Lailahe illallah,muhammed resulullah

Süveyda'nın Ölümü

01:31, 13/3/2008 .. 0 yorum .. Link
herkesler burada, bak işte tabutun
binmeye hazır mısın süveyda?
iki gün sürer varlığı yokluğunun,
sonra ben de unutur muyum süveyda?

gözlerinde bir keder, ağlıyor musun ne?
ne bu sesssizlik, hani feryatlar içimizde?
herkes bir yerlerde, bir şeylerin derdinde,
ölümüne ağlayan yok mu süveyda?

topraklar atılacak üstüne.
ve bir karanlık kuyunda.
aşkı haykıran ela gözüne,
kurtlar musallat mı süveyda?

herkesten çok düşündüm sensizliği,
güneşin batışı varlığına bir veda.
bir bilinmez, insanın ölüm dediği,
son mu başlangıç mı süveyda?

(iki yıl sonra)

bak bugün yine geldim.
unuttum sandın değil mi?
artık bu ben değilim evlendim.
ne olur kızmadım de süveyda.

(iki yıldan bir yıl sonra)

karım kızıyor bana buraya geleceğim diye
hakkı var unutmam lazım seni.
sözlerim bitti, artık gitsem iyi olur.
elveda,süveyda.


Allah’ın varlığına Kuran’ın bakışı

12:50, 17/11/2007 .. 1 yorum .. Link

Bu konuyu 7 madde üzerinde açıklamak lazım.

 

1. Büyük kudretin, ilim eseri olan insanın yaratılışı. Vücut yapısı, organlar ve fonksiyonları, metabolizma, hücreler (hem de kaç tane var bilinmeyen hücreler) bir rastlantıyla açıklanamaz. Hangi rastlantı bu kadar şeyi yerli yerine koyar?

(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı? İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik. Belli bir süreye kadar.  Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür! O gün (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! (Murselat 20-24)

Yorum;

Bu gezi, insan yavrusunun gelişme evrelerini izleyen uzun ve şaşırtıcı bir gezidir. Fakat bu sahnede sayılı birkaç fırça darbesi ile özetleniyor. Basit bir su damlacığı ana rahmindeki korunaklı bir yuvaya akıtılıyor ve belirli bir sürenin sonuna kadar orada kalıyor. Bu yaratılma eyleminin evrelerinde görülen bariz ve duyarlı plân ise her şeyi plânının kapsamına alan yüce hikmeti düşündürecek, kutsal ve güzel bir yapıcılığı kanıtlayan su değerlendirme cümlesinde dile getiriliyor.

"Biz o su damlacığının gelişmesini aşamalı bir plana bağladık. Biz ne güzel plân yaparız: '

Hiç bir şeyi kapsam-dışı bırakmayan bu plânı bildiğimiz o tehdit izliyor:

"O gün inkârcıların vay haline!"

Arkasından yeryüzünde bir geziye çıkarılıyoruz. Bu gezi sırasında yüce Allah'ın bu gezegende insanın yaşamasını düzenleyen planını, yeryüzünün bu hayatı mümkün kılacak şartlarla donatıldığı gerçeğini gözlüyoruz. İnsanın yaratılışı bir düzen içinde olmuştur. Ve göründüğü gibi kolay değil. Aşamalar var. Ve aşamalardan sonra var oluyor insan. Ki bu aşamalar hep aynıdır. İlk doğan insan da aynı şekilde doğdu son insan da öyle doğacak. Bu kadar düzen bir düzensizlik ya da boşluk tarafından var edilemez. Bir hükümdar olmadan bu işler olmaz.

Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onun canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir. (abese 19-22)

Yorum;(Seyyid Kutup)

Hiçbir değeri olmayan bu şeyden ve hiçbir ağırlığı bulunmayan, dayanağı olmayan bu asıldan yarattı. Fakat onun yaratıcısı ona biçim verdi. Güzelce her şeyini düzenledi. Sağlam bir yapı olarak onu takdir buyurdu. Kendi bağışından ona bir değer, bir kıymet kazandırdı. Böylece o eli ayağı düzgün bir yaratık oldu. Şerefli bir varlık konumuna geldi. Bu alçak aslından onu yüksek makama çıkardı. Yeryüzünü içindeki tüm varlıklarla onun emrine verdi.

"Sonra ona yolu kolaylaştırmıştır."

Hayat yolunun veya hidayet yolunun imkanlarını önüne serdi. Bünyesine yerleştirdiği özellikler ve yeteneklerle yaşamını kolaylaştırdı. Hem hayat sürecini hem de hidayet yolunu önüne yaydı. Yolculuk sona erene kadar. Her canlının ister istemez ve çaresiz olarak gelip dayanacağı, varacağı sona yetişene kadar.

"Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu."

Demek ki onun en sondaki durumu, en baştaki durumu gibidir. Dilediğinde onu hayata çıkaran ve dilediğinde hayatını sona erdirenin elindedir her şey. İşte bu kudret eli onun son sığınağını yeryüzünün bağrında hazırlamıştır. Bunun için bir ikram ve bir korumadır. Çünkü onun kendi halinde çürümesini ve kırılıp un ufak olmasını yasa haline getirmemiştir. Onun fıtratını ölüsünü saklamayı ve kabre koyma arzusunu yerleştirmiştir. İşte bu da yüce Allah'ın ona yönelik planı ve takdirinin bir parçası idi. İnsan Allah'ın dilediği zaman gelip çatıncaya kadar toprağın bağrında kalacaktır. Allah'ın emri gelince tekrar onu hayata döndürecek ve yapmak istediğini yapacaktır.

"Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltir."

