Beware the Beast But Enjoy The Feast She Offers...

6/8/2006 - Kiitos!

Scent of the sea before the waking of the world
Brings me to thee
Into the blue memory....

Kiitos Nightwish!

Into the blue memory....




Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

5/8/2006 - Epica Konseri...

25 Temmuz akşamı saat 11:30’da büyük bir heyecanla Fatih Ekspresi’ne bindik. 1 gün, 2 gecelik özgürlük ve Epica konseri. Üstüne üstlük grup üyeleriyle yapılacak bir röportaj! Sanırım hayatımın en mutlu zamanlarıydı ve yaşlandığımda torunlarıma anlatacak ve onların “Hadi bir daha anlat” diyecekleri 1 gün ve 2 gece yaşayacaktım.

Trende korkunç bir şekilde uykumun gelmesine rağmen, gözlerim kapanmamakta ve bilincim kaybolmamakta ısrar etti. Üstüne üstlük trendeki klimanın nedense -10 dereceye ayarlanması ve benim salaklık yapıp “Amaaan! Yük olacak orada şimdi” diyerek üstüme bir şey almamam da sanırım bilincimin yerinde kalmasına neden oldu. Sonuç olarak yaklaşık 2 saat uyudum ve İzmit’te deniz ve gemileri görmemle beraber (Ah! Evet deniz ve su aşkı...) artık uyumak bana haram oldu. Haydarpaşa’ya geldiğimizin anons edilmesiyle, artık herşey için çok geç olduğunu da kavradım.

Haydarpaşa’dan dosdoğru Ortaköy’e gittik. (Vapurla! Sanırım İstanbul’un en sevdiğim özelliği) Denize karşı oturup kahvaltı yapmaya çalıştım ama pek olmadı. Denizi görmek + Epica konseri ve röportajı heyecanı pek bir şey yememe müsade etmedi. Kendime birşeyler yememi söyleyerek işkence ederken, Murat beni aradı ve Beşiktaş’ta olduklarını, Ortaköy’e doğru geldiklerini söyledi. Ondan sonra kendime işkence yapmayı unutup bir şey yemedim zaten.

Yaklaşık 20 dakika sonra Epica Türkiye t-shirtüyle adminimiz ve Görkem (bowoli) Ortaköy’ü şenlerdirdi. Hemen kaynaşıp hediye aramaya başladık. Önce yolda gördüğümüz küçük bir büfeden rakı aldık. Tekirdağ mı alalım başka bir şey mi alalım diye küçük çaplı bir tartışmadan sonra “Amaaan! Ne anlarlar rakıdan” diyerek Yeni Rakı’da karar kılındı. Rakı arkadaşım tarafından gasp edilmeye çalışılsa da tarafımdan kurtarıldı. O sıcakta Beşiktaş’a kadar yürüdük. Beşiktaş’ta bir şeyler aradık ama bulamadık. Bu arada neresi olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan bir yerden fıstıklı ve fındıklı lokum aldık. Sonra Taksim’e gittik. İstiklal Caddesi’nden de nazar boncuklarını aldık. Böylece hediye alma işi halledilmiş oldu. Kaval ve sepet hazırdı zaten. (Evet bildiğimiz çoban kavalı... Sepetin ismi de tavuk sepeti oldu sonradan..)

Saat 11:30 civarında McDonalds’a gidip üst katta sepeti hazırladık. Bu arada rakıyı falan saklamayı unuttuk; ama neyseki kimse keş olduğumuzdan şüphelenmedi :P. Röportaj sorularını falan kontrol ettikten sonra “Anca yetişiriz, hadi gidelim” naraları atarak, 12:30’da Maslak’a vardık. Röportaj 13:30’daydı ve Refresh’in önünde tek gölgede kalan yer vardı. Orada da oturmamıza izin vermediler. Neyseki oraya BP bir istasyon açmayı akıl etmiş, biz de yaklaşık 1 saat oraya çöreklendik. Bu arada sıcak hepimizi süblimleştirdi tabi. Sevgili adminimiz Murat ve Görkem birer bira aldılar, metalci gençlik takıldılar; ama biz namuslu, cici ve hanım kızlar olduğumuz için bira falan almadık. (Buradan damat adaylarına sesleniyorum :P)

Saat 13:45’te Epica’nın tur menajerini aradım. (Jeroen Brom- nam’ı diğer Yero) Konuşamadım; ama anlaştık nasıl olduysa, grubun daha otelden çıkmadığını, onu 1 saat sonra aramamı söyledi. 1 saat daha güneşin altı? Peki... (-içindeki sesler ona işkence yapar-Epica.. Epica... Az kaldı... 1 saatçik daha...Yakında bitecek... Epica...) 1 saat geçmek bilmedi. Etrafımdakilerin beni sıkıştırmalarıyla 1 saat sonra Yero’yu tekrar aradım. Açmadı..Bir daha... Yine açmadı... Bir daha.. Meşgule verdi.. Bir daha.. (yüzsüzlüğün bu kadarı..) Açmadı..

Son aramamdan yaklaşık 5 dakika sonra beyaz bir minibüsün içinde kızıl bir kafa ve yaklaşık 5 tane uzun saçlı insan gördük. Etrafımdaki herkes el salladı, ama ben sallayamadım. Rivayetlere göre onlar da bize el sallamışlar. Öyle sevimli insanlar yani.

Image
Mark Jansen ve hediyeleri :)
Her neyse sonunda yalvar yakar içeri girmenin bir yolunu bulduk. Bizi sonradan Overload’un bateristi olduğunu öğrendiğim arkadaş içeri götürdü. Bu arada yolda Yves’i görüp selam verdik, kafasını sallamakla yetindi. (Neyseki kafa salladı ya onu da yapmasaydı...) Hazır olmalarını beklerken Jeroen ve Coen’i de gördük. Jeroen bize hemen “Hello guys!” diyerek sıcak bir karşılama yaptı. Coen’in ise bize bir şey söyleceyecek hali kalmadı, çünkü arkadaşım Çağla Coen’i görür görmez “Allah!” diye bağırdı. Haliyle o da şaşırdı tabi...

Neyse Yero’yla kısa bir konuşma yaptıktan sonra 2 ya da 3 kişinin röportaja girebileceğini öğrendik üzüntüyle. Neyseki yan odada Simone vardı da pek üzülmediler röportaja giremeyen arkadaşlar :) Biz de gülüşerek yalan yanlış İngilizcemizle bir şeyler sormaya çalıştık. Röportaj sırasında konserden sonra hepimizin boğazının ağrıyacağının da sözünü verdik. Mark’ın acayip cana yakın bir insan olduğunu ve sürekli gülümsediğini söylemeden edemeyeceğim. O sevimli yaratık nasıl brutal vokal yapıyor, ilginçtir. Röportaj yakında yazıya dökülecek inşallah, siz de okuyacaksınız...

Röportaj bittikten sonra hediyelerimizi verdik, (benim nazar boncuğunu ne işe yaradığını anlatmam da ayrı bir traji-komedi tabi..) resim falan çektirdik, imza falan aldık, güzel anlardı. Sonra içerde kalmak için yalvarıp yakarsak da bizi dışarı çıkardılar. Güneşin altında saatlerce bekledik. İlaç kullanan bir insan olarak ışığa doğru gidip geldiğimi itiraf etmeliyim. Neyseki ölmeden açtılar kapıyı saatler sonra da, biz de girdik içeri. En önde yerimizi aldık. Yaklaşık 3 saat soundcheck falan dinledik herhalde. Ön gruplar bitmek bilmedi.

Önce Overload çıktı. İnanın hiç bir şarkısını bilmiyordum. Solistlerinin sesi fena değildi ama. Son söyledikleri şarkının Whitesnake olduğunu öğrenebildik sadece. Fena değillerdi, 6 şarkı söyleyip indiler.

Röportaj sonrası hatıra fotoğrafı
Daha sonra Soul Sacrifice çıktı. Solistleri ilginç göz makyajı ve bası deli gibi çalmasıyla hoşuma gitmişti. Ama sonra nedense “Epica’nın hastasıyız!” diyerek sahneye tükürdü. Ben de avazım çıktığı kadar “Ulan niye çıktın o zaman sahneye” diye bağırdım ve daha sonraki 4 şarkıyı da büzüşerek dinledim, arkadaş hep önümde çaldı ve her an tükürük yağmuruna tutulmaktan korktum. Neyseki kazasız belasız çıkıp gittiler. 4 şarkının sonunda tek kaza geçiren, solistin zavallı bas gitarı oldu. Neden tellerini koparma gereği duydu, onu da çözemedim ya, daha fazla üstüne gitmeyim dedim, ne olur ne olmaz.. (yarabbi şükür..)

Daha sonra çok sevdiğim gruplardan biri çıktı sahneye: Catafalque... Uniquie albümlerini alıp dinlemiştim; ama hanım vokalin sesi pek hoşuma gitmemişti. Çok yanılmışım, günahını almışım, dehşet güzel söylüyormuş sevgili solistimiz. The Soothsayer’la başladılar ve yanlış hatırlamıyorsam 4 şarkı söylediler. Yeni albümlerinin de Eylül’de çıkacağını duyurdular, çok sevindik. Yalnız son şarkıda brutal vokal arkadaşımın neden sahnede secdeye yattığını –önümde- çözemedim. Kimse de bir şey demedi sahnede, ben krizlere girdim, önümde adam ölüyor diye, neyseki kalkıp inebildi sahneden...

Ve işte o an... Sıra Epica’ya geldi. Sahneye Yves, Coen, Jeroen, Mark ve Ad çıkıp soundcheck yaptılar. Bir ara Simone da sesini bize duyurdu ama yüzünü göstermedi. Yves’in bileğinde Catafalque’ın brutal vokalinin bilekliğini gördüğümü de eklemeliyim. Kaynaşıp, dost olmaları güzel bir şey. Sonuçta Catafalque köklü bir grup ve dışarıya açılmayı hak ediyor.

Bu arada gece 2 saat uyumuş olmanın ve bütün günü ayakta geçirmiş olmanın sonucu olarak korkunç uykumuz geldi. Ben bir ara yerlerde süründüm yorgunluktan. Demirlere kapanıp uyumaya çalıştım falan ama olmadı tabi. Huna’b Ku’nun başlamasıyla uykuyu ve aşırı yorgunluğu falan dinlemedik. Daha sonra Simone dışında grup üyeleri çıkıp –korkunç çığlıklar eşliğinde- Dance Of Fate’i çalmaya başladılar. Daha sonra Seif Al Din, Façade Of Reality, Sensorium, The Last Crusade, Mother Of Light –harikaydı!- Blank Infinity ve Quietus falan geldi. Simone, Coen eşliğinde Solitary Ground’u söyledi. Çok güzeldi, herkes eşlik etti -ya da biz ettik diye herkesin eşlik ettiğini sandık- ağlayasım geldi. Cry For The Moon tek kelimeyle harikaydı. Simone dehşet kafa sallıyor. Bir ara Coen’le arkada deli gibi kendilerinden geçmelerini görünce ağzım açık kaldı. (Simone’a tapının) Simone dinlenirken, diğerlerinin Crystal Mountain’ı söylemesi de çok güzeldi. (Mark’a tapının :P) En sonunda The Phantom Agony’yi söyleyip bize veda ettiler. Ama biz etmemeye kararlı insanlar toğpluluğu olarak Epica’yı bir daha sahneye çıkardık. Coen mikrofonun başına geçerek bizimle güzel bir konuşma yaptı:

-Eve gitmek istiyor musunuz?? Hayır!!!
-Peki biz gitmek istiyor muyuz?? Hayır!!!
-Daha fazla şarkı dinlemek istiyor musunuz??? EEVEETTT!!!!
-Ne kadar harika bir seyirci topluluğu olduğunuz söylemek isterim!!! (Ah evet işte bu!)

Consing To Obilivion (Röportaj sırasında ısrarla oblivijın diye telaffuz ettiğimi söylerek günah çıkarmak isterim) ve Illusive Consensus’u söyleyerek bizi birazcık daha coşturdular. Konser esnasında Mark’ın yanımıza gelip bize sürekli selam vermesi, Simone’un gülümsemesi, Yves’in ise kimseyi takmaması konserin güzel anlarıydı. Konser bitince Coen birasını seyircilere attı. Duyduğumuza göre su falan da atmışlar. Mark sahneden inip herkesin elini sıktı. Biz de bu şerefe bir daha erişen insanlardan biri olduk. Ya grup dediğin böyle olmalı hayranlarını düşünmeli. :)

Illusive Consensus da bitince, Ad penasını bize doğru attı. Ama saatlerce arasak da bulamadık. En sonunda lanet ederek konser alanından çıktık. Deli gibi yorgun, aç susuz insanlardık ama mutluyduk işte. Epica gibi yüce bir grubu İstanbul gibi güzel bir kentte ağırladık, onlar da bize güzel anlar yaşattılar. Keşke biraz daha konser alanında durma şansımız olsaydı, daha sonra çıkıp hayranlarıyla buluşmuşlar. Ama otobüse yetişmemiz gerekiyordu ve sağolsun Epica Türkiye’nin bütün elemanları da bizim için seferber oldular. –Murat’a bizi Taksim’e kadar getirdiği için teşekkür ediyorum - Taksim’deki servisi kaçırmışız ama Esentepe’dekine yetiştik. Otobüsün konforlu koltuklarında yarı uykulu konser kritiği yaptıktan sonra kısılmış seslerimizle –söz verdiğimiz gibi- “Ah Epica ah, ne yüce grupmuşsun sen be kıymetini bilemedik” diyerek uykuya daldık.

Ankara’ya döndüğümde yatağa nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Ama yatmadan önce bir mesaj aldığımı çok iyi hatırlıyorum, yüzümde büyük bir gülümseme belirmişti çünkü: “Elif lan! Pena içimden çıktı!!!”...


Ah ulan Epica ah! Sen ne yüce bir grupmuşsun be....
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link

Hakkımda



«  July 2008  »
MonTueWedThuFriSatSun
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031 

Recent Posts

Kiitos!
Epica Konseri...

Friends

Rare