FARKLI PENCERE (Kocayusuf) | ||||||||||||||||||||||||
Akp'li Siyasilerden İlginç İtiraflarAKP’nin özelliklerinden biri olan karakter erezyonu, Cumhurbaşkanlığı makamı için girişilen savaşla birlikte devleşti. Şener’in Sabah’a verdiği röportajın da kayıtlara geçmesi bu nedenle önemli.İşte, Balçiçek Pmir’in kaleminden Abdüllatif Şener’in sözleri… “Eşimin başını örtmesini hiç istememiştim. Açılırsa karışmam” ” Hayatımda hiç Milli Görüşçü olmadım” ” Kayınpederim dindar insan değildir hatta içki içerdi” ” Refah Partisi’nde bir misafir gibiydim” ” Arınç’ın çıkışına verdiğim tepki benden beklentisi olanları hayal kırıklığına uğratmamaktı” “Eşim, nişanlıyken örtülü değildi. Bir gün baktım, kendi isteğiyle kapanmış. O ana kadar başı örtülü biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiştim.” “Kayınvalidem de sonra örttü. Eşim başını açsa karışmam. Kızım da bazen açar, bazen örter. Harem-selamlıktan hoşlanmam.” Eşimi başı açık diye seçtim ama kendisi kapandı Haber: 8Sutun.com YORUM: Sinan Alkoç Sayın Şener madem ki Refah Partisi içinde kendisini misafir gibi hissediyormuş ve Adil Düzen projesi başta olmak üzere parti politikalarını benimsemiyormuş niçin bu partinin yıllarca genel başkan yardımcılığını yürütmüş. Genel Başkan yardımcılığı bir temsil makamıdır. İnanmadığı bir şeyi nasıl yıllarca temsil etmiş. Bu münafıklık değil midir? Aygün bey lütfen "Dürüstlük" ve "Riya" kelimelerinin anlamları için sözlüğe baksın. Gül: ABD Kesinlikle Doğru Yolda Vatan Gazetesinde çıkan habere göre Abdullah Gül, ABD’nin 11 Eylül sonrasındaki politikalarını beğendiğini belirterek “ABD kesinlikle doğru yolda” dedi. Gül: Amerika Irak’tan Çekilmemeli. Aksi Halde İran Önce Irak’a Sonra Türkiye’ye Kendi Rejimini İhraç Eder United Press International (UPI) ajansının haberine göre, Londra merkezli ünlü düşünce kuruluşu Chatham House’da Transatlantik Savunma Ortaklığı konulu konferansa katılan Çek Dışişleri Bakanı’nın yaptığı o açıklama: “Ankara ziyaretim sırasında Abdullah Gül, Irak konusundaki endişelerini aktardı. Bana ‘Koalisyon Güçleri Irak’tan şimdilik ayrılmamalı. Koalisyon Güçleri Irak’ı terk ederse İran modeli yeni İslam anlayışı Irak politikasını teslim alacak. İşte o zaman Tahran’ın bunu Türkiye’ye ihraç etmesi ve siyasi elit içine sızmasını hiçbir şey engelleyemez‘ dedi. Ancak Gül siyasi nedenlerden dolayı bu açıklamayı asla kamuoyu önünde kabul etmeyecektir…” United Press International (UPI) ajansının haberi Gül: İslam’ı halkın yaşamına sokmak gibi bir niyetimiz ve dahlimiz olmadı, olamaz! Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin gizli niyetlere sahip olduğu suçlamasını, inanılması çok zor bir iddia olarak reddetti. Gül dört yılı aşkın bir süredir iktidarda olan, parlamentoya hakim bulunan AK Parti’nin, İslamı, Türk milletine dayatacak hiçbir şey yapmadığını da kaydetti. Abdullah Gül, Amerika’nın Sesi radyosuna verdiği mülakatta, hükümetinin Avrupa Birliği’ne katılmak için gereken reformlara bağlı olduğuna işaret ederek, bu yönde idam cezasını kaldırdığını, Kürtlere bazı kültürel haklar tanıdığını, ve kadın haklarını genişlettiğini belirtti. Haber: Amerika’nın Sesi Mayıs 2007Abdullah Gül: ABD, çocuklarını barışa feda etti Abdullah Gül, “Dünya barışı için son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir” dedi Haber: Milliyet-İnternet Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dünya barışını korumak için, en çok ABD’lilerin kendi çocuklarını feda ettiğini söyledi. Takvim gazetesine açıklamalarda bulunan Gül’ün mesajlarının satırbaşları şöyle: “Dünya barışı için, barışı korumak, barışı yapmak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir. İkinci ülke kim? Türkiye. Böyle köklü gelen bir şey var. İşbirliğimiz gayet sağlam. Soğuk Savaş döneminde de önemliydi, ama şimdi çok daha fazla önemli. İşbirliğine ihtiyacımız var. Muhakkak ki bir ailenin içinde bile farklı anlayışlar, görüşler olur. Ama önemli olan ortak hedefler ve çıkarlardır. Bir problem söz konusu değil.” Haber: Milliyet-İnternet Erdoğan: AB ile Ortadoğu’ya köprü olacağız, İslam ortak pazarı doğru değil Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Müslüman ülkelerin önde gelen işadamlarının katıldığı 5. Cidde Ekonomik Forumu’nda önemli mesajlar verdi. “Altını çizerek bir şey söylemek istiyorum. Yalnız, yanlış anlaşılırım endişesini de taşıyorum. Ben İslam Ortak Pazarı anlayışını doğru bulmuyorum. Çünkü, ne olursa olsun bu birliktelikleri ne etnik, ne dinî kökene ne de coğrafyaya bağlı olarak düşüneceğiz. Artık dünyada bunların hiçbirisi kaldı mı? Kuruluşları böyle oluşturmaya kalktığımız anda kamplaşmalar başlar, münasebetler kesilebilir. Biz, şöyle bir şey koyabiliriz; ekonomik ve ticari alanda ortak kalkınan ülkeler birliği. Burada ortak payda dayanışma olabilir.” Haber: Zaman Gazetesi YORUM: YAVUZ...... 1995 yılı Aralık ayındaki (Seçimlere 13 gün kala) genel seçimler öncesinde Kanal 6 televizyonundaki bir programda Kanal 6 Ekonomi Editörü Tülin Köksal, Erbakan’a “İslam Ortak Pazarı kuracağız diyorsunuz. Araplar ve Müslüman ülkeler kendi aralarında Arap Birliği kuramadılar. İslam ortak pazarını nasıl kuracaksınız? ” diye soruyordu. Erbakan, “Şimdi bakınız, onların birlik olmamalarının sebebi Türkiye’deki yöneticilerin taklitçiliğidir. Onlar birlik olacak, ama bunlarda hayır yok…. Türkiye bütün İslam âleminin öncüsü olmuş. Öncü, böyle kendisini gidip bir başkasına esir ederse o birlik olur mu? Aslında bu birlik var. Sizi ben uluslar arası bir İslam toplantısına götüreyim. Bakın bakalım biz salona girerken Zambiyalı adam nasıl alkışlıyor, Filipinli, Morolu adam nasıl alkışlıyor. Bizim şahsımızla ilgisi yok, tarihimiz… Onlar, her şeyi Türkiye’den bekliyor. Türkiye kendisine geldi mi, bitti, düdük çalacak, bak hepsi nasıl mıknatıslanacak. Çünkü bu doğal bir olaydır. Müslümanlar zaten birbirinin kardeşidir. Amerika orada NAFTA’yı kurarken, burada Pasifik Birliği kurulmuşken, Avrupa Birliği kurulmuşken asıl birlik olması icap eden Müslümanlara bu yaptırılmıyor. Bunu dış güçler engelliyor. Ne ile? İşte bu uydurma, taklitçi yönetimlerle… Evet, Refah geldiğinde bu zulüm dünyası değişecek, onun yerine İslam Birliği kurulacak, Hakk hâkim kılınacak. Bunlar gibi biz Butros Gali’ye (Zamanın BM Genel Sekreteri) güvenmeyeceğiz. O, bir şey yapmak istediği zaman bizden izin isteyecek. İslam âlemindeki güç kimde var… Yönetimde bu taklitçiler var. Bunlar sadece yalvarır, sadece uşaklık yapar. Sadece Adriyatik’te bekçilik yapar. Bir Müslüman ülke Bosna’ya silah göndermesin diye götürür geri boşaltır.” şeklinde cevaplıyordu. Nerde İslam aleminin büyük hayranlık ve saygı duyduğu Erbakan Hoca, nerde İslam coğrafyasını parçalayıp yok etme planı olan BOP projesine ABD Başkanı Bush’un görevlendirmesiyle Eş Başkan olarak atanan ve yukarıdaki talihsiz sözleri sarf ederek bütün İslam ülkeleri temsilcilerini hayrete düşüren Tayip Erdoğan..! http://www.akpgercegi.com/hukumetlerin-karneleri/ Barzani'nin müthiş senaryosu !Barzani'nin müthiş senaryosu !
17 Mayıs 2007 Perşembe 11:00 İddiayı ortaya atan Vatan yazarı Can Ataklı. Aldığı bilginin kaynağı ise terörle mücadele konusunda çok etkili oparesyonlara imza atan bir isim. Adını açıklamıyor, ama anlattıklarını aktarıyor. İddia şu... PKK'nın iki üst düzey ismi Cemil Bayık ile Murat Karayılan Kuzey Iraklı Kürt lider Mesut Barzani tarafından Türkiye'ye teslim edilecek. Kaynağın verdiği bilgiye göre aslında Bayık ve Karayılan kendi örgütlerinde çok yıpranmış isimler. Yani PKK tarafından da istenmiyorlar. Örgütleri ile ters düştüler. Peki o zaman bu isimlerin önemi ne? Kaynağın iddiasını Can Ataklı ile olan diyalogtan aktaralım; -"Önemi şu; Tayyip Erdoğan bunu seçimde kullanabilecek". - Ne diyecek? - Görüyorsunuz müzakerelerle her şeyi hallediyoruz. - Müzakere olmasın diyen mi var? - Askere cevap bu. Kaynağın iddiası bu teslimatın bir nedeni de askerin Kuzey Irak'a girmesinin önünü kesmek. Amerika istemediği için Türkiye Meclis'nden sınır ötesi operasyon kararı çıkmayacağı iddiasında. Devamı şöyle; - İşte o yüzden Barzani devreye giriyor. - Türk askeri girmesin diye mi? - Elbette, çünkü asker girerse çok şey değişecek. - Barzani’nin rolü? - Barzani, daha doğrusu Kürtler AKP’den çok memnun. - Nasıl memnun? - Erdoğan iş başında olduğu sürece bir sıkıntı yaşamayacaklarını düşünüyorlar. - Devlet kurmaya kalkarlarsa? - Kurarlar herhalde, bugünkü hükümetin tepkisi sözden öteye gitmez diye düşünüyorlar. İyi niyetlerini de iki teröristi teslim ederek göstermek istiyorlar. SEÇİM PROPAGANDASI OLUR - Bu iki kişi Apo etkisi yapar mı? - Aslında yapmaz, ama yine de hükümet bunu çok iyi kullanacaktır. - Ama herkes gerçeği anlamaz mı? - Seçime az bir zaman kala kimin sesi yüksek çıkarsa o kârlı çıkar. - Neden? - Terör konusunda herkes hassas, bu operasyon herkesi etkiler, o sırada atı alan Üsküdar’ı geçer. HASTA TERÖRİSTLER TEDAVİ EDİLECEK - Bu iki terörist de hasta değil mi? - İyi hatırlattınız, evet. - Bu durumda onları biz tedavi edeceğiz. - Aynen öyle olacak, belki de bu yüzden kendileri bile gelmek istemiş olabilirler. TESLİMATI ABD VE BARZANİ YAPACAK - Teslimat ne zaman olur? - Benim duyumlarıma göre önümüzdeki 15- 20 gün içinde olacakmış. - Kim getirir? - Barzani’nin adamları ama Amerikalılar da yanında olur mulaka. - Amerikalılar sınıra kadar getirir mi? - Onlar arkada kalır, yol güvenliğini sağlar. - Ne demek yol güvenliği? - Yolda başlarına bir iş gelmesin diye. - Ne gelebilir? - Bakarsın özel bir tim teslim alma operasyonundan önce bu iki teröristi kapabilir. BÜYÜKELÇİ SİNYALİ VERDİ - Bakın bir şey daha var. - Nedir? - Amerika Büyükelçisi önceki gün (pazartesi) bazı açıklamalar yaptı. - Evet, PKK ile ilgili bazı üzüntüleri olduğunu söylemişti. - Şimdi bu sözlerin boşa söylenmediği anlaşılıyor değil mi? - Anlıyorum. - Büyükelçinin yakında gelişmeler olmasını umduğunu söylemesi acaba bu teslimat olmasın. - Gerçekten olabilir mi? - Olur tabii, bekleyin seçime kadar daha ne sürprizlerle karşılaşabiliriz. AVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK:CAMİYE KİLİSE OYUNUAVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK:CAMİYE KİLİSE OYUNU Hazırlayan: Bekir Gündoğmuş AB destekli skandal 16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer. AB uğruna Meclis’i olağanüstü toplayarak zinayı suç olmaktan çıkaran, yine AB uyum yasaları çerçevesinde kanunlardan cami ifadesini kaldırıp yerine ibadethane ifadesini koyan AKP, şimdi de bir caminin kiliseye çevrilmesi skandalına imza atıyor. Skandal gelişme Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Bardakçı köyünde yaşandı. Köyün tek camisinin kiliseye çevrilmesi çalışmaları bütün hızıyla sürdürülüyor. Bardakçı köyünün Ankara ziyaretçileri Midyat’ın Bardakçı köyünde yaşanan inanılmaz olayın TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin köye gelmesiyle başladığı öğrenildi. 