FARKLI PENCERE-3

Sabetaycılar: İsrail'e geri dönmek istiyoruz

10:45, 31/5/2009 .. 0 yorum .. Link

Sabetaycılar: İsrail'e geri dönmek istiyoruz


Erdinç Ergenç - Nevzat Çiçek /HABERMERKEZİ

 

 

İsrail'in Makor Rishon gazetesi, Türkiye'deki Sabetay cemaatinin lideri olduğunu belirttiği bir kişiyle görüştü: Türkiye'de 30 bin Musevi, 60 bin Sabetaycı yaşıyor. İsrail devleti, artık bizi geri almalıdır
İsrail'de yayınlanan Makor Rishon gazetesi, Sabetay cemiyetinin Türkiye lideriyle görüştü, çarpıcı iddialar ortaya attı. İsrail'de ve Fransa'da yayımlanan gazetelerin de kaynak göstererek yayınladığı haberde, Sabetaycıların lideri olduğu belirtilen ancak adı açıklanmayan kişinin, Türkiye'de 30 bin Türk vatandaşı Yahudi'nin yaşadığını, ancak kendisini gizleyen Sabetaycıları sayısının 60 bini bulduğu yani Musevi nüfusun iki katını bulduğu vurgulandı. Haberde söz konusu liderin çok tartışılacak şu sözlerine de yer verildi: "17. yüzyılda Türkiye'ye yerleşen ve İslam'la Musevilik arasında bir inanışa sahip olan Sabetaycılar, İsrail'e göç etmek istiyor. Bunun için İsrail devleti göç yasasını değiştirip bizi geri almalı..." Ancak kendi isteğiyle Yahudulik'ten çıkanlara, dönüş hakkı tanınmıyor. '

NÜFUS KONUSU NET DEĞİL'
İsraillibir gazetecinin Sabetaycıların lideriyle görüştüğü yönündeki haber, Türkiye'de de yankı buldu. SABAH'ın görüştüğü kaynaklar, Sabetaycıların üç ayrı kolu olduğunu ve tek bir liderden söz etmenin mümkün olmadığı görüşünde. Konuyla ilgili bilgi veren araştırmacılar, nüfus konusunda da net bir şey söylemenin mümkün olmadığını ifade etti. Sabetaycıların daha önce 1917, 1991 ve 1996 da Yahudi dinine geçiş yönünde yaptıkları bireysel ya da toplu taleplerin reddedildiği öğrenilirken, Türkiye Hahambaşılığı'nın Sabetaycıları Yahudi olarak kabul etmediği de biliniyor. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı da, Sabetaycıları İslamiyet bünyesinde görmüyor. '

TEK LİDER OLMASI ZOR'
Konu üzerinde araştırma yapan ancak isim vermeyen bir başka kaynak, İsrail'in Sabetaycıları İbraniliğe kabul etmediğini, hahamların Sabetaycıların nesebini "gayri sahih" kabul ettiğini vurguladı. Sabetaycı bir kaynak da, cemaatin üç ayrı kolu olduğuna dikkat çekerek, dinsel ve siyasi anlamda hepsinin ayrı bir lideri olduğunu ve siyasi temsil edecek tek bir kişiden söz etmenin mümkün olmadığının altını çizdi. Bu tip haberlerin Sabetay Sevi'nin İzmir'de bulunan evinin müze yapılması için yapılan faaliyetlerle birlikte incelenmesi gerektiğini ifade eden kaynak, Anadolu'da Sabetaycı cemaatler bulunduğunu da ifade etti.

SABETAYCILIK NEDİR?
SABETAYCILIK, 17. yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan, Sabetay Sevi'nin kurucusu olduğu, onu mesih kabul eden, Yahudi mistisizmine ve Kabbala'ya dayanan bir inanç... Bir dönem sapkın ilan edildiler ve İslamiyet'e geçtiler. Diyanet İşleri Başkanlığı, Sabetaycılığı bir İslam mezhebi ya da tarikatı olarak saymazken, kendilerini Yahudiliğe bağlı bir fraksiyon olarak tanımlasalar da, Yahudiler tarafından resmi olarak bu dine bağlı kabul edilmezler. Taraftarları Sabetayistler, Sabetaycı, Avdedî, Dönme veya Selanikli gibi farklı isimlerle de anılır. Kutsal şehirleri Selanik'tir. Türkiye'de İzmirli olarak bilinen Kapaniler, Karakaşiler ve Yakubiler olarak üç gruba ayrılırlar.

UZMAN GÖRÜŞÜ
Müfit Yüksel (Sosyolog): "Sayı ve rakam spekülatiftir. O sülalelerden gelen çok kimse var. Yarım milyona yakın nüfus diyebiliriz. 5 vakit namaz kılan, Sabetaycılığının ve kökenlerinin farkında olmayan çok kimse var. Yekpare bir topluluktan bahsetmek mümkün değil. İsrail içinde Yahudi nüfusu artırmaya yönelik bir istek var. Ortodoks Museviler bunları sapkın olarak kabul ediyor."

Aytunç Altındal (Araştırmacı - Yazar): "Eskiden Refah Partisi iktidardayken bu konu gündeme gelmişti, dolayısıyla yeni bir şey değil. Ama Türkiye'de 60 bin Sabetaycı olduğunu söylemek doğru değil. En fazla 4-5 bin kişidir. Bunlar kendilerini 'Selanikliyiz' diye tanımlar. Çoğu da kökenlerini unutmuş gitmiştir. Lideri kimdir o da belli değil. Türkiye'de Karain Yahudileri de vardır. İnançları aynı, ibadetleri farklı..."


http://www.sabah.com.tr/Gundem/2009/05/31/sabetaycilar_israile_geri_donmek_istiyoruz



AB'yi savunanlara ibreti alem....

10:57, 27/1/2009 .. 0 yorum .. Link

 

 

AB'yi savunanlara ibreti alem....

 

 

RESİM İÇİN TIKLAYIN (TÜRKİYE HARİTASINA BAKIN)

 

 

http://www.blogosfer.com/uploads/k/kocayusuf/10179.jpg

 

 

Ekdeki AB nin haritasında Türkiyenin durumuna dikkat edermisiniz. Gerçi yeni değil hep bildiğimiz şey de
bu nasıl aklaziyan acaip bir durumdur anlayan varmı.
Hükümetinden Genelkurmayına Siyasi Partisinden Tusiad gibi sürü baba meslek kuruluşlarına kadar hala hedefimiz AB ye girmektir deniyor. Seçime gidiyoruz hangi parti AB üyeliğine açıkça karşıyız diyor duyan varmı.
Bizi un ufak edecek her türlü isteğe evet deniyor ve kanunları çıkartılıyor ve adeta devlet tasviye ediliyor.

Ben anlamıyorum anlayabilenden rica ediyorum bi zahmet anlatsada benmi aptalım yoksa iktidar sahipleri ve günlük ve kişisel çıkarları peşinde olanlar yalanmı söylüyor öğrensek.

 

Ayten Yıldırım



Unİcef'İn Raporu: Irak'ta 1 Mİlyon ÖLÜ

10:31, 27/1/2009 .. 0 yorum .. Link

UNİCEF'İN RAPORU: IRAK'TA 1 MİLYON ÖLÜ 



ABD ve yandaşları Irak'ı işgal etmeye başladı.

ABD soykırımının, işgalinin 4 yıl sonra Irak'taki bilançosu:

İşgal sırasında Irak'ın nüfusu 25 milyondu.

UNİCEF'e göre: 1 milyon kişi öldü.

Üç milyon Iraklı yurt dışına göç etmek zorunda kaldı.

1 milyon 700 bin Iraklı ülke içinde göçmen durumuna geldi, bir başka yere göç etmek zorunda bırakıldı.

Her ay evini terk eden kişi sayısı: 50 bin.

Evsiz sayısı: 712 bin.

Irak'ta Türkmenler öldürülüyor, katlediliyor, zorla yerlerinden göç ettiriliyor.

Irak'ta Müslüman müslümana (Şii-Sunni savaşı) düşman edildi.

Müslümanlar birbirini katlediyor, öldürüyor.

Yüzbinlerce yetim çocuk.

Yüzbinlerce dul kadın.

Iraklı kadın ve kızlara emperyalist işgalci güçlerin tecavüz olayları.

ABD işgalcileriyle işbirliği yapıp Irak halkına kimler düşmanlık yaptı, arkadan hançerledi?

Irak'ta ABD'lileri kimler destekliyor?

ABD işgalcileriyle kimler işbirliği yapıyor?

Irak'ta kimler ABD emperyalizminin uşaklığını-maşalığını yapıyor?

Irak'ta ABD emperyalizmine destek veren, uşaklık ve maşalık yapanlar Irak'taki bu soykırımdan sorumludur.

Tarih, ABD emperyalizmiyle işbirliği yapanların yakasına yapışacak, hesap soracaktır.

Toplum, hainleri ve işbirlikçileri lanetliyor.

9 Nisan 2003 günü Bağdat'ın Firdevs Meydanı'ndaki Saddam heykelinin yıkılışı sırasında ilk balyoz darbelerini vuran Iraklı halterci Kazım El Cuburi, işgalin beşinci yılında özetle şunları söyledi:

"ABD işgali altında yaşamaktansa Saddam Hüseyin dönemini yaşamayı tercih ederim. Bildiğin şeytan, bilmediğin şeytandan daha iyidir. Şimdi kim dost, kim düşman bilmiyoruz. Heykeli yıktığıma Çok pişmanım. ABD'liler, diktatörlükten daha kötü. Keşke o heykele dokunmasaydım. Her yeni gün, bir öncekinden daha beter."


Turhan Feyizoğlu



Akp'li Siyasilerden İlginç İtiraflar

09:43, 25/5/2007 .. 0 yorum .. Link

Akp'li Siyasilerden İlginç İtiraflar

 

 

AKP’nin özelliklerinden biri olan karakter erezyonu, Cumhurbaşkanlığı makamı için girişilen savaşla birlikte devleşti. Şener’in Sabah’a verdiği röportajın da kayıtlara geçmesi bu nedenle önemli.

İşte, Balçiçek Pmir’in kaleminden Abdüllatif Şener’in sözleri…


“Eşimin başını örtmesini hiç istememiştim. Açılırsa karışmam”
” Hayatımda hiç Milli Görüşçü olmadım”
” Kayınpederim dindar insan değildir hatta içki içerdi”
” Refah Partisi’nde bir misafir gibiydim”
” Arınç’ın çıkışına verdiğim tepki benden beklentisi olanları hayal kırıklığına uğratmamaktı”

“Eşim, nişanlıyken örtülü değildi. Bir gün baktım, kendi isteğiyle kapanmış. O ana kadar başı örtülü biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiştim.”
“Kayınvalidem de sonra örttü. Eşim başını açsa karışmam. Kızım da bazen açar, bazen örter. Harem-selamlıktan hoşlanmam.”

Eşimi başı açık diye seçtim ama kendisi kapandı

Haber: 8Sutun.com


YORUM: Sinan Alkoç

Sayın Şener madem ki Refah Partisi içinde kendisini misafir gibi hissediyormuş ve Adil Düzen projesi başta olmak üzere parti politikalarını benimsemiyormuş niçin bu partinin yıllarca genel başkan yardımcılığını yürütmüş. Genel Başkan yardımcılığı bir temsil makamıdır. İnanmadığı bir şeyi nasıl yıllarca temsil etmiş. Bu münafıklık değil midir? Aygün bey lütfen "Dürüstlük" ve "Riya" kelimelerinin anlamları için sözlüğe baksın.






Gül: ABD Kesinlikle Doğru Yolda

Vatan Gazetesinde çıkan habere göre Abdullah Gül, ABD’nin 11 Eylül sonrasındaki politikalarını beğendiğini belirterek “ABD kesinlikle doğru yolda” dedi.



Gül: Amerika Irak’tan Çekilmemeli. Aksi Halde İran Önce Irak’a Sonra Türkiye’ye Kendi Rejimini İhraç Eder
United Press International (UPI) ajansının haberine göre, Londra merkezli ünlü düşünce kuruluşu Chatham House’da Transatlantik Savunma Ortaklığı konulu konferansa katılan Çek Dışişleri Bakanı’nın yaptığı o açıklama: “Ankara ziyaretim sırasında Abdullah Gül, Irak konusundaki endişelerini aktardı. Bana ‘Koalisyon Güçleri Irak’tan şimdilik ayrılmamalı. Koalisyon Güçleri Irak’ı terk ederse İran modeli yeni İslam anlayışı Irak politikasını teslim alacak. İşte o zaman Tahran’ın bunu Türkiye’ye ihraç etmesi ve siyasi elit içine sızmasını hiçbir şey engelleyemez‘ dedi. Ancak Gül siyasi nedenlerden dolayı bu açıklamayı asla kamuoyu önünde kabul etmeyecektir…”

United Press International (UPI) ajansının haberi


Gül: İslam’ı halkın yaşamına sokmak gibi bir niyetimiz ve dahlimiz olmadı, olamaz!
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin gizli niyetlere sahip olduğu suçlamasını, inanılması çok zor bir iddia olarak reddetti.

Gül dört yılı aşkın bir süredir iktidarda olan, parlamentoya hakim bulunan AK Parti’nin, İslamı, Türk milletine dayatacak hiçbir şey yapmadığını da kaydetti.

Abdullah Gül, Amerika’nın Sesi radyosuna verdiği mülakatta, hükümetinin Avrupa Birliği’ne katılmak için gereken reformlara bağlı olduğuna işaret ederek, bu yönde idam cezasını kaldırdığını, Kürtlere bazı kültürel haklar tanıdığını, ve kadın haklarını genişlettiğini belirtti.

Haber: Amerika’nın Sesi

Mayıs

2007Abdullah Gül: ABD, çocuklarını barışa feda etti
Abdullah Gül, “Dünya barışı için son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir” dedi

Haber: Milliyet-İnternet


Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dünya barışını korumak için, en çok ABD’lilerin kendi çocuklarını feda ettiğini söyledi. Takvim gazetesine açıklamalarda bulunan Gül’ün mesajlarının satırbaşları şöyle:
“Dünya barışı için, barışı korumak, barışı yapmak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir. İkinci ülke kim? Türkiye. Böyle köklü gelen bir şey var. İşbirliğimiz gayet sağlam.
Soğuk Savaş döneminde de önemliydi, ama şimdi çok daha fazla önemli. İşbirliğine ihtiyacımız var.
Muhakkak ki bir ailenin içinde bile farklı anlayışlar, görüşler olur. Ama önemli olan ortak hedefler ve çıkarlardır. Bir problem söz konusu değil.”


Haber: Milliyet-İnternet









Erdoğan: AB ile Ortadoğu’ya köprü olacağız, İslam ortak pazarı doğru değil
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Müslüman ülkelerin önde gelen işadamlarının katıldığı 5. Cidde Ekonomik Forumu’nda önemli mesajlar verdi.

“Altını çizerek bir şey söylemek istiyorum. Yalnız, yanlış anlaşılırım endişesini de taşıyorum. Ben İslam Ortak Pazarı anlayışını doğru bulmuyorum. Çünkü, ne olursa olsun bu birliktelikleri ne etnik, ne dinî kökene ne de coğrafyaya bağlı olarak düşüneceğiz. Artık dünyada bunların hiçbirisi kaldı mı? Kuruluşları böyle oluşturmaya kalktığımız anda kamplaşmalar başlar, münasebetler kesilebilir. Biz, şöyle bir şey koyabiliriz; ekonomik ve ticari alanda ortak kalkınan ülkeler birliği. Burada ortak payda dayanışma olabilir.”


Haber: Zaman Gazetesi




YORUM: YAVUZ......


1995 yılı Aralık ayındaki (Seçimlere 13 gün kala) genel seçimler öncesinde Kanal 6 televizyonundaki bir programda Kanal 6 Ekonomi Editörü Tülin Köksal, Erbakan’a “İslam Ortak Pazarı kuracağız diyorsunuz. Araplar ve Müslüman ülkeler kendi aralarında Arap Birliği kuramadılar. İslam ortak pazarını nasıl kuracaksınız? ” diye soruyordu.
Erbakan, “Şimdi bakınız, onların birlik olmamalarının sebebi Türkiye’deki yöneticilerin taklitçiliğidir. Onlar birlik olacak, ama bunlarda hayır yok…. Türkiye bütün İslam âleminin öncüsü olmuş. Öncü, böyle kendisini gidip bir başkasına esir ederse o birlik olur mu? Aslında bu birlik var. Sizi ben uluslar arası bir İslam toplantısına götüreyim. Bakın bakalım biz salona girerken Zambiyalı adam nasıl alkışlıyor, Filipinli, Morolu adam nasıl alkışlıyor. Bizim şahsımızla ilgisi yok, tarihimiz… Onlar, her şeyi Türkiye’den bekliyor. Türkiye kendisine geldi mi, bitti, düdük çalacak, bak hepsi nasıl mıknatıslanacak. Çünkü bu doğal bir olaydır. Müslümanlar zaten birbirinin kardeşidir. Amerika orada NAFTA’yı kurarken, burada Pasifik Birliği kurulmuşken, Avrupa Birliği kurulmuşken asıl birlik olması icap eden Müslümanlara bu yaptırılmıyor. Bunu dış güçler engelliyor. Ne ile? İşte bu uydurma, taklitçi yönetimlerle… Evet, Refah geldiğinde bu zulüm dünyası değişecek, onun yerine İslam Birliği kurulacak, Hakk hâkim kılınacak. Bunlar gibi biz Butros Gali’ye (Zamanın BM Genel Sekreteri) güvenmeyeceğiz. O, bir şey yapmak istediği zaman bizden izin isteyecek. İslam âlemindeki güç kimde var… Yönetimde bu taklitçiler var. Bunlar sadece yalvarır, sadece uşaklık yapar. Sadece Adriyatik’te bekçilik yapar. Bir Müslüman ülke Bosna’ya silah göndermesin diye götürür geri boşaltır.” şeklinde cevaplıyordu.
Nerde İslam aleminin büyük hayranlık ve saygı duyduğu Erbakan Hoca, nerde İslam coğrafyasını parçalayıp yok etme planı olan BOP projesine ABD Başkanı Bush’un görevlendirmesiyle Eş Başkan olarak atanan ve yukarıdaki talihsiz sözleri sarf ederek bütün İslam ülkeleri temsilcilerini hayrete düşüren Tayip Erdoğan..!


http://www.akpgercegi.com/hukumetlerin-karneleri/



AVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK:CAMİYE KİLİSE OYUNU

11:42, 20/5/2007 .. 0 yorum .. Link
AVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK:CAMİYE KİLİSE OYUNU


Hazırlayan: Bekir Gündoğmuş

AB destekli skandal



16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer.

AB uğruna Meclis’i olağanüstü toplayarak zinayı suç olmaktan çıkaran, yine AB uyum yasaları çerçevesinde kanunlardan cami ifadesini kaldırıp yerine ibadethane ifadesini koyan AKP, şimdi de bir caminin kiliseye çevrilmesi skandalına imza atıyor. Skandal gelişme Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Bardakçı köyünde yaşandı. Köyün tek camisinin kiliseye çevrilmesi çalışmaları bütün hızıyla sürdürülüyor.

Bardakçı köyünün Ankara ziyaretçileri

Midyat’ın Bardakçı köyünde yaşanan inanılmaz olayın TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin köye gelmesiyle başladığı öğrenildi. 16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer. Köylülerin verdiği bilgilere göre, Bardakçı’ya gelen Elkatmış ve komisyon üyeleri köylülerden “AB sürecinde Süryaniler bize Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açmasınlar” bahanesiyle caminin kilise yapılmasına ses çıkarmamalarını ister. Bu isteği ise siyasi baskılar takip eder ve köy sakinleri camilerinin kiliseye çevrilmesi için ikna edilir.

