1/10/2006 - Mehmet Akif Ersoy
HAYATI
İstiklâl Marşı şâiri. 1877 yılında İstanbul'da doğdu.
Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline
Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra
Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması
üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil
hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça
öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.
Zirâat nezâretinde
baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da
bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet
zarfında halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayatı 1893 yılında
başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.
Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri veriyordu.
1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı ismet Hanımla evlendi.
Âkif
okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek
tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet
hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat
sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine
girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu
târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de neşretmeye başladı.
Âkif,
yazı ve şiirlerini hiçbir zaman geçim kaynağı olarak görmedi. Buna
rağmen onu memlekete tanıtan, halka sevdiren asıl vasfı şâirliğidir.
Birinci
Cihan Harbi sırasında Berlin ve Necid'e (Arabistan) gitti. Çanakkale
harbi, onun Berlin seyahati sırasında meydana gelmiş, şâir o günlerin
ıstırap ve heyecanını orada yaşamıştır. Şâir, bu iki seyâhatiyle ilgili
Berlin Hatıraları ve Necid Çöllerinden Medîne'ye adlı eserlerini
yazmıştır. Harbin son senesinde, çok sevdiği dostu İsmail Hakkı İzmirli
ile Lübnan'a gitti.
Cihan Harbi 1918'de imzâlanan Mondros
Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanını
parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmağa başlamışlardı.
Harpten son derece bitkin bir halde çıkan Türk milleti, vatanını
müdâfaa için silâha sarıldı. Âkif, vatan müdâfaasının ehemmiyetini
anlatmak için hutbelerle halkı, istiklâlini muhâfaza etmek için
savaşmaya çağırdı. Anadolu'da millî mücâdele rûhunun yayılması üzerine,
Anadolu'ya iltihâka karar verdi.
İstanbul'dan deniz yoluyla
İnebolu'ya çıktı. Oradan Ankara'ya hareket etti. Konya isyanı üzerine
Konya'ya gidip, ayaklanmanın bastırılmasında mühim rol oynadı. Sonra
tekrar Ankara'ya döndü. Ankara'dan Kastamonu'ya giderek Nasrullah
Câmiinde verdiği vaazlar neşredilerek memleketin her tarafına
dağıtıldı. Sonra Ankara'ya döndü.
1920 târihinde Burdur Mebusu
olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü
İstiklâl Marşı'nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.
Zaferden
sonra İstanbul'a geldi. Abbâs Halîm Paşanın dâveti üzerine 1923'te
Mısır'a gitti. O kışı Mısır'da geçirip, baharda döndü. Artık her yıl
kışı Mısır'da, yazı İstanbul'da geçiriyordu. Halîm Paşa geçimini
karşılamayı taahhüt etti. Ertesi yaz İstanbul'a dönünce Diyanet İşleri
Riyâseti tarafından Kur'ân-ı kerîmi tercüme etme vazifesi verildi. Âkif
yıllarca çalıştı. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizliğini anlayarak
vazgeçti.
1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe
dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur'ân-ı kerîm tercümesiyle de
meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının
ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti.
Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak
döndü.
Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı.
İstanbul'a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne
geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı
Mezarlığındadır.
Şahsiyeti: Mehmed Âkif'in Sırât-ı Müstakîm ve
onun devâmı olan Sebîl-ür-Reşâd mecmuasında çıkan yüz kadar muhtelif
makalesi, elli kadar tercümesi ve şiirleri vardır. Fakat Âkif günümüzün
hatta Türk târihinin en önde gelen destan şâirlerinden biridir.
Şiirleri edebiyat târihimizde büyük önem taşır.
Şiirlerinde
bâzan düşünce, bâzan duygu ön plandadır. Aruzu en güzel şekilde
kullanan şâirlerdendir. Şiirlerinde bir taraftan hürriyet, doğruluk,
samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kıymetleri
telkin ederken, diğer taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan
riyakârlık, münâfıklık, korkaklık, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi
fenalıklara şiddetle hücûm eder.
Mehmed Âkif yaşadığı devri
bütün genişlik ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışmış bir
Türk şâiridir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milletinin içinde
bulunduğu acıları, sevinçleri, ümidleri ve hayal kırıklıklarını manzum
bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havası içinde anlatmaya
çalışmıştır. Eserlerindeki kişiler de aydın, cahil, yobaz, züppe,
şehirli, dinli, dinsiz, sarhoş, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin
hemen her kesiminden insanlardır. Çevre olarak da saray, konak, câmi,
sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savaş yeri, mahalleler, köhne
evlerin odaları, oteller vs. şeklinde yaşadığı devrin bütün
husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmiştir. Çalışma tarzı olarak,
önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklında tutarak ve sonra şiir
taslakları kurup, onun üzerinde çalışmayı prensib edinmiştir. Müşâhade
ve kompozisyona büyük önem vermiştir. Şiirinde kapalılık yok gibidir.
Her şeyi açık açık yazmaya çalışmış, mübhem duygulardan, yüce ve fizik
ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmuştur. Kişilerini ve
çevreyi resimvâri ve heykelvâri tasvirlerle anlatmıştır. Mehmed Âkif,
muhtevâ yönünden edebî ekollerden realist, biçim verdiği değer
bakımından parnasçı ve bâzı şiirlerinde de naturalist bir hava
içindedir. Şiirlerinde şahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir.
Toplumun dertlerini konu edinmiş, onlar adına gülmeye ve ağlamaya
çalışmıştır. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.
Âkif,
ahlâksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanları
sevmemiştir. Şiirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri
bol bol yer alır.