16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer. Köylülerin verdiği bilgilere göre, Bardakçı’ya gelen Elkatmış ve komisyon üyeleri köylülerden “AB sürecinde Süryaniler bize Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açmasınlar” bahanesiyle caminin kilise yapılmasına ses çıkarmamalarını ister. Bu isteği ise siyasi baskılar takip eder ve köy sakinleri camilerinin kiliseye çevrilmesi için ikna edilir. Köyde tek bir Hıristiyan yaşamıyor Geçmişte Mardin’in doğu bölümünde yoğun olarak yaşayan Süryani vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkelerine göç etmiş. Bu nedenle bu bölgede hemen her köyde bir kilise veya manastırla karşılaşmak mümkün. Bardakçı köyünün Süryani sakinleri de yaklaşık 30 yıl önce Avrupa’ya gidenlerden. Ve yıllardır bu köyde hiçbir Hıristiyan vatandaşımız ikamet etmemiş. Caminin kiliseye çevrilmek istendiği Bardakçı köyünde bugün de tek bir Hıristiyan bulunmuyor. Olayın çok daha ilginç tarafı, yılda birkaç kez dışardan gelenler için kapısının açıldığı bir Süryani kilisesi de mevcut. Köylüleri şaşırtan da, tek bir Hıristiyanın yaşamadığı 30 hanelik bir köyde ikinci bir kiliseye ihtiyaç duyulması ve bunun devlet eliyle hayata geçirilmek istenmesi. Bardakçı Camii’nin tarihçesi Bardakçı camisinin tarihçesi bu caminin kiliseye dönüştürülemeyeceği gerçeğini de ortaya koyuyor. 1935 yılında tek katlı ve bahçeli olarak inşa edilen bina uzunca bir süre konut ve değirmen olarak kullanıldı. 1973 yılına gelindiğinde ise dönemin Hıristiyan köy muhtarı Bersome Kurt ve kilise papazı Esmer Bilge tarafından imzalanan bir belgeyle bina, köy odası olarak tahsis edildi. Sonrasında ise kayıtlara eğitim odası olarak geçen bu bina, ihtiyar heyeti tarafından ihtiyaca binaen yine resmi olarak camiye çevrildi. Hatta bunun üzerine İl Müftülüğü de camiye kadrolu bir imam atadı. Ve bu süreç yakın zamana kadar böyle devam etti. Kilise başvurusu Avrupa’dan Ancak 2000 yılı başlarında Yusuf Bozkurt isimli Avrupa’da yaşayan Süryani bir vatandaş, cami olarak kullanılan binanın geçmişte kilise olduğunu iddia ederek Diyanet’e başvuruda bulundu. Ne var ki Bozkurt’un elinde binanın kilise olduğuna dair hiç bir belge bulunmuyor. Zaten resmi kayıtlarda önce konut olarak gözüken bina sonrasında eğitim odası, en sonunda da cami olarak resmi kayıtlara geçimiş. Yani kilise olduğuna dair hiçbir resmi belge de bulunmuyor. Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi talep edilirse... Avrupa’da yaşayan bir Süryani vatandaşın müracaatıyla içerisinde namaz kılınan Bardakçı köyünün tek camisinin “AB’ye girişimiz sekteye uğrar” diye kiliseye çevrilmek istenmesi akıllara Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi endişesini getiriyor. Bugüne kadar AB’nin her isteğine ‘evet’ diyen siyasi iktidar Ayasofya için gelecek bir talebe de aynı cevabı mı verecek, kafaları karıştırıyor. Mardin neye hazırlanıyor? Mardin Midyat’a bağlı Bardakçı camisinin kiliseye çevrilmesi tartışmalara neden olurken, bölgedeki yüzlerce kilese ve manastırın da topyekün kapsamlı bir restorasyondan geçirilmesi Mardin merkezli tartışmaları da beraberinde getirdi. Restorasyon çalışmalarının finansını GAP’a ve güneydoğuya özel ilgisi bilinen AB’nin sağlaması ise kuşkuları artırıyor. Bölgede yoğun bir şekilde görülen toprak satışlarından sonra kilise ve manastırların restorasyonunun AB tarafından karşılanması dikkat çekici bulunuyor. Geniş kapsamlı restorasyon Mardin, Süryani kökenli vatandaşların en yoğun yaşadığı illerin başında geliyordu. Bu nedenle Mardin’in özellikle Midyat, Dargeçit bölgelerinde neredeyse her köyde bir kilise veya manastır bulmak mümkün. Süryani vatandaşlarımızın çok büyük bir kısmı son otuz yıl içerisinde Avrupa’ya göç etmiş bulunuyor. Şuan yaklaşık sadece 2500-3000 civarında Süryani vatandaşımız Mardin’de ikamet ediyor. Bölgede var olan bu yüzlerce kilise ve manastır son aylarda geniş çaplı bir restorasyondan geçiriliyor. Deyruzzafaran, Deyrulumur, Mor Yakup manastırları bunlardan bazıları...Örneğin Mardin şehir merkezinin hemen yanıbaşındaki Deyruzzafaran kilisesi dört etaptan oluşan büyük bir restoreye alınmış durumda. Sadece bir etabın maliyeti 1.171.046.88 YTL’yi buluyor. 1 trilyon lirayı aşan bu rakam kilisenin restoresinin toplam maliyetinin beş trilyona yakın bir meblağa ulaşması anlamına geliyor. Mardin genelinde var olan kiliselerin oranı düşünülüğünde ise geniş çaplı restorasyon çalışmalarının çok büyük bir proje olduğunu ortaya koyuyor. Barıştepe köyünde yer alan Mor Yakup manastırı da bu anlamda ilginç bir özelliğe sahip. Bu köyde de hiç Hıristiyan vatandaşımız yok. Ancak ne hikmetse bu manastırda ciddi bir restoreden geçiyor. Sorularımızı cevaplayan kilise rahibi Daniel Bey, hiç Hıristiyan olmamasına rağmen bu köyde hizmet vermek istediklerini söylüyor. Çok daha ilginci ise diğer manastırlarda da olduğu gibi buraya da İsveç’ten çocuklar getirilmiş. Bu çocuklar ömür boyu burada kalmak üzere özel olarak yetiştiriliyor. İster istemez akla da şöyle bir soru geliyor: Bu çocuklar aldıkları eğitimle kimi eğitecekler? Onlara da mı Avrupa’dan öğrenci getirilecek, yoksa öğrenciler Barıştepe köyünden ve civar müslüman köylerden mi toplanacak ! Deyrulumur kilisesinde ise durum biraz daha farklı. Pahalı işlemeli taşlardan yapılan restorasyonun yanı sıra, manastır arazisinin kale gibi çevrilmesi dikkat çekiyor. Manastırın yakınında yer alan Yayvantepe köylülerinin ifadelerine göre, Deyrulumur manastırı, izinsiz bir şekilde arazisini genişletti ve orman arazilerini kalın duvarlarla çevirerek gasp etti. Yine köylülerin ifadesine göre manastır arazisinde müslüman mezarlığı var ve bu mezarlık da manastır içinde yok edildi. Kısa süreli de olsa görüştüğümüz Süryani Metropoliti Samuel Aktaş bütün bu restore çalışmalarının geleceğe yatırım olduğunu açıkca ifade ediyor. Samuel Aktaş, yakın zamanda bütün Süryanilerin bölgeye tekrar yerleşeceğini iddia ediyor. Finansör Avrupa Birliği Bütün bu restorasyonların ana kaynağı AB fonları. Son yıllarda Türkiye’de bu tür çalışmalar için kesenin ağzını açan Avrupa Birliği milyonlarca Avroyu kilise restorasyonlarına ayırdı. Uzmanlar, Avrupa Birliği’nin bu politikasını BOP’un kültürel işgal süreci olarak değerlendiriyor. Hiç Hristiyanın yaşamadığı köylerde bile başlatılan kilise restorasyonları, bölgenin inanç yapısını değiştirmeye yönelik organizasyonlar olarak kabul ediliyor. AKP, milletin inancını hiçe sayıyor AKP’nin milletin inancını hiçe sayan uygulamalarından bazıları: * Zinayı TCK’dan suç olmaktan çıkardılar. * Ders kitaplarında ayetlere sansür koydular.. * Cami ifadesini kanunlardan çıkarıp, yerine ‘ibadethane’ ifadesini koydular ve böylece apartman kiliselerin ve misyonerlik çalışmalarının önünü açtılar. * Ezanın sesinin kısılmasına dair genelge yayımladılar * Kur’an öğrenimi yasağını TCK’ya koydular. Dedelerin, ninelerin bile torunlarına Kur’an öğretimesini yasak saydılar. * “Namus borcumuz” dedikleri başörtüsü yasağının kalkması için dört yıldır hiçbir adım atmadılar. Leyla Şahin davasında AİHM’ne verdikleri savunmada, başörtüsünün karşısında yer aldılar. AKP döneminde başörtülü hastaları hastaneler kabul etmedi.. * İmam Hatip ve meslek liselilerin katsayı adaletsizliğini dört yıldır devam ettirdiler. Başbakan Erdoğan İmam Hatiplerle ilgili “biz bedel ödemeye hazır değiliz” diyerek milleti hayal kırıklığına uğrattı. * ‘Allah indinde tek din islamdır’ ayetinin Cuma hutbelerinde okutulmaması için din görevlilerine tebliğde bulunuldu. * Domuz eti ilk kez Tarım Bakanlığı gıda kodeksine dahil edildi. Böylece kasap reyonlarında domuz etinin satışı yasallaşmış oldu. Domuz çiftlikleri teşvik kapsamına alındı. * Dinlerarası diyaloğun hamiliğine soyunup, dinler parkı, dinler bahçesi projelerini hayata geçirdiler. * 1 Mart tezkeresini hazırladılar, bir genelgeyle havaalanı ve limanları Amerikan ordusunun kullanımına açtılar. Böylece Bush’un ‘Haçlı seferi’ olarak tanımladığı işgal operasyonlarının bir parçası oldular. * İsrail’in güvenliği için ve İsrail’in talebiyle kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderdiler. Yüzlerce kilise ve manastır Avrupa Birliği finansmanıyla restore ediliyor, bölge adım adım misyonerlik kıskacına sokuluyor… 70 çocuk Hıristiyan yapıldı Şanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor... Süryani kökenli vatandaşların da yaşadığı Mardin, son yıllarda Türkiye’de yoğunlaştırılan dinlerarası diyalog çalışmalarının önemli bir merkezi olarak kabul ediliyor. 