Kar Üstünde Kan Damlası * Oyhan Hasan BILDIRKİ
KAR ÜSTÜNDE KAN DAMLASI * Oyhan Hasan BILDIRKİ Apansızın bastıran kar, her yanı doldurmuştu. Dün hava kapatmış, ayaza çekmişti. Bugün düzlüklerde ancak tutunabilmiş, diz boyuna ulaşmıştı. Yağdıkça karanlık geceyi ağartan kar, bütün her şeyi beyaza çevirmiş, sabaha donduran, düşündüren, sevindiren veya kahreden bir sessizlik bırakıvermişti. Damların çatıları, ulu ağaç dalları, neredeyse üzerlerindeki beyaz yükü taşıyamayacaklar. Sanki bir ürküten çıksa, hafif bir rüzgâr da esse, yüklerini bırakıp kaçacaklar. Güneş, renginden mi utanmış ne, kar bulutları arkasında limon sarısına bürünmüş bir halde, saklanıyor. Eyüp Dayı, dam altına indi. Hayvanlarının alafını, köpeklerinin yalını verdi. Çeyrek asırlık eşeğini semerledi. Yem torbasını tıka basa doldurdu. Daha sonra, yalını temizleyip tüketen köpeklerini yerlerine bağladı. Aklından; - "Kurt, dumanlı havayı sever!" diye geçirdi. Sever ya, ne yapalım? Boş bıraksam, bu kış kıyamette peşim sıra seğirtirler, şehre kadar arkamdan gelirler. Çocuklara da söylerim: Biz, şehir yoluna düşmeden, onları bırakmasınlar. Kendince durdu, düşündü. Yola düşmek için vakit oldukça erkendi. Sağa sola baktı. Sarı öküzün boynuzlarını derinlemesine kesen yular ipini gevşetti. - Bir işi ehline bırakmazsan, böyle olur! dedi. Hoş, kişi kendi işini kendisi görmeli ya... Fakat başka türlüsü de olmuyor. Her işe kendim koşsam, çocuklar neyi, nasıl öğrenir? Sonunda hangi işin üstesinden gelebilirler? Yapacağı işi kararlaştırdıktan sonra, yukarıya seslendi: - Kız, Esma! Bir koşu yağdanlığı getiriver. - Yağdanlık nerde, baba? - Elinin köründe! Bana soracağına, anana danış. Eyüp Dayı, belki daha konuşacaktı. Fakat yolculuk öncesi, evde bir tatsızlık çıkmasından çekindi. Sarı öküzün sırtını, boynunu sıvazladı. Besbelli bu iş, öküzünün hoşuna gitmişti. Eyüp Dayı'nın okşayan eli boynuzlara yaklaştıkça, öküz huysuzlanıyor, başını sağa sola kaçırıyordu. Bu sırada burun delikleri büyüyor, nefesi alev alev çıkıyordu. Elinde yağdanlık, Esma çıktı, geldi. Karanlıkta babasını hemen seçemedi, uzun uzun gözlerini ovuşturdu. Sonra yağdanlığı babasına uzattı. Sarı öküzünü yularından tuttu. Öküzün başını kendine çekti. Eyüp Dayı, açılan yaraları bir güzelce yağladı. Öküzün başındaki yuları söküp aldı. Boşalan iple, ön ayaklarından birini bağladı, kazığın yerini değiştirdi. İşini bitirince, kızı arkasında, abdestliğe çıktı. Peşi sıra yetişen Esma, bulup getirdiği ibrikten babasının ellerine su döktü. Dökülen su, ayazın etkisinden olmalı, hemen buharlaşıyor, Eyüp Dayı'nın ellerinden, kollarından, yüzünden doğruca havaya yükseliyordu. Gıcırdayarak açılan mutfak kapısı, kahvaltı kokusunu olanca tatlılığıyla dışarıya bıraktı. Güzelim çorba kokusu ortalığı sardı. Ayşe Ana, ocakta çorbanın üstüne gezdireceği yağı eritirken, bir yandan da dışarıdakileri çağırdı: - Kız, Esma! Kız, adı batasıca! Sabah sabah hangi deliğe gizlendin? Baban, ne cehenneme gitti? Haydi, çabuk olun, davranın! Çorba soğuyor. Çağrılanlardan önce, Ayşe Ana'ya oğlu Yusuf cevap verdi: - Geliyorum, ana! De bakalım, sabahın bu vaktinde ne çorbası yaptın? - Bak hele, daha konuşuyorlar. Ne çorbası olacakmış? Zıkkım çorbası, zıkkım! Dam altındakiler, ahşap, karanlık ve artık dökülmeye başlayan merdivenden gacır gucur yukarıya çıktılar. Sofaya kurulan yer sofrasının başına geçtiler. Hazır çorbaya büyük bir iştahla kaşık çaldılar. Yusuf; - Baba, dedi, seninle birlikte bugün şehre ben de gelmek istiyorum. - Niçin? - Kendime tarak ve ayna alacaktım da! Eyüp Dayı, "tarak ve ayna" sözlerine takıldı. Gönlünü, kırk yıl öncesine bıraktı. Gençliğini, ilk delikanlılığını yeniden yaşamaya başladı. Yer yer silik olan film şeridinde, Ayşe Ana'ya tuttuğu aynayı hatırladı. Hatırlamak ne kelime? Onu, yeni baştan gördü. Dalıp gidecekti ki, Yusuf'un sorusuyla uyandı. - Baba, ne diyeceğini söylemedin ya? - Madem gelmek istiyorsun, gel haydi! Yusuf, yaşadığı duyguların heyecanından olacak, hemen dışarı fırladı. Gacır gucur merdiven basamaklarını aştı. Dam altına, çeyrek asırlık eşeğin yanına indi. Arkasından babası da geldi. Köpek havlamalarını, tavuk gıdaklamalarını, sarı öküzün böğürtüsünü geride bırakarak, çeyrek asırlık eşekle birlikte, baba-oğul, yola çıktılar. Bütün gece, durmaksızın yağan kar, dal uçlarında ağırlaşmış, esinti aldıkça, "gürp!" diye yere dökülüyordu. Karşı yamaçlar, sağ sol, dört yan beyaza kesmiş, bütün tabiat tertemiz olmuştu. Yer yer karaağaç yeşili, beyaz örtüyü yırtıyor, donuk manzaraya renk katıyordu. Kasabadan şehre çıkan yol, döne döne yükseliyor, meşe, köknar ve ladin, gürgen ağaçlarının arasından, Karadeniz'e doğru uzanıyor, şehre varıyordu. Etinden ayrılmış balık kılçıklarını bilirsiniz. Ormanı dolduran binlerce ağaç, beyaz karla yüklenmiş olduklarından, kar tutmayan yüzleriyle, balık kılçıklarını andırıyor. İlkin, yolculuk başlangıcında hemen hiç konuşmadılar. Eyüp Dayı ile Yusuf, baba-oğul bu iki kişi, uzun zaman kendi gönüllerini dinlediler. Yusuf şehre varır varmaz, kendisine tarak ile ayna alacak, kasabaya dönüşlerinde akranlarına caka satacaktı. Onlardan fırsat buldukça da, bir bahçenin kuytu köşesindeki ağaçların altına çekilecek, uzun uzun saçlarını tarayacak, aynası ile kaşını, gözünü, yüzünü inceleyecekti. Eyüp Dayı'nın içinde tarifsiz sıkıntılar. Yolculuk ilerledikçe de yüreğini dolduran sıkıntılar, peşini bırakmıyor. Körün Hanı'nı geçtiler. Kasabaları oldukça geride kalmıştı. Eyüp Dayı: - Bir terslik var, be Yusuf! dedi. Başka zaman, kar ne kadar yağarsa yağsın, bu yolun izi tükenmezdi. Karşılıklı inadı elden bırakmazdık. Şehre oluk oluk akardık. Bugün de nedense, bizden başka kimsecikler yok. - Öyle baba. Her hâlde biz, yola erken çıkmış olmalıyız. - Bu iyi, işte Yusuf! - Neden baba? - Neden olacak? Erken kalkan yol alır. Görüyorsun, biz de yolun çeyreğini aştık. Varsın yanımızda, yakınımızda kimse olmasın. Ne edelim? - Yürüyelim. - He, ya! Yürüyelim. Çeyrek asırlık eşek, terden sırılsıklam olmuştu. Zaman geliyor çığırdan çıkıyor, karın altına kadar kara batıyor. Böyle durumlarda Yusuf, öne atılıyor, çeyrek asırlık eşeği, yeniden çığıra çekiyor, doğabilecek tatsız durumları önlemeye çalışıyordu. Onun, bu şekilde davranması da Eyüp Dayı'nın hoşuna gidiyordu. O da: - Höst! Dokunak! diyerek, oğluna arka çıkıyor. Kar, bütün yolu yorgan gibi kaplamıştı. Hava da, ayaza geç çektiğinden henüz daha don tutmamıştı. Bu yüzden baba-oğul, yürümekte küçük güçlüklerle karşılaşıyorlardı. Çığır bitince, yeni çığır açmak için, kâh Eyüp Dayı, kâh Yusuf ileri geçiyor, önde yürüyordu. Yusuf'un pabuçları, çorapları, pantolonu dizlerine kadar, kar suyu ile ıslanmıştı. Zaman zaman esen rüzgâr, ıslak yerlerine vurdukça, Yusuf'u da üşütüyordu. Yusuf, aklına geleni yapmak için geri kaldı. Soğuktan kalınlaşan parmaklarının yardımıyla, pabuçlarının bağını çözdü. Ayakkabılarını çekti, çıkardı. Islanan çoraplarını sıyırdı. Ayak parmaklarını ovuşturdu. Parmakları ısınır gibi oldu. Çoraplarını sıktı, ayağına giydi. Yürüdü. Yol, sağından solundan, koca koca, iri gövdeli köknarlarla çevrilmişti. Onlara yaslanan, sanki onlarla birlikte göğe yükselmek isteyen böğürtlenler, yağan karın kapatmasıyla kaybolmuşlardı. Yalnız, yol boyunca uzayıp giden telefon direkleri, vefalı bir dost gibi baba-oğulu takip ediyordu. Yusuf, binlerce kılçığın doldurduğu Ahmet Sadi Yokuşu'nun arkasından, birdenbire yola inen, önüne çıkıveren köpeğe benzer hayvanları görünce, olduğu yerde çakılıp kaldı. Sayısız köpekler, sessizce yaklaştılar. Yusuf, yüreğinin atışlarının hızlandığını hissetti, korktu. Babasına seslenmeyi de, şerefine yediremedi. Kendi kendine söylendi: - Bağırsam, babamı seslesem, korktuğumu anlayacak! İyisi, bir zaman dişimi sıkayım. Nasıl olsa, tehlikeyi babam da fark edecek. Yanılmamıştı. Eyüp Dayı, çeyrek asırlık eşeğinin kulaklarını dikmesinden, durumun hayra işaret olmadığını sezdi. Araştıran gözlerle, derhal sağına soluna baktı. Yerden, aniden mantar gibi biten tehlikeyi, gördü. Eşeği önüne aldı. Onu, kurtlardan korumak ister gibiydi. Durmadı, oğluna seslendi: - Yusuf'um, bir tanem! dedi. Sakın korkayım deme. Az sonra, çeker gider bu meretler. Yalnız ne olur, ne olmaz, kalınca bir odun al eline. Bakarsın, sana, bana, eşeğe saldırmak isterler. İşte o zaman, odunla varırız üstlerine. Haklarından gelemesek bile, korkuturuz. Yusuf, denileni yapmak için, sağa sola baktı. Gözüne kestirdiği bir kızılağaç dalını kanırdı, kopardı, aldı. Adımlarını hızlandırdı, babasına yetişti. Koca adam, oğlunu, çeyrek asırlık eşeğinin önüne geçirdi. Eşek, oğluyla kendisinin arasında kaldı. Sonra Eyüp Dayı, gökyüzünde güneşi aradı. Onun kendisine destek olacağını umuyordu. Güneş, tam tepelerindeydi. Isıtmayan, limon sarısı ışığıyla etrafı aydınlatmaya çalışıyordu. Hoş, aslında bu aydınlatma işini, yerde biriken, dal uçlarında çoğalan, dereleri dolduran kar, az da olsa yapıyordu. Güneşi, tam tepesinde gören Eyüp Dayı, az buçuk vakit hakkında bilgi edinebildi. Vakit, öğleye yaklaşmıştı. Limon sarısı güneş, uzayıp giden yol, boğazına kadar kara batmış imdat ister gibi duran telefon direkleri, gürgenler, kayınlar, kızılağaçlar, çeyrek asırlık eşeğe ve yanındakilere iştahla bakan sayısız, analı danalı, enikli kurtlar... Eyüp Dayı'da sabır. Ne söylüyor, ne de bir şeyler yapıyor. Yusuf, tereddütler içinde kalmış, yapması gerekeni bir türlü kestiremiyordu. Damdan düşer gibi sordu: - Baba be, dedi, bu kurtlar adam yer mi? - Yediğini görmedim. Lâkin, duymuşluğum var. - Bu işi, açlıktan mı yapıyorlar? - Galiba! - Ben de acıktım, baba! Eyüp Dayı, heybedeki azık torbasını düşündü. "Çüş!" diyerek eşeğini durdurdu. İki yanları sıra, sağlı sollu peşlerini bırakmayan kurtlara çıkıştı. Sert sert bağırdı. Böyle bir hareketi beklemeyen kurtlar, aniden kazık freni yapmış gibi durdular. Analarının peşi sıra bu sonsuz koşuya katılan, beyaz denizde, durmaksızın koşan enikler, şaşıp kaldılar. Hatta bazıları, dırlaşarak, analarıyla dalaştılar. Çeyrek asırlık eşek, korkudan mıdır, nedir, anırdı. Anırdıkça, sanki