şiirin cemali

Description




My Linkler

» Home
» My Profile
» Weblog Arşiv
» Friends

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

görinen yıldız değil yir yir delinmişdür felek
gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benüm
necati

1.
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın..

 

2.
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan..

 

3.
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..

 

4.
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

 

5.
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız..


Attila İlhan


Posted: 14:57, 2007-07-08 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

Ben Sana Mecburum

Sevgililer Gününüz Hiç Bitmesin...

 

Ben Sana Mecburum

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..

Attila İlhan


Posted: 19:17, 2007-02-13 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

MISTAKA / ÖYKÜ / Emin ARIK

 

MISTAKA / ÖYKÜ

Emin ARIK
İlköğretim Müfettişi
MUĞLA
______________________________________________

Yeni evlenmişler, aynı okula atamalarını yaptırabilmek için altı ay uğraşmışlardı. Milli Eğitim Müdürü “yerine bir öğretmen bul da gel, ancak o zaman ataman yapılır” diyordu. Öğretmenimiz de düşünüyordu; “acaba, yerine öğretmeni hangi bakkaldan bulacaktı? O zamanlar marketler de yoktu.”
30-40 yıl önce yapılmış, yıkılmak üzere ve tehlikeli raporu verilerek kapatılmış Akçay Köyü İlkokuluna atandılar. Razıydılar, bir araya verilsinler de, samanlık olsundu isterse. Çoğu kitapları olmak üzere eşyalarını, Deli Engin’in minibüsüne yüklediler, 10 Aralık 1973 günü çıktılar yola. Karda dört saatlik bir minibüs yolculuğundan sonra Çaykıyı’ya vardılar. Köye ulaşabilmek için yaklaşık beş kilometrelik bir yolu da yürümek gerekiyordu. Çaykıyı’da bir dükkana eşyalarını indirdiler. Mahir; eşyaları, iki atı ile üç günde köye taşıdı. Derslik ve lojman bitişik olup, tek çatı altındaydı. Dışarı çıkmadan dersliğe geçilebiliyordu. Odun bol olmasa, donmaları işten bile değildi.
Dokuz yaşlarında bir çocuk, öğretmen ile nerede karşılaşsa; “anam örtmen geliyooo!..” diye bağırarak kaçıyordu. Araştırdı, köyün en fakir ailesinin tek çocuğuydu. Adı Mustafa idi. Kendisi adını doğru söyleyemediği için, tanıyanlar da ona ‘Mıstaka’ diyorlardı. Önceki öğretmenler, deli olduğuna, okuyamayacağına karar verdikleri için okula kayıt etmemişlerdi. Önce şeker, bisküvi gibi şeyler vererek, Mıstaka’yla yakınlaşma sağladı.
1,2,3.sınıflar eşindeydi. Mıstaka da 1.sınıfa gelmeye başladı. İlk zamanlar uyumsuzluk gösterse de, 3.sınıfa geldiğinde, okuma-yazma öğrenememişti ama, kimseden kaçmıyordu, arkadaşları ile oynuyordu, öğretmenlerini de o kadar seviyordu ki, hava kararıncaya kadar okuldan ayrılmıyordu.
O yıl, önce eşinin ataması İstanbul’a yapıldı, ayrıldı. Ayrılırken, taksinin önüne annesi ile birlikte çıkan Mıstaka, ağlıyordu. Arabadan inen öğretmenine “gitme, beni bırakma” diyordu. Zor ayırdılar, öğretmeninden. Yerine bir başka öğretmen geldi. O sırada okula Müfettiş de geldi. Yeni gelen öğretmen, Müfettiş’e “bugün en iyi öğrencim gelmedi, hasta..” diyebilmek için, Mıstaka’yı okuldan kovmuştu. Küsen Mıstaka, on beş gün okula gelmedi. Öğretmen zor ikna etti, okula devamını sağladı.
Daha sonra Ahmet Öğretmen, bu okula atandı. Önceki öğretmenin çabalarını bildiği için, Mıstaka ile özel olarak ilgilendi. 5.sınıfa gelmişti, ama okuma-yazmayı öğrenememişti. Diploma veremediler, 5.sınıfı bitirene kadar okula aralıksız geldiğini gösteren bir belge verdiler.
Aradan yıllar geçmişti. Öğretmenimiz, bir hafta sonu tatilinde, arabasına eşi ve iki çocuğuyla birlikte binmişler, Akçay’a doğru gidiyorlardı. Köye yaklaştıklarında yolda yürüyen delikanlıyı eşine göstererek, “tanıdın mı?” dedi. Eşi tanıyamamıştı. “Mıstaka” dedi. Eşi inanmadı. Yanından geçip, köye vardılar. Öğrencileri, kocaman olmuşlar evlenmişler, çoluk-çocuğa karışmışlardı. Çocukları yanlarında, hoş geldiniz diyorlardı. Çocukları, anne-babalarına şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kimdi bunlar, anne-babaları sevinçle neden sarılıyorlardı, anlayamamışlardı. Mıstaka da geldi. Beş-on metre ötede durdu. Bir müddet öğretmenlerine baktı. Birden atıldı, “anam örtmenim gelmiş” diyerek boynuna sarıldı. Onu bıraktı, eşine de sarıldı. Ağlıyordu. “Ne haber, Mustafa? Ne yapıyorsun, iyi misin?” diye öğretmen sordu. “İyiyim öğretmenim, kereste fabrikasında sigortalı işçiyim, çalışıyorum. Sen nasılsın, öğretmenim?”
…. Öğretmen, yanıt veremedi. Gözyaşlarını zor tuttu. “Kendisi de ilgilenmeseydi, Sigortalı Fabrika İşçisi Mustafa değil, köyün delisi Mıstaka olarak çıkacaktı karşısına..."


Posted: 02:07, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ / EMİN ARIK

KOCA ÇAKIRIN ESAT / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

İlkokulu bitirince haylazlık yapmasın, harçlığını da çıkarsın diye ayakkabı tamircisi yanına çırak vermişlerdi. Haftalığı, kağıt iki buçuk liraydı. Yirmi beş, otuz kuruş bahşiş de çıkıyordu. Ama, onun bunun eski ayakkabısı elinde uğraşmak, hoş değildi. Bir buçuk ay kadar dayanabildi. Haftalığı, kendisine de kalmıyordu ya. Çıktı. Ailesi çözüm arıyordu. Atatürk İlkokulunda, Hasan ve Bayram öğretmenler Türkçe ve Matematik kursu açmışlardı. Parasız yatılı öğretmen okulu sınavları için öğrencileri yetiştirmeye, hazırlamaya çalışıyorlardı. Oraya gönderildi. Sevindi. Arkadaşları oradaydı. Top da oynuyorlardı. Ailesi de hoşnuttu. O zamanlar, böyle kurslar için ücret alınmıyordu. Öğrenci, öğretmen için henüz müşteri değildi.
Kazandı altı yıllık öğretmen okulunu. Okudu, bitirdi. 19 yaşında, çiçeği burnunda, müdür yetkili öğretmen olarak, tek başına, bir dağ köyü okuluna atandı. O güne kadar köy yaşamının ne olduğunu bilmiyordu. Hep kasaba ve şehirlerde yaşamıştı.
İlçede, İlköğretim Müdürlüğünde göreve başlatıldı. Kalaycı'nın 'Cip'ine defter-kitapları ile annesinin hazırladığı yatak, yorgan, giyecek ve yiyecekleri yüklediler. Yakınlarına 'hoşçakalın' dedi. İki saatlik köy/dağ yollarındaki sarsıntılı yolculuk sırasında, ayrılırken duygulanan, hiç öyle görmediği, emekli öğretmen dedesini düşündü.
Pazar yerine gelmişlerdi. Hiç tanımadığı köylülerini aradı. Buldu, tanıştı. Onların at ve katırlarına eşyaları yüklendi. Yaşamında ilk kez, çoğu yokuş yukarı olmak üzere, iki saat kadar yol yürüdü, yorulmuştu. Köyün pazar tarafındaki ilk mahallesine vardıklarında, karşıda, yarım saat daha ötedeki mahallenin üst tarafında okulunu gösterdiler. Heyecanlandı, yorgunluğunu unuttu. Koca Çakırın Hasan, 'Bu gece konuğumuzsun, yarın gider, okula yerleştiririz seni Öğretmen Bey' dedi. Yeni bir yaşama adım atarken, karşı çıkacak durumunun olmadığı kanısındaydı. Hayvanlar üzerindeki eşyaları özenle indirilerek, 'emniyetli' bir yere konuldu. Eve girdiler.
Konuk edileceği odaya girdiğinde, Hasan'ın amcası ve kayınbabası olduğunu sonradan öğrendiği 85-90 yaşlarındaki kişi, kendini zorlayarak ayağa kalktı. Öğretmen onun ayağa kalkmasını engellemeye çalışarak şunları söyledi:
- Sen, dedem yaşındasın, ayağa kalkmana gerek yok.
Engellemeyi hiçe sayarak ayağa kalkan ve ayakta zor duran ihtiyar:
- Yaşça ben, ilimce sen büyük; sen daha büyük. Şimdi kalkmayacağım da, kimin
önünde, ne zaman ayağa kalkacağım? Gel, hoş geldin, sefalar getirdin..
Yeni öğretmen, yanıt veremedi. Neydi bu? Ne demekti? Nereye gelmişti? Bu saygı
ve ilgiye değecek ne yapmıştı? Şaşırmış, ilk günden kafası allak bullak olmuştu. Ama o anda, 'iyi ki öğretmen olmuşum' düşüncesi de, Anadolu'nun en yüce dağının doruklarında bütün benliğine işlemeye başlamıştı.
Öğretmenlikte, mutfaktaki acemiliği yanında, Koca Çakırın Esat Dayı başta olmak üzere, özellikle yaşlılarla çok çabuk kaynaşmaya başladı.
Her fırsatta, yaşlı, ama yaşamdan hiç kopmamış bu insanlarla sohbetlerin; bitmez, tükenmez tadına varıyordu. Özellikle Koca Çakırlara konuk olduğunda, yemek-çay işi bitince Esat Dede, herkesi odadan dışarı gönderiyor, öğretmene de çıkar defterini diyor, anlatıyor, anlatıyordu.
Koca Çakırın Esat 1316'lıydı. Batı Cephesi'nde savaşmıştı. Yıllarca köyüne gelememişti. Yakınlarıyla haberleşememişti bile. 'Dokuz Yunan'ı süngümle bertaraf ettim, kaçını kurşunla vurduğumu bilemiyorum' diyordu. Anlatırken, o günleri yeniden yaşıyor gibiydi:
- Köye sapasağlam, hiç yara almadan döndüm. Şu gördüğün Kır Sabri var ya. En iyi
arkadaşım. Döndü'yü seviyordu. Döndü'nün de gönlü, Sabri'deydi. Fakirlik, cahillik var ya, babası Döndü'yü Sabri'ye vermiyordu. Benden yardım istedi. Üçümüz birlikte, bir kış günü sabaha karşı köyden çıkıp kaçtık, dağlara. On gün dağlarda dolaştık, durduk...
Derin bir nefes aldı, konuşmasını sürdürdü:
- Ah, Öğretmen ah. Onlar mercimeği fırına verdi, ben bekçilik yaptım. Her yerde
bizi arıyorlardı. On gün sonra, yakalandık. Onlar evlendi. Yakalayanlar, sana neydi diyerek yatırdılar beni falakaya. İşte o gün bu gündür, böyle gördüğün gibi Topal Esat olup çıktık, diyerek kahkahayı patlattı. Arkasından hüzünlenerek:
- Allah devlete, millete zeval vermesin. Ömrümün şu son günlerinde madalya maaşı da bağlandı. Çoluk-çocuğun eli, biraz para gördü. Ama şu bizim İmamın Şükrü'ye bağlanmadı. Ona üzülürüz. Yedi gün kaçaklığı çıkmış da defterde.


