30/9/2006 - Bilinmeyenleriyle ''Mehmet Akif Ersoy''...

Mehmet
Emir Erişirgil, Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü anlatan kitabını yazmağa
karar verdiği yıllarda başından geçen bir sevimsiz olayı anlatır. Bu
olay, Türk toplumundaki kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda
karşılaştığı bir kişi, Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar:
“Beyefendi nereden hatırınıza geldi bu softa ?”
Erişirgil
bu soru üzerinde neler düşündüğünü anlatır. Kendi döneminde yaşlılar
için her mekteplinin “züppe”; gençlere göre her yaşlının “softa” olarak
suçlandığını aktarır. Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü, sanat anlayışını,
fikirlerini yazmağa kararıverişinin derin tahlillerini yaptıktan sonra
Erişirgil, Meşrutiyet Tarihinin düşünce akımlarını en iyi yansıtacak
zeminlerden birinin Mehmet Âkif’in yaşam öyküsü olduğunu belirtir.
Her
gün ulusal onurlar ve gururlar duyarak okuduğumuz ve çocuklarımıza
öğrettiğimiz İstiklâl Marşımızın şairini “softa” gibi değerlendirmenin
aslında yobazların eline koz vermek olduğunun acaba farkına varabildik
mi ?
Âkif’in karşılaştığı en ağır suçlama ise, “Balkan Harbi”
sırasında düşmanın Türk halkına reva gördüğü eziyetler karşısında
“tükürün yüzüne bu medeniyetin” dediği için bu aydınlar tarafından
“geri kafalı adam” suçlamasına maruz bırakılmıştı. Mahalle Kahvesine
hücum etmiş, orada vakit öldürüp tembellik yapanları eleştirdiği için
bu kahvelerde vakit öldürmeyi entelektüel faaliyet sayanlar tarafından
geleneklere saygısı olmayan “züppe” olarak yorumlanıyordu.
1908 Temmuzunda sokağa fırlayan mitingcileri eleştirdiği için, “hürriyete düşman zavallı” olarak isimlendirildi.
Halide
Edip’in önerdiği Amerikan mandasına karşı çıktığı için, azınlıklar
tarafından “ortaçağ kafalı tehlikeli adam” olarak değerlendiriliyordu.
Mısır’da
entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği
gerekçesiyle “Hıristiyan Âkif, gavur Âkif” olarak tanımlanıyordu.
En
ilginç iddia, Âkif’in şapka giymemek için Mısır’a gittiği idi. Oysa,
Mehmet Âkif’in Mısır’a gittiği yıllarda, şapka devrimi henüz
yapılmamıştı ve Cumhuriyet Meclisinin milletvekilleri fes giyiyordu.
Mehmet
Âkif öldüğünde hakkında yazılanlar öyle küçük bir hatırlama
fasiküllerine sığacak ölçekte değildi. Çoğu kitap olacak boyutta idi.
En lirik tespiti Hüseyin Cahit Yalçın yapmıştı: “Mehmet Âkif’in hayatı,
eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir...”
***
Âkif’in Uygarlık Anlayışı Mehmet
Âkif, yaşamı boyunca asrî olmamakla, çağının gerçeğini kavrayamamakla
itham edilmişti. Bunu büyük bir tevekkül ve sabırla karşılıyor,
hakkındaki kanaati değiştirmek için düşünce ve yaşam biçiminde hiçbir
değişiklik yapmayı düşünmüyordu.
Öldüğünde Cenap Şahabattin Âkif
için “Şu mânâda asrî değildir ki, rindce hal ve vaziyeti içinde uzak
mazilerin temizliğini taşır. Hattâ bir görüşe göre Âkif’i edebiyat
bakımından da asrî görmeyebiliriz. Öyle ya, her devrin bazı belâgat,
bazı fesâhat hastalıkları vardır ki ona tutulanlar bir müddet bunun
farkına varamazlar. Bu geçici kelime ve mânâ salgınlarının son elli
senede edebiyatımız, türlü musablarını (düşkün) gösterdiği halde,
Âkif’in eserleri tabiat vergisi olarak garip bir muafiyet sâyesinde
onların hepsinden masûn (dokunulmamış) ve tamamiyle tendürüst kaldı”
Âkif’in eleştirilen medeniyet anlayışı, gerçekte, İslâm’ın tarif ettiği
dürüst ve ahlâki düzenin dışına çıkan yaşam biçimiydi. Âkif, Batı’nın
sahip olduğu medeniyeti hiçbir şekilde inkâr etmemiş, aksine bu
uygarlığın ulaştığı düzeye İslâm toplumlarının da ulaşması dileğini
dile getirmişti.
