30/9/2006 - Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir günü
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce Yeryüzünde
günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından,
tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine
varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün
doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar.
Normal bir ömür yaşamış herhangi bir insanın hayatından yirmi dört
saatlik kısa bir dilimi, yani ‘bir gün’ü anlatmak, o kişiyi tanıtma
adına ciddi yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri
diğeriyle aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem) gibi,
— gökler ötesi âlemle sürekli irtibat halinde,
— manen sürekli yükselen,
— her biri ayrı bir heyecan verici ve hayatı yeniden inşa edici vahiyler alan,
— bütün insanlığın dertlerine derman olmakla görevlendirilmiş,
— her yönü hikmet dolu bir aile reisliği yapan,
— can dostlarının yanı sıra azılı düşmanları da olan,
— yüzü daha çok ahirete dönük,
— engin bir ibadet hayatı yaşayan,
— geçmiş ve gelecek insanlar arasında bütün güzelliklerde zirveyi tutan,
müstesna bir zat ise ve konu kısa sayılabilecek bir makale çerçevesinde
ele alınacaksa, iş daha da zorlaşacaktır. Ancak Efendimiz’in hayatı
hemen her günü ile tesbit edildiğinden ötürü bu zorluk kısmen
hafiflemektedir. Okuyucu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer
günlerini de bildiğinden ötürü kolay bir şekilde irtibat kurabilir ve
bir bütünlük elde edebilir. Günü belli dilimlere ayırarak, aynı günde
olmazsa bile, o zaman diliminde genellikle işlenen fiilleri, sahih
kaynaklar ışığında ele alarak konuyu işlemeye gayret ettik.
Asr-ı Saadet ve sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve
namaz merkezli geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe
böldük. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve o çizgide gidenlerin
hayatında gecenin ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim
olarak ekledik.
Sabah
Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin
oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin
esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus
dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar. Zira bu
saatler baharın başlangıcına, insanın rahm-ı madere düştüğü döneme, yer
ve göklerin altı günlük yaratılış serencamesinin birinci gününe benzer,
onları hatırlatır ve onlardaki şuunât-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da,
diğer varlıkların cibillî bir şekilde kurmuş olduğu zikir halkasına,
şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik
zikir ve aktivitelerle güne başlar.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile
başlardı. Bilindiği gibi Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i
saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.1 Âmâ bir
sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının
vakti girer,2 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) odasında
sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide
gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan
bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret
ederlerdi.
Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce
tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına
dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında
gündelik konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana
hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların
sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok
mesele konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim
ve irfan halkası kuruluyordu.3
Bu ilim ve irfan halkasının her gün kurulduğu şu olaydan
anlaşılmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onları te’dip
etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni ders verme adına,
yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı günün sabah
namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı
verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere bütün
sahabe önemli bir şey olduğunu anlamışlardı. Gerçekten de bazı
ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren Îlâ Hadisesi vuku bulmuştu.
Öyle anlaşılıyor ki bundan önce sabah sohbetleri hiç terk edilmemişti.
On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat
süren “Peygamber Sohbeti” kişiye neler kazandırır, her halde onu ancak
yaşayanlar bilir.
Bazı rivayetler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kuşluk
vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiği ve Kuşluk Namazını
kıldıktan sonra ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye
eden bir hadisi şerifte şu ifadeler bulunmaktadır: “Kim sabah namazını
kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya
kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları
olsa bile af olur.”4
Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir
edildiğine işaret etmiştik. Efendimiz namazdan sonra “Müjdeleyici
(rüya) gören var mı?” diye sorar ashap da gördükleri rüyaları
anlatırlardı. Bu konuyu ve gördüğü rüyayı Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle
anlatıyor: "Hz. Peygamber'in sağlığında ashaptan birisi bir rüya
görünce, onu Hz. Peygamber'e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve
Allah Resulüne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir
delikanlıydım ve mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki
melek beni yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi
taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı.
Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de vardı. O anda
"Cehennem'den Allah'a sığınırım!" demeye başladım. Bu sırada yanımıza
başka bir melek gelerek bana, "Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin
için tasa ve endişe yoktur." dedi.
Bu rüyayı gören, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. O, her yönüyle babasıyla
atbaşı giden bir insandı. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o
günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer
bizzat mani olup "Bir evden bir kurban yeter!" demeseydi, belki de
ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve
zühdün zirvesinde bir insandı.
Abdullah (r.a.) şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı Hz. Peygamber'in hanımı
olan ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz’e anlatınca şöyle
buyurmuş: "Abdullah ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp
da ibadet etmeyi âdet edinseydi!" Zira cehennem şeklinde onun nazarına
arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen
azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle
aydınlatılmasıdır. Abdullah'ın kölesi Salim, "bu olaydan sonra
Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı," der.5
Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir
şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar
yoksa “öyle ise oruçluyum”6 der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var”
denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim
kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler,
yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeğinden söz eden
hanımları ve arkadaşları şu sözleri kullanırlar:
— Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.
— Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.
— Hane-i saadette en çok yenilen-içilen iki şey vardı:Hurma ve su.
— “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim” der dizleri üstüne oturarak yerdi.7
— Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.
Bu ve benzeri ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz’in hayatında yemek
işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik
hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman
harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar
kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha
güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat’ edilmiyordu. Durum böyle
olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve
para ayrılıyordu.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre
dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç
duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren
beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik
hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup
dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak, gece ibadet ve benzeri
faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememek, iş yoğunluğu ve
stresten ötürü dikkatin dağılması ve bedenin yorulması ve sıcak iklim
şartlarından ötürü, bir de gündüz uyuyup dinlenme söz konusudur.
İslamî, literatürde buna kaylûle denilmektedir. Türkçemizde buna öğle
uykusu veya öğle öncesi uyku demek mümkündür.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu saatlerde bir süre
dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi âdet haline getirmiş
olmasından ötürü, kaylûle sünnet olarak kabul edilmiştir. İbn Abbas'ın
rivayet ettiği hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem),
"gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla
(kaylûle) yardımcı olun!"8 derken, Enes b. Malik'in rivayet ettiği
hadiste ise annesi Ümmü Süleym'in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz'in
orada kaylûle yaptığı aktarılmaktadır.9
Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise,
cuma günleri, cuma namazı kılındıktan sonra, diğer günlerde ise,
öğleden önce, dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir
hadiste ise kaylûlenin, fıtrata uygun bir ahlak (alışkanlık) olduğu
ifade edilmiştir.11
Öğle
Öğle zamanı, bir yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına, insan
ömrüyle kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile
kıyaslandığında dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki
rahmet tecellilerinin nimetlerini hatırlatır.
Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir
seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe
ihtiyaç duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği
gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır.
İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna
çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek,
celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere
öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arkasında kılınacaksa…
Evet, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla
camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o
gün haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında
namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler
giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir,
Efendimiz’in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı.
Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok
iştirak ederlerdi.
Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz
edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı
belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması gösteriyor ki,
sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır.
Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar
kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır.
Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe
dengeleri, hem de sağlık açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde
uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar
bundan istisna edilir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına
ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet
başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri
vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler
varsa bunları bir münadi vasıtasıyla halka duyurur ve gelen
misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin sekizinci yılından itibaren
yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri
karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile
geçmekteydi.
Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak
veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm Dini'nin
esaslarını öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’e heyetler
gönderiyorlardı. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin
Kabilesi'nden Hicretin 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise,
Yemen'deki Neha’ Kabilesi'nden, Hicretin 10’nuncu yılı Şevval ayında
gelen heyettir. Söz konusu heyetlerin çoğu, hicretin 9'uncu yılında
geldiğinden bu yıla "senetü'l-vüfûd" (elçiler yılı) denilmiştir.
Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir,
onlara ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla
konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek
üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşitlere:
“Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret
ettirmeyin”12 diye tenbihte bulunurdu. Necran Hıristiyanları da gelen
heyetlerden biriydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara
mescidinde ibadet etme imkânı vermiş ve İslam’ı kabul etmeyen bu
heyetle bir antlaşma yaparak geri göndermiştir.
İkindi
İkindi vakti, yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık
vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem)’in saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı,
gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi
İlahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz
tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici
olduğunu anlar. İşte bu zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için
yaratılan ve ayrılıktan acı duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak
Allah’a münacât eder, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetine iltica eder,
hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd eder.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur’ân’ın işareti
(Bakara, 2/238) ile adeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilâl’in yanık
sesiyle ashabını camiye davet ederdi. İkindi vakti mü’mini
koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir
anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha
uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde
anlatılmaktadır: “Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanınızda
olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve
nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hallerini en
iyi bildiği halde, yine o meleklere: “Kullarımı ne halde bıraktınız?”
diye sorar. Onlar da: ‘Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve
yanlarına da namaz kılarken varmıştık’, derler.”13
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat
yaşıyordu. Evde pek hizmetçi bulundurulmadığından, ev halkından biri
olarak, yapılacak işlerin hemen tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına
yardımcı oluyordu. Mesela: Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek,
onlarla beraber olmaya çalışır; ayakkabılarını tamir eder, elbisesini
yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir, ortalığı süpürür, vs.14
Efendimiz’in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından
sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar,
ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o
hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi.
Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde
Evzâc-ı Tâhiratın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz’e ikram
ederlerdi.15 Akşam
Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer
şekilde, hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin
başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan
ruhu, şu önemli işleri yapan Zat’ın dergâhına durmayı, "Allahü Ekber"
diyerek fani olan her şeyden el çekip O’na hamd etmeyi, O’nu tesbih
etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu arzu ile çoğu zaman
güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur
okunmaz hemen Yüce Divan’a dururdu. Farz namazdan sonra “Evvâbin”
adıyla bilinen 2–6 rekât namaz kılar ve bunu tavsiye ederdi.16
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev
halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem)’in aile yuvası, hem sağlığında hem de
ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan
devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz’in vefatından sonra
hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam
ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında,
özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip
aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının büyük
fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu ‘akşam sohbetleri’nin rolü
küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Aişe
validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz âlimin yetişmesine beşiklik
etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre,
kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet
oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, risâlet görevinin tatlı
ağırlığını Efendimiz’le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman
şakalaşıyor.. kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı
sağlıyorlardı.
Yatsı
Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler adeta
yokluğa gömülür, sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da
arkasından vefat edip unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının
bütünüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf
sahibi olan Allah’ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen
insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) gece ile
gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi
kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç
ve geleceği karanlık gören insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her
şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah’a yönelir, dayanır ve
sığınır. Onu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup,
dertlerini dergâh-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme
benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp, günlük hesap
defterini güzelliklerle kapatmak ister.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını
kıldırır ve önemli bir durum olmazsa,17 kimseyle konuşmadan dinlenmeye
çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O’nun
hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan
duaları hakkında özel kitaplar yazılmıştır. Zira dua Kur’ân’ın
ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O’nun
yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır:
“Allah Resulü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir,
onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini okur, sonra da başından
başlayarak, vücudunda ulaşabildiği he yere elini sürer ve bunu üç defa
tekrar ederdi.”18 Elbette bu konuda başka tavsiye ve uygulamaları da
bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu rivayet etmektedir: “Allah
Resulü bana ve Fatıma’ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde
33 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘sübhanellah’, 33 defa (bir rivayette
34) ‘elhamdulillah’ deyin.” Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk
etmediğini söyleyince, bir zat “Sıffin günü de mi?“ dedi, o “evet o gün
bile…” cevabını verdi.”19
Yine önemli bir iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı
gecelerde dışarı çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Bir misal
vermekle yetiniyoruz:
Bir gece Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e uğrayan Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir'in çok sessiz, Hz. Ömer'in ise sesli
Kur'an okuduklarını görmüştü. Sabah onlarla karşılaştığında durumu
aktararak Hz. Ebû Bekir’e sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer’e de
biraz alçaltmasını söylemişti.