Köyde tek bir Hıristiyan yaşamıyor

Geçmişte Mardin’in doğu bölümünde yoğun olarak yaşayan Süryani vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkelerine göç etmiş. Bu nedenle bu bölgede hemen her köyde bir kilise veya manastırla karşılaşmak mümkün. Bardakçı köyünün Süryani sakinleri de yaklaşık 30 yıl önce Avrupa’ya gidenlerden. Ve yıllardır bu köyde hiçbir Hıristiyan vatandaşımız ikamet etmemiş. Caminin kiliseye çevrilmek istendiği Bardakçı köyünde bugün de tek bir Hıristiyan bulunmuyor. Olayın çok daha ilginç tarafı, yılda birkaç kez dışardan gelenler için kapısının açıldığı bir Süryani kilisesi de mevcut. Köylüleri şaşırtan da, tek bir Hıristiyanın yaşamadığı 30 hanelik bir köyde ikinci bir kiliseye ihtiyaç duyulması ve bunun devlet eliyle hayata geçirilmek istenmesi.

Bardakçı Camii’nin tarihçesi

Bardakçı camisinin tarihçesi bu caminin kiliseye dönüştürülemeyeceği gerçeğini de ortaya koyuyor. 1935 yılında tek katlı ve bahçeli olarak inşa edilen bina uzunca bir süre konut ve değirmen olarak kullanıldı. 1973 yılına gelindiğinde ise dönemin Hıristiyan köy muhtarı Bersome Kurt ve kilise papazı Esmer Bilge tarafından imzalanan bir belgeyle bina, köy odası olarak tahsis edildi. Sonrasında ise kayıtlara eğitim odası olarak geçen bu bina, ihtiyar heyeti tarafından ihtiyaca binaen yine resmi olarak camiye çevrildi. Hatta bunun üzerine İl Müftülüğü de camiye kadrolu bir imam atadı. Ve bu süreç yakın zamana kadar böyle devam etti.

Kilise başvurusu Avrupa’dan

Ancak 2000 yılı başlarında Yusuf Bozkurt isimli Avrupa’da yaşayan Süryani bir vatandaş, cami olarak kullanılan binanın geçmişte kilise olduğunu iddia ederek Diyanet’e başvuruda bulundu. Ne var ki Bozkurt’un elinde binanın kilise olduğuna dair hiç bir belge bulunmuyor. Zaten resmi kayıtlarda önce konut olarak gözüken bina sonrasında eğitim odası, en sonunda da cami olarak resmi kayıtlara geçimiş. Yani kilise olduğuna dair hiçbir resmi belge de bulunmuyor.

Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi talep edilirse...

Avrupa’da yaşayan bir Süryani vatandaşın müracaatıyla içerisinde namaz kılınan Bardakçı köyünün tek camisinin “AB’ye girişimiz sekteye uğrar” diye kiliseye çevrilmek istenmesi akıllara Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi endişesini getiriyor. Bugüne kadar AB’nin her isteğine ‘evet’ diyen siyasi iktidar Ayasofya için gelecek bir talebe de aynı cevabı mı verecek, kafaları karıştırıyor.

Mardin neye hazırlanıyor?

Mardin Midyat’a bağlı Bardakçı camisinin kiliseye çevrilmesi tartışmalara neden olurken, bölgedeki yüzlerce kilese ve manastırın da topyekün kapsamlı bir restorasyondan geçirilmesi Mardin merkezli tartışmaları da beraberinde getirdi. Restorasyon çalışmalarının finansını GAP’a ve güneydoğuya özel ilgisi bilinen AB’nin sağlaması ise kuşkuları artırıyor. Bölgede yoğun bir şekilde görülen toprak satışlarından sonra kilise ve manastırların restorasyonunun AB tarafından karşılanması dikkat çekici bulunuyor.

Geniş kapsamlı restorasyon

Mardin, Süryani kökenli vatandaşların en yoğun yaşadığı illerin başında geliyordu. Bu nedenle Mardin’in özellikle Midyat, Dargeçit bölgelerinde neredeyse her köyde bir kilise veya manastır bulmak mümkün. Süryani vatandaşlarımızın çok büyük bir kısmı son otuz yıl içerisinde Avrupa’ya göç etmiş bulunuyor. Şuan yaklaşık sadece 2500-3000 civarında Süryani vatandaşımız Mardin’de ikamet ediyor.

Bölgede var olan bu yüzlerce kilise ve manastır son aylarda geniş çaplı bir restorasyondan geçiriliyor. Deyruzzafaran, Deyrulumur, Mor Yakup manastırları bunlardan bazıları...Örneğin Mardin şehir merkezinin hemen yanıbaşındaki Deyruzzafaran kilisesi dört etaptan oluşan büyük bir restoreye alınmış durumda. Sadece bir etabın maliyeti 1.171.046.88 YTL’yi buluyor. 1 trilyon lirayı aşan bu rakam kilisenin restoresinin toplam maliyetinin beş trilyona yakın bir meblağa ulaşması anlamına geliyor. Mardin genelinde var olan kiliselerin oranı düşünülüğünde ise geniş çaplı restorasyon çalışmalarının çok büyük bir proje olduğunu ortaya koyuyor.

Barıştepe köyünde yer alan Mor Yakup manastırı da bu anlamda ilginç bir özelliğe sahip. Bu köyde de hiç Hıristiyan vatandaşımız yok. Ancak ne hikmetse bu manastırda ciddi bir restoreden geçiyor. Sorularımızı cevaplayan kilise rahibi Daniel Bey, hiç Hıristiyan olmamasına rağmen bu köyde hizmet vermek istediklerini söylüyor. Çok daha ilginci ise diğer manastırlarda da olduğu gibi buraya da İsveç’ten çocuklar getirilmiş. Bu çocuklar ömür boyu burada kalmak üzere özel olarak yetiştiriliyor. İster istemez akla da şöyle bir soru geliyor: Bu çocuklar aldıkları eğitimle kimi eğitecekler? Onlara da mı Avrupa’dan öğrenci getirilecek, yoksa öğrenciler Barıştepe köyünden ve civar müslüman köylerden mi toplanacak !

Deyrulumur kilisesinde ise durum biraz daha farklı. Pahalı işlemeli taşlardan yapılan restorasyonun yanı sıra, manastır arazisinin kale gibi çevrilmesi dikkat çekiyor. Manastırın yakınında yer alan Yayvantepe köylülerinin ifadelerine göre, Deyrulumur manastırı, izinsiz bir şekilde arazisini genişletti ve orman arazilerini kalın duvarlarla çevirerek gasp etti. Yine köylülerin ifadesine göre manastır arazisinde müslüman mezarlığı var ve bu mezarlık da manastır içinde yok edildi. Kısa süreli de olsa görüştüğümüz Süryani Metropoliti Samuel Aktaş bütün bu restore çalışmalarının geleceğe yatırım olduğunu açıkca ifade ediyor. Samuel Aktaş, yakın zamanda bütün Süryanilerin bölgeye tekrar yerleşeceğini iddia ediyor.

Finansör Avrupa Birliği

Bütün bu restorasyonların ana kaynağı AB fonları. Son yıllarda Türkiye’de bu tür çalışmalar için kesenin ağzını açan Avrupa Birliği milyonlarca Avroyu kilise restorasyonlarına ayırdı. Uzmanlar, Avrupa Birliği’nin bu politikasını BOP’un kültürel işgal süreci olarak değerlendiriyor. Hiç Hristiyanın yaşamadığı köylerde bile başlatılan kilise restorasyonları, bölgenin inanç yapısını değiştirmeye yönelik organizasyonlar olarak kabul ediliyor.

AKP, milletin inancını hiçe sayıyor

AKP’nin milletin inancını hiçe sayan uygulamalarından bazıları:

* Zinayı TCK’dan suç olmaktan çıkardılar.

* Ders kitaplarında ayetlere sansür koydular..

* Cami ifadesini kanunlardan çıkarıp, yerine ‘ibadethane’ ifadesini koydular ve böylece apartman kiliselerin ve misyonerlik çalışmalarının önünü açtılar.

* Ezanın sesinin kısılmasına dair genelge yayımladılar

* Kur’an öğrenimi yasağını TCK’ya koydular. Dedelerin, ninelerin bile torunlarına Kur’an öğretimesini yasak saydılar.

* “Namus borcumuz” dedikleri başörtüsü yasağının kalkması için dört yıldır hiçbir adım atmadılar. Leyla Şahin davasında AİHM’ne verdikleri savunmada, başörtüsünün karşısında yer aldılar. AKP döneminde başörtülü hastaları hastaneler kabul etmedi..

* İmam Hatip ve meslek liselilerin katsayı adaletsizliğini dört yıldır devam ettirdiler. Başbakan Erdoğan İmam Hatiplerle ilgili “biz bedel ödemeye hazır değiliz” diyerek milleti hayal kırıklığına uğrattı.

* ‘Allah indinde tek din islamdır’ ayetinin Cuma hutbelerinde okutulmaması için din görevlilerine tebliğde bulunuldu.

* Domuz eti ilk kez Tarım Bakanlığı gıda kodeksine dahil edildi. Böylece kasap reyonlarında domuz etinin satışı yasallaşmış oldu. Domuz çiftlikleri teşvik kapsamına alındı.

* Dinlerarası diyaloğun hamiliğine soyunup, dinler parkı, dinler bahçesi projelerini hayata geçirdiler.

* 1 Mart tezkeresini hazırladılar, bir genelgeyle havaalanı ve limanları Amerikan ordusunun kullanımına açtılar. Böylece Bush’un ‘Haçlı seferi’ olarak tanımladığı işgal operasyonlarının bir parçası oldular.

* İsrail’in güvenliği için ve İsrail’in talebiyle kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderdiler.

Yüzlerce kilise ve manastır Avrupa Birliği finansmanıyla restore ediliyor, bölge adım adım misyonerlik kıskacına sokuluyor…

70 çocuk Hıristiyan yapıldı

Şanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor...

Süryani kökenli vatandaşların da yaşadığı Mardin, son yıllarda Türkiye’de yoğunlaştırılan dinlerarası diyalog çalışmalarının önemli bir merkezi olarak kabul ediliyor. 13 Mayıs 2004 yılında Kasimiye Medresesi’nde yapılan ilk Dinlerarası Diyalog toplantısında bir Müslüman kadınla Hıristiyan bir erkeğin evlilik meraseminin hem kilise hem de camide yapılması büyük tartışmalara neden olmuş ve endişeyle karşılanmıştı. Şanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor.

Harran bölgesi başta olmak üzere Urfa ve bölge illerindeki toprak satışlarının yoğunluk kazanması da Mardin’deki kilise ve manastır restorasyon çalışmalarını daha anlamlı kılıyor.

İsraillilerin istedikleri arazi de Mardin’in sınırları içerisinde

Irak’ın parçalanması planları çerçevesinde Kuzey Irak’taki gelişmeler de Mardin ilini stratejik bir konuma oturtuyor. Irak sınırına yakın olması nedeniyle Mardin, son dönemde iyiden iyiye konuşulan Kuzey Irak hesaplarında göz ardı edilmemesi gereken bir konuma sahip. Son günlerin en çok tartışma konularından birisi olan ve İsraillilerin almak istediği mayınlı arazinin de Mardin sınırları içerisinde bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Mardin aynı zamanda dünyanın en büyük üçüncü antik kenti kimliğine de sahip.

Tarih boyunca güneydoğu bölgemizin de içerisinde gösterildiği Arz-ı Mev’ud’a sahip olmak isteyen öğretiyle kurulan işgalci İsrail’in bölgedeki faaliyetleri de biliniyor. Kuzey Irak’ta MOSSAD’ın artan faaliyetlerinin yanı sıra, İsrailli işadamlarının güneydoğu illerimizden aracılarla toprak almaları da İsrail endişesini güçlendiriyor. Mardin’deki bu gelişmeler Türkiye’yi de içerisine alan çok büyük bir projenin önemli bir parçası olarak görülüyor.

AB yolu buradan geçer, dediler... BOP’un cazibe merkezi olacağını söylediler... Misyonerlerse şimdi Diyarbakırlı çocukları Hıristiyan yapıyor…

İşte o çocuklar!

Özellikle büyük şehirlerimiz ve stratejik öneme haiz illerimizde yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri Diyarbakır’da da etkisini arttırdı. Mesut Yılmaz’ın “AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer’ sözü ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ın BOP’un cazibe merkezi olacağını ilanıyla çokça tartışılan Diyarbakır bugünlerde misyonerlik çalışmalarının merkez illerinden birisi haline dönüşüyor. Bin yıllardır İslam şehri olan Diyarbakır’da şimdilerde Müslüman çocuklar kandırılarak din değiştiriyor.

Avrupa Komisyonu üyelerinin ve başta ABD olmak üzere yabancı ülke elçilerinin uğrak yeri Diyarbakır, ABD ve AB’nin üzerinde hassasiyetle durduğu şehir olarak biliniyor. İç ve dış politikanın önemli şehri Diyarbakır son zamanlarda misyonerlerin de ilgi odağı haline geldi. Bölgedeki terörle birlikte yoğun göç alan ve bu hızlı nüfus artışı dolayısıyla işsizliğin en yaygın olduğu illerin başında gelen Diyarbakır bu özelliğiyle de misyonerler için uygun bir zemin oluşturuyor. Hırsızlık ve kapkaçın yaygınlaştığı, uyuşturucu kullanımının korkunç derecede artış gösterdiği Diyarbakır şimdi ise misyonerlerin saldırılarına maruz kalıyor.

Özellikle Protestan misyonerlerinin akın ettiği Diyarbakır’daki misyonerlik çalışmalarının en somut örneğini şehrin Urfa Kapısı’nın hemen girişinde açılan Protestan Kilisesi oluşturuyor. Bu kilisenin kurulmasıyla birlikte kısa sürede onlarca müslüman genç ve çocuk Hıristiyan yapıldı. Aynı mahallede yaşayan bazı çocuklar ise arkadaşlarının para karşılığı kiliseye gittiklerini iddia ediyor. Bölge halkı da ciddi bir tehdit halini alan bu çalışmalardan kaygılı...

Diyanet bize karışamaz

Tarihi Meryemana Süryani Kilisesi’nin hemen karşısında bulunan Diyarbakır Protestan Kilisesi 2003 yılında kuruldu. Yaklaşık dört yıldır bölgede resmi olarak faaliyet gösteren kilise, şu ana kadar yetmişe yakın Müslüman çocuğun Hıristiyan olmasına sebep oldu. Bu kilisede üç yaşındaki çocuklar bile din eğitimi alıyor. 12 yaşından küçük çocukların Kur’an öğreniminin yasak olduğu bir ülkede bizzat kilisenin papazından 3 yaşındaki çocuklara Hıristiyanlığın öğretildiğini duyunca ister istemez şaşırıyoruz. Din ve vicdan özgürlüğünü herkes için savunuyor ve istiyoruz ama yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’mizde Kur’an öğreniminin önündeki engeller dolayısıyla kilisenin papazı Güvener’e “3 yaşındaki çocukların Kilise’de din eğitimi alması yasak değil mi?” diye soruyoruz. Kendisini vaiz ve misyoner olarak tanımlayan Güvener’in “Diyanet bize elektrik ve su vermiyor, dolayısıyla bizden böyle bir şey isteyemez” cevabı şaşkınlığımızı daha da arttırıyor.

Kilise değil, sanki ilköğretim okulu...

Pazar günü gittiğimiz Diyarbakır Protestan Kilisesi’nde bulunduğumuz her dakika şaşkınlığımız biraz da artıyordu. Kilisenin papazı Vaiz Ahmet Güvener’le konuşurken ayinden çıkan çocuklar kafetaryaya doğru yaklaştıkça hayret içinde kalıyoruz. Zira, aralarında yabancı uyrukluların da bulunduğu çocukların yaş ortalaması 8-9 civarındaydı. İsimlerini soruyoruz çocukların: Ayşe, Fatma, Gülistan...

“İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor”

Papaz Ahmet Güvener’e göre çocuklar kandırılmıyor, tam tersine çocuklar ilahi kurtuluşla tanışıyor ve yine kendi ifadesiyle “İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor”. Ancak kilisenin bulunduğu mahallede konuştuğumuz ve isminin açıklanmasını istemeyen bazı vatandaşlar ve çocuklar ise kilisede para dağıtıldığını iddia ediyor. Hatta bir çocuk; “Arkadaşlarımız var şu an orda, biz biliyoruz ki onlara para veriliyor” diyor.

Eğitmen Amerika’dan

İsminin Timmy olduğunu öğrendiğimiz bir eğitmen dikkatimizi çekiyor. Montana’dan Diyarbakır’a gelen ve yerleşen Timmy ”Niçin Diyarbakır” sorumuza ilginç bir cevap veriyor: “ İhtiyaç olduğunu söylediler ben de eşimle birlikte buraya yerleştim...”. Gördüklerimiz, duyduklarımız şaşırtmaya devam ediyor. Bir insan Amerika’dan kalkıp Diyarbakır’a gelecek ve buraya yerleşecek. Bunda da hiç bir olağanüstü durum görülmeyecek! Mardin’e İsveç’ten gelen öğrenciler gibi... Bu şaşkınlıklar ışığında, ABD ve Avrupa’nın son dönemde yakın ilgi gösterdiği Diyarbakır’da böyle bir duruma şüpheyle yaklaşmamak neredeyse imkansız hale geliyor.

Her taşın altında İsrail var!

Bilindiği üzere Hıristiyanların Katolik, Ortodoks ve Protestanlık olmak üzere bilinen üç mezhebi var. Ancak diğer ikisi, Protestanları Hıristiyan olarak bile kabul etmiyor. Çünkü Protestanlar kendilerine kaynak olarak Hıristiyanlığın yanı sıra Siyonist kaynakları da kabul ediyor. Çok daha ilginci ise Hazreti İsa’nın yeryüzüne inmesi için Büyük İsrail’in kurulması gerektiğine inanan Protestanlar, Fırat ile Nil arasında yapılacak büyük ve kanlı bir savaşta, tüm ulusların saldırısına uğrayan İsrail’in, Hz. İsa tarafından bir dağı yararak kurtulacağına iman ediyor. Büyük İsrail Projesi olarak bilinen BOP’u gerçekleştirmek için Amerikan ordusunu Ortadoğu’ya yığan ABD Başkanı Bush da bu inancın yılmaz savunucusu. İşte bu nedenle İsrail’in hedefindeki bölgenin içinde yer alan Diyarbakır’da bu faaliyetleri Protestan Kilisesi’nin yönlendirmesi çok daha dikkat çekici bir hal alıyor.







Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor (The Guardian)

12:32, 20/5/2007 .. 0 yorum .. Link
Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor (The Guardian)

The Guardian: "Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor "



yaziyi okuyamayanlar icin linki: http://hazihisebili.4sql.net/haber/dny/200...theguardian.htm



Amerika’nın prestijli gazetelerinden The Guardian’da köşe yazarlığı yapan gazeteci William Dalrymple, Türkiye ziyaretinden sonra Mevlana Celaleddini Rumi ve Türkiye tarihi hakkında köşesinde ilginç tesbitlere yer verdi.

William Dalrymple, “Kendi Yurdunda Garip ve Yasaklı: Mevlana”
başlıklı yazısında Türk devletinin gözünde Mevlevilerin, sadece turist çekmek için kullanılabilecek müze kültüründen başka bir şey ifade etmediğini kaydetti. Dalrymple, Türkiye’de sufilerin ve dindarların laik cumhuriyetçilerden zulüm gördüğünü belirtti.