Yüce Rabbinin adını, Yaratıp düzene koyan, Takdir edip yol gösteren,(Topraktan) yeşil otu çıkaran, Sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tespih (ve takdis) et.(ala 1-5)

"O, insanı bir kan pıhtısından yarattı". Evet, Allah insanı, bu donmuş ve rahime yapışan bir damlacık kandan yarattı. İşte bu son derece sade ve küçük kaynaktan yaratılmıştır insanoğlu. Bu bir damlacık kan pıhtısı da Yaratıcının gücünü göstermekle birlikte ondan da öte O'nun keremini, ihsanını gösterir. Çünkü onun lütfu ile bu kan pıhtısı öğretilebilen ve buna dayalı olarak da, öğrenen insan seviyesine yükselmiştir. "Oku Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti."Gerçekten insanın doğuşu ile vardığı son durum arasında son derece büyük bir aşamadır bu. Ama Allah'ın her şeye gücü yeter. İkramı çoktur. Zaten bu yüzden o baş döndürücü aşamayı gerçekleştirmiştir.

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.(alak 1-2)

Yorum;

Yani tekrar insan yaratılışına baksın. Ve düşünsün bu kadar karmaşık bir varlığın kendiliğinden var olması nasıl bir açıklamadır. Eğer kendisi var ediyorsa o zaman ölümünü de engelleyebilir. Peki, nice aciz? Hem kendisi var etseydi hep en güzel şekilde en yakışıklı şekilde var ederdi. Ama böyle olmuyor. Rastlantı ise insanın varoluşuyla alakalı bile değil. Hatta yanından dahi geçmemiştir.

 

Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tespih ve takdis ederim. (Yasin 36)

Kısa bir yorum;

Burada günlük olaylardan örnek veriliyor sonra deniyor ki bu kadar olay görüyorsunuz da çok güvendiğiniz aklınızı niye kullanmıyorsunuz? İnsanın doğması için kadın ver erkek gerekir, hayvanlarda da durum aynıdır. Hatta bitkilerde bile. Yani canlı cansız varlıkların devamı için eksi ve artı zıt iki kutup olmalı. Kainatta bu kadar düzenli bir sistem olması aklı başında herkesin kabul edeceği şeydir. Bu kadar düzeni bir araya getiren şeyin tesadüf olması nasıl akla uygun olur?

İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.(Yasin 77)

Yorum;

Bu ayet surata tokat gibidir; deniliyor ki siz bir su idiniz hatta su bile değildiniz. Siz bir düzen içinde büyüdünüz ve sudan ve topraktan farklı bir varlık oldunuz. Toprak ve suyun aklı yokken sizi nasıl var edebilir. Hem de siz onlardan üstünsünüz ve aklınız var. Siz konuşabiliyorsunuz. Şimdi meniden insan var olması bir rastlantı mıdır? Eğer buna doğa diyorsanız o akılsız bir varlıktır. Akılsız bir varlıktan akıllı bir varlık çıkmaz.

Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.(Furkan 54)

İşte bu ayetin fizilal’deki yorumu;

İşte bu sudan yaratılır cenin. Erkeği soyun taşıyıcısı, dişisi de akrabalığın sürdürücüsüdür. Çünkü dişilik insanlar arasında akrabalığın kurulmasını sağlayan bir unsurdur. Bu sudan meydana gelen insan hayatı, gökten inen sudan meydana gelen hayattan daha büyük ve daha ilginçtir. Çünkü erkeğin menisinin bir damlasında yer alan on binlerce sperma hücresinden bir tanesinin ana rahminde kadının yumurtacığı ile birleşmesi, bu komple ve birleşik bir yapıya sahip yaratığın, yani insanı, yani tartışmasız tüm canlı varlıkların en mükemmel olanını meydana getiriyor. Birbirine benzeyen sperma hücrelerinden ve yumurtacıklardan son derece şaşırtıcı bir yöntemle erkek ve dişiler meydana gelir. İnsanoğlu bunun sırrını kavramış değildir. İnsanoğlunun sahip olduğu bilgi bu olayı kontrol edebilme, nedenlerini bulup çıkarma gücünden yoksundur. Binlerce sperma hücresi arasında herhangi bir hücrede erkek ve dişi olmasını sağlayan belirgin özellikleri önceden belirlemek mümkün değildir. Buna rağmen belirlenen sürecin sonunda şu erkek oluyor, şu da kadın oluyor:

"Rabbi’nin gücü her şeye yeter".

İşte onun sonsuz gücünün bir yönü bu olağanüstü, bu hayret verici olayda kendini gösteriyor. Şayet insanoğlu kendisinin yaratıldığı bu suyu inceleyecek olursa şaşkınlıktan başı dönecektir. Bütün cinslerin kalıtımsal özelliklerini, anne-babanın ve onların ailelerinin özelliklerini taşıyan son derece ince, planlı ve ilginç bir damlacıkta olgun insanın tüm özelliklerinin gizli olduğunu görünce dehşete kapılacaktır. Bu hücreler taşıdıkları bu özellikleri erkek ve cenine taşırlar. Bunların her biri de kudret elinin kendisi için öngördüğü karakter ve hedef doğrultusunda hayat yolculuğuna devam eder. İşte bu küçük hücrelerde gizli bulunan kalıtımsal özelliklere ilişkin olarak "İnsan Yalnız Değildir" kitabında yer alan bazı açıklamalar:

"Erkek ya da dişi bütün hücreler kromozomlar ve genler. (kalıtım taşıyıcıları) içerir. Kromozom geni içeren küçük ve sönük bir çekirdektir. Genler kesin olarak herhangi bir canlının ya da insanın temel özelliklerini belirleyen başlıca etkenlerdir. Sitoplazma ise, kromozom ve genleri kapsayan hayret verici kimyasal birleşimlerdir. Kahtım taşıyıcıları olan genler, yeryüzünde yaşayan bütün insanların kişisel özelliklerinden, ruhsal durumlarından, renklerinden ve cinslerinden sorumlu olmalarına rağmen son derece ufaktırlar. Şayet hepsi bir araya getirilirse, bir yere konulsa hacmi bir yüzük taşının hacminden daha az olur.