Posted: 02:06, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ / EMİN ARIK

UMUT KOYACAKLARDI ADINI / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Çok şey dediler. Bazen çocuğu besleyen damarlar erken ihtiyarlarmış. Günü gelmeden alınmalıymış çocuk, zehirlenmeden. Dedendeki şeker de, soya çekimden etkilermiş. Ama annen; "Şeker testim olumlu" demiş. Ve doğumu gerçekleştiren doktor amcan, sen ölü doğunca üzüntülü, seslenmiş; "Günü geçmiş!"
Asıl neden bu iken, birçok neden saydılar.
Senden bir gün önce, bir kardeş daha gitti. Annen duydu bunu, anladı senin de tehlikede olduğunu.
Beş yıl beklemişlerdi umutla seni. Kasım'da anne karnında ilk yaşamına başladığında sevindirmiştin anne ve babanı. Dilediler, sağlıklı olasın. Her ay taşındılar özel doktora. Doktor amcalarının, teyzelerinin yazdığı kitapları, dergileri de izlediler. Seninle birlikte yaşadılar, umut dolu dokuz ay on gün. Hep normal denildi, kendilerine. Annen de algıladı, gelişiminin uygunluğunu.
28 Temmuz ve 5 Ağustos'ta iki kez vardılar, belki de umutsuzlukla doğum hastanesine. Yalnızca soruldu annene:
- Son adet tarihin?
- 21 Ekim.
Hesapladı doktor amcalar, teyzeler:
- 21 + 7 = 28 Ekim. 9 ay git, 28 Temmuz. 14 ekle, 11 Ağustos. Yok kızım, var daha günün. 11 Ağustos'a kadar olmazsa gel, ya da sancılar başlayınca.
9 Ağustos oldu. Kitaplarda yazıldığı gibi doğacağının işareti geldi. Anne ve baban bilgilerine, tıbba güvenle koştular yine, doğum hastanesine:
-Yok, daha günün gelmemiş, bilmiyorsun.
Sağa gittiler, sola gittiler, yok yatak Derken, refakatçisiyle birlikte iki yatak bulup, yatırdılar anneni. İndi, çıktı, anlatamadı derdini.
- Bekle, zamanı gelince bakarız.
10 Ağustos oldu. İlgilenen yok, gelişigüzel muayenelerden başka. 11 Ağustos oldu. Annen, anlamıştı başına geleceği. Çabaladı, durdu. Sabah 09.30'da serum takıldı. Annen durumunun farkında, son günün olduğunu kesinlikle bilerek, bir an önce sesini duyabilmek için canını dişine taktı. İlgilenen olmadı.
12 Ağustos Cumartesi sabahı doktor amcaların, kalbinin sesini alamadılar. Duyamadılar. İnanamadı yakınların, beklediler son bir umutla.
Ancak, öğleden sonra, doktorlara yardımcı teyzelerinin "onun çocuğu ölü nasıl olsa, boş verin" gibisinden sözlerini duya duya, annen yatırıldı masaya.
Çok geçmedi. Geldi acı haberin. Ölü doğmuştun ölü. Annen bağırıyordu:
- Ben ölseydim de, o ölmeseydi!...
Evet, öldürdüler seni bile bile, doğmadan. Öğretmen annenin bilgisine, uyarmalarına inanmadan, aldırmadan. Ve baban sordu:
- Neden?
- Daha önce neden bana gelmediniz, haber vermediniz?
Otopsi.
Mukus tıkacı.
Balgamı yutamamış, boğulmuşsun.
Gecikmeden.
Senden bir gün sonra, Hatay'dan gelen bir öğretmen teyzen:
- Benimkini de öldüreceksiniz, dedi de!...
Senden ders alan doktor amcaların, teyzelerin, kurtardılar o öğretmen teyzenin kızını. Anne ve baban da; "Bunu düşünerek, azaltmaya çalışıyoruz acımızı. Kısmet değilmiş, bu dünyada yiyecek ekmeği, içecek suyu yokmuş diyoruz, avutuyoruz kendimizi. Kısmetini, kim ve ne kesti, bilerek bunu, hiçbir şey yapamayışın çaresizliği içinde, bu dünyaya hiç açamadığın gözlerinden öperiz, rahat uyu yavrum." dediler ve umutlarını geleceğe ertelediler.


Posted: 02:04, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ / EMİN ARIK

 