13 Mayıs 2004 yılında Kasimiye Medresesi’nde yapılan ilk Dinlerarası Diyalog toplantısında bir Müslüman kadınla Hıristiyan bir erkeğin evlilik meraseminin hem kilise hem de camide yapılması büyük tartışmalara neden olmuş ve endişeyle karşılanmıştı. Şanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor. Harran bölgesi başta olmak üzere Urfa ve bölge illerindeki toprak satışlarının yoğunluk kazanması da Mardin’deki kilise ve manastır restorasyon çalışmalarını daha anlamlı kılıyor. İsraillilerin istedikleri arazi de Mardin’in sınırları içerisinde Irak’ın parçalanması planları çerçevesinde Kuzey Irak’taki gelişmeler de Mardin ilini stratejik bir konuma oturtuyor. Irak sınırına yakın olması nedeniyle Mardin, son dönemde iyiden iyiye konuşulan Kuzey Irak hesaplarında göz ardı edilmemesi gereken bir konuma sahip. Son günlerin en çok tartışma konularından birisi olan ve İsraillilerin almak istediği mayınlı arazinin de Mardin sınırları içerisinde bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Mardin aynı zamanda dünyanın en büyük üçüncü antik kenti kimliğine de sahip. Tarih boyunca güneydoğu bölgemizin de içerisinde gösterildiği Arz-ı Mev’ud’a sahip olmak isteyen öğretiyle kurulan işgalci İsrail’in bölgedeki faaliyetleri de biliniyor. Kuzey Irak’ta MOSSAD’ın artan faaliyetlerinin yanı sıra, İsrailli işadamlarının güneydoğu illerimizden aracılarla toprak almaları da İsrail endişesini güçlendiriyor. Mardin’deki bu gelişmeler Türkiye’yi de içerisine alan çok büyük bir projenin önemli bir parçası olarak görülüyor. AB yolu buradan geçer, dediler... BOP’un cazibe merkezi olacağını söylediler... Misyonerlerse şimdi Diyarbakırlı çocukları Hıristiyan yapıyor… İşte o çocuklar! Özellikle büyük şehirlerimiz ve stratejik öneme haiz illerimizde yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri Diyarbakır’da da etkisini arttırdı. Mesut Yılmaz’ın “AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer’ sözü ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ın BOP’un cazibe merkezi olacağını ilanıyla çokça tartışılan Diyarbakır bugünlerde misyonerlik çalışmalarının merkez illerinden birisi haline dönüşüyor. Bin yıllardır İslam şehri olan Diyarbakır’da şimdilerde Müslüman çocuklar kandırılarak din değiştiriyor. Avrupa Komisyonu üyelerinin ve başta ABD olmak üzere yabancı ülke elçilerinin uğrak yeri Diyarbakır, ABD ve AB’nin üzerinde hassasiyetle durduğu şehir olarak biliniyor. İç ve dış politikanın önemli şehri Diyarbakır son zamanlarda misyonerlerin de ilgi odağı haline geldi. Bölgedeki terörle birlikte yoğun göç alan ve bu hızlı nüfus artışı dolayısıyla işsizliğin en yaygın olduğu illerin başında gelen Diyarbakır bu özelliğiyle de misyonerler için uygun bir zemin oluşturuyor. Hırsızlık ve kapkaçın yaygınlaştığı, uyuşturucu kullanımının korkunç derecede artış gösterdiği Diyarbakır şimdi ise misyonerlerin saldırılarına maruz kalıyor. Özellikle Protestan misyonerlerinin akın ettiği Diyarbakır’daki misyonerlik çalışmalarının en somut örneğini şehrin Urfa Kapısı’nın hemen girişinde açılan Protestan Kilisesi oluşturuyor. Bu kilisenin kurulmasıyla birlikte kısa sürede onlarca müslüman genç ve çocuk Hıristiyan yapıldı. Aynı mahallede yaşayan bazı çocuklar ise arkadaşlarının para karşılığı kiliseye gittiklerini iddia ediyor. Bölge halkı da ciddi bir tehdit halini alan bu çalışmalardan kaygılı... Diyanet bize karışamaz Tarihi Meryemana Süryani Kilisesi’nin hemen karşısında bulunan Diyarbakır Protestan Kilisesi 2003 yılında kuruldu. Yaklaşık dört yıldır bölgede resmi olarak faaliyet gösteren kilise, şu ana kadar yetmişe yakın Müslüman çocuğun Hıristiyan olmasına sebep oldu. Bu kilisede üç yaşındaki çocuklar bile din eğitimi alıyor. 12 yaşından küçük çocukların Kur’an öğreniminin yasak olduğu bir ülkede bizzat kilisenin papazından 3 yaşındaki çocuklara Hıristiyanlığın öğretildiğini duyunca ister istemez şaşırıyoruz. Din ve vicdan özgürlüğünü herkes için savunuyor ve istiyoruz ama yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’mizde Kur’an öğreniminin önündeki engeller dolayısıyla kilisenin papazı Güvener’e “3 yaşındaki çocukların Kilise’de din eğitimi alması yasak değil mi?” diye soruyoruz. Kendisini vaiz ve misyoner olarak tanımlayan Güvener’in “Diyanet bize elektrik ve su vermiyor, dolayısıyla bizden böyle bir şey isteyemez” cevabı şaşkınlığımızı daha da arttırıyor. Kilise değil, sanki ilköğretim okulu... Pazar günü gittiğimiz Diyarbakır Protestan Kilisesi’nde bulunduğumuz her dakika şaşkınlığımız biraz da artıyordu. Kilisenin papazı Vaiz Ahmet Güvener’le konuşurken ayinden çıkan çocuklar kafetaryaya doğru yaklaştıkça hayret içinde kalıyoruz. Zira, aralarında yabancı uyrukluların da bulunduğu çocukların yaş ortalaması 8-9 civarındaydı. İsimlerini soruyoruz çocukların: Ayşe, Fatma, Gülistan... “İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor” Papaz Ahmet Güvener’e göre çocuklar kandırılmıyor, tam tersine çocuklar ilahi kurtuluşla tanışıyor ve yine kendi ifadesiyle “İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor”. Ancak kilisenin bulunduğu mahallede konuştuğumuz ve isminin açıklanmasını istemeyen bazı vatandaşlar ve çocuklar ise kilisede para dağıtıldığını iddia ediyor. Hatta bir çocuk; “Arkadaşlarımız var şu an orda, biz biliyoruz ki onlara para veriliyor” diyor. Eğitmen Amerika’dan İsminin Timmy olduğunu öğrendiğimiz bir eğitmen dikkatimizi çekiyor. Montana’dan Diyarbakır’a gelen ve yerleşen Timmy ”Niçin Diyarbakır” sorumuza ilginç bir cevap veriyor: “ İhtiyaç olduğunu söylediler ben de eşimle birlikte buraya yerleştim...”. Gördüklerimiz, duyduklarımız şaşırtmaya devam ediyor. Bir insan Amerika’dan kalkıp Diyarbakır’a gelecek ve buraya yerleşecek. Bunda da hiç bir olağanüstü durum görülmeyecek! Mardin’e İsveç’ten gelen öğrenciler gibi... Bu şaşkınlıklar ışığında, ABD ve Avrupa’nın son dönemde yakın ilgi gösterdiği Diyarbakır’da böyle bir duruma şüpheyle yaklaşmamak neredeyse imkansız hale geliyor. Her taşın altında İsrail var! Bilindiği üzere Hıristiyanların Katolik, Ortodoks ve Protestanlık olmak üzere bilinen üç mezhebi var. Ancak diğer ikisi, Protestanları Hıristiyan olarak bile kabul etmiyor. Çünkü Protestanlar kendilerine kaynak olarak Hıristiyanlığın yanı sıra Siyonist kaynakları da kabul ediyor. Çok daha ilginci ise Hazreti İsa’nın yeryüzüne inmesi için Büyük İsrail’in kurulması gerektiğine inanan Protestanlar, Fırat ile Nil arasında yapılacak büyük ve kanlı bir savaşta, tüm ulusların saldırısına uğrayan İsrail’in, Hz. İsa tarafından bir dağı yararak kurtulacağına iman ediyor. Büyük İsrail Projesi olarak bilinen BOP’u gerçekleştirmek için Amerikan ordusunu Ortadoğu’ya yığan ABD Başkanı Bush da bu inancın yılmaz savunucusu. İşte bu nedenle İsrail’in hedefindeki bölgenin içinde yer alan Diyarbakır’da bu faaliyetleri Protestan Kilisesi’nin yönlendirmesi çok daha dikkat çekici bir hal alıyor. Ab'yi Savunanlara Ibreti Alem....RESİM İÇİN TIKLAYIN.
http://img525.imageshack.us/img525/3160/54cayn4xib541bj0.jpg
Ekdeki AB nin haritasında Türkiyenin durumuna dikkat edermisiniz. Gerçi yeni değil hep bildiğimiz şey de
Ayten Yıldırım
Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor (The Guardian)Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor (The Guardian)The Guardian: "Türkiye’de dindarlar laikçilerden zulüm görüyor " yaziyi okuyamayanlar icin linki: http://hazihisebili.4sql.net/haber/dny/200...theguardian.htm Amerika’nın prestijli gazetelerinden The Guardian’da köşe yazarlığı yapan gazeteci William Dalrymple, Türkiye ziyaretinden sonra Mevlana Celaleddini Rumi ve Türkiye tarihi hakkında köşesinde ilginç tesbitlere yer verdi. William Dalrymple, “Kendi Yurdunda Garip ve Yasaklı: Mevlana” başlıklı yazısında Türk devletinin gözünde Mevlevilerin, sadece turist çekmek için kullanılabilecek müze kültüründen başka bir şey ifade etmediğini kaydetti. Dalrymple, Türkiye’de sufilerin ve dindarların laik cumhuriyetçilerden zulüm gördüğünü belirtti. KENDİ VATANINDA NERDEYSE HİÇ OKUNMUYOR Mevlana’nın Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesi’nde yaşamış ve eserlerini orada yazmış olmasına rağmen kendi vatanında neredeyse hiç okunmadığını ve eserlerinin modern Türkçe’ye sadeleştirilmediğini kaydeden Dalrymple, “Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı döneminde neredeyse yüz bin Mevlevi dervişi vardı” dedi. 1925 yılında Atatürk’ün modern, Batı kaynaklı laik bir devlet oluşturma arzusu adına her türlü tarikatı yasakladığını vurgulayan Dalrymple, şöyle devam etti: “Dinî vakıflar askıya alındı ve malvarlıkları kamulaştırıldı. Sufi zaviyeleri kapatıldı ve içindekilere el konuldu. Bütün dinî ünvanlar ilga ve dinî kıyafetler yasadışı ilan edildi. Türk münevverleri batı klasikleri üzerinde çalışmaya teşvik edilirken Mevlana’nın eserleri, müritlerinin eserleri ile birlikte çürümeye terk edildi. 1937’de de her türlü geleneksel müzik özellikle sufilerin flüte benzeyen kamış neyini üflemek kanunla yasaklandı.” ALKOL, CUMHURİYETİN SİMGESİ HALİNE GELDİ “Türk devletinin gözünde Mevleviler, sadece turist çekmek için kullanılabilecek müze kültüründen başka bir şey değildir” diyen William Dalrymple, söz konusu kültürün ise 60’lı yıllarda bir ABD’linin Konya’yı ziyaretiyle başladığını söyledi. Mevlevilerin Cumhuriyetin ilk yıllarında sema için her toplandıklarında bir polis baskınına rağmen gözcülük yapmak üzere sokağın her iki ucuna dervişler diktiğini yazan Dalrymple, yazısında şunları belirtti: “Sufiler, Mevlevi kimliklerini saklamak için dolaplarında içki bulundururdu. Çünkü alkol cumhuriyetin simgesi haline gelmişti. Bu sebeple yetkililer ‘dindarların’ içebileceğine ihtimal vermezlerdi. Polis baskın yaptığında şeyh daima içki şişesini ortaya çıkarır ve sadece dostlarıyla küçük bir alem yaptıklarını söylerdi. Türkiye’de sufiler ülkenin nispeten kendi halinde olan dindarlarından ziyade laik cumhuriyetçilerinden zarar görmektedir. Günümüzde Mevleviler sadece turist çekmek amacıyla kullanılıyor. Bu süreç 60’lı yılların ortalarında Amerikan ordusunun üst düzey bir subay eşinin Konya'ya gelmesi ve kendisine eşlik eden hükümet görevlilerine dervişler hakkında sorular sormasıyla başladı. Görevlileri bir telaş aldı. Belediye başkanı çözüm olarak eski bir derviş buldu ve onu mahalli basketbol takım elemanlarına nasıl sema yapılacağını öğretmekle görevlendirdi. Kısa bir süre içinde her yıl yabancı turistleri çekmek için Konya Spor Salonu'nda “folklorik” bir festival düzenlenmeye başlandı.” HÜKÜMETLERİN KARNELERİHükümetlerin karneleri.REFAH - YOL HÜKÜMETİ MEMURLARA 100 DE 116 ZAM YAPILDI ASGARİ ÜCRETLİ 100 DE 101 ZAM YAPILDI EMEKLİLER ( BAĞKUR ) 100 DE 300- 400 ZAM YAPILDI AKP HÜKÜMETİ MEMURLARA 100 DE 6 ZAM YAPILDI ASGARİ ÜCRETLİ 100 DE 11 ZAM YAPILDI EMEKLİLER ( BAĞKUR ) 100 DE 6 ZAM YAPILDI AKP HÜKÜMETİ İÇ BORÇLAR: 92 MİLYAR DOLARDAN 182 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ DIŞ BORÇLAR:130 MİLYAR DOLARDAN 165 MİLYAR DOLARA ÇIKTI REFAH-YOL HÜKÜMETİ İÇ BORÇLAR:29 MİLYAR DOLARDAN 28 MİLYAR DOLARA DÜŞÜRDÜ DIŞ BORÇLAR:79 MİLYAR DOLARDAN 84 MİLYAR DOLARA ÇIKTI http://www.akpgercegi.com/hukumetlerin-karneleri/ Bu İhaleye Dikkat!..Bu İhaleye Dikkat!..Bu İhaleye Dikkat!..