KENDİ VATANINDA NERDEYSE HİÇ OKUNMUYOR
Mevlana’nın Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesi’nde yaşamış ve eserlerini orada yazmış olmasına rağmen kendi vatanında neredeyse hiç okunmadığını ve eserlerinin modern Türkçe’ye sadeleştirilmediğini kaydeden Dalrymple, “Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı döneminde neredeyse yüz bin Mevlevi dervişi vardı” dedi.
1925 yılında Atatürk’ün modern, Batı kaynaklı laik bir devlet oluşturma arzusu adına her türlü tarikatı yasakladığını vurgulayan Dalrymple, şöyle devam etti: “Dinî vakıflar askıya alındı ve malvarlıkları kamulaştırıldı. Sufi zaviyeleri kapatıldı ve içindekilere el konuldu.
Bütün dinî ünvanlar ilga ve dinî kıyafetler yasadışı ilan edildi. Türk münevverleri batı klasikleri üzerinde çalışmaya teşvik edilirken Mevlana’nın eserleri, müritlerinin eserleri ile birlikte çürümeye terk edildi. 1937’de de her türlü geleneksel müzik özellikle sufilerin flüte benzeyen kamış neyini üflemek kanunla yasaklandı.”

ALKOL, CUMHURİYETİN SİMGESİ HALİNE GELDİ
“Türk devletinin gözünde Mevleviler, sadece turist çekmek için kullanılabilecek müze kültüründen başka bir şey değildir” diyen William Dalrymple, söz konusu kültürün ise 60’lı yıllarda bir ABD’linin Konya’yı ziyaretiyle başladığını söyledi. Mevlevilerin Cumhuriyetin ilk yıllarında sema için her toplandıklarında bir polis baskınına rağmen gözcülük yapmak üzere sokağın her iki ucuna dervişler diktiğini yazan Dalrymple, yazısında şunları belirtti: “Sufiler, Mevlevi kimliklerini saklamak için dolaplarında içki bulundururdu.
Çünkü alkol cumhuriyetin simgesi haline gelmişti. Bu sebeple yetkililer ‘dindarların’ içebileceğine ihtimal vermezlerdi. Polis baskın yaptığında şeyh daima içki şişesini ortaya çıkarır ve sadece dostlarıyla küçük bir alem yaptıklarını söylerdi. Türkiye’de sufiler ülkenin nispeten kendi halinde olan dindarlarından ziyade laik cumhuriyetçilerinden zarar görmektedir. Günümüzde Mevleviler sadece turist çekmek amacıyla kullanılıyor. Bu süreç 60’lı yılların ortalarında Amerikan ordusunun üst düzey bir subay eşinin Konya'ya gelmesi ve kendisine eşlik eden hükümet görevlilerine dervişler hakkında sorular sormasıyla başladı. Görevlileri bir telaş aldı. Belediye başkanı çözüm olarak eski bir derviş buldu ve onu mahalli basketbol takım elemanlarına nasıl sema yapılacağını öğretmekle görevlendirdi. Kısa bir süre içinde her yıl yabancı turistleri çekmek için Konya Spor Salonu'nda “folklorik” bir festival düzenlenmeye başlandı.”






HÜKÜMETLERİN KARNELERİ

12:23, 20/5/2007 .. 0 yorum .. Link
Hükümetlerin karneleri.


REFAH - YOL HÜKÜMETİ


MEMURLARA

100 DE 116 ZAM YAPILDI


ASGARİ ÜCRETLİ

100 DE 101 ZAM YAPILDI


EMEKLİLER ( BAĞKUR )

100 DE 300- 400 ZAM YAPILDI





AKP HÜKÜMETİ


MEMURLARA

100 DE 6 ZAM YAPILDI


ASGARİ ÜCRETLİ

100 DE 11 ZAM YAPILDI


EMEKLİLER ( BAĞKUR )

100 DE 6 ZAM YAPILDI




AKP HÜKÜMETİ


İÇ BORÇLAR: 92 MİLYAR DOLARDAN
182 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ


DIŞ BORÇLAR:130 MİLYAR DOLARDAN
165 MİLYAR DOLARA ÇIKTI




REFAH-YOL HÜKÜMETİ

İÇ BORÇLAR:29 MİLYAR DOLARDAN
28 MİLYAR DOLARA DÜŞÜRDÜ


DIŞ BORÇLAR:79 MİLYAR DOLARDAN
84 MİLYAR DOLARA ÇIKTI



http://www.akpgercegi.com/hukumetlerin-karneleri/



Bu İhaleye Dikkat!..

02:07, 28/4/2007 .. 0 yorum .. Link
Bu İhaleye Dikkat!..
Bu İhaleye Dikkat!..
Kültür Vadisi’ni, Patrikhane Vadisi haline getirecek projeler adım adım yürütülüyor.
Şaban KALAFAT / İSTANBUL
--------------------------------------------------------------------------------
İstanbul’da Haliç Kültür Vadisi olarak adlandırılan Fener-Balat bölgesinde zamana yayılan hummalı bir çalışma dikkat çekiyor. Kültür Vadisi’ni, Patrikhane Vadisi haline getirecek projeler adım adım yürütülüyor.

Fatih Belediyesi tarafından, Patrikhane başta olmak üzere Haliç’in etrafını açmayı planlayan, yaklaşık maliyeti 200 milyon dolar olan 280 bin metrekarelik Fener-Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesini yüzde 42.32 kat karşılığı önerisiyle GAP İnşaat firması kazandı. Bölgenin yüzde 42’si bölge sakinlerinin tasarrufuna bırakılırken, yüzde 58’i ise önce firmaya kalacak. Sonra tabii ki, ekonomik olarak güçlü olan uluslararası sermayeye ya da bölgeyi Bizanslaştırmaya çalışan vakıflara satılacak.


--------------------------------------------------------------------------------

Fener–Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesi ile Fener Patrikhanesi’nin etrafı açılacak. GAP İnşaat’ın aldığı ve yaklaşık 200 milyon dolara mal olacak proje, 280 bin metrekarelik alanı kapsıyor. Fatih Belediyesi tarafından açılan ve Patrikhane başta olmak üzere Haliç’in etrafını açmayı planlayan, yaklaşık maliyeti 200 milyon dolar olan 280 bin metrekarelik Fener–Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesini yüzde 42.32 kat karşılığı önerisiyle GAP İnşaat firması kazanırken geriye kalan oranın ise kime satılacağı merak konusu oldu.

İlçedeki diğer yenileme alanları Neslişah ve Hatice Sultan’ın (Sulukule) üç, Ayvansaray’ın ise 20 katı büyüklüğünde olan ve önceki gün sonuçlandırılan Fener Balat Sahil Kesimi Yenileme Alanı İhalesi’yle Patrikhanenin etrafı başta olmak üzere Haliç’in çevresinin tamamıyla yenilenmesi planlanıyor.

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Türkiye’nin en önemli tarihi bölgelerinden olan ve Haliç Kültür Vadisi olarak adlandırılan Fener-Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesinin sonuçlanmasıyla ilgili açıklamasında, Fatih’in dönüşmesi için bunun gerekli bir çalışma olduğuna iddia etti. Proje ile bölgenin İstanbul’a, Türkiye’ye ve dünyaya kazandırılacağını öne süren Demir,

“Bu zorunlu bir çalışma. Günümüz şartlarına uygun yaşam koşullarının kalmadığı bölgenin, binaların fiziki şartlarının düzeltilmesini de içerecek. Bu çalışmayla bölge, İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasında önemli hazırlıklardan birini oluşturacak” dedi.

İhaleye Sembol İnşaat ve GAP İnşaat firmaları katıldı. İki gün süren değerlendirme sonucu ihalesiyi, GAP İnşaat, yüzde 42.32 kat karşılığı oranıyla kazandı. Restorasyon bittikten sonra bölgenin yüzde 58’inin kime gideceği tartışma konusu oldu. Yaklaşık otuz ayda yenilenecek alanda 59 yapı adası, 909 adet parsel bulunuyor.


Exeter’de Yetişti Amerika Seçti !..

02:03, 28/4/2007 .. 0 yorum .. Link
EXETER’DE YETİŞTİ AMERİKA SEÇTİ !..

Arslan BULUT



--------------------------------------------------------------------------------

Şevket Kazan anlatıyor: "Abdullah Gül Amerikan elçiliği’nden hiç çıkmazdı"

Yaklaşık 12 yıl önce İstanbul’da bir Kafkaslar Toplantısı düzenlenmişti! Toplantıya gazeteci olarak davetliydim. Graham Fuller de oradaydı. Kendisinden bir röportaj talebim oldu, kabul etmedi. Ertesi gün, Yenişafak gazetesinde Graham Fuller ile yapılmış bir röportaj çıktı! Bunun üzerine istihbarat servisleri ile diyaloğu iyi olan bir muhabire görev verdim. Graham Fuller, konferanstan ayrıldıktan sonra nereye gitmiş ve kimlerle görüşmüştü? Bunu araştırmasını istedim. Kısa bir süre sonra bilgi geldi: Graham Fuller, Topkapı’daki Yenişafak gazetesine gitmiş, röportajdan sonra o zaman gazetenin üst katında bulunan Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda Abdullah Gül ile görüşmüştü!

Yıllar sonra bu durumu Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a “Neden böyle oldu? Bu kadrolar, nasıl böyle birdenbire değişim gösterdi? Siz, hepsinin hocası olarak onların bu değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sorduğumda şu cevabı aldım:

“Bu arada önemli husus şudur: Maya çok mühim bir şey. Mayasız ekmek olmaz. O cevher sizde yoksa, ekmeği yapamazsınız.”

ABD derin devleti ile...
DSP’nin çökertilmesi sırasında Abdullah Gül ABD’de idi. İki kişiyle görüştü: CFR’nin beyni Morton Abramowitz ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Mark Grossman!
Tayyip Erdoğan da daha RP Beyoğlu İlçe Başkanı iken, Morton Abramowitz ile görüşmüş ve CIA’nın önemli şeflerinden Graham Fuller ile temasa geçmişti. Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile de görüşüyordu!

312-2’den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998’de, ABD’nin İstanbul başkonsolosu Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan’ı makamında ziyaret ederek, “Bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır” demiş ve Erdoğan’a destek vermişti!

Erdoğan’ın AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile görüştüğü de basına yansıdı. Erdoğan’ın “Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği” yolunda garanti verdiği yazıldı. Abdullah Gül de bir taraftan İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan’ı makamında ziyaret ederek parti çalışmaları hakkında bilgi veriyordu!

Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül’ün sık sık ABD ve İngiltere’ye giderek görüşmeler yaptığını açıklıyordu!
CIA şefi Graham Fuller de tam o sıralarda Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve “ılımlı İslam” a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürüyordu! Fuller, “Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı” nı söylüyordu!

Sonunda, Tayyip Erdoğan gayrımeşru bir ara seçimle TBMM’ye sokuldu, AKP’nin başına getirildi. Bu arada AKP’nin parti programı, yerel yönetimlere otonomi vermeyi önören gizli bir CFR memorandumundan aynen kopyalanmıştı. AKP, CFR’nin verdiği gizli programla kurulmuştu! Bunu yayınladığımız halde yüksek yargı organları kapatma davası için harekete geçmedi!

Gazeteci Yavuz Selim’in “Milli Görüş Hareketindeki Ayrışmaların Perde Arkası: Yol Ayırımı” kitabında ise ilginç bilgiler veriliyordu:

Yoldan nasıl çıktılar?
Mehmet Bekaroğlu anlatıyor:
-Daha Refah Partisi kapanmadan Talat Halman, FP kapanmadan da Güneri Civaoğlu, Milliyet gazetelerinde yazdıkları makalelerinde, Milli Görüş Partilerinin kapatılmasının yetmeyeceğini, mutlaka bölünmesi gerektiğini söylediler; hatta nasıl bölüneceğini de ifade ettiler. Güneri Civaoğlu, 24 Eylül 1998 tarihli yazısında, bölünme konusunda Sayın Erdoğan’a bir misyon da yüklemektedir. Nitekim gelişmeler bu doğrultuda oldu. Bölünme, öngörüldüğü gibi bir proje olarak adım adım gerçekleşti.

Amerikalıların ilgisi
SP Genel Başkanı Recai Kutan anlatıyor:
-Abdullah Gül, Fazilet Partisi döneminde Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısıydı. Dolayısıyla, özellikle dış ülkelerin temsilcilikleriyle, elçilikleriyle en yakın ilişkide olan bir arkadaş idi. Sonradan aldığımız intiba o ki, Abdullah Gül’e karşı özel bir ilgileri ve sempatileri varmış. Bunu daha sonraları çeşitli vesilelerle gördük. Bizimle beraber çalıştığı dönemde bu durumdan herhangi bir gocunmamız da olmamıştır. Fakat sonradan Amerikalı makamların, “Acaba hangi isim bizimle en iyi uzlaşma halinde olabilir” diye özellikle seçim yaptıklarını ve Abdullah Gül’e özel bir ilgi gösterdiklerini hissettik.

Boyuna Amerika ile fakslaşıyorlar
Şevket Kazan anlatıyor:
-Abdullah Gül, hiçbir zaman Refah Partisi için çalışmadı. Hep kendisi için çalıştı. Erbakan Hoca, Abdullah Gül’e Politik Araştırma Merkezi diye bir merkez kurdurmuştu. Dış ilişkilerden sorumluydu ya, Refah Partisi’ni Avrupa’ya, elçiliklere tanıtacağı yerde, sadece kendisini tanıttı. Danışmanı olan Murat Mercan, ki aynı zamanda Melih Gökçek’in danışmanıydı, Amerika’ya boyuna fakslar gönderiyormuş. Oradan da boyuna fakslar geliyormuş. Sekreteri de bir hanım kız. Bu hanım kızın annesi de benim hanımın arkadaşı. Annesine anlatmış, “Böyle böyle, bunlar devamlı Amerika ile fakslaşıyorlar, hep Abdullah Gül’ün propagandasını yapıyorlar” demiş. Hanım da bana söyledi. Ben de “Belki yanlış tespit etmiştir. Öyle bir şey varsa, bir gün o fakslardan bir tanesinin fotokopisini alsın, sana getirsin, ben de göreyim” dedim. Kızı yakalıyorlar ve işine son veriyorlar. Şimdi Amerika’da kendisini tanıtan bir kitap bastırmış...

Refahyol Hükümeti’nde, Türk Cumhuriyetleri’nden Sorumlu Devlet Bakanlığını biz almıştık. Gül, Türk Cumhuriyetlerine bir tek seyahat yapmıştır, o kadar. Adamın aklı, fikri Amerika’daydı. Bir de Amerikan Elçiliği’nde ne vardı, bilmiyorum, oradan hiç çıkmazdı!

Recai Kutan anlatıyor:
-AKP’deki arkadaşlarımız, teslimiyetçi bir anlayış içerisindedirler. İMF’cilerle, Dünya Bankası ile ilişki içinde olmak ayrı bir şeydir, onların telkinlerine ve empozelerine açık olmak ayrı şeydir..

Exeter lobisi ve Gül
İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi’nde ayrıca Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü de bulunuyor! Başında, Abdullah Gül’e fahri doktora unvanı veren Tim Niblock vardır.

İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görür. Ayrıca Arap ve İslam Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir. Üniversite yayınlarında, Irak’ın kuzeyinden “Irak Kürdistanı” diye söz edilir.
Green Peace (Yeşil Barış) örgütü de Exeter Üniversitesi’nde bir laboratuvar sahibidir!
Exeter Üniversitesi’nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. Mesela İslam Kalkınma Bankası’nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır! Tabii buraya gönderilecek öğrencileri de kendi ülkelerindeki “İslami kuruluşlar” seçer!

İstanbul Milletvekili Nevzat Yalçıntaş seneler önce İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın kendisini Londra’ya ve güneye Exeter Şatosuna davet ettiğini, burada medyanın demokrasiyi tahrip etmesi üzerine bir beyin fırtınasına katıldığını bir Meclis konuşmasında açıklamıştır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Exeter Üniversitesi’nde iki yıl eğitim-öğretim görmüştür. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da Abdullah Gül’ün bu üniversiteden arkadaşıdır! Abdullah Gül, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Sebahattin Zaim gibi hocalarının teşviki ve sağladıkları Milli Kültür Vakfı bursu ile 1976-1978 yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karatepe ile birlikte İngiltere’ye gönderilmiştir.

Gül, burada İslam ülkelerinde ileride görev alacak olan doktora öğrencileri ile sıkı bir arkadaşlık kurmuştur. Dönüşte Sebahattin Zaim’in daveti ile Sakarya Üniversitesi’nde görev almıştır. Abdullah Gül, 12 Eylül’den birkaç gün sonra evinden alınıp götürülür ve İstanbul’da Metris Askeri Cezaevine kapatılır!

Çıktıktan bir süre sonra Merkezi Cidde’de olan ve 48 İslam ülkesinin üye olduğu İslam Kalkınma Bankası’nda diğer Exeter mezunu arkadaşları ile birlikte ekonomi uzmanı olarak görev alır. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğu, Exeter Üniversitesi’nde doktora sonrası çalışmalar yapmıştır.

Exeter Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ian Markham’ın “Said Nursî’nin başarısı: Hakikat ve hoşgörü” başlıklı bir makalesi vardır! Yani bu üniversite “dinlerarası diyalog” un kurgulanmasında da vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı adayı olan Abdullah Gül, görüldüğü gibi özellikle ABD ve İngiltere’nin derin devleti ile yakın ilişkiler içinde olan bir kişidir.


Üniversiteyi bitirdikten sonra İngiliz istihbaratına eleman yetiştiren Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Abdullah Gül, CIA istasyon şefi Graham Fuller ile gizli bir görüşme yaptıktan sonra Yenilikçi Hareket’in başına geçti!

İslam ülkelerine yönetici yetiştiriyorlar
İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter’de Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü de bulunuyor! Başında, Abdullah Gül’e fahri doktora unvanı veren Tim Niblock vardır. İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter’de eğitim görür. Ayrıca Exeter’den mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür.

İsrail ile özel ilişki
Abdullah Gül, İsrail ile ilişkileri çok sıkı tutan bir politikacı olarak dikkat çekti. Kasap Şaron olarak bilinen ve sonradan İsrail Başbakanlığı da yapan Ariel Şaron ile de görüşen Abdullah Gül, ABD derin devletine hizmetleriyle tanınan Ahmet Ertegün’ün Özbekler tekkesindeki cenaze töreninde ön saftaydı.

arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr



KKTC'de Yaşanan BRT Krizi ve Arka Planı

01:50, 28/4/2007 .. 0 yorum .. Link
KKTC'de Yaşanan BRT Krizi ve Arka Planı
KKTC resmî yayın kuruluşu Bayrak Radyo Televizyon (BRT) Kurumu, son günlerde Kıbrıs Türk basını ve kamuoyunun büyük eleştiri ve tepkilerine hedef olmaktadır. Bu tepkiler, BRT’nin haber bülteni jenerikleri ve internet sayfasından KKTC ve Türkiye bayraklarını kaldırması ve 29 Mart 2007 gecesi yayınlanan “Duvarımız” isimli belgeselden kaynaklanmaktadır.