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Otuz yaşına gelmiş, evlenememişti. Topal diye, boyu kısa diye kızlar da, anaları da beğenmiyorlardı. Oysa, elinden her iş gelirdi. Güçlüydü. Babası ile analığı kimin kapısına varsalar, geri çevriliyorlardı. Bekarlık canına tak etmişti.
Her zaman yaptığı gibi, baltasını aldı, katırına bindi, doğru ormana. Bir yük odun
ve koyunlar için dal kesecekti. Bir baktı ki; komşu köyden, uzaktan akrabası Hanife de; ormanda, kar düşmemiş, karaca yerlerde hayvanlarını otlatıyordu. Yaklaştı, kuru bir yere, yakınına oturdu:
- Ne haber kız Hanifeeee?
- Hiiiç, ne olsun Yaşar Ağabey, hayvanları getirdim de, otlatmaya.
Şeytan girmişti, Yaşar’ın aklına. Oturduğu yerden sürünerek biraz daha yaklaştı. Hanife de huylanmış, korkmuştu. O da aynı şekilde sürünerek az öte kaydı. Bütün duyguları depreşip ayağa kalkan Yaşar, atladı kızın üstüne. Ama Hanife, daha çevik çıktı. Bir ceylan gibi fırladı, hızla seyirtti köyüne. Yere, boşa düşen Yaşar neye uğradığını şaşırmıştı. Bir süre yattığı yerden kalkamadı. Peşinden koşsa, yetişemezdi. Bir şeyleri becerebilseydi, kızın biri kendisi ile evlenmek zorunda kalırdı. Yine olmamıştı. Bozgun bir halde ve hırsla odununu, dalını kesti. Yükledi katırına, köyüne vardı. Yükü indirdi, katırı da ahıra bağlayıp eve çıktı. Elini, yüzünü yıkadı, abdestini aldı. İkindi namazını da kıldı. Yine rahatlayamadı. Kimseye bir şey diyemedi. İçindeki sıkıntıyı atamıyordu.
Hanife de kendi köyüne varmış:
- Anaaa!.. gız anaaa!.., hayvanları otlatırken, Yaşar Ağabeyim bana sarktı. Hayvanları da ormanda bırakıp kaçtım. Elinden zor kurtuldum, diyerek ağlamaya başladı.
Anası, donup kalmıştı. Babasını sesledi, açıklama yapmadan:
- Heriiif!.. Kız ormanda korkmuş, hayvanları orada bırakıp, kaçıp gelmiş. Git de kurt neyim yemeden hayvanları al da gel.
Baba gitti, hayvanları toplayıp getirdi.
- Niye korktun kızım?
Hanife hala korkuyordu. Korku ve utanma duygularıyla karışık, başını kaldırmadan, babasına bakamadan olanı biteni anlattı. Adam ne diyeceğini bilemedi bir süre. Kalktı,
evden çıktı. Hanımı da peşinden gitti. Dışarıda, etrafına bakındıktan ve kimsenin olmadığını anladıktan sonra hanımına duyulur-duyulmaz, ama kızgın bir sesle:
- Ben ağaya gidiyorum. Kimseye bir şey söyleme. Hele, ben ağaya bir akıl danışayım, dedi ve yürüdü.
Ağa, adama haklı olduğunu, bunun namus meselesi olduğunu, başka köyden birinin kendi köyünün namusuna uzanamayacağını haykırdı. Ağanın isteği üzerine, birlikte Pazar Yerine gittiler. Pazar Yeri dedikleri ise bir başka köydü ve çevrenin merkezi konumundaydı. Bir uzman çavuşun yönettiği jandarma karakolu bile vardı.
Olaya el konulmuştu. Çevrenin ileri gelenleri toplantıya çağırıldı. Oturup konuşuldu, akşama Topal Yaşarlara gidilmesine karar verildi.
Lapa lapa kar yağıyordu, yarım metre kadar da tutmuştu. Akşam hava kararmış, yalnızca karın beyazlığı ortalığı aydınlatırken, çevrenin ileri gelenleri Yaşarların kapısını çaldılar. Buyur edildiler içeri. O dağ köylerinde ne amaçla gelirsen gel, kapıdan döndürmezlerdi, o yıllarda. Gelen, hep Tanrı misafiri olurdu.
Oturdular. Açlık, tokluk soruldu. Sofra hazırlandı. Yemekler yenildi, çaylar içilirken konu açıldı. Olan olmuştu. Namus meselesiydi. Büyütmemek gerekirdi. Ara bulmak, kapatmak için; bir orta yol bulmaya gelmişlerdi. Yaşar ne yapacağını bilemiyor, bön bön bakıyor, babası garibim de gözyaşlarını içine akıtıyordu.
O sırada öğretmen de öte köyde lojmanında, gaz lambası ışığında, ağaç kökünden yontup temizleyerek yaptığı koltuğunda kitabını okumaktaydı. Saat 20.00 gibi, kapısı
çalındı. Gelen Deli Ahmet, öğretmen kapıyı açar açmaz daldı içeri, sobanın başında
ısınırken konuştu:
- Öğretmen Bey, paltonu giy bakalım. Öte köye gidiyoruz. Aşağıların yiyicileri Garibim Dayı’ya gelmişler. Bir bakalım, olanları giderken anlatırım.
Öğretmen, giyindi. Fişekliğini, tüfeğini kuşandı, çizmelerini çekti. Kafasını, boynunu atkısıyla güzelce sardı, çıktılar. Deli Ahmet, önden karı yara yara yürüyor, öğretmen de onun izine basarak gidiyorlardı. Öğretmenin çoban köpeklerinden korktuğunu bilen Deli Ahmet:
- Öğretmeeen!.. Korkmaaa!.. Ben yanındayken, hiçbir it sana yaklaşamaz.
Ahmet, yol boyunca olanları anlattı, öğretmenin de haberi oldu. Ahmet’e Garibim Dayı’nın evinde, kendisinden bir işaret almayınca hiç lafa karışmamasını, hiçbir eylemde bulunmamasını, yoksa herkese zarar verebileceklerini anlattı ve ondan yeminli söz aldı.
Garibim Dayı’nın evinin önüne gelince Deli Ahmet, seslenerek geldiklerini haber verdi, kapıyı açmalarını istedi. Eve girdiler:
- Selamünaleyküm.
- Aleykümselam.
- Hoş geldiniz.
- Hoş bulduk,…faslından sonra, öğretmenle Deli Ahmet’in yanında konu açılmadı. Dereden bükten konuştular. Konu açılmayınca, öğretmen de bir şey diyemedi.
Bir süre sonra öğretmen, tuvalete diye sofaya çıktı. Peşinden, köyün önde gelen kişisi olan, Garibim Dayı’nın kayınbiraderi geldi:
- Öğretmen Efendi, biz her şeyi hallettik. Sakın mesele çıkarmayın. Ben sana bunu demeye çıktım, geldim yanına.
- Tamam dayı. Yalnız, sakın para falan vermeyin. Tanrı misafiri deyip karınlarını doyurmuşsunuz, yeter. Duyarsam, hepinizin canı yanar. Bilmiş olun.
- Yok, yok. Sen canını sıkma.
- Peki.
Odaya döndüler. Biraz daha oturduktan sonra öğretmenle Ahmet izin isteyip, ‘iyi geceler’ dileyerek kalktılar, evlerine döndüler.
Ertesi günü, Perşembe sabahı, ilk derse giren öğretmen, öğrencileriyle, beş sınıf bir arada birleştirilmiş sınıfında günlük olayları konuşurlarken, 3.sınıf öğrencisi Fatma:
- Öğretmenim, akşam öte köye yiyiciler gelmişler, Garibim Dayı gilden altı bin lira alıp gitmişler..
Öğretmen, Topal Yaşar’ın ağabeyinin oğluna:
- Hüseyin doğru mu?
- Hayır Öğretmenim…
Çocuklar, hep bir ağızdan:
- Doğru Öğretmeniiim!
- Hüseyin…
- Hayır Öğretmenim…
- Bak Hüseyin, doğruyu söylemelisin, yalan söylediğin anlaşılırsa hoş olmaz.
Hüseyin ağlayarak:
- Evet, doğru Öğretmenim. Ama bana, “Öğretmen duymasın sakın” diye tembih ettilerdi…
- Tamam Hüseyin. Üzülme, ben hallederim. Çocuklar, toplayın çantalarınızı. Okul bu gün tatil. Dursun, sen Ahmet Amcana git, söyle. Hazırlansın, yola insin. Bu köyün çocukları, siz gidebilirsiniz. Öte köyünkiler, siz beni bekleyin. Hazırlanıp geliyorum. Sizin köye kadar birlikte gideceğiz.
Çıktılar. Çeşmenin yanından, Deli Ahmet de katıldı. Yine Deli önde, karı yarıyor,
yol açıyor, çocuklarla öğretmen de onun açtığı izden, hiç konuşmadan gidiyorlardı. Soğuk
ve ayaz da hatırını saydırıyor, ortalık donuyordu. Öte köye, otuz beş dakikada varabildiler. Çocukları evlerine gönderdiler. Yol üzerindeki bir eve girerek ısındılar, birer bardak çay içtiler. O arada, haber gönderdikleri Kör Abdullah, Topal Yaşar ve Necmettin de gelmişlerdi. Bu beş kişi, tek sıra halinde yola düştüler.
Öğle ezanı okunurken, Hanife’nin babasının gittiği ağanın kapısındaydılar. Necmettin, kapının tokmağını kapıya vurdu. Ağa geldi, kapıyı açtı:
- Buyurun, hoş geldiniz, sefa geldiniz, diyerek merdivenleri önden çıkıp yol gösterdi. Misafir odasına alındılar. Misafir her an gelebilir diye yarma çam odunları, saç sobanın içine dizilmiş, soba tablasında da iki çıra ile kibrit bekliyordu. Ağa, çıraları tutuşturup sobanın içine koydu. Tedirgin tedirgin, odunların tutuşmasını bekledi. Tutuşunca, sobanın kapağını elleri titreyerek kapattı. Hiçbir şey soramıyordu. Öğlen zamanı olduğu için, biraz sonra Allah ne verdiyse diyerek hazırlanan sofraya buyur etti. Yemekler yendi. Çaylar içilirken Ağa:
- Öğretmen Bey, affedersiniz, kusura bakmayın ama, hizmet neydi? Diye bir soru sordu.
Öğretmen söze nereden gireceğini bilemiyordu. Komedinin üzerinde ağaçtan yapılmış minyatür Atatürk heykelini gördü. Ön yüzünde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazıyordu:
- Ağam, sen de Atatürkçüymüşsün, dedi minyatür heykele bakarak.
Ağa, biraz şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışarak:
- Elbette Atatürkçü olacağız Öğretmen bey. Bu güne bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin ağasıyız. Başkası mümkün mü?
- Ama, Atatürk rüşveti hiç sevmezdi.
- Öğretmen Bey, ayıp oluyor.
- Bak Ağam, açık konuşalım. Ben Öğretmenim. Benim öğretmenliğim, yalnız sınıfta, dört duvar arasında değil. Boşuna bu kadar mürekkep yalamadım. Çalıştığım köyün her derdi, benim de derdim. Benim öğretmen olduğum köyden, köylümden, rüşvet yenemez. Yoksa bu öğretmenliği bırakır giderim. Şimdi, hizmeti sordun. Söyleyeyim. Bu Topal Yaşar’ın babasından altı bin lira almışsınız. Biz bunu senden geri almaya geldik… Dur sözümü kesme, sonuna kadar dinle. Zor yok. Sen bilirsin. O gece beş-altı kişi vardınız, bu parayı paylaştınız, biliyorum. Ben, ikinci bir kapıya gitmem. Doğru ilçeye inerim, kaymakam, savcı, hakim, hepsini dolaşır, anlatırım. Sen, şimdi bu aldığınız parayı sahibine bizim yanımızda teslim edeceksin. Diğer arkadaşlarına da durumu anlatacaksın. Onlar, sana verir ya da vermez. Orası bizi ilgilendirmiyor. Ne olmuş da, bu parayı almayı kendinizde hak görüyorsunuz? Topal Yaşar, kızı kovalamış. Yakalamayı bırak, eli değmemiş. Namus bu kadar ucuz mu? Benden bu kadar. Ne yaparsan yap.
Odada sessizlik hakim oldu. Ağa, tıpkı Garibim Dayı’nın bir gece önceki hali
gibi perişan durumdaydı. Yerinden kalktı. Duruşu, iki büklüm yürüyüşü, çaresizliğini yansıtmaktaydı. Odadan çıktı, beş dakika kadar sonra geldi. Elindeki bir tomar parayı öğretmene uzattı:
- Öğretmen Bey, evdeki paranın hepsi, vallahi bu kadar… beş bin sekiz yüz lira..
Öğretmen Necmettin’e uzattı, saymasını istedi. Parayı sayan Necmettin beş bin sekiz yüz lira olduğunu doğruladı. Öğretmen kabul etmeyerek, iki yüz lira daha vermesi gerektiğini söyledi. Ağa, yalvarıp yemin billah ederek, başka parası olmadığını söylüyordu. Topal Yaşar:
- O da ayak kirası olsun, kalsın, boş ver, deyince öğretmen neye uğradığını anlayamadı.
Kalktılar, yemeğe, çaya teşekkür ederek ve hoşça kal diyerek evden çıktılar. Geldikleri yöne doğru, kardaki iz üzerinden tek sıra yürümeye başladılar. Topal Yaşar,
geriden geliyordu. Öğretmen; arkada bıraktıkları köy, gözden kaybolunca bir bahaneyle en arkaya geçti. Elindeki tüfeğin dipçiği ile Yaşar’ın ensesine vurdu. Yere düşünce de, ayağıyla kafasına basarak:
- Ulan be topal, okula yirmi lira ver desem, vermezsin. Kime, neyi bağışlıyorsun? Ayak kirasıymış. Sen mi çağırdın, baban mı davet etti bu adamları da, ayak kirası ödüyorsun…
Topal Yaşar, rahatlıkla gücünün yeteceği, bir çırpıda ayağa kalkıp bir güzel benzetebileceği halde; öğretmene hiç karşılık vermedi. Kıpırdamadı bile. Karın içinde öylece, yüzü koyun yatıyordu. Necmettin’le Kör Abdullah geldiler, öğretmene rica ederek, kollarından tutup çektiler, yürüdüler. Önden yürüyen Deli Ahmet de kızmıştı, küfürler ederek daha bir hırsla karları çiğniyordu. Onun sinirlendiğini gören öğretmen de, sesini kesti. Topal bir laf etse, Deli’nin elinden alamayacaklarını biliyorlardı. ‘Deplasmandan galip dönmenin sevincini yaşayalım’ düşüncesine kapılan öğretmen, bir türkü tutturdu:
-Karşı dağı duman aldı, pus aldı
Şu garip ömrüm, yarı yolda kısaldı…
Necmettin’le Kör Abdullah da türküye eşlik ettiler. Topal Yaşar ise, onlara yaklaşamıyor, suçlu suçlu, yirmi-otuz metre geriden geliyordu.


Posted: 02:03, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ / EMİN ARIK

 

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Birinci işi minibüs yazıhanesinde yolcu çığırtkanlığı, ikinci işi ise öğretmenlikti. İri yarı, kaba saba bir görünümü vardı. Müdürmüş, müfettişmiş umurunda da değildi Umur Öğretmen’in. Okulda pek kimseyle konuşmazdı. Hiç sevmediği halde; o yıl plan yapmaya, derslere ara sıra planlı girmeye de başlamıştı. Planları gelişi güzel, yazısı da çirkin ve bozuktu ya.