Kültür Vadisi’ni, Patrikhane Vadisi haline getirecek projeler adım adım yürütülüyor. Şaban KALAFAT / İSTANBUL -------------------------------------------------------------------------------- İstanbul’da Haliç Kültür Vadisi olarak adlandırılan Fener-Balat bölgesinde zamana yayılan hummalı bir çalışma dikkat çekiyor. Kültür Vadisi’ni, Patrikhane Vadisi haline getirecek projeler adım adım yürütülüyor. Fatih Belediyesi tarafından, Patrikhane başta olmak üzere Haliç’in etrafını açmayı planlayan, yaklaşık maliyeti 200 milyon dolar olan 280 bin metrekarelik Fener-Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesini yüzde 42.32 kat karşılığı önerisiyle GAP İnşaat firması kazandı. Bölgenin yüzde 42’si bölge sakinlerinin tasarrufuna bırakılırken, yüzde 58’i ise önce firmaya kalacak. Sonra tabii ki, ekonomik olarak güçlü olan uluslararası sermayeye ya da bölgeyi Bizanslaştırmaya çalışan vakıflara satılacak. -------------------------------------------------------------------------------- Fener–Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesi ile Fener Patrikhanesi’nin etrafı açılacak. GAP İnşaat’ın aldığı ve yaklaşık 200 milyon dolara mal olacak proje, 280 bin metrekarelik alanı kapsıyor. Fatih Belediyesi tarafından açılan ve Patrikhane başta olmak üzere Haliç’in etrafını açmayı planlayan, yaklaşık maliyeti 200 milyon dolar olan 280 bin metrekarelik Fener–Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesini yüzde 42.32 kat karşılığı önerisiyle GAP İnşaat firması kazanırken geriye kalan oranın ise kime satılacağı merak konusu oldu. İlçedeki diğer yenileme alanları Neslişah ve Hatice Sultan’ın (Sulukule) üç, Ayvansaray’ın ise 20 katı büyüklüğünde olan ve önceki gün sonuçlandırılan Fener Balat Sahil Kesimi Yenileme Alanı İhalesi’yle Patrikhanenin etrafı başta olmak üzere Haliç’in çevresinin tamamıyla yenilenmesi planlanıyor. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Türkiye’nin en önemli tarihi bölgelerinden olan ve Haliç Kültür Vadisi olarak adlandırılan Fener-Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesinin sonuçlanmasıyla ilgili açıklamasında, Fatih’in dönüşmesi için bunun gerekli bir çalışma olduğuna iddia etti. Proje ile bölgenin İstanbul’a, Türkiye’ye ve dünyaya kazandırılacağını öne süren Demir, “Bu zorunlu bir çalışma. Günümüz şartlarına uygun yaşam koşullarının kalmadığı bölgenin, binaların fiziki şartlarının düzeltilmesini de içerecek. Bu çalışmayla bölge, İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasında önemli hazırlıklardan birini oluşturacak” dedi. İhaleye Sembol İnşaat ve GAP İnşaat firmaları katıldı. İki gün süren değerlendirme sonucu ihalesiyi, GAP İnşaat, yüzde 42.32 kat karşılığı oranıyla kazandı. Restorasyon bittikten sonra bölgenin yüzde 58’inin kime gideceği tartışma konusu oldu. Yaklaşık otuz ayda yenilenecek alanda 59 yapı adası, 909 adet parsel bulunuyor. Exeter’de Yetişti Amerika Seçti !..EXETER’DE YETİŞTİ AMERİKA SEÇTİ !..Arslan BULUT -------------------------------------------------------------------------------- Şevket Kazan anlatıyor: "Abdullah Gül Amerikan elçiliği’nden hiç çıkmazdı" Yaklaşık 12 yıl önce İstanbul’da bir Kafkaslar Toplantısı düzenlenmişti! Toplantıya gazeteci olarak davetliydim. Graham Fuller de oradaydı. Kendisinden bir röportaj talebim oldu, kabul etmedi. Ertesi gün, Yenişafak gazetesinde Graham Fuller ile yapılmış bir röportaj çıktı! Bunun üzerine istihbarat servisleri ile diyaloğu iyi olan bir muhabire görev verdim. Graham Fuller, konferanstan ayrıldıktan sonra nereye gitmiş ve kimlerle görüşmüştü? Bunu araştırmasını istedim. Kısa bir süre sonra bilgi geldi: Graham Fuller, Topkapı’daki Yenişafak gazetesine gitmiş, röportajdan sonra o zaman gazetenin üst katında bulunan Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda Abdullah Gül ile görüşmüştü! Yıllar sonra bu durumu Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a “Neden böyle oldu? Bu kadrolar, nasıl böyle birdenbire değişim gösterdi? Siz, hepsinin hocası olarak onların bu değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sorduğumda şu cevabı aldım: “Bu arada önemli husus şudur: Maya çok mühim bir şey. Mayasız ekmek olmaz. O cevher sizde yoksa, ekmeği yapamazsınız.” ABD derin devleti ile... DSP’nin çökertilmesi sırasında Abdullah Gül ABD’de idi. İki kişiyle görüştü: CFR’nin beyni Morton Abramowitz ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Mark Grossman! Tayyip Erdoğan da daha RP Beyoğlu İlçe Başkanı iken, Morton Abramowitz ile görüşmüş ve CIA’nın önemli şeflerinden Graham Fuller ile temasa geçmişti. Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile de görüşüyordu! 312-2’den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998’de, ABD’nin İstanbul başkonsolosu Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan’ı makamında ziyaret ederek, “Bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır” demiş ve Erdoğan’a destek vermişti! Erdoğan’ın AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile görüştüğü de basına yansıdı. Erdoğan’ın “Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği” yolunda garanti verdiği yazıldı. Abdullah Gül de bir taraftan İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan’ı makamında ziyaret ederek parti çalışmaları hakkında bilgi veriyordu! Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül’ün sık sık ABD ve İngiltere’ye giderek görüşmeler yaptığını açıklıyordu! CIA şefi Graham Fuller de tam o sıralarda Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve “ılımlı İslam” a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürüyordu! Fuller, “Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı” nı söylüyordu! Sonunda, Tayyip Erdoğan gayrımeşru bir ara seçimle TBMM’ye sokuldu, AKP’nin başına getirildi. Bu arada AKP’nin parti programı, yerel yönetimlere otonomi vermeyi önören gizli bir CFR memorandumundan aynen kopyalanmıştı. AKP, CFR’nin verdiği gizli programla kurulmuştu! Bunu yayınladığımız halde yüksek yargı organları kapatma davası için harekete geçmedi! Gazeteci Yavuz Selim’in “Milli Görüş Hareketindeki Ayrışmaların Perde Arkası: Yol Ayırımı” kitabında ise ilginç bilgiler veriliyordu: Yoldan nasıl çıktılar? Mehmet Bekaroğlu anlatıyor: -Daha Refah Partisi kapanmadan Talat Halman, FP kapanmadan da Güneri Civaoğlu, Milliyet gazetelerinde yazdıkları makalelerinde, Milli Görüş Partilerinin kapatılmasının yetmeyeceğini, mutlaka bölünmesi gerektiğini söylediler; hatta nasıl bölüneceğini de ifade ettiler. Güneri Civaoğlu, 24 Eylül 1998 tarihli yazısında, bölünme konusunda Sayın Erdoğan’a bir misyon da yüklemektedir. Nitekim gelişmeler bu doğrultuda oldu. Bölünme, öngörüldüğü gibi bir proje olarak adım adım gerçekleşti. Amerikalıların ilgisi SP Genel Başkanı Recai Kutan anlatıyor: -Abdullah Gül, Fazilet Partisi döneminde Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısıydı. Dolayısıyla, özellikle dış ülkelerin temsilcilikleriyle, elçilikleriyle en yakın ilişkide olan bir arkadaş idi. Sonradan aldığımız intiba o ki, Abdullah Gül’e karşı özel bir ilgileri ve sempatileri varmış. Bunu daha sonraları çeşitli vesilelerle gördük. Bizimle beraber çalıştığı dönemde bu durumdan herhangi bir gocunmamız da olmamıştır. Fakat sonradan Amerikalı makamların, “Acaba hangi isim bizimle en iyi uzlaşma halinde olabilir” diye özellikle seçim yaptıklarını ve Abdullah Gül’e özel bir ilgi gösterdiklerini hissettik. Boyuna Amerika ile fakslaşıyorlar Şevket Kazan anlatıyor: -Abdullah Gül, hiçbir zaman Refah Partisi için çalışmadı. Hep kendisi için çalıştı. Erbakan Hoca, Abdullah Gül’e Politik Araştırma Merkezi diye bir merkez kurdurmuştu. Dış ilişkilerden sorumluydu ya, Refah Partisi’ni Avrupa’ya, elçiliklere tanıtacağı yerde, sadece kendisini tanıttı. Danışmanı olan Murat Mercan, ki aynı zamanda Melih Gökçek’in danışmanıydı, Amerika’ya boyuna fakslar gönderiyormuş. Oradan da boyuna fakslar geliyormuş. Sekreteri de bir hanım kız. Bu hanım kızın annesi de benim hanımın arkadaşı. Annesine anlatmış, “Böyle böyle, bunlar devamlı Amerika ile fakslaşıyorlar, hep Abdullah Gül’ün propagandasını yapıyorlar” demiş. Hanım da bana söyledi. Ben de “Belki yanlış tespit etmiştir. Öyle bir şey varsa, bir gün o fakslardan bir tanesinin fotokopisini alsın, sana getirsin, ben de göreyim” dedim. Kızı yakalıyorlar ve işine son veriyorlar. Şimdi Amerika’da kendisini tanıtan bir kitap bastırmış... Refahyol Hükümeti’nde, Türk Cumhuriyetleri’nden Sorumlu Devlet Bakanlığını biz almıştık. Gül, Türk Cumhuriyetlerine bir tek seyahat yapmıştır, o kadar. Adamın aklı, fikri Amerika’daydı. Bir de Amerikan Elçiliği’nde ne vardı, bilmiyorum, oradan hiç çıkmazdı! Recai Kutan anlatıyor: -AKP’deki arkadaşlarımız, teslimiyetçi bir anlayış içerisindedirler. İMF’cilerle, Dünya Bankası ile ilişki içinde olmak ayrı bir şeydir, onların telkinlerine ve empozelerine açık olmak ayrı şeydir.. Exeter lobisi ve Gül İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi’nde ayrıca Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü de bulunuyor! Başında, Abdullah Gül’e fahri doktora unvanı veren Tim Niblock vardır. İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görür. Ayrıca Arap ve İslam Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir. Üniversite yayınlarında, Irak’ın kuzeyinden “Irak Kürdistanı” diye söz edilir. Green Peace (Yeşil Barış) örgütü de Exeter Üniversitesi’nde bir laboratuvar sahibidir! Exeter Üniversitesi’nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. Mesela İslam Kalkınma Bankası’nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır! Tabii buraya gönderilecek öğrencileri de kendi ülkelerindeki “İslami kuruluşlar” seçer! İstanbul Milletvekili Nevzat Yalçıntaş seneler önce İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın kendisini Londra’ya ve güneye Exeter Şatosuna davet ettiğini, burada medyanın demokrasiyi tahrip etmesi üzerine bir beyin fırtınasına katıldığını bir Meclis konuşmasında açıklamıştır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Exeter Üniversitesi’nde iki yıl eğitim-öğretim görmüştür. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da Abdullah Gül’ün bu üniversiteden arkadaşıdır! Abdullah Gül, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Sebahattin Zaim gibi hocalarının teşviki ve sağladıkları Milli Kültür Vakfı bursu ile 1976-1978 yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karatepe ile birlikte İngiltere’ye gönderilmiştir. Gül, burada İslam ülkelerinde ileride görev alacak olan doktora öğrencileri ile sıkı bir arkadaşlık kurmuştur. Dönüşte Sebahattin Zaim’in daveti ile Sakarya Üniversitesi’nde görev almıştır. Abdullah Gül, 12 Eylül’den birkaç gün sonra evinden alınıp götürülür ve İstanbul’da Metris Askeri Cezaevine kapatılır! Çıktıktan bir süre sonra Merkezi Cidde’de olan ve 48 İslam ülkesinin üye olduğu İslam Kalkınma Bankası’nda diğer Exeter mezunu arkadaşları ile birlikte ekonomi uzmanı olarak görev alır. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğu, Exeter Üniversitesi’nde doktora sonrası çalışmalar yapmıştır. Exeter Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ian Markham’ın “Said Nursî’nin başarısı: Hakikat ve hoşgörü” başlıklı bir makalesi vardır! Yani bu üniversite “dinlerarası diyalog” un kurgulanmasında da vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı adayı olan Abdullah Gül, görüldüğü gibi özellikle ABD ve İngiltere’nin derin devleti ile yakın ilişkiler içinde olan bir kişidir. Üniversiteyi bitirdikten sonra İngiliz istihbaratına eleman yetiştiren Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Abdullah Gül, CIA istasyon şefi Graham Fuller ile gizli bir görüşme yaptıktan sonra Yenilikçi Hareket’in başına geçti! İslam ülkelerine yönetici yetiştiriyorlar İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter’de Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü de bulunuyor! Başında, Abdullah Gül’e fahri doktora unvanı veren Tim Niblock vardır. İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter’de eğitim görür. Ayrıca Exeter’den mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. İsrail ile özel ilişki Abdullah Gül, İsrail ile ilişkileri çok sıkı tutan bir politikacı olarak dikkat çekti. Kasap Şaron olarak bilinen ve sonradan İsrail Başbakanlığı da yapan Ariel Şaron ile de görüşen Abdullah Gül, ABD derin devletine hizmetleriyle tanınan Ahmet Ertegün’ün Özbekler tekkesindeki cenaze töreninde ön saftaydı. arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr KKTC'de Yaşanan BRT Krizi ve Arka PlanıKKTC'de Yaşanan BRT Krizi ve Arka PlanıKKTC resmî yayın kuruluşu Bayrak Radyo Televizyon (BRT) Kurumu, son günlerde Kıbrıs Türk basını ve kamuoyunun büyük eleştiri ve tepkilerine hedef olmaktadır. Bu tepkiler, BRT’nin haber bülteni jenerikleri ve internet sayfasından KKTC ve Türkiye bayraklarını kaldırması ve 29 Mart 2007 gecesi yayınlanan “Duvarımız” isimli belgeselden kaynaklanmaktadır.
