HİKAYELERİM- www.ihsankurt.net

Elma Düştü Kazan Yuvarlandı

Posted on 16/3/2006 at 07:44

Açıklama:

Hikayelerimle ilgili olarak;

1.Neden ve niçinini yazarak eleştirilerinizi,

2.Önerilerinizi,

3.Duygu ve düşüncelerinizi,

ihsankurt@tnn.net     veya  www.ihsankurt.net adresindeki "Ziyaretçi Defteri"ne yazarsanız büyük katkılar sağlamış olacaksınız.Teşekkürler. İhsan Kurt

***

 

Elma Düştü Kazan Yuvarlandı

 

Murat, eve düşünceli gelmişti. Çantasını her zamanki gibi çalışma masasının üzerine koyup, bir kenara oturdu. Oysa okuldan her dönüşünde eve neşeli bir şekilde girer, evde kiminle karşılaşırsa hal hatır sorar, sonra annesinin kendisi için ne yemekler hazırladığını öğrenirdi.. Fakat bu sefer sessiz, sakin bir kenara oturmayı tercih etmişti. Murat’ın bu durumu önce dedesinin dikkatini çekmişti.

 

“Hayrola Murat! Hiç selam sabah yok mu? Seni gören de Karadeniz de gemilerin batmış sanır” dedi.

 

Murat, “Kusura bakmayın dede, nasılsınız? Ben okuldayken neler yaptınız bakalım?”dedi.

 

Annesine döndü, ona da benzer cümleler söyledi. Murat’ın bu durumu, sözlerinde hissedilen durgunluk annesinin de dikkatini çekmişti.

 

“Murat, oğlum bir sıkıntın mı var? Sesin hiç de neşeli değil. Canını sıkan bir şey varsa, bizimle paylaşmak ister misin?” dedi.

 

Murat, “Yok. Fazla önemli bir şey değil ama canım da sıkıldı” dedi.

 

Dede, “Murat’ım” dedi. O, Murat’a hep “Murat’ım” diye hitap eder, bundan da vefakârlığını hatırlatan ayrı bir haz duyardı. Çünkü “Murat” ismi askerde cephede şehit olan en samimi arkadaşının adıydı.

 

“Murat’ım. Bizler yardımcı olabilir miyiz? Söyle bakalım”.

 

Murat:

 

“Bugün okulda ders işlerken bir durum söz konusu oldu. Öğretmen ‘yer çekimi kanununu’ anlatıyordu. Bu kanunu bulan Newton’un da bir hikâyesini anlattı. Güya Newton, bir elma ağacının altında otururken kafasına bir elma düşmüş. O da, yer çekimini düşünerek  “buldum! Buldum!” diye sevinmiş.”

 

Dede, “Eee bunda ne var? Herhalde buna canın sıkılmadı?” dedi.

 

Murat “Hayır” dedi. “Bu hikâyeden sonra ben öğretmene bir soru sordum. Keşke sormaz olaydım.. ‘Öğretmenim’dedim. Bu ve benzeri hikâyeler bazı derslerimizde de anlatılıyor. Fakat hemen hemen çoğunluğu yabancı bilim adamlarına ait. Siz öğretmenlerimizden duyduğumuza göre bilim insanlığın ortak ürünü diyorsunuz. O halde bizden, yani Türk, Müslüman olan bilim adamlarından benzer hikâyeler neden anlatılmıyor? Ya da bizlerin bilime pek katkıları olmadığından dolayı da böyle hikâyeleri yok mu?’ dedim.”

 

Dede, gözlerinin içi parlayarak, “çok iyi bir soru sormuşsun” dedi.

 

Murat, “öğretmenimizde aynen böyle dedi. ‘Murat çok iyi bir soru. Zaten bu durum benim de zihnimi meşgul ediyordu. O halde bu konuyu sana ödev olarak veriyorum. Çünkü böyle bir soruyu soran ancak bu konuyla ilgili bir araştırma yapabilir. Mümkün olduğu kadar en iyi bir şekilde bu konuyu araştır. İlk etapta bulabildiklerini en kısa zamanda sınıfa getir, arkadaşlarınla paylaş’ dedi. Şimdi ben ne yapacağım? Bu konuda nerelere, daha doğrusu hangi kaynaklara başvuracağım konusunda da bilgi sahibi değilim. Onun için canım sıkılıyor. Ne yapacağımı da bilemiyorum. Kendi kendime de bu soruyu niye öğretmene sordum diye de kızıyorum” dedi.