"Bu son derece küçük ve ancak mikroskopla görülebilen genler, bütün insanların, hayvanların ve bitkilerin karakterlerinin, özelliklerinin mutlak anahtarlarıdır. İki milyar insanın kişisel özelliklerini kapsayan bir yüzük kaşı hiç kuşkusuz küçük hacimli bir yerdir. Bununla beraber bu saydıklarımız tartışma götürmez gerçeklerdir.

"Cenin nütfeden (protoplazmadan) cinsiyetinin ortaya çıkmasına doğru bir düzen içinde aşamalı olarak gelişimini tamamlarken tescil edilmiş bir tarihi anlatır. Bu tarih genlerdeki ve sitoplazmadaki atomların diziliş şekli ile korunur ve dile getirilir.

"Genlerin bütün canlıların yapısında yer alan soya çekim hücrelerindeki atomların en küçük mikroskobik dizilişinden ibaret olduklarını görmüştük. Bu şekliyle genler, yaratılış projesinin, geride kalanların ve bütün canlı varlıkların özelliklerinin korunduğu bir arşiv niteliğindedir. Genler en ince ayrıntısına kadar bütün bitkilerin köklerine, gövdelerine, yapraklarına, çiçeklerine ve meyvelerine egemendir. Başta insan olmak üzere bütün hayvanların şeklini, kabuklarını kıllarını ve kanatlarını belirler."

Yaratıcı ve planlayıcı ilahi gücün hayata bahşettiği akıl almaz olağanüstülüklerden bu kadarını sunmakla yetiniyoruz. "Rabbi'nin gücü her şeye yeter."

O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nütfe (sperm) değil miydi? Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti. (kıyamet 37-39)

Yorum;

Sade ve duru bir dille anlatılan bu somut gerçek insanın ilk yaratılış gerçeğidir. Okuyalım:"O, fışkıran meniden oluşmuş bir sperma değil miydi? Sonra embriyoya dönüştü, sonra Allah onu yaratıp biçimlendirdi. Sonra ondan erkek ve dişi çiftler türetti."Şu "insan" denen varlık nedir? Neden yaratıldı? Başta nasıl bir şeydi? Sonra nasıl oluştu? Dünyaya gözünü açıncaya kadar ki büyük yolculuğunu nasıl geçirdi? O ilk defa tamla su, fışkırtılan, ana rahmine atılan bir meni damlası değil miydi? Bu meni damlacığı, küçücük tek bir hücreden ana rahminde kendine özgü konumdaki bir embriyoya dönüşmedi mi? Rahmin çeperlerine asılarak yaşayan ve besinini sağlayan bir embriyo aşamasına geçmedi mi? Bu hareketi ona kim ilham etti? Ona bu gücü kim verdi? Onu bu yöne kim yöneltti? Daha sonra kim onu dengeli yapılı, uyumlu organlı, ilk başta yumurtalı bir tek hücreden ibaretken milyarlarca hücreden oluşmuş organizmalı aşamaya geçirdi? İnsan yavrusunun tek hücre aşamasından biçimlenmiş "cenin" aşamasına varıncaya kadar aldığı mesafe ve yolculuğunun cenin aşamasında geçirdiği değişmeler doğumundan ölümüne kadar yaşadığı olayların tümünden ve aştığı mesafelerin toplamından daha uzun ve daha geniş çaplıdır. Bu uzun yolculukta kim ona rehberlik etti? Çünkü o küçücük ve güçsüz bir yaratıktır. Ne aklı ne kavrama yeteneği ve ne de deneyimi vardı. O tek hücreden son aşamada erkek ile dişiyi kim türetti? Hangi irade bu hücreye dişi olmasını empoze ederken, şu hücreye erkek olmasını empoze etti? Yoksa biri bu işe el attı da ana rahminin karanlıkları içinde bu hücreleri bu yolda tercih yapmaya mı iletti? Bunları düşünürken planlayıcı, fakat fark edilmez bir elin varlığını kabul etmek kaçınılmaz olur. İşte bu fark edilmez el, ana rahmine atılmış meni damlacığına uzun yolculuğunda rehberlik etmiş ve sonunda onu belirttiğimiz aşamaya erdirmiştir; yani "Sonra ondan erkek ve dişi çiftler türetmiştir.

devamı gelecektir(inşallah).



Tess of the d'urbervilles

12:49, 17/11/2007 .. 0 yorum .. Link

Thomas Hardy'nin en güzel romanlarından birisi.

Öncelikle biraz Hardy’le alakalı bir şeyler yazalım. Tipik olarak kilise eleştirisi yapmış neredeyse tüm yazarlar gibi. Ancak Hardy bilindiği üzere kaderin pençesinden kimsenin kurtulamadığını vurguluyor. Yani kaderci bir insan. Bu adam kişisel tercihler önemli diyor ama kader bazen istenmeyen şeyler çıkarır karşısına insanın. Mesela Tess in babası papazla karşılaşıyor soylu olduğunu öğreniyor. Ayrıca babası para peşinde birisi. Babasını kendisi seçmemiş olması bile kadere bağlı olduğuna göre bu roman başlı başına onun görüşü üzerine kurulmuş.Sanki Hardy biraz laf atıyor kiliseye. Bakıldığında soylu olduğunu kim diyor baba d’urbervilles’e. Evet papaz. Yani papaz onu söylemese bir vaka olmayacak. Belki de demek istiyor ki kilise sınıf ayrımını teşvik ediyor. Aristokrat sınıfını zaten onlar var etmemiş miydi? Yani kilise bu işe burnunu sokuyor ve nice insanları olamayacağı kalıplara sokmaya çalışıyor. Yani ayrımcılık yapıyor. İnsani özellikleri bıraktırıyor ve maddesel gereksinimleri ön plana çıkarıyor.