BRT’nin yeni internet sitesinde ve haber bülteni jeneriğinde yapılan değişiklikler, sitenin daha kapsamlı, modern ve izlenebilir olmasını sağlamaktan ziyade, KKTC’yi bir devlet olarak tanımlayan ifade, bilgi ve sembollerin kaldırıldığı, “Kuzey Kıbrıs” tanımlamasına indirgendiği bir görünüm arz etmektedir. Bu bağlamda, söz konusu değişikliklerle ilgili eleştiri konusu olan hususlar (eski site ile mukayeseli olarak) şöyle sıralanabilecektir:

-Yeni web sayfası ile ilgili internette arama yapıldığında, KKTC’nin değil “Kuzey Kıbrıs’ın resmî yayın organı” ifadesi ile karşılaşılmaktadır. Yeni sitenin hiçbir bölümünde de “KKTC” ifadesine ve bayrağına yer verilmemektedir.

-Ana sayfanın sol üst köşesinde dönüşümlü olarak yer alan KKTC ve Türkiye bayraklarının yanı sıra, altında “KKTC” ifadesi ile girilen sayfada sağ üst köşedeki bayraklar ve üzerindeki “TC ve KKTC Sonsuza Dek Varolacak” ibaresi de kaldırılmıştır. “Bayrak” adını taşıyan bir kurumun, dünyadaki diğer örnekleri ne olursa olsun ve hangi gerekçe ile gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin böyle bir uygulamaya yönelmesi, KKTC’de hassasiyet yaratmıştır. Ayrıca, eski sitede KKTC’yi tanıtan, Kıbrıs Sorunu’nu ve tarihçesini, milli bayramların tarihlerini içeren bölümler ve Atatürk köşesi de yeni sitede yer almamaktadır. Eski sitenin Türkçe ve İngilizce hazırlanmasına karşın, yeni site Rumca olarak da faaliyet göstermektedir.

-Eski sitede haberler “KKTC-Güney Kıbrıs-Türkiye-Dünya” şeklinde bir sınıflandırmaya tabi tutulmuşken, yeni sitede KKTC-Güney Kıbrıs ayrımı yapılmaksızın, “Kıbrıs” adı altında coğrafi bir tanımlamanın tercih edildiği gözlenmektedir.

-BRT Kurumu’nun adeta Kıbrıs Sorunu’nun her safhasını yansıtan tarihçesi ve 1 Ocak 2007 öncesi arşivine de yeni sitede yer verilmemiştir. Bilindiği üzere, Bayrak Radyosu, 25 Aralık 1963 tarihinde Rumların ada Türklerini Kıbrıs Cumhuriyeti’nden dışlaması üzerine, Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak amacıyla mücahitler tarafından küçük bir garajda akülerle yayına başlamıştır. Barış Harekâtı’nın gerçekleştirildiği 1974 yılı sonrasında yeni bir yapılanma içine giren Bayrak Radyosu, 1976 yılında televizyon yayınını da başlatmıştır. 1983’te KKTC’nin kurulması ile birlikte çıkarılan bir yasa ile, özerk bir kurum statüsüne kavuşarak, “Bayrak Radyo Televizyon Kurumu (BRTK)” adını almıştır. BRTK’nın yatırım projelerine Türkiye tarafından önemli mali destek sağlanmaktadır.

BRT Haber Bülteni jeneriğinde yıllardan beri yer alan KKTC ve Türkiye bayraklarının kaldırılması ise, internet sitesindeki değişikliklere gösterilen tepkilerin daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur.

Diğer taraftan, BRT’nin, bir Türk ve Rum’un ortak yapımı olan “Duvarımız” isimli belgeseli 29 Mart 2007 gecesi yayınlaması ile ilgili olarak Volkan Gazetesi’nde yer alan haberler büyük yankı bulmuştur. Söz konusu belgesel, halihazırda iktidardaki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yayın organı Yeni Düzen Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Niyazi Kızılyürek isimli bir Kıbrıs Türkü ile Panikos Hrisantos adlı Rum tarafından 1994 yılında Alman ZDF Televizyonu’nun desteğiyle çekilmiş olup, bir KKTC televizyon kanalında ilk kez yayınlanmıştır. Belgeselde, Ada’da Türkler ve Rumlar barış ve kardeşlik içinde yaşamakta iken, EOKA’nın İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadele başlattığı, İngiltere’nin ise Kıbrıs Türklerini kullandığı ileri sürülmekte, Türkiye Kıbrıs’ta “işgalci”, Türk askeri ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ise “tecavüzcü, ırz düşmanı” olarak tanımlanmaktadır. Keza, Güney Kıbrıs’ta yaşayan yaşlı bir Türk kadının Rum meyhanelerinde çalıştığı dönemde TMT mensuplarının kendisine tecavüz etmek istediği iddialarını edep ve ahlak dışı ifadelerle anlatan bölümleri de hiçbir sansüre tabi tutulmaksızın bu belgeselde yer aldığı şekliyle BRT’de gösterime sunulmuştur. Belgeselin, hazırlanmasından 13 yıl sonra ve Rumların “ En İyi Türk Ölü Türktür” sloganlarıyla kutladıkları EOKA’nın kuruluş yıldönümü olan 1 Nisan 2007 tarihinin birkaç gün öncesinde, üstelik KKTC’nin resmî yayın organı olan bir televizyon kuruluşunda yayınlanması, zamanlama açısından dikkat çekicidir.

BRTK’deki söz konusu düzenleme ve uygulamalar, KKTC’de son aylarda asker-sivil çekişmesi olarak basına yansıyan bazı gelişmeler çerçevesinde daha geniş boyutlu olarak değerlendirildiğinde ise, oldukça hassas bir tablo ortaya çıkmaktadır.

-Lefkoşa’nın, Avrupa’da “duvarlarla” ayrılan tek bölünmüş başkent olarak kaldığı söylemleri, Lokmacı Barikatı’nın yıkılması tartışmaları ile daha yoğun olarak gündeme gelmiştir. “Duvarımız” belgeselinin içeriği bir yana, ismi dahi yayınlanma tarihi dikkate alındığında bu çağrışımı daha da güçlendirmektedir. Oysa, KKTC, Rum tarafı ile geçişe imkan sağlanması için Lokmacı bölgesinde kendi tarafındaki duvarı Kasım 2005’te zaten yıkmış olup, geçişi kolaylaştırmak için inşa ettiği üst geçidi de Rum lider Papadopulos’un tepkisi üzerine Ocak 2007’de kaldırmıştır. Buna karşın Rum Yönetimi, Mart 2007’de kendi tarafındaki duvarı yıkmak zorunda kalmakla birlikte, arada kapı açılıp geçişlerin başlatılabilmesi için başta bölgedeki Türk askerinin çekilmesi ve sembollerin (daha açık bir ifade ile Türkiye ve KKTC bayraklarının, “KKTC”yi devlet olarak tanımlayan ifade ve işaretlerin) kaldırılmasını şart koşmaya devam etmektedir. Ancak, KKTC’de Lokmacı Barikatı köprüsünün yıkılmasının, gerçek boyutlarının dışına çıkarılarak “asker-sivil çatışması” görüntüsü verilmek istenmesi, Türkiye’nin Ada’daki askerî varlığı ile yetki ve sorumlulukları konusunda Rum çıkarlarına hizmet eden, istismara açık bir zemin oluşmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Talat’ın Temmuz 2005’te KKTC’deki Lefkoşa Büyükelçisi ve Kuvvet Komutanları’ndan ayrı bayram kutlaması uygulaması ile başlayan, 15 Kasım 2006 KKTC Kuruluş Yıldönümü törenlerinde bir albayın konuşmasına tepkisi ile basında yer bulan “asker-sivil” ve “seçilmiş-atanmış” tartışmaları, Lokmacı krizi ile giderek artan bir şekilde kamuoyu gündemini meşgul etmiştir.[i] Özetle, konu, “Duvarımız” belgeselinin içeriğinde olduğu gibi Türkiye’nin 1974 müdahalesinin “işgal” tanımlamasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ne son verdiği ve halihazırda KKTC’deki Türk askerî varlığının Ada’da “birleşik bir Kıbrıs’ta” Türk ve Rumların barış içinde yaşaması önünde en büyük engeli oluşturduğu şeklinde istismar edilmektedir. KKTC’de bazı köşe yazarları ise, “CTP Kurultayı ve Bu Memleket Bizimdir Biz Yöneteceğiz” başlıklı yazılar yazarak “Komutanlar her etkinin bir tepki yaratacağını bilmezler mi? Basit bir organizasyonla on binlerce kişinin yeniden İnönü Meydanı'nda toplanabileceğini göremezler mi? Şairin dediği gibi ‘derlenip dürülmedi henüz bayraklar...’. ‘Bu memleket bizimdir ve biz yöneteceğiz’ pankartının arkasında yeniden on binler yürüyebilir.” ifadeleriyle, Türkiye ve TSK’ya karşı kitlesel gösterilerin yapılabileceği mesajını vermektedirler. Ayrıca, TSK’nın KKTC’de misafir olduğu ve Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndaki haklarına geri çekilmesi yolunun uzlaşarak ve anlaşarak bulunamaması halinde geriye kalan tek yolun “çatışma” olduğu vurgulanmaktadır. Bu noktada dikkati çeken, Papadopulos’un Lokmacı Kapısı’nın açılması için öne sürdüğü koşullar paralelinde bir tutum sergilenmesi, bağımsızlık ve egemenliğin Rum Yönetimi’ne karşı değil, Türkiye’ye karşı savunulması çabası içine girilmesidir.

-KKTC’de Mart ayı içinde büyük yankı uyandıran ve aslında birbirleri ve BRTK’deki uygulamalar ile yakından ilişkili pek çok gelişme yaşanmıştır. Bunlardan birincisi, KKTC’de ilk ve orta dereceli okullarda okutulan tarih ve sosyal bilgiler kitaplarından Türk ve Rumlar arasında düşmanlıkları körükleyecek ifadelerin kaldırılması görüntüsü altında, tarihi gerçeklerin çarpıtılarak 1955-74 döneminin adeta yok sayılması, Türklük yerine “Kıbrıslılık” kimliğinin aşılanmaya çalışılması tepkilere neden olmuştur. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanı’nı ziyaret ederek konuyu gündeme getirmiş, ancak somut bir sonuç alınmamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi’nin Milli Eğitim ve Kültür Bakanı ile okullara düzenlediği ziyaretlerde öğrencilere “ulusal değerlerine, bayrağına ve tarihine sahip çıkma bilinci kazandırılması” yönünde öğretmenlere tavsiyede bulunması üzerine, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenleri Sendikası (KTOEÖS) (“Bu Memleket Bizim Platformu”nun önemli unsurlarındandır) “gölge etme başka ihsan istemeyiz” açıklaması yapmıştır. Bu gelişmeler olurken, Rumların Akritas Planı çerçevesinde Kıbrıs Türklerine karşı başlattıkları ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırıların -başta Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve 3 çocuğunun öldürüldüğü Kumsal Katliamı’nın- aslında TMT tarafından gerçekleştirildiği yönünde KKTC basınının bir bölümünde spekülasyonlar başlatılmıştır. 18 Mart 2007 Şehitleri Anma Günü ile aynı tarihte yapılan CTP Kurultayı’nda ise tüm şehitler yerine sadece “Demokrasi Şehitleri” olarak adlandırılan bazı kişiler için saygı duruşunda bulunulması, İstiklal Marşı okunmazken “Yurdum İşgal Altında” sözlerini içeren Çavbella şarkısının söylenmesi, KKTC’yi yok sayarak Kıbrıs’ı bir bütün olarak gösteren haritaların Kurultay salonuna asılması, kamuoyu tepkisinin giderek tırmanmasına yol açmıştır. KTBK Komutanı, aynı gün akşamında Şehitleri Anma Günü nedeniyle düzenlenen yemekte bir araya geldiği Başbakan Soyer’e tüm bu gelişmeler nedeniyle “üzüntü ve teessüflerini” bildirerek, böyle bir kurultayın düzenleyicisi, Başbakan dahi olsa elinin sıkmayacağını söylemiştir.[ii]

Böylesi bir ortamda, KKTC’nin resmî yayın kuruluşu olan BRTK’nin, internet sitesi ve haber bültenlerinde “bayrak” ve “sembollerin” kaldırılması konusunda Rum taleplerini dikkate aldığı şeklinde yorumlara yol açabilecek uygulamalardan kaçınmasının ve 1974 Barış Harekâtı’nı ve Ada’daki Türk askerî varlığını gerçek dışı senaryolarla tartışmaya açan bir belgeselin yayınlanmasının muhtemel sonuçlarını dikkate almasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin resmî yayın kuruluşu olan ve dünyadaki ilk dış haber bürosunu 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nde açmış olan TRT’nin, KKTC’deki temsil düzeyini düşürerek BRTK içinde bir odadan yürütülmesi kararı aldığına ilişkin haberler[iii] ise Türkiye kamuoyunun Kıbrıs ile ilgili zamanında ve doğru bilgilendirilmesi konularında eksiklik yaşanabileceği endişelere neden olmuştur.[iv] Zira, Rum Yönetimi, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasının ve etkin Rum-Yunan lobisine sahip olmanın avantajlarını uluslararası platformlarda her alanda kullanmakta, uluslararası hukuk ve propaganda temelinde Türkiye’yi zor duruma düşürebilecek faaliyetlerde bulunmaktadır. Nitekim, Birleşmiş Milletler (BM) ve AB’nin ürettiği belge ve kararlar ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarının temelinde de “Kıbrıs Sorunu’nun 1974’de Türkiye’nin askerî müdahalesi ile başladığı” yanılgısı egemen olmaktadır. Uluslararası sistemi yönlendiren aktörler, Rum-Yunan propagandalarının etkisi ya da kendi bölgesel-küresel çıkarları gereği, Kıbrıs Sorunu ile ilgili değerlendirmelerinde;

-1791’den itibaren Megali İdea ve Enosis’i hedefleyen Rum-Yunan faaliyetlerini,

-1955’te Kıbrıs Türklerine karşı Yunanistan destekli olarak başlatılan EOKA terör örgütünün saldırılarını,

-Rum liderliğinin, 1960’da kurulan Anayasal düzeni yıkmaya, Kıbrıs Türklerinin hak ve yetkilerini kısıtlamaya yönelik uygulamalarını,

-Kıbrıs Türklerinin, Ada’dan atılmalarını ve imhasını öngören “Akritas Planı” çerçevesinde 1963-74 döneminde maruz kaldıkları insan hakları ihlallerini, baskı ve katliamları,

-1974 Harekâtı öncesinde, Yunanistan’ın Ada’yı işgal ve darbe ile yönetimini ele geçirme girişimlerini,

-Dolayısıyla, Türkiye’yi 1974 Harekâtı’nı yapmaya zorlayan ve bugün de askerî varlık bulundurmasını gerekli kılan gelişmeleri, Harekât’ın hukuki çerçeve ve dayanaklarını göz ardı etmektedir.

Bu bağlamda, sorumluluk Türk tarafına yüklenmekte ve çare üretmesi beklenmekte, AİHM’de Rumlar tarafından bireysel ve devlet düzeyinde açılan davalarda Türkiye muhatap kabul edilerek, tazminata hükmedilmektedir. Mevcut konjonktürde, Türkiye’nin AB üyeliği üzerinde belirleyici konuma ulaşan GKRY, çözüm zeminini BM’den AB’ye kaydırma yönünde önemli aşama kaydetmiş olup, BM çerçevesinde bir çözüm girişiminde elde edebileceklerinden fazlasını Türkiye-AB müzakere sürecinde ve AİHM’deki davalar yoluyla sağlayabileceği beklentisindedir. Türkiye tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” nin meşru temsilcisi olarak tanınmak yoluyla Kıbrıs Sorunu’nu kendisi açısından çözmeyi hedeflemekte ve bu noktada AB’den destek görmektedir. 1990’lı yılların başından itibaren ABD ve AB öncülüğünde “iki toplumlu etkinlikler”, “çatışma-çözüm grupları” yoluyla yürütülen psikolojik faaliyetlere ilave olarak, son dönemlerde Ada’daki Türk askerî varlığının ve etkinliğinin tartışmalı hale getirilmesi, tarihi gerçeklerin çarpıtılarak KKTC kamuoyunda kutuplaşma ve bölünmelerin ve “Kıbrıslı” kimliği dayatmalarıyla “Kıbrıslı-Türkiyeli Türk” ayrımının körüklenmesi, sivil-asker gerginliği yaratmaya yönelik provokasyonlar, TC Lefkoşa Büyükelçisi’ni hedef alan açıklamalar, Rumların, hedeflerine aşamalı olarak ulaşmasına katkı sağlamaktadır.

Tüm bu hususlar çerçevesinde, KKTC’nin resmî yayın kuruluşunun, BRT yasasının kuruma verdiği “ulusal davanın içte ve dışta savunulması” görevinin yerine getirilmesinde tereddütler oluşmasının, içinde bulunulan hassas ortamda KKTC’deki toplumsal bölünme ve kutuplaşmalara ve Rum propaganda mekanizmaları tarafından çok yönlü olarak istismarına zemin oluşturacağı düşünülmektedir.

[i] Ayrıntılı değerlendirme için Bkz. “Sema Sezer, “Lokmacı Köprüsüyle Birlikte Yıkılanlar”, Stratejik Analiz, Şubat 2007.

[ii] CTP-BG Parti Tüzüğü’nün 34’üncü maddesine göre, partinin olağan kurultayları; iki yılda bir Eylül, Ekim veya Kasım aylarında yapılır. Bugüne kadar; Mayıs 2005’te, M.Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi nedeniyle yapılan olağanüstü kurultay hariç olmak üzere, tüm kurultaylar, Tüzük’te belirtilen aylarda yapılmıştır. Parti Tüzüğünde, kurultayların icrası esnasında İstiklâl Marşı okunması, Bayrakların asılması veya Şehitler için saygı duruşu yapılması ile ilgili herhangi bir hüküm yoktur. Basına KTBK Komutanı ve Başbakan Soyer arasında “tokalaşma krizi” olarak yansıyan gelişmede Korgeneral Kıvrıkoğlu; CTP-BG kurultayında, İstiklal Marşımızın okunmaması, şehitlerimizin anılmaması, Ulu Önder Atatürk ve Dr. Fazıl Küçük’e yer verilmemesinden dolayı, teessüflerini ve duyduğu üzüntüyü belirterek;

- KKTC’de; en küçük derneklerin etkinliklerinde bile; faaliyete, İstiklal Marşımız okunarak başlandığını,

- Şehitleri Anma Günü’nde icra edilen bir kurultayda; sadece, Demokrasi Şehitleri’nin anılmasının manidar olduğunu,

-CTP Kurultay’ının; Türkiye’deki bölücü örgüt yanlısı siyasi partilerin kurultaylarından herhangi bir farkının bulunmadığını; geçmişte, söz konusu partilerin kurultaylarında da, İstiklal Marşımızın okunmadığını ve bölücü örgüt teröristlerinin, şehit sıfatıyla anıldığını ifade etmiştir.

Korgeneral Kıvrıkoğlu, yemekten ayrılırken de; İstiklal Marşımızın okunmadığı, şehitlerimizin anılmadığı, Ulu Önder Atatürk’e ve Dr. Fazıl Küçük’e yer verilmeyen bir Kurultay’ın düzenleyicisinin, Başbakan dahi olsa elini sıkmayacağını, söylemiştir. Ortada uzatılan el ve eli havada bırakan bir nezaketsizlik yoktur, teessürün ifadesi vardır.

[iii] Bahadır Selim Dilek, “TRT, KKTC’deki Temsilciliğini Kapatıyor”, Cumhuriyet, 28.03.2007.