Okul müdürü de ufak tefek, zayıf, ama her şeyi ben bilirim havalarında biri idi. Umur Öğretmenden de korkuyor, çekiniyordu. Grup başkanına birkaç kez:

- Müfettişim, bu Umur’u ne yapacağız? Hiç plan yapmıyor… diyerek şikayet etmişti. Grup başkanı en sonunda dayanamadı:

- Müdür bey; bir öğretmeniniz plansız derse giriyorsa, ne yapacağınız bellidir. İfadesini almak, ya da savunmasını istemek... Olmazsa, bir yazı ile durumu üst makamınıza bildirmek… Bana söylediğiniz şekilde olmaz. Eğer ben, bu şekilde bir işlemi başlatırsam, ya da denetime girdiğimde plansızlığını belirlersem, ondan önce sizin ifadenizi alırım. Neden öğretmeninizin plansız derse girmesine göz yumduğunuzu, neden işlem yapmadığınızı sorarım, dedi.

Müdür bozuldu. Ama bir şey diyemedi.

Bir başka gün aynı okula, İl Teftiş Kurulu Başkanı gitti. Müdür, Umur Öğretmen hakkında gurup başkanına söylediklerini ona da söyledi. Teftiş Kurulu Başkanı hışımla sınıfa gitti. Sandalyeyi çekip oturdu. Birinci sınıf öğrencileri korkup şaşırmışlardı. Öğretmen de şaşkın, izliyordu. Çağrılınca başkanın yanına gitti. Başkan:

- Planların nerede, getir bakalım, dedi.

Umur’un tepesi atmıştı:

- Sen kimsin?

- Beni tanımıyor musun, Teftiş Kurulu Başkanıyım. Getir planlarını.

- Ama bu sınıf, bu sandalye, bu masa benim. Kalk oradan!...

Başkandaydı şaşırma sırası. Umur’a baktı kaldı. Yanıt veremedi bir süre:

- Sen nasıl konuşuyorsun, karşı mı geliyorsun?

- Benim sandalyemden kalk. Kalkmazsan ben kaldırmak zorunda kalacağım, kalk… Ben mi kaldırayım? Kalkıyor musun, kalkmıyor musun?

Pabuç pahalı idi. İnsanca yaklaşamayınca, başkanlığın bir işe yaramadığını görebilmiş miydi acaba? Kalktı, hiçbir şey yapamadan sınıftan ve okuldan çıkıp gitti.

Düştüğü durumun acısını, grup başkanından çıkarma yöntem ve yollarına başvurdu. Olur olmaz her yerde:

- Bu grup başkanı, öğretmenlerin babası ya… Öğretmenler rahat, plansız derse girerler, istedikleri gibi davranırlar, okul müdürünü dinlemezler. Grup başkanı da korur bu öğretmenleri. Baba dedik ya..

Grup başkanı, hep ‘ya sabır’ çekiyordu. Bir gün dayanamadı:

- Sayın Teftiş Kurulu Başkanım, haklısınız. Ben öğretmenlerimi koruyorum. Çünkü iyi rüşvet yiyorum. İşte o rüşvetler karşılığında da, koruyorum. Hakkımda her türlü işlemi başlatabilirsiniz, dedi de, sataşmalar son buldu.

Mayıs ayına girilmişti. Beş müfettiş, bu okula bir akşam üzeri gittiler. Grup başkanı, okul müdüründen öğretmenler listesini istedi. Aldı, baktı:

- Arkadaşlar, birinci sınıfların denetimini ben alıyorum. Söyleyin hangi sınıfların denetimini üstleneceğinizi, kayıt edelim. Müdür Bey duyursun. Öğretmen arkadaşlar da, hangi müfettişle çalışacaklarını önceden bilsinler.

Nurettin:

- Başkanım, sen böyle yapmazdın. En son kalan sınıfları alırdın. Bir durum mu var?

- Evet, 1.B sınıfına, bir başka arkadaş bizden habersiz gelip girmiş, rehberlik yapmış. O sınıfın ve öğretmeninin denetimini de, o arkadaşa yaptıracağım. O nedenle birinci sınıfları alıyorum.

Müdür de müfettişler de, başkana karşı çıktılar. Okula grup üyeleri dışında başka müfettiş gelmesini istemediler. Israr üzerine başkan:

- Peki, dedi. Ama yine birinci sınıfları, ben denetliyorum. Buna itiraz etmeyin. Hiçbir şeye de karışmayın.

O sırada zil çaldı. Öğrenciler teneffüse çıktılar. Umur Öğretmen de bahçede nöbetçi idi. Müdür odasının önünden geçti, bahçeye çıktı. Arkasından grup başkanı da çıktı. Kimse bir şey diyemedi, karışmadılar. Pencerelerden, perde arkasından izlediler. Başkan, yaklaştı:

- Umur Bey, görüşebilir miyiz biraz?

- Tabii, buyurun müfettişim, görüşelim, dedi saygılı bir tavırla.

Bahçede bir ağacın gölgesine kadar konuşmadan yürüdüler:

- Umur Bey, birinci sınıfların denetimini ben yapacağım…

- Müfettişim, sevindim. Müdür Beye, sizden başkasını sınıfıma sokmayacağımı söylemiştim zaten.

Başkan anlam veremedi. Oysa, korkarak gitmişti Umur Öğretmenin yanına. ‘Ya ters bir şey söylerse, ya hakaret ederse’ gibi düşüncelerle tedirgin olmuştu. Ama, başlangıç iyiydi. Bir terslik olmasın diye, Umur Öğretmen sözünü kesmeden sonuna kadar dinlesin istiyordu. Onun için bir çırpıda, sözcükler dökülüverdi ağzından:

- Umur Bey, yalnız benim bazı prensiplerim vardır. Plansız öğretmenliği kabul edemem. Soruşturma açarım. Ancak, sınıfınıza bir arkadaş girmiş. Sonradan öğrendim. O nedenle, o günden öncesi beni ilgilendirmiyor. Sizden istediğim, yalnızca son ünite planını ve bugünden başlayarak günlük planlarınızı yapmanız, hazırlamanız.

Umur Öğretmen, sağ elini kaldırıp göğsüne vurdu, davula vurmuş gibi bir ses çıktı:

- Emrin olur müfettişim, iki gözüm üstüne.

Bu okuldaki denetim bitti. Grup başkanı, Umur Öğretmenin denetimini son güne bıraktı. 8 Haziran, karnelerin verildiği gün giderek 2. derste sınıfa girdi. Durakladı. Günaydın diyemedi. Umur Öğretmen, yere oturup bağdaş kurmuş, öğrencilerine yerde fasulyelerle, çubuklarla bir şeyler yazdırıyor, yardım ediyordu. Öğrencilerinin kimisi omzunda, kimisi dizinde, saçıyla-başıyla oynayan, yüzünü seven… Müfettiş, “seviyeye inme dedikleri şey bu olsa gerek” diye düşündü. Öğretmen, öğrencilere yerlerine oturmalarını söyleyerek ayağa kalktı:

- Hoş geldiniz, müfettişim, dedi, tokalaşırken:

- Hoş bulduk, dersinize devam edin, izliyorum.

Müfettiş, geçti, en arka sıraya oturup izlemeye başladı. Bir ders saati izledi. İkinci ders saatinin ortasında, öğretmenin iznini alıp derse katılarak, öğrencilere sorular sordu. Beklemediği sonuçlar alıyordu. Diğer birinci sınıf öğrencileriyle aşağı yukarı aynı seviye tutturulmuştu. Öğrenciler de öğretmenlerini çok seviyorlardı.

İşini bitirdi, izin alarak öğretmenin sandalyesine oturdu. Hatta, sandalyeyi öğretmen çekti, ‘buyurun’ dedi. Müfettiş, planları istedi. Umur Öğretmen masanın üstündeki iki defteri müfettişin önüne koyup uzaklaştı. Müfettiş sırayla açtı, şöyle bir baktı. İstedikleri yapılmıştı. Ayrıntısına inmedi, defterleri kapattı. Öğretmen yaklaştı:

- Müfettişim, bitti mi?

- Evet, bitti.

- Şimdi sıra bende. Ben de konuşacağım, izninizle..

- Elbette, sizi dinliyorum.

Öğretmen, masanın çekmecesini çekti, bir dergi çıkardı, bir sayfasını açtı:

- Bu dergi, bunlar da benim planlarım. Buradan buraya aynısını yazdım. Bu öğretmenlere sizin eziyetiniz nedir? Neden bu kadar çok yazdırıyorsunuz?

Müfettiş baktı, ‘ne desem’ diye düşünürken, dergi ve defterleri kapattı:

- Umur Bey, haklısınız. Ancak, planları yapmak göreviniz. Onun için de ücret alıyorsunuz. Dergideki planlar, İstanbul koşullarına göre hazırlanmıştır. Ayrıca her sınıfın, öğrencilerin, öğretmenin koşulları, birikimi başka başkadır. Plan sınıfa, öğrenciye, seviyeye göre bizzat uygulayan öğretmen tarafından yapılmalıdır. Bakın, şimdi planlarınız olmasaydı, o bölümde toplam sekiz puan yerine sıfır puan yazacaktım. Ayrıca planlarınızı yapmadığınız için soruşturma başlatıp ceza almanıza neden olacaktım. Şimdi soruşturma, ceza yok, değerlendirmede ise, örneğin sekiz üzerinden dört puan yazabilirim. Farkı anlatabildim mi?

- Gene mars olduk, değil mi?

- Hayır. Tavla oynamıyoruz ki, neden mars olasınız?

- Tamam müfettişim, tamam. İçtiğinizi de biliyorum, birlikte bir rakı içeceğiz. Hiç itiraz etmeyin.

- Olur, Umur bey. Yalnız, orada da kurallarım var. ‘Harmanda izi yok, yiyen de ortak Osmanlı’ olmam. Tüm giderleri de ortak karşılarsak, içeriz.

Olmazdı, olurdu; tartışmalarından sonra Umur Öğretmen, müfettişe ‘peki, olur’ dedirtti, dedirtti ama, gerçekleştiremediler.

Bu tartışmadan sonra müfettiş, öğretmen ve öğrencilerine, sınıflarında konuk ettikleri için teşekkür ederek çıktı.