BRT’nin yeni internet sitesinde ve haber bülteni jeneriğinde yapılan değişiklikler, sitenin daha kapsamlı, modern ve izlenebilir olmasını sağlamaktan ziyade, KKTC’yi bir devlet olarak tanımlayan ifade, bilgi ve sembollerin kaldırıldığı, “Kuzey Kıbrıs” tanımlamasına indirgendiği bir görünüm arz etmektedir. Bu bağlamda, söz konusu değişikliklerle ilgili eleştiri konusu olan hususlar (eski site ile mukayeseli olarak) şöyle sıralanabilecektir: -Yeni web sayfası ile ilgili internette arama yapıldığında, KKTC’nin değil “Kuzey Kıbrıs’ın resmî yayın organı” ifadesi ile karşılaşılmaktadır. Yeni sitenin hiçbir bölümünde de “KKTC” ifadesine ve bayrağına yer verilmemektedir. -Ana sayfanın sol üst köşesinde dönüşümlü olarak yer alan KKTC ve Türkiye bayraklarının yanı sıra, altında “KKTC” ifadesi ile girilen sayfada sağ üst köşedeki bayraklar ve üzerindeki “TC ve KKTC Sonsuza Dek Varolacak” ibaresi de kaldırılmıştır. “Bayrak” adını taşıyan bir kurumun, dünyadaki diğer örnekleri ne olursa olsun ve hangi gerekçe ile gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin böyle bir uygulamaya yönelmesi, KKTC’de hassasiyet yaratmıştır. Ayrıca, eski sitede KKTC’yi tanıtan, Kıbrıs Sorunu’nu ve tarihçesini, milli bayramların tarihlerini içeren bölümler ve Atatürk köşesi de yeni sitede yer almamaktadır. Eski sitenin Türkçe ve İngilizce hazırlanmasına karşın, yeni site Rumca olarak da faaliyet göstermektedir. -Eski sitede haberler “KKTC-Güney Kıbrıs-Türkiye-Dünya” şeklinde bir sınıflandırmaya tabi tutulmuşken, yeni sitede KKTC-Güney Kıbrıs ayrımı yapılmaksızın, “Kıbrıs” adı altında coğrafi bir tanımlamanın tercih edildiği gözlenmektedir. -BRT Kurumu’nun adeta Kıbrıs Sorunu’nun her safhasını yansıtan tarihçesi ve 1 Ocak 2007 öncesi arşivine de yeni sitede yer verilmemiştir. Bilindiği üzere, Bayrak Radyosu, 25 Aralık 1963 tarihinde Rumların ada Türklerini Kıbrıs Cumhuriyeti’nden dışlaması üzerine, Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak amacıyla mücahitler tarafından küçük bir garajda akülerle yayına başlamıştır. Barış Harekâtı’nın gerçekleştirildiği 1974 yılı sonrasında yeni bir yapılanma içine giren Bayrak Radyosu, 1976 yılında televizyon yayınını da başlatmıştır. 1983’te KKTC’nin kurulması ile birlikte çıkarılan bir yasa ile, özerk bir kurum statüsüne kavuşarak, “Bayrak Radyo Televizyon Kurumu (BRTK)” adını almıştır. BRTK’nın yatırım projelerine Türkiye tarafından önemli mali destek sağlanmaktadır. BRT Haber Bülteni jeneriğinde yıllardan beri yer alan KKTC ve Türkiye bayraklarının kaldırılması ise, internet sitesindeki değişikliklere gösterilen tepkilerin daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur. Diğer taraftan, BRT’nin, bir Türk ve Rum’un ortak yapımı olan “Duvarımız” isimli belgeseli 29 Mart 2007 gecesi yayınlaması ile ilgili olarak Volkan Gazetesi’nde yer alan haberler büyük yankı bulmuştur. Söz konusu belgesel, halihazırda iktidardaki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yayın organı Yeni Düzen Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Niyazi Kızılyürek isimli bir Kıbrıs Türkü ile Panikos Hrisantos adlı Rum tarafından 1994 yılında Alman ZDF Televizyonu’nun desteğiyle çekilmiş olup, bir KKTC televizyon kanalında ilk kez yayınlanmıştır. Belgeselde, Ada’da Türkler ve Rumlar barış ve kardeşlik içinde yaşamakta iken, EOKA’nın İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadele başlattığı, İngiltere’nin ise Kıbrıs Türklerini kullandığı ileri sürülmekte, Türkiye Kıbrıs’ta “işgalci”, Türk askeri ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ise “tecavüzcü, ırz düşmanı” olarak tanımlanmaktadır. Keza, Güney Kıbrıs’ta yaşayan yaşlı bir Türk kadının Rum meyhanelerinde çalıştığı dönemde TMT mensuplarının kendisine tecavüz etmek istediği iddialarını edep ve ahlak dışı ifadelerle anlatan bölümleri de hiçbir sansüre tabi tutulmaksızın bu belgeselde yer aldığı şekliyle BRT’de gösterime sunulmuştur. Belgeselin, hazırlanmasından 13 yıl sonra ve Rumların “ En İyi Türk Ölü Türktür” sloganlarıyla kutladıkları EOKA’nın kuruluş yıldönümü olan 1 Nisan 2007 tarihinin birkaç gün öncesinde, üstelik KKTC’nin resmî yayın organı olan bir televizyon kuruluşunda yayınlanması, zamanlama açısından dikkat çekicidir. BRTK’deki söz konusu düzenleme ve uygulamalar, KKTC’de son aylarda asker-sivil çekişmesi olarak basına yansıyan bazı gelişmeler çerçevesinde daha geniş boyutlu olarak değerlendirildiğinde ise, oldukça hassas bir tablo ortaya çıkmaktadır. -Lefkoşa’nın, Avrupa’da “duvarlarla” ayrılan tek bölünmüş başkent olarak kaldığı söylemleri, Lokmacı Barikatı’nın yıkılması tartışmaları ile daha yoğun olarak gündeme gelmiştir. “Duvarımız” belgeselinin içeriği bir yana, ismi dahi yayınlanma tarihi dikkate alındığında bu çağrışımı daha da güçlendirmektedir. Oysa, KKTC, Rum tarafı ile geçişe imkan sağlanması için Lokmacı bölgesinde kendi tarafındaki duvarı Kasım 2005’te zaten yıkmış olup, geçişi kolaylaştırmak için inşa ettiği üst geçidi de Rum lider Papadopulos’un tepkisi üzerine Ocak 2007’de kaldırmıştır. Buna karşın Rum Yönetimi, Mart 2007’de kendi tarafındaki duvarı yıkmak zorunda kalmakla birlikte, arada kapı açılıp geçişlerin başlatılabilmesi için başta bölgedeki Türk askerinin çekilmesi ve sembollerin (daha açık bir ifade ile Türkiye ve KKTC bayraklarının, “KKTC”yi devlet olarak tanımlayan ifade ve işaretlerin) kaldırılmasını şart koşmaya devam etmektedir. Ancak, KKTC’de Lokmacı Barikatı köprüsünün yıkılmasının, gerçek boyutlarının dışına çıkarılarak “asker-sivil çatışması” görüntüsü verilmek istenmesi, Türkiye’nin Ada’daki askerî varlığı ile yetki ve sorumlulukları konusunda Rum çıkarlarına hizmet eden, istismara açık bir zemin oluşmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Talat’ın Temmuz 2005’te KKTC’deki Lefkoşa Büyükelçisi ve Kuvvet Komutanları’ndan ayrı bayram kutlaması uygulaması ile başlayan, 15 Kasım 2006 KKTC Kuruluş Yıldönümü törenlerinde bir albayın konuşmasına tepkisi ile basında yer bulan “asker-sivil” ve “seçilmiş-atanmış” tartışmaları, Lokmacı krizi ile giderek artan bir şekilde kamuoyu gündemini meşgul etmiştir.[i] Özetle, konu, “Duvarımız” belgeselinin içeriğinde olduğu gibi Türkiye’nin 1974 müdahalesinin “işgal” tanımlamasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ne son verdiği ve halihazırda KKTC’deki Türk askerî varlığının Ada’da “birleşik bir Kıbrıs’ta” Türk ve Rumların barış içinde yaşaması önünde en büyük engeli oluşturduğu şeklinde istismar edilmektedir. KKTC’de bazı köşe yazarları ise, “CTP Kurultayı ve Bu Memleket Bizimdir Biz Yöneteceğiz” başlıklı yazılar yazarak “Komutanlar her etkinin bir tepki yaratacağını bilmezler mi? Basit bir organizasyonla on binlerce kişinin yeniden İnönü Meydanı'nda toplanabileceğini göremezler mi? Şairin dediği gibi ‘derlenip dürülmedi henüz bayraklar...’. ‘Bu memleket bizimdir ve biz yöneteceğiz’ pankartının arkasında yeniden on binler yürüyebilir.” ifadeleriyle, Türkiye ve TSK’ya karşı kitlesel gösterilerin yapılabileceği mesajını vermektedirler. Ayrıca, TSK’nın KKTC’de misafir olduğu ve Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndaki haklarına geri çekilmesi yolunun uzlaşarak ve anlaşarak bulunamaması halinde geriye kalan tek yolun “çatışma” olduğu vurgulanmaktadır. Bu noktada dikkati çeken, Papadopulos’un Lokmacı Kapısı’nın açılması için öne sürdüğü koşullar paralelinde bir tutum sergilenmesi, bağımsızlık ve egemenliğin Rum Yönetimi’ne karşı değil, Türkiye’ye karşı savunulması çabası içine girilmesidir. -KKTC’de Mart ayı içinde büyük yankı uyandıran ve aslında birbirleri ve BRTK’deki uygulamalar ile yakından ilişkili pek çok gelişme yaşanmıştır. Bunlardan birincisi, KKTC’de ilk ve orta dereceli okullarda okutulan tarih ve sosyal bilgiler kitaplarından Türk ve Rumlar arasında düşmanlıkları körükleyecek ifadelerin kaldırılması görüntüsü altında, tarihi gerçeklerin çarpıtılarak 1955-74 döneminin adeta yok sayılması, Türklük yerine “Kıbrıslılık” kimliğinin aşılanmaya çalışılması tepkilere neden olmuştur. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanı’nı ziyaret ederek konuyu gündeme getirmiş, ancak somut bir sonuç alınmamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi’nin Milli Eğitim ve Kültür Bakanı ile okullara düzenlediği ziyaretlerde öğrencilere “ulusal değerlerine, bayrağına ve tarihine sahip çıkma bilinci kazandırılması” yönünde öğretmenlere tavsiyede bulunması üzerine, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenleri Sendikası (KTOEÖS) (“Bu Memleket Bizim Platformu”nun önemli unsurlarındandır) “gölge etme başka ihsan istemeyiz” açıklaması yapmıştır. Bu gelişmeler olurken, Rumların Akritas Planı çerçevesinde Kıbrıs Türklerine karşı başlattıkları ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırıların -başta Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve 3 çocuğunun öldürüldüğü Kumsal Katliamı’nın- aslında TMT tarafından gerçekleştirildiği yönünde KKTC basınının bir bölümünde spekülasyonlar başlatılmıştır. 18 Mart 2007 Şehitleri Anma Günü ile aynı tarihte yapılan CTP Kurultayı’nda ise tüm şehitler yerine sadece “Demokrasi Şehitleri” olarak adlandırılan bazı kişiler için saygı duruşunda bulunulması, İstiklal Marşı okunmazken “Yurdum İşgal Altında” sözlerini içeren Çavbella şarkısının söylenmesi, KKTC’yi yok sayarak Kıbrıs’ı bir bütün olarak gösteren haritaların Kurultay salonuna asılması, kamuoyu tepkisinin giderek tırmanmasına yol açmıştır. KTBK Komutanı, aynı gün akşamında Şehitleri Anma Günü nedeniyle düzenlenen yemekte bir araya geldiği Başbakan Soyer’e tüm bu gelişmeler nedeniyle “üzüntü ve teessüflerini” bildirerek, böyle bir kurultayın düzenleyicisi, Başbakan dahi olsa elinin sıkmayacağını söylemiştir.[ii] Böylesi bir ortamda, KKTC’nin resmî yayın kuruluşu olan BRTK’nin, internet sitesi ve haber bültenlerinde “bayrak” ve “sembollerin” kaldırılması konusunda Rum taleplerini dikkate aldığı şeklinde yorumlara yol açabilecek uygulamalardan kaçınmasının ve 1974 Barış Harekâtı’nı ve Ada’daki Türk askerî varlığını gerçek dışı senaryolarla tartışmaya açan bir belgeselin yayınlanmasının muhtemel sonuçlarını dikkate almasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin resmî yayın kuruluşu olan ve dünyadaki ilk dış haber bürosunu 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nde açmış olan TRT’nin, KKTC’deki temsil düzeyini düşürerek BRTK içinde bir odadan yürütülmesi kararı aldığına ilişkin haberler[iii] ise Türkiye kamuoyunun Kıbrıs ile ilgili zamanında ve doğru bilgilendirilmesi konularında eksiklik yaşanabileceği endişelere neden olmuştur.