[iv] 1 Mayıs 1964’te kurulan TRT, kuruluşundan yalnızca 4 ay sonra 9 Eylül 1964’te “Kıbrıs’ın Sesi Radyosu” yayınlarını başlatmış, ilk dış haber bürosunu 28 Nisan 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nde açmıştır. (Bkz. http://www.trt.net.tr/wwwtrt/tarihce.aspx) Bayrak Radyosu ise, ilk kez 19 Temmuz 1976’da Diyarbakır’dan sökülüp getirilen siyah beyaz stüdyo cihazlarının devreye sokulmasıyla televizyon yayınlarına başlayarak adını Bayrak Radyo Televizyonu olarak değiştirmiştir. (Bkz. http://www.brt.gov.nc.tr/brt/tarihce.htm)


Sema SEZER
Arşivi Hakkinda


Abdullah Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığı

01:49, 28/4/2007 .. 0 yorum .. Link
Abdullah Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığı

gizli antlaşmanın yer aldığı Vatan gazetesi haberi

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan...1&Categoryid=3


--------------------------------------------------------------------------------

"Irak'ta yaşananlar bölgeye örnek olsun"
Balgat'taki Bakanlık binasının ikinci katındaki odasında görüştüğümüz Abdullah Gül, şimdiye kadar söylemediği veya söyleyemediği her şeyi VATAN'a anlattı... 24.05.2003


Balgat'taki Bakanlık binasının ikinci katındaki odasında görüştüğümüz Abdullah Gül, şimdiye kadar söylemediği veya söyleyemediği her şeyi VATAN'a anlattı. Bomba gibi açıklamalar yaptı. Gül'ün açıklamaları, Türk dış politikasının bundan sonra izleyeceği rotayı da açıkça gösteriyor. Bakın kimlere ne uyarılarda bulundu?



--------------------------------------------------------------------------------
Ortadoğulu liderlere
* "Ankara ile Washington'un 50 yıllık stratejik ilişkileri gelecekte çok daha yaygınlaşıp gelişecektir. Sana şunu açıkça söyleyeyim; Ortadoğu'daki bütün rejimler değişecek. Şeffaflık ve demokrasi egemen olacak. Bu bölgede ekonomik sistemler de değişecek ve piyasa ekonomisi kuralları egemen olacak. Ortadoğulu liderler halklarına demokrasi ve tam özgürlük vermedikçe, sistemlerinin yürümesi mümkün değil. Irak'ta yaşananlar bütün bölge liderlerine örnek olsun."

* "Bu konudaki görüşlerimi, Suriye ve İran gezilerimde de ayrıca Arap Birliği toplantısında, hatta son gittiğim Pakistan'da Devlet Başkanı Müşerrefe dahil herkese her platformda söyledim. Ortadoğu hak ve özgürlüklerin gelişeceği bir bölge olacak. Biz bu özgürlüklerin olmamasından nefret ediyoruz. Ortadoğu'nun bu duruma gelmesinden bölge liderleri sorumludur. Demokratik açılımlara öncü olmamışlardır. Bölge ancak şeffaf, modern ve serbest piyasa ekonomisinin uygulanması ile kurtulabilir."

Amerikan yönetimine
* "Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki... Powell Suriye'ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.."

* "Sen benim tezkereyi Meclis'e getirene kadar neler çektiğimi biliyor musun? Bakanlar Kurulu'nda 4 arkadaşımı ne kadar zor ikna ettiğimi biliyor musunuz? Bu süreçte Amerikan yönetimine 4 mektup yazdım. Hepsinde de temkinli olmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Sonuçta ne oldu? (Eli ile işaret ediyor) Sadece 3 oy Sedat, 3 oy eksik kaldı. Cumhurbaşkanı Sezer'in tutumunu da hatırlayın..."

'Sizden ders almalıyım'
* "Riyad'daki toplantıya Suudi Dışişleri Bakanı Faysal ve Suriye Dışişleri Bakanı Şara, hatta onlara Kuveyt ve Bahreyn Dışişleri Bakanları da katılmıştı. Toplantıda Irak konusunda, ABD'yi ağır kelimelerle suçlayan bir bildiri hazırladılar. Ben karşı çıktım ve bildirideki ifadeleri değiştirttim. Faruk Şara'ya 'Bak bu bildiri böyle çıkarsa bunun size hiçbir faydası olmaz. Üstelik zararı olur. Irak'a dikkatle bakın' dedim. Şara değişime razı oldu. Faysal ise bana geldi 'Ben bu adamı 20 yıldır tanırım. Nasıl oldu da hemen ikna ettiniz. Sizden ders almam lazım' dedi."

* "Bak şimdi, Suriye'nin, ABD'nin İsrail-Filistin barışı için hazırladığı" Yol haritasını "Suriye neden dinamitlemeye kalkışmıyor dersin? Bizim bu konuda oynadığımız çok önemli rol var. Ama dedim ya, her şeyi kalkıp açıklayamıyorum" diye konuştu.

Saldırmakta haksızlar
* Genelkurmay'ın tutumunun eleştirilmesine de karşı çıkan Gül "İnsanlar kalktı Genelkurmay'ın ABD ile ilişkiler konusundaki tutumunu eleştirdi. Sen de eleştirdin. Ama ben onları koruyacağım şimdi.. ABD temsilcisi Halilzad buradan Irak'a geçecekti. Baktık yanında 70 dolayında asker var. Bunlar nedir diye sorduk. Koruma dediler. 70 koruma olur mu diye yeniden sorduk. Halilzad bunların kendisi ile birlikte gidip geri döneceğini söyledi. Ama kendisi tek başına geri döndü. Ne yapacaktı Genelkurmay? Susup oturacak mıydı?" dedi.

Türkiye'deki çevrelere
* Abdullah Gül, Türkiye'deki bazı çevrelerin tutumundan da rahatsız. İnsanların bilmeden yorumlar yaptığını anlatarak, "Bu konuda Türk ve Amerikalı yetkililer arasında şöyle bir fark var; Biz geçmişte yaşıyoruz. Hala tezkeredeyiz. Onlar ise artık geleceğe bakıyor. Artık biz de geleceğe bakmayı öğrenelim. Ama bilip bilmeyen herkes eleştiriyor. Tezkere sonrası Amerikalıların hayal kırıklığını çok iyi anlıyorum.. Sana gelen mesajlar bana da geldi. Ama artık onlar, bunları geride bırakmaya hazır, ama biz değiliz sanki. Ne yapılmak isteniyor?" dedi.

Bundan sonrasına dair
* Amerikan yönetimine Irak'ta normale geçişte bizim ne gibi katkılarımız olabileceğine ilişkin yazılı metin verdiklerini, bunun şu anda incelenmekte olduğunu anlatan Gül, Irak polisinin eğitimi ve insani yardım ekiplerinin gönderilmesini önerdiklerini, Washington'dan cevap beklediklerini anlattı.

* Gül, Türkiye'nin Washington büyükelçiliğindeki diplomat sayısının sadece 9 iken, Fransa'nın 400 olduğunu, bunun da Türkiye için büyük bir ayıp olduğundan söz etti.

* Gül, 6'ıncı Uyum Paketi'nin aynen Meclis'ten geçeceğini söyledi.

* Washington'da yılda 1.5 milyon dolar ödediğimiz lobi şirketinin hiçbir işe yaramadığından da bahsettik.

Haber: Sedat SERTOĞLU


YEŞİLKÖY LATİN KİLİSESİ'NDE BİR TOPLANTI

04:43, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link
 
YEŞİLKÖY LATİN KİLİSESİ'NDE BİR TOPLANTI
29.10.2006 von Administ

İstanbul/Yeşilköy'deki Latin Katolik Kilisesi'nde, 23-24 Eylül 2005
tarihinde "Uluslararası Müslüman-Hıristiyan Diyalog Sempozyumu"
yapıldı. Toplantı, Gregoriana Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi profesörleri ve kapüsyen rahiplerinin katılımı ile
düzenlenmişti... *Ali EREN

Hıristiyan hatiplerin konuşması haliyle Hırıstiyanî bakış açısına göre
olacaktı; öyle de oldu. Roma'dan gelen Prof. İlaria Morali, bizim
ilahiyatçıların huzurunda Müslümanları "sapıklar" olarak gördüklerini
söyledi... Bizimkilerin konuşmaları ise daha başkaydı. "İslâm ve
Hıristiyan Kaynaklarında Hz. İsa" başlıklı sempozyumda bakın neler
konuşuldu:
Konya İlahiyat'ın tanınan bir profesörü, "İslâmî Gelenekte İsa-Mesih
İnancı" başlığı altında, hem Müslümanları hem Hıristiyanları
ilgilendiren "ahir zamanda Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi" meselesi
üzerinde durdu. Görelim bakalım neler söyledi...

Kabulü imkânsız bir şey söyledi: "İslâm âlimleri Hıristiyanlığı
bilmiyorlar" dedi.

Oysa bu söz, aksine kendisinin İslâm âlimlerini tanımadığının ve
onların eserlerini dikkatli okumadığının ifadesiydi. İslâm âlimleri
Hıristiyanlığı bilmiyorlardı da, meselâ Rahmetullah Efendi'nin
"İzhâru'l-Hak" isimli meşhur eseri ne oluyordu? Bu eser, İslâm
âlimlerinin papazları cevapsız bırakmalarının kitaba aktarılmış şekli
değil miydi? Ve meselâ, Prof. merhum Şaban Kuzgun'un, "Dört İncil
Farklılıkları/Çelişkileri" isimli eseri gelişigüzel yazılmış bir eser
miydi? Öyle olsaydı, Hıristiyanlar dururlar mıydı? Bu eserleri yerden
yere vurmazlar mıydı? Hani, var mı verebildikleri ilmî bir cevap?

Sayın profesörün esas bunları dile getirmesini beklerdik. Tam tersini
söylemesi elbette üzücü.

Hıristiyanlık hakkında İslâm âlimlerinin yazdıkları eserlerin sadece
isimlerini yazacak olsak, bu bile bir kitap olur... Vaziyet bu olduğu
halde, bir İlahiyat profesörünün kalkıp da, "İslâm âlimleri
Hıristiyanlığı bilmiyorlar" demesi üzücü değil mi?

1976'da, Müslüman âlimlerle Hıristiyan papazlar arasında Libya'nın
Trablus şehrinde bir toplantı yapıldı. Müslümanlar da Hıristiyanlar da
konuşacakları kadar konuştular. Herkes eteğindeki taşları döktü.
Sonunda vaziyet, Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)'in tebliğ ettiği
dini kabul etmenin gerekliliğine geldi dayandı. Müslümanlar
Hıristiyanlara, "Bu hususta ne diyorsunuz?" dediler. Hıristiyanlar,
"bu meseleyi Vatikan'a götüreceklerini ve değerlendireceklerini"
söylemekten başka bir şey yapamadılar. Diyalog diye işte ben buna
derim. O heyette bulunan zamanın Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi
Doğan, 1998'de diyordu ki: Hâlâ bir cevap yok. Hâlâ
değerlendiriyorlar...

Vatikan, Trablus mağlubiyeti acısıyla 1990'dan sonraya kadar bir daha
ağzına "Dinlerarası Diyalog" kelimelerini almadı... Sayın profesörümüz
acaba bunu da mı bilmiyordu?

Aynı heyette bulunan Doç. Ali Arslan Aydın, bu toplantıyı "İslâm
Âlimleri-Hıristiyan Din Adamları Semineri İSLÂM'IN ZAFERİ" ismiyle
kitaplaştırdı. (Ekmel Yayıncılık: 0216/495 04 25)

Bahse konu profesörümüz, Hz. İsa'nın yeryüzüne ineceğini de
reddediyor; "Bir Müslüman âlimin kolayca kabul edebileceği bir şey
değil" diyor. Bu meselenin, Hıristiyanlıkta bir inanç meselesi
olduğunu, İslâm inancında böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. Ve
tabiî ki yanılıyor.

Halbuki, İslâm âlimlerinin Hıristiyanlığı bilmediğini söyleyeceğine,
İslâm inanç (itikad) kitaplarına bir göz atıverseydi, bu meselenin
İslâm inancı içinde olduğunu görür, hataya düşmezdi...

İtikad kitaplarımızda var olanı yok sayan hocamız, kitaplarımızda
olmayan bir şeyi de var gösteriyor. Bizim, "İsa gelecek, zorla
Hıristiyanları Müslüman yapacak" şeklinde bir inanca sahip olduğumuzu
söyleyebiliyor... Oysa, böyle bir şey yok. Bunu, itiraz sadedinde
bütün dinleyicilerin huzurunda kendisine de söyledim. Ne mi yaptı?
Sözlerimi cevapsız bıraktı.

İyi ama, önce olmayan şeyleri konuşup, itiraz gelince de susmak
yakışır mıydı bir profesöre!..

Hocamız, Hz. Mehdi meselesini de içine sindiremiyor. Ona göre,
tarihteki sahte mehdilerden dolayı hadiseler çıkmış. Mehdi meselesini
kabul edersek, kötü olayların önünü alamazmışız...

Hocam! Bir şeyin sahtesi var diye gerçeği inkâr edilemez ki. Tarihte
yalancı peygamberler de çıktı. Ne yapacağız şimdi? Hocamız, maalesef
bu soruyu da cevapsız bırakıyordu.

Hz. İsa'nın inişi ve Hz. Mehdi'nin gelişini bazı ilahiyatçıların kabul
etmesini de, "Maalesef! Nasıl kabul ediyorlarsa!" diye
değerlendiriyordu çoğunluğu Hıristiyan olan dinleyiciler karşısında.

Ali EREN


Dinimizden elinizi çekin...

04:42, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link
İslâm’ı gerçek kimliğinden uzaklaştırmak isteyen Batılılar, fitne üstüne fitne yayıyor

Dinimizden elinizi çekin...

İslâm dünyasına karşı işgaller ve katliamlarla saldırı başlatan ırkçı emperyalistlerin başı ABD, “Gerçek Furkan” isimli sahte Kur’ân mealinden sonra şimdi de “Seküler İslâm” adı altında, toplantılar düzenleyerek, İslâm’ın direnişini, değer tahrifatıyla yoketmeye çalışıyor.

İstihbaratçılara tefsir!
Enerji ve nüfuz alanı kazanmak adına girdikleri ve işgal ettikleri İslâm coğrafyalarında güçlü bir direniş ile karşılaşan işgalciler, silah gücü ile bastıramadıkları bu direnme kuvvetini İslâm’ın temel değerlerini tahrif ederek devre dışı bırakmaya çalışıyor. ABD’nin Florida Eyaleti’nin St. Petersburg kentinde 4-7 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen toplantıda, 20 ülkenin istihbarat servis çalışanları ile sözde İslâm âlimlerinin de katılımıyla ‘Seküler İslâm’ tartışılarak, Batı’ya özgü bir Kur’ân tefsiri yazılması yönünde karar alındı.

“İslâm ile savaş”
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nurullah Aydın, Batının, Hıristiyanlığı tarihsel süreç içinde asli esaslarından uzaklaştırdığı gibi şimdi de İslâm’ı aynı yolu takip ederek tahrif etmek istediğini söyledi. ALLAH’ın vahdaniyetini 3 tanrıya yönelten Hıristiyan inancı Hilal karşısında 1300 yıldır bu dejenere faaliyeti konusunda başarılı olamamıştır” dedi.

Seküler İslam tartışıldı
ABD’nin Florida Eyaleti’nde St. Petersburg kentinde 4–7 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen söz konusu toplantı, iki bölüm halinde düzenlendi. 4–5 Mart tarihleri arasında entelektüeller tarafından yapılan bir toplantının ardından yine aynı yerde 5–7 Mart tarihleri arasındaki oturumda ise 20 ülkenin istihbarat servis çalışanları ile sözde İslam âlimlerinin de katılımıyla ‘Seküler İslam’ tartışıldı. Her iki toplantıda tartışılan en önemli ana başlıklar, ‘Kur’an’ın tenkidine duyulan acil ehemmiyet, Modern İslam, modern üslup çerçevesinde Kur’an-ı Kerim’in yeniden tefsiri, Kur’an’ın sekülerleştirilmesi’ gibi konular olurken; istihbarat birimlerinin ise önümüzdeki günlerde modern dünyaya ve batıya hitap eden Kur'an mealleri ve tefsir çalışmalarının yoğunlaşması üzerinde duracakları bildirildi.

Verilen mesajlar batı güdümlü
“Biz laik Müslümanlarız ve Müslüman toplumların laik insanlarıyız. Biz inananlarız, şüphe duyanlarız, inanmayanlarız. Batı ile İslam arasına değil, özgür ve özgür olmayan arasına büyük bir mücadeleyle bir araya getirilmişiz. İnsan vicdanının zedelenemez özgürlüğünü tasdik ederiz. Tüm insanların eşitliğine inanırız. Devlet işlerinden dinin ayrıldığına inanır ve evrensel insan haklarının uygulanmasına riayet ederiz. İslami uygulamalar adına İslamofobi’ya diye bir şey yoktur” şeklinde ifadelerin yer aldığı St. Petersburg Deklarasyonu, bu yönü ile sözde İslam din adamalarının ağzından aktarılan ifadeler ile dünya Müslümanlarına batı destekli mesajların verilmesini amaçlıyor.

İslam ile savaş
Dünya Bülteni gibi internet sitelerinde de yer alan söz konusu haber ile ilgili olarak birçok yorum yapılırken bu girişimlerin esas amacının ne olduğu konusu ise derinlemesine tartışılmaya devam ediyor. Konu ile ilgili olarak değerlendirmelerde bulunan Turan Kışlakçı, Dünya Bülteni adlı sitedeki yazısında, “Toplantı sonrası açıklanan o cafcaflı sloganların altından İslam ile savaştan başka hiçbir şey yatmıyor maalesef. Bu dezenformasyonunun yanı sıra siyasi baskılar, askeri tehditler ve ekonomik ambargoların tek hedefi var: İslam dünyasının ABD’deki aşırı sağcı idarenin hizmetine amade kılınmasıdır” şeklinde bir değerlendirmede bulunuyor.

“İslam dejenere edilemedi”
Konu ile ilgili değerlendirmelerde bulunan bir başka isim olan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurullah Aydın ise Batının, Hıristiyanlığı tarihsel süreç içinde asli esaslarından uzaklaştırdığı gibi şimdi de İslam’ı aynı yolu takip ederek tahrif etmek istediğini dile getirerek, “Roma Dönemi, çok tanrılı Pagan inancını Hıristiyanlık ile özdeşleştirerek, dini yaşamı sadece inanç amacına yöneltip, yaşamı dışlayarak Hıristiyanlığı asli unsurlarından saptırmışlardır. ALLAH’ın vahdaniyetini 3 tanrıya yönelten Hıristiyan inancı Hilal karşısında 1300 yıldır bu dejenere faaliyeti konusunda başarılı olamamıştır” dedi.

Sapkınlıklar desteklendi
Fikri ve zihni açılımlarda İslam’a karşı bir başarı sağlayamayan batı düşüncesinin 20’nci yüzyıl başında İslam akaidinden sapmalar gösteren akımları desteklediğini dile getiren Aydın, “Bu desteklemelerden de sonuç alamayan batı uygarlığı, İngiltere’nin önderliğinde bu kez misyonerlik faaliyetlerine ağırlık vermeye başladı. Şimdi ABD’de yapılan Seküler İslam Zirvesi’de bu girişimlerin bir parçasıdır. Bu yol ile sözde çağın gereklerini yansıtmayan ayetler Kur’an’dan çıkarılarak bir modernizasyon yapılmak istenilmektedir. Bu konu ile ilgili olarak da Mısırlı ve Türk bilim adamlarının kullanılmak istenilmesi tabiî ki üzücü bir gelişmedir” şeklinde konuştu.