 

Gel gelelim burada babanın psikolojisine. Baba biraz irdelenince eski birkaç aile yadigarını saklıyor. Soylu olduğunu anlayınca da bunları kullanmayı düşünüyor. Adam fakir. Derler ki fakir olanın imanı kolay gider. Yani para sıkıntısı çeken adam olmayacak işler yapabilir. Doğal tepkime denebilir bir nevi buna. Baba da eline fırsat geçmişken bunu kullanmak istiyor. Kızını kullanarak dahi olsa zengin olmak istiyor. Yine şunu çıkarıyoruz ki kızlar o dönem erkeklerine göre menfaat getirdikçe güzeldir. Ha bu olayda annenin payı daha büyük ancak son sözü söyleyen baba olduğunu göre burada da ailenin birlik anlayışını dolaylı yoldan eleştiriyor bizim Hardy.

 

Konu değişselim. Neyse Tess gidiyor. Alek ona yavşıyor(pardon). Ancak Tess saf bir kırsal bölge kızı. Hayatında böyle şeylerden haberi olmaz. Şehrin çarklarının eriticiliğini henüz hiç bilmiyor. İnsanların yapmacık davranışlarını, her sessizliğin sonunda bir feryadın geldiğini daha yeni öğrenecektir. Şunu da söylemek lazım ki Tess akıllı olsa da şehrin şeytaniliği karşısında yine de korumasız kalıyor. Paranın her şeyi satın aldığı yerde masumiyet kaybolmasa da üzerini birazcık toz kaplar. Yani çöplüğe giren çöp olmasa da çöp kokar. Ürkek kızımız Tess hayatı anlamadan Alek tarafından kandırılır. Ha şu da var Tess onlara ayak uydurmaya çalışmadı değil. Bir eğlenceye gittiği vakit başına gelen geldi zaten. O da dans partisi diyebileceğimiz bir organizasyona gidiyor dönüşte ise Alek onu ikna ediyor ve hazin olay…

 

Derken çocuğu oluyor. Ancak onu sevmesine rağmen okşamaktan çekiniyor. Halkın gözü sanki onun üzerinde hep. Çocuğunu vaftiz etmek ister ancak papaz buna karşı çıkar. Ne olsa çocuk piçtir. Ancak fazla yaşamaz çocuk ve ölür. Tess buna üzülse de pek bir göstermez bunu. Burada da bir taşlama var kiliseye. Sanki vaftiz olayı papazlara kalmıştır. Masum bir çocuğun vaftiz olup olmaması nasıl olur da anne babanın durumuna göre değişir. Çocuk bunu kendisi seçmedi ki. Hardy yine üstatlığını gösterir. Ölü bebeği Tess gizlice kilisenin avlusuna gömer. Ancak Tess tanrıya artık pek aldırmıyordur. Ona nice acılar verdiği için kızıyordur hatta. Ancak bunu da toplumsal baskı yüzünden dile getiremez.

 

Ayrıca Alek’in Tess’e dediği bir laf var.dejenere olmuş aristokratların son temsilcisisin.’ Yani aristokrasi bir düşüklük görünüyor Alek’e. Kendisi aristokratlığı parayla satın almış biri olmasına rağmen. Aslında bu laf Alek’e uymuyor. Tam Hardy’nin dili burada. Sanki sırıtıyor Alek’te. Belki de Tess’in kendisini geri çekme girişimini Alek eleştiriyor gibi gösterip aristokratları eleştiriyor olabilir bizim Hardy.

 

Yine bir başka konu; bakıldığında Tess en çok bir konuya sinirleniyor. Kadın erkek arası fark. Nasıl mı? Bilindiği üzere o dönem İngiltere’de kadınların yavaş yavaş hak iddia etmeye başladığı dönemlerden. Feminizm olmasa da hakkı olanları alma girişimi diyelim buna. Bunun tecellisi olarak şunu söyleyebiliriz: kadın böyle bir olayla karşılaşınca tolum tarafından dışlanıyor. Ancak bu işi zorla yapan erkek ben erkeğim diye rahat rahat gezebiliyor. Bu Hardy’nin gizliden vurguladığı mana bir bakıma. Bunu daha ilerleyen bölümlerde de göreceğiz. Hani son mektubunu yazıyorken Angel’e diyor ya Tess : ‘bana sunduğun tek şey adaletsizlik.’

Yani asıl suçlu kendisi değilken acıları çeken hep o oluyor.

 

Bir de Tess’in vurucu lafı var. ‘her şey boş’ nedense bunu hep ormanda bir yere giderken söylüyor. Mesela Alek’lerin malikaneden dönerken, çalışmaya giderken, vb. ormanda yatağını serdikten sonra hep bu laf. Her şey boş. Aslında bu da Tess’in hayatta hiçbir istediğinin olmadığını anlatıyor sanki. Nice arayışlara giriyor(akraba bağını kullanıp at almak, çalışıp para kazanmak, tecavüzden sonra eve dönüp yeni bir hayat başlamak, evlendikten sonra, gerdek gecesi Angel onu terk edince arkadaşının yanına gitmek) ancak bu arayışlar ona hiçbir şeyi unutturmuyor. Yani onun için her girişim boş. Hiçbir istediği olmuyor. İşte burada Hardy’nin kadere ne kadar bağlı olduğunu görüyoruz.

 

Bu kitapta anlamadığım vaka geyik vakası. Ormanda uyandığında 3 kez geyik görüyor(ya da 2) ama ne anlatmak istiyor anlamadım. Bence araştırmaya değer bir şey. Ama ne? Geçiyorum.