[iv] Zira, Rum Yönetimi, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasının ve etkin Rum-Yunan lobisine sahip olmanın avantajlarını uluslararası platformlarda her alanda kullanmakta, uluslararası hukuk ve propaganda temelinde Türkiye’yi zor duruma düşürebilecek faaliyetlerde bulunmaktadır. Nitekim, Birleşmiş Milletler (BM) ve AB’nin ürettiği belge ve kararlar ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarının temelinde de “Kıbrıs Sorunu’nun 1974’de Türkiye’nin askerî müdahalesi ile başladığı” yanılgısı egemen olmaktadır. Uluslararası sistemi yönlendiren aktörler, Rum-Yunan propagandalarının etkisi ya da kendi bölgesel-küresel çıkarları gereği, Kıbrıs Sorunu ile ilgili değerlendirmelerinde; -1791’den itibaren Megali İdea ve Enosis’i hedefleyen Rum-Yunan faaliyetlerini, -1955’te Kıbrıs Türklerine karşı Yunanistan destekli olarak başlatılan EOKA terör örgütünün saldırılarını, -Rum liderliğinin, 1960’da kurulan Anayasal düzeni yıkmaya, Kıbrıs Türklerinin hak ve yetkilerini kısıtlamaya yönelik uygulamalarını, -Kıbrıs Türklerinin, Ada’dan atılmalarını ve imhasını öngören “Akritas Planı” çerçevesinde 1963-74 döneminde maruz kaldıkları insan hakları ihlallerini, baskı ve katliamları, -1974 Harekâtı öncesinde, Yunanistan’ın Ada’yı işgal ve darbe ile yönetimini ele geçirme girişimlerini, -Dolayısıyla, Türkiye’yi 1974 Harekâtı’nı yapmaya zorlayan ve bugün de askerî varlık bulundurmasını gerekli kılan gelişmeleri, Harekât’ın hukuki çerçeve ve dayanaklarını göz ardı etmektedir. Bu bağlamda, sorumluluk Türk tarafına yüklenmekte ve çare üretmesi beklenmekte, AİHM’de Rumlar tarafından bireysel ve devlet düzeyinde açılan davalarda Türkiye muhatap kabul edilerek, tazminata hükmedilmektedir. Mevcut konjonktürde, Türkiye’nin AB üyeliği üzerinde belirleyici konuma ulaşan GKRY, çözüm zeminini BM’den AB’ye kaydırma yönünde önemli aşama kaydetmiş olup, BM çerçevesinde bir çözüm girişiminde elde edebileceklerinden fazlasını Türkiye-AB müzakere sürecinde ve AİHM’deki davalar yoluyla sağlayabileceği beklentisindedir. Türkiye tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” nin meşru temsilcisi olarak tanınmak yoluyla Kıbrıs Sorunu’nu kendisi açısından çözmeyi hedeflemekte ve bu noktada AB’den destek görmektedir. 1990’lı yılların başından itibaren ABD ve AB öncülüğünde “iki toplumlu etkinlikler”, “çatışma-çözüm grupları” yoluyla yürütülen psikolojik faaliyetlere ilave olarak, son dönemlerde Ada’daki Türk askerî varlığının ve etkinliğinin tartışmalı hale getirilmesi, tarihi gerçeklerin çarpıtılarak KKTC kamuoyunda kutuplaşma ve bölünmelerin ve “Kıbrıslı” kimliği dayatmalarıyla “Kıbrıslı-Türkiyeli Türk” ayrımının körüklenmesi, sivil-asker gerginliği yaratmaya yönelik provokasyonlar, TC Lefkoşa Büyükelçisi’ni hedef alan açıklamalar, Rumların, hedeflerine aşamalı olarak ulaşmasına katkı sağlamaktadır. Tüm bu hususlar çerçevesinde, KKTC’nin resmî yayın kuruluşunun, BRT yasasının kuruma verdiği “ulusal davanın içte ve dışta savunulması” görevinin yerine getirilmesinde tereddütler oluşmasının, içinde bulunulan hassas ortamda KKTC’deki toplumsal bölünme ve kutuplaşmalara ve Rum propaganda mekanizmaları tarafından çok yönlü olarak istismarına zemin oluşturacağı düşünülmektedir. [i] Ayrıntılı değerlendirme için Bkz. “Sema Sezer, “Lokmacı Köprüsüyle Birlikte Yıkılanlar”, Stratejik Analiz, Şubat 2007. [ii] CTP-BG Parti Tüzüğü’nün 34’üncü maddesine göre, partinin olağan kurultayları; iki yılda bir Eylül, Ekim veya Kasım aylarında yapılır. Bugüne kadar; Mayıs 2005’te, M.Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi nedeniyle yapılan olağanüstü kurultay hariç olmak üzere, tüm kurultaylar, Tüzük’te belirtilen aylarda yapılmıştır. Parti Tüzüğünde, kurultayların icrası esnasında İstiklâl Marşı okunması, Bayrakların asılması veya Şehitler için saygı duruşu yapılması ile ilgili herhangi bir hüküm yoktur. Basına KTBK Komutanı ve Başbakan Soyer arasında “tokalaşma krizi” olarak yansıyan gelişmede Korgeneral Kıvrıkoğlu; CTP-BG kurultayında, İstiklal Marşımızın okunmaması, şehitlerimizin anılmaması, Ulu Önder Atatürk ve Dr. Fazıl Küçük’e yer verilmemesinden dolayı, teessüflerini ve duyduğu üzüntüyü belirterek; - KKTC’de; en küçük derneklerin etkinliklerinde bile; faaliyete, İstiklal Marşımız okunarak başlandığını, - Şehitleri Anma Günü’nde icra edilen bir kurultayda; sadece, Demokrasi Şehitleri’nin anılmasının manidar olduğunu, -CTP Kurultay’ının; Türkiye’deki bölücü örgüt yanlısı siyasi partilerin kurultaylarından herhangi bir farkının bulunmadığını; geçmişte, söz konusu partilerin kurultaylarında da, İstiklal Marşımızın okunmadığını ve bölücü örgüt teröristlerinin, şehit sıfatıyla anıldığını ifade etmiştir. Korgeneral Kıvrıkoğlu, yemekten ayrılırken de; İstiklal Marşımızın okunmadığı, şehitlerimizin anılmadığı, Ulu Önder Atatürk’e ve Dr. Fazıl Küçük’e yer verilmeyen bir Kurultay’ın düzenleyicisinin, Başbakan dahi olsa elini sıkmayacağını, söylemiştir. Ortada uzatılan el ve eli havada bırakan bir nezaketsizlik yoktur, teessürün ifadesi vardır. [iii] Bahadır Selim Dilek, “TRT, KKTC’deki Temsilciliğini Kapatıyor”, Cumhuriyet, 28.03.2007. [iv] 1 Mayıs 1964’te kurulan TRT, kuruluşundan yalnızca 4 ay sonra 9 Eylül 1964’te “Kıbrıs’ın Sesi Radyosu” yayınlarını başlatmış, ilk dış haber bürosunu 28 Nisan 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nde açmıştır. (Bkz. http://www.trt.net.tr/wwwtrt/tarihce.aspx) Bayrak Radyosu ise, ilk kez 19 Temmuz 1976’da Diyarbakır’dan sökülüp getirilen siyah beyaz stüdyo cihazlarının devreye sokulmasıyla televizyon yayınlarına başlayarak adını Bayrak Radyo Televizyonu olarak değiştirmiştir. (Bkz. http://www.brt.gov.nc.tr/brt/tarihce.htm) Sema SEZER Arşivi Hakkinda ![]() Abdullah Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığıAbdullah Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığıgizli antlaşmanın yer aldığı Vatan gazetesi haberi http://www.vatanim.com.tr/root.vatan...1&Categoryid=3 -------------------------------------------------------------------------------- "Irak'ta yaşananlar bölgeye örnek olsun" Balgat'taki Bakanlık binasının ikinci katındaki odasında görüştüğümüz Abdullah Gül, şimdiye kadar söylemediği veya söyleyemediği her şeyi VATAN'a anlattı... 24.05.2003 Balgat'taki Bakanlık binasının ikinci katındaki odasında görüştüğümüz Abdullah Gül, şimdiye kadar söylemediği veya söyleyemediği her şeyi VATAN'a anlattı. Bomba gibi açıklamalar yaptı. Gül'ün açıklamaları, Türk dış politikasının bundan sonra izleyeceği rotayı da açıkça gösteriyor. Bakın kimlere ne uyarılarda bulundu? -------------------------------------------------------------------------------- Ortadoğulu liderlere * "Ankara ile Washington'un 50 yıllık stratejik ilişkileri gelecekte çok daha yaygınlaşıp gelişecektir. Sana şunu açıkça söyleyeyim; Ortadoğu'daki bütün rejimler değişecek. Şeffaflık ve demokrasi egemen olacak. Bu bölgede ekonomik sistemler de değişecek ve piyasa ekonomisi kuralları egemen olacak. Ortadoğulu liderler halklarına demokrasi ve tam özgürlük vermedikçe, sistemlerinin yürümesi mümkün değil. Irak'ta yaşananlar bütün bölge liderlerine örnek olsun." * "Bu konudaki görüşlerimi, Suriye ve İran gezilerimde de ayrıca Arap Birliği toplantısında, hatta son gittiğim Pakistan'da Devlet Başkanı Müşerrefe dahil herkese her platformda söyledim. Ortadoğu hak ve özgürlüklerin gelişeceği bir bölge olacak. Biz bu özgürlüklerin olmamasından nefret ediyoruz. Ortadoğu'nun bu duruma gelmesinden bölge liderleri sorumludur. Demokratik açılımlara öncü olmamışlardır. Bölge ancak şeffaf, modern ve serbest piyasa ekonomisinin uygulanması ile kurtulabilir." Amerikan yönetimine * "Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki... Powell Suriye'ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.." * "Sen benim tezkereyi Meclis'e getirene kadar neler çektiğimi biliyor musun? Bakanlar Kurulu'nda 4 arkadaşımı ne kadar zor ikna ettiğimi biliyor musunuz? Bu süreçte Amerikan yönetimine 4 mektup yazdım. Hepsinde de temkinli olmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Sonuçta ne oldu? (Eli ile işaret ediyor) Sadece 3 oy Sedat, 3 oy eksik kaldı. Cumhurbaşkanı Sezer'in tutumunu da hatırlayın..." 'Sizden ders almalıyım' * "Riyad'daki toplantıya Suudi Dışişleri Bakanı Faysal ve Suriye Dışişleri Bakanı Şara, hatta onlara Kuveyt ve Bahreyn Dışişleri Bakanları da katılmıştı. Toplantıda Irak konusunda, ABD'yi ağır kelimelerle suçlayan bir bildiri hazırladılar. Ben karşı çıktım ve bildirideki ifadeleri değiştirttim. Faruk Şara'ya 'Bak bu bildiri böyle çıkarsa bunun size hiçbir faydası olmaz. Üstelik zararı olur. Irak'a dikkatle bakın' dedim. Şara değişime razı oldu. Faysal ise bana geldi 'Ben bu adamı 20 yıldır tanırım. Nasıl oldu da hemen ikna ettiniz. Sizden ders almam lazım' dedi." * "Bak şimdi, Suriye'nin, ABD'nin İsrail-Filistin barışı için hazırladığı" Yol haritasını "Suriye neden dinamitlemeye kalkışmıyor dersin? Bizim bu konuda oynadığımız çok önemli rol var. Ama dedim ya, her şeyi kalkıp açıklayamıyorum" diye konuştu. Saldırmakta haksızlar * Genelkurmay'ın tutumunun eleştirilmesine de karşı çıkan Gül "İnsanlar kalktı Genelkurmay'ın ABD ile ilişkiler konusundaki tutumunu eleştirdi. Sen de eleştirdin. Ama ben onları koruyacağım şimdi.. ABD temsilcisi Halilzad buradan Irak'a geçecekti. Baktık yanında 70 dolayında asker var. Bunlar nedir diye sorduk. Koruma dediler. 70 koruma olur mu diye yeniden sorduk. Halilzad bunların kendisi ile birlikte gidip geri döneceğini söyledi. Ama kendisi tek başına geri döndü. Ne yapacaktı Genelkurmay? Susup oturacak mıydı?" dedi. Türkiye'deki çevrelere * Abdullah Gül, Türkiye'deki bazı çevrelerin tutumundan da rahatsız. İnsanların bilmeden yorumlar yaptığını anlatarak, "Bu konuda Türk ve Amerikalı yetkililer arasında şöyle bir fark var; Biz geçmişte yaşıyoruz. Hala tezkeredeyiz. Onlar ise artık geleceğe bakıyor. Artık biz de geleceğe bakmayı öğrenelim. Ama bilip bilmeyen herkes eleştiriyor. Tezkere sonrası Amerikalıların hayal kırıklığını çok iyi anlıyorum.. Sana gelen mesajlar bana da geldi. Ama artık onlar, bunları geride bırakmaya hazır, ama biz değiliz sanki. Ne yapılmak isteniyor?" dedi. Bundan sonrasına dair * Amerikan yönetimine Irak'ta normale geçişte bizim ne gibi katkılarımız olabileceğine ilişkin yazılı metin verdiklerini, bunun şu anda incelenmekte olduğunu anlatan Gül, Irak polisinin eğitimi ve insani yardım ekiplerinin gönderilmesini önerdiklerini, Washington'dan cevap beklediklerini anlattı. * Gül, Türkiye'nin Washington büyükelçiliğindeki diplomat sayısının sadece 9 iken, Fransa'nın 400 olduğunu, bunun da Türkiye için büyük bir ayıp olduğundan söz etti. * Gül, 6'ıncı Uyum Paketi'nin aynen Meclis'ten geçeceğini söyledi. * Washington'da yılda 1.5 milyon dolar ödediğimiz lobi şirketinin hiçbir işe yaramadığından da bahsettik. Haber: Sedat SERTOĞLU YEŞİLKÖY LATİN KİLİSESİ'NDE BİR TOPLANTIYEŞİLKÖY LATİN KİLİSESİ'NDE BİR TOPLANTI
