Elma Düştü Kazan Yuvarlandı
Açıklama:
Hikayelerimle ilgili olarak;
1.Neden ve niçinini yazarak eleştirilerinizi,
2.Önerilerinizi,
3.Duygu ve düşüncelerinizi,
ihsankurt@tnn.net veya www.ihsankurt.net adresindeki "Ziyaretçi Defteri"ne yazarsanız büyük katkılar sağlamış olacaksınız.Teşekkürler. İhsan Kurt
***
Elma Düştü Kazan Yuvarlandı
Murat, eve düşünceli gelmişti. Çantasını her zamanki gibi çalışma masasının üzerine koyup, bir kenara oturdu. Oysa okuldan her dönüşünde eve neşeli bir şekilde girer, evde kiminle karşılaşırsa hal hatır sorar, sonra annesinin kendisi için ne yemekler hazırladığını öğrenirdi.. Fakat bu sefer sessiz, sakin bir kenara oturmayı tercih etmişti. Murat’ın bu durumu önce dedesinin dikkatini çekmişti.
“Hayrola Murat! Hiç selam sabah yok mu? Seni gören de Karadeniz de gemilerin batmış sanır” dedi.
Murat, “Kusura bakmayın dede, nasılsınız? Ben okuldayken neler yaptınız bakalım?”dedi.
Annesine döndü, ona da benzer cümleler söyledi. Murat’ın bu durumu, sözlerinde hissedilen durgunluk annesinin de dikkatini çekmişti.
“Murat, oğlum bir sıkıntın mı var? Sesin hiç de neşeli değil. Canını sıkan bir şey varsa, bizimle paylaşmak ister misin?” dedi.
Murat, “Yok. Fazla önemli bir şey değil ama canım da sıkıldı” dedi.
Dede, “Murat’ım” dedi. O, Murat’a hep “Murat’ım” diye hitap eder, bundan da vefakârlığını hatırlatan ayrı bir haz duyardı. Çünkü “Murat” ismi askerde cephede şehit olan en samimi arkadaşının adıydı.
“Murat’ım. Bizler yardımcı olabilir miyiz? Söyle bakalım”.
Murat:
“Bugün okulda ders işlerken bir durum söz konusu oldu. Öğretmen ‘yer çekimi kanununu’ anlatıyordu. Bu kanunu bulan Newton’un da bir hikâyesini anlattı. Güya Newton, bir elma ağacının altında otururken kafasına bir elma düşmüş. O da, yer çekimini düşünerek “buldum! Buldum!” diye sevinmiş.”
Dede, “Eee bunda ne var? Herhalde buna canın sıkılmadı?” dedi.
Murat “Hayır” dedi. “Bu hikâyeden sonra ben öğretmene bir soru sordum. Keşke sormaz olaydım.. ‘Öğretmenim’dedim. Bu ve benzeri hikâyeler bazı derslerimizde de anlatılıyor. Fakat hemen hemen çoğunluğu yabancı bilim adamlarına ait. Siz öğretmenlerimizden duyduğumuza göre bilim insanlığın ortak ürünü diyorsunuz. O halde bizden, yani Türk, Müslüman olan bilim adamlarından benzer hikâyeler neden anlatılmıyor? Ya da bizlerin bilime pek katkıları olmadığından dolayı da böyle hikâyeleri yok mu?’ dedim.”
Dede, gözlerinin içi parlayarak, “çok iyi bir soru sormuşsun” dedi.
Murat, “öğretmenimizde aynen böyle dedi. ‘Murat çok iyi bir soru. Zaten bu durum benim de zihnimi meşgul ediyordu. O halde bu konuyu sana ödev olarak veriyorum. Çünkü böyle bir soruyu soran ancak bu konuyla ilgili bir araştırma yapabilir. Mümkün olduğu kadar en iyi bir şekilde bu konuyu araştır. İlk etapta bulabildiklerini en kısa zamanda sınıfa getir, arkadaşlarınla paylaş’ dedi. Şimdi ben ne yapacağım? Bu konuda nerelere, daha doğrusu hangi kaynaklara başvuracağım konusunda da bilgi sahibi değilim. Onun için canım sıkılıyor. Ne yapacağımı da bilemiyorum. Kendi kendime de bu soruyu niye öğretmene sordum diye de kızıyorum” dedi.
Murat’ın dedesi biraz rahatlamıştı.