Gerçek alimlere büyük görevler düşüyor
Tarih boyunca İslam’a karşı bu tür girişimlerin sürekli yaşana geldiğini söyleyen Aydın, bu söz konusu girişiminde yine sonuçsuz kalacağını ve tarih boyunca olduğu gibi bu çabalar içinde olanlarında tarihin karanlık çöplüğündeki yerlerini alacaklarını dile getirdi. “Kur’an-ı Biz indirdik. Biz koruyacağız” hükmü çerçevesinde İslam’ın safiyetini kıyamete kadar koruyacak olduğunun altını çizen Aydın, son olarak, İslam aydınlarına düşen görevlere değinerek sözlerini noktaladı.

Aydınlanma sağlanmalı
Büyük Ortadoğu Projesi ile İslam’ı çözmeyi başaramayan ABD’nin bu girişim ile emellerine ulaşmayı planladığını ifade eden Aydın, “Kur’an üzerinde yapılan ve yapılmak istenilenlerin deşifre edilmesi çok önemlidir. Bu görevde gerçek anlamda İslam âlimlerine, aydınlarına düşmektedir. Münafıkların kendilerini İslam âlimi kisvesi altında tanıtmasının önüne geçilerek gerçek bir aydınlanma sağlanmalıdır. Böylelikle İslam üzerinde oynanılan oyunlar açığa çıkarılacaktır” diye konuştu.

Müslümanlar rağbet etmiyor
Yalpan girişimler ile Kur’an’ın yeniden yorumlanılmak istenilmesi bazı çevrelerce ise Büyük Ortadoğu Projesi’nin ‘Kutsal Kitabı’nı oluşturma girişimi olarak yorumlanıyor. Ancak daha önceleri de yarısı ayetlerden yarısı kendi propagandalarından oluşan "Gerçek Furkan" uydurmacası da hiçbir İslam ülkesinde ve İslami çevrede kabul görmedi. Başta El Hayat Gazetesi olmak üzere bazı yayınevlerinin ve gazetelerinde bu propagandanın aleti konumuna dönüştürülmesi sözde din adamlarına yönelen tepkinin bu gibi kurumlara da yönelmesine neden oluyor.

İŞTE SÖZDE İSLAM ALİMLERİ (!)
İslam’a karşı girişilen saldırılara ve işgallere karşı sessiz kalarak tepki göstermeyen ve sınırlı bilgileri ile İslami konularda ahkam kesmeye meraklı kişilerden oluşan ve istihbarat ekiplerinin Kur’an toplantılarına katılan sözde din adamları şu isimlerden oluşuyor:
  • Ayaan Hirsi Ali
  • Magdi Allam
  • Mithal Al-Alusi
  • Shaker Al-Nabulsi
  • Nonie Darwish
  • Afshin Ellian
  • Tawfik Hamid
  • Shahriar Kabir
  • Hasan Mahmud
  • Wafa Sultan
  • Amir Taheri
  • Ibn Warraq
  • Manda Zand Ervin
  • Banafsheh Zand-Bonazzi.


Bir geminiz olsun ister miydiniz? Hiç değilse bir deniz motoru, bir sandal, bir gondol!

04:41, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link

Bir geminiz olsun ister miydiniz? Hiç değilse bir deniz motoru, bir sandal, bir gondol!

 

 

Hayal kurmak insanoğlunun vazgeçmeyeceği bir şeydir. Hepimizin içinden zaman zaman böyle olmayacak hayaller geçer gider... Bir gemi almak, bir yat, bir kotra...

Babamın bir düşüydü, İstinye'de o çocukluk yazını geçirirken, bir gondol alabilmek!.. Venedik kanallarında akşam sabah Napolitan şarkıları duya duya gezebilenler gibi...

Ne o oldu, ne de bu! Bir süre kendi kendimize eğlendik, oyalandık, kısacık bir masal dünyasında yaşadık!..

***

Gazetelerde okudum, TV'lerde gördüm, Başbakan Tayyip Bey'in oğlu bir gemi almış! 2 milyon üçyüz elli bin dolar değerinde bir 'koster'. Beşyüz bini peşin ödenmiş! Parayı veren, Başbakan'ın oğlu Burak 'ın öğrenim giderlerini karşılayan Remzi Bey.. Amerikanca adıyla Ramsey!..

Yıllar boyunca başbakanlar, cumhurbaşkanları geldi geçti. Ama bugüne dek bir başbakan oğlunun gemi satın almasına benzer bir olay duymamıştık.

***

Başbakan oğlu Burak Bey'in aldığı gemiden, ya da Tayyip Bey'in küçültücü tanımlamasıyla 'koster' den söz ederken, bir de baktım TV'de binlerce insanımız
"Seninle sandıkta görüşeceğiz" diye bağırıyor. Kimi soyunmuş, kimi öfkeden deliye dönmüş, sandıkta görüşmek, hesap sormak, oylarla yanlış bir iktidarı devirmek...

Konu, sözleşmeli olarak çalışanların işine son verilmesi!.. Birdenbire, durup dururken, hem de Cumhurbaşkanlığı, ardından genel seçim öncesinde!.. Binlerce insanın bir anda işsiz kalmasının acısını, korkunçluğunu kim düşünecek? Herhalde oğluna gemi alan biri değil, herhalde villa üstüne yenisini yapanlar da değil...

Sözleşmeliye ayda beş yüz YTL.. aynı görevi yapan memura bin beş yüz YTL!.. Bir fark var mı aralarında?
Biri geçici bir hizmetle görevlendirilmiş, yaşamı iki dudak arasında, asgari ücret gibi bir parayla, bugün var yarın yok korkusuyla çalışan insanlara, birdenbire kapıyı göstermek...

***

AKP'liler ülkeyi, halkı biz kurtardık derler!
Yalaka gazeteciler de onları alkışlamaktan çekinmez!.. Oysa işte gerçek!.. Bir delikanlı, başbakan oğlu olduğu için koskoca bir gemi satın alabilir, ama binlerce genç insanımız bir anda açlığa, yoksulluğa kolayca mahkûm edilebilir!..

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~


Sırpları aklayan eller.

04:40, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link
Sırpları aklayan eller.

Sevgili dostlar, sonunda beklenen oldu ve Uluslararası
Adalet Divanı Bosna’da yüzbinlerce masum insanı
öldüren, bebeklere varıncaya kadar tecavüz eden ve
Batının timsah gözyaşları arasında tam bir etnik
soykırım uygulayan Sırbistan’ı “suçsuz” bularak ne
kadar “adaletli” olduğunu gösterdi. Dünyanın gözleri
önünde gerçekleşen böylesine bir katliamı görmezden
gelerek Sırbistan’ı suçsuz bulan ama katliama uğrayan
Türkler olduğu halde bizi Ermeni Soykırımıyla
suçlayabilen kafa yapısını iyice anlamak için
isterseniz şu Adalet Divanını  biraz inceleyelim.
Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Adalet Divanının
başında İngiliz bayan hakim Leydi Rosalyn Higgins
bulunmaktadır ama asıl ismi Rosalyn Kohendir.
1963-1974 arasında İngiltere’nin Yeni Dünya Düzenine
uyumlu politikalarını belirleyen Kraliyet Uluslararası
İlişkiler Enstitüsünde görev yapmıştır. Chatham House
olarak da bilinen bu enstitü Amerika’daki CFR gibi son
derece etkin bir düşünce kuruluşudur ve Birinci Dünya
Savaşından tutun Irak işgaline kadar pek çok
emperyalist politikanın yeşertildiği kara ağaçlarla
dolu bir zakkum bahçesidir. Bu kadar taraflı bir
oluşumda görev yapan Lady Higgins buradaki başarılı
çalışmalarından ötürü Kraliçenin danışmanlığına
yükseltilmiş ve bayanlara verilen en üst düzey
Kraliyet madalyasına da hak kazanmıştır. Gördüğünüz
gibi Adalet divanının başı Yeni dünya Düzeni
sisteminin en tepelerinden gelmektedir. Yardımcısı ise
Amerikanın Ortadoğu’da İsrail’den sonraki en iyi
müttefiki Ürdün kralının baş danışmanı Hakim  Şevket
Al-Khasawneh. Çok adaletli divanın bu iki
yöneticisinden sonra isterseniz soykırımı ört bas eden
diğer bazı üyelere bakalım. Adalet Divanının Amerikalı
Hakimi Thomas Buergenthal Polonya’da bir Yahudi
gettosunda doğdu ve İkinci Dünya Savaşını toplama
kamplarında geçirdi. Savaş sonrası Amerika’ya göç eden
Buergenthal burada hukuk eğitimi aldı. Lahey Adalet
Divanında göreve başlamadan önce Amerika’da son derece
ilginç bir yerde görev yapıyordu. 1983-1994 arası
Inter Amerikan Kalkınma Bankasında görevliydi. Bu
banka Amerikan devleti tarafından kurulmuş ve başlıca
görevi Latin Amerika ülkelerine sizleri
kalkındaracağız yalanıyla yüksek faizlerle borç verip
onları sömürgeleştirmek olan bir kuruluştur. Bir çeşit
Latin Amerika IMF’si gibidir. İşte Buergenthal Yeni
Dünya düzeninin bu en sağlam bankalarından birinde
görev yaparken bir anda kendini Lahey Adalet Divanında
buldu. Ne kadar adalet dağıttığını artık siz düşünün.
Gelelim Divanın Japon üyesi Hakim Hisashi Owadaya.
Kızı Masako Owada Japon kraliyet ailesinden Prens
Naruhito ile evlidir. Hakim Owada Japon dış işleri
bakanlığında görev yaptıktan sonra Adalet Divanına
geçiş yapmıştır ve şu an başka bir görevi vardır.
Kendisi Dünya bankası başkanı hani şu Irak savaşını
ateşleyenlerden olan ve tepkiler üzerine Bush
tarafından görevden alınan Paul Wolfowitzin özel
danışmanıdır. Bakın sayın hakim ne kadarda tarafsız.

Evet gördüğünüz gibi Bosna soykırımını örtbas ederek
Sırbistan’ı suçsuz bulan hakimlerin ilişkileri ne
kadar ilginç yerlere uzanıyor. Aslında Lahey Adalet
divanı daha kuruluşundan itibaren falso vermektedir.
Mesela şu an Adalet Divanının görev yaptığı Laheydeki
binaya bir bakalım. Barış Sarayı adı verilen bu
Rönesans mimarisine sahip devasa bina 1913 senesinde
inşa edildi. Global dünya düzeninin ilk sembollerinden
biri olması düşünülen bu binanın tüm masrafları ise
Andrew Carnegie tarafından karşılandı. Andrew Carnegie
Amerikan Çelik firması US Steel'in kurucusu multi
milyarder ve Yeni Dünya Düzeninin ilk öncülerindendir.
Bugün Adalet Divanının görev yaptığı Barış Sarayının
bakım ve onarım masrafları hala Carnegie Vakfı
tarafından karşılanmaktadır. Daha iyi anlamak için
şöyle düşünün diyelimki Anayasa Mahkemesi bir Holding
tarafından verilen binada görev yapıyor ve o binanın
bakımı hala aynı şirket tarafından karşılanıyor. Bu
pek tarafsız bir görüntü olmazdı herhalde.


Evet sevgili dostlar toparlayacak olursak Global Dünya
Egemenliği peşindeki güçlerce kurulan ve görevi o
güçler lehine kararlar almak olan Global Dünya
Mahkemesi ve onun Yeni Dünya Düzeniyle göbek ve
kariyer bağları bulunan hakimleri koskoca bir Bosna
soykırımını ört pas etmişler ve son yılların en suçlu
devletlerinden biri olan Sırbistan’ı suçsuz
bulmuşlardır. Koskoca bir soykırıma olmamıştır
diyebilen Yeni Dünya düzeni büyük biraderleri nedense
tek suçu katliama karşı kendini korumak olan Türkleri
Ermeni soykırımı ile suçlamaktadırlar. İşte size çifte
standardın daniskası ve bu çifte standartların
arkasındaki güçler. Köleci Yeni Dünya Düzeninde
geçerli olan  tek adalet, efendilerin çıkarını gözeten
adalettir. Böyle bir düzende gerçek bir adalet
beklemek sahra çölünün ortasında elinde sörf
tahtasıyla dalga beklemekten daha saçma bir davranış
olacaktır.

Sevgilerimle
Serdar Kuru




Meditasyon ve yoga şebekelerini kim seviyor!

04:39, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link
Meditasyon ve yoga şebekelerini kim seviyor!
Son yıllarda ülkemizde bir meditasyon furyasıdır gidiyor. Ünlüler, her fırsatta meditasyonla huzur bulduklarını deklare ederken, haber bültenleri  "meditasyonla zayıflama", "meditasyonla sağlık" propagandası yapıyor. Peki, NLP ve yoga şebekeleri neye hizmet ediyor?

Yoga, meditasyon, NLP gibi uğraşılar son dönemde hayatımızın içine iyice girdi. Ünlüler yoga ve meditasyon ile huzura kavuştuklarını her fırsatta deklare ederken, medya "meditasyonla zayıflama", "yoga ile stresten arınma" propagandaları yapıyor.

Ülkemizi bir ağ gibi saran Uzakdoğu ve Batı kökenli meditasyon ve yoga grupları meşruiyet kazanmak için dernek çatıları altında konuşlanıyor çoğu zaman. Sağlıklı bir yaşam vaadiyle, insanlara nüfuz etmeye çalışan bu örgütlenmeler yoga ve meditasyon gibi uğraşıları, "kültürel etkinlik", "spor" ve "fizik tedavi ve rehabilitasyonu" adı altında sunuyor. Kurdukları derneklerin isimleri de bu sunuma paralel olarak seçiliyor. Bu seçimin en güzel örneği ise yoga faaliyetleri yapan "İstanbul Sağlıklı Yaşam Derneği"

Yaşam kalitesini yükseltmeyi vaad eden meditasyon ve yoga örgütlenmelerinin gerip telkinleri ve davranış biçimleri de mevcud. Ülkemizde onbinlerce insanı etkisi altına alan bu örgütlenmeleri tanımanız için Aksiyon'da yayınlamış araştırmadan birkaç örnek vermek istiyoruz:

  • Son yılların popüler yoga akımlarından olan Shaja Yoga hareketinin önderi Shri Mataji'ye, yoga ayininde müridleri secde edip ellerini ayaklarına sürerek bağlılıklarını gösteriyor. “Kuca” ayinine katılanların Mataji’nin ayaklarını yıkadığı suyu da içtiği iddia ediliyor.
  • Mataji, Kur’an-ı Kerim’in eksik yazıldığını ve Shaja Yoga’nın tamamlayıcı olduğunu söylüyor.
  • Türkiye’de Amurt adı altında örgütlenen Ananda Marga yoga grubu hakkında FBI kaynaklarında ‘terörist bir organizasyon’ ibaresinin yer alıyor. Bin 520 sayfa Marga yoga grubunu anlatan FBI, sağlıklı yaşam gibi pozitif değerleri kullanan bu grupların tehlikeli birer örgütlenme olduğuna işaret ediyor.
  • Yoga ve meditasyon gruplarından liderliğini Maharishi Mahesh Yogi’nin yaptığı Transandantal Meditasyon hareketi insanların streslerinin ve bitkinliklerinin yok olmasını temin etmek suretiyle inançlarının kalitesini yükselttiğini iddia ediyor.
  • Yoga ve meditasyonda dini sayılabilecek bir dizi rabıta ve trans biçimi, tören, sembol ve ritüeller var. Zaten Amerika’da kendilerini yeni ve kozmik bir dinin üyeleri olarak tanıtıyorlar.
  • Transandal meditasyon ise her gün sabah kahvaltısından ve akşam yemeğinden önce olmak üzere günde iki defa Maharishi’nin resmine bakmayı salık veriyor. (Bu puta tapma davranışlarını hatırlatmıyor mu?) Maharishi Mahesh Yogi, 40 yıldır tüm dünyada 4 milyondan fazla insana ulaşıyor. Derneklerle örgütlenen bu grupta günde iki defa 15 – 20 dakika oturarak, gözler kapalı meditasyon yapılıyor. Oturarmanın tüm dertlere şifa olacağını anlatan yogi, başka hiçbir şeye ihtayıcınız yok, dinlere bile!” felsefesini empoze ediyor. Maharishiler, bir üniversiteye sahip ve  açtığı yoga kurslarından peşine takılan Beatles gibi zengin  takipçilerinden elde ettiği milyarlarca dolarlık bir servete sahip. TV'leri ile propaganda yapmayı da ihmal etmiyor.
  • TM’nin Türkiye temsilciliğini Albert— Vesile Baruh çifti yapıyor. TM’nin insanlığın nihai huzura ulaşmasında tek yol olduğunu savunan Albert Baruh’a göreTM ve Maharishi Yogi tüm dinlerin temeli olan bir inanç.

Budizm, İslam'dan evladır

Meditasyon ve yoga furyası üzerine iyibilgi'ye konuşan araştırmacı yazar Enes Ergene şunları kaydediyor: "İnsanların fıtratında din ihtiyacı var. Bu yüzden insanlar dini inanlarından uzaklaştıkça böyle inanışlara sarılıyorlar. Maddeci yaşamdan kaçmak, manevi teneffüs istiyorlar. Avrupa'da da bu faaliyetler oldukça yaygın. İnsanların teneffüs etmek için İslam'a sığınması Avrupa'yı korkuttukça, kendi inanışları İslam'a alternatif olamadığı için Uzakdoğu inanışlarına müsaade ediyorlar, destekliyorlar. İnsanlar İslam yerine, Uzakdoğu'ya yönlensin istiyorlar. Mantık "İslam gelmesin de ne gelirse gelsin" şu anda Avrupa iktidarlarında.  Bu inanışların yayılmasında misyonerlerin payı büyük. Bu düşünceleri yayarken alternatif din olarak lanse edemedikleri için 'spor', 'terapi' 'kültür' gibi isimleri kullanarak çalışıyorlar. "

Uyuşturucu gibiler

Bu inanşıların bir din olarak yansıtılmadığı halde Budizm kökenli bir dini temelin tezahürü olduğunu dikkat çeken Ergene, "Bu uğraşılar asla İslam'la bağdaşmaz. Hatta Müslümanlara da, topluma da zarar verir. Bunu bir dini kötülemek adına söylemiyorum fakat Budizm uyuşturucu bir dindir. Budizm seansları, bizdeki tasavvuftaki uzlet, halvet gibi kalbi iyileştirici değil, zihni durgunlaştırıcı bir özelliğe sahiptir. Kalbe hitap etmediği için, bir süre sonra Müslümanları dahi insanları ALLAH var mı? ALLAH bir tane mi? gibi kuşkulara yönlendirir. İnsanın aklını ve iradesini kullanmasına engel olur." şeklinde uyarıda bulunuyor. Ergene'nin tespitleri,  "Bu uğraşılar, insan üzerinde hipnotik etki yaratıyor mu?" sorusunu akıllara getiriyor.

Sevgili pazarlama teknikleri

Dini mahalli kültürleri yok eden Budizm kökenli bu inanışların Türkiye'de kavgasız ve gürültüsüz yayılmak için bir pazarlama tekniği geliştirdiğine dikkat çeken Enes Ergene, yoga ve meditasyon örgütlerinin özellikle evrensel kabul gören sevgi, güzellik, kişisel gelişim, iyilik gibi kavramları çokça kullanılması anlamda manidar buluyor. Bu kavramların yoga ve meditasyonda işlerlik kazananan kavramlar olmadığına dikkat çeken Ergene sözlerini şöyle sürdürüyor: "Sevgi, iyilik gibi kavramların arkasına sığınan bu örgütler toplumsal ve dini yıkımları hedef alan çok güçlü bir örgütsel yapılanmalara sahip. En önemlisi de sınırları belli değil!... Bu inanışlar asla dinin yerini tutmaz. Çünkü din ibadetle kalbi ve zihni dinlendirirken, aynı zamanda toplumsal hayatı da düzenler. Fakat bu inanışlar bireyleri toplumdan koparan ve kalbini kapatan yönelimler.