29.10.2006 von Administ İstanbul/Yeşilköy'deki Latin Katolik Kilisesi'nde, 23-24 Eylül 2005 tarihinde "Uluslararası Müslüman-Hıristiyan Diyalog Sempozyumu" yapıldı. Toplantı, Gregoriana Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörleri ve kapüsyen rahiplerinin katılımı ile düzenlenmişti... *Ali EREN Hıristiyan hatiplerin konuşması haliyle Hırıstiyanî bakış açısına göre olacaktı; öyle de oldu. Roma'dan gelen Prof. İlaria Morali, bizim ilahiyatçıların huzurunda Müslümanları "sapıklar" olarak gördüklerini söyledi... Bizimkilerin konuşmaları ise daha başkaydı. "İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarında Hz. İsa" başlıklı sempozyumda bakın neler konuşuldu: Konya İlahiyat'ın tanınan bir profesörü, "İslâmî Gelenekte İsa-Mesih İnancı" başlığı altında, hem Müslümanları hem Hıristiyanları ilgilendiren "ahir zamanda Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi" meselesi üzerinde durdu. Görelim bakalım neler söyledi... Kabulü imkânsız bir şey söyledi: "İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlar" dedi. Oysa bu söz, aksine kendisinin İslâm âlimlerini tanımadığının ve onların eserlerini dikkatli okumadığının ifadesiydi. İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlardı da, meselâ Rahmetullah Efendi'nin "İzhâru'l-Hak" isimli meşhur eseri ne oluyordu? Bu eser, İslâm âlimlerinin papazları cevapsız bırakmalarının kitaba aktarılmış şekli değil miydi? Ve meselâ, Prof. merhum Şaban Kuzgun'un, "Dört İncil Farklılıkları/Çelişkileri" isimli eseri gelişigüzel yazılmış bir eser miydi? Öyle olsaydı, Hıristiyanlar dururlar mıydı? Bu eserleri yerden yere vurmazlar mıydı? Hani, var mı verebildikleri ilmî bir cevap? Sayın profesörün esas bunları dile getirmesini beklerdik. Tam tersini söylemesi elbette üzücü. Hıristiyanlık hakkında İslâm âlimlerinin yazdıkları eserlerin sadece isimlerini yazacak olsak, bu bile bir kitap olur... Vaziyet bu olduğu halde, bir İlahiyat profesörünün kalkıp da, "İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlar" demesi üzücü değil mi? 1976'da, Müslüman âlimlerle Hıristiyan papazlar arasında Libya'nın Trablus şehrinde bir toplantı yapıldı. Müslümanlar da Hıristiyanlar da konuşacakları kadar konuştular. Herkes eteğindeki taşları döktü. Sonunda vaziyet, Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)'in tebliğ ettiği dini kabul etmenin gerekliliğine geldi dayandı. Müslümanlar Hıristiyanlara, "Bu hususta ne diyorsunuz?" dediler. Hıristiyanlar, "bu meseleyi Vatikan'a götüreceklerini ve değerlendireceklerini" söylemekten başka bir şey yapamadılar. Diyalog diye işte ben buna derim. O heyette bulunan zamanın Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan, 1998'de diyordu ki: Hâlâ bir cevap yok. Hâlâ değerlendiriyorlar... Vatikan, Trablus mağlubiyeti acısıyla 1990'dan sonraya kadar bir daha ağzına "Dinlerarası Diyalog" kelimelerini almadı... Sayın profesörümüz acaba bunu da mı bilmiyordu? Aynı heyette bulunan Doç. Ali Arslan Aydın, bu toplantıyı "İslâm Âlimleri-Hıristiyan Din Adamları Semineri İSLÂM'IN ZAFERİ" ismiyle kitaplaştırdı. (Ekmel Yayıncılık: 0216/495 04 25) Bahse konu profesörümüz, Hz. İsa'nın yeryüzüne ineceğini de reddediyor; "Bir Müslüman âlimin kolayca kabul edebileceği bir şey değil" diyor. Bu meselenin, Hıristiyanlıkta bir inanç meselesi olduğunu, İslâm inancında böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. Ve tabiî ki yanılıyor. Halbuki, İslâm âlimlerinin Hıristiyanlığı bilmediğini söyleyeceğine, İslâm inanç (itikad) kitaplarına bir göz atıverseydi, bu meselenin İslâm inancı içinde olduğunu görür, hataya düşmezdi... İtikad kitaplarımızda var olanı yok sayan hocamız, kitaplarımızda olmayan bir şeyi de var gösteriyor. Bizim, "İsa gelecek, zorla Hıristiyanları Müslüman yapacak" şeklinde bir inanca sahip olduğumuzu söyleyebiliyor... Oysa, böyle bir şey yok. Bunu, itiraz sadedinde bütün dinleyicilerin huzurunda kendisine de söyledim. Ne mi yaptı? Sözlerimi cevapsız bıraktı. İyi ama, önce olmayan şeyleri konuşup, itiraz gelince de susmak yakışır mıydı bir profesöre!.. Hocamız, Hz. Mehdi meselesini de içine sindiremiyor. Ona göre, tarihteki sahte mehdilerden dolayı hadiseler çıkmış. Mehdi meselesini kabul edersek, kötü olayların önünü alamazmışız... Hocam! Bir şeyin sahtesi var diye gerçeği inkâr edilemez ki. Tarihte yalancı peygamberler de çıktı. Ne yapacağız şimdi? Hocamız, maalesef bu soruyu da cevapsız bırakıyordu. Hz. İsa'nın inişi ve Hz. Mehdi'nin gelişini bazı ilahiyatçıların kabul etmesini de, "Maalesef! Nasıl kabul ediyorlarsa!" diye değerlendiriyordu çoğunluğu Hıristiyan olan dinleyiciler karşısında. Ali EREN Dinimizden elinizi çekin...
Bir geminiz olsun ister miydiniz? Hiç değilse bir deniz motoru, bir sandal, bir gondol!Bir geminiz olsun ister miydiniz? Hiç değilse bir deniz motoru, bir sandal, bir gondol!
Hayal kurmak insanoğlunun vazgeçmeyeceği bir şeydir. Hepimizin içinden zaman zaman böyle olmayacak hayaller geçer gider... Bir gemi almak, bir yat, bir kotra... Babamın bir düşüydü, İstinye'de o çocukluk yazını geçirirken, bir gondol alabilmek!.. Venedik kanallarında akşam sabah Napolitan şarkıları duya duya gezebilenler gibi... Ne o oldu, ne de bu! Bir süre kendi kendimize eğlendik, oyalandık, kısacık bir masal dünyasında yaşadık!.. *** Gazetelerde okudum, TV'lerde gördüm, Başbakan Tayyip Bey'in oğlu bir gemi almış! 2 milyon üçyüz elli bin dolar değerinde bir 'koster'. Beşyüz bini peşin ödenmiş! Parayı veren, Başbakan'ın oğlu Burak 'ın öğrenim giderlerini karşılayan Remzi Bey.. Amerikanca adıyla Ramsey!.. Yıllar boyunca başbakanlar, cumhurbaşkanları geldi geçti. Ama bugüne dek bir başbakan oğlunun gemi satın almasına benzer bir olay duymamıştık. *** Başbakan oğlu Burak Bey'in aldığı gemiden, ya da Tayyip Bey'in küçültücü tanımlamasıyla 'koster' den söz ederken, bir de baktım TV'de binlerce insanımız "Seninle sandıkta görüşeceğiz" diye bağırıyor. Kimi soyunmuş, kimi öfkeden deliye dönmüş, sandıkta görüşmek, hesap sormak, oylarla yanlış bir iktidarı devirmek... Konu, sözleşmeli olarak çalışanların işine son verilmesi!.. Birdenbire, durup dururken, hem de Cumhurbaşkanlığı, ardından genel seçim öncesinde!.. Binlerce insanın bir anda işsiz kalmasının acısını, korkunçluğunu kim düşünecek? Herhalde oğluna gemi alan biri değil, herhalde villa üstüne yenisini yapanlar da değil... Sözleşmeliye ayda beş yüz YTL.. aynı görevi yapan memura bin beş yüz YTL!.. Bir fark var mı aralarında? Biri geçici bir hizmetle görevlendirilmiş, yaşamı iki dudak arasında, asgari ücret gibi bir parayla, bugün var yarın yok korkusuyla çalışan insanlara, birdenbire kapıyı göstermek... *** AKP'liler ülkeyi, halkı biz kurtardık derler! Yalaka gazeteciler de onları alkışlamaktan çekinmez!.. Oysa işte gerçek!.. Bir delikanlı, başbakan oğlu olduğu için koskoca bir gemi satın alabilir, ama binlerce genç insanımız bir anda açlığa, yoksulluğa kolayca mahkûm edilebilir!.. --~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~ Sırpları aklayan eller.Sırpları aklayan eller.Sevgili dostlar, sonunda beklenen oldu ve Uluslararası Adalet Divanı Bosna’da yüzbinlerce masum insanı öldüren, bebeklere varıncaya kadar tecavüz eden ve Batının timsah gözyaşları arasında tam bir etnik soykırım uygulayan Sırbistan’ı “suçsuz” bularak ne kadar “adaletli” olduğunu gösterdi. Dünyanın gözleri önünde gerçekleşen böylesine bir katliamı görmezden gelerek Sırbistan’ı suçsuz bulan ama katliama uğrayan Türkler olduğu halde bizi Ermeni Soykırımıyla suçlayabilen kafa yapısını iyice anlamak için isterseniz şu Adalet Divanını biraz inceleyelim. Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Adalet Divanının başında İngiliz bayan hakim Leydi Rosalyn Higgins bulunmaktadır ama asıl ismi Rosalyn Kohendir. 1963-1974 arasında İngiltere’nin Yeni Dünya Düzenine uyumlu politikalarını belirleyen Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde görev yapmıştır. Chatham House olarak da bilinen bu enstitü Amerika’daki CFR gibi son derece etkin bir düşünce kuruluşudur ve Birinci Dünya Savaşından tutun Irak işgaline kadar pek çok emperyalist politikanın yeşertildiği kara ağaçlarla dolu bir zakkum bahçesidir. Bu kadar taraflı bir oluşumda görev yapan Lady Higgins buradaki başarılı çalışmalarından ötürü Kraliçenin danışmanlığına yükseltilmiş ve bayanlara verilen en üst düzey Kraliyet madalyasına da hak kazanmıştır. Gördüğünüz gibi Adalet divanının başı Yeni dünya Düzeni sisteminin en tepelerinden gelmektedir. Yardımcısı ise Amerikanın Ortadoğu’da İsrail’den sonraki en iyi müttefiki Ürdün kralının baş danışmanı Hakim Şevket Al-Khasawneh. Çok adaletli divanın bu iki yöneticisinden sonra isterseniz soykırımı ört bas eden diğer bazı üyelere bakalım. Adalet Divanının Amerikalı Hakimi Thomas Buergenthal Polonya’da bir Yahudi gettosunda doğdu ve İkinci Dünya Savaşını toplama kamplarında geçirdi. Savaş sonrası Amerika’ya göç eden Buergenthal burada hukuk eğitimi aldı. Lahey Adalet Divanında göreve başlamadan önce Amerika’da son derece ilginç bir yerde görev yapıyordu. 1983-1994 arası Inter Amerikan Kalkınma Bankasında görevliydi. Bu banka Amerikan devleti tarafından kurulmuş ve başlıca görevi Latin Amerika ülkelerine sizleri kalkındaracağız yalanıyla yüksek faizlerle borç verip onları sömürgeleştirmek olan bir kuruluştur. Bir çeşit Latin Amerika IMF’si gibidir. İşte Buergenthal Yeni Dünya düzeninin bu en sağlam bankalarından birinde görev yaparken bir anda kendini Lahey Adalet Divanında buldu. Ne kadar adalet dağıttığını artık siz düşünün. Gelelim Divanın Japon üyesi Hakim Hisashi Owadaya. Kızı Masako Owada Japon kraliyet ailesinden Prens Naruhito ile evlidir. Hakim Owada Japon dış işleri bakanlığında görev yaptıktan sonra Adalet Divanına geçiş yapmıştır ve şu an başka bir görevi vardır. Kendisi Dünya bankası başkanı hani şu Irak savaşını ateşleyenlerden olan ve tepkiler üzerine Bush tarafından görevden alınan Paul Wolfowitzin özel danışmanıdır. Bakın sayın hakim ne kadarda tarafsız. Evet gördüğünüz gibi Bosna soykırımını örtbas ederek Sırbistan’ı suçsuz bulan hakimlerin ilişkileri ne kadar ilginç yerlere uzanıyor. Aslında Lahey Adalet divanı daha kuruluşundan itibaren falso vermektedir. Mesela şu an Adalet Divanının görev yaptığı Laheydeki binaya bir bakalım. Barış Sarayı adı verilen bu Rönesans mimarisine sahip devasa bina 1913 senesinde inşa edildi. Global dünya düzeninin ilk sembollerinden biri olması düşünülen bu binanın tüm masrafları ise Andrew Carnegie tarafından karşılandı. Andrew Carnegie Amerikan Çelik firması US Steel'in kurucusu multi milyarder ve Yeni Dünya Düzeninin ilk öncülerindendir. Bugün Adalet Divanının görev yaptığı Barış Sarayının bakım ve onarım masrafları hala Carnegie Vakfı tarafından karşılanmaktadır. Daha iyi anlamak için şöyle düşünün diyelimki Anayasa Mahkemesi bir Holding tarafından verilen binada görev yapıyor ve o binanın bakımı hala aynı şirket tarafından karşılanıyor. Bu pek tarafsız bir görüntü olmazdı herhalde. Evet sevgili dostlar toparlayacak olursak Global Dünya Egemenliği peşindeki güçlerce kurulan ve görevi o güçler lehine kararlar almak olan Global Dünya Mahkemesi ve onun Yeni Dünya Düzeniyle göbek ve kariyer bağları bulunan hakimleri koskoca bir Bosna soykırımını ört pas etmişler ve son yılların en suçlu devletlerinden biri olan Sırbistan’ı suçsuz bulmuşlardır. Koskoca bir soykırıma olmamıştır diyebilen Yeni Dünya düzeni büyük biraderleri nedense tek suçu katliama karşı kendini korumak olan Türkleri Ermeni soykırımı ile suçlamaktadırlar. İşte size çifte standardın daniskası ve bu çifte standartların arkasındaki güçler. Köleci Yeni Dünya Düzeninde geçerli olan tek adalet, efendilerin çıkarını gözeten adalettir. Böyle bir düzende gerçek bir adalet beklemek sahra çölünün ortasında elinde sörf tahtasıyla dalga beklemekten daha saçma bir davranış olacaktır. Sevgilerimle Serdar Kuru Meditasyon ve yoga şebekelerini kim seviyor!
TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?