 

Murat’ın dedesi biraz rahatlamıştı.

 

“Düşündüğün şeye bak Murat’ım” dedi. “ Başlangıç olması açısından ben sana bazı kaynakların isimlerini verebilirim. Hatta bu kaynakların birinden okuduğum bir hikâyeyi de sana anlatırım. Sen de bunu en yakın zamanda sınıfta öğretmenin ve arkadaşlarınla paylaşırsın. Daha sonraki zamanlarda da araştırmalarını genişleterek hikâye dağarcığını zenginleştirirsin” dedi.

 

Murat heyecanlanmıştı.

 

“Dede, yani şimdi, hemen bana bir hikâye anlatacak mısın?” dedi.

 

“Tabii neden olmasın. Şimdilik ben sana bir tane anlatayım. Sen daha sonra adını vereceğim kitaplardan, senin ulaşacağın başka kaynaklardan araştırmalarını yaparsın”.

 

Murat, canı tez biriydi. Hele bugünün işini yarına bırakmak gibi kötü bir huy edinmemişti. Hemen dedesini çalışma odasına davet etti. Çünkü anlatılan hikâyeyi kayıt etmek ve daha sonra da yazmak istiyordu. Annesinin hazırladığı yemeği unutmuştu. Henüz fazla acıkmadığını söyleyerek dedesi ile birlikte odasına geçtiler. O, teybin düğmesine bastığında dedesi anlatmaya başladı:

 

Önce bir hikâyesini anlatacağım bilim adamımızın adını aldığı Horasan’a bağlı Tus şehrinden bahsedeyim istersen. Tus, on üçüncü yüzyılda Herirot Nehri’nin kolları üzerine kurulmuş bir şehir. Günümüzde Türkmenistan sınırı yakınlarında kalan şehir, Meşhed şehrine çok yakın ve kuzeybatısında, Tahran’dan yaklaşık yüz kilometre uzaklıkta güzel bir yerdi. Zamanında Bağdat ile Türkistan-Çin arasındaki posta yolu üzerinde kurulmuş, daha çok türbeleriyle tanınmış bir şehirdi. Elbette bunların dışında bu şehirde büyük mimari eserler, hanlar, mabetler ve medreseler de bulunuyordu. Hikâyesini anlatacağım Tusi’ye babası şu cümleyi sıkça tekrarlardı:

 

“Oğlum, şunu hiçbir zaman unutma! Tus, yani doğmuş olduğun bu şehir Firdevsî, Gazalî, Ebu Cafer gibi büyük düşünce ve bilim adamı yetiştirmiştir. Benim baban olarak Allah’tan isteğim, arzum senin de onlar gibi biri olman ve adının bu âlimler arasında yer almasıdır. Hep bunun için dua ediyorum.”

 

İşte babasının bu telkinleri ve düşünceleri ile büyüyen Nasireddin Tusi kendisini çeşitli bilim dallarını kavrayacak ve bu konularda eserler verecek şekilde yetiştirmiştir. Felsefe, Matematik, Astronomi alanlarındaki geniş bilgisinden dolayı kendisine “insanlığın hocası” diye isim bile takılmıştır. Neyse asıl hikâyemize gelelim.

 

Tarihte de okuduğunuz gibi Cengiz Han’ın torunu Hülagu Han zamanında Alamut Kalesi kuşatılır. O zamanlarda Tusi de bazı bilginlerle burada yaşamaktadır. Bilginler kendi aralarında tartışırken, eğer kale direnirse kendilerinin de askerlerle birlikte yok edileceğini düşünürler. O sırada Tusi; “Öyleyse, kale kuşatıldığı zaman, komutanı teslim olmaya razı etmemiz gerekir. Bu şekilde de kalede yaşayan bütün insanları kaçınılmaz bir ölümden kurtarmış oluruz” der. Kalede yaşayan bilginler, Hülagu’yu kale komutanıyla birlikte karşılarlar. Tusi, bilginlerin ve tüm insanların kurtarılması, kaledeki kitapların korunması için Hülagu’nun dostluğunu kazanmaya karar verir. Kale halkının sıcak karşılaması Hülagu’yu memnun eder. Hülagu Han da kimseye kötülük etmez, bilginleri serbest bırakır ve onlara güvence verir.