Şiirleri manzum hikâyeler, hitâbet şiirleri,
lirik şiirler ve taşlama şiirleri şeklinde sınıflandırılabilir.
Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet şiirleri didaktik
muhtevalı, lirik şiirleri vatanî, millî ve dînî coşkunluklarla dolu,
taşlama şiirleri de şakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur.
Mehmed
Âkif şiirlerini çoğunlukla kuralsız nazım şekliyle yazmıştır. Vezin
olarak yalnız aruzu kullanmış, ama heceye de karşı olmamıştır. Üslûbu,
şiirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve
yapmacığa kaçmadan yaşayan halk ifâdeleriyle kurulmuş, çekici bir
anlatışı vardır. Halk dili ve üslûbunu hemen her şiirinde kullanmasına
rağmen, bu konuda en çok muvaffak olduğu eseri Âsım oldu. Bol fiil ve
sıfat kullandığı şiirlerinde aşırı sadelikten ve yapma dilden kaçınmış,
Servet-i Fününcuların ağır ve cansız lisanından da uzak durmuştur.
Şiirlerinde
tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatım yollarını başarıyla
kullanmıştır. Bilhassa muhâvere (karşılıklı konuşma) anlatım yolu onun
şiirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmuştur. İç âhenk, daha çok
lirik şiirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçınmıştır.
Memleketin
sosyal meseleleri, şâhit olduğu elem verici olaylar ve çilekeş Anadolu
insanlarının hâlini sık sık şiirlerine konu edinerek ele almış, duygu
ve düşüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmiş, çâre için çeşitli
teklifler öne sürmüştür. Osmanlı Devletinin Tanzimâtın îlânıyla
başlayan, meşrutiyet îlânlarıyla devam eden ve İttihat ve Terakki
Partisinin iktidârı zamanında son hadde vardırılan yıkılışa götürücü
hareketlerle kısa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki
Müslümanların ilim ve teknikte Avrupa'dan geri kalmış olması ve başsız
kalarak herbirinin ayrı ayrı yollar tutup parçalanmaları karşısında,
feryâd edici şiirleri vardır.
Mehmed Âkif milletini ve dînini
seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının
heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı
meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da
"Millî Şâir" ismini almıştır.
ESERLERİ
ŞİİR:
Safahat genel adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur:
1.Kitap: Safahat (1911)
2.Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)
3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913)
4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)
5. Kitap: Hatıralar (1917)
6. Kitap: Asım (1924)
7. Kitap: Gölgeler (1933).
DÜŞÜNCE-ARAŞTIRMA:
Kastamonu
Nasrullah Kürsüsü'nde (Millî Mücadele sırasında Nasrullah Camiindeki
hitabesi, Elcezire kumandanı Nihat Paşa tarafından Diyarbekir
Matbaası'nda bastırıldı, 1921),
Kur'an'dan Ayet ve Hadisler
(Sebilürreşad'da çıkan yazılarından seçmeler. (Haz., Ö. Rıza Doğrul,
1944). ÇEVİRİ: Müslüman Kadın (Ferid Vecdi'den, 1909),
Honoto'nun İslâmiyete Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh'un Müdafaası (1915),
İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler (Abdülaziz Çaviş'den, 1934),
Anglikan
Kilisesine Cevap (Abdülaziz Çaviş'den, 1924, bir bölümü Hazret-i Ali
Diyor ki, 1959 ve Hazret-i Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi, 1963,
adlarıyla yayımlandı),
İslâmlaşmak (Said Halim Paşa'dan 1919), İslâmda Teşkilat-ı Siyasiye (Said Halim Paşa'dan Sebilürreşad'da tefrika, 1922),
Kur'an
Tercümesi (Bu eser henüz bulunamadı. Bir rivayete göre döneminin
hükümeti Kur'an yerine ibadette zorunlu tutar düşüncesiyle bu tercümeyi
yapmaktan vaz geçti. Diğer bir rivayete göre ölürse yakılmak kaydı ile
Camiü'l-Ezher alimlerinden Yozgatlı İhsan Efendi'ye bıraktı).
İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi ser haddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
ASIM'IN NESLİ
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne haysızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle "bu bir Avrupa'lı"
Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
Ostralya'yla beraber bakıyorsun Kanada!
Cehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kime bilmem ne bela...
Hani, ta'una zuldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat, yüzsz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez suni beşer;
Bu göğüslerse, Hüda'nın ebedi serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Asım'in nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çignetmiyecek.
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
SAFAHAT ( ASIM ADLI ŞİİRİNDEN )
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
O, rukü olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
BÜLBÜL
Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştırm.
Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştır;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hali insaniyetin timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadeden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhik nağmeler, Yarab, ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!
-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense çiğnenmez senin yurdun!
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!
Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir âhara dünyada.
Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
Asırler var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.
Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hanümanın şen, için şen, kainatın şen!
Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-u serbazın,
Ufuklar, bu'd-u mutlaklar bütün mahkum-ı pervazın.
Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir ahara dünyada.
Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır amtem senin hakkın değil, matem benim hakkım:
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.
SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDEN
Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... HÜrriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;
Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
-Şak! Şak! Şak!
Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.
Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.
"Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!
İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.
Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.
Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,
Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.
Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.
Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.
İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it
Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.
Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya...
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.
Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını...
Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.
...
Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yokmu Sabahı?
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta?
Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'al-i vahdet,
Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne husrandır, İlâhi, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası muhkûm?
Lâ yüs'ele binlerce sual olmasa du kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
4 Cemaziyelevvel 1331
28 Mart 1329
(1913)
.
Mehmet Akif Ersoy
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir aşkım istiklale,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
Mehmet Akif Ersoy
|