Hafta sonu evinde, teftiş raporlarını yazmaya oturdu. Umur Öğretmene sıra geldiğinde, rapor kağıdı, Umur Öğretmenin kimlik bilgilerini yazdıktan sonra, daktilosunda bir süre takılı kaldı. Karalama kağıdı üzerinde yaptığı hesaplamalar toplamı seksen puandı. İçinden ‘olmaz’ dedi. ‘Bu öğretmen, beni kırmadı, isteğim üzerine planlarını yaptı, karşılığını da almalı.’ Ekledi, tekledi, doksan yazdı, imzaladı, verdi. Yer yerinden oynadı. ‘Umur Öğretmen doksan alıyorsa, bu ilde yüz elliden aşağı alan olmazdı.’ Teftiş Kurulu Başkanı, yine yakalamıştı. Ağzına sakız yapmaya başladı. Bir demedi, iki demedi, müfettişin sabır taşını çatlattı. Yaz tatilinde bir gün dairede, Teftiş Kurulu Başkanının koltuğunda Milli Eğitim Müdürü oturuyordu. Başkan ve tüm müfettişler de odadaydı. Bizim müfettiş de odaya girince, ‘iyi günler’ demesine bile fırsat kalmadan:

- Sayın müdürüm, baba müfettiş geldi. Umur’a doksan puan veren müfettiş geldi. Kahraman müfettiş geldi.

- Başkanım, ben verdiğim puanın, attığım imzanın sonuna kadar arkasında dururum. Bunu da en iyi sizin bilmeniz gerekir. Daha önce de açıklamaya çalıştım. Beni anlamak istemiyorsunuz sanırım. Yine açıklarım, yine açıklarım. Derdimi, eninde sonunda anlatabilirim. Ama, yanlış olur. Sizin için iyi olmaz.

- Korkumuz mu var? Açıkla bakalım.

- Yapmayın başkanım. Hoş olmaz, yanlış olur.

- Açıkla, açıkla. Bizim kimseden korkumuz yok.

- Sayın müdürüm ve arkadaşlarım, hepinizden özür diliyorum. Başkanım kendileri istediler, ben de açıklamak zorundayım. Umur Öğretmen, isteklerimi yerine getirmişti. Öğrencilerinin başarı durumları da diğer sınıfların öğrencilerinden fazla farklı değildi. Evet,

bu öğretmenimizin değerlendirmesini yaptığımda seksen puan aldığını gördüm. Ancak, bunu yazmaya elim varmadı. On puan da Teftiş Kurulu Başkanı'nı sınıfından kovabilme cesaretini gösterebildiği için verdim"


Posted: 02:02, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ / EMİN ARIK

SALLA BAŞINI AL MAAŞINI MI? / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Ekim başlarıydı. Okullar yeni açılmıştı. O gün, öğrenciler okula gelmemişti. Öğretmen de yaşlı bir kadının öldüğünü, cenaze olduğu günlerde okulun kapatıldığını, köyde böyle bir gelenek oluştuğunu öğrenmişti. Mezarlıkta helva-ekmek de dağıtılıyordu. Ama öğrencileri korkabilirlerdi. Onları korumak durumunda olduğunu düşündü. Daha sonraki zamanlarda da, köyde cenaze olduğunda öğrencilerini okuldan bir yere göndermedi.

O hafta sonu, Çiftlik Pazarı'na gitti. Çevredeki diğer öğretmen arkadaşları ile görüştü, oturup çay içtiler, sohbet ettiler. Haftalık erzakını aldı, Koca Çakır'ın Hasan'ın katırına yüklediler. Karda yürüyerek, Sorguncuk'tan geçip, Kel Tepe'yi de döne döne tırmandılar ve Aşağı Güneycik'e vardılar. Öğretmen, o gece Koca Çakırlara konuk oldu.

Yemekten sonra komşular da geldi... muhabbet sıkıydı... Güncelden vaz geçilemezdi. Köyün en garibanı Kara Şaban'ın oğlu Satılmış, mezarlıkta on lira bulmuş, sevinmişti. Pazara giderken Satılmış'ın para bulduğunu duyan Sami Hoca, Kara Şabanlara uğramış; parayı kendisinin düşürdüğünü söylemişti. Satılmış ağlasa da, babası on lirayı ondan alıp hocaya vermiş; hoca da cebinden çıkarıp "buldun müjdesi" diye Satılmış'a iki buçuk lira vermişti. O iki buçuk lirayı da Şaban Dayı hocaya geri vererek, bir metre don lastiği getirmesini istemişti. Akşam bir metre don lastiğini Şaban Dayıya veren hoca, paranın üstü olan iki yüz yirmi beş kuruşu da vermemişti. Bir metre don lastiğini iki buçuk liradan aldığını söylemişti.

Bu olayı dinleyen öğretmen, önce ne diyeceğini bilemedi. Onu gören komşular, Tosyalı Tacir'i evinde konuk ettiği gece, onun cebinden üç yüz lirasını çaldığını, uyanık tacirin köyün içinde hocayı rezil ederek parasını geri aldığını anlattılar.

Bir başkası evinin avlusuna giren bu hocanın, oradan koşum zincirlerini çaldığını, yüzsüzlükle inkar ettiğini söyledi. Sonu gelmiyor, herkes bir şey anlatıyordu. Gece boyunca konu, hep Sami Hoca'nın "marifetleri" oldu. Vakit ilerlemişti. Öğretmen, bu kadar olaydan sonra bu adamın arkasında neden namaz kıldıklarını sordu. "Amaaan!.. Öğretmen Bey, vebali onun boynuna. Bize ne?" dediklerinde dayanamadı:

- Bakın komşular. Peygamberimiz bir hadisinde diyor ki; "Bir günahı işleyenle, o
günahın işlenmesine fırsat verenler arasında hiçbir fark yoktur." Siz, böyle yapmakla ona, "Devam et, doğru yoldasın" diyorsunuz, siz de günaha giriyorsunuz, diyerek anlatmaya çalışıyor, olmuyordu.

Bir süre sonra komşular iyi geceler dileyerek kalktılar. Ev halkı da kendi odalarına çekildi. Koca Çakırın Hasan'la öğretmen yalnız kaldılar. Hasan, pantolonunun kayış köprüsüne zincirle bağlı anahtarları çıkardı. Biriyle duvardaki gömme dolabın kapağını açtı. Zeytin, peynir ve bir ufak rakı çıkardı. Öğretmenin şaşırma günüydü. Hasan dışarıya çıkıp bir maşrapa su ve birkaç çay bardağı ile döndü. Suratı asıktı. İki bardağın yarısına kadar rakıyı koydu, üstlerini buz gibi su ile doldurdu. Öğretmen izliyordu. Hasan bardağını kaldırdı:

- Öğretmen Bey, şerefine!.. dedi.
Öğretmen bardak elinde donup kalmış, şaşkın şaşkın bakıyordu. Hasan bardağı masaya bırakırken, sinirli bir şekilde:

- Öğretmen Bey. Sami Hoca'nın "düşürdüm" diyerek Kara Şaban'ın oğlunun elinden
aldığı o on lira benim. Mezarlıkta mezar kazarken, saatimi pantolonumun şu bozuk para cebine koymuştum. Mezar kazma işi bitince, saatimi çıkarırken düşürmüşüm. Satılmış'ın bulduğunu duyunca, içimden "fakir çocuk, öğrenci, hayrım olsun" dedim, sesimi çıkarmadım. Birkaç saattir sinirden deli gibiyim. Bu kadar utanmaz olunmaz.

Öğretmenin de kan beynine sıçramıştı. Aynı konuda uzun uzun konuştular. Canları iyice sıkılmıştı. Gece yarısını çoktan geçmiş, ufak rakı bitmişti. Saat üç gibi Hasan da odasına çekildi. Öğretmen, gaz lambasını kısarak önceden hazırlanmış yatağa uzandı.

Sabaha kadar uyuyamadı.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerde hep kafasını bu olaylar kurcaladı, durdu. Bir
gün yirmi dakikalık beslenme teneffüsünde camiye gitti. Cami iki katlı bir binaydı. Üst katı namaz için kullanılırken, alt katı da köy odası olarak değerlendirilmekteydi. İçerden sesler duydu. Kapıyı açtı, girdi. Okul öncesi yaşlarda bir grup erkek ve kız çocuk ile ilkokulu bitirmiş altı-yedi kadar kız çocuğu, sureleri şarkı söyler gibi kendi kendilerine okumaktaydılar. Kızların elinde iğ ve birer yumak yün, yünü eğirerek ip yapıyorlardı. O sırada kapı açıldı. Sami Hoca ile ağabeyiydi gelenler. Sami Hoca:

- Hayrola Öğretmen Bey...

- Hayır sende Hoca Efendi... Bu çocuklar, burada ne yapıyorlar?

- Kur'an Kursu...

- Sen mi öğreticilik yapıyorsun bu çocuklara?

- Evet...

- Hangi yetkiyle, hangi izinle? Öğretmenlik bilgin, yeteneğin ne kadar? Ayrıca, Müslümanlıkta her şeyden önce iç ve dış temizlik gelmez mi? Bak bu çocuğun kolu, kirden kazak giymiş gibi donra bağlamış. Önce temizliği öğretmen, kavratman gerekmez mi?

- Ben, onların anası mıyım?

- Ben, anası mıyım öğrencilerimin? Her sabah temizlik kontrolünü kendileri yapıyorlar. Sorun da kendiliğinden çözülüyor. Anası olman gerekmiyor.

- Öğretmen Efendi, sen ne karışırsın? Ben senin okuluna karışıyor muyum?

- Sen bana karışamazsın elbette. Beni devlet atamış. Ama senin böyle bir iş yapabilmen için izin alman gerekir. Benden uyarması. Bu günden başlayarak bu iş bitmezse, ben ilgili makamlara suç duyurusunda bulunurum, bilmiş ol.

O gün, bu sözde kurs sona erdi. Öğretmen zarar vermek de istemiyordu. Çünkü bu hocanın oğlu da öğrencisiydi. Sevimli de bir çocuktu. Acıyordu, bu çocuğa. Çözüm arıyordu. Caminin kadrolu imamı değildi. Köyde en iyi iki tarla caminin malıydı. Bire üç veren bu tarlaları, imam ekiyordu. Öğretmen, "sanırım, bu tarlalar için imamlık yapıyor" diye düşündü. Köylülerle konuştu. Dokuz aile reisini ikna etti. Bir dilekçe yazdı, onlarla birlikte kendi de imzaladı.

