İMANİ YAZILAR

EZELİ DÜŞMANLARIMIZ NEFİS VE ŞEYTAN

{ 04:49, 17/12/2006 } { 0 yorum } { Link }

EZELİ DÜŞMANLARIMIZ

 NEFİS VE ŞEYTAN


İnsanın iki büyük düşmanı vardır. Bunlardan biri daha ilk insan yaratılmadan evvel tüm insanlığa düşman olmuş bir varlık olan şeytan, diğeri de içinizde sürekli size kötülüğü emreden nefsiniz.

Davranışlarımızın Kaynağı Nedir?

"Davranışların kaynağının nefis mi yoksa Allah rızası ve vicdan mı?" olduğu sorusu hakkında bazı temel ölçüler konabilir. Öncelikle Allah bir ayette bize önemli bir ölçü vermektedir:

"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28)

Ayette, müminlere hangi davranışın Allah'ın rızasına uygun, hangi davranışın da nefis kaynaklı olduğu bildirilmektedir: "Sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte" olmak, Allah'ın rızasına uygun bir davranıştır. Buna karşılık, kalbi "Allah'ı zikretmekten gaflete düşmüş" ve "kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan" kimselere (yani cahiliye toplumunun herhangi bir üyesine) yönelmek, onların yaşam tarzına doğru kaymak, nefsani bir davranıştır, Allah'a karşı itaatsizliktir. Bu son derece önemli bir ölçüdür ve İslam ahlakını yaşamak bir kişinin en çok dikkat etmesi gereken konuların başında gelir. Örneğin bu samimiyetten yoksun olan ya da nefislerinin telkinlerinin etkisinde kalan kimseler, müminlerle beraber olmak için böyle bir çaba göstermezler. Nefisleri onlara birtakım bahaneler buldurur ve müminlerle beraber olmaktan, bu bahaneler aracılığıyla alıkoymaya çalışır. Böylece nefsinin yaptığı bir düşmanlık ile kişi müminlerden, dolayısıyla İslam ahlakından uzaklaşmış olur.

 

ŞEYTANIN İNSANLIĞA  

DÜŞMAN OLMASININ NEDENİ

 

Kuran'a göre şeytan, ilk insan olan Hz. Adem'den bu yana insan neslini Allah yolundan saptırmak için çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan varlıkların genel adıdır. Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise, Hz. Adem'in yaratılmasıyla birlikte Allah'a isyan eden İblis'tir.

Kuran'dan öğrendiğimize göre Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklerden ona secde etmelerini istemişti. Melekler Allah'ın emrini yerine getirirken, cinlerden olan İblis Hz. Adem'e secde etmedi. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık olduğunu öne sürdü. Bu itaatsizliği ve küstahlığı yüzünden Allah'ın huzurundan kovuldu.

Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce, bu duruma düşmesine neden olan insanları kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah da ona kıyamet gününe kadar süre tanıdı. Böylece İblis'in insana karşı verdiği mücadele başladı. Allah İblis'i ve ona uyanları cehenneme dolduracağına hükmetti. Allah, Kuran'da bu olayı şöyle haber vermiştir:

" Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?"
(İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
(Allah:) "Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."
O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi.
(Allah:) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi.
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."
(Araf Suresi, 11-18)

İblis böylece Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar sürecek olan mücadelesine başladı.

  • Düşmanlarınızdan Sakınmalısınız
  • Çünkü bu iki düşman sizin sonsuz cennete kavuşmanızı engellemek için herşeyi yapacaktır. Bunu engellemek için yapmanız gereken şey Allah'a gönülden teslim olup, O'nun rızasını kazanacak salih amellerde bulunmaktır.
    Doğduğunuz andan itibaren yanıbaşınızda duran ve siz ölene kadar peşinizi bırakmayacak iki düşmanınız olduğunu
    biliyor musunuz?

    "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler."
    (Enam Suresi, 116)

     

    ŞEYTANIN HİLELİ DÜZENİ

     

    Şeytan'ın varlığını unutan bir insan, onun telkinlerinin kendi kafasından geçen düşünceler olduğunu zannedebilir.

    İçinde sürekli isyanı ve kötülüğü fısıldayan sesin, Şeytan'a ait olduğunu kavrayamayabilir. Ancak Allah'ın salih kulları, bu sesin, Şeytan'a mı yoksa kendi vicdanlarına mı ait olduğunu kolaylıkla teşhis edebilecek bir akla ve anlayışa sahiptirler.