 

Tusi, diğer bilginlerle birlikte kendisini Hülagu’ya tanıttığında onun dikkatini çeker. Aldığı teklif üzerine onun yanında çalışmalarını yürütmeye başlar.

 

Çok sağlam kişiliği ve bilgisiyle Hülagu’ya Baş vezir ve Maliye Bakanlığı da yapmış olan Nasireddin Tusi (1201–1274), yaptığı astronomi araştırmalarının devam etmesi için bir rasathaneye ihtiyacı vardır. Ancak Hükümdarın devlet işlerinin yoğunluğu sebebiyle bir türlü fırsat bulamaz. Fakat sonunda bu fırsatı yakalar ve kaçırmak istemez. Uygun bulunan bir zamanda bu ihtiyacını, bir rasathane yapılması gerektiğini Hülagu’ya söyler.

 

Hükümdar önce durumu pekiyi karşılamaz. Bazı güvensizliğinin yanısıra, masraflar da Hükümdarı kaygılandırır. Bu düşüncelerini Nasireddin Tusi’ye açıklar:

 

—Astronomi ilminin sağlayacağı faydaların hayli masraf gerektiren bir kuruluşa, rasathaneye değip değmeyeceğini, sorar. Bu konuda kaygılarım var, der.

Nasireddin Tusî;

 

—Size göre kaygılarınızda haklısınız efendim. Fakat rasathanenin gerekliliği ve astronomi ilminin faydasını bir örnekle gözlerinizin önüne sereceğim, dedikten sonra Hükümdarın huzurundan ayrılır. Hemen planını uygulamaya girişir:

 

Hülagu’dan izin aldıktan sonra, kimsenin dikkatini çekmeden sarayın damına bir kazan yerleştirir. Yardımcılarına;

 

—Özellikle akşamlayın makam sahiplerinin İlhan’ın etrafında toplandıkları bir sırada, gizlice kazanı aşağı yuvarlayacaksınız, emrini verir.

Toplantı başladığında aniden beklenmedik bir gürültü kopar. Aşağı yuvarlanan kazanın çok korkunç bir gürültü çıkarması karşısında toplantıda bulunanlar, bir anlık da olsa ölüm korkusu geçirirler.

 

Gürültü kesildiğinde Nasireddin Tusi söz alır. Bu durumu Hülagu’ya şöyle açıklar;

 

—Görüyorsunuz efendim. Bu durum eşyanın özelliğinden başka bir şey değildir. Meydana gelen şeyleri tamamen anlamak, bunun için bir olayı sakin bir bakışla inceleyebilmek, bilinmeyen şeylerde duyulan korkulardan sıyrılmak, işte astronominin bize sağlayacağı faydalardan biri budur.

 

Maliye Bakanı Nasireddin Tusi’nin bu açıklaması karşısında, İlhan tamamen ikna olur. Rasathanenin yapılmasının gerekliliğine inanır. Hatta rasathanenin yapımı için gerekli ödenek ayrıldığı gibi Nasirettin Tusi’ye de para armağanında bulunulur. Böylece Meraga Rasathanesi yapılmış olur.

 

Daha sonra Astronomi âlimi Nasireddin Tusi’nin, Hülagu’yu ikna ederek yaptırdığı Meraga Rasathanesi’ne, Tusi’nin oğlunun şef bulunduğu sırada bir ziyaretçi gelir. Bu ziyaretçi birkaç sözden sonra ne için geldiğini ve amacının ne olduğunu açıklar:

 

—Ben de astronomi ile uğraşırım. Astronomi ilminden de çok iyi anlarım. Eğer mümkünse rasathaneyi gezmek istiyorum, der.

 

Nasireddin’in oğlu, ziyaretçinin bu isteğini kırmaz, seve seve kabul eder:

 

—Tabii neden olmasın. Buyurun birlikte gezelim, der.