Ebû Davud'un meşhur şerhlerinden olan Bezlu'l-Mechud'da konu, tasavvufî
bir edayla şöyle izah edilmektedir: Hz. Ebû Bekir'e şühûd ve cemal hali
galip olduğundan "duyurmak istediğim (Allah) duyuyor"; Hz. Ömer'e celâl
ve heybet hali galip olduğundan, "uykusu derinleşmemiş olanları
uyandırıyor ve gaflet getiren vesvesesiyle birlikte Şeytanı kovuyorum,"
cevabını verdiler.
Hz. Ebû Bekir'in hali cem', Hz. Ömer'in hali ise fark idi. Ama en
mükemmel hal, Hz. Peygamber'in hali olan cem'u'l-cem'dir. Hazık bir ruh
ve kalp doktoru, yüce mertebelere ulaştırıcı şefkat ve merhamet timsali
olan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'e biraz sesini yükseltmesini emretti.
Böylece, hem etrafta duyanlar yararlanmış olur, hem de ona galip olan
ve masivayi yakıp yok eden tevhid halinden cem' ve şuhûd haline geçmiş
olur, böylece vahdet eşyanın kesretini örtmemiş, yaratıklar da yaratana
perde olmamış olur. Bu Efendimiz’in, ulaştırmakla görevli olduğu
evliya-yı izamın mertebesidir. Hz. Ömer'e de biraz sesini azaltmasını
emretti. Böylece namaz kılıp Kur'an okuyan diğer kimselerin dikkati
dağılmamış olacağı gibi, özürlerinden ötürü uyuyanlar da rahatsız
edilmemiş olur. Ayrıca Hz. Peygamber bu ifadesiyle Hz. Ömer'e, biraz
sessiz okuyarak, erbabı nazarında ibadetin tadı, itaatin özü olan
münacattan mahrum kalmamasını da emretmiş ve mizacını ta'dil etmiş
oluyordu.20
Gece
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak
insan ruhunun Allah’ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır.
Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah
karanlığında önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık
kaynağımız olacaktır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan
gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili
eserlere havale ederek Hz. Aişe validemizin bir birini tamamlayan şu
müşahedelerini nakletmek istiyoruz: "Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem), gece ayakları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine,
"Ey Allah’ın Resulü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını
bağışlamıştır (Fetih, 48/2). Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini
bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın bu mağfiretine karşı
şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verirdi."21
Tabiinin büyüklerinden Atâ b. Rebah bir gün Hz. Aişe'ye, "Allah
Resulü’nün sizi hayrette bırakan bir halini bize anlatır mısınız?" diye
istekte bulununca, Hz. Aişe, “O'nun hangi hali hayrette bırakmıyordu
ki?” dedi ve ekledi: "Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi.
Sonra "Müsade edersen Rabb’ime kulluk edeyim..." dedi. Kalktı,
abdestini yeniledi ve namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları
göğsüne damlıyordu. Rükû’a varınca orada da uzun uzun ağladı. Secdede
bu hal devam etti. Ağlaması, sabah namazı için haber vermeye gelen Hz.
Bilal’in seslenmesine kadar sürdü.
"Ya Resûlallah!" dedim, "Allah senin geçmiş ve gelecek bütün
günahlarını affettiği halde niçin bu kadar ağlıyorsun?" Şöyle dedi:
"Şükr eden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece
Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında,
gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-i selim sahipleri için
ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine
yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde
düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin,
bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen birini ateşe attın mı, onu
perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı yoktur. Rabbimiz, biz
"Rabbinize iman edin!" diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen
inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört,
iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini
ver, kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil etme. Zira Sen verdiğin
sözden caymazsın.’ (Al-i İmran, 3/190–194) Sonra, ‘Bu ayetleri okuyup
da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline,’ dedi.”22
Allah Resulü, Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin
nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve
halkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi
Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının
girdiğini bildirirdi.