    Şeytan çoğu kişinin zannettiği gibi, hayali bir varlık değildir. Dünyada imtihanın bir gereği olarak var olan Şeytan'ın faaliyetlerine karşı dikkatin sürekli açık olması gerekir. Çünkü Şeytan Allah'a başkaldırarak kullarını saptıracağına yemin etmiştir.

    Tüm insanlara düşman olan bu varlık, size de sürekli kuruntu ve vesvese vermeye, sizi doğru yoldan saptırmaya çalışacaktır. Fakat burada önemli bir nokta vardır; Şeytan'ın en büyük amacı tüm insanları kendi yoluna uydurmaktır. Kovulmuş Şeytan, sizi cehenneme sokana kadar rahat etmeyecektir. O halde ona karşı her an uyanık olmamız, hiçbir çağrısına hiçbir an uymamanız gerektiğini unutmamamız gerekir.

  • Şeytan Müstakil Bir Güç Değildir
  • Ama bundan da daha önemli bir gerçek vardır: Şeytan Allah'tan müstakil bir güç değildir. Allah tarafından yaratılmıştır ve O'nun kontrolündedir. O da Allah'ın yarattığı bir kuldur ve ancak Allah'ın izniyle faaliyetini sürdürmektedir. Dünyadaki imtihan sırasında gerçekten iman edenle, etmeyenin ayrılması için görevlendirilmiştir. O ancak Allah'ın irade ve takdiri içinde faaliyet gösterebilir. Kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır.

    Unutulmamalıdır ki Şeytan, kendisi gibi sizin de Allah'a karşı küstah, saygısız, itaatsiz ve kibirli olmanızı ister. Kötü ahlak göstermenizi, Allah'ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamanızı ve Allah'a karşı birtakım zanlarda bulunmanızı emreder; O'nun gücünü ve büyüklüğünü gereği gibi takdir etmenizi engellemeye çalışır.

  • Ahireti Unutturmaya Çalışır
  •     Ahireti unutturmayı başardığı insanları yaşamları boyunca gelecek endişesi içinde yaşatmaya çalışır. Bu şekilde yaşayan insanlar herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğundan habersiz, Allah'ın kendileri hakkında bir iyilik dilediğinde kimsenin buna engel olamayacağından gafildirler. İçinde bulundukları gaflet onları Allah'a karşı her türlü suçu işlemeye iter.

    Üstelik Şeytan'ın en önemli taktiği tüm bunları yaparken insanlara sinsice yaklaşmasıdır. Allah Kuran'da Şeytan için "'Sinsice, kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar);" diye bildirmiştir. (Nas Suresi, 4-5) Evet ayette de açıkça bildirildiği gibi insanlara sinsice yaklaşan Şeytan onları boş ve amaçsız işlerle oyalarken, yaptıkları kötülükleri de kendilerine çekici ve süslü gösterir.

    Ve en önemlisi de kalpleri katılaşan, sapkın bir yolda olduğu halde iyi bir iş yaptığını zanneden bu insanlar Allah'ın ayetlerinden giderek uzaklaşırlar. Rablerini unutup Şeytan'ı dost edinirler ve onun peşine takılıp azgınlaşırlar.

    Şeytan tüm insanlık tarihi boyunca yaşayan herkese farklı yönlerden yaklaşmıştır. Örneğin, dinden uzak yaşayan kimsenin, daha da uzaklaşmasını sağlayacak yöntemler kullanarak, onu tamamen dünya hayatına yöneltir, Rabbine karşı hesap vereceği günü unutturur ve böylece ömür boyu dinden uzak tutar.

  • Şeytan'ın Müminlerle Mücadelesi
  • Bu arada müminlere karşı da faaliyetlerini sürdürmeye devam eder. Müminlerin ihlasla ibadet etmesini engellemek için doğru bilerek, samimiyetle yaptıkları her işe mutlaka engel olmaya çabalar. Tüm gücüyle kişinin dinin gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çalışır. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli kılıflara sokarak mümine uygulatmaya çabalar.