 

Ziyaretçi rasathaneyi gezdikçe ve bazı astronomi aletlerini gördükçe şaşkınlığını gizleyemez. Ziyaretçi burada gördüğü aletlerin yanında, biri zeminin altına tutturulan Meridyen’e, ikincisi Ekvator’a, üçüncüsü Ekliptik’e( Dünyanın yıllık hareket düzlemi), dördüncüsü arz dairesine, beşincisi Ekimoks (gece gündüz eşitliği) daireye ait olmak üzere beş bakır daireden oluşmuş bir Usturlab görüp, hayretler içinde bunları inceler. Ayrıca bu aletler arasında yıldızların yer ve açıklığını tespit eden bir azimut (açıklık) dairesini gördüğünü söyler.

 

Ziyaretçi rasathaneden ayrılırken hayretini gizleyemez. Düşüncelerini açıklamadan da duramaz:

 

—Astronomi aletlerinde bu kadar ileri gitmiş olduklarını kimse görmeden inanamaz, der.

 

Dede “Murat’ım, yeter mi bu kadar? “ dediğinde, Murat gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde kendine gelir.

 

“Dede, ne güzel anlattın. Ben de kendimi kaptırmış, bir film seyreder gibi anlattığın yerlerde o bilginlerle yaşıyor hissine kapıldım. Bazı astronomi kavramlarını bilmene de şaşırdım doğrusu..”

 

“Murat’ım bir zamanlar astronomi öğretmenliği yaptığımı unuttun herhalde” dedi ve ardından ekledi “dayanak noktalarını bilmeyen, bunlara sahip olmayanlar hiçbir zaman sıçramayı yani ilerlemeyi de başaramayacaklardır”.

 

www.ihsankurt.net

EN GÜZEL OYUNCAKLAR

Posted on 15/3/2006 at 08:20

Açıklama:

Hikayelerimle ilgili olarak;

1.Neden ve niçinini yazarak eleştirilerinizi,

2.Önerilerinizi,

3.Duygu ve düşüncelerinizi,

ihsankurt@tnn.net     veya  www.ihsankurt.net  adresindeki "Ziyaretçi Defteri"ne yazarsanız büyük katkılar sağlamış olacaksınız.Teşekkürler. İhsan Kurt

***

 

En Güzel Oyuncaklar

 

Ayşe Hanım eşini erkenden işe uğurlamıştı. Hava çok güzel görünüyordu. Dışarıdaki hava sanki gülücükleri ile güneş saçıyordu. Balkon kapısından gelen temiz hava insana bir canlılık veriyordu. Bu durum Ayşe Hanım’da dışarıya çıkma isteğini uyandırdı. Hem de daha önce çocuklarına verdiği sözü yerine getirmek, onlara çok sevdikleri bir sürpriz yapmak istiyordu. Daha yeni uyanmış olan çocukları ellerini yüzlerini yıkıyorlardı. Çocuklarının sofraya gelmelerini söyledi. Kahvaltılarını birlikte yaptılar. Çocuklar neşe ile sütlerini içtiler. Sofradan kalkar kalkmaz da dişlerini fırçalamayı unutmadılar.

 

Kahvaltıdan sonra dolaptan oyuncaklarını çıkardılar ve oyun oynamaya başladılar.

 

Anneleri de bu arada hem  ütü yapıyor, hem de çocuklar oynarken sordukları sorulara cevap vermeye çalışıyordu. Küçük Emine, yere oturmuş oyuncak arabasına birşeyler doldurup boşaltıyordu. Sessizce kendi oyununa dalmıştı. Özellikle Ali daha çok sorular soruyordu. Artık oyuncaklarındaki parçaların ne olduğunu ve ne işe yaradıklarını da merak ediyordu.

 

Ali, oyuncakları arasında biraz oyalandıktan sonra, oyuncaklarından birinin bir parçasını göstererek:

 

-Anne bu nedir, ne işe yarar, bununla ne yapacağım, diye arka arkaya sorularını sıraladı.

 

Ayşe Hanım, çocukların oynadığı tarafa yönelerek:

 

-Göster bakayım, hangisi? Aa tamam o bir çengel. Ali bu çengele takılacak bir araç gösterebilir misin?

 

Ali:

 

-Iıı şey. Bu bozulmuş arabaları çeken daha büyük bir araba değil mi?

 

Ayşe Hanım:

 

-Nasıl yani? Sen hiç bozuk arabaları çeken araç gördün mü?