içindeki yangını, cümle âleme duyurmak istiyordu. Bu sırada, kuvvetli bir rüzgâr esip geçti. Bütün dal uçlarından, biriken karlar, karmakarışık sesler çıkararak yere döküldü. Bu seslere, birkaç kurt da katıldı. Uludular. Eyüp Dayı; - Bekle biraz, oğul! dedi. Açlık, adamı dinden, imandan çıkarır. Az kaldı, unutuyorduk. Kasabadan çıkarken, anan, heybeye azık bırakmıştı. Ne dersin? Biraz soluklanıp, karnımızı doyuralım mı? - Doyuralım! Baba-oğul, çeyrek asırlık eşeği, kendilerince güvenli buldukları bir yarın kenarına çektiler. Heybeden çıkardıkları kara zeytini, helvayı ve ekmeği bölüştüler. Daha sonra sırt sırta oturdular. Biraz olsun açlıklarını bastırdılar. Onlarla beraber kurtlar da oturup beklediler. - Anan, ne ederse etsin, düşünüp de yapar, be Yusuf! Baksa na, helva ile zeytini yan yana getirmekle, bu karda kıyamette suya olan ihtiyacımızı ortadan kaldırmak istemiş. Çünkü acı ile tatlı, midede birbiriyle boğuşur giderken, adam, suyu neyi düşünmez. - Gerçek. Bu doğru! - Bu sonuca nasıl vardın? - Biraz önce, susamıştım. Yemekten sonra susuzluğum artacağına, azaldı. - Ah, şu kurtlar da bir azalsa! - Baba be, varalım üstlerine. Kovalayalım, gitsinler. Onlar, arkamız sıra geldikçe, heyecandan mıdır, nedir, biraz korkuyorum. - Korkma, oğul! Yalnız, işi kabadayılığa da vermek olmaz. Gurur, adama tedbirli olmayı unutturur. Felâket dediğin de o zaman gelir, çatar. Adamı dört yanından yakalar. Yola yeniden çıkmak için kalktılar. Çeyrek asırlık eşek, onlarla gitmek istemedi. Yusuf yularından asılmasına, Eyüp Dayı da arkasından itmesine rağmen, bir hayli ayak diredi, yerinden oynamadı. Kurtlar da bu davranış karşısında kâh oturdular, kâh ayaklandılar. Homur homur, homurdandılar. Kasaba çok geride, şehir oldukça ilerde. Çeyrek asırlık eşeğin inadı tuttu. Kurtlar baş belâsı. Hava, akşam üzeri serinliğine yatmak üzere. Yeri yalayıp geçen rüzgâr, kar taneciklerinin sağa sola savrulmasına, birbirleriyle oynaşmasına sebep oluyor. Eyüp Dayı, bu defa kendisi öne geçti. Çeyrek asırlık eşeğini yedekledi. Yusuf, elindeki odunla, hem eşeğe, hem kurtlara göründü. Eşek yürüdü. Kurtlardan bazıları kaçar gibi yaptı. Sonu bilinmez, azap dolu yolculuk yeniden başladı. Kaçar gibi yapan kurtlar, biraz daha çoğalmış olarak geri döndüler. Sonuçta, kurtların sayısı birdenbire artıverdi. Homurtular fazlalaştı. Kurtlar, geri döndüler. Yeni gelenler, daha öncekiler gibi sabırlı da değillerdi. Avlarına, çeyrek asırlık eşek ile adam ve oğluna, iştahla bakıyorlar, az sonra başlatacakları ziyafet öncesinde, dişlerini gıcırdatıyorlardı. Onlardan, daha iri ve işinde tecrübeli olanı, hızla öne çıktı. O, diğerlerine göre daha çalımlı bir şekilde dolaşıyor, avlardan en zayıfına atılmak için fırsat kolluyordu. Kurtların hareketinin nereye varacağını, niyetlerinin ne olduğunu Yusuf'la babası, anlamakta gecikmediler. Niyetin korkunçluğu, Yusuf'un elinin, ayağının boşalmasına sebep oldu. Sanki birçok pençe, Yusuf'u belinden kavramış, arkaya doğru olanca güçleriyle çekiyor, çekiyordu. Bu durum ona sıkıntı verdi. Koltuk altlarından beline kadar, ani bir terdir boşandı. Bütün bunlardan sonra Yusuf, üşümeye, zangır zangır sakırdamaya başladı. Babasını seslemek istediyse de, ne kadar bağırmak isterse istesin, sesi çıkmadı. İmdadına, çeyrek asırlık eşeğin anırması yetişti. Bu ses, bir meydan okuma sesi miydi ne, kurtlar dağıldılar. Eyüp Dayı, çeyrek asırlık eşeğinin anırması üzerine geriye döndü, Yusuf'a baktı. Kurtlar dağılmıştı, dağılmıştı ama, Yusuf, yine de korkuyordu. Nedendir bilinmez, ondaki bu korkunun telgrafçıları, az da olsa, babasına da tel çekmeye başlamışlardı. Eyüp Dayı, oğluna çaktırmıyor ama, aslında o da korkuyordu. Yüreğinde endişenin bin bir ışığı yanıp sönüyor. Kafasında suçlayan, kınayan sesler dolaşıyor. - "Koca Eyüp! Biz, seni oldukça acar bilirdik. Nasıl oldu da, eşeği kurda bıraktın? Az kalmış, Yusuf'u da kurtlara aldıracakmışsın! Öyle mi?" - "Öyle mi?" - "Öyle mi?" - Öyle! Eyüp Dayı sarsıldı, uyandı. Boş bulunmuş, "Öyle!" deyivermişti. Neden, niçin böyle davrandığını kestirmeye çalıştı. Bulduğu zayıf ışığın ipine yapıştı. Oğluna seslendi: - Öyle, gerilerde kalıp durma Yusuf! Bak, eşeği kollayayım derken, kendin kurtlara paçayı kaptırma! Atik ol! Uyanık ol! Tanıdık bile olsa, duyulan bir insan sesi, şayet farkında olursanız, korku denizini aydınlatıyor, adamın endişelerini yok ediyordu. Şimdi de öyle oldu. Yusuf, korkularından sıyrılmış bir şekilde, babasını cevapladı: - O bakımdan endişen olmasın baba. Hani, korkmuyorum desem, yalan olur. Fakat, seninle olduktan sonra, nerede olursam olayım, hangi şartlar altında kalırsam kalayım, korkunun derin denizleri, vahşi dağları bana vız gelir. Babası, koltuklanmaktan hoşlandı: -Benim aslan oğlum! dedi. Dönemeci aştılar, Gebeula'ya vardılar. Gebeula'da kar, bütün yolları tutmuş, kapatmıştı. Artık bütün çığırlar da kaybolmuştu. Yolun en tehlikeli bölümü de, işte şimdi başlıyordu. Bulundukları nokta, yüksek dağların bel verdiği, sağı solu açık, oldukça da faz-la rüzgâr alan bir yerdi. Burada rüzgâra tutulmak, göz göre göre ölüme teslim olmak demekti. Uzayıp giden, uzadıkça insana ıstırap veren beyaz denizde ne bir ses, ne bir iz var. Eyüp Dayı, tereddütler içinde. Yeşile çalan, kabaran Karadeniz aşağılarda, az ilerde. Güzelim şehir, olan bitenden habersiz, nice yolcuları bekliyor. Kasaba çok, çok gerilerde kaldı. Hele hele bu vakitten sonra, geri dönmek olmaz. Zaten dönmeye, kurtlar da fırsat vermez. Görünen gerçek oldukça acı. Kurtuluş, hayâl gibi bir şey. Kar, Eyüp Dayı'nın kocamış gözlerini kamaştırıp yakıyor. Hafif rüzgâr, peşinde taşıdığı, sürükleyip getirdiği akşam soğuğundan olacak, adamın iliklerine kadar işliyor. Yusuf'ta heyecan, kabardıkça kabarıyor. Fidan gibi delikanlıda kol kanat, dal budak bırakmıyor. - Şehir, şu aşağıda görülen değil mi, baba? - Evet, oğul! - Yolun en berbat yerindeyiz. Ayaz da çıktı. Kurt sürüsü peşimizde. Güneş battı, batacak! Şehre varabilecek miyiz? - Elbette oğul! - Yol dediğin ne ki? Yürürsün, tükenir değil mi, baba? - Tükenir be oğul, tükenir. Hep ömürler tükenecek değil ya? Dağılan, avına, az da olsa umut vermek istermiş gibi davranan, gizlenen kurtlar, geri döndüler. Bu dönüşleri de, biraz daha vahşiceydi. Bütün kurtlar, acımasızdılar. Üstesine, adamla oğlundan, sürüye zarar gelmeyeceğini de anlamıştılar. Yapacakları iş hakkında, en küçüğünden en büyüğüne kadar, karar sahibi olduklarından, avlarının etrafında halkalandılar. Lâkin avlarındaki hareketsizlik, onları da durdurdu. Zaman ilerledikçe, akşamın koyu gölgeleri karşı yamaçlara düşer düşmez, halkayı, dura yürüye daralttılar. Eyüp Dayı; - Kapana kıstık, oğul! dedi. Gayri bize kurtuluş yok. Sesine karşılık bekledi. Alamayınca, tekrar seslendi. - Yusuf, Yusuf! Korkudan dilin mi tutuldu, ne? Niye cevap vermiyorsun? Ne oldu sana? Can sıkıcı bir sessizlik. Çöken koyu gölgeler. Yaklaşan, halkayı biraz daha daraltan kurtlar. Akşam ayazına rağmen, vıcık vıcık terleyen çeyrek asırlık eşek. Korkunun esiri olmaya başlayan, canı burnunda Eyüp Dayı. - Oğul, oğul! Endişelendiren, kahreden, öldüren bir sessizlik ortasında, yapa yalnız kalmaya başladığını gören Eyüp Dayı, eşeğini de kaderine terk etti. Derhal oğluna döndü. Döne döne, olduğu yerde sallanan, ayakta kalabilmek için çabalayan Yusuf'u gördü. Yusuf'un gözlerinde, uykunun binlerce tonluk askerleri kol geziyor. Bıraksan, aldırmasan, tutmasan, Yusuf düşecek, olduğu yerde kalacak, kurtlara yem olacak. Eyüp Dayı, oğlunu omuzlarından tuttu, var gücüyle sarstı. - Oğul, oğul! dedi. Kendine gel. Bak, şehir orda, aşağıda. Oradan alacağın aynayı neyi unuttun mu? Yusuf'ta ses yok! Oğlan donuyor. Eyüp Dayı, bütün gücünü yeniden topladı. Yaradan'a sığındı. Oğluna, arka arkaya, aralıksız, yedi sekiz tokat attı. Zayıf, cılız fakat yine de insanı umutlandıran bir ses duydu. - Ne vuruyorsun be baba? Birdenbire ortalık, toza dumana karıştı. Gün boyu kurulan, gerilen kurtlar, yaydan kurtulan ok gibi fırladılar, çeyrek asırlık eşeği önlerine katıp Eyüp Dayı ve oğlundan ayırdılar. Donmakla yaşamak arasındaki Yusuf, önceden elinde taşıdığı sopaya davranmak istedi. Gördü, baktı ki elinde sopa mopa yok. Hoş, olsa da kendisinin adım atacak hâli kalmamış. Çaresizlik her tarafından onu da kuşatmış, sarmış, sabahtan bu yana bir türlü yakasını bırakmıyor, kene gibi yapıştıkça yapışıyor. Kurtlar, çeyrek asırlık eşeği, göz açıp kapayana kadar oldu olmadı, tükettiler. Analı enikli, üzerinde et namına ne varsa, yalayıp yuttular. Kemiklerini çatırdatmaya başladılar. Beyaz deniz, yer yer, küçük halkacıklar hâlinde kızardı. Güneş, koca tepenin ardı sıra, denizin ortasında, aniden kayboldu. Açlıklarını gideren kurtlar, baba oğula dokunmadılar. Eyüp Dayı, gökyüzünde güneşi aradı. Karanlıkla kucak kucağa gelince, korktu. Kendinden geçti. Gönlünü, kırk yıl öncesine bıraktı. Gençliğini, ilk delikanlılığını yeniden yaşamaya başladı. Yer yer silik olan film şeridinde, Ayşe Ana'ya tuttuğu aynayı hatırladı. Hatırlamak ne kelime, onu, yeni baştan, tekrar tekrar yaşadı. Daldığı rüyâ âleminden, şehre varır varmaz, kendisine tarak ile ayna alacak olan Yusuf'un sorusuyla uyandı. - Ne vuruyorsun be baba? Akşamla birlikte, kar beyazı ortalığa döküldü. Çok uzaklarda, karşı dağların uçlarında, güneşin son ışıkları görünüyor. Yerde, yer yer kırmızı kan lekecikleri. Az ileride şehir. Çok, çok gerilerde kasaba. Kar, ne iz, ne yol bırakmış. Yerde, kırmızı kan lekecikleri. Yerde, kırmızı kan. Yerde, kırmızı. Yerde!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
BİNLERCE SUSAM * Oyhan Hasan BILDIRKİ