Yahudiler, onları çok seviyor, sevdiriyor

Dinlerini sadece sosyal organizasyon haline dönüştürmüş, manevi yönünü yitirmiş Yahudiler, özellikle yoga ve meditasyonu destekliyor. Bu örgütlerin metafizik sistemlerini Yahudilik inanışlarına eklemleyerek, manevi ihtiyaçlarının bu yolla gideriyor. Aynı zamanda benimsedikleri bu örgütlenmeleri İslam gibi, hoşlanmadıkları dinlerin yıkıma uğratılması için önemli ölçüde finanse ederek kullandıkları bilinmekte. Toplumumuz çok dikkatli olmalı."

Kaynak : İyibilgi..



TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?

04:38, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link

TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?

 

Konferansa Davet: Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali'nin Cevre ve Bolgeye Etkileri

 

Uluslararasi Iliskiler ve Stratejik Analizler Merkezi – TURKSAM ulkemiz icin cok buyuk tehlike arzeden bir konuyu Turk kamuoyunun gundemine getirmektedir. Karadeniz'in ote yakasinda olmasina ragmen kaza sonucu patlayan Cernobil Nukleer Santrali sebebiyle bugun ulkemizde ozellikle de Karadeniz bolgesinde kanser vakalarinda ciddi bir artisin oldugu soylenmektedir. Simdi Cernobilden cok daha buyuk bir tehlike yani basimizdadir ve maalesef ki Turk kamuoyu bu tehlikeden habersizdir. Turkiye'den sadece 16 km uzaklikta Cernobil santralinden daha eski bir santral olan Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali Avrupa Konseyi ve Uluslararasi Atom Enerjisi Kurumunun bir an once kapatilmasi yonundeki butun israrlarina ragmen calistirilmaya devam edilmektedir. Dunyanin en eski ve en tehlikeli teknolojisiyle insaa edilen Metsamor Nukleer Santrali teknik omrunu tamamlamistir ve bir an once kapatilmalidir. Ancak Ermenistan enerji acigi bahanesiyle yani basimizdaki saatli bombayi calistirmaya devam etmektedir.

 

Metsamor Nukleer santrali'nin mevcut tehlikesi son olarak ITU Avrasya Yer Bilimleri Enstitusu tarafindan TUBITAK destegiyle hazirlanan "Turkiye Cevresindeki Nukleer Enerji Santrallerinin Bir Kaza Durumunda Turkiye'ye Olasi Tehditleri" konulu arastirma ile de net bir sekilde ortaya konmustur. Nisan ayinda TUBITAK tarafindan kamuoyuna aciklanacak bu calismada Atmosferik kosullar ne olursa olsun Metsamor'da meydana gelecek Cernobil benzeri bir kaza halinde, 24 saat icinde radyasyonun Dogu ve Guneydogu bolgesini tamamen etki altina alacagi, sonraki gunler tum Turkiye'ye yayilacagi gercegini ortaya koymustur.

 

Turkiye'de en son teknolojiyle kurulmak istenen nukleer santrallere kamuoyundan bu kadar buyuk bir tepki gelirken sinirimizdan sadece 16 km uzaklikta olan ve birinci dereceli deprem bolgesinde bulunan Metsamor'da yasanacak kaza Turkiye  (Dogu ve Guneydogu Anadolu bolgemizin tamaminin), Azerbaycan, Iran, Nahcivan, Gurcistan ve ayni sekilde goclerle nufusunun yaklasIk yarsini kaybeden Ermenistan halki icin bir felaket olabilir. Dolayisiyla bu santralin kapatilmasi icin yapilacak calismalara buyuk bir tehlike icinde olan Ermenistan halkinin ve Sivil Toplum Kuruluslarinin da katilmasi son derece onemlidir. Bu konferans Ermenistan veya nukleer enerji karsiti degildir. Soz konusu bolgedeki farkinda olmadigimiz buyuk bir tehlikeyi onlemek icin calismalarin koordinasyonu ve kamuoyumuzu bilinclendirmeyi amaclamaktadir.

 

Bu vesileyle butun uluslararasi kuruluslari, sivil toplum kuruluslarini, cevre orgutlerini, bolge halki ve yerel yonetimlerini, basin ve yayin kuruluslarini, ilgili devlet mercilerini ve tum insanligi goreve cagirmaktayiz.

 

Sorunu mercek altina alan "Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali'nin Cevre ve Bolgeye Etkileri" konulu panelde TURKSAM olarak sizi aramizda gormekten onur duyacagiz.

 

                                                                                                               Sinan OGAN

                                                                                                               TURKSAM Baskani

 

Konferans Programi:

 

TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?

 

ERMENISTAN'DAKI METSAMOR NUKLEER SANTRALININ CEVRE VE BOLGELEYE ETKILERI

 

KONFERANS

 

TURKSAM

 

ULUSLARARASI ILISKILER VE STRATEJIK ANALIZLER MERKEZI

 



TBMM’deki gizemli işaretler...

04:32, 1/4/2007 .. 0 yorum .. Link
Mustafa Yılmaz
TBMM’deki gizemli işaretler...

 

TBMM’deki garip ve bir o kadar gizemli semboller, işaretler ne anlama geliyor? Ne zaman kim tarafından konuldu? Bu esrarengiz işaretler, masonlukta ve tapınakçı inanışta ne anlama geliyor? TBMM’deki bu gizemli işaretler arasında yer alan “Kadeh” sembolünün masonluktaki yeri ne? Kadeh sembolü masonlar için niye bu kadar önemli? Kadeh sembolünün, Masonluk gibi Tapınakçı örgütlenmelerin bugünlere kadar uzanan “Kutsal Kase” inancıyla arasındaki bağ ne? Doların üzerinde yer alan ve tüm dünyada en çok tartışılan masonik sembol olan “Üçgen ve göz” TBMM’nin neresine nasıl yerleştirildi? Bu inanılmaz soruların cevaplarına geçmeden önce, bu esrarengiz Masonik sembollerin yer aldığı şu andaki TBMM binasının yapılış tarihine dönmekte fayda var. Çünkü şu andaki Meclis Binası’nın yapımında  başrol oynayan en önemli iki isim, çok önemli iki büyük sırra sahipti. Peki bu sırlar neydi?


Nazilerden kaçan mimarın sırrı!

TBMM’nin mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı...

“Her tarihte biraz efsane, her efsane de biraz tarih vardır.”

Masonluk tarihi de Hiram Usta efsanesi ile başlamıştı. Hiram Usta Süleyman Mabedi’nin mimarıydı. Bir iddiaya göre, asıl adı Horemheb’ti. Mısır’daki “yaşamevi” denen tapınakta yetişmişti. Kral Süleyman (Süleyman Peygamber) tek tanrı inancını simgeleyen görkemli bir tapınak yaptırmak isteyince, mimarlarıyla ünlü Mısır’dan genç ve hırslı Horemheb uygun görülmüştü.

Muharref Tevrat kaynaklı bir başka iddiaya göre ise Hiram Usta, Sur ülkesinden “Dul  kadının oğluydu”

Hiram, tunç işinde ve mimarlıkta yetenekliydi.

Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında büyük bir güce sahip olmuştu. Tapınağın yapımında tam 20 bin işçi çalışıyordu. Hiram bu işçileri üç dereceye ayırmıştı; çırak, kalfa ve usta. Hiram her bir dereceye mimarlığın sırlarıyla birlikte, gizli kelimeler öğretmişti. Bu sayede, çırakları, kalfaları, ustaları birbirinden ayırabiliyordu. Hiram usta, İşçiler arasında kurduğu bu yapı ile sahip olduğu gücü daha da arttırmıştı. Bir el işaretiyle 20 bin işçi aynı anda çalışmaya başlıyor, yine bir el işaretiyle bir anda durabiliyordu.

9 Ustanın yemini

Efsaneye göre Hiram Usta, Mabed’in bitimine doğru, bir gece tapınağın içinde gezerken, ustaların gizli kelamını öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından, üç darbe ile öldürüldü. Hiram Usta’nın öldürüldüğünü duyan 9 ustası O’nun mezarı başında yemin etti. Dünya üzerinde Hiram Usta’nın adını sonsuza kadar yaşatmak ve yaptıkları her esere O’nun sembollerini yerleştirmek üzere and içti.

9 usta 9 ayrı yöne dağıldı.

O günden bu yana Masonlar, yaptıkları her esere bazan açık bazan gizli Masonik sembolleri yerleştirdiler. Bu bir çeşit imzaydı. Masonlar yaptıkları kiliselere dahi Masonik semboller koyuyorlardı. İngiltere’nin Edinburg kenti yakınlarındaki “Rosslyn Şapeli” en çarpıcı örneklerden biriydi. Bir Kilise olmasına rağmen Masonik sembollerle doluydu.  (Ayrıntılı bilgi için-Tamer Ayan, Bilinen En Eski Masonik Kuruluş İskoçya Royal Order, Mimar Sinan, 1998, sayı 110, s. 18-19).

Ziraat Bankası’ndaki esrarengiz heykel

Masonlar Türkiye’de yaptıkları eserlere de kendi sembollerini yerleştirdiler. Bunlardan en bilineni Mithat Paşa’nın kurduğu Karaköy Ziraat Bankası’ndaki heykeldi. Harun Yahya’ya ait Yahudilik ve Masonluk adlı esere göre, Karaköy Ziraat Bankası’daki “elinde mason tokmağı olan heykel” Hiram Usta’ya aitti. Tevrat kaynaklıydı. Muharref Tevrat’da “Ve sağ elini işçilerin tokmağına saldı; ve tokmakla Sisera'yi vurdu, başını ezdi” ayeti vardı. (Tevrat-Hakimler- Bab:5-Ayet:26) Hemen yanındaki kadın heykeli de “Dul Kadın”ı sembolize ediyordu.  Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın resmi web sayfasındaki listeye göre de Mithat Paşa Masondu.

TBMM mimarının ilginç hikayesi

TBMM'nin halen çalışmalarını sürdürdüğü görkemli binanın inşaatına 1938 yılında başlandı. Binanın yapımı uzun zaman aldı. Çünkü dönemin şartlarında parasal kaynak bulmakta büyük zorluklar çekildi. Binanın yapımı sırasında patlak veren  İkinci Dünya Savaşı da sıkıntılara yol açtı. Bu nedenle, binanın yapımına ancak aralıklarla devam edilebildi. 1957'den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961'de hizmete açılabildi.

Binanın Mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Avusturya’nın, Nazi Almanyasına bağlanmasından sonra da aynı şey Avusturya için sözkonusu oldu. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister de ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınanlar arasındaydı. Nazi’lerden kaçmıştı. Çünkü nedense Naziler, Avusturya’ya girdiklerinde onun peşine takılmıştı. Hatta Avusturya’daki çalışma ofisini basmışlar, ofisin altını üstüne getirmişlerdi.

Burada araya girip bir parantez açmamız gerekiyor. Tarihi kayıtlarda Avrupa’daki Nazi iktidarında Hitler ve adamları özellikle iki kesimin peşine düşmüştü. Yahudiler ve Masonlar. Bu yüzden nazi iktidarlarının hakim olduğu ülkelerden kaçanların büyük çoğunluğu ya “Yahudi asıllı” ya da açık-gizli “Masondu”

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locaları Üstadı Azamlarından Kaya Paşakay bir röportajında ilginç bir ayrıntı veriyordu. Üstadı Azam Paşakay’a göre; “Nazi Yönetiminde Masonlar çok taciz edildikleri ve kötü şartlara mahkum edildikleri için gönye ve pergel rozetlerini kullanmayıp yakalarına mine çiçeği takmaya başlamışlardı” Almanlar’da mine çiçeği; “Beni unutma” anlamına geliyordu.

Türkiye’ye geldiğinde yakasında mine çiçeği olup olmadığını bilmiyoruz ama TBMM’nin mimarı Holzmeister, Naziler’in ofisini bastığı, bu yüzden kaçarak Türkiye’ye sığınmak zorunda bıraktığı bir isimdi.

Temelini atan Meclis Başkanı Masondu

TBMM Binasının yapımında başrol oynayan bir başka önemli isimde, Abdülhalik Renda idi. 1881 yılında doğdu ve 1948 yılında öldü. Mimarlığının Holzmeister’in üstlendiği, TBMM’nin temeli 26 Ekim 1939 yılında Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Çünkü dönemin Meclis Başkanı O’ydu.

Tesadüfe bakın ki; Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın resmi listesine göre Mason devlet adamlarından biriydi.

Esrarengiz semboller TBMM’nin neresinde?

Garip ve bir o kadar gizemli işaretler TBMM’nin anıtsal nitelik taşıyan Şeref Holü ile Genel Kurul Salonu’nun bulunduğu orta mekanın arasında yer alıyor. Adı “Mermer salon ve sütunlu galeri” olarak biliniyor. İlginç olan bu esrarengiz sembollerin, 475 bin 521 metrekare gibi çok büyük bir arazi üzerine oturan TBMM’nin sadece bu bölümünde yer alıyor olması. Başka hiçbir yerde bu tür semboller yok. Esrarengiz sembollerin konuşlandırılmış olduğu bu yer fiziksel olarak da oldukça çok ilginç bir özelliğe sahip; TBMM arazisinin en yüksek noktasına inşa edilen TBMM Ana Binası’nın,  ortasına denk geliyor.

Peki TBMM’deki bu esrarengiz işaretler hangileri ve Masonik sembolizmde ne anlama geliyorlar?

En bilinen Masonik sembol: Üçgen

TBMM Genel Kuruluyla, Şeref Girişi arasında yer alan bu işaretlerden en dikkat çekeni “Üçgen”  Farklı şekil ve boyutlarda oldukça ilginç “üçgen”ler ilk bakışta geometrik birer şekilmiş gibi dursa da, dikkatli bakıldığında çok ilginç ayrıntılar veriyor.  Ama bu ayrıntılara geçmeden önce Üçgen ve Masonluk bağlantısına ilişkin bilgilere bakmakta fayda var. Üçgen masonların en çok kullandıkları ve en fazla önem verdikleri sembollerden birisi.

Masonların, kendi yayın organlarında Masonik allegori’ye örnek olarak “Hiram Efsanesi” gösterilirken, Masonik Sembole örnek olarak da "üçgen"i göstermeleri dikkat çekicidir.

Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır.

2000 yıllık efsane kutsal kadeh TBMM’de!

Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.”

Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre  “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!”

Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.”

Üçgen içinde göz TBMM’de

Ancak Masonik sembolizmde en bilinen ve en çok konuşulan sembollerden biri de “Üçgen ve Göz”ün birlikte kullanıldığı semboldü. Bu sembol Meşhur Amerikan dolarının üzerinde de bulunması nedeniyle de bugün artık herkesin bildiği Masonik bir şekildi.

“Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi,  “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen bir yönetici sınıf bulunuyordu. Bu yöneticilerde “Kutsal Sırlar Kardeşliği!”nin üyesiydiler.

Masonik inanışa göre Kayıp Krallıktan, Mısır’a oradan da günümüz Masonluğuna kadar uzanan bu sembolde, “Güneş Tanrısı RA”, “Nokta” ile ifade ediliyordu. Üçgen içinde yer alan Nokta ise, “Tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun!” göstergesiydi.

Resimde de görüldüğü gibi TBMM’nin Mermer Salonu’nda tam ortasında Üçgen içinde nokta çok net bir şekilde görülmektedir. Ancak TBMM’deki bu garip üçgen ve nokta işaretleri sadece bununla da sınırlı değil. Yine aynı bölümde Mısırdaki piramitleri andıran görüntüsüyle üçgen ve tam üzerine yerleştirilmiş daire (Büyük Nokta) çok da yoruma yer bırakmayacak açıklıkla kendini anlatıyor.

Masonlukta Üç Nokta’nın sırrı

Bir gizli semboller topluluğu olan Masonluk’ta en az üçgen kadar önemli bir diğer sembolde "üç" rakamı. Kendisini “Alegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi olarak” tanımlayan Masonlukta “Üç”ün özel bir anlamı vardı. Bu yüzden Masonik semboller arasında en sık rastlanan şekillerden biride “Üç nokta”ydı. 

Çünkü Masonluğun babası kabul edilen Hiram Usta’nın meslek sırlarını elde edemeyince onu öldüren kalfa sayısı Üç’tü. Karanlıktan yararlanarak mabedin Üç kapısında gizlenmişlerdi. Hiram Üçüncü darbede ölmüştü.

Mason Locaları’nda yemin kürsüsünün üzerinde üç kutsal kitap bulunurdu. Bu üç kitabın yanında da üç sütun.

Masonluğun üç temel derecesi vardı; çırak, kalfa ve usta!

Masonik törende, Üstadı Azam, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu Mason adayının başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vururdu. (ÇIRAK-KALFA-USTA Sf. 41)

Masonlukla ilgili araştırmalarıyla tanınan Aytunç Altındal’a göre Üç nokta, bütün Mason localarında kullanılan bir sembol. Altındal’ın iddiasına göre “Üç nokta” aynı zamanda “Masonik Tanrıyı simgeliyor.”

Üç nokta; Masonik G’nin yani “God”un simgesel karşılığıydı.

İşte bu bilgilerden sonra mevcut TBMM’de bizi şaşırtan bir başka sembolle karşılaşıyoruz. Bu Sembol resimde de net bir şekilde görüldüğü gibi “Üçgen İçinde Üç Nokta!”

Kadeh sembolü neyi ifade ediyor?..

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında beklide en çarpıcı olanlardan biri “Kadeh Sembolü” Yine resimlerde  görüleceği gibi TBMM’nin Mermer zemini üzerine yerleştirilmiş farklı “Kadeh” sembolleri dikkat çekiyor. Tabii dikkatli bakan gözler için. Ve bu kadeh sembollerini ayrıntılı şekilde değerlendirdiğimizde, ilginç ve bir o kadar çarpıcı ayrıntılar bizi yakalıyor. Bu ayrıntılara ve Masonik anlamına geçmeden önce bir soru sormakta fayda var? Bu sembolleri sıradan birer geometrik şekil olarak değerlendirebilir miyiz? Üçgen ve üçgen içinde nokta gibi sembolleri tesadüfen konulmuş birer geometrik şekil olarak değerlendirsek bile, o zaman kadeh sembolünü nasıl açıklayabiliriz? Çünkü kadeh açıktır ki bir geometrik şekil değildir!

Peki neydi bu Kadeh’in hikayesi? Neden bu şekiller arasına açık bir şekilde  Kadeh sembolü yerleştirilmişti. Masonlar için neden bu kadar kutsaldı? Burada tıpkı  Hiram Usta gibi Tapınak Şövalyelerinden, Masonluğa uzanan 2000 yıllık bir efsane karşımıza çıkıyordu; “Kutsal Kadeh” efsanesi!

Masonluk yemininde kadeh

Bir Mason adayı Masonluğa kabul töreninde yemin ederken elinde kadeh tutar. Türkiye Masonları’na ait Çırak, Kalfa-Usta dergisinden öğrendiğimize göre  “Çırak derecesinde, ilk yemin yapılırken, sağ el kalbin üzerine konuyor. Ve sol elde ise bir Kadeh tutuluyor!”

Masonlara göre “içinde saf su” olan bu kadeh, safiyetin sembolü.  Ancak bir çok kaynağa göre, Masonluktaki Kadeh sembolü, gerçekte Tapınak Şövalyelerinin “Kutsal kase” inancıyla bağlantılı. Da-Vinci Şifresi gibi büyük yankılar uyandıran onlarca kitaba, Indiana Jones gibi onlarca filme ve hatta BBC gibi etkin yayın organlarında belgesellere konu olan “Kutsal Kase” efsanesi neydi?