Nitekim Berlin’den bulunduğu dönemde,
Almanya’yı yakından tanımak istemiş, her fırsatta Batı’nın ulaştığı
bilim ve teknik düzeyinin üstünlüğüne hayranlığını belirtmiş, ancak
fikir ve ahlâk yönünden Batı medeniyetinin önemli ölçüde eleştirilecek
yönleri olduğunu aktarmıştı.
Berlin Hatıraları isimli şiirinde
yaşamı yönlendiren uygarlık anlayışının farkına işaret etmiştir.
Batı’da gözlediği yaşam biçimini, ve biçimi oluşturan toplumsal değer
yargılarını çok isabetli gözlem ve tahlillerle ortaya koyuyordu.
Âkif’in
Berlin seyahati ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına
doğru, savaşta müttefikimiz olan Almanya, savaş sırasında İngiliz,
Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar
olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki
Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin
ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler.
Almanlar,
Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları
tavrı göstermek için bir heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi,
yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan
manzara içinde takdim edilecekti. Halifenin en kötü koşullarda bile
Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu manzaranın yaşatılması için
Berlin’e bir heyet gönderilmekteydi. Berlin’e gidecek olan heyet, o
zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa
tarafından seçiliyordu. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete Âkif’in de
katılmasını İttihat Terakki hükümetinden istedi.
İttihat Terakki
bu heyetin başkanlığına Âkif getirdi. Âkif’in İttihat Terakki macerası
da ilginç bir gelişme gösterir. İkinci Meşrutiyetin ilânından dört gün
sonra Âkif, “Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı.
Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Âkif’i kutsal dernek
denilen İttihat Terakkiye götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek
üye yapmak istemişti. Fatin Hoca katılma törenini bizzat yönetmişti.
Kurallara göre, İttihat terakki hakkında bilgi verildikten sonra
sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin
yapılmasına sıra gelmişti. Kurala göre cemiyete katılacak kişi silaha
ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Âkif yemin metninde bulunan
“Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” hükmüne itiraz
etti. “Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak
söz veremem” diyerek reddetmişti.
Bir rivayete göre bu itirazdan
sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara yemin artık Âkif’in
teklif ettiği şekilde yaptırılmaktaydı. Âkif, Berlin gezisi sırasında
gözlediklerini “Berlin Hatıraları isimli şiirinde anlatır. Bu şiir
Âkif’in en uzun şiirlerinden biridir. 796 beyittir.
Bu şiirde
Berlin’de ve İstanbul’da gözlediklerinin bir karşılaştırmasını yapar.
Berlin’de ve İstanbul’da otelleri, trenleri, sokakları karşılıklı
olarak aktarır. Aktardıkları çoğu kere basit gözlemler değil, o
gözlemlerde görünen dünya görüşü ve hayat felsefesidir. Nitekim, Mart
1915 yılında yazdığı Berlin Hatıraları isimli şiirinin bir yerinde
Tevfik Fikret’in 1905 yılında yazmış olduğu Tarih-i Kadim şiirine cevap
vererek on yıldır sakladığı kızgınlığını açığa vurmuştu.
Ancak
Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk
topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en
ağır dille eleştirmiş ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en
sert lisan ile hücum etmişti.
İşte Âkif’i haksız yere medeniyet düşmanı ilan eden ünlü şiirinden bazı mısraları aşağıda
veriyorum.
“Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder,
Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!
Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza
Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza.
Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün.
Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün.
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere...
Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…"
***
Necid Çöllerinde Âkif Dönemin
en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen
düşman karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi”
iftiharı ile çarpışıyordu. Emperyalistler geldikleri gibi gittiler.
Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en
uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için
Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı.
Enver
Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey,
Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam
istasyonundaydı. Telsi başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:
“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...”
Haber
bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada
bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı
ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği
yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti...
Mehmet Âkif,
büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet
sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı
Eşref Bey anlatıyor:
«...Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin
parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu
efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar
parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki
hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin
hıçkırıklar....
İşte Çanakkale'ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... »
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı
Nerde gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»
Dedirir - Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.
«Sabahleyin,
vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme
derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”
|