Sonbahardan kışa, ansızın giriverdik. Bazıları ellerini buz tutturan, ayaklarına çivi kestiren, kulak uçlarını acı bir sıcaklıkla yalayan, iğneleyip yakan soğuklara sobasız, bacasız yakalandılar. Bazıları da, damdaki çatıda oynayan, yağan yağmuru içeriye alan kiremitlere öfkelendiler. Çatıya çıktılar, kiremitleri, bacaları düzelttiler, oldukça pahalı yiyeceklerden hoşlanan obur sobalarını kurdular. Zeytinliklerin arasında bir kırmızılık, el kadar. Git tikçe büyüdü, açıldı. Kırmızıdan turuncuya dönüştü. Henüz yeni doğan, ısıtmayan güneş göründü. Sarı, göz kamaştıran bir leke gibi sanki. Adamın gözünü alıyor, ikinci defa bakmasına engel oluyor. Sis çıktı. Kasabayı baştan ayağa yuttu. Evler görünmez, renkler seçilmez oldu. Hava ayaz, adamın nefesi donuyor. Savran Ali, akşamdan kalma içki mahmurluğunun ateşinden olacak, derecesi düşük kahvenin önünde, bir karış toz bağlamış sandalyelerden birine kurulmuş, kirli masaya dirseklerini dayamıştı. Küçük, zeytin renkli gözleri çapak tutmuştu. Yoldan tek tük insanlar geçiyor, yeni bir günün telâşını, umudunu yaşıyorlardı. Sis bastırdı, açıldı. Yükselen binalar, yer yer, güneşin ışıklarını kesiyor, sokağa alaca gölgeler düşürüyordu. Az sonra, yeniden yoğunlaşan sis, güneşin gözünü kör etti, ferini, ateşini söküp aldı. Fakat yine de, çıplak gözle ona bakmak zordu. Savran Ali, denedi bunu. Ellerini, şapkasının siperinin altına, alnına götürdü. Güneşe, öylece baktı. Zeytin renkli gözleri kamaştı. Kaşlarının altında, göz pınarlarına yakın bir yerde, bir ağırlık duydu. Güneş yeniden, temelli kapandı, kayboldu. Sisler, güneşi yuttu. Etraf seçilmez oldu. - Keşke! dedi Savran Ali. Bu sis, hiç dağılmasa! Her şeyi örtse, örtse! Kusurlar, işlenmiş günahlar görülmese!. Sokakta adım sesleri. İri, kımıldayan bir karaltı gel di, Savran Ali'nin önünde durdu. Bu, zeytin alım satımıyla uğraşan, kendi halinde bir tüccardı. Kırçıllaşmış saçlarını özenle tarar, her zaman mavilerini giyinir, ille de yeleğini unutmazdı. Her gün tıraş olur, fakat bıyıklarını fındık karasıyla boyardı. Selâm verdi, kirli masanın bir ucunu paylaştı. Besbelli, yüreğinin sıkıntısını anlatmak istiyor, derdine çare arıyordu. Teklifsiz: - Kuzum Savran, dedi, benim bir sıkıntım var. - Ne sıkıntısı? Söyle anlayalım. Ne derler? Derdini söylemeyen, derman bulamaz. - Sana güvenebilir miyim? - Elbette! Şüphen mi var? - Fakat bu, aramızda sır olarak kalacak. - Kalacak! Çaylar söylendi. Ayakçı, dumanı üstünde yükselip sisle şen bardakları masaya bıraktı. Yürüdü, döndü. Masanın kirin den mi utandı, nedir, omzundaki bezi çekip aldı. Masayı sildi. Tüccar Haydar, bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da Savran Ali'yi dikkatle kolluyor, hareketlerinden bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Öteden beri herkes bilir di ki, Savran'ın eli uzundu. Çok kere alaca, karışık işlerin altından çıkar, asla uslanmaz, hiç kimseden de utanmazdı. Çoluğa çocuğa karışmasına rağmen, etrafını toza dumana boğar, yakınlarını bile ısırırdı. Tüccar Haydar büyük taşların baskınında. Tüccar Haydar'ın derdi büyük: Bu sene, topladığı zeytinlerden, -ölçüde, kantarda dikkatli olmasına rağmen- asıl patrona devrederken zararlı çıkıyor. Zararı üç beş olsa, aldırmayacak. Ama kantarın topu bir kere kaçmasın. Hesap kitap derken, ölçüp biçerken bakıyor; zararı, binleri aşıyor. - Biliyorsun, dedi Haydar. Sizin handa zeytinlerimi depoluyorum. Kira mira da almıyorsunuz. Sizden memnunum. Ne var ki, zeytinlerim alınıyor mu, çalınıyor mu, bir türlü anlayamadım. Hana girip çıkanları birlikte gözetlesek. Savran Ali, kulak uçlarına kadar kızardı. Yüreği köz gibi yandı. Heyecanlandı. - Deme yahu? dedi. Acaba hangi kopuğun aklına gelir, handan zeytin almak? - Ben de onu arıyorum. - Bulamazsın! - Neden? - Hanın kapısı, bacası yok. Sağı solu delik, açık. Gireni, çıkanı çok. - Desene karanlığa kurşun sıkıyoruz? - Öyle gibi. Ama meraklanma, buluruz. Sen, sen ol, bana açtığın sırrını, bir başkasına deme. Kulağımız kirişte, bekleyelim. - Olur! Ayrıldılar. Tüccar Haydar, işyerine döndü. Yeni gelen zeytinlerin çekimiyle uğraştı. Besicilere yem tarttı. Fır sat buldukça, Savran Ali'yi kolladı. Savran Ali, o değilmiş gibi davranıyor, hiç oralı olmuyordu. Arada bir kızarıp bozarıyor, yine de pişkinliğinden kaybetmiyordu. Bazen sesleniyor: - Meraklanma ağam, buluruz! diyordu. Bu söz, Tüccar Haydar'ın yüreğine mıh olup çakılmıştı. Künde üstüne künde düşünüyor, nasıl etmeli de, çok yaklaştığı, artık hiç şüphesi kalmayan avını, ağına çekmeliydi. Akşama doğru işler yavaşladı. Tüccar Haydar, her zamanki gibi, aldığı zeytinleri han avlusundaki açık depoya boşalttırdı. Toplama küreğiyle konik yığınlar yaptırdı. Yığınları göz ucuyla ölçtü, biçti. Tam bu sırada, çocukça da olsa, aklına bir fikir düştü. Düşündüğünü yapmak için, karanlığın koyulaşmasını bekledi. Karanlık basınca, karşıya, yem dükkânına geçti. Telefonla karakolu aradı. Jandarma çavuşuna düşündüklerini anlattı. - Aman, dedi, yarın erken damlayın! Olmaz mı? Jandarma çavuşu, 'Olur!' demiş olmalı ki, Tüccar Haydar'ın yüzünde gülücükler uçuştu. Keyfi yerine geldi. Dükkânının kepenklerini indirdi, yarın olacaklardan emin, evinin yolunu tuttu. Sabahı, Savran Ali'yle karşılaştı. Han kahvesini kendisine mekân edinen, arandığında çok defa orada bulunan Savran Ali, Tüccar Haydar'ın yolunu bekliyordu. Yine, nereden düşürmüşse düşürmüş, iki çuval zeytini, açık deponun önüne yıkmıştı. Tüccar Haydar, zaman kazanmayı amaçladı. Henüz beklediklerinin ikincileri ortalıkta yoktu. Savran'a seslendi: - Daha, dedi, sabah çayımı içmedim. Öteki atıldı: - Birlikte içeriz! - Senden mi, benden mi? - Ne fark eder? Nasıl olsa her gün, küpünü dolduruyorsun. Yaradan, bizim gibilere acısın. - Sen de, ha? - Ne var bende? - Diyeceğim, akmasa da, damlamıyor mu? - Damlıyor. Damlıyor ya... Çaylarla birlikte, ikinciler de geldi. İki er, tam teçhizatlı, caddede göründü. Daha ileriden, jandarma çavuşu da geliyordu. Tüccar Haydar kalktı, depoya gitti. Arkası sıra, Savran Ali de yürüdü. Zeytin çuvalları çekildi. Boşaltılmak için ağızları çözüldü. Tüccar Haydar, Savran Ali'ye kol verdi. Kollaştılar, çuvalları döktüler. O da ne? Her zeytin tanesine yüzlerce susam yapışmış. Zeytini, susamdan ayırmak mümkün değil. Savran Ali, bir boşalan çuvaldaki zeytinlere, bir de yığındakilere baktı, rengi attı, sarardı. Kaçmaya davrandı, erler yolunu kesti. İlktir küçük, zeytin renkli gözleri buğulandı. Çavuş atıldı, onu sımsıkı yakaladı. Sordu: - Şikâyetçi misin, Haydar? - Elbette! - Alın, götürün! Çarşı Caddesi'nde insanlar, şaşkın, mütereddi, iki er arasında, elleri kelepçelenmiş Savran Ali'nin arkasından baktılar. Savran Ali, karakolun hayli yüksek merdivenlerini, dizbağları çözüle çözüle, güç belâ çıktı. Az sonra çavuşla birlikte, Tüccar Haydar da karakola gittiler. İş anlaşılmış, hırsız yakalanmıştı.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Bin Acı Çığlık * Oyhan Hasan BILDIRKİ
Dünyadaki bütün kahramanlar gibi, sonunda benim kahramanlarım da başkaldırdı. Hepsi bana ve zamana karşı meydan okuyarak, çizgiden dışarı çıktılar. Sanki söz birliği etmişçesine, herhangi bir hikâyemde, ünlü veya ünsüz, tanınmış ya da silik birer kahraman olmayı istemediklerini söylediler. "Batı'nın karnında, Avrupa'nın kucağında bir İslâm ülkesi Bosna. Çocuklarının gözyaşlarının kaçıncı yılına girdiğimizi, neredeyse unutacağız. Bütün haksızlıklarına rağmen savaş, daha acımasız bir şekilde sürüyor. Birleşmiş Milletler yaftalı bostan korkulukları da, Bosnalının boğazındaki ipin ucunu çekerken, tutarmış gibi davrandığı Sırp'ın kolunu gevşetiyor. Bu yolda ne dümenlere yatıyor?" Kafamda binlerce cırcır sesi. Gözlerim; birbirine girmiş, yer yer kenetlenmiş onlarca yeşilin tonlarında geziniyor. Kızarmış nar çiçeğinde, kabaran incirde, neşesini soyunan güllerde, benek benek beyazlarıyla yanıp sönen yaseminlerde, ara sıra esen yelin dal uçlarında bıraktığı hışırtılarda umut yok. Hava alabildiğine parlak. Duygularım pörsümüş. Üç beş kişi de olmasa, parkta in cin yok. Cırcırların sesi arttı. Nefes nefese, makamdan makama geçerek ötüşlerinin tonunu azalttılar. Kısa bir sessizlik. Ve sonra aynı tonda, aynı şekilde başlayan ve aynı yerde son bulan sesler. Arada bir tonunu arttıran, öfke kusan, hesap soran, çıkışan, sıkıştıran sesler. Rüzgârla birlikte kımıldayan, uzayıp kısalan gölgelerin arasında beliriveren, herhangi bir hikâyemden kopup gelen, yanı başımdaki boş iskemleye izinsiz, üstelik teklifsiz oturan bir kahramanım; - Neyi, niçin yazacaksın? dedi. Neden aramızdan birini, kendi duygu ve düşüncelerine göre yoğuracak, şekillendirecek, öylece ortalığa salacak, sonra da diğerlerinin yanına koyacaksın? Buna hakkın var mı? Onu duymazdan geldim. Yeniden parktaki kadife seslere daldım… "Anne!" diye çağıran bir sesle, rüyâdan gerçeğe döndüm. Ne mi, gördüm? Hiç! "Bosna, hür dünyanın ayıbıdır. Sevgilerin, umutların, insan haklarının, barışın, laikliğin, ahde vefânın, tarafgirliğin çamura düşürülüşünün hikâyesidir." Parktaki bütün çiçekler, sarmaşıklar, böcekler ve ağaçlar yaşama savaşındalar. Bahçıvanın makası, onlardan bazılarına bir disiplin vermiş olsa bile, birkaçı yine de başkaldırmış, diğerlerine göre uzamış, ışığa veya umuda koşmuş. Hangi umuda? Veya kaçıncı aldanışa? Hangi aldanışlara? Çayımın şekerini karıştırmaya başladım. Ham toprakla örtülü gezinti yolunda, sağa sola doğru durmaksızın koşuşan iri, siyah benekli, kırmızı karıncalara takıldım. Kendi kendime, kahramanıma vereceğim cevabı kuruyordum. Fakat neden bilmem, beynim ve yüreğim bomboş. Bir yerde, bir şeyde kopukluk var. Teller arasında gelgit yok. Karşıda bahçıvan, elindeki mendiliyle terini kuruluyor. Başından omzuna, arkaya itilen şapkasıyla oynuyor. Kahramanım masamın kenarını yumrukluyor. Öfke dolu, sıkıştırıyor: - Söyler misin bana, Ermeni kıskacındaki Azeri için ne yaptın? Somalililere derileri siyah diye mi arkanı döndün? Sırpların bire kadar tüketme kararında olduğu Bosnalılar için hangi ağıdı yaktın? Rusya'nın sıcak karnındaki Çeçenleri, hangi dağın ardında bıraktın? Ülkenin dört bir yanında kan, diz boyu yükselmişken, sen söyler misin ne yaptın? Doğuda kardeş kardeşi katlederken, "Kanları yerde kalmayacak!" demekten başka, hangi çabayı gösterdin? Yakınında, yanı başında da bin acı çığlık yükselirken, sen, hangi çığlıklara koştun? Kahramanımı, sadece dinledim. Karşılık vermek için de kendimi yokladım. Baktım, beynim ve yüreğim bomboş. Yaşadığım