    Şeytan ayrıca insanlara uzun vadeli planlar yaptırtıp, bunlarla kafalarını meşgul etmeye çalışır. Günlük işlere daldırarak ve bahaneler uydurtarak hem düşüncelerine, hem de fiili olarak Allah'ı zikretmelerine engel olmaya çalışır.

    Allah'a teslim olmuş, sabah akşam O'nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbine yönelen müminler Şeytan'ın etkilerine karşı güçlüdürler. Bunu bilen Şeytan insana özellikle Allah'ı unutturmaya çalışır. Ve Allah'tan korkup sakınmayanlar üzerinde de kesin bir etkisi olur.

  • Şeytan'dan Gelen Vesvese
  • Şeytan'ın size her an sinsice vesvese vermeye çalışacağını da unutmayın. Şeytan zannedildiği gibi, zaman zaman ortaya çıkan bir varlık değildir. Onun sinsi mücadelesi siz nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın, yaşadığınız müddetçe devam eder.

    Şeytan'ın varlığını unutan bir insan, onun telkinlerinin kendi kafasından geçen düşünceler olduğunu zannedebilir. İçinde sürekli isyanı ve kötülüğü fısıldayan sesin, Şeytan'a ait olduğunu kavrayamayabilir. Ancak Allah'ın salih kulları, bu sesin, Şeytan'a mı yoksa kendi vicdanlarına mı ait olduğunu kolaylıkla teşhis edebilecek bir akla ve anlayışa sahiptirler.

    Şeytan'ın size asla aklınızdan çıkarmamanız gereken gerçekleri unutturmaya çalışacağını sakın unutmayın. Şeytan'ın insanlar üzerinde etkili olabilmek için kullandığı ve sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri başta da bahsettiğimiz 'unutturma'dır. Bu yüzden Şeytan insana, Allah'a karşı sorumlu olduğu her konuyu unutturmak için çabalar. Allah'ın her yanımızdan sarıp kuşattığını, kadere tabi olduğumuzu, öleceğimizi, Allah'a hesap vereceğimizi unutturarak yapacağımız hayırları engellemek ister.

    Sonuç olarak siz de; sizin için olabilecek her tür azabı, sıkıntıyı dahası sonsuz hayatınızı cehennemde geçirmenizi isteyen bir düşmanınızın olduğunu, sizi şu anda bu yazıyı okurken bile gözetlediğini unutmayın. Ve eğer samimi olarak iman ediyorsanız onun etkisinden sıyrılmak için Rabbinize sığınmanız gerektiğini de...

     

    NEFSİN İKİ  YÖNÜ

     

    Kuran'da insanın yapısı hakkında verilen bilgileri incelerken, "nefs" kavramına oldukça sık rastlarız. Nefs Arapça'da "insanın kendisi", anlamına gelir ve Türkçe'de tam bir karşılığı olmasa da "benlik" kelimesiyle bir derece tercüme edilebilir.

    Kuran'ın haber verdiğine göre, insanın "nefsi" iki taraflıdır: İçinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten sakınmayı emreden bir taraf bulunmaktadır. Şems Suresi'nde bu durum şöyle anlatılır:

    Nefse ve ona "bir düzen içinde biçim verene",

    Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).

    Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.

    Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

    Ayetlerde nefisle ilgili olarak verilen bilgiler son derece önemlidir: Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve ona "fücur" ilham etmiştir. Fücur Arapça'da, "doğruluk sınırlarının yırtılıp parçalanması" anlamına gelir. Dini terim olarak fücurun anlamı şöyle verilir: "Günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, zina, ahlaki çöküntü..."

    Şems Suresi'ndeki ayetten öğrendiğimize göre Allah, bu kötülüklerin yanısıra, insana nefsin fücurundan sakınmayı da ilham etmiştir. Hemen sonraki cümlelerde verilen bilgiler ise son derece önemlidir: Nefsini arındırıp-temizleyen, yani nefsinin fücurunu kabul edip,   Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır. Bu, ebedi ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak... Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır. Yıkım da Allah'ın laneti ve cehennem azabı demektir.

    Bu noktada çok önemli bir sonuca varıyoruz: Herkesin nefsinde mutlaka kötülük vardır. Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah'ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır.

    İşte müminlerle inkarcılar arasındaki en önemli farkların birisi bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsan, ancak İslam'ın verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder.