“Düşündüğün şeye bak Murat’ım” dedi. “ Başlangıç olması açısından ben sana bazı kaynakların isimlerini verebilirim. Hatta bu kaynakların birinden okuduğum bir hikâyeyi de sana anlatırım. Sen de bunu en yakın zamanda sınıfta öğretmenin ve arkadaşlarınla paylaşırsın. Daha sonraki zamanlarda da araştırmalarını genişleterek hikâye dağarcığını zenginleştirirsin” dedi.
Murat heyecanlanmıştı.
“Dede, yani şimdi, hemen bana bir hikâye anlatacak mısın?” dedi.
“Tabii neden olmasın. Şimdilik ben sana bir tane anlatayım. Sen daha sonra adını vereceğim kitaplardan, senin ulaşacağın başka kaynaklardan araştırmalarını yaparsın”.
Murat, canı tez biriydi. Hele bugünün işini yarına bırakmak gibi kötü bir huy edinmemişti. Hemen dedesini çalışma odasına davet etti. Çünkü anlatılan hikâyeyi kayıt etmek ve daha sonra da yazmak istiyordu. Annesinin hazırladığı yemeği unutmuştu. Henüz fazla acıkmadığını söyleyerek dedesi ile birlikte odasına geçtiler. O, teybin düğmesine bastığında dedesi anlatmaya başladı:
Önce bir hikâyesini anlatacağım bilim adamımızın adını aldığı Horasan’a bağlı Tus şehrinden bahsedeyim istersen. Tus, on üçüncü yüzyılda Herirot Nehri’nin kolları üzerine kurulmuş bir şehir. Günümüzde Türkmenistan sınırı yakınlarında kalan şehir, Meşhed şehrine çok yakın ve kuzeybatısında, Tahran’dan yaklaşık yüz kilometre uzaklıkta güzel bir yerdi. Zamanında Bağdat ile Türkistan-Çin arasındaki posta yolu üzerinde kurulmuş, daha çok türbeleriyle tanınmış bir şehirdi. Elbette bunların dışında bu şehirde büyük mimari eserler, hanlar, mabetler ve medreseler de bulunuyordu. Hikâyesini anlatacağım Tusi’ye babası şu cümleyi sıkça tekrarlardı:
“Oğlum, şunu hiçbir zaman unutma! Tus, yani doğmuş olduğun bu şehir Firdevsî, Gazalî, Ebu Cafer gibi büyük düşünce ve bilim adamı yetiştirmiştir. Benim baban olarak Allah’tan isteğim, arzum senin de onlar gibi biri olman ve adının bu âlimler arasında yer almasıdır. Hep bunun için dua ediyorum.”
İşte babasının bu telkinleri ve düşünceleri ile büyüyen Nasireddin Tusi kendisini çeşitli bilim dallarını kavrayacak ve bu konularda eserler verecek şekilde yetiştirmiştir. Felsefe, Matematik, Astronomi alanlarındaki geniş bilgisinden dolayı kendisine “insanlığın hocası” diye isim bile takılmıştır. Neyse asıl hikâyemize gelelim.
Tarihte de okuduğunuz gibi Cengiz Han’ın torunu Hülagu Han zamanında Alamut Kalesi kuşatılır. O zamanlarda Tusi de bazı bilginlerle burada yaşamaktadır.
Tusi, diğer bilginlerle birlikte kendisini Hülagu’ya tanıttığında onun dikkatini çeker. Aldığı teklif üzerine onun yanında çalışmalarını yürütmeye başlar.
Çok sağlam kişiliği ve bilgisiyle Hülagu’ya Baş vezir ve Maliye Bakanlığı da yapmış olan Nasireddin Tusi (1201–1274), yaptığı astronomi araştırmalarının devam etmesi için bir rasathaneye ihtiyacı vardır. Ancak Hükümdarın devlet işlerinin yoğunluğu sebebiyle bir türlü fırsat bulamaz. Fakat sonunda bu fırsatı yakalar ve kaçırmak istemez. Uygun bulunan bir zamanda bu ihtiyacını, bir rasathane yapılması gerektiğini Hülagu’ya söyler.
Hükümdar önce durumu pekiyi karşılamaz. Bazı güvensizliğinin yanısıra, masraflar da Hükümdarı kaygılandırır. Bu düşüncelerini Nasireddin Tusi’ye açıklar:
—Astronomi ilminin sağlayacağı faydaların hayli masraf gerektiren bir kuruluşa, rasathaneye değip değmeyeceğini, sorar. Bu konuda kaygılarım var, der.