 

At konusu; bu konu olay örgüsünün başlangıcı. Tesslerin atları ölüyor ve at onlar için çok mühim. At almaları lazım. Ancak para yok. Sanki Tess bir at uğruna harcandı gibi görünüyor değil mi? Bir at yüzünden gencecik bir kızın hayatı. Günümüze ne kadar da benziyor. Ünlü olmak için evden kaçan vb. Yine Doğuda para karşılığı satılma olayı da buna benziyor sanki. Ben mi hayal kuruyorum yoksa? Yani babaları para karşılığı 40 yaş farkı olan kişiye veriyor kızını. Yani at almak için Tess harcanıyor para almak için Ayşe, Fatma… Neyse at bir sembol. Deniyor ki para insanın en büyük düşmanı. O yokken insan peşinden gider ancak giderken birçok çamura batar. İşte at da budur.

 

 

Bir de Hardy’nin köy hayatını yansıtmasından kısaca bahsedeyim. Bilindiği gibi nerdeyse tüm eseri köy hayatını anlatır Hardy’nin. Yani insan ve doğa bütünlüğü. Hardy’e göre insan doğadan ayrı düşünülemez. Biraz John Milton’luk gösteriyor. O da diyor ya sanayi devrimi nice insanları eritti. Ayrıca nice madenler hala denizlerin dibinde gömülü diye. Neyse Hardy’e dönelim. Hardy de doğacı olduğunu anladık. Belki de bunu sürekli Tess’i şehre ayak uyduramayacak şekilde tasvir etmesinden anlarız ya da Angel’in anne babasını ziyaret etmek isterken çamurlarla dolu ayakkabısını bir kenara bırakıp yeni ayakkabılarını giymesi bunu gösteriyor. Ancak az sonra bir kenara koyduğu ayakkabıyı da kaybediyor. Yani elde olan tavuğu da kaybediyor. Ne papaza ne imama yaranabiliyor. Zaten o yeni ayakkabılar da çamura batmıyor mu?

 

Yine felaket üst üste geliyor. Yani insan düşünce tekmeleyen çok oluyor. Tecavüze uğruyor, evine dönünce dışlanıyor, yıllarca çalışmak zorunda kalıyor, insanların ona bakışları iğrenç, evleniyor ancak pek evlenmek sayılmaz. Kocası bırakıyor onu, birkaç yıl çıt çıkmıyor ve sonunda da Alek yine kandırıyor onu. Sonra eşi geliyor ancak geç. Bunu düzeltmek için onu öldürüyor, kaçıyor, yakalanıyor. Bu kadar felaket de bir kişiye gelmez ki kardeşim. Bu kadar kadere karşı pessimistic olunur mu? Ne yapmış bu Hardy değil mi? Bu yazıyı bir de Hardy sözüyle destekleyelim:’ bir kez kurban olununca her zaman kurban olunulur.’ Daha bir şey demeye gerek yok.

 

Sonra Tess babasının öldüğünü duyuyor. Evlerinden atılıyorlar. Sonra d’urbervilles’lerin memleketine gidiyorlar. Zannediyorlar ki onların da d’urbervilles olması bir işe yarayacak oradakiler onlara yardım edecek. Ancak halk artık tarihine pek dikkat etmiyordur. Yine halk artık aristokrat veya soylu moylu dinlemiyor. Sınıf ayrımından dili yanmış. Burada da İngiliz halkının artık pek sınıf farkına dikkat etmediğini görüyoruz. Yani artık soy göstermek işe yaramaz. Para sınıfı bile yok etmiş. Parası olsa herkes yağ bal olurdu. Ancak olmayınca soylu olmak bile değersiz oluyor. Evet, d’urbervilleslerin ana yurduna gittiklerinde Tess onların mezarını ziyaret ediyor. Orada dediği bir laf var: neden kapının öteki tarafında olmalıyım.’ Yani ben niye hala ölmedim. Evet, bu kadar yük bir genç kadının omzuna yüklenirse buna hiçbir bünye katlanamaz. Hayat boş gelir.

Ölüm hoş gelir,

Umut yitirilince,

Daha elden ne gelir?

Yani Tess artık bitmiştir. Ölüm güzel geliyor. Ancak yine ailesi için buna teşebbüs etmiyor.

 

Neyse Alek ikna ediyor onu. Ailesi rahata kavuşuyor. Sonra kocası bir gün geliyor(pis herif) ancak iş işten geçmiştir bir kez. Kader ağlarını örmüş ve kapanına takılanları yemekle meşgul. Tess bütün bu hüzün zincirini kırmak istiyor ve Alek’i öldürüyor. Zannediyor ki her şey düzelecektir. Kocası Angel’in peşine takılıyor. Sonunda da onu bulup kaçıyorlar. Ancak kader yine. Olacak olur. Bir pagan kültürü kalıntısı olan tapınağa giderler bir gece. Ay vardır. Yoksa Venüs’e kurban mı olmak istiyorlar? Ay tanrıçası mı onları kutsayacak bekliyor? Neyse mitoloji şimdi yapayım. Gittikleri tapınak bir sunak yeridir. Yani tanrılara kurbanlar veriliyor. Belki de Hardy burada demek istiyor ki Tess’in aşkı ve hayatı kadere kurban edildi. Diğer aşklar öyle olmasın diye kendi aşkını kurban etti. Bir kurbanlık durumu var sanki değil mi? Sonunda da polis geliyor. Tess o sırada uyuyor. Bu uykusunu da bıkkınlığa verebiliriz. Yine savunmasızlığa da. Uyurken kendini koruyamayacak. Hayatta aynı şekilde kaderden korunamayacaktır. Öyle mi acaba?

 

Son olarak şunu söylemek isterim. Tess polisleri görünce öyle bir laf diyor ki : ‘benim için mi geldiler.’ Sanki kendisi değildir Alek’i öldüren. Hardy sanki burada taşlamaya devam ediyor hem hayatı hem kaderi. Yani Tess diyor ki ben bir şey yapmadım, ben masumum. Beni buna itenler utansın. Sanki haksız da değil. Neyse bu roman çok ciddiye aldım galiba.