zamanı dondurdum. Rüyâdan, gerçeğe döndüm. Bir an için olsa da, kahramanımı unuttum. Bir umudun peşine takılabilir miyim diye, bütün parkı, köşe bucak taradım. Aynı tonda devam eden cırcır sesleri. Uzayıp kısalan gölgeler... Yer yer açılan, dal altlarında koyulaşan ışıklar. Kadife sesler. Sesler... Çıkıştım. - "Vah vah! Ne tadar da kötü." dediğinizi duyar gibiyim. Bana, bu kabullenişçi tavrıma dudak büktüğünüzü görüyorum. Peki, siz söyler misiniz? Beyni ve yüreği bomboş olan bir adamdan, ne beklersiniz? Tuttuğu dallar kurumuş, umudu körelmiş Azeri, Çeçen veya Boşnak için, bana söyler misiniz, siz, ne yaptınız? Sorular baskın… Sorular dağ dağ olmuş, tufanlarda. Yakan, sarsan, uyandırmaya çalışan sorular. - Siz ne yaptınız? Kahramanıma döndüm. Beni kınasın, hırpalasın istedim. Demokrasinin yüceldiği bir çağda, ayaklar altında sürünen, Sakaryalaşamadığı için çiğnenen insan haklarını düşündüm. Bahçıvan gitti. Sesler dineceğine, yükseldi. Günlük meselelerini konuşan kadife seslere, yer yer, iri, kart sesler karıştı. Yanımdaki masada askerler, fasulye muhabbetindeler. Halbuki benim kalemim, yazmaya ısınamadı. Daha doğrusu, verilebilecek karşılığın tereddütlerine yakalandı. Ah, bu tereddütler! İnsanı; apansızın sarıp kuşatan, bir şey olmanın veya yapmanın kararını geciktiren tereddütler. Yüreğim daralmaya başladı. Bin acı çığlık tufanları üstüme üstüme geldi. Bin acı çığlık tufanları… Bunaldım, tere battım. "Savaş nedeniyle ısınan koca dünya, sevimsizliğinin verdiği utançtan kurutulmak için olmalı, soğuyor. Savaşın olduğu yerlerdeki barış öncesi zaman, zamanların en çirkini. Görüyor, izliyorsunuz: Saraybosna'da, Grozni'de ölümün acımasız yüzü, bütün hızıyla, yanına fosfor bombalarını da alarak, kol geziyor. Her iki bölgede de, toplu soykırımlar yaşanıyor. Adına ne denirse densin, ne yakıştırılırsa yakıştırılsın, bu 20. Yüz-yıl, bana göre bir vahşet çağıdır. Ben insanlığımdan, bütün öğrendiklerimden, yakamı sımsıkı tutan çaresizliklerden utanır oldum. Düşünüyorum. Bu yaşadıklarımızdan sonra, eğiteceğimiz çocuklarımıza, kendi çağımızla ilgili hangi yaldızlı yalanları veya yanlışları, yüzümüz kızarmadan, vicdanımız sızlamadan, nasıl, ne şekilde anlatacağız? Barış diye bilinen nesnenin, ölüm tarlalarının çöplüğü olduğunu, onlara, dosdoğru söyleyebilecek miyiz? Kendimizi, tarafsız bir biçimde yargılayabilecek miyiz? Veya her zaman yaptığımız gibi kös dinlemekle yetinecek miyiz?" Cırcırlar da aynı ötüşlerde. Sonsuz bir koşudur tutturmuşlar, makamdan makama geçiyorlar. Toparlandım. - Peki, dedim kahramanıma da. Söyler misin, sen ne yapmayı düşünüyorsun? - Bir şey düşündüğüm yok. - Niçin? - Bakıyorum beni de, tuzağına çekmeye çalışıyorsun. Ben ne yapmayı düşünüyorum, ha? Yağma mı var? Tuzağına bu defa düşmeyeceğim. Hem başka kahraman mı yok? Git, onlardan birini yakala. Giydir, kuşat. Sal ortalığa. Ben, senin yazacağın hikâyede yokum. Tut ki beni görmedin, düşünmedin canım. Benim yüreğim hassas. Bin acı çığlıktan tekine bile dayanamam. Ben de balkondakiler gibi olmak, her şeye seyirci kalmak istiyorum. Siz, onca gerçekle burun buruna yaşayanlar, okun ucu can evinize değmeyince, sıra size gelene kadar, öyle yapmıyor musunuz? Beni sil, yok say! Son sözüyle birlikte kahramanım yerinden doğruldu, izin bile istemeden, geldiği gibi teklifsiz çekti gitti. Üzüldüm. Sonra yeniden parktaki kadife seslere daldım. Yüreğimdeki öfke sellerini durdurmaya çalıştım. Bir hayâlden başka birine yol aradım. Bütün kapılar kilitli. Domuzuna bir teki bile açık bırakılmamış. Her tarafımdan kuşatılmış olmanın çaresizliğini yaşıyorum. Uygar çağın dönemeçlerinde çırpınıyorum. Sevginin, dipsiz kuyulara gömüldüğü bir dünyada yaşamak zor. Tüfek icât olunca, sadece mertliğin bozulduğunu sanırdık. Meğer ne kadar safmışız? İnsanlık bitmiş, diz boyu çamura batmış, ölmüş. Kadife seslere, iri, kart, yalnızca emretmeyi seven sesler karışmış. Ortalık toz duman! Bütün yollar tutulmuş, umutlar Allah'a kalmış. Olsun varsın! Yılar, pusar, siner miyim hiç? Uygar çağın şerefinden ben de sorumluyum. "Rusların Çeçenistan çıkartması, tam bir fiyaskoya döndü. Boris Yeltsin, çağımızın Neron'u olma yolunda. Şimdi, hem içten, hem de dıştan sıkıştırılmaya başlandı. Bu sıkıştırmalar da, Yeltsin'i şaşkına çevirdi. İş, pazaryeri bombalamaya kadar ucuzladı. Silâhsız siviller, Grozni'yi düşürememenin öfkesini taşıyan Rus uçaklarının bombalarıyla katledildi. Buna rağmen, bütün Kafkas halkları, Çeçenlerin direnişine güç vermek, destek olmak için de Grozni'ye, sonsuz bir akındır başlattılar. Ruslar şaşkın! Ruslar panikte!" Derken, "Anne!" diye çağıran bir sesle, yeniden daldığım rüyâdan gerçeğe döndüm. Yanımda saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli, gülücüklerinde alaycı tonların sayısız parıltıları çakıp sönen başka bir kahraman var. O da bir hikâyemden kopup gelmiş. Gelişine sevinmedim desem, yalan olur. Umudun yüzlercesi yüreğimi kımıldattı. Cırcırların sesleri arttı. Nefes nefese, makamdan ma-kama geçerek, aynı ötüşlere başladılar. - Siz de, işte böylesiniz! dedi kahramanım. Her şeye de çanak tutuyorsunuz. Savaşçı mısınız, barışçı mısınız? Gerçekten anlamak zor. Umutlanma sakın. Diğeri gibi ben de, bu hikâyende yer almak istemiyorum. - Neden? - Neden olacak? Ben de, kendi payıma; inancı başka, yaşayışı daha başka olan insanları sevmem, sevemem. Uygar dünyada yarattığınız savaş alanlarında, onca analar gözyaşı döker, bebeler boynu bükük kalır, babalar katıldıkları cephelerden dönmezken, bir sözü ile kilitli kapıları açabilecekler ortaya çıkmazken, sizi nasıl sevebilirim? Ben, keskin nişancıları gördüm. Yanan, yıkılan şehirleri, acımasızca bombalanan pazaryerlerini de bilirim. Açlığı, arkasızlığı, bir dilim ekmek uğruna katlanılabilecek bütün çaresizlikleri yaşadım. Çirkeften yeni döndüm. Şimdi dinlenmek istiyorum. Buna ihtiyacım var. Bana bir yorgunluk kahvesi söyler misin? "Srebrenica düştü! Akılları mavi, turuncu hayâllerde olanlar, kına yaksın! On binlerce Bosnalı Müslüman, katledilme korkusunun telâşıyla yollara döküldü. Yollara düşürülen Srebrenicalı, kötü kaderine ağlıyor." Kahvelerimiz de geldi. Saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli kahramanım, tükenmez bir hasretle kahvesini yudumladı. - Onlar, dedi, bu zavallı insancıklar, namusları ve şerefleri için ölüyorlar. Düşmanları arkalı. Bitmez tükenmez savaş araçlarına sahipler. Öldürme makineleri gibi çalışıyorlar. Ölüm tarlalarında diledikleri gibi at koşturuyorlar. Bu tarafta siz, oturmuş keyif çatıyorsunuz. Kılınızı kıpırdattığınız yok. Yoksa siz de, uğrunuzda ölen, ölüm tarlalarında tükenen zavallıları gördükçe, zevkten dört köşe mi oluyorsunuz? - Yanılıyorsunuz! - Yanıldığım falan yok. Böyle olmasa, bir şeyler yapardınız. - Yapıyoruz ya... - Yetmez! Göstermelik kararlarla, yetkisiz askerlerle, bu öldürme makinelerini susturamazsınız. Lütfen, beni yok say! Beni unut! Hikâyende sıradan bir kahraman olmak istemiyorum. - Başrole çık! - Ben, haddimi bilirim. Ne oldum delisi de değilim. Ne olacağım endişesindeyim. Bırak yakamı. Geldiğim gibi gideyim. Yalnız şunu olsun, düşün: O zavallılar, kendi kimlikleri içinde hür yaşama hakkından yoksun mu bırakılmalılar? Hürriyetin güzelim şafağı, onların ülkesine de doğmayacak mı? Boyun eğip verilenle yetinecekler, başkalarının ipiyle tasmalanacaklar mı? Neticede alınlarında taşıyacakları kara lekeyi kuşaktan kuşağa aktaracaklar mı? - Hiç sanmam! - Öyleyse, niye duruyorsunuz? Ne zaman uyanacak, onlara yardıma koşacaksınız? Dünya ile birlikte hareket, onların hiçbir derdine merhem olamaz. Aslında bu bir saçmalık değil mi? - Nasıl? - Görüyorsunuz. Dünya ile birlikte hareket edenler, öldürme makinelerinin arkasında saf tutmuş. Ölüm tarlalarında boy boy açan gelincikler, onların umurunda mı? - Değil mi? - Ay, şimdi patlayacağım! Bunu anlamak için kör veya sağır olmak lâzım. Görüyorum; sen de mankurtlaşmışsın. Bakar kör, işitir duymazsın. Ben, sizin gibilere katlanamam. İstersen, içtiğim kahvenin parasını da vereyim. Bak işte, buraya bırakıyorum. "Şeyh Şamil'in ülkesinde Rus tankları. Gecenin ilerleyen saatlerini fırsat bilip, boş buldukları gediklerden bu ülkeye sızmaya çalışıyorlar. Barış sözüyle yatıp kalkıp, yalnızca geviş getirenler, suskun! Vaziyet almak için, her hâlde kuvvetlinin ortaya çıkmasını bekliyorlar. Taraflardan biri, diğerini boğmaya, yok edip tüketmeye kalkıştığında, seslerini yükseltecekler, insanlık adına dillendirdikleri unutulmaz şarkılarını tekrarlayacaklar. O kadar. Yalnız, görünen o ki Çeçenistan, hedeflediği yolda, yedisinden yetmişine, oğlundan kızına, kadınından erkeğine, unutulmaz Şeyh Şamil'in körüklediği cesaretleriyle, korkusuz ilerliyor. Çeçenlerin gittikleri yol, doğru yoldur. Kafkaslar'ın kartalları, İslâm'ın yiğit silâhşorları, dün olduğu gibi, bugün de Rus tanklarının paletlerini çözeceklerdir." Omzundan çantasını indirdi. Para çıkarmaya davrandı. Açılan çantadan bir çift muhabbet kuşu fırladı gitti. Muhabbet kuşları ürkek. Üstelik de yorgun olmalılar. Bahçıvanın disipline soktuğu çiçeklerden baş kaldıranına kondular. Kurtuluşun sevinciyle, kim bilir hangi umuttan hangisine yol bulmak için olmalı, cırcırların ötüşlerine katıldılar. Kanat çırptılar, uçtular, uçtular. Bin acı çığlık ağıdına başladılar. Onların peşi sıra koştum. Bütün kilitli kapıları zorladım, tek-meledim. Paslı kilitlerde bir gevşeme izi yok. Saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli kahramanımı unuttum. Yoksa o mu beni terk etti? Bunu şimdi kestiremiyorum. İkincisi daha ağır basıyor. Koştukça açıldım. Muhabbet kuşlarının uçuşu, yıllarca sürdü. Bunu çok iyi biliyorum. Ben de yıllarca koştum. Gün bitti, yol tükendi, gece başladı. Hem Azeriler, hem Çeçenler, hem de Boşnaklar, yol çatağına geldiler. Duraladılar, duraksadılar. Yeni umutlara soyunuyorlar. Ben, kendime yanıyorum. Hâlâ aradığım kahramanımı bulamadım. Bin acı çığlığın ıstırabı, yakamı bırakmıyor. Yüreğime bu ıstırabın ağırlığı çöreklendi. Neye yanacağıma, kime kızacağıma, yarınlara hangi hikâyemi