         Dinin ve onu tebliğ eden peygamberlerin en büyük özelliklerinden biri, insanların nefislerindeki kötülüğü ortaya çıkarması ve onu temizlemesidir. Bu nedenle Kuran'da, Bakara Suresi'nin 87. ayetinde inkarcı yahudilere seslenilirken "... size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?" denildiği bildirilmektedir.

    Ayette bildirildiği gibi, inkarcılar nefislerindeki kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle de nefislerine aykırı gelen şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri yalanlarlar. Bu durumdaki bir insan, Şems Suresi'ndeki ayetlerde bildirildiği gibi, nefsini örter ve onun fücuruna esir olur.

    Bu durumda, tüm inkarcıların nefslerindeki fücura teslim olmuş, yani gerçek bilinçten yoksun olduklarını söyleyebiliriz. Bu bir tür içgüdüsel yaşamdır; tüm tavırlar, tüm düşünceler nefsin fücurunun telkin ettiği içgüdülere göre düzenlenir. Kuran'da inkarcılar için kullanılan "hayvan" benzetmesinin hikmetlerinden biri de budur.

    Buna karşılık müminler Allah'ın farkındadırlar; O'ndan korkar ve O'nun hükümlerine karşı gelmekten sakınırlar. Bu nedenle de nefislerindeki fücura teslim olmaz, onu örtmez, açığa çıkarır ve Allah'ın ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar. Hz. Yusuf'un söylediği, "ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefs -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir"  sözü, müminlerin nasıl düşünmesi gerektiğini göstermektedir. (Yusuf Suresi, 53) Mümin, her ortamda nefsinin kendisini yanlış yola yöneltmek isteyeceğinin bilincinde ve uyanık olmalıdır.

    Buraya kadar, ağırlıklı olarak nefsin iki zıt yönünden "fücur" kısmını inceledik. Aynı ayetin devamından nefse fücurunun yanısıra bir de, bu fücurdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyetin ilham edildiğini öğrenmekteyiz. İnsanı Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi ve kötüyü ayırt etmesini sağlayan nefsin bu yönü, halk arasında "vicdan" olarak tanımlanır.

    İşte, nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran hevaya karşın, onu daima iyiliğe çağıran bu vicdan da vardır. Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya sahiptir. Vicdan, bir anlamda doğruya yönelten Allah'ın sesidir. İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'ın gösterdiği temel prensipleri tam olarak kavradığı takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir.

    İnsan, vicdanına uyduğu sürece, Allah'ın bazı sıfatlarını üstünde taşır. Allah sonsuz merhametlidir; O'na teslim olan bir mümin de merhametlidir. Allah sonsuz akıl sahibidir; O'na kulluk eden bir mümin de üstün bir akla sahip olur. İnsan Allah'a ne kadar yakınlaşır, O'na ne kadar teslim olursa, O'nun üstün ahlakını daha çok taşır ve "yaratılmışların en hayırlısı" olur. (Beyyine Suresi, 7)

    Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın ölçülerine göre belirlenmiş durumdadır. Ancak, Kuran'ın belirlediği vicdan ölçüleri, toplumda yerleşik olan "vicdan" ölçülerinden oldukça farklıdır. Toplumun vicdan anlayışı, yolda rastlanan bir fakire sadaka vermek ya da hayvanlara sevgi göstermek gibi son derece yüzeysel örneklerle sınırlıdır. Oysa müminin vicdanı, Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin yerine getirilmesini gerektirir. Hatta Kuran'ın genel hatlarıyla belirttiği pek çok konunun ayrıntıları vicdan sayesinde belirlenir ve uygulanır.

    Örneğin, Kuran müminlere ihtiyaçlarından arta kalanı infak etmelerini emreder. Fakat ihtiyacının ne kadar olduğunu herkes kendi vicdanı ile belirler. Vicdanı yeterince güçlü olmayan bir insan ise, dinin hükümlerini Allah'ın rızasına en uygun biçimde uygulayamaz.

    Mümin günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında seçim yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah'ın rızasına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür. Bu seçimi yaparken muhatap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın rızasına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak ikinci aşamada hevası da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır. Bunun için de genellikle insana mazeretler fısıldayacaktır. Kuran nefsin öne sürdüğü bu "mazeret"lere sık sık dikkat çekmektedir (bkz. Cavit Yalçın, Kuran'dan Cevaplar, 2.b. İstanbul: Vural Yayıncılık, Kasım 1996, s. 98-107).