 

Ali:

 

-Evet, biliyorum biliyorum. Arkadaşım Mehmet var ya. İşte onlarda görmüştüm. Bu çengel bozuk arabalar için değil. Yukarıya kaldıran bir şeyi yok. Hani büyük şey.

 

Ayşe Hanım:

 

-O büyük şey nedir? Vinç mi demek istiyorsun? Hani şu otomobilleri kaldıran?

 

Ali, iki elini de iki yana ve yukarı doğru kaldırdı. Sanki kaybettiği bir şeyi bulmanın sevinciyle bağırarak:

 

-Evet, işte böyle yukarı kaldıran. Bu sadece arabaları çeker. Bir çengel.

 

Ayşe Hanım:

 

-Peki Ali, o neleri çekebilir?

 

Ali, oyuncaklar arasına bakındı. Bir şeyler arıyordu. Sonra kardeşi Emine’nin oynadığı TIR’ı göstererek, “şunu” dedi. Ardından da kardeşinin elinden oyuncağı çekmeğe başladı. Emine ise oyuncağını vermek istemiyor, Ali’ye karşı direniyordu. Anneleri bu durumu gördüğünde Ali’yi uyardı:

 

-Bak Ali! Ne yapıyorsun sen? Bu yaptığın hiç doğru değil. Emine onunla oynuyordu. Böyle elinden çekerek oyuncağı alman onun hoşuna gitmez.

 

Ali:

 

-Benim arabam. Ben oynamak istiyorum.

 

Ayşe Hanım, elindeki işini bir kenara bırakarak çocuklarının yanına geldi. Emine’ye bir başka oyuncak araba vererek, Ali’ye:

 

-Böyle yapmamalıydın. Kardeşine elindeki oyuncağı bir başka  oyuncakla değişmek isteyip istemediğini sorman gerekirdi. Hem başkasının senin oyuncağını almasını ister miydin?

 

Ali:

 

-İstemem. Hayır!

 

Ayşe Hanım:

 

-Kardeşin Emine de arabasını almandan hoşlanmadı, dedi.

 

Sonra etrafına bakındı. Çünkü Ayşe Hanım günlük ev işlerini tamamladığında birkaç alışveriş yapmak için çok yakınında bulunan markete gitmek istiyordu. İki çocuğu ile biraz gezdikten sonra onlara bazı şeyler de alacaktı.

 

Önce evde ne gibi ihtiyaçlarının olduğunu belirten bir liste çıkardı. Çocuklar için en güzel sürprizin neler olabileceğini düşündü. Komşusu Necla Öğretmen’in söylediklerini hatırladı. Sonra beş yaşındaki oğlu Ali ile ikibuçuk yaşındaki kızı Emine’yi hazırladı. Her ikisinin üzerine çok güzel, çok cici elbiselerini giymelerine yardımcı oldu. Özellikle Emine’nin papuçlarını ters giymesine güldü. Ali ise daha muzip bir şekilde gülüyordu. Çünkü bu durum onun çok hoşuna gidiyordu. Kardeşinin papuçlarını doğru giymesine yardımcı oldu. Bir ağabey tavrı ile Emine’ye açıklamalarda bulunmayı da unutmadı:

 

-Bak kardeşim! Şöyle, şööyle giyeceksin. Tamam mı Emine, dedi.

 

Onun minnacık ayaklarından tutarak, biraz zor da olsa ayakkabılarını giymesine yardımcı oldu. Sonunda uflaya puflaya bir işi başarmanın edasıyla birbirlerine baktılar. İkisi de birbirine gülümsüyordu.

 

Son aylarda çocuklar dışarı çıkma sözünü duyduklarında bu sahneyi tekrarlamaktan zevk alıyorlardı. Dört duvar arasına sıkışıp kalmaktan bunaldıkları oluyordu. Onlar için yeni bir elbise giymek yeni bir çevre demekti. Çocuklar gezmeyi çok sevdiklerinden bu duruma çok seviniyorlardı.

 

Ayşe Hanım, çocuklarının minnacık ellerinden tutarak evden dışarı çıktı. Bir süre kendi evlerinin bulunduğu taraftaki kaldırımdan yürüdüler. Yol boyunca belirli aralılarla sıralanmış ağaçların gölgelerinde biraz yavaşlıyorlardı. Sokakta yürüyen insanlara, geçen arabalara baktılar. Yeni birşeyler görmek, tanımadıkları insanlarla karşılaşmak çocukları heyecanlandırıyordu.

