1/10/2006 - Hüseyin Nihal Atsız
RESİMLERİ




HAYATI
Türkçü, fikir adamı, tarihçi, Türkolog, şair ve roman
yazarı Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul'da dünyaya
gelir.Babası Gümüşhane'nin Torul/Dorul
Kazası'nın Midi Köyü'nün
Çiftçioğulları ailesinden Deniz Makine Önyüzbaşısı Hüseyin Efendi'nin
oğlu Deniz Güverte Binbaşısı Mehmed Nail Bey, annesi Trabzon'un
Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı Fatma
Zehra Hanım'dır
Anne ve baba tarafından asker bir aileye
mensup olan Atsız, ilk öğrenimini Kadıköy'deki Fransız ve Alman
Mektebi, Süveyş'teki Fransız Mektebi,
Kasımpaşa'daki Cezayirli
Gazi HasanPaşa, Haydarpaşa Osmanlı İttihad Mektebi'nde, ortaöğrenimini
ise Kadıköy ve İstanbul Sultanîsi'nde tamamlar
1922 yılında
imtihanla Askerî Tıbbiye'ye girmesine rağmen, üçüncü sınıfta iken Ziya
Gökalp'ın cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı öğrenciler arasında
çıkan bir kavgada gayet ağır bir ceza alır. Ayrıca aralarında birtakım
meseleler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesud Efendi adlı bir teğmenin
kasdî bir şekilde ve lüzumsuz bir yerde istediği selamı vermediği için,
4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiye'den çıkarılır .
Bu
hadiseden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay öğretmen vekilliği, daha sonra
Deniz Yollarının Mahmut şevket Paşa gemisi katip muavinliği yapmışsa da
asıl Türk tarihi ve edebiyatı ile ilgili araştırmalara merak sardığı
için 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin yatılı
kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolmasına rağmen, bir hafta
sonra askere alınır, 1926-1927 yıllarında, dokuz ay süreli olarak
İstanbul Taşkışla'da askerlik görevini ifa eder . Bundan sonra tekrar
Yüksek Muallim Mektebi'ndeki talebelik hayatına dönen Atsız, Ahmet Naci
isimli arkadaşı ile birlikte hazırladığı ve Türkiyat Mecmuası'nda
yayımlanan "Anadolu'da Türkler'e Ait Yer İsimleri" adlı makale ile
hocası Fuad Köprülü'nün dikkatini çeker. 1930 yılında Edirneli
Nazmi'nin Divan-ı Türkî-i Basit isimli eseri üzerinde
mezuniyet tezi hazırlayarak aynı yıl mezun olur .
-----------------------------------------------
1950-1952
ve 1962-1964 yıllarında devam ettirdiği Orkun'dan sonra 1 Ocak 1964
tarihinden itibaren Ötüken adıyla çıkardığı dergide, Türkiye'de
gittikçe hız kazanan bölücülük hareket ve tertiplerini açıklayan bir
seri yazısı yüzünden, sonunda Yargıtay'ın kararı bozmasına rağmen, oy
çokluğu ile on beş ay hapse
mahkûm edilmiş, Toptaşı Cezaevi'ne sevk
edilmiş , bir müddet sonra reviri olan Sağmacılar Cezaevi'ne
nakledilmiştir. Bir buçuk yıllık cezası kesinleşince, onun bilgisi
dışında milliyetçi aydın çevrelerin harekete geçmesi ve yağan protesto
telgrafları üzerine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yetkisini
kullanması sonucu 22 Ocak 1974 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinden tahliye
edilmiştir .
YAZILARINDAN SEÇMELER
TÜRKÇÜLÜK ATSIZ
Türkçülük,
Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre,
mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk
sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde
kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu
kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk'ü sevmesi de
gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi
zarurutlere işarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten başkası sevmez.
Türkçülük
bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin
en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet
talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır.
Ülküler,
gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan,
milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler,
ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler.
Türkçülük, büyük
Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı
ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması
ülküsüdür.
Bu ülkü, geçmişte, birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük
Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden
gerçek olacaktır.
Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır.
Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden
gelen bütün engeller yıkılacaktır.
Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:
1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik;
2.
Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir
hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi;
3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;
4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.
Bu
dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü
Türkçülük ortaya çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek,
kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir.
Bir millet yükselme
iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten
başka bir şey yapamazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün
olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savaştan korkarsa, o
millet içinden çürümüş demektir.
Bugün ülküler ve kahramanlar
çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı,
hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları
ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu
kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli
ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Geçmişi olmayan, yahut olup da
unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.
İnsanlığın
tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçeirdi. Gitgide
bu kasırgalar sıklaşıyor. Bu gidişle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret
kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar
sağlam olmak yetişmiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli
olmak gerekiyor. Bunun da bizim için birinci şartı, Türkçülük ülküsüne
sıkısıkıya yapışmaktır. Şaşıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih
bağışlamıyor.
Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı
istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini yaptırırsa,
öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka
kolaylık göstermeye devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının
sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeye
çalışırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş,
ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa,
aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler de
aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde,
görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa
kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği şey yapılmış olur.
Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü olamaz.
Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük güçlenir.
Türkçülerin ilk işi, görevlerini, arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır.
(Orkun, 10.sayı, 1 Ekim 1943)
ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
Afşın'a Ağıt
Ne ümitlerle gelip dünyaya
En güzel ismi takındın: Afşın!
Böyle erken bırakıp gitme neden?
Kaç bahar, kaç yılı doldurdu yaşın?
Kaldı senden bize bir gamlı seda...
Bir vedadır o seda, sade veda!
AĞIT
Gönlümde yazdığım bu son ağıta
Nazire yaparak coşan dalgalar !
Hastası olup da geç vakit hekim
Arayanlar gibi koşan dalgalar!
Sizinde elbette var bir sızınız,
Bundan mı geliyor korkunç hızınız?
Benide beraber alır mısınız ?
Kederle kabarıp şişen dalgalar?
Sizile paylaşsak bu korkunç gamı,
Bitmiyor bu sonsuz ecel akşamı.
Bilmem ki bundan mı titriyor gemi?
Ey dalgakıranı aşan dalgalar?
Hey ATSIZ çöküyor eski bir direk.
Baksanda dünyaya titremeyerek,
Hepimiz beraber haykırsak gerek
Ey bela dehrinde pişen dalgalar!..
Ay Yüzlü Güzel Konçuy
Mestim bugün aşkınla ay yüzlü güzel konçuy,
Gönlümde esip çınla, ay yüzlü güzel konçuy.
Şevkinle serab ettin, aşkınla harab ettin,
Payında türab ettin,ay yüzlü güzel konçuy.
Sensiz yaşamak boştur, birlikte ölüm hoştur,
Coştum, daha çok coştur, ay yüzlü konçuy.
Sevginle geçip serden, bildim yaralar nerden;
Eyvah kara gözlerden, ay yüzlü güzel konçuy.
Zulmetteki mahımsın, gönlümdeki ahımsın,
Ömrümde günahımsın, ay yüzlü güzel konçuy.
Lebler sücü, bir tas ver; hem neş'e ve hem yas ver;
Hançer mi o kirpikler, ay yüzlü güzel konçuy.
Almış beni albızlar, gönlümde yaran sızlar,
Kurban sana Atsızlar, ay yüzlü güzel konçuy...
Bütün Türk Gençliğine
I
Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.
Iztırap çek inleme... Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.
Ezilmekten çekinme ... Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.
Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkuresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın...
II
Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
Seninde bu dünyada nasibin var savaşmak!...
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.
Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova ,yayla...
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.
KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.
Yüz paralık kurşunla gider "HAYAT" dediğin;
" Tanrı yolu" uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızıl Elma'na varmadan öleceksin.
III
Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.
Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...
Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını "Paris"e, "Moskova"ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.
Hey arkadaş!.. Bu yolda bende coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne , gamına, tipisine, karına...
IV
Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş... Bunu tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...
Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
"Çanakkale" ufkunda, "Sakarya" toprağında.
Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
Doğru sözü "Kül Tegin" kitabesinde ara...
Lenin'den bahsederse karşında bir maskara,
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.
Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet "Tanrıdağı"nda...
V.
Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin ,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın,
Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.
Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak'tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.
Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
Duyguların ölmüştür... Tapınılan bir kızın,
Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.
Iztırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında....
Türkçülük Bayrağı
Türk duygusu her Türkçüye en tatlı kımızdır;
Türk ülküsü candan da aziz bayrağımızdır.
Bayrak ki onun gölgesi Bozkurtları toplar;
Bayrak ki bütün kaybedilen yurtları toplar.
Nerden geliyor? Tanrıkut'un ordularından!
Lakin bize bir beyt okuyor kutlu yarından:
Darbeyle gönüllerde yatan ülkü silinmez!
Atsız yere düşmekle bu bayrak yere inmez!...
Türklerin Türküsü
Dilek yolunda ölmek Türklere olmaz tasa,
Türk'e boyun eğdirir yalnız türeyle yasa;
Yedi ordu birleşip kaşımızda parlasa
Onu kanla söndürür parçalarız, yeneriz.
Biz Turfanı yarattık uyku uyurken Batı
Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı.
Sorsan şöyle diyecek gök denilen şu çatı:
Türk gücü bir yıldırım, Türk bilgisi bir deniz.
Delinse yer, çökse gök,yansa, kül olsa dört yan,
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz...
1931
Türk kızı
Pınar başına geldi
Bir elinde güğümü;
Çattı yay kaşlarını
Görünce güldüğümü,
Bağlamıştı gönlümü
Saçlarını düğümü.
Bilmiyordum bu örgü
Acaba bir büğümü?
Sordum: nerdedir yerin?
Nedir senin değerin?
Yedi kral vurulmuş,
Ne bu ceylan gözlerin?
Hangisine varırsın
Bu yedi ünlü erin?
Şöyle dedi bakarak
Göklere derin derin:
Kıralların taçları
Beni bağlar büğü mü?
Orduları açamaz
Gönlümdeki düğümü.
saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihana değişmem
Şu öksüz Türklüğümü...
|