 

Son sözü yine Hardy söylesin; sosyal sınıf insanı doğadan korumak için koyulmuş ancak insan doğanın bir parçasıdır. Öyleyse onları birbirinden ayıran her şey kötüdür. Fazla söze ne hacet.

 



Charles Louis deSecondat Montesquieu

11:56, 17/11/2007 .. 0 yorum .. Link

Fransız politik düşünür.

1689’da doğdu. Ölümünden (1755) iki buçuk asır sonra bile tartışılan sosyolog düşünür. Karmakarışık beyin yapısı vardır. Bir şeyi kanıtlamak istediği anda buna örnek bulabilir. Ancak saçma sapan örnekler de vermiyor değildir arada. Mesela Japonya’da alakalı olmayan şeylerden bahseder. Bazen masallara başvurur. Neredeyse Gulliver’den örnek verecektir. Ancak sosyolojinin bilimselleşmesinin öncüsü olmuştur.

Genellikle var olan değil de var olması gereken yasaları incelerdi. Asosyal bir yapısı vardı. Kütüphanesinden dışarı pek çıkmazdı. Montaigne onun en iyi arkadaşları arasındaydı. Milletleri sadece kitaplardan öğreniyordu. Doğulular ona göre canları meyve çekince ağacı kesip meyvelerini yiyen kişilerdi. Ona göre yasalar görecelidir ve toplumdan topluma değişir. Yerel yasalarla sorunların daha iyi çözüleceğini düşünmüştür. İnsan tabiatı kanunların temeli olmalıdır. Adalet ve özgürlük değişmez ‘iyi’dir.  Ona göre bazı kötülüklere insan alışmışsa ortadan kaldırılmamalıdır. Kanunlar sanki alışkanlık üzerine kuruluyordur ona göre. Yani alışılmışlık terk edilmemelidir. Özgür insanın hata yapma özgürlüğü de vardır demektir.  Despotluk onun baş düşmanıydı. Ancak görüşlerini uygulayabileceği tek sistem despotizm’di.  İnsandan çok toplum üzerine çalışıyordu.

Değişmez kurallar var mıdır diye çok düşünmüştür.  Ona göre toplum tabii ve biyolojik organizmadır. Amaçlarını bilirler ama neden öyle olduğunu pek kavrayamazlar. Toplumun değişmesinin sebebini doğayla nedenlendiriyordu.  Ona göre tabiat insanın doğrularını değiştirmektedir. Ancak toplumun gelişmesi çok yavaş olur ve olmalıdır. Ona göre kesin doğru bir yönetim biçimi yoktur. Mevcut topluma en iyi giydirilen yönetim vardır. Aynı yönetim biçimi faklı toplumda sorun çıkarabilir. Mühim olan yönetim değil yönetimin iyi yürümesidir.

Onun cumhuriyet anlayışı ‘fazilet’ e dayanmaktadır. Yani ahlaki özelliklerle halk yönetiliyorsa bu cumhuriyettir.  Ancak ona göre artık bunun dönemi değildir. Çünkü insanlar ahlaktan kopmuşlardır.  Ona göre doğa çok önemlidir. Örnek olarak Hindistan’ı vermektedir. İneklerin kutsal sayılmasının sebebi dini değil orada otların az olması ve et ihtiyacının fazla olmasıdır. İnsanlar daha fazla inek bakamıyorlar. Ve eğer et yemek isterseler inekler yetişmeye devam edemez ve anında tükenir. Bunu engellemek için eskiden böyle bir kanun alınmış daha sonra bu dini bir görev haline dönüşmüştür.

Hırsızı yakalamak için başka hırsız tutulmalı demiş ve hayatta bir güçlüyü yok etmek için başka bir güçlü olmalı mantığını ortaya atmıştır. Birçok kehanette bulunmuştur. Barutun keşfiyle kanlı savaşların artacağını söylemiştir. İnsanlar sadece özgürce yaptıkları şeyleri güzel yaparlar. Tam bir özgür düşünce taraftarıydı.  Hicve başvuruları çok dehşet vericidir. Mesela bakın Amerika’nın keşfi sonrası olan olaylarda Avrupalıları nasıl hicvediyor;

‘Amerika halklarının soyunun kurutmuş olan Avrupa insanı için Afrikalı halkları köleleştirmek bir zorunluluk olmuştu. Böyle yapmasalardı o koskoca tarlaları nasıl tarıma açacaklardı. Şeker tarımını siyah adamlar yapmasaydı şeker bu kadar tatlı olur muydu? Yine bu siyah ve düz burunlu insanlara nasıl olur da şefkat duyulsun ki? Çünkü onların rengi insanlığın rengiyle aynı değil. Hem Avrupalılar onları Asyalıların yaptığı gibi hadım etmediler de zaten.  En eski tarihi olan Mısır’da renk çok önemli idi. Onlar kızıl saçlı insanları gördüğü yerde öldürüyorlardı. Yani farklı renkte insanlar ya ölmeli ya da köle olmalıdır. Bu durumda onları insan kabul etmek imkansızdır. ‘  Bu yazı defalarca okumaya değerdir. Düz mantık kuramı nasıl da boşmuş.

 



John LOCKE

11:39, 17/11/2007 .. 0 yorum .. Link

 

John LOCKE (1632 – 1704)

 

İngiliz amprisizminin babası olan filozof.

 

Diğer filozoflarla karşılaştırılınca hareketleri vardı. Oturarak değil yaşayarak ediniyordu bilgileri. Ona göre gerçeği görmek araştırarak ve gezerek olur. Aksiyon insanı idi. Akıl çağının babası olarak bilinir. Tanrının varlığına inanırdı ancak o kadar. Mistik olaylara tahammülü olmayan birisiydi. Hristiyandı. ancak Katoliklere çok çektirmişti. Protestanların sevdiği bir düşünürdü. rıza onun en büyük savunusuydu. Ona göre her şey rızaya dayanmalıydı. Hedonizme katkısı büyüktür.