 

Bu yürüyüşte anne ve çocuklar arasındaki sessizlik kısa sürdü. Çocukların soruları tekrar başlamıştı. Ayşe Hanım, hem etrafı seyrediyor hem de çocuklarının sorularına cevaplar bulmaya çalışıyordu. Hattâ bugün sorulardan sıkılmak yerine, bunlardan zevk bile alıyordu.

 

Caddeye çıkan köşeye geldiklerinde, trafik lambalarında durdular. Ali:

 

-Anne, anne bak! Işıklar yandı. Bu ışık yanınca niye duruyoruz?

 

Ayşe Hanım:

 

-Ali, bak o kırmızı bir ışık. Kırmızı ışıkta bütün insanlar durur. O zaman yoldan arabalar geçer, dedi.

 

Ali, kaldırımda huysuzlanıyordu. Yerinde zıplayıp duruyordu. Annesine:

 

-Biz ne zaman karşıya geçeceğiz, biz ne zaman karşıya geçeceğiz, diye bağırmaya başladı.

 

Ali’nin sorusunun hemen ardından önce sarı ışık yanmıştı. Sonra yeşil ışık yanmış, arabalar durmuştu. İnsanlar karşı kaldırıma doğru yürümeye başlamışlardı. Ayşe Hanım:

 

-Ali bak! Karşıda sarı bir ışık yandı. Hemen ardından da yeşil bir ışık yandı. İşte bu yeşil ışık yandığında insanlar karşıya geçer, dedi.

 

Ayşe Hanım ellerinden tuttuğu çocuklarıyla birlikte yürüyerek karşıya geçti. Bazı vitrinlerin önünde durdular. O, bazı eşyaları incelerken, çocuklar vitrin camından yansıyan görüntülerine kendilerince işaretler yapıyorlardı. İki kardeş yeni bir şey keşfetmiş gibi bu durumdan hoşlandıkları belli idi.Hattâ anneleri yürümek istediğinde onlar biraz daha bu durumun tadını çıkarmak istiyorlardı. Ancak her yeni vitrin camı karşısında benzer davranışlarını yine gösteriyorlardı. Bu şekilde biraz vitrinlere bakıp, biraz yürüyerek marketin bulunduğu sokağa yöneldiler.

 

Sokağa girdiklerinde bir kamyonla karşılaştılar. Kamyon yaya yolunu tıkamıştı. İnsanlar buradan zorlukla geçmeye çalışıyorlardı. Ayşe Hanım, daha ne yapacağına, nasıl geçeceklerine karar vermemişti ki Ali sordu:

 

-Anne burada hep kırmızı ışık mı yanıyor?

 

Ayşe Hanım, çocuğunun ne demek istediğini önce anlamadı.

 

-Ne ışığı oğlum? Dedi.

 

Ali:

 

-Hani sen kırmızı ışıkta insanlar bekler demiştin ya.

 

Ayşe Hanım, bu sözler karşısında önce ne cevap vereceğine pek karar veremedi. Fakat yolun kapatılması karşısında duyduğu can sıkıntısı da birden kaybolmuştu. Kimsenin de görmesini istemediği bir tebessümle Ali’ye döndü:

 

-Bak oğlum, dedi. Burada trafik ışıkları yok. Benim söylediğim trafik ışıkları olan yerlerde geçerlidir.

 

Ali:

 

-Yani amcalar diğer yerlerde çocukların yollarını kapatırlar mı?

 

Ayşe Hanım’ın canı yeniden sıkılmaya başlamıştı. Hem Ali’ye de tam olarak ne cevap vereceğini bilemiyordu. O sırada Emine’yi kucağına almış, arabayla duvar arasında kalmış dar bir koridordan geçmeye çalışıyorlardı. Kendince bu durumu bahane edip duymamazlıktan geldi. Ali, duruma hiç aldırmadan birkaç defa sorularını takrarladı. Neyse ki bu daracık yoldan dışarı çıkmışlardı. Ayşe Hanım, bir “off” çekti. Çocukların ikisi de annelerine baktılar. Birşeyler olduklarının farkındaydılar. Fakat bunun ne olduğunu pek anlamadıkları yüzlerinden okunuyordu.