Nasireddin Tusî;
—Size göre kaygılarınızda haklısınız efendim. Fakat rasathanenin gerekliliği ve astronomi ilminin faydasını bir örnekle gözlerinizin önüne sereceğim, dedikten sonra Hükümdarın huzurundan ayrılır. Hemen planını uygulamaya girişir:
Hülagu’dan izin aldıktan sonra, kimsenin dikkatini çekmeden sarayın damına bir kazan yerleştirir. Yardımcılarına;
—Özellikle akşamlayın makam sahiplerinin İlhan’ın etrafında toplandıkları bir sırada, gizlice kazanı aşağı yuvarlayacaksınız, emrini verir.
Toplantı başladığında aniden beklenmedik bir gürültü kopar. Aşağı yuvarlanan kazanın çok korkunç bir gürültü çıkarması karşısında toplantıda bulunanlar, bir anlık da olsa ölüm korkusu geçirirler.
Gürültü kesildiğinde Nasireddin Tusi söz alır. Bu durumu Hülagu’ya şöyle açıklar;
—Görüyorsunuz efendim. Bu durum eşyanın özelliğinden başka bir şey değildir. Meydana gelen şeyleri tamamen anlamak, bunun için bir olayı sakin bir bakışla inceleyebilmek, bilinmeyen şeylerde duyulan korkulardan sıyrılmak, işte astronominin bize sağlayacağı faydalardan biri budur.
Maliye Bakanı Nasireddin Tusi’nin bu açıklaması karşısında, İlhan tamamen ikna olur. Rasathanenin yapılmasının gerekliliğine inanır. Hatta rasathanenin yapımı için gerekli ödenek ayrıldığı gibi Nasirettin Tusi’ye de para armağanında bulunulur. Böylece Meraga Rasathanesi yapılmış olur.
Daha sonra Astronomi âlimi Nasireddin Tusi’nin, Hülagu’yu ikna ederek yaptırdığı Meraga Rasathanesi’ne, Tusi’nin oğlunun şef bulunduğu sırada bir ziyaretçi gelir. Bu ziyaretçi birkaç sözden sonra ne için geldiğini ve amacının ne olduğunu açıklar:
—Ben de astronomi ile uğraşırım. Astronomi ilminden de çok iyi anlarım. Eğer mümkünse rasathaneyi gezmek istiyorum, der.
Nasireddin’in oğlu, ziyaretçinin bu isteğini kırmaz, seve seve kabul eder:
—Tabii neden olmasın. Buyurun birlikte gezelim, der.
Ziyaretçi rasathaneyi gezdikçe ve bazı astronomi aletlerini gördükçe şaşkınlığını gizleyemez. Ziyaretçi burada gördüğü aletlerin yanında, biri zeminin altına tutturulan Meridyen’e, ikincisi Ekvator’a, üçüncüsü Ekliptik’e( Dünyanın yıllık hareket düzlemi), dördüncüsü arz dairesine, beşincisi Ekimoks (gece gündüz eşitliği) daireye ait olmak üzere beş bakır daireden oluşmuş bir Usturlab görüp, hayretler içinde bunları inceler. Ayrıca bu aletler arasında yıldızların yer ve açıklığını tespit eden bir azimut (açıklık) dairesini gördüğünü söyler.
Ziyaretçi rasathaneden ayrılırken hayretini gizleyemez. Düşüncelerini açıklamadan da duramaz:
—Astronomi aletlerinde bu kadar ileri gitmiş olduklarını kimse görmeden inanamaz, der.
Dede “Murat’ım, yeter mi bu kadar? “ dediğinde, Murat gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde kendine gelir.
“Dede, ne güzel anlattın. Ben de kendimi kaptırmış, bir film seyreder gibi anlattığın yerlerde o bilginlerle yaşıyor hissine kapıldım. Bazı astronomi kavramlarını bilmene de şaşırdım doğrusu..”
“Murat’ım bir zamanlar astronomi öğretmenliği yaptığımı unuttun herhalde” dedi ve ardından ekledi “dayanak noktalarını bilmeyen, bunlara sahip olmayanlar hiçbir zaman sıçramayı yani ilerlemeyi de başaramayacaklardır”.