    Mümin, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mazeret ve bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği doğruyu uygulamalıdır. Kuran'ın müminlerin vicdanına dair verdiği örnekler, insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir. Bir ayette, savaşa çıkamadıkları için üzülen müminlerden şöyle söz edilmektedir:

    Allah'a ve elçisine karşı "içten bağlı kalıp hayra çağıranlar" oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 91-92)

    Savaşa çıkmak görünüşte son derece tehlikelidir. Savaşmaya giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir. Ancak buna karşın Peygamberimiz döneminde müminler Allah yolunda savaşmak için büyük bir istek duymuşlar, savaşa çıkamadıkları için de üzülmüşlerdir. Bu, Kuran'ın kastettiği vicdanın çarpıcı bir örneğidir.

    Nefis mümini bir anda dinden döndüremez ama küçük tavizler koparmaya çalışır. Örneğin, mümini Allah yolunda yapması gereken bir işte tembelliğe sürüklemeye çalışır. Bir takım mazeretler öne sürerek onu gevşekliğe sürüklemeyi dener. Eğer nefsin küçük isteklerine taviz verilirse, insan üzerindeki etkisi gittikçe büyür ve sonuç, insanın imandan vazgeçmesi, yeniden nefsinin esiri olmasına kadar varabilir. Mümin, her ne durumda olursa olsun, nefsine değil, Allah'ın hükmüne göre hareket etmekle, nefsini ezmek, bencil tutkularını dizginlemekle yükümlüdür. Bir ayette şöyle bildirilmektedir:

    Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Teğabün Suresi, 16)

    Ayette, müminlere Allah'tan korkmaları, O'na itaat etmeleri, O'nun hükümlerini dinlemeleri ve infakta bulunmaları, yani mallarını Allah'ın rızasına uygun olarak harcamaları emredilmektedir. Çünkü bunlar, insanın "nefsinin bencil-tutkularından" korunmasına ve sonuçta felaha (büyük kurtuluş ve mutluluk) ulaşmasına neden olur. Aynı gerçek bir başka ayette de vurgulanır:

    Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa,

    Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir. (Naziat Suresi, 40-41)

    Nefsinin bencil tutkularından korunarak nefsini arındırıp-temizlemiş, dolayısıyla Allah'ın hoşnutluğu ve cennetine kavuşmuş olan kişinin nefsi ise Kuran'da mutmain olmuş, yani tatmin bulmuş nefis olarak tanımlanır:

    Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,

    Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön.

    Artık kullarımın arasına gir.

    Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)

    Nefsinin kötü isteklerine tabi olup da onu temizleyip arındırmamış ve bu şekilde ahirete gitmiş bir kimsenin de pişmanlıktan başka bir nasibi yoktur. Gelmiş geçmiş milyarlarca inkarcının kıyamet gününde yaşadıkları pişmanlık ve nefislerini kınamaları gerçekten çok dehşetli bir manzara oluşturur. Bu, kafirleri bekleyen öyle büyük ve kaçınılmaz bir gerçektir ki, Allah ayetlerde kıyamet gününün hemen ardından kendini kınayıp duran nefsin durumuna yemin etmektedir:

    Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.

    Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim. (Kıyamet Suresi, 1-2)

    http://www.harunyahya.org/

    BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR


    { Post a Comment }

    { Önceki Sayfa } { Page 5 of 6 } { Sonraki Sayfa }

    Hakkımda

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    Arkadaşlarım
    Fotoğraf Albümüm

    «  October 2008  »
    MonTueWedThuFriSatSun
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    2728293031 

    Linkler

    http://harunyahya.org
    http://www.populerbilgi.com/
    http://www.allahvar.com/
    http://imanhakikatleri.com/
    http://imaniyazilar.blogcu.com/
    http://yaratilisdelilleri.blogcu.com/

    Kategoriler


    Son Yazılar

    SAKIN UNUTMAYIN
    TEFEKKÜR ETMEK
    SABIR
    RÜYA DÜNYA AHİRET
    EZELİ DÜŞMANLARIMIZ NEFİS VE ŞEYTAN
    DÜNYAYA OLAN BAĞLILIK

    Arkadaşlarım dusunceyazilari

    batak oyna