Bir rivayete göre Kutsal Kase, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce Havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içtiği Kadehti!. Bir diğer rivayete göre ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi esnasında Arimatea’lı Yusuf’un, İsa’dan akan kanı doldurduğu kaseydi.

Ancak Kutsal Kase konusundaki asıl fırtına birçok akademisyeninde itibar ettiği üçüncü iddiadan sonra koptu. Gerçekte Kutsal Kadeh, Hz. İsa’nın soyunu temsil ediyordu.

Mecdelli’nin Sembolü “M”

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi.

Hristiyan dünyasını derinden sarsan bu iddiaya göre Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Mecdelli Meryem ile evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Tapınakçılar ve Masonlar için Kutsal Kase bu soyu temsil eden bir simgeydi. Gerçekte korunan ve saklanan Kutsal Kase değil, İsa’nın soyundan gelen çocuktu. Ve Büyük Siyon Krallığı kurulduğunda tahta geçirilecekti.

Ve Mecdelli Meryem’in Sembolü “M”

TBMM’deki esrarengiz işaretlerden biri de “M” şeklindeki semboldü. Bu esarengiz semboller arasında “üçgen” ve “kadeh” sembolünden sonra en fazla yer verilen sembol buydu. Resimde de görüleceği gibi, bir tarafından bakınca “W”, diğer tarafından bakınca ise “M” görüntüsü veriyordu.

Peki bu esrarengiz harfin anlamı neydi? Neyi anlatmak istiyordu? İşte burada da çarpıcı bir ayrıntı bizi yakalıyor. Çünkü Masonların köklerini dayandırdığı Tapınakçı inanışa göre “M” harfi; Mecdelli Meryem’in sembolü idi. (Hristiyan dünyasında Madgelenalı Maria olarak anılıyor)

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi.  Dan Brown’un iddiasına göre  Leonardo Da Vinci bu yüzden 'İsa’nın Son Akşam Yemeği” tablosunda Mecdelli Meryem’i simgelemek için M harfine yer vermişti. Leonardo Da Vinci, Sion Tarikatı üyesiydi. 1400’lü yılların sonunda, 10 yıl süreyle bu karanlık örgütün başkanlığını yapmıştı!

Resimlere bir kez daha dikkat!

Bu anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde, Meclis’teki bu esrarengiz şekiller adeta mesaj verilmek istenen bir kitabeyi andırıyor. Yine resimde net bir şekilde üçgen ve yarım daire’den oluşturulmuş Kadeh görüntüsü dikkat çekiyor. Kase’nin iki yanında yer alan “M” harfi ise gerçekten şaşırtıcı bir kompozisyon oluşturuyor. Yine diğer resimde M harfinin üzerine oturtulmuş bir başka kadeh dikkat çekiyor. Mecdelli Meryem’in Rahminin simgesi Kutsal Kase ile Mecdelli Meryem’in simgesi “M” harfi bir arada.

Sanki Kutsal Kadeh ve M’nin bağlantısını ısrarla göstermek istercesine!

Mason Locası’ndaki ikinci Nur(!)Gönye

Yine bu esrarengiz şekiller arasında Masonların en tanınmış sembollerinden biri olan “Gönye”yi görmek mümkün. Türkiye Masonlarının yayın organı Tesviye’ye göre Gönye, “Kutsal kitaplardan sonra Locayı aydınlatan ikinci Büyük Nur’dur.

Tesviye’de Gönye’nin sembolik anlamı ise şu sözlerle ifade edilmektedir:

“Gönye’nin yatay ve dikey hatları, karşı düşünceleri birleştirir, hakikati arayan Masonun düşüncesinin temeli, kullandığı ifadeler, savlar fevkalâde düzenli olmalıdır; inşaatta kullanılan her cilâlı taşın tam yerine oturabilmesi için dik açılarının gönye ile kontrol edilmesi gerekir, inşaatta ahenk ancak böyle sağlanır. Dik açıları tutmayan taşlarla yapılan inşaat en ufak sarsıntıda yıkılır.

Gönye Üstadı Muhteremin bijusudur. Gönye yeryüzünü, dört yönü temsil eder, altın sikke, resim ve diğer sembollerle birlikte, büyük inşaatların temel taşlarının altına gönye  konurdu.”

Aynı kaynaktan öğrendiğimize göre 1507 yılında inşa edilen, İrlanda’daki Limerick köprüsünün temelinde bir Gönye bulunmuştu ve  Gönye’nin yüzüne kazılan İngilizce metinde “Gönye’nin yardımıyla ölçülen dikey hat gibi, sevgi ve yardım ilkelerine uyarak yaşamaya gayret göstereceğim” yazısı yer alıyordu.

Daire ve ortasındaki nokta

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında, yılan, daire içinde nokta gibi yine Masonik sembolizmde karşılığı olan bir çok çarpıcı şekil net bir şekilde kendini gösteriyor.

Yılan Dünya çapında tartışmalara neden olmuş ilk kez Rusya’da ortaya çıkarılan Sion Liderleri’nin Protokolü’nde karşımıza çıkıyor. Sion Protokolü’ne göre “Kudüs’ten çıkıp Dünya’yı dolaşan Yılan’dan bahsediliyor” Kökeni yine Mısır Tapınaklarına kadar uzanan yılan sembolü, Gizli Dünya Devleti’ne göre ise: “Dünya Hakimiyeti’ni garanti eden, her şeyi kaplayan ve içine alan paranı gücü.”

“Yılan, kendi kuyruğunu ısırınca Dünya hakimiyeti garantilenmiş olacak.”

Bazı kaynaklara göre bu sembol aynı zamanda Dolar’ı sembolize ediyor. Doların dünya ekonomisi üzerindeki gücünü..

Yine resimde açık bir şekilde görülen Daire içinde Nokta görüntüsü, tanınmış Masonik sembollerden biri. Evrenin gizemini simgeliyor. Daire Evreni, ortasındaki nokta ise  dünyayı, Masonik literatürde ise “gerçek locayı” simgeliyor.  (Harun Yahya- Kabala ve Masonluk)

Rowena ve Rubert Shephard adlı yazarların 1000 sembol adlı kitabına göre ise Daire ve tam ortasındaki nokta, Antik dünyada erkek dünyasını- egemenliğini simgeliyor. Tam bu noktada tarihin Tapınak Şövalyelerine ve Sion Tarikatı ile şimdinin Mason Localarına kadınların alınmadığını ve sadece erkeklerin üye olabildiğini hatırlıyoruz.

Ancak resimde de görüleceği gibi iki daire “8” rakamı görüntüsü verecek şekilde yerleştirilmiş. Millî Gazete’nin okurlarına hediye olarak verdiği ve bir dönem yankı uyandıran Gizli Dünya Devleti isimli esere göre; 33 Derece’li Masonik hiyerarşide; 8’inci derece’nin Masonik ünvanı  “Bina Emini!”

9’uncu derece’deki masonun ünvanı ise “Maitre Elu Des Neuf” yani “Dokuzların Seçilmiş Üstadı”

Bu ilginç yazı diziye başlarken; Hiram Usta’nın mezarı başında O’nun adını sembollerle sonsuza dek yaşatmaya and içen 9 Usta’dan bahsetmiştik.

9 Usta bu amaçla Dünyanın 9 ayrı yönüne dağılmışlardı.

Ne dersiniz? TBMM’den de geçmiş olabilirler mi? Yorum siz değerli okuyucularındır…

SON SÖZ

Bizim medeniyetimiz, estetik desenleriyle ünlü bir medeniyettir. Bizim medeniyetimizi temsil eden desen ve semboller, “düz çizgi”den oluşan ve sıradanlık içeren Batı’nın estetik anlayışıyla kıyaslandığında bu fark daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.  Bu yüzden elbette gönül isterdi ki; Meclis’imiz milletimizin tarihiyle, değerleriyle örtüşen ve medeniyetimizi temsil eden desenlerle süslü olsun... Ama gerçek şu ki; aslolan semboller değil, zihniyetlerdir.

Elbette bu yazı diziye konu olan esrarengiz semboller Millî İrade’nin yegane tecelligahı TBMM’ye gölge düşüremez. Meclis’in itibarı bu tür sembollerle değil, ancak çıkardığı kanunlarla ölçülebilir. Hayra, iyiye, güzele, doğruya ve milletin menfaatlerine yönelik kanunlar çıkardığı ölçüde, Milletin Meclisi olma özelliğini kazanacaktır. Meclis’in millet nezdindeki saygınlığı sembollerle değil çıkardığı kanunların milletin hayrına olup olmadığına göre artıp azalacaktır.

MUSTAFA  YILMAZ



ABD teröristlere kimlik dağıtıyor

05:20, 25/3/2007 .. 0 yorum .. Link
ABD teröristlere kimlik dağıtıyor

Şırnak'ın Silopi ilçesinde, terör örgütü PKK'dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan bir kadın terörist, kampa gelen ABD'liler hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.




Kadın terörist, ayrıca örgütte anlatıldığının aksine Türkiye'de çok iyi karşılandıklarını ifade ederek, arkadaşlarına gönül rahatlığıyla teslim olmaları çağrısında bulundu.

Terör örgütü PKK mensubu bir kadın, dün Şırnak'ın Silopi ilçesi yakınlarında silahsız ve teçhizatsız olarak güvenlik güçlerine teslim olmuştu. Gözaltına alınan kadın terörist, çarpıcı itiraflarda bulundu. Örgüte henüz 14 yaşındayken katıldığını ve o zamanlar çocuk olduğu için bir şey anlamadığını ve kandırıldığını söyledi.


Örgüt yaşamının çok zor olduğunu kaydeden kadın terörist, "Örgüt yaşamı ağır şartlarla doluydu ve herkes mutlaka bu şartların gerektirdiklerini yapmak zorundaydı. Bu nedenle herkes çok çabuk yıpranıyordu. Bizim ihtiyaçlarımız genelde dış devletlerden geliyordu; ama bazen de köylere inip zorla yiyecek alıyorduk. Silahlar ise genelde Irak tarafından geliyordu.


Örgütün içinde bir süre komutanlık yaptığım için özellikle Amerikan komutanlarının ziyaretlerini duyuyorduk. En son Mahmur Kampı'na geldiler; orada sayım yaptılar ve herkese Birleşmiş Milletler kimliği verdiler. Örgütte özellikle bahar aylarında yoğun bir çalışma dönemi oluyor. Yeni mevziler kazılıyor, cephaneler tamamlanıyor ve özellikle sınır taraflarına büyük yığılmalar yapılıyor" diye konuştu.


Abdullah Öcalan ile örgütün gönül bağı olduğunu ifade eden kadın terörist, terörist başının zehirlendiği iddialarıyla ilgili olarak şunları söyledi:
"Avrupa'dan doktorlar gelip bakmazsa eğer, örgüt, sağlığı konusunda kesin yargıya varamaz. Eğer Abdullah Öcalan'ın zehirlendiği doğrulanırsa ateşkes sona erer ve saldırılar devam eder fakat bu sefer saldırılar şehir merkezlerinde yapılır".


Örgüt içinde bayan olmanın ayrı bir zorluk olduğunu dile getiren kadın terörist, "Örgütün içinde hayat koşulları çok zor. Özellikle bayanlar için daha da zor oluyor; çünkü kadın-erkek ayrımı yoktu. Erkek, hangi görevi yapsa mutlaka kadın da o görevi yapmak zorundaydı. Kadın olarak örgütte yaşamak çok zor; çoğu zaman tecavüze uğrayan oluyor, elle tacize uğrayan oluyor.

Ben bunları yaşamadım ama yaşayan çok arkadaşım vardı. Kadınlara tecavüz eden ve taciz edenlere ceza veriliyordu; fakat bu çok az bir cezaydı. Eskiden örgüt içinde duygusal ilişkiler yaşandığı zaman hemen infaz kararı çıkıyordu fakat son dönemlerde sayının azalmasıyla infazdan vazgeçtiler. Ancak, bu kez de psikolojik baskı yapmaya başladılar" şeklinde konuştu.



Haber7



Kürt Devleti ve İsrail

05:19, 25/3/2007 .. 0 yorum .. Link
Yaklaşık çeyrek asır önce İsrail'de bir strateji dergisinde yayınlanan makale Irak'ın üçe ayrılması gerektiği fikrini pazara döktüğü gün fitne tasarısını gerçekleşmek için düğmeye basılmıştı. Güneybatıda bir Sünni, güneydoğuda bir Şii ve kuzeyde bir Kürt devleti kurulacak şekilde Irak'ın bölünmesini öngören bu tasarının aslında uzun bir geçmişi var. Binlerce yıl boyunca 'va'dedilmiş topraklar' hülyasını yaşatan İsrailoğulları I. Dünya Savaşı'ndan sonra devlet kurabilecek aşamaya geldiklerinde bütün coğrafya için derin inceleme ve araştırmalara başlamış, köklü gizli servislerinin ağını yaymaya başlamışlardı. Daha İsrail resmen devlet olmadan (30'lu yıllar) Ben Gurion K. Irak ve yukarısında incelemeler yapmak üzere uzmanlar görevlendirmişti. Onların raporu henüz mayalanma aşamasındaki İsrail devletine bir öneri sunuyordu:

-Bölgede bizim ittifak kurabileceğimiz en elverişli kitle Kürtlerdir.

İsrail'in Molla Mustafa Barzani ile derin muhabbeti, onu ağırlaması ve getirdiği bilgiler sayesinde Irak'ın nükleer silah geliştirmeye çabaladığı tesisleri bombalaması hep bu önerinin sonuçlarıydı. Barzani'nin Bağdat'a yönelik isyanlarının tamamında da İsrail'in doğrudan desteği vardı. İsrail zamanla pek çok ABD yöneticisini Irak'ın bölünmesi fikrine çekmeyi de başarmıştı. Bunun için 'köken' itibariyle kendilerinden olan ABD kaymak tabakasının ve Eski Ahit'teki 'İsrailiyat' sayesinde siyonist ülküleri büyük ölçüde benimseyebilen Protestanlığın büyük himmetlerini gördüler.

İlk Körfez savaşına doğru ABD yönetimi Irak'ın bölünmesi fikrine oldukça yatkındı. Rahmetli Özal'ın Baba Bush'la bu konuyu tartıştığına ve onu Irak'ın toprak bütünlüğü için ikna ettiğine ilişkin rivayetler bulunmakla beraber, o zaman niye Bağdat'a yürünmediği ve Saddam'ın devrilip bölme sürecinin fiilen başlatılmadığı tartışma konusudur. Muhtemelen ABD içinde İsrail lobisine karşıt odakların baskısı Bush'u duraklatmıştır. Belki Özal'ın Irak'ı bölmekle bölgenin iflah olmaz bir kan okyanusuna çevrileceği yolundaki telkinleri de onu bir ölçüde etkilemiştir.

Ancak bu yüzden İsrail lobisinin Bush'a fatura kestiği de bilinmektedir. Clinton da Irak'ın bölünme sürecini başlatacak saldırılar için çok tahrik edilmesine rağmen bundan uzak durmaya çalıştı. MOSSAD ona da bedelini ödetti. Monica Lewinski bu bedelin püskülüydü. Esasen son dönem ABD başkanlarının çoğu sırtlarında utanç verici gizli kamburla seçtirildiği için gerçek yönetim tamamen küresel çetenin elindedir.

Şu veya bu yollardan uzun mesafeler kat eden İsrail'in Irak'ı üçe bölme tasarısı son aşamasına gelmek üzeredir. Dünyada sadece Türkiye böyle bir gerçek yokmuş gibi hareket etse de Kürt devleti kurulmuştur. Ülkenin güneydoğusunun Şii Arap devleti olacağı anlaşılmaktadır. Güneybatıda Sünni Araplar ABD ile çarpışmaya devam edecek ve belki sonunda kendi bölgelerindeki bir yapılanmaya razı olacaklardır.

İsrail senaryosunda henüz aksama yoktur. Irak topraklarındaki bu üç ayrı yapının bin bir karmaşık sebeple uzun yıllar birbirleriyle çatışması da umurunda olmayacaktır. Hatta ordusunu hızla eğitip silahlandıracağı, Kerkük petrolleri ile zenginleştirilmiş Kürt devletinin gelecek on yıllarda etrafa doğru genişlemeye kalkışması İsrail'in bir sonraki taktik aşaması da olabilir. Bu devlet, 'va'dedilmiş topraklar'ın Türkiye'deki kısmı için pekala İsrail'e taşeronluk yapmaya çalışabilir. Böylece 'ısmarlanmış kaos'la bölge büsbütün karmaşık hale gelince Kutsal Dünya Krallığı için bir aşama daha geçilmiş olur.

Bunlar İsrailli birtakım fanatiklerin düşlerinden ibaret dini beklentiler değildir. İsrail parlamentosuna 'va'dedilmiş topraklar'ın resmi sınır ilan edilmesi için verilen teklifin mürekkebi daha kurumamıştır. Bir milletvekilimiz Türkiye ile dostluktan söz eden İsrailli meslektaşına sitem etmeye kalkışır:

-Öyle diyorsunuz ama kutsal haritanıza göre Türkiye'nin bazı bölgeleri de sizin için va'dedilmiş toprak oluyormuş.

Adam güya şakayla karışık cevap verir:

-Ne yapalım ALLAH cc va'detmiş

Lakin hiç şakası yok, bu onlar için milli bilinç ilkesi. Bu bilincin karşılığı bizde var mı? Olsaydı, hâlâ Kürt devleti kurulmamış, dolayısıyla İsrail'le komşu olmamış gibi davranmak için başımızı kuma gömmeye devam eder miydik? Bizdeki muhtemel 'derin bilinç'in çapını ölçmek için 28 Şubat şahini Çevik Bir Paşa'nın Irak savaşı başladıktan sonraki müjdesi yetebilir:

-ABD ile komşu oluyoruz, bölgede birlikte güvenlik üreteceğiz!

__________________


{ Önceki Sayfa } { Page 1 of 2 } { Sonraki Sayfa }

Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fotoğraf Albümüm

Linkler

Y.FARKLI PENCERE-1
Y.FARKLI PENCERE-2
HAK YOL İSLAM-1
HAK YOL İSLAM-2
BALLAR BALINI BULDUM-1
BALLAR BALINI BULDUM-2
DİNİ ŞİİRLER-1
DİNİ ŞİİRLER-2
YEŞİLAY-SAĞLIK
İSLAM VE BİLİM-1
İSLAM VE BİLİM-2
GERÇEK TARİH
İSLAMİ HAYAT
VAAZ DİNLE-1
VAAZ DİNLE-2
KUR'AN DİNLE
DİNİ VİDEOLAR
OSMANLICA KURSU
İLAHİ SÖZLERİ
EHLİ-BEYT VE SAHABELER
BULMACALAR
HUZUR İSLAMDA
İSLAM KALBİMİZDE
SARI ÇİÇEK-FORUM

Kategoriler


Son Yazılar

Sabetaycılar: İsrail'e geri dönmek istiyoruz
AB'yi savunanlara ibreti alem....
Unİcef'İn Raporu: Irak'ta 1 Mİlyon ÖLÜ
Akp'li Siyasilerden İlginç İtiraflar
AVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK:CAMİYE KİLİSE OYUNU
Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor (The Guardian)
HÜKÜMETLERİN KARNELERİ
Bu İhaleye Dikkat!..
Exeter’de Yetişti Amerika Seçti !..
KKTC'de Yaşanan BRT Krizi ve Arka Planı

Arkadaşlarım selsebil
memnunca
islamhukuku
volkanuyguralp
msp1955
intifada61