Hayatta sürekli olması gereken hazları şöyle sıralar: sağlık, güzel şöhret, bilgi, hayır işlemek, bu dünyadan sonra güzel bir hayat var olduğu inancı.

Ona göre her şey mutluluk üzerine kurulmalıydı. Ona göre günah işlemenin tek sebebi cehaletti. 1632’de bir avukatın en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Krala karşı bir iç savaş patlak verdi ve bu savaşta babası parlamento’nun yanında yer almıştı. Parlamento bunu kazanınca kendisine en iyi okulların kapıları açılır.

Sonraları devrimci liberal olur. Whig Partisinin kurucusu olan Shaftesbury onun yakın arkadaşıydı ve Locke bu partinin akıl hocası idi. Katoliklere karşı pek sıcak değildi bu parti. Bu yüzden kral 2. Charles ile iyi geçinemiyordu. O da bir katolikti. Ayrıca Fransızlara da kötü gözle bakıyorlardı. Onlara göre dini hoşgörü ön planda olmalıydı. O dönemin radikal dinci grubu Papist’lerden nefret ediyordu. Herkese özgürlük verilsin diyor ancak onlar için bunu istemiyordu. Ayrıca kesinlikle Rapist olan 2. James’in tahta geçmesine karşıydı. 2. James 2. Charles’in kardeşiydi. Ancak Shaftesbury 2. James’e karşı halkı ayaklanmaya davet etti ve silahlandırdı. Başarısız olunca da fazla yaşamayacağı Hollanda’ya kaçtı. Locke de hemen Amsterdam’a kaçar. 2. James despotluk yapar ve halka zorla Katolikliği kabul ettirmeye çalışır. 2. Charles’in reformist hareketlerini 10 yıl geri getirir.

Ta ki 1688 yılındaki Şanlı Devrim sonrası İngiltere’ye döndü. Artık 2.James başta değildir. Kral William başa geçmiştir. Daha sonra ‘Hükümet Üzerine İki Deneme’ adlı risalesini yayınlar. Ancak bu risale daha sonra kralı övmek gibi görünse de öyle değildir. Risalenin çoğu devrimden 10 yıl önce yazılmıştı. Bu sadece Locke’nin istediği sistemin geldiğini göstermektedir. Kitap 1688 devriminin haklılığını göstermektedir ona göre. Bu kitabın temel kelimesi ‘rıza’dır. Locke’a göre ‘kralların kutsal hakkı’ yani kralları tanrının gönderdiği inancı saçmaydı ve sonuna kadar bu doktrine karşı çıktı. Bu düşüncesini Hobbes’tan aldığını da söylemek lazım. Ona göre otorite ve devlet gerekli idi. Ancak bu kesinlikle zorla bir şey yaptırma yoluyla olmamalıydı. Devlet güçlülerin güçsüzleri ezmesini engelleyecek ve güçsüzlerin korku içinde yaşamasını engelleyecekti.

Halka ihanet yönetime karşı ayaklanma için tek sebep olarak gösteriliyordu. Ona göre halkın hakları çiğnenince ayaklanma gerekmektedir. Diyor ki; kanun koyucular ne zaman halkın mülkünü elinden almaya keyfi güce esir etmeye çalışırlarsa artık onları dinlemek olmaz. Bu kişiler halkı kendilerine karşı savaşa sokmuş olurlar.

Lock’un da en büyük kötülüğü sömürgecilik taraftarı olması idi. Ancak İngilizlerin kurduğu kolonilerini yönetsin dediği İngiliz kralını halk istemezse ne olacak sorusuna cevap vermekten itinayla kaçınmıştı. Locke’ye göre eşitlikçi, toplumsal ve cumhuriyetçi rejim onaylanamaz bir sistemdi.

Locke Birleşmiş Milletler’in 1948’de ilan ettiği Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin de fikir babası olarak gösterilir. Ona göre yaşam hürriyet haklarını birisinin elinden alan kişinin yaşaması kabul edilemezdi. Ona göre insan hakları kesinlikle korunmalıydı. Devrim sadece onları geri almak için yapılabilirdi. Diyor ki eğer birisi birisinin hakkını gasp ediyor, bir şeyini  çalıyor,canını alıyorsa ve yönetim bir şey yapmıyorsa o yönetim değişmelidir. Onun orada durma hakkı yoktur. Lock’a göre diktatörlerin koyduğu kanunlar yasa olamaz. Mutlak hürriyeti şöyle tanımlar; adil ve tarafsız hürriyet, ihtiyacını duyduğumuz şeydir. Ona göre insan aklı sınırlı ve bilebileceği şeyler var olan şeylerle mukayese edilemeyecek kadar azdır. Yani mutlak bilgi her şeyden önemlidir. Ancak her şeyi kavramaktan acizdir.

 



Kitaplardaki Aşk, Dünyadaki Aşka Benzemez

15:46, 1/10/2007 .. 0 yorum .. Link

 

Gençsinizdir. Hayatın tozları bile pembedir. Kitaplarda yaşıyorsunuzdur sanki. Fuzuli en büyük hocanız arada Shakespeare'nin yanına uğruyor akıl danışıyorsunuzdur. Şeyh galip size aşk acısını anlatıyor.

Önce Fuzuli diyor ki kişiye;
Bende mecnundan fuzun aşıklık istidadı var
Aşk-ı sadık benem mecnunun ancak adı var.
(Bende aşklık özelliği mecnundan daha fazla, ama Mecnunun sadece adı çıkmış o kadar)

Sonra Shakespeare;
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama. (1)


Bir de Şeyh Galip diyor ki;
Güzelsin bî-bedelsin nâz-perversin dilârâsın
Değilsin bî-vefa amma ki gayet bî-muhabasın
Ne manîdir uzatsan destini bus etse aşıklar
Kolun bükmezler bir padşah-ı âlem-arasın
(Güzelsin; eşin benzerin yok; nazla yetişip gelişmişsin; gönül bezeyen bir dilbersin; vefasız da değilsin ama hiç, çekinmen, pervan yok. Elini uzatsan da aşıklar öpseler ne olur ki? Âlemi bezeyen bir padişahsın; güzellikte kimse senin kolunu bükemez.)

Baki'ye baş vurulur der ki;
Hattim hisabin bil dedin gavgalara saldin beni
Zülfüm hayalin kil dedin sevdalara saldin beni.

Ve gün gelir. Nefes alıyorsunuzdur ve birisi çıkar karşınıza. Kitaplardaki dünyaya geçiş yaptığınızı sanarsınız. Düşersiniz bir meçhule. sonra dersiniz ki aşıklar hep kavuşuyordu sevdiğine. Romeo bulmuştu hani sevdiğini mezarda bile olsa. Yine Kays toprak olmadan daha Leyla'sı koşup gelmişti mezarına ve mezarında buluşmuştular. Ferhat ki dağlar delmiş der yola koyulursunuz. Konuşacağım dersiniz, kalp atışı sesinizi bastırır. Ve bir gün söylemeye çalışırsınız hislerinizi.(hisleri söylemek imkansızdır. sadece çalışmakla yetinirsiniz) Vevap başkası vardır, olmazdır.

Kitap sayfaları karıştırılır. Yok böyle bir hikaye hiçbir yerde. Kitaplar bile yazmıyordur böyle bir vakayı. Yalnızlaşır insan. Nedenler heryerde sarar etrafı. geç kalmışım dersiniz. Umut vardır içinizde ancak umut sadece acının uzatmalı dakikalarıdır. Keşkeler düğümlenir her bir yutumunda nefeslerin. Dualar edilir her gece uyumadan (genellikle göz yaşı akar) Yine kitapları karıştırılır. aranır herbir satırda aşk. Yoktur, yok, yok, yok.

Yoktur böyle bir aşk kitaplarda. Anlarsınız ki kitaplardaki aşkın gerçek aşkla alakası yoktur. Kays çekmemiştir böyle acılar. Fuzuli gibi aşk acısı artsın istemez aslında hiçbir aşık. Yalan söylüyordur fuzuli, shakespeare yıllardır kandırmış insanları. Şeyh galip kendisini aşık sanmış.satırları aşkla doldurmuş. Ki aşk kavuşamamakmış aslında. Huzur Sokağı(2)'nda yaşıyorsunuzdur artık. Hatta yaşamıyorsunuz ama siz farkında değilsiniz.
Artık anlamışsınızdır kitaplardaki aşk aynı değil gerçek hayattaki ile. Hangisi güzel bilinmez ama kitaplar sanki yalancıdır artık. Yalandır herbir harf herbir cümle herbir sayfa.

Böyle bir andır kitapların aşkıyla dünyamızdaki aşkın farkını anladığımız an.
(1)sonnet 66: william shakespeare
(2)Huzur Sokağı: Şule Yüksel Şenler'in bir romanı.



Tan

16:04, 17/9/2007 .. 0 yorum .. Link

TAN

Kızıla boyandı gökyüzü yine,
Yoksa aşkımıza mı üzülde ne?
Sevmekten yorulmaz mi kalp?
Kavuşamasa da sevdiğine?



{ Önceki Sayfa } { Sayfa 1 / 9 } { Sonraki Sayfa }

Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fotoğraf Albümüm

Linkler

ausözlük
kudusyolu
vekfecr
filistanbul
vahdet
kuran nesli
filistinetkinlik

Kategoriler


Son Yazılar

Süveyda'nın Ölümü
Allah’ın varlığına Kuran’ın bakışı
Tess of the d'urbervilles
Charles Louis deSecondat Montesquieu
John LOCKE
Kitaplardaki Aşk, Dünyadaki Aşka Benzemez
Tan
Sezai Karakoç ve Batı
Söyle Ne Deyim
Sana Kavuşmak
Amerika Tarihi
Ayet ve Hadislerde İslam
İntifada
Din Kitlelerin Afyonu Mudur?
Sür Düdüğü ve Kıyamet
Öss Sınavını Geçip YÖK'ün Rezilliğine Takılmak
A Tale of Two Cities
Antonius and Cleopatra
12. Gece
Oliver Twist
Pride and Prejudice
Eba Akil (r.a)
Medea
24 Ağustos
Hz. Muhammed(s.a.v)
Allah'ın Varlığını Kanıtlamak
Tesettür
Aşıklar
Ahiretin Varlığının Kanıtları
Allah mı? Tanrı mı?
İslam
Mevlana ve Secde
Sünnetullah Nedir?
Şeyh Ahmed Yasin
Süveyda
Peygamber Efendimizin Evlilikleri ve İftira
Cumhuriyet Döneminde Başörtüsü Düşmanlığı
Zaman
O
Gidiyorum, Gitmeliyim
Aklımdasın
Halet-i Aşk
Şaşakalmak
Uyku
Ben ve Filistin
Korku
Laiklik Tartışması
Saki
Küskün
İslamda Siyahi Beyaz Farki
İslamda Kadının Şahitliği
İslam ve Dört kadınla Evlenmek
Şarkılar ve Ona Özel
Son Söz ve Sen
Filistin
Geç Kalmasaydım
Yolcuya Veda
Nedir Aşk
Biz
Ben
Var mısın?
Gözyaşı
Üç Ok

Arkadaşlarım
www.aaalsozluk.com - yeni sözlüğünüz
bedava hızlı güzel flash oyunlar