göndereceğime karar veremedim. Yüreğimde bir sancı, bir sancı. Kulaklarımda bin acı çığlık! Aklım, hesaplaşmanın arifesinde. Fakat kiminle, nasıl? Kestirmek, karar vermek güç. Bu defa sancılardan kurtulmak, bin acı çığlığı unutmak, biraz da gecenin şiirini yakalamak için, balkona çıktım. Şehir uykuda. Ovaya doğru uzanıyor. Sokak lâmbaları fersiz, ölgün. Ovanın bittiği yerde, belli belirsiz karanlık dağlar yükseliyor. Orada, koyu karanlıkta soluk turuncu bir fırça darbesi. İşte, ay bu! Dokunsanız tutacaksınız. Fakat o kadar yakın, o kadar uzak ki, anlatmak zor. Minarelerde sabah ezanları okunuyor. Sancılarım diner gibi oldu, kendime geldim, döndüm. Bu dönüşle birlikte, pazaryerinde onu gördüm. Acınacak bir durumdaydı. Daha ömrünün en körpe çağındayken, bir çift koltuk değneğinin yardımına mecbur edilmişti. Sarışın, mavi gözlüydü. Gökyüzüne, ufkun en uzak noktasına bakıyordu. Gökyüzü, bu sonsuz fakat umut dolu bakışlardan utanmışçasına, maviliğinden soyunup griye dönüyordu. Belki de bu renk değiştirmenin temelinde, insanın insana yaptığı sayısız kötülüklerin ayıbı yatıyordu. Pazaryerinde koşuşan telâşlı insanların sayısı oldukça az. Ötelerden, kim bilir hangi canları yakan, yıkan top sesleri geliyor. Bazı çatılardan dumanlar yükseliyor. Koyu dumanlar bir yerlerden imdat bekler gibi, sahipsiz. Yanan yanıyor, yıkılan olduğu yerde kalıyor. Güzelim şehir, bir yaşlı adamın suratına dönmüş, sivilcelenmiş. Bütün pencerelerdeki gölgeler de ürkek. Sirenlere bastıran ambulansların hareketlerinden anlam çıkarmaya uğraşıyorlar. Pazaryeri soluk soluğa. Bin acı çığlıktan bazıları dorukta. Az sayıdaki insan, kaçar gibi koşuyor. Şimdi eve dönmek, dönebilmek onlar için en büyük bayram olmalı. Sirenlerin sesleri çoğaldı. Araçların homurtuları yakınlaştı. Keskin nişancılar atışa başladılar. Dönme umuduyla koşuşanlardan birkaçı, oldukları yere kapaklandılar. Kan lekecikleri büyüdü, genişledi. Her şeye rağmen, vurulanlara yardıma gelenler oldu. Hayat, bütün şiddetiyle devam ediyor. İrfan, kılını bile kıpırdatmadı. Sanki o, bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Siren ve mermi seslerine, bağırıp çağırmalara tınmıyordu. Hatta koltuk değneklerine kuvvetle abanıyor, biraz da-ha yükseliyor, en uzak noktaya sıkıca bakıyor. Besbelli, gökyüzünün bu uç noktasından sökün edecek umutlarının şafağını gözlüyordu. O, korkusuz bir yürek taşıyordu. Korkunun askerleri, İrfan'a vız geliyordu. Böylece saatlerce dimdik durdu. Siren sesleri azaldı, mermi sesleri kesildi. Vurulanlar toplandı. Meydandan el ayak çekildi. Ansızın bastıran karanlığa bile aldırmayan İrfan, istifini bozmadı. Kara gece perdelerini kapattıkça, pazaryerinin son hakimi karaltılaştı, sonra sonra seçilmez oldu. "Bekleyelim: Birleşmiş Milletler toplansın, anlı şanlı görüşmelerden birini daha başlatsın. Bu görüşmeler sonucunda, vetoculardan biri devreye girsin ki, bütün destek yolları kesilen Bosnalı da, sipsivri, tek başına ortalık yerlerde hedef tahtası olsun. Toplantıdan, Bosna'daki barış gücü birliklerinin geri çekilmesi yönünde karar çıksın. Bu kararla birlikte, Sırp'ın kabaran iştahına bir parmak daha bal çalınsın." Anlattılar, dinledim. Mavi gözlü İrfan, Saraybosna'nın dış mahallelerinden birinde yaşıyormuş. Komşularının arasında, dostluklarını peynir ekmek gibi bölüştükleri Sırplar da varmış. Savaş, dostluklara kan doğramış. Tatlı günler acılaşmış. İrfan'ın muhabbet kuşları bile durumu sezmiş olmalı, ötüşlerini de, huylarını da değiştirmişler. Cilveyi nazı bir yana bırakmışlar. Babası cepheye gitmiş, dönmemiş. Muhabbet kuşları ona, sevgisine doyamadığı babasının hatırasıymış. Ablasını kirletmişler. Zavallı kız, utancının acısına katlanamamış. Canlarını geride bırakıp gitmiş. Anacığı, sır olmuş. Öldü diyenler olduğu gibi, cepheye gidip eşinin öcünü almak için savaştığını söyleyenler de çıktı. İrfan, ilk günlerin acemiliğinden olacak, keskin nişancılardan nasibini almış, koltuk değneklerine mecbur bırakılmış. Mutluluk şarkılarının hasret türkülerine döndüğü evlerini, küçük ama yine de sıcak görünen yuvalarını terk etmemiş. Alıcısı, meraklısı çıkar umuduyla muhabbet kuşlarını, zaman zaman pazara da çıkarmış. Umutla beklemiş, kahırla dönmüş. Bin acı çığlık tufanlarına uğramış. Zamanından çok önce olgunlaşmış. Ah, bir de ülkesi için bir şeyler yapabilse!.. Bu umutla tasarlamış, düşünmüş, kurmuş. Umuttan umuda sonsuz koşulara başlamış. Sonunda, bu yol da çaredir düşüncesine kapılmış. Muhabbet kuşlarının olduğu bölüme geçmiş. Kutulardaki yumurtaları almış, atmış. Palazları zorlayıp uçar hale getirmiş. Muhabbet kuşları telâşta. Muhabbet kuşları ürkek. İrfan, onları yatıştırmak için dil döküyor: - Böylesi daha iyi olacak. Savaşın getirdiği yoksulluğu benim gibi siz de yaşıyorsunuz. Benim ekmeğim de lokmalaştı. Sizin yemleriniz de öyle. Gittikçe azalttığımın farkındasınız. Muhabbet kuşları, İrfan'ı anladılar mı ne, eski, canlı ötüşlerine döndüler. Cıvıl cıvıllar. İrfan, bütün yemlikleri son defa, fakat bolca doldurdu. Sulukları temizledi, sularını tazeledi. Salmalardaki tünekleri sökecekti, vazgeçti. Kuşlarıyla biraz daha birlikte olmak için, her yeri temizledi, silip süpürdü. - Bu içinde yaşadıklarımızı, dedi, ulaştığınız yerlere götürünüz. Bizim sıkıntılarımızı, acılarımızı, kimsesizliğimizi, her şeye ihtiyacımızın giderek arttığını, kökü toprakta kalmış çınarlara döndürülmek istendiğimizi herkese, ama herkese anlatınız. Belki de bir dost, çığlıklarımızı duyar da bizi anlar, arar. Başkalarına da anlatır. Arka çıkar, yardıma koşar. Muhabbet kuşlarından Pamuk geldi, omzuna kondu. Durmadı başına çıktı. Sarı saçlarının arasında gezindi. Kulağının arkasına geçti. Ensesinden yüzüne indi. Gagasıyla İrfan'ın dudaklarına dokundu. - Beni anladın mı Pamuk? Asıl umudum sende. Çağrılarımızı dünyanın bütün köşelerine kadar taşıyınız. Öncü ol, diğerlerine yol göster, e mi? Muhabbet kuşu Pamuk'un gözlerinde gülücükler. İrfan durmadı, avuçlarının arasına alıp okşadığı Pamuk'un ayaklarındaki halkalara daha önceden hazırladığı çağrı pusulalarından önemlicelerinden ikisini yerleştirdi. Halkalı olan diğer muhabbet kuşlarıyla da tek tek ilgilendi. Muhabbet kuşları, cıvıl cıvıl. Muhabbet kuşları, göreve hazır. Aldıkları çağrıları taşıyacaklar. İrfan, koltuk değneklerinin yardımıyla, çıkış kapısının tırkısına bastı. Kapı, ardına kadar açıldı. Dışarıda güzel bir gün var. Fakat muhabbet kuşlarında hareket yok. Bozulan tüneklerden ilkini, sonrakiler izledi. İrfan'ın bağrında taşlar. Gözlerinde kan kesilmiş yaşlar. Muhabbet kuşları yolculuğa hazır. - Önce sen Pamuk! Haydi, fırla! Komutu alan ve koltuk değneklerinden tekiyle de ürkütülen muhabbet kuşları, yuvadan ayrılmanın hüznünü duya duya, açık kapıdan gökyüzüne doğru uçtular. Sonsuz bir koşuya başladılar. Bin acı çığlığı her yana taşımak, götürüp ulaştırmak amacıyla havalandılar, havalandılar. Saraybosna'nın dış mahallesinde, sarışın, mavi gözlü İrfan, artık yapayalnız kaldı. Muhabbet kuşlarının cıvıltıları kesildi. Fakat İrfan'ın umutları kanatlandı, kabardı. Er geç, çağrılarına karşılık gelecekti. Eninde sonunda cıvıl cıvıl muhabbet kuşları, yuvalarına döneceklerdi. İşte şimdi İrfan'ı, bu umutlar ayakta tutuyordu. İşte şimdi İrfan, bu umutla, istifini bozmadan, mermi seslerine aldırmadan, korkusuz, dipdiri, dimdik, bıkıp usanmadan gökyüzünün en uç noktasına bakıyordu. Biliyordu ki umutlarının şafağı sökünce, Bosna kurtulacaktı. Bu umut içinde günler haftaları, ayları kovaladı. Pazaryerinin gediklisi İrfan, aynı yerde, aynı saatlerde, en uç noktaya baktı. Muhabbet kuşları, umuda doğru uçuyor. Ömrünün en körpe çağında olgunlaşan İrfan, bıkıp usanmıyor, hiçbir şeyden yılmıyor. İstiklâl güneşi, bir gün gelecek onun ülkesinde de doğacak. Hürriyet ateşi, bütün bacaları saracak. Ağıtlar yerini, şen, şakrak türkülere bırakacak. Hem İgman Dağları'na, hem de Kafkas Dağları'na barışın sımsıcak eli değecek. Umutlar yeşerdikçe, acılar tükenecek. Muhabbet kuşları sonsuz uçuştalar! Pazaryerinde İrfan, gökyüzünün en uç noktasına bakıyor. Zaman zaman koltuk değneklerine abanıyor. Ufku yutmak istermiş gibi yükseliyor, yükseliyor… Yüreğinde kımıl kımıl duygular. Yüreğinde bir sıcaklık. Yüreğinde bir hoşluk. Sanki bugün, işte şimdi, sonsuz yolculuğa uğurlanan muhabbet kuşları dönecekler. Pazaryerinde sesler çoğaldı. Sirenlerin sesleri sıklaştı. Keskin nişancılar, mermi yağdırmaya başladılar. Ambulansların homurtuları, daha yakından duyulur oldu. İrfan, yine aldırmadı. Olan bitenleri de zaten kanıksamıştı. Yükseğe, daha yükseğe uzanıp da bakabilmek için toparlandı. Tekrar koltuk değneklerine abandı. Bütün gökyüzünü yutmak, küçücük beynine sığdırmak, okumak istiyordu Keskin nişancılar mermi yağdırıyor. Ambulanslar siren sirene, yarışıyorlar. Bağırıp çağırmalar, yakınmalar dövünmeler. Koşan, yılan, sinen, pusan insanlar. Keskin nişancılar! Son hareketine hazırlanan İrfan, bu defa beceremedi. Çünkü keskin nişancılar, bırakmadılar. Hedefine mıhlanan kurşunlardan birkaçı, İrfan'ı, Saraybosna'nın bu korkusuz yavrusunu kalbura çevirdiler. Önce koltuk değnekleri yerinden oynadı. İrfan sendeledi, tutunacak dal aradı. Sonra, pazaryerinin ortacığına yığıldı kaldı. Sarılı yeşilli iki muhabbet kuşu, göğün en uç noktasından sökün etti, geldi. Vurulmuştular. Döne döne, güçlükle uçuşlarını tamamladılar. İrfan'ın koynuna girmek isterlermiş gibi, yüreğinin üzerine uzandılar. İşte hepsi, bu! Beynimde kahramanlarımın resmîgeçidi başladı. Aralarında geç bulduğum, erken yitirdiğim İrfan da var. Yürüdüler, yürüdüler! "Hırvatlar taarruzda. Sırplar kaçıyor. Çeçenistan'da silâhlar susmuyor. Şamil Basayev, gerekirse yeni baskınlara çıkabileceklerini belirtiyor. Balkondakiler sefada." İşte şimdi, siz de öyle, benim gibi yapın… Koltuğunuzdan doğrulup, pencerenizi açın. Var gücünüzle: "Kanları yerde kalmayacak!" diye bağırın. Bağırın, bağırın. Açılırsınız! Ağla yüreğim, ağla!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Doğa bize bu güzellikleri gezip görelim diye bahşetmiştir. Bütçemizi sarsmadan gezelim.