Netice
Kâinatın Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele
alınabilir. Ancak ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün
insanlığa ışık olacak uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır.
Günlük hayatın adeta kâbusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz’in günlük
hayatını tetkik eden ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.
_______________
DİPNOTLAR 1.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla
örtülmüş basit, sade bir evde oturuyordu. Tabiînin büyüklerinden Hasan
Basrî (110/728) demiştir ki; “Resûlullah’ın evi Emevî hükümdarlarından
Abdülmelik’in oğlu Velid zamanında onun emriyle yıkılarak mescide ilhak
edildi. Bu durumu gören insanlar ağlamaya başladılar.” O gün yine
tabiînin büyük âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (94/713) şöyle dedi:
“Vallahi arzu ederdim ki Resûlullah’ın evini olduğu hal üzere
bıraksalar da Medine ahalisi neşveyâb olsalar ve Medine dışında olanlar
da gelip Resûlullah’ın hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de
zühd dersi alsalardı.” Bak. Elmalılı, VI, 4453. 2. Buhârî, Ezân, 11, 13, Şehâdât, 11, Savm, 17; Müslim, Sıyâm, 36–39; Nesâî, Ezan, 9, 10. 3. Müslim, Mesacid, 286; Ebu Davud, Salât, 301. 4. Tirmizi, Vitr, 15. 5. Buharî, Teheccüd, 2, Fedailu's- Sahabe, 19; İbn Mace, Rü'ya, 10. 6. Müslim, Sıyam, 169. 7.
Konuyla ilgili şöyle bir olay anlatılır: “Medine'de ağzı bozuk, şuna
buna çatarak ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir
gün Peygamber Efendimiz’in yanından geçerken Allah Resulü (s.a.s.) bir
seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın: "Şu adama bakın. Bir
köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor"
dedi. Peygamber Efendimiz: "Benden daha iyi bir köle var mı?" dedi.
Kadın: "Kendisi yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz:
"Gel, sen de ye" buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem"
dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de
kadın bu sefer: "Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem"
diyerek diretti. Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı çıkarıp
kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın o günden sonra
çok hayâlı oldu, hiç kimseye kötü söz söylemedi, Medine'nin en iffetli
ve hayâlı kadınlarından birisi oldu.” Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 8 /
200, 231. 8. İbn Mace, Sıyam, 22. 9. Buharî, İsti'zan, 41. 10. Buharî, İsti'zan, 16; Müslim, Cuma, 30. 11. Maverdî, Edebu'd- Dünya Ve'd- Din, 343. 12. Buharî, İlim, 12. 13. Buhari, Mevakitü’s-Salât, 555. 14. Buharî, İsitzan, 15; Müslim, Selam, 15; Müsned, VI, 256; Kadı İyaz, Şifa, I, 131. 15. Müslim, Rada, 46; Aynî, Umdetü'l-Kâri, 20/244. Bu ikramlardan birinin meşhur ila hadisesine sebep olduğu da bilinmektedir. 16. İbn Kesîr, Tefsîr; V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, s. 74. 17.
O, önemli olaylardan biri şu şekilde aktarılmaktadır: Evs b.
Huzeyfe'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber, Medine'ye gelen bir
heyete her gece yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece gecikti.
Nedeni sorulunca, "Bugün Kur'ân'dan okuma itiyadında olduğum hizbimi
okumamıştım. Onu bitirmeden gelmek istemedim" buyurmuştu. Ebû Davut,
Ramazan, 9; İbn Mace, İkame, 178; İbn Kesir, el-Bidaye, V, 32. 18. Buharî, Fedailu’l-Kur’ân, 14, Tirmizî, Dua, 21. 19. Müslim, Zikir, 80. 20. Seharenfurî, Bezlu'l-Mechûd, VII, 89. 21. Buharî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 78–79; Tirmizî, Salât, 187. 22. İbn Hibban'ın Sahih'inden naklen, Leknevî, İkametu'l- Hücce, 112.
|