Bu dilekçeyle camiye; kadrolu, okulundan mezun olmuş, doğru dürüst bir imam istiyorlardı. Bir süre sonra köye imam ataması yapıldığını duydular. Ama muhtar karşı mahalledendi. İmamı kendi mahallesindeki camiye götürmüştü. O cami de iki mahalle arasında, mezarlık içindeydi. Hatta bu caminin iç bölüm yağlıboyalarını da bizim öğretmen yapmıştı. İki-üç gün camiden ezan okuyan yeni imam, gelen olmadığını görünce, anlam veremedi. Durumu muhtara iletti. Kendilerince çözüm buldular. On beş gün muhtarın mahallesinde, on beş gün de ona en yakın diğer mahallede namaz kıldırıyordu. Çünkü, köylerde genellikle ihtiyarlar, kadın ve çocuklar vardı. Kış gününde, köy dışındaki camiye gidemiyorlardı.

Dört mahalleden oluşan Ulupınar Köyünün en kalabalık mahallesi Yukarı Güneycik'ti. Camisi de köyün içindeydi. Ailece İstanbul'a göçen Kalaycı'nın çocukları da caminin hemen yanındaki evlerini imam için konut olarak vermişlerdi. Köye adını veren Ulupınar çeşmesi de caminin hemen yanındaydı. Öğretmen muhtara; yeni gelen kadrolu imamın on beşer gün de Aşağı ve Yukarı Güneycik mahallelerinde namazı kıldırmasını, buradaki vatandaşın da doğru dürüst, okullu bir imam görmesini önermiş, ama muhtar kabul etmemişti. Güneyciklere giderse, imamın bir daha geri gelmeyeceğinden korkuyordu. Bunun üzerine öğretmen Kaymakamlık Makamına bir dilekçe daha yazarak, durumu anlattı. Altına dokuz kişi yine imzalamışlardı.

Mayıs ayında okullar tatile girmiş, öğretmen de ilçe merkezine ailesinin yanına gelmişti. Bir gün İlköğretim Müdürü Vehbi Beyin odacısı Kemal gelerek müftünün çağırdığını söyledi. Durumu yerinde incelemek üzere, Ulupınar Köyüne gidilecekti. Necati'nin cipine müftü, bir memur ve öğretmen binerek yola çıktılar. Bozuk orman yolundan iki saat kadar yolculuk yaptıktan sonra Hoca köyünde mola verdiler. Taze ayran ikram edildi. Yetmiş yaşlarında Yasin Amca, saygılı bir şekilde hoş geldiniz derken, eğilerek iki eliyle müftünün eline uzandı ve karşısına geçerek, yine saygılı bir şekilde diz üstü oturdu. Bir ara:

- Müftü Efendi hazretleri, Güneş'te patlamalar olduğu söyleniyor. Doğru mudur? biçiminde bir soru sordu. Müftü:

- Haşaaaa!.. Kur'an'da böyle bir şey yok. Günaha girmeyelim. Bunu bizim makineleri çok eski Kandilli Rasathanesi tespit etmiş, güya. Allah'ın işine karışıyorlar. Olmaaaz!....

Öğretmen bakakaldı. Yasin Amca:

- Efendim, peki, bir de aya gidildiği... doğru mu?

- Hiç mümkün mü? Olabilir mi öyle bir şey? İnanmayın böyle şeylere... Günah!..

Öğretmen dayanamadı:

- Müftü Bey. Aya gidildiği doğrudur. Güneşteki patlamalar da doğrudur. Allah'ın işine karışmak değildir bunlar. Güneşteki patlamaları, dünyanın bütün rasathaneleri belirlemiştir. Kandilli rasathanesi de dünyanın en isabetli tahminlerde bulunan rasathanelerinden biridir. Tüm araç-gereçleri de yakın zamanda yenilenmiştir. Ayrıca, bir din adamı olarak müspet ilimlere inanmanız gerekmez mi?

Müftü, baktı kaldı. Yasin Amca da, öğretmene ters ters baktı. Bu bakışlardan "Müftü Efendi'den daha mı iyi bileceksin?"i anlamamak olası değildi. Kalktılar. Öğleye yakın Aşağı Güneycik'e vardılar. Topal Sadık'ın evine buyur edildiler. Hazırlık yapılmıştı. Yer sofrası kuruldu. Odada "pilli radyo"da vardı. Köyde radyodan bir türküler, bir de ajans dinlenirdi. İkisi dışında radyoyu açmak, pillerin boşuna yanması demekti. Hatta, yanında köylülerden biri varsa, öğretmen kendi radyosundan şarkı veya başka bir şey de dinleyemezdi. "boş yere pil yanmasın" diye kapatıverirlerdi radyoyu. O sırada, köyde en çok sevilen sanatçılardan Bedia Akartürk, güzel bir türkü okuyordu. Sofranın etrafına bağdaş kurup oturdular. Müftü oturduğu yerden arkasına dönerek ve yan yatarak "günahtııır!.." deyip, şak diye radyoyu kapattı. Herkes bozulmuştu. Şoför Necati, öğretmenin kulağına eğilerek bir şeyler söyledi.

Sofrada sekiz kişiydiler. Yemeğe başladılar. O gün Topal Sadık'ın tavukları, ancak dört yumurta verebilmişti. Lop pişirilen yumurtalar, kabukları soyulmuş olarak ve bir tabak içinde sofraya konulmuştu. İlk yumurtayı, "bismillahirrahmanirrahim" diyerek müftü aldı, bir lokmada ağzına attı, avurtlarını şişirerek yemeye başladı. Canı çok sıkılan öğretmenin eline fırsat geçmişti. İkinci yumurtayı aldı. Bıçakla ikiye böldü, yarısını yanında oturan Topal Sadık'ın önüne koyarak, "Sadık Dayı, bölüşelim, Müslüman malı ortakmış" dedi, yemeye başladı. Herkes içinden güldü, ama kimse başını kaldıramadı.

Müftü, camilerin her ikisinde de incelemelerini yaptı. İnceleme bittiğinde çantasından çıkardığı elli adet kitabının yarısını muhtara, yarısını da Sami Hoca'ya vererek, "Bunları ben yazdım. Satın, parasını bana getirin" dedi. O arada kalkarken, memurun cebine, muhtarın yetmiş beş lira para koyduğunu, öğretmen gördü. Müftüye ne verildiğini göremedi.

Olay belli olmuştu. Öğretmenin çabaları boşa gidiyordu. İlçeye inince bir duydu ki, müftü muhtara akıl vermiş, dilekçeye imza atan dokuz kişinin imzaları taklit edilerek yeni bir dilekçe yazılmış, "bize imam lazım değil, imamımız var" denilmişti. Bunun üzerine öğretmen suç duyurusu gibi bir dilekçe daha yazarak köye gitmiş, "bizim imzamız taklit edilmiş, böyle bir dilekçe yazmadık" biçimindeki dilekçeyi aynı kişilere imzalatmış, bu dilekçeyi de Kaymakamlık makamına sunmuştu.

O arada öğretmen evlenmişti. Eşi de öğretmendi. Bir haftalık evli iken yine bir gün "Kaymakam çağırıyor" haberini aldı, gitti. Kaymakam'ın karşısında müftü yayılmış, oturuyor; muhtar, Sami Hoca, bunlardan yana azalar ile birkaç köylü, şapkaları ellerinde, ellerini önlerinde bağlamışlar, sanki suçlu gibi ayakta duruyorlar, öğretmene bakamıyorlardı.

Kaymakam:

- Sen bir köy öğretmenisin... Ne karışıyorsun köylünün işine?

- Özür dilerim. Bize, "öğretmen olarak, karışmazsak suç olur" diye öğretmişlerdi. 442 ve 222 sayılı yasalar böyle buyuruyor. Ben de görevimin gereğini yaptığıma inanıyorum.

- Bu dilekçeni geri alacaksın.

- Alamam. Orada, yalnız benim imzam yok. Sizin de, oradaki sahtekarlığı inceletmeniz gerekmiyor mu?

- Karşı mı geliyorsun? Çık dışarı!.. Nasıl öğretmensin sen?..

Öğretmen çaresiz çıktı dışarı. Titriyordu. Yürüdü. Bir baktı, müftülüğün önünde. Saat akşam üzeri üç falan. Girdi içeri, bekledi. Az sonra Kaymakam'ın yanından ayrılan müftü geldi, makam odasına girdi. Arkasından öğretmen de girdi. Müftü koltuğuna oturmamış, ayakta duruyordu. Öğretmen de tam karşısında durdu:

- Sen benim başıma bela mısın, çık git şuradan be adam...

Bunun üzerine öğretmen, müftünün tam karşısındaki konuk koltuğuna oturdu:

- Beni kovmayı bırak da, konuşalım biraz. Duydum ki, benim gariban köylümden
iki tane kuzu yemişsin. Helal mi, haram mı, ben bilemem. Ama, iki bin lira da para almışsın. Benim maaşım daha bin lira bile değil. O iki bin liranın yirmi beş-otuz lirası ile şu odana bir Türk Bayrağı ile bir Atatürk Resmi, al da as. Yediğin rüşvetleri bile, o ikisi sayesinde yiyorsun.

Bir süre bakıp kalan müftü, yanıt vermeden hışımla çıktı gitti. "Polisle gelir, başımı belaya sokar" diye korkarak, öğretmen de ayrıldı müftülükten. Ama, öğretmenden intikam alındı. Altı ay, yeni evlendiği eşiyle bir araya ataması yapılmadı.

Milli Eğitim Müdürü Rasim Bey'in, "Yerine bir öğretmen bul da gel, seni alalım oradan, verelim eşinin yanına.." sözlerini, "Hangi bakkaldan alıp da geleyim?" diye yanıtladı. Bütün eş durumu atamalarını, bu şekilde mi yaptıklarını sormadan da edemedi. Ölürken bile kendisini kurtarmaya çalışan torunu yaşındaki hemşireye, sarkıntılık yapan memur da, eşinin babasına "Kızı verecek başka adam bulamadın mıydı?" diyebildi.

Annesi Vali'ye gitti, derdini anlatmaya çalıştı. Vali dinlemek istemedi. "Vali Bey, babasız dört çocuk büyüttüm. Bu vatana faydalı olsunlar diye. Biri polis oldu, biri öğretmen. İki küçük de okuyorlar daha. Öğretmen oğlumun suçu nedir, söyleyin. Ben sizden önce vereyim cezasını" dediğinde, Vali:

- Çık kadın dışarı, polis çağırıp içeri mi attırayım seni...