HASAN BOĞULDU PINARBAŞI CUNDA AYVALIK GÜNLÜK KÜLTÜR TURLARIMIZ İÇİN ARAYIN
Günlük EDREMİT Hasanboğuldu, Pınarbaşı, Cunda, AYVALIK Turları
Sabah 07:30 İzmir’den hareket edip 10:00 da Ayvalık ÖZGÜN ZEYTİNCİLİK işletmelerinde sabah çayı ile zeytin, zeytinyağı kahvaltısı; zeytin ve yan ürünleri ile ilgili kültür etkinlikleri, anlatımları 10:30 hareket edilecek olup 11:00 Edremit HASAN BOĞULDU şelalesine varış 30 dakika şelale tanıtım gezisinin ardından serbest dinlenme 12:00 hareket AĞLAYAN ŞELALE çadır kamping piknik alanına varış öğlen yemeği (Alabalık, Oğlak fırın, tavuk veya ızgara köfte salata yerli meşrubat) dinlenme 13:30 PINARBAŞI şelale piknik alanına hareket serbest gezi dinlenme 14:00 Ayvalık’a hareket Ayvalık girişinde cennet tepesinden AYVALIK’ A bakış; ardından CUNDA (Ali bey adası) sahilde ve çarşıda serbest gezi 17:00 Ayvalık’a varış sahilde akşam keyif çayı ile birlikte AYVALIK TOSTU ziyafeti 18:30 Şeytan sofrasına hareket günbatımı ve doğa harikalarının izlenimi 19:30 İZMİR’E dönüş için hareket.
(Not: planlanan saatlerde tur durumuna göre ufak sapmalar olabilir)
KİŞİBAŞI TUR ÜCRETİ .. 50,00 YTL
15 Kişilik guruplara % 05 indirim
25 Kişilik guruplara % 08 indirim
45 Kişilik guruplara % 14 indirim
0-4 Yaş çocuklar ücretsiz ve yemeklidir.
İRTİBAT TEL :(0232) 463 48 68
G e z i c i E k i p T e l e f o n l a r ı :
0 544 467 22 22 - 0 555 831 87 87
0 539 643 24 24 - 0 536 466 55 11
Mail : martitur@msn.com – marti.tur@hotmail.com
h t t p : / / m a r t i t u r . b l o g c u . c o m
h t t p : / / 3 5 t u r 3 5 . b l o g c u . c o m
2008 TURLARIMIZ 5 NİSANDA BAŞLADI İlk turumuz %30 indirimliydi.KAÇIRDINIZ
Kaçak * Oyhan Hasan BILDIRKİ
Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek... Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi? Ya, korku dolu günler? Orta yaşlı adam, alnında biriken terleri, elinin ayasıyla kuruladı. Telâşla ceplerini yokladı. İç cebindeki yarı ıslanmış sigara paketini buldu. Tuttu, bir sigara yaktı. Yanındaki inzibat erine baktı. Yarı uykudaydı. - Hışt, hemşerim! dedi. Yakar mısın? İnzibat eri, elleriyle gözlerini ovuşturdu. Kendisine uzatılan sigarayı aldı, yaktı. Duman kokusu, ortalığı sardı. Esneyip uyananlar oldu. Aksırıklar, öksürükler, çoğalan seslere karıştı. Orta yaşlı adam, sigarasını söndürdü. Uyuyormuş gibi yaptı. Gözlerini hafifçe yumdu. Düşündü. Daha dün, kurşun gibi ağır bir korku, yüreğini eziyordu. Dolaşık çilesi, yollarını düğümlemişti. Bütün kapıları acabalarla çalıyor, erim erim eriyordu. Çiçeği burnunda bir delikanlıydı. Henüz yeni evlenmiş, karısı ilk çocuğuna hamileyken, asker ocağının yolunu tutmuştu. Görenlerin gözünde, bir içim suydu karısı. Köyde, bütün delikanlıların gözü ondaydı. Veli, çok güzel kaval çalardı. Fadime, kavalın bu yakıcı sesine mi vurgundu, ne? Kaç görücüyü geri çevirmiş, babasının güzel hatırı için bile, hiçbirisine olur dememişti. Sonunda Veli’nin dünürcülerine açıldı kapıları. Düğün dernek derken, birbirlerinin oldular. Koyunları ağıla birlikte sürdüler, sütü sağdılar, maya tuttular. Bir ilkbahar gününde, şeftalilerin domur domur çiçeğe durduğu bir günün gecesinde, Veli’yi de odaya çağırdılar. Muhtar, şubeden gelen kağıtları imzalattı. - Yarın yolcusun, aslanım! dedi. - Yarın mı? diyebildi Veli. - He, ya! - Yarın ha? Gece; bir perde gibi indi, açıldı. Veli, Fadime’sini anasına ısmarladı, helâlleşti. Diyarbakır yolunu tuttu. Acemilik derken, usta asker oldu. - Askerlik gibisi yok, diye düşündü. Kısa zamanda okuma yazma bile öğrendim. Ne kaldı şurada? Ah, bir de doğacak çocuğum oğlan olsa! Bizdeki beyliğe diyecek mi olur? Talimden döndükleri bir günde, akasyaların gölgesine, birbirlerine sırt vermiş bir şekilde, üç beş asker oturmuştu. Aralarında Veli de vardı. İleriden, onbaşının; “Posta!” diye seslendiğini duydular. Herkes, sese doğru koştu. Veli, ürkek, umutsuz, onbaşıya yaklaştı. Onunla göz göze geldi. Onbaşı bir baktı, durakladı. Bir mektubu, küçük parmağının arasına aldı, sakladı. Veli, böylesine bir davranışa hiçbir anlam veremedi. Omuzlarını çekti. Geriye döndü. Akasya gölgesine gitti. Kendilerine mektup gelenleri kıskandı. Karavana borusu çaldı. Askerler, yemekhaneye doluştu. Veli’de bir durgunluk var. İsteksiz, arkadaşlarına yemeklerini dağıttı. Birlikte yapılan yemek duasından sonra, lokâle indi. Tam giriş kapısında, omzuna dokunan eli, silkip attı. Baktı, posta onbaşısıydı. Toparlandı. Onbaşı; - Ne o, hemşerim? dedi. Görüyorum, canın bir şeye sıkılıyor. Öfke, burnundan akıyor. Veli, sorulana karşılık vermedi. Lokâlin seyrek, ayak altı olmayan bir köşesine çekildiler. - Çayları söyle, bakalım! dedi onbaşı. Çaylar ısmarlandı. İçtiler. Onbaşının kıpış gözlerinde, oynadığı oyunun zevkini çıkaran bir gülümseyiş vardı. Veli, televizyondaki sese kulak kesildi. O ses, sanki Veli’nin yüreğini okuyor, onun anlatamadıklarını dile getiriyordu: “Bugün posta günüdür, canım sıkılır.” - Üzülme be, Veli! - Üzüldüğüm yok, onbaşım. - Hadi, hadi! Gözün aydın! Bak, mektubun var. Veli, onbaşının uzattığı mektubu alınca, yerinde duramaz oldu. Kalktı, izin istedi. - Anlamıştım, dedi. Fakat... Sözün gerisini getirmeden çıktı. Heyecandan, kalbi küt küt atıyordu. Zarfın üzerindeki yazı, tanıdık, o her zamanki yazı değildi. Değişmişti. Kör kör yanan bir ışığın altında, elleri titreye titreye, zarfı açtı. Okumaya başladı. Okudukça, yandı yandı. Tel örgülerin dışından, vızır vızır arabalar geçiyordu. Veli, ayın halesine baktı. Ne kadar saf, temizdi. Turuncu hale, mavimsi ışıklar saçıyor, oynayışlar, kımıldanışlarla gecenin sonsuzluğuna karışıyordu. Arabalar kâh gurbet taşıyor, kâh gurbete doğru yol alıyordu. Nöbet yerinde Veli’nin ayak sesleri: “Rap, rap!” Veli yürüdükçe, düşündü. Düşündükçe, duygularının seline kaptırdı kendisini. Karar verecek gibi oluyor, hemen vazgeçiyordu. Ölçtü, biçti, gördü. - Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal! dedi kendi kendine. Dilinin ucundan, ansızın dökülüveren bu sözlerinden utandı. Ötesine, berisine baktı. Bir duyan, işiten var mı diye. Az sonra, yeniden kurmaya başladı. Duygularının çağıl çağıl çağladığını gördü. Boşa koydu, dolmadı. Doluya koydu, almadı. Ağır geçen zamandan bıkıp usandı. Saatine baktı. Nöbet zamanı doluyordu. Beynindeki bütün kurtlar uyandı. Beyninin en ucunda bir yerde, bir ışık çakıp söndü. Kararını vermişti. Tüfeğini, nöbetçi kulübesine bıraktı. Tel örgüye doğru yürüdü. Yürüdükçe düşündü: - Demek, bir tanemi, karımı kirletmişler, ha? dedi. Çocuğum da düşmüş. Ne kötü? Omuzlarında bir ağırlık, alnında vıcık vıcık terler... Ay, sanki yere doğru eğilmiş, birilerini yakalamak ister gibiydi. Hafif rüzgâr çıkmış, yüreği köz köz yanan Veli’yi, biraz olsun rahatlatmıştı. Fakat bu geçici rahatlık, nice zorluklara gebeydi. Veli, duygularının selinin akınınca gidiyordu. Tel örgüden atladı. İlk gelen arabayı, durdurdu. Soluk soluğa bindi. Geçti, gitti. Bir uzun yolun keskin dönemeçleri arasında kayboldu. Güm güm dövülen kapının arkasındaki yaşlıca bir kadın sesi; - Gecenin bu saatinde, acaba kim ola, bu deli? diyor, telâşla kısık lâmba ışığını açmaya uğraşıyordu. Veli, gıcırdayarak açılan kapıdan içeri daldı. Az kaldı, ihtiyar ana, elindeki lâmbayı düşürecekti. Karşısında, vakitsiz gelen oğlunu görüverince, besbelli şaşırmış, pirelenmişti. - Veli’m, aslanım, hayrola? dedi. - Hayır, be ana. Yalnız korkmuş, ürkmüş gibisin. Beni gördüğüne sevinmedin mi? - Sevinmez olur muyum? Fakat böyle apansız gelişin, nice yıllık hasret? Şaşırdım oğul! Bak, hâlâ seni ayakta bekletiyorum. Geç hele, şöyle buyur! İhtiyarlık mı desem, kocalık mı desem... Ne desem, bilmem! Ara sıra elim ayağıma dolaşıveriyor. Veli, çöktüğü yer minderinden, konuşan, fakat bir türlü asıl konuya giremeyen anasını dinliyordu. Dışarda köpek ulumaları, gecenin koyu sessizliğini yırtar gibiydi. Oda sessiz, ıssızlaşmıştı. Fadime, ortalıkta görünmüyordu. Bu odada, onunla az mı konuşmuşlar, pembe hayâller kurmuşlardı? Çocukları, kendileri gibi kara yazılı olmayacaktı. Onları okutacaklar, her zorluğa katlanacak, gerekirse ayaklarının altına yol olup serileceklerdi. Ama şimdi? Ya şimdi? Şimdi, odada derin bir sessizlik var. Köpek ulumaları da duyulmaz oldu. Besbelli sabaha oluyor. İşte uzaklardan, çok uzaklardan, şöyle böyle duyulan bir horoz sesi. Konu-komşu pencerelerinde netleşiveren ışıklar. Ortalığa düşen insan, hayvan sesleri. İhtiyar ana, derin bir “oh” çektikten sonra; - Ya, işte böyle oğul! dedi. Artık, gerisini sen bilirsin. El içine çıkamaz oldum ben. Seninkileri en son, İzmir yanında görmüşler. Veli, kalktı, sivillerini giyindi. Sandık odasına geçti. Bir zaman orada eğlendi. Güneş, kızıl ışıklarını ufka yeni yeni salarken, anasından helâllik diledi, varıp çıktı. İhtiyar ana, gözlerinde iki damla yaş, açık kapıyı kapattı, içeriye, günlük dertleriyle uğraşmaya çekildi. Köyodası’nın önünde, bir tesbih ağacının yer yer gün ışığıyla delinen gölgesinin altında oturan ihtiyarlardan biri; - Baksana, dedi muhtara. Kasım Ağa fena vurulmuş. Yatıyormuş. Bir başkası; - Veli yapmıştır, diyorlar. Sözüm ona, görenler varmış. - Günahını almayalım garibin, dedi muhtar. İçenlere, birer sigara dağıttı. Sustular. İleriden, köy girişinde, tozu dumana katarak gelen jandarma jeep’ini gördüler. Muhtar doğruldu, odayı açtı. Döndü. Gelenleri karşıladı. Kasaba doktorunu görünce, sitem etmeden yapamadı. - Başka türlü geleceğiniz yoktu, değil mi beyim? dedi. Kasaba doktoru öksürüp, aksırdı. Muhtarı duymazdan geldi. Başçavuş; - Dur hele, muhtar! dedi. Vukuata bakalım. Sonra doktor beye çıkışırsın. Muhtar, köy bekçisi ve kasabadan gelenler, birkaç yaşlı, Kasım Ağa’nın evine gittiler. Sorup dinlediler. Yazıp çizdiler. Kasım Ağa; - Kendisini göremedim. Lâkin sesi, Fadime’nin Veli’sinin sesine benziyordu. O olabilir, dedi. Başçavuş, muhtardan Veli’nin künyesini aldı. Kasabaya dönerken sıkı sıkı tembihledi. - Çevreye göz kulak ol, muhtar! Öğleye yakın Kasım Ağa, ağırlaştı. Gelip gideni tanıyamaz oldu. Akşama doğru köy camisinin minaresine yeni takılan hoparlörden, bir selâ sesi duyuldu. İş çabuk anlaşılmış, Veli’nin asker ocağından kaçışı, Kasım Ağa’yı vuruşu, bütün çevrede dal budak salmıştı. Aradan hayli zaman geçti. Veli, bir daha köye dönmedi. Ama Fadime, arkasında iki yavrusu ile köye geri çıkageldi. Çökmüş, bitmiş, saçlarına aklar düşmüş, dillere destan olan güzelliğinden eser kalmamıştı. Önceleri, “dikkat, tehlikelidir” diye bütün yurtta aranan Veli, şimdilerde aranmaz, kendisinden söz edilmez olmuştu. Köyü ile olan her türlü bağını kesip atmış, boğaz tokluğuna, o kapı senin, bu kapı benim diye, tozup koşar olmuştu. Başkaları onun sırtından küplerini doldurdular. Doymak bilmeyen bir açıkgöz, yanaşmalarından birini, Veli’nin koynuna soktu. Bu yasak evlilikten, iki oğlu doğdu. Onlar da babalarının yanında, açıkgöz ağanın kapısında karakullukçu oldular. Veli, boş yere, faydasız yere, yandıkça yandı.Oğullarının kaderini değiştirmesi imkânsızdı. Onlara kimlik kartı bile çıkaramamış, büyüğünün okul çağının geçmesine göz yummuştu. Avluda, civcivlerini korumaya çalışan tavuğu seyretti. - Sende erkekliğin zerresi kalmamış, be Veli! diye söylendi. Sen, bu hâllere düşecek adam mıydın? Hani okumuş çocukların olacaktı? Hani, başın yukarda, alnın açık dolaşacaktın? El içine karışıp, adam sırasına girecektin? Şimdi niye, böyle köşebucak insanlardan kaçışın? Haberleri bile dinlemez oldun. Arananlar listesinde adın çıkacak diye, ödün kopuyor, ödün! Şu anaç tavuktaki cesarete bile sahip değilsin. Veli, kendi kendisiyle kuşluk vaktine kadar konuştu. Ölçtü, biçti. Karar verdi. Oğullarını öpüp kokladı. Balıkesir’e indi. Şehrin kalabalığına çıkmak, onu, bir tuhaf hâle soktu. Her duyduğu ses, yüreğini hoplatır oldu. Sıkıntılarını, çektiklerini unutmak için, uzun uzun vitrinleri seyretti.- Dünya varmış be, diye düşündü. Yaşamak, ne kadar güzelmiş! Akşam güneşi, vitrin camlarına vuruyor, alev alev yanan camlar, arkalarındaki eşyaları daha da güzelleştiriyordu. Yavaş yavaş, el ayak çekiliyor, caddeler tenhalaşıyordu. Askerle dolu bir cemse, caddenin başına yanaştı, durdu. Birer ikişer askerler inerek, nöbet yerlerini almaya başladılar. Veli, gözlerini vitrinden ayırmaksızın, onların her hareketini kolladı. İlktir askerden kaçtığına yandı, hayıflandı. Askerî cemse hareket etti. Veli’nin yüreciğinde bin bir soru, düğümlendikçe düğümlendi. Köşe başına yeni gelen nöbetçi er, sağa sola baktı. Veli’yi gördü. Ona doğru yöneldi. Veli, yaklaşan tehlikeyi sezdi. Oradan hızla uzaklaşmayı düşündü. Fakat, adım atacak gücü, nedense kendisinde göremedi. Sanki ayakları, olduğu yere, mıh gibi çakılıp kalmıştı. Soğuk soğuk terlediğini anladı, bunaldı. Talimli adım sesleri kendisine yaklaştı. Buyuran bir ses; - Hışt, hemşerim! dedi. Veli, sese döndü. Zor anlaşılır bir şekilde; - Ne var? diyebildi. Beriki; - Kimliğin yanında mı? diye sordu. - Ne kimliği? - Anlayacağın, kafa kağıdı... - Yok! - Yok mu? Be hemşerim, hangi çağdasın? Veli’de çağını bilecek hâl mi kaldı. Geçende ağasının bir konuşmasına kulak kabartmıştı. Oğlunu şehre gönderirken, sıkı sıkı, kimliğini soruyor; “Sakın ha, yanına almamazlık etme!” diyordu. “Alt tarafı, gömlek cebine sığacak bir kâğıt. Lâkin yoklamada üstünde çıkmayıverir. Doksan gün, anadan babadan, çordan çocuktan olursun. Kendini delikte bulursun.” Veli, yok demişti ya, yine de sağını solunu karıştırmadan yapamadı. Etraflarını birkaç meraklı sardı. Yalvarıp yakarmanın da faydasız olacağını biliyordu. İnine duman verilmiş ayı gibiydi. Çırpındıkça, kimliği ortaya çıkacak, kim olduğu artık anlaşılacaktı. İkinci bir asker, meraklıları yardı. Vardı, yanlarına geldi. Tam bu sırada, köşe başından kendilerine doğru gelen bir askerî cip belirdi. - Ne var orada? Soruyu ilk asker karşıladı; - Kimliği yok bunun, komutanım! - Ya, demek öyle. Gönderin buraya. Veli, cipin arka tentesini kaldırdı, bindi. Askerî cip hareket etti. Meraklılardan bazıları; - Yazık oldu adama, dedi. Bu arada kimliksiz olup da sıvışanlar az değildi. Fakat nedense gökten yağan kasnaklardan ilki, Veli’nin boynuna dolanmıştı. Merkezde yapılan sorgulama çabuk bitti. Bu sorgulama sırasında Veli’nin asker kaçağı olduğu ortaya çıktı. Derhal kâğıtları hazırlandı. Yanına bir inzibat eri katıldı. Kışlasına, kalan askerliğini tamamlaya, geri gönderildi. Veli, hafiflemişti. Yüreğindeki korkuların çoğu dağılmış, yerini ılık umutlara bırakmıştı. Meşhur 1974 affıyla da, Kasım Ağa dosyası kapanmış, Veli, o zamandan beri boşuna yanmıştı. İnzibat eriyle Veli, Ankara garında ikinci bir arabaya bindiler. En gerideki beşli koltuğa oturdular. Otobüs, az sonra hareket etti. Artık, korku dolu günler geride kalmıştı. Veli, ilktir korkusuz olmanın güveni içindeydi. Hele yaşamak? Korkusuz olmak? Ne kadar güzelmiş!.. Bağarası, 1981 Ağustos
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Babam * Oyhan Hasan BILDIRKİ
Babam, çelimsiz yapısına rağmen, büyük hayallerin adamıydı. O, boyundan büyük olan bu hayallerini severdi. Onları zaman zaman bize anlatır, yeri gelince gerçekleştirmemizi tembihlerdi.
Gülüp geçerdik.
Sarı benzi kızarır, alnında öfke bulutları dolaşırdı.
- Gülün! derdi, zaten başkalarının da yaptığı ne, gülmekten başka? Güldükçe, öldük! Fakat şunu bir türlü anlayamadık: Gülüp geçmek, bizim zavallılığımızdır! Boşluğumuzdur! Mantık yapımızda açılan bir büyük gediktir. Yook, gedik değil! Sanki yol geçen hanı… Düşman, bu gedikten girdikçe, canımızda, kanımızda, yerimizde, yurdumuzda hora tepmiş, kimin umurunda?
Güneş yükselir, ortalık alev alev yanardı. Oturduğumuz çardakta bir dal bile kıpırdamazdı. Ağaçların yaprakları kavrulur, altlarında gölgelenen sığırlar, vınlayan sinekleri duydukça huylanırlardı. Danalar, ön ayaklarından birini kaldırır, boynuzlarını yere çevirir, derin derin solurlardı. İneklerin kuyrukları havada. Umulmadık bir seslenmede, kızılca kıyamet kopacak.
Gülmeyi keserdik. Babam, uzun parmaklarını çıtlata çıtlata konuşmasını sürdürürdü. Küçük kardeşim sıkılır, testiyi omuzladığı gibi, yarıntının öbür yakasındaki kuyuya koşardı. Önce elini, yüzünü yıkar, serinlerdi. Dolu kovayı tepesine diker, kana kana içer, dudaklarının kuruluğunu giderirdi. Sonra dağarları doldururdu. Bu sırada, henüz çekirdeklerine ben düşmüş bir karpuzu kuyudan çeker, yumruğuyla parçalar, göbeğini yer, dudağında bin bir küfür, gerisini atardı. Kendi başına bir iş yapmanın sevincini yaşar, ıslık üstüne ıslık çalardı.
Babam, sırtını çardağın direğinden ayırır, biraz öne çıkar, sağ elini alnına götürür, öylece ufka bakar, zamanın elverdiğini anlardı.
- Yahu! derdi. Bu, senin kardeşin amma da mıççık, ha?
Aldırmazdım.
- Haklısın baba! derdim. Fakat Hatay’ı unutuyorsun. Onu topraklarımıza katanlar, gün olur, sırayı ötekilere de getirmezler mi?
Babamın yüzünde gülücükler.
- Çocuk! derdi, benimle oynama. O zaman başımızda “Gazi” vardı. Elbet Hatay’ı alacaktı.
- Neden?
- Çünkü, milletine söz vermişti. Verilen söz, yerine getirilmelidir. Yoksa büyüklüğün ne önemi kalır?
Kardeşim ıslıklarını ikilerdi. Davranır, babamdan önce çardaktan inerdim. Hayvanların yanına doğrulur, birini önüme katar, diğerini yedeğimde çekerek, kuyu yoluna düşerdim. Bilirim, biraz sonra, arkam sıra, aynı düzende babam gelecek. Bütün hayvanlar sulanacak. Boşalan dağarları doldurmak için kardeşim, kovanın ipine yapışacak.
Babam:
- Ha, göreyim aslanım! diye, ona kuvvet verecekti.
Kardeşim, ucunda kova bulunan ipe daha sıkı yapışacak, kuyudan çekip çıkaracaktı. Dağarlar dolacak, hayvanlar suya doyacaktı.
Sonra, karaağaçların gölgesinde biraz bekleyeceğiz. Birimiz kazıkları hazırlayacak, birimiz de hayvanları bağlayacağız. Hazırda varsa, bağ-bostan içinden yolduğumuz otları, önlerine koyacağız. Yoksa biraz sap biçip vereceğiz.
Tam bu sırada, kuyu başında serinleyen babam, göbeği alınmış çakır karpuzu görecek, kardeşime çıkışacak:
- Ulan velet! Böyle giderse bostanın köküne kibrit suyu dökeceksin! Hadi hamdır, kelektir, olgundur anlamıyorsun. Bari “aga”na seslensen, dilin mi kırılır?
Kardeşim yalnızca kıs kıs güler, babama karşılık vermezdi. Onun niye güldüğünü anlardım. Çünkü babam, nedense “ağa” demez, “aga” demekten hoşlanırdı. Bu söyleyiş, kardeşimin tuhafına gider, gülmesine, bana, kaş göz etmesine yol açardı.
Babam anlar:
- Hadi! Orda gülüp durmayın, serseriler! derdi.
Günlerimiz “aslanlarım”larla, “serseriler”le, babamın büyük hayallerini dinlemekle geldi geçti. Biz ikimiz, hayvanlarımızın sayısını azalta azalta okuduk. Kendine göre babam, okumamış, okuyamamış olmaktan çok çekmişti. O, Gazi’nin açtırdığı halk mekteplerine azıcık devam etmiş, yarım yamalak bir şeyler öğrenebilmişti. Ben, kitap okuma zevkini ondan aldım. Daha çok kış geceleri, köyde ocak başında toplanır, gaz lambasının kör ışığı altında, evdekilere veya misafirlere, babamın, çerçiden aldığı kitapları okurdum. Ona göre, okuyanı, Allah da, kul da severmiş.
Yalnız, nedense annem kızar, babama çıkışırdı.
- Herif! Çocukların gözleri kör olacak. Bırak şunları kendi hallerine. Uyusunlar. Gündüzlerin suyu mu çıktı?
- Elinin hamuruyla erkek işine karışma, kadın! Sen anlamazsın.
- Öyle ya, biz neyi anladık şimdiye kadar?
- Hadi, hadi!
- Aman! Kelin görünecek.
Anlardım. Tartışmanın sonu kötüleşecek. Araya girerdim. Ne şiş yanardı, ne kebap.
- Uykum yok! Gelince yatarım, anne.
Az sonra esner, odama geçerdim. Uyuyan kardeşlerimizin yanı başına kıvrılırdım.
Bir gün babam:
- Aydın’da miting varmış. Gidelim mi? dedi.
Hatırladım. Kıbrıs için bir miting yapılacaktı. Ben, okulun izci takımında olduğumdan, zaten görevliydim. Birlikte gittik. Aman ne kalabalık! İğne at, havada ara. Bütün yüzler ciddi mi ciddi. Herkes, konuşmacıları dinlemenin heyecanında. Genç, yaşlı, kadın, erkek bütün konuşmacılar, sonuçta aynı dilekte birleşiyorlardı:
- Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır!
O gün babamın keyfine diyecek yoktu. Çok mutlu olmuştu. Resmî ağızlar, onun hayallerini paylaşmakla kalmıyor, bütün bu dünyaya, tek bir ses halinde haykırıyorlardı.
- Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır!
Daha sonraları, bu anlayışta bir gevşeme, bir gerileme oldu. Yukarıdaki dilek değişti. Babam hırçınlaştı, üzüldü.
- Ya taksim, ya ölüm!
- Neyi taksim edeceksin? Kimin malını kime vereceksin? Boğulacaksan büyük denizde boğul. Taksim neymiş? diyordu babam.
Aradan uzun yıllar geçti. Biz büyüdük, serpildik. Okuduk, adam olduk. İlk tayinim Karadeniz’in kıyısında bir kasabaya çıktı. Babam, beni oldukça etkilemiş olmalıydı. Öğrencilerime, onun hayallerini anlatmaya başladım. Bilmem anlatabildim mi? Ben konuştukça, bazıları gülümsüyor, bazıları donuk, âvâre gözlerle bana bakıyorlardı. Sonunda taksim de gerçekleşmedi. Bir Kıbrıs devleti kuruldu, dillere şenlik. Babam üzüldü, çöktü. Üstelik yaşlanmış, hastalanmıştı.
Fakat her şeye rağmen hayallerinde ayak diretiyordu. Herkes keseri hem nalına, hem mıhına vururken, o, bir hüzün ikliminde yaşıyor, büyük hayallerinin deryasında kulaç atıyordu. Hissediyordum: Aklı kesse, elinden gelse, bazılarını derhal, bir kaşık suda boğacaktı. Çünkü gönlündeki ümit küpü boşalmıyor, devamlı dolu kalıyordu.
- Göreceksiniz, diyordu, zaman beni haklı çıkaracak. Ama ne fayda?
Yanılmamıştı. Öyle oldu. Gerçi Veysel, işi püf noktasından yakalamıştı ama, bu gerçek bazı kafalarda hiçbir iz bırakmamıştı.
“Kim okurdu, kim yazardı?
Bu düğümü kim çözerdi?
Koyun kurt ile gezerdi,
Fikir başka başk’olmasa.”
Denizin ortasında bir küçük adada, aralarında binlerce çatışma sebebi bulunan Türk’lerle Rum’ların bir arada yaşaması, olacak şey miydi? Bu durum, eşyanın tabiatına bile aykırıydı. Güya kinler, düşmanlıklar küllenmiş, iki toplum arasında sarmaşıklar filizlenmişti. Bilirsiniz, sarmaşıklar çiçek açmış. Yalnız süs çiçeği olarak ömür tüketirler değil mi?
Bir yaz başlangıcında babamı son defa görmüş, Karadeniz’in kıyısındaki görev yerime dönüyordum. Babam, ilk defadır, beni uğurlamaya bile geldi.
- Akşama, dedim, kasabaya dönmek için araba bulamazsın!
- Olsun! Yaya giderim.
Baktım, gözlerinde hüznün gölgeleri var. Üstelemedim. İkimiz de uzun uzun birbirimize baktık. Araba, harekete hazırlandı. Muavin bağırdı:
- İzmir, İstanbul yolcuları! Aşağıda kalmasın!
Ellerini öptüm, kucaklaştık.
- Umudum sende. Karına, torunuma selâmlarımı söyle.
- Olur!
Arabamız hareket etti. Yol boyu düşünceler yakamı bırakmadı. Sanki babam; “karın” derken, “torunum” derken, biraz daha büyüyordu. Karımı beğenirdi. Onunla çabucak anlaşabilmişti. Çünkü karımın eli, her işe yatkındı. Bostan çapalar, inek sağar, ekin yolar, harman bile döverdi. Üstelik okumuş, o da benim gibi öğretmen olmuştu. Besbelli babam, attığı tohumların tutmasını görmüş olmanın sevincini yaşıyordu. “Umudum sende.” derken de, anlatmak istediği buydu. İlk ocağı, sonrakiler takip ediyor, geleceğe de uzanmanın filizlerini yeşertiyordu.
Yol uzadıkça, düşünceler birbirini kovaladı. Ölçtüm, biçtim. Kendi kendimle hesaplaştım. Bir noktada durdum: Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Üstesine yolun sonunda beni bekleyenler var.
- Herhalde herkes böyle olmalı, diye söylendim. Kolayca çözülecek düğümleri, böyle duyguların rüzgârına kapıldığımızdan mıdır nedir, çözmekten çekiniyoruz. Hepimiz, ayakbağlarımızın esiri olmuşuz. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemişiz. Önce can demişiz, cânânı bir köşeye itivermişiz. Bazılarımız işi pişkinliğe vurdurmuş, her şeye karşı kayıtsız kalmış. Bazılarımız da safdil, her şeye kanmış. Çözmek için hiçbir gayret göstermediği düğümlere hayal demiş, fakat hiçbir yerde denenmemiş hayallerin kucağına düşmüş. Kurtla kuzuyu yan yana gütmek istemiş. Yalancı dolmalara, yabancı doğmalara bel bağlamış. Ülkenin dört yanında tek tük görülmeye başlayan yabancı, cılız çiçeklere omuz vermiş, arka olmuşlar. Demek babam, yerden göğe kadar haklıymış. Zira, politika denilen ince sanatı bizde, hemen hiç kimse bilmiyordu. Hatta öğrenmek zahmetine de katlanmıyordu. Etrafımızda kısır, ufuksuz, paslı bir çember dönüp duruyordu.
İstanbul’da bir başka araca aktarma yaptım. Gün boyu, kâh hüzün, kâh sevinç dalgaları arasında gide gele, görev yerime vardım. Kapıda beni, karım ve çocuğum karşıladı. Bütün gün, kandil gibi asılı olduğu küçücük kubbeyi inatla aydınlatan güneş, ansızın dal uçlarında kayboluverdi. Karanlık perde perde, her şeyi yuttu. Evlerin camlı pencerelerini soluk lamba ışıkları aydınlattı. Sanki çakan, beklenmedik bir anda yanıveren her ışık, hayatın devam ettiğine işaret taşları dikiyordu.
Gece, uyuyamadım. El ayak çekilince, radyonun ibresiyle oynamaya başladım. Çalan radyo sesini kıstım, müzik dinledim. Sıkıldıkça istasyon değiştirdim. Nerdeyse sabah oluyordu. Artık bütün gece odamı aydınlatan lamba ışığı fersizleşmiş, içeriye belli belirsiz bir aydınlık sızmıştı. Tam bu sırada, bizim istasyonlardan birinde duyduğum bir sese kulak kesildim. Falan, filan yerlerde deniz ve hava sahaları, bütün gemi ve uçaklara kapatılmıştır, diyordu. Uykusuzluğun verdiği güçsüzlükle ağırlaşan gözkapaklarım hafifledi. Yatmaktan vazgeçtim. Kulağımı hiçbir şeyi kaçırmayayım diye, radyo hoparlörüne dayadım.
Bir ses:
- Allah de! diyordu.
Bir başkası:
- Ordumuz, bu sabah Kıbrıs’a başarılı bir çıkartma yaptı! diyordu.
Daha bir başkası:
- Milletimize hayırlı olsun diyordu.
Konuşmalar bitti, marşlar başladı. Sanırım babam, şu saatte, şayet haber aldıysa, zil takıp oynamaya başlamıştır. Ben de, onun yapabileceklerini düşündüm, uyguladım. Hemen karımı ve çocuğumu kaldırdım. Komşulara seslendik. Ortalık hem aydınlandı, hem ayaklandı. Herkeste neşenin bini bir para. Bütün yüzler güleç, gönüller gururla dolu, yediden yetmişe “Sakarya”laşmışız.
Halbuki babam, o sabahı görememiş. Bir önceki gecenin verdiği yorgunluktan olmalı, eve döner dönmez, yatağa serilmiş, ikide bir anama çıkışmış.
- Kadın, ört beni! Üşüyorum.
Anam seslenmiş:
- Herif, sana ne oluyor? Ne üşümesi bu?
- Uzatma! Yorganları ikile.
- Çoktan ikiledim.
- Üşüyorum.
Babamın son işi, üşümek olmuş. Kapıları, pencereleri, hatta perdeleri sıkı sıkıya örttürmüş. Konu-komşu, dost-akraba toplanmış. Eve doktor çağrılmış. Doktor:
- Allah bilir ya, demiş, ümit yok!
Anam, çaresizliğinin verdiği hıncı gözyaşlarından almış. Bizim yokluğumuza yanmış, milletçe yaşadığımız büyük sevince katılamamış. Dilinin ucuna ne geldiyse, söylemiş.
- Okuttuk. Kırlangıçlarımızı yuvadan uçurttuk. Okumuş adamdan zarar gelmez, diyordun. Öyle! İşte gördün, zarar gelmiyor, fakat faydaları ne ki? Allah gecinden versin, sana bir şey olsa, salına bile giremeyecekler, son yudum suyunu vermeyecekler.
Babam, doğrulmuş. Üstündeki yorganları itmiş,
- Ben ölecek adam mıyım? demiş.
- Yoo, yoo!
- Niye ikircikli konuşuyorsun?
- Aklıma öyle geldi de.
- Aklına öyle gelmiş! Varsın öyle olsun! Yalnız, ya ölürsem kadınım, Burunköy Tepesi’ndeki yeni mezarlığa gömün beni. Sakın haberim olmadan çocukları telaşlandırmayın. Tel mel çekeyim demeyin. Ben ölmem! Herkes yüreğini serin tutsun. Henüz hayallerimin ufkundayım.
Son sözlerini söyledikten sonra, ebedî rüyasına dalmış. Çağrılan hoca, açık olan gözlerini kapatmış. Okumuş. Tam bu sırada komşular gürlemiş.
- Ordu, Kıbrıs’a çıkmış!
Babam, duymamış.
Kardeşimle ben, ayrı yerlerde olmamıza rağmen, aynı anda, bize çekilen telgrafları alınca, yola çıkmışız. İzmir Garajı’nda buluştuk. Gerçeği, her ikimiz de birbirimizden sakladık. Arabamız köprüleri geçti, içim bir hoş oldu. Karşıda Burunköy çamlığı yemyeşildi. Tam zirvede üç eski mezar. Mezarlıktan dönen tanıdık insanlar. Arabadan indik. Anlamıştık. Doğruca mezarlığa yöneldik. Henüz suyu kurumamış olan mezarın başında durduk. Birer fatiha okuduk. Sonra, içimi kemiren duygularımı kardeşime fısıldadım.
- Nedense hep tercihimizi yapmakta yanıldık. Yanlış ata oynadık. İkbâl peşinde koşanlarla ideal peşinde olanları ayırmak lazım, dedim.
Döndük.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Resim Dünyasından
|