Konferansa Davet: Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali'nin Cevre ve Bolgeye Etkileri
Uluslararasi Iliskiler ve Stratejik Analizler Merkezi – TURKSAM ulkemiz icin cok buyuk tehlike arzeden bir konuyu Turk kamuoyunun gundemine getirmektedir. Karadeniz'in ote yakasinda olmasina ragmen kaza sonucu patlayan Cernobil Nukleer Santrali sebebiyle bugun ulkemizde ozellikle de Karadeniz bolgesinde kanser vakalarinda ciddi bir artisin oldugu soylenmektedir. Simdi Cernobilden cok daha buyuk bir tehlike yani basimizdadir ve maalesef ki Turk kamuoyu bu tehlikeden habersizdir. Turkiye'den sadece 16 km uzaklikta Cernobil santralinden daha eski bir santral olan Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali Avrupa Konseyi ve Uluslararasi Atom Enerjisi Kurumunun bir an once kapatilmasi yonundeki butun israrlarina ragmen calistirilmaya devam edilmektedir. Dunyanin en eski ve en tehlikeli teknolojisiyle insaa edilen Metsamor Nukleer Santrali teknik omrunu tamamlamistir ve bir an once kapatilmalidir. Ancak Ermenistan enerji acigi bahanesiyle yani basimizdaki saatli bombayi calistirmaya devam etmektedir.
Metsamor Nukleer santrali'nin mevcut tehlikesi son olarak ITU Avrasya Yer Bilimleri Enstitusu tarafindan TUBITAK destegiyle hazirlanan "Turkiye Cevresindeki Nukleer Enerji Santrallerinin Bir Kaza Durumunda Turkiye'ye Olasi Tehditleri" konulu arastirma ile de net bir sekilde ortaya konmustur. Nisan ayinda TUBITAK tarafindan kamuoyuna aciklanacak bu calismada Atmosferik kosullar ne olursa olsun Metsamor'da meydana gelecek Cernobil benzeri bir kaza halinde, 24 saat icinde radyasyonun Dogu ve Guneydogu bolgesini tamamen etki altina alacagi, sonraki gunler tum Turkiye'ye yayilacagi gercegini ortaya koymustur.
Turkiye'de en son teknolojiyle kurulmak istenen nukleer santrallere kamuoyundan bu kadar buyuk bir tepki gelirken sinirimizdan sadece 16 km uzaklikta olan ve birinci dereceli deprem bolgesinde bulunan Metsamor'da yasanacak kaza Turkiye (Dogu ve Guneydogu Anadolu bolgemizin tamaminin), Azerbaycan, Iran, Nahcivan, Gurcistan ve ayni sekilde goclerle nufusunun yaklasIk yarsini kaybeden Ermenistan halki icin bir felaket olabilir. Dolayisiyla bu santralin kapatilmasi icin yapilacak calismalara buyuk bir tehlike icinde olan Ermenistan halkinin ve Sivil Toplum Kuruluslarinin da katilmasi son derece onemlidir. Bu konferans Ermenistan veya nukleer enerji karsiti degildir. Soz konusu bolgedeki farkinda olmadigimiz buyuk bir tehlikeyi onlemek icin calismalarin koordinasyonu ve kamuoyumuzu bilinclendirmeyi amaclamaktadir.
Bu vesileyle butun uluslararasi kuruluslari, sivil toplum kuruluslarini, cevre orgutlerini, bolge halki ve yerel yonetimlerini, basin ve yayin kuruluslarini, ilgili devlet mercilerini ve tum insanligi goreve cagirmaktayiz.
Sorunu mercek altina alan "Ermenistan'daki Metsamor Nukleer Santrali'nin Cevre ve Bolgeye Etkileri" konulu panelde TURKSAM olarak sizi aramizda gormekten onur duyacagiz.
Sinan OGAN TURKSAM Baskani
Konferans Programi:
TEHLIKENIN FARKINDA MISINIZ?
ERMENISTAN'DAKI METSAMOR NUKLEER SANTRALININ CEVRE VE BOLGELEYE ETKILERI
KONFERANS
TURKSAM
ULUSLARARASI ILISKILER VE STRATEJIK ANALIZLER MERKEZI
TBMM’deki gizemli işaretler...Mustafa Yılmaz
TBMM’deki gizemli işaretler...
TBMM’deki garip ve bir o kadar gizemli semboller, işaretler ne anlama geliyor? Ne zaman kim tarafından konuldu? Bu esrarengiz işaretler, masonlukta ve tapınakçı inanışta ne anlama geliyor? TBMM’deki bu gizemli işaretler arasında yer alan “Kadeh” sembolünün masonluktaki yeri ne? Kadeh sembolü masonlar için niye bu kadar önemli? Kadeh sembolünün, Masonluk gibi Tapınakçı örgütlenmelerin bugünlere kadar uzanan “Kutsal Kase” inancıyla arasındaki bağ ne? Doların üzerinde yer alan ve tüm dünyada en çok tartışılan masonik sembol olan “Üçgen ve göz” TBMM’nin neresine nasıl yerleştirildi? Bu inanılmaz soruların cevaplarına geçmeden önce, bu esrarengiz Masonik sembollerin yer aldığı şu andaki TBMM binasının yapılış tarihine dönmekte fayda var. Çünkü şu andaki Meclis Binası’nın yapımında başrol oynayan en önemli iki isim, çok önemli iki büyük sırra sahipti. Peki bu sırlar neydi? Nazilerden kaçan mimarın sırrı! TBMM’nin mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı... “Her tarihte biraz efsane, her efsane de biraz tarih vardır.” Masonluk tarihi de Hiram Usta efsanesi ile başlamıştı. Hiram Usta Süleyman Mabedi’nin mimarıydı. Bir iddiaya göre, asıl adı Horemheb’ti. Mısır’daki “yaşamevi” denen tapınakta yetişmişti. Kral Süleyman (Süleyman Peygamber) tek tanrı inancını simgeleyen görkemli bir tapınak yaptırmak isteyince, mimarlarıyla ünlü Mısır’dan genç ve hırslı Horemheb uygun görülmüştü. Muharref Tevrat kaynaklı bir başka iddiaya göre ise Hiram Usta, Sur ülkesinden “Dul kadının oğluydu” Hiram, tunç işinde ve mimarlıkta yetenekliydi. Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında büyük bir güce sahip olmuştu. Tapınağın yapımında tam 20 bin işçi çalışıyordu. Hiram bu işçileri üç dereceye ayırmıştı; çırak, kalfa ve usta. Hiram her bir dereceye mimarlığın sırlarıyla birlikte, gizli kelimeler öğretmişti. Bu sayede, çırakları, kalfaları, ustaları birbirinden ayırabiliyordu. Hiram usta, İşçiler arasında kurduğu bu yapı ile sahip olduğu gücü daha da arttırmıştı. Bir el işaretiyle 20 bin işçi aynı anda çalışmaya başlıyor, yine bir el işaretiyle bir anda durabiliyordu. 9 Ustanın yemini Efsaneye göre Hiram Usta, Mabed’in bitimine doğru, bir gece tapınağın içinde gezerken, ustaların gizli kelamını öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından, üç darbe ile öldürüldü. Hiram Usta’nın öldürüldüğünü duyan 9 ustası O’nun mezarı başında yemin etti. Dünya üzerinde Hiram Usta’nın adını sonsuza kadar yaşatmak ve yaptıkları her esere O’nun sembollerini yerleştirmek üzere and içti. 9 usta 9 ayrı yöne dağıldı. O günden bu yana Masonlar, yaptıkları her esere bazan açık bazan gizli Masonik sembolleri yerleştirdiler. Bu bir çeşit imzaydı. Masonlar yaptıkları kiliselere dahi Masonik semboller koyuyorlardı. İngiltere’nin Edinburg kenti yakınlarındaki “Rosslyn Şapeli” en çarpıcı örneklerden biriydi. Bir Kilise olmasına rağmen Masonik sembollerle doluydu. (Ayrıntılı bilgi için-Tamer Ayan, Bilinen En Eski Masonik Kuruluş İskoçya Royal Order, Mimar Sinan, 1998, sayı 110, s. 18-19). Ziraat Bankası’ndaki esrarengiz heykel Masonlar Türkiye’de yaptıkları eserlere de kendi sembollerini yerleştirdiler. Bunlardan en bilineni Mithat Paşa’nın kurduğu Karaköy Ziraat Bankası’ndaki heykeldi. Harun Yahya’ya ait Yahudilik ve Masonluk adlı esere göre, Karaköy Ziraat Bankası’daki “elinde mason tokmağı olan heykel” Hiram Usta’ya aitti. Tevrat kaynaklıydı. Muharref Tevrat’da “Ve sağ elini işçilerin tokmağına saldı; ve tokmakla Sisera'yi vurdu, başını ezdi” ayeti vardı. (Tevrat-Hakimler- Bab:5-Ayet:26) Hemen yanındaki kadın heykeli de “Dul Kadın”ı sembolize ediyordu. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın resmi web sayfasındaki listeye göre de Mithat Paşa Masondu. TBMM mimarının ilginç hikayesi TBMM'nin halen çalışmalarını sürdürdüğü görkemli binanın inşaatına 1938 yılında başlandı. Binanın yapımı uzun zaman aldı. Çünkü dönemin şartlarında parasal kaynak bulmakta büyük zorluklar çekildi. Binanın yapımı sırasında patlak veren İkinci Dünya Savaşı da sıkıntılara yol açtı. Bu nedenle, binanın yapımına ancak aralıklarla devam edilebildi. 1957'den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961'de hizmete açılabildi. Binanın Mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Avusturya’nın, Nazi Almanyasına bağlanmasından sonra da aynı şey Avusturya için sözkonusu oldu. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister de ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınanlar arasındaydı. Nazi’lerden kaçmıştı. Çünkü nedense Naziler, Avusturya’ya girdiklerinde onun peşine takılmıştı. Hatta Avusturya’daki çalışma ofisini basmışlar, ofisin altını üstüne getirmişlerdi. Burada araya girip bir parantez açmamız gerekiyor. Tarihi kayıtlarda Avrupa’daki Nazi iktidarında Hitler ve adamları özellikle iki kesimin peşine düşmüştü. Yahudiler ve Masonlar. Bu yüzden nazi iktidarlarının hakim olduğu ülkelerden kaçanların büyük çoğunluğu ya “Yahudi asıllı” ya da açık-gizli “Masondu” Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locaları Üstadı Azamlarından Kaya Paşakay bir röportajında ilginç bir ayrıntı veriyordu. Üstadı Azam Paşakay’a göre; “Nazi Yönetiminde Masonlar çok taciz edildikleri ve kötü şartlara mahkum edildikleri için gönye ve pergel rozetlerini kullanmayıp yakalarına mine çiçeği takmaya başlamışlardı” Almanlar’da mine çiçeği; “Beni unutma” anlamına geliyordu. Türkiye’ye geldiğinde yakasında mine çiçeği olup olmadığını bilmiyoruz ama TBMM’nin mimarı Holzmeister, Naziler’in ofisini bastığı, bu yüzden kaçarak Türkiye’ye sığınmak zorunda bıraktığı bir isimdi. Temelini atan Meclis Başkanı Masondu TBMM Binasının yapımında başrol oynayan bir başka önemli isimde, Abdülhalik Renda idi. 1881 yılında doğdu ve 1948 yılında öldü. Mimarlığının Holzmeister’in üstlendiği, TBMM’nin temeli 26 Ekim 1939 yılında Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Çünkü dönemin Meclis Başkanı O’ydu. Tesadüfe bakın ki; Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın resmi listesine göre Mason devlet adamlarından biriydi. Esrarengiz semboller TBMM’nin neresinde? Garip ve bir o kadar gizemli işaretler TBMM’nin anıtsal nitelik taşıyan Şeref Holü ile Genel Kurul Salonu’nun bulunduğu orta mekanın arasında yer alıyor. Adı “Mermer salon ve sütunlu galeri” olarak biliniyor. İlginç olan bu esrarengiz sembollerin, 475 bin 521 metrekare gibi çok büyük bir arazi üzerine oturan TBMM’nin sadece bu bölümünde yer alıyor olması. Başka hiçbir yerde bu tür semboller yok. Esrarengiz sembollerin konuşlandırılmış olduğu bu yer fiziksel olarak da oldukça çok ilginç bir özelliğe sahip; TBMM arazisinin en yüksek noktasına inşa edilen TBMM Ana Binası’nın, ortasına denk geliyor. Peki TBMM’deki bu esrarengiz işaretler hangileri ve Masonik sembolizmde ne anlama geliyorlar? En bilinen Masonik sembol: Üçgen TBMM Genel Kuruluyla, Şeref Girişi arasında yer alan bu işaretlerden en dikkat çekeni “Üçgen” Farklı şekil ve boyutlarda oldukça ilginç “üçgen”ler ilk bakışta geometrik birer şekilmiş gibi dursa da, dikkatli bakıldığında çok ilginç ayrıntılar veriyor. Ama bu ayrıntılara geçmeden önce Üçgen ve Masonluk bağlantısına ilişkin bilgilere bakmakta fayda var. Üçgen masonların en çok kullandıkları ve en fazla önem verdikleri sembollerden birisi. Masonların, kendi yayın organlarında Masonik allegori’ye örnek olarak “Hiram Efsanesi” gösterilirken, Masonik Sembole örnek olarak da "üçgen"i göstermeleri dikkat çekicidir. Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır. 2000 yıllık efsane kutsal kadeh TBMM’de! Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.” Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!” Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.” Üçgen içinde göz TBMM’de Ancak Masonik sembolizmde en bilinen ve en çok konuşulan sembollerden biri de “Üçgen ve Göz”ün birlikte kullanıldığı semboldü. Bu sembol Meşhur Amerikan dolarının üzerinde de bulunması nedeniyle de bugün artık herkesin bildiği Masonik bir şekildi. “Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi, “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen b | ||||||||||||||||||||||||