 

 

Sonunda marketin merdivenlerinden çıkarak içeriye girdiler. Ayşe Hanım, marketin çok fazla kalabalık olmamasına sevinmişti. Kucağından Emine’yi indirdi. Ağabeyi ile elele tutuşmasını istedi. Bunu söylerken Ali’nin de gözlerinin içine bakıyordu. Ne de olsa dışarıdaki basit bir durum canını sıkmıştı. San ki çok güzel başlayan gününün böyle devam etmesini istemeyen birileri vardı. Kafasındaki bu düşüncelerle bir alışveriş arabası aldı. Çantasından daha önce hazırlamış olduğu listeyi çıkardı. Marketin satış bölümlerinde dolaşmaya başladılar. Anne, listesine bakarak daha önce yazdıklarını raflardan alarak arabanın içine koyuyordu. Çocuklar için bu durum bir eğlence gibi geliyordu. Bazen çocuklarda rastgele bazı şeyleri arabaya koymak istiyorlar, fakat anneleri onları uyarıyordu.

 

Bir ara çocuklar oyuncak bölümüne yaklaştıklarını fark edince koşarak o tarafa yöneldiler. Ayşe Hanım, özellikle Ali’yi yavaş bir sesle uyarmak istedi. Ali’nin buna aldırmadığını görünce biraz sinirlenmişti. Marketin koridorlarında oyuncakla oynayan oğluna biraz yüksek bir sesle seslendi:

 

-Ali, o oyuncağı yerine koy bakalım!

 

Ali:

-Hayır! Bunu istiyorum, diyerek oyuncağa sıkıca sarıldı Mızmızlanmaya başladı.

 

Ayşe Hanım:

 

-Oyuncağı yerine koy bakalım, diyerek daha yüksek bir sesle bağırmağa başladı.

 

Ayşe Hanım’ın önceki halinden eser kalmamış, çok sinirlenmeye başlamıştı. Hattâ bu öfkesini bir türlü kontrol edemiyordu.

 

O anda Emine de alışveriş arabasına oturmuştu. Oturduğu yerden uzandığı cam kavanozu yere düşürdü. Ansızın ortaya çıkan gürültüyü duyan anne:

 

-Yeter be! Bir sen eksiktin, diye Emine’ye bağırdı. Hattâ saçlarına biraz okşar gibi vurdu.

 

Ayşe Hanım, Emine’nin diğer elindeki kutuyu kaptığı gibi  en yakın rafa koydu. Ali’nin belinden kavrayarak kucağına aldı ve arabayı yan yatacak kadar tehlikeli bir şekilde hızla koridordan aşağı sürmeye başladı. Emine ağlamaya başladı. Ali ise  ayaklarını sallayarak:

 

-Beni bırak, beni indir, diye karşı koymaya başladı.

 

Hesap ödemek için en yakın kuyruğa giren Ayşe Hanım’ın gözleri kimseyi görecek gibi değildi. Çok öfkelenmişti. Karşısında komşusu öğretmen Necla Hanım’ı görmese ne yapacağını şaşırmıştı.

 

Necla Hanım:

 

-Hayrola Ayşe Hanım, dedi. Bir durum mu var? Çok iyi görünmüyorsun.

 

Ayşe Hanım, önce ne diyeceğini bilemedi. Sakinleşmeye çalıştı. Sonra çocuklarını göstererek:

 

-Ne olsun, dedi. Bunlar bir türlü laf söz dinlemiyorlar ki. Her defasında anlattığım halde aynı şeyi yapıyorlar.

 

Hesap ödeme sırası hayli kalabalıktı. Ayşe Hanım, şöyle bir kuyruğa baktıktan sonra öğretmen Necla Hanım’a sokağın kapatılmasını, çocukların market içindeki durumlarını tek tek anlattı.

