama tabii sen bunları bilmiyorsun,
Telefonda neredesin diyorsun
Bıraktığın yerdeyim.

Salı Pazarı’nın ortasında

Denizi seyrediyorum

Ya da bir yürüyüşte

bir toplantıda

Ne derlerse yapıyorum.

Ne kadar zaman oldu görmeyeli seni

Diye soruyorsun

Zaman artık yok ki bilmiyorum

Neyse ki

Ellerim hep benimle

Sana dokunmayan

Durmadan içinde senin olduğun şiirler yazan.

Tarih

Sabahları seni özlemiş kalktığım

Kahve vakitleri

Şimdi telvelerden medet umma günleri

Her yalana razı geldiğim

Kahve falları.

Peki sen hatırlıyor musun beni ,

Çantasında mutlaka kitap gezdiren bir kadın

Ve küçük bir kolonya şişesi, bir de kalp ilacı.

Ne zaman mı,

Sağır zaman, çıt yok.

Salı Pazarı’nda durduğuma bakma

Çoktan çekip gittim başka diyarlardayım.

Aramızda, ayrılık sadece bir kelime

Neden terk etmiyorsun beni bir türlü, söyle!

UNUTMAK - Posted at 10:44 on 21/4/2006 by direnveysel

Bir gün daha çaldım sensizlikten. Zor da olsa vurdu saat gece on ikiyi...
Şimdi önümde yeni bir sensizlik var. İçinde, beni neyin beklediğini
bilmediğim yirmi dört saat daha var... Sonra o da geçecek... İşte böyle
kovalayacak birbirini yarınlar. Derken unutucağım seni, unuttuğumun farkında
bile olmadan. Doğrusu da bu zaten, aksi halde hatırlamış olur insan. ’onu
unuttum’ demek bile hatırlamaktır. Bu cümleyi aklıma getirmeyecek derecede
unutmalıyım seni. izin kalmamalı... Başkasını ararken yanlışlıkla senin
numaranı çevirmemeliyim, kendimle dalga geçeceksem bu başka birşey için
olmalı... Sana dair hiçbir fikir kırıntısı kalmamalı beynimde. Zaman aşımına
uğramalı tüm tasalar. Hiç sevilmemiş, hiç yaşanmamış gibi yabancılaşmalısın.
Tesadüfen bir yerde adın geçtiğinde, irkilmemeliyim. Hakkında sorulan her
soru cevapsız kalmalı. Çok seven insan aynı ölçüde unutmalı...

Seni bir gün hatırlanmamak üzere sileceğim. Ama şimdi değil, çünkü ardında
bıraktıklarından öğrenmem gereken çok şey var daha. Eğer gerçekten dendiği
gibi ayrılıklar-acılar insanı adam ediyorsa ben kızmamalıyım gidenlere. Ben
senin ve senin gibiler sayesinde bir gün adam olacağım. Ama şimdi değil.
Çünkü dersini çıkarmam gereken çok ayrılığım var benim. ’Adam olmak adına,
nice ayrılıklara...’ Bak gördün mü böyle dalga geçmeli insan kendisiyle.
Yanlışlıkla o numarayı tuşladığında değil...

Şu durumda bile gülümseyebiliyorsam, epey yol katetmişim demektir seni
unutma yolunda. Acaba diyorum bu yazıyı yazmasa mıydım? Neden dersen canım
acımıyor ki? Yani yazıya başladığımdan beri birtek sigara dahi yakmadım.
Evet, çok az kalmış seni unutmama... Bunu hissediyorum... Yazmasam da olurdu
ama ölmek üzere olan yokluğuna can çekiştirmek hoşuma gidiyor! Amatör bir
şairin intikamı olsa gerek bu...

Oysa ben bunları yazmak için başlamamıştım sana.

Hatırlıyor musun o ilk günü. İnsanın tanımadığı birinin masasına yaklaşıp, o
tatlı gerginliği yaşayarak ’merhaba’ demesi ne kadar garip. Kim bilir neler
düşünmüştün o an... Beni senin yanına iten şey neydi diye çok merak etmiştim
zamanında. Elinde sigaran, bakışlarını bir noktada toplamıştın. Buydu belki
de beni sana çeken manzara. Ben sessiz insanları, az konuşan insanları hep
tanımak istemişimdir. Çok sustuklarına göre vardır anlatacakaları bir şey
mutlaka diye düşünmüşümdür. Neden sonra farkına varmıştım kaybolmuş bir
insana selam verdiğimin. Neden az konuşuyorsun diye sorduğumda verdiğin
cevap etkilemişti beni. ’susturdular...’ Anlıyordum. Neden diye sormaya
gerek yoktu. Artık bakışlarını topladığın o noktanın yerini benim yüzüm
almıştı, konuşmaya başlamıştın nihayet... ’dinleyecek bir insan buldum’
diyordun yada buna inanmak istiyordun. Suskunluk benim dilime uğramıştı
sonra. Soru sorma sırası sendeydi bu sefer ’sen de pek konuşmuyorsun,
neden? ’ Benim cevabım seninkinden biraz farklıydı. ’kelimelerimi çaldılar,
bana söyleyecek söz kalmadı’ sonuçta ilk ortak noktamızı bulmuştuk,
-susmak-... ikincisi ise, yani karşılıklı yaşadığımız en gerçekçi şey
-ayrılmak-... ve nihayetinde -unutmak-... farkında mısın bilmem? İnsana hoş
gelen hiçbir ortak yönümüz yok... Hep kaybetmek üstüne, susmalarımızın
içinde bile yenilgiler var... insan, ilk başta iki yaralı kişinin birbirini
daha iyi anlayabileceğini, mutlu olmak adına birbirlerine daha sıkı
sarılabilecğini düşünse de, aslında tam tersi doğru... Biri hasta, biri
doktor olmadan olmuyor aşk... O yüzden bizim mutlu olmamız uzak
ihtimaldi....

Ben, bugün bunları yazmak için gelmemiştim o masaya. Gel gör şimdi unutmak
üzereyim. Pek sevimli değil bu... -bir insanı unutmak? ? ? - Anlamı
olmalıydı oysa geride kalanların... Biz şimdi onca zamanı unutmak için mi
yaşadık? ! Geriye birkaç şey kalmalıydı hatırlanmaya değer... Akla
geldiğinde insanın içini titreten, anlatıldığında dinleyen kişiyi
düşündüren, en azından bir sigara yaktıracak kadar burukluk veren bazı
anılar kalmalıydı geriye.... Demek ki biz unutmak zorunda kaldığımız tüm
zamanları biraz boşa haracamışız. Şu an benim aklıma gelen zamanlar’ın çoğu
zorlama... belki ilerde bir anlamı olur ümüdiyle, adettendir diye yaşanmış,
klişeleşmiş şeyler...


Galiba zamanı geldi de geçiyor. Eğer yapacak bir şey kalmadıysa en doğrusu
bu, unutmak!

Göreceksin seni hiç bir şey olmamış gibi..... Seni, yüzüme o tatlı
gerginliği alıp da masana hiç yaklaşmamış gibi... Adını hiç duymamış,
ellerinden hiç tutmamış gibi..... Hiçbir anı, hiçbir geceyi, hiçbir
mutluluğu ve hiçbir acıyı yaşamamış gibi unutucağım..... Sonra bu yazının
karşısına geçip, yine hiçbir şey olmamış gibi okuyacağım senden kalan
kırıntıları...

Üzgünüm, yapacak hiçbir şey yok artık.. Belki de unutmak adam olmaya
çalışan insanların tek silahı......

GİDİYORMUSUN - Posted at 10:42 on 21/4/2006 by direnveysel

Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim
seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar
öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım
seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum
kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın
koynunda..

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşku, teslim alır bedenleri de. Sütten
çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi.
Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna
inanmadın.

Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla?
Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben ’aşk’ dedikçe sen ’hayır’ dedin. Zaten az
konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir
şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç
böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan
farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki
gitmelerin zamanı geldi şimdi.

Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında
ne sevda sözlerimiz.Rahat ol artık. Surat Yapman için bir neden kalmadı.
Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan.

Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka
kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın gülüşlerini yalancı
yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım.

Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını,
ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde.
Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın

SENİ SEVİYORUM - Posted at 10:40 on 21/4/2006 by direnveysel
Seni Seviyorum Her şabah kalktığımda, Yaşamak için tek neden sen varsın.
Fakat seni sevmek için binlerce nedenim var. Seni Seviyorum siyah beyaz
dünyada bir tek sen varsın. Bir ressamın firçasından çıkmış gibi. Ama
alalade bir renk değil, Gökkuşağının her tonunu gölgede bırakan bir renk.
Seni Seviyorum Bu soğuk günde içimi ısıtan bir esinti gibisin. Hafiften
esiyorsun iliklerime işleyerek. Sonrada kaybolup gidiyorsun, Daha ne
olduğunu anlayamadan. Seni Seviyorum Sensiz bir yaşamı artık düşünemiyorum.
Sensiz bu kuru dünyada yaşamaktansa, Ölümün soğuk nefesini öpmeyi, Bir daha
seni görememektense, Hayata arkamı dönmeyi tercih ederim. Seni Seviyorum Ne
zaman bir aşk şiiri duysam, Mısralardan sen akıyorsun. Ne zaman eski bir
şarkı gelse kulağıma, Gitar telleri arasından süzülen notalar, Seni
getiriyor bana. Seni Seviyorum Seni Seviyorum Gözlerinin içindeki binlerce
yıldız, Gecenin karanlığını delip geçiyor. Sana bakarken kendimi, Yıldızlara
tepeden bakıyor gibi hissediyorum. Seni Seviyorum Benliğim sana ait. Sen onu
buruşturup çöpede atabilirsin, Kalbine yakın bir yerede koyabilirsin.
Tanrim..! O kalbine yakın sıcak yerde olmak istiyorum. Seni Seviyorum
Saçların ellerimin arasından kayıp giderken, Dünyadaki cenneti bulmuş
gibiyim. Bir an elimde tutuyorum o cenneti, Bir an sonra belkide, Tamamen
elimden kayıp gitmiş olacak. Seni Seviyorum Ben hiç bir kadın icin şiir
yazmadım. Bu hep tuhaf gelmişti bana. Ama şimdi Senin için şiir yazmamak
tuhaf geliyor. Seni Seviyorum Tanrı çiçekleri yaratırken, Senide onlarla
beraber yaratmış. Papatyadan güzel, Zambaktan asıl, Manolyadan Tatlı, Gülden
daha güzel kokulu. Seni Seviyorum Güzelliğine melekler imreniyorlar. Dünyada
ise ölümlüler arasında, Benim gibi bir iki şanslı, Onu farkedebiliyorlar.
Seni Seviyorum Ölene kadar, yok olana kadar seninle olsam, Bu her halde bir
ceza gibi gelir, Daha çok seninle olamadığım için. Senin tarafından sevilme
fikri bile, Bir insanı hayatı boyunca mutlu edebilecek kadar güzel ve asil.
Seni Seviyorum Seni anlatmak için mısralar yetmiyor, Düşünüyorum bir gece
yarısı bunu yazarken, Seni Seviyorum Senin gülümsemen güneşin doğuşu gibi.
İnsana her şeyi unutturuyor. Sadece seni seyredip tadına varma hıssı
uyandırıyor. Seni Seviyorum Bu kadar nedenden sonra bile, Seni ne kadar
sevdiğimi anlatamadım.
BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR!!!! - Posted at 10:27 on 21/4/2006 by direnveysel

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu
sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine
koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara
benziyordu.
Çaresizliğini ördü sıra sıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç
kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...


batak oyna batak