Çaresiz evine dönen kadıncağız, öğretmen oğlunun şiir defterine Cumhuriyetimizin ilk yıllarında öğrendiği, o güzelim el yazısı ile şunları yazdı:

"22-11-1973, Perşembe. Yavrularımın tayinleri yapılmadıkça üzüntümden kısaca yazdığım şiir: Derdimizi anlatmaya çıktığımız yüksek makam/Oralardan da kovdular bizi vali beyle kaymakam/On yedi senedir emek verip uçurduğum yavrumun kanadını kırdılar/Dört senedir Taşköprümüz'ün en uzak köyünde hevesle çalıştığı mesleğinden ayırdılar/Yuvası yıkık kalbi yaralı annenin kalp yarasını yeniden yaraladılar/Bu acıyı bize çektiren merhametsizler/ Benden beter olup en kıymetlilerinin başında çırpınıp ettiğimizi bulduk dedirtsin onlara Ulu Tanrım."

Anneye bunları yazdıran neden; oğlunun, derdini anlatamayınca yerel gazeteye yazdığı yazı nedeniyle "Milli Eğitim Müdürlüğü'nü tezyif edici yazılı beyanda bulunmak" suçlamasıyla görevden uzaklaştırılması ve hakkında soruşturma açılmasıydı.

Kısa süre sonra açık kaldırıldı, yıkılmak üzere, tehlikeli diye kapatılan bir köy okuluna eşiyle birlikte atamasını yaptılar. Ama, eşinin terfisini engelleyerek...
Aradan yıllar geçti. Bir başka ilde, bir gün bir işi nedeniyle İl Müftülüğü'ne giden öğretmen orada bir kişi ile tanıştı. Konuştular. Öğretmenin nereli olduğunu öğrenince "Ha, bilirim. Bir soruşturma nedeniyle o ilçeye üç yıl gittim-geldim" dedi. Öğretmen, kafasında çakan şimşekle soruşturma konusunun, ismini de vererek "o müftü mü" olduğunu sordu. Kişi de şaşkınlığı geçince ekledi:

- Evet, Öğretmen Bey.. Dediğiniz gibi, her mesleğin yüz karaları vardır. Olmasa iyi ama, ne yazık ki böyle. Merak etmeyin. O şahıs cezasını gördü. Kıdem durdurma cezası ve bir daha yöneticilik yapamaz hükmüyle geri hizmete çekildi.


Posted: 02:01, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ / EMİN ARIK

NEREDEN NEREYE / ÖYKÜ

EMİN ARIK
______________________________________________

Yıllarca Balkanlarda, Çanakkale'de savaşmış, evine döneli bir yıl kadar olmuştu ki; Kurtuluş Savaşı'nın başladığı, seferberlik ilan edildiği haberi geldi. Mustafa Kemal çağırır da gitmez miydi?

Eşi, anası, babası ile vedalaştı, altı yaşlarındaki kızına ve yeni doğan oğluna sarıldı. Ondan sonra doğru cepheye. Yıllar süren savaş... İzmir'e girdiler sonunda. Bir daha haber alınamadı Tahsin'den. Nerede şehit düştüğü de bilinemedi.

Memlekette; babası, anası da göçmüştü öbür dünyaya. Eşine ve çocuklarına amcası sahip çıktı. Acılara ve ayrılıklara dayanamayan eşi de, çok geçmeden, iki küçük çocuğunu bırakarak, bu dünyadan göçüp gitti.

Ablasını, bir köye gelin veren amcası, ilkokulu bitiren Ahmet'i ise "ben seni okutamam" diyerek, marangoz yanına çırak verdi. On dört yaşlarındaki Ahmet, bir süre burada çalıştı, marangozluğu öğrendi.

Bir gün testereyi dizine kaçırdı, kesti. Kan içinde kalmıştı bacağı. Testereyi elinden fırlatarak, dükkandan çıktı, gitti. Can acısıyla nereye gittiğini bilmez haldeydi. Baktı, istasyonda. Tren de Ankara'ya doğru hareket etmek üzere. Bindi, Polatlı'da indi. Gedikli Okulu öğrenci arıyordu, başvurdu. Boyu bosu yerindeydi. Sınavlardan da başarıyla geçerek bu okulun öğrencisi oldu. Topçu Astsubayı olarak Cumhuriyet ordusuna katıldı. Başçavuşluğa kadar da yükseldi.

Yaşı kırka yaklaşıyordu. Yaşam yormuştu. Astsubay Topçu Başçavuş olarak da çok yorulmaktaydı. Ablasından başka kimsesi olmadığını düşünüyordu. Amcasından hayır yoktu. Oysa, kendisini okutamayacağını söyleyen amcası, kendi oğullarını okutmuştu. Kararını verdi, ordudan istifa etti. Komutanı Binbaşı Adnan, üstün başarı belgesi de düzenleyerek başarılar diledi.

Günümüzde babalar gibi satılan kurumlardan Sümerbank, eleman arıyordu. Başvuruda bulundu. Taşköprü Kendir Fabrikasına idare amiri olarak ataması yapıldı. Gitti başladı.

Fabrikanın bekar konutunda kalıyordu. Arnavut Selahattin Usta'yla da dost olmuşlardı. Akşamüstü işten çıkınca, üç kilometre ötedeki ilçeye iniyorlar, memur lokalinde iddialı tavla maçları yapıyorlardı.

Bir gün:
- Yahu, Usta... sana bir şey söyleyeceğim, senden bir isteğim var... diyebilmişti de, nasıl dediğine kendi de şaşırmış, utanmıştı.
- Eeee... Ahmet bey, sizi dinliyorum. Sözünüzün sonunu getirsenize...
- Ustacığım... Yaşım ilerledi. Artık evlenmem gerek. Bugün ilçede bir kız gördüm, beğendim...
- Peki, benden istediğiniz nedir?
- Bu kızı bir araştırmanı, kimin kızı olduğunu, geçineceğim biri olup-olmadığını öğrenmeni istiyorum, diyebilmişti bir çırpıda, gözlerini kaçırarak.

Araştırmasını tamamlayan Selahattin Usta, birkaç gün sonra ulaştığı sonucu Ahmet Bey'e iletmeye geldi de, ne geliş. Gülmekten zor anlattı:
- Ahmet Bey, tam isabet. Beğendiğiniz kız, her gün "baba" diyerek, iddialı tavla oynadığınız Emekli Öğretmen Kadir Bey'in kızı. Yerinde karar, mutlu olursunuz.

Hazırlıklar, ön görüşmeler yapıldı. Günün özelliklerine uygun, geleneksel yol izlendi. Evlendiler.

Bu arada 1950'ye gelinmiş, çok partili demokrasiye geçilmiş, amcası da kendi ilçesinde Belediye Başkanı seçilmişti. Yaşam sürüyordu, herkes kendi hayatını yaşıyordu. Ahmet Bey mutluydu. Yaşam düzenini, kimseye muhtaç olmadan kurmuştu. Bir yıl arayla iki oğul sahibi de olunca mutluluğu kat kat artmıştı. Daha sonraki yıllarda iki oğlu daha oldu. Varsın amcası bütün mala mülke konsundu. Dert etmemişti bunu. Onun yaşama bakışı, değer yargıları başkaydı. Askerliğe de doyamamış, ablasının askerdeki oğluna mektubunda şunları yazarak duygularını dillendirmişti:

"1/Şubat/955-Sivas.

Sevgili Kardeşim.

Göndermiş olduğun mektubu aldım, çok teşekkür ederim. Ben babana iki, yengen de
bir mektup yazdık, hiç birine cevap alamadık. Ben de merak içindeyim. Ağan ayrıldıktan sonra bütün işler babana kaldı. Ben mektup alamayınca buna hükmettim; işleri çok, bana mektup yazacak zaman bulamıyor dedim. Sen köye gittiğine göre vaziyeti nasıl gördün, hiç tafsilat vermiyorsun.

Buraya geldiğimiz günden beri yengen hep hasta. Hiçbir gün hekimsiz, ilaçsız kalmıyoruz. Bakalım halimiz nasıl olur?

Askerlik yeryüzünde en şerefli, şerefli olduğu kadar mukaddes bir meslek ve irfan ocağıdır. Her Türk genci bu vazifeyi yapar. Gününün azalmış olduğuna çok sevindim. Yalnız son dakikasına kadar büyüklerine hürmette, küçüklerine şefaatte kusur etme. Hiç kimseye haksız muamele yapma, hatta yapmak isteyenlerin yanına dahi gitme. Yarın köye döndüğün zaman gene öyle ol. Çünkü haksızlık edenleri hiç kimse sevmez. Allah bile.

Seni boş yere meşgul etmeyeyim. Burada son verir, yengen ve ben gözlerinden, Hasan ve Ali de ellerinden öperiz.

Sevgilerimle.

Dayın"

Ablasının oğlu bu mektubu, yıllarca gözü gibi saklamış, sonunda da "bunu hak eden sensin" diyerek, Ahmet Beyin ölümünden elli yıl sonra, onun oğullarından birine vermiş, yoğun duygular yaşamalarına ve gözlerinin yaşarmasına neden olmuştu.


Posted: 01:59, 2006-10-20 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i Konuştuk / Erdem ÖZTOP

Hıfzı Topuz ile 'Başın Öne Eğilmesin'i konuştuk

"Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi!"

"O gün bugündür susarIstranca dağlarıBildikleri Dillerini yakar çobanlarınDalgın akar Sazara deresiApak sesiyleAğıt yakar bir çeşme"

Mehmet Başaran yukarıdaki dizeleri yazdı Sabahattin Ali'nin o fail-i meçhul boyutlu öldürülüşüne ilişkin! Şimdilerde ise Hıfzı Topuz bir romanla konuya değiniyor ve "Başın Öne Eğilmesin" diyor! Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta Topuz, Sabahattin Ali'nin biyografik romanını yazıyor ve kütüphanelere kılavuz/belge niteliği taşıyan bir eser bırakıyor. Bu zamana kadar tam tamına bir Sabahattin Ali kimliği çıkarılmamıştı, Hıfzı Topuz bu açığı kapatıyor. Hıfzı Topuz'la kitabı ve dostluklar üzerine bir söyleşi yaptık...

Erdem ÖZTOP

-Sayın Hıfzı Topuz, yeni romanınız yayımlandı, "Başın Öne Eğilmesin".'Sabahattin Ali'nin Romanı' alt başlığını taşıyor. Bu romanı yazmanızı gerektiren itki ve nedenler neydi, anlatır mısınız biraz?