 

Necla Hanım:

 

-Anlaşılan senin canını sokağın kapatılması çok sıkmış. Anlattığına göre arkasından da çocuklara haksızlık yapmışsın. Ayşe Hanım, çocukların dünyası içinde oyuncak ve oyun çok önemli yer tutar. Oyuncaktan ve oyundan çocukları aniden koparmaya çalışmak onları çok sarsar. Hattâ sen de bilirsin canım. Bu konuda “Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz”,  “tay iken oynamayan at olamaz” ve “çocuk yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti” gibi atasözlerimiz de vardır. Bu sözler bile çocuğun gelişim görevleri içinde oyunun önemini anlatır.

 

Ayşe Hanım:

 

-Çok haklısın Neclacığım. Bilemiyorum ama, karşımda Ali’nin inadını görünce canım sıkıldı. Ardından da Emine’nin elinden kavonozu kırması bunun tuzu büberi oldu, dedi.

 

Sıra kendilerine gelmişti. Hesabı ödediler. Aldıklarını poşetlere koyup Necla Hanım’la birlikte dışarı çıktılar.

 

Ayşe Hanım, kaldırımdan evlerine doğru yürürken çocuklarının yüzlerine baktı. Onlar ürkek ve çekingen yürüyorlardı. Evden çıktıklarında gözlerinde okunan neşe yoktu. Yüreği “cız” etti. Ana yüreğinin bir yerlerinden ılık ılık birşeyler aktı. “Keşke ellerim kırılsaydı da onlara vurmasaydım. Dillerim tutulsaydı da bağırmasaydım” diye içinden geçirdi. Ama son pişmanlık fayda vermiyordu. Yaptıklarına kendisi de çok üzülmüştü.

 

Necla Hanım, Ayşe Hanım’ın çok üzüldüğünü farketmişti. Bu duruma daha fazla dayanamayarak  sessizliği bozdu:

 

-Söyle bakalım Ali. Benim öğrencim olacak mısın, dedi.

 

Ali:

 

-Okulda oyun var mı, diye karşılık verdi.

 

Necla Hanım:

 

-Evet. Yeni arkadaşlarınla oyunlar da oynayacaksın, dedi.

 

Ali:

 

-Peki öyleyse. Senin öğrencin olacağım, dedi.

 

O sırada şimdiye kadar hiçbir konuşmaya katılmayan Emine:

 

-Ben de! Ben de, diye seslendi.

 

Anne Ayşe Hanım, çocuklarının eski neşeli durumlarına dönmelerine çok sevinmişti. Her ikisini de kucaklayarak yanaklarından öptü. “Yavrularım, yavrularım benim!” dedi. Sonra kendi kendine mırıldandı “galiba öfkeyle kalkan zararla oturur” diye buna derler. “Öfkeyle kalkmadım ama öfkeyle hareket ettim galiba.” Düşünceleri içinde yürürken, yüksek sesle “eyvah ! “dedi.

 

Necla Hanım:

 

-N’oldu Ayşe? Bir şey mi oldu, dedi.

 

Ayşe Hanım:

 

-Evet yaa. Ben markete asıl ne için gelmiştim, onu hatırladım.

 

Necla Hanım:

 

-Neyi alacaktın?

 

Ayşe Hanım:

 

-Necla Hanım, çocuklara bakar mısın? Ben beş dakika sonra unuttuğumu alıp geleceğim, dedi. Çocuklara da, Necla Öğretmen’in yanından ayrılmamalarını tembihledi.

 

Gerçekten de beş dakika ancak geçmişti ki Ayşe Hanım elinde bir paketle geri döndü. Necla Hanım ve çocuklar meraklı gözlerle Ayşe Hanım2ın elindeki pakete bakıyorlardı. O, bu meraklı bakışların gerisindeki düşünceleri anlamıştı.

 

-Çocuklar bu elimdeki pakette ne olduğunu sormayın. Evde açacaksınız. Bu sizlere bir sürprizim, dedi. Necla Hanım’ın da kulağına eğilerek .“sizin daha önce söylediğiniz gibi onlara kitabı sevdirmek için ‘kitap oyuncaklar’ aldım “ dedi.

 

Evlerine yaklaştıklarında Necla Hanım her iki çocuğu da ayrı ayrı öptü. Onlara bakarak:

 

-Annenizi bir daha üzmeyin, sizde üzülmeyin, derken Ayşe Hanım’ın da gözlerinin içine bakıyordu. “En güzel oyuncakları seçmişsin, kutlarım” demeyi de ihmal etmedi.