- Sabahattin Ali'yi ben ölümünden üç ay evvel tanımıştım; bir akşam yemek yedik, çok duygulandım ve çok heyecanlandım o zaman. Gayet sıcak, dost!.. Daha evvel de yazılarını görüyordum Sabahattin'in elbette. O beni çok sardı, onun etkisinde kaldım. Bir de şu var; ben galiba 1935'te, 36'da "Ayda Bir" diye bir dergi vardı aylık, onu okuyordum. O zamanlar malum on iki yaşındaydım. Orada Sabahattin Ali'nin hikâyelerini okumuş, müthiş etkilenmiştim! Bunları senelerce sakladım ve sürekli başkalarına da anlattım o hikâyeleri. Ama Sabahattin Ali'nin kim olduğunu falan bilmiyordum tabii, sonradan anladım. Böyle uzaklardan bir ilişkim oldu, sonra 'Markopaşa'yı okuyordum, yazılarını biliyordum, hikâyelerini, romanlarını... Daha sonraları biraz önce de anlattığım üzere, Rasihlerde (Nuri İleri) tanıdım onu, 1947 Aralık ayında, orada gizleniyordu o zaman; hakkında kovuşturma açılmıştı. O dönemde Rasih bana bir gün, "Bu akşam bize gel, sana bir sürprizim var" dedi. Gittim ki sürpriz, Sabahattin Ali! Sabahattin beni dost gibi karşılamıştı ve kırk yıldır ahbapmışız gibi bir ilgi görmüştüm ondan. O dönem hapisten yeni çıkmıştı, oradaki anılarını anlatmıştı, orada tanıdığı adamları anlatmıştı, taklitler yapmıştı... Parantez açarak, Sabahattin Ali'nin müthiş taklit yapan biri olduğunu belirtmeliyim; Rum, Ermeni, Arnavut, harika taklitler yapıp, herkesi eğlendiriyordu. Kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu, Sabahattin kahkahalarla gülüp, herkesi güldürüyordu. Kaçan, gizlenen tarafını da düşünürsek, hiçbir üzüntü, tedirgin bir ifade yoktu üzerinde.

Ben de yeni gazeteciliğe başlamıştım o zamanlar; bana, "Babı-Âli'de Burhan Arpad var, onunla arkadaş ol" dedi. Sonraları Burhan'ı bulup, tanıştım, Burhan'ın ölümüne kadar arkadaş olduk. Bunun da nedeni Sabahattin'dir. Sabahattin'in düşüncelerini paylaşıyordum, davranışlarını kendi davranışlarıma benzetiyordum, öyle bir yakınlık/paralellik kurmuştum galiba. Neden mi? Sabahattin partili değildi, hiçbir örgüte üye değildi, bağımsız solcuydu! Ben de bağımsız solcu oldum. O zaman da, onu tanıdığım zaman yirmi dört yaşındaydım galiba ama o zamandan belliydi benim neler yapmak istediğim. Böyle bir ilişki oldu işte.

Bir de onun duygusallığını, sosyal yaşamdaki davranışlarını da kendime benzetiyordum ve bende bir özenti oldu Sabahattin Ali, ister istemez. Sonra Sabahattin kayboldu malum... Neden sonra öldürüldüğünü öğrendik. "Eski Dostlar" kitabımda Sabahattin'i anlattım ama o zaman çok az bilgim vardı. Özellikle öldürülmesine ilişkin bilgiler, yaşamı hakkındaki bilgiler bende bölük pörçüktü. Geçen sene Remzi Kitabevi'nden Yasemin Aktaş bana "Neden Sabahattin Ali'yi yazmıyorsunuz?" diye sordu. Yasemin Hanım o zamanlar, Doğan Akın'ın yazdığı "Ayşe'ye Mektuplar"ı okuyordu, bana salık verdi, Sabahattin Ali'nin çok ilginç bir kişiliği çıktığından söz etti. Ben de okuyunca bu kitabı, hakikaten yazmalıyım diye karar verdim. Niye biyografi değil de roman yazdım? Biyografide her şeyi açık açık yazmak gerekir, oysa ki ben Sabahattin'in bir dönemini bilmiyorum. Istranca Ormanları'na götürüldüğünü biliyorum, oradan sonraki söylentilerin sahte olduğunu biliyorum. Ali Ertekin, "Ben öldürdüm" diyor, yalan! Kendisi öldürmüyor ve Ali Ertekin onu oradan alıp teslim ediyor. Arkadan derin devlet, MİT, yahut gizli örgüt her neyse, onların adamları geliyor, alıp bir güvenlik birimine götürüyorlar. Oradaki işkencede Sabahattin Ali ölüyor. Ama işkence edilmesine ilişkin oradaki insanlara emir verildiğini ben düşünmüyorum, böyle bir şey olmuyor. İşgüzar bir müdür var, o adam müthiş faşist; canavarca davranışlarıyla Sabahattin Ali'ye belki kendi tokat atıyor, yahu orada başında duran başçavuş mu artık başkomiser mi, ona emir veriyor ve bu adamın gözü önünde Sabahattin Ali öldürülüyor. Öldürülme kasetleri var mı? Sanmıyorum! Ama öyle sert vuruyorlar ki, öldürüyorlar adamı. Sonra onun cesedini alıp, ormanda bulunduğu yere götürüp atıyorlar; bu olayın böyle olduğu anlaşılıyor, ama bu işkence eden adamlara o zamanlar Halk Partisi Hükümeti sahip çıkıyor, onları açıklamıyorlar, üzerlerine gitmiyorlar ve hükümetteki birtakım insanlar bunu biliyor ama katiyen kovuşturma yapmıyorlar! Yani kendi iktidarlarını sarsar diye korkuyorlar. Ondan sonra Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyor, orada da Samet Bey de Adnan Bey de bunları biliyorlar, ama onlar da katiyen olayın üzerine gitmiyorlar. Sanki bir milli birlik var bu işkence yapanlara karşı; bu işkence yapanlara, bu faşist davranışı gösterenlere karşı hükümetlerin bir işbirliği var...

"ÖLDÜRÜLECEK ADAM DEĞİLDİ"

- Peki neye bağlıyorsunuz bunu?

- Olay 48 ilkbaharında oluyor, o zaman dünyada bir Soğuk Savaş dönemi var. Soğuk Savaş dönemi nasıl başlıyor: İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler güçlenmiş, birçok yerde Komünist partiler de güçlenmiş, özellikle Fransa ve İtalya'da iktidara oynuyorlar ve bunlara karşı evvela Amerika Truman Doktrini'ni, sonradan Marshall Kanunu'nu çıkartıyor. Ardından muazzam bir Komünist avı başlıyor, cadı kazanları kaynatılıyor, McCarthicilik çıkıyor, Holywood'da temizlikler yapılıyor ve Avrupa'da komünist partilerin kapatılmasına uğraşılıyor... Böyle bir komünist düşmanlığı Türkiye'ye de geliyor; Türkiye'de zaten ılımlı bakmıyorlar bunlara, komünist düşmanlığını Amerika'nın yeni politikası destekliyor, kışkırtıyor, ortam hazırlıyor ve bu hava içersinde Türkiye'de faşist bir sol düşmanlığı oluşuyor. Bir kere sol olan her şey komünisttir, komünistle sosyalist arasında fark yok, sosyalistle sosyal demokrat arasında fark yok; yani komünist deyince sosyal demokrat da komünist, ılımlı sosyalist de komünist, hepsi komünist sayılıyor... Bunların gene hepsi Moskova'dan emir alıyor, hepsi vatan haini... İşte böyle bir zihniyeti geliştiriyor, o zamanlar bunları destekleyen basın da var. 1945'te Tan yıkılmış, sol yayın falan yok, bu hava içinde komünist düşmanlığı gelişiyor; komünist düşmanlığı, bütün sol düşmanlığı oluyor. Nedir sol/komünist düşmanlığı? Toprak ağalarına düşmanlık komünizm, kırmızı kravat takmak komünizm, Sovyetlere sempati göstermek, onları öğrenmeye kalkmak komünizm... Bunların hepsi fişleniyor, öyle bir korkunç devlet terörü yaşıyor ki Türkiye, antikomünist bir devlet terörü!.. Ve işte Sabahattin böyle bir hava içersinde yazı yazmaya çalışıyor! Sabahattin'in hiçbir ihtirası yok; para kazanmaya kalkmıyor, amacı para kazanmak değil, mevki hırsı da yok, sadece öğretmenlikten geçimini sağlamaya çalışıyor!.. Atıyorlar öğretmenlikten Sabahattin'i. Ondan sonra dergi çıkartmaya çalışıyor, boyuna köstek olmaya, baltalamaya çalışıyorlar! Adam bir süre sonra artık yaşayamıyor, idame ettiremiyor ve kamyon işletmeye başlıyor. Orada da aksilikler olunca, artık tek çareyi kaçmakta buluyor! Kaçacak da nereye kaçacak? Moskova'ya değil, Batı Avrupa'ya kaçmak istiyor. Komünist Partisi'ne üye olmamış, komünistlerle ilişkisi yok, onlardan yardım istemiyor, kimselere söylemiyor kaçacağını... Bulgaristan hududundan kaçmayı planlıyor. Orada da başına bu işler geliyor ve yakalıyorlar. Neydi amacı kaçarak? Orada gidecek, hikâyelerini, romanlarını yazacak, üç beş kuruş para kazanıp ailesine yardım edecek, bu kadar mütevazı iddiaları vardı Sabahattin Ali'nin. Ölümünden sonra, birinci şube müdürü Parmaksız Hamdi ne diyor? "Yazık oldu", diyor. "Biz Sabahattin Ali'yi adım adım, saat saat takip ederdik, nereye gideceğini bilirdik onun, öldürülecek adam değildir" diyor. Yani yine aynı şeyi söylüyoruz, emniyetten birilerinin işgüzarlığı ile Sabahattin Ali öldürülüyor ve işin korkunç tarafı, devlet sahip çıkıyor buna! Hâlâ açıklamak istemiyorlar. - Bunun nedeni?

- Hâlâ ilerici düşmanlığı var, her rejimde bu var. Şimdi artık pek üzerinde durulmuyor...

- Gerçi son dönemde de milletvekili Mustafa Gazalcı konunun üzerine gitti...

- Mustafa Gazalcı bir öneri verdi, ona verilen cevaplar da hiç tatmin edici değil! Ayrıca Atilla Özkırımlı da zamanında aydınlansın diye çok uğraştı, kaç kitap, kaç yazı yazıldı bu konuda ama hepsi duvara çarptı, böyle bir şey...

Şimdi Sabahattin'in komünist olması için partiye üye olması lazımdı, Moskovacı olması lazımdı, onlarla ilişkisi olması lazımdı, bunlardan hiçbiri kanıtlanmadı! Neydi? Sabahattin işçi diktatoryasından yana değildi, sokak kavgalarına/çatışmalara da hiç yanaşmadı; Sabahattin'in tek silahı vardı, o da kalemiydi! Sabahattin gibi bir yazarın öldürülmesi gülünç bir şey!.. Ama n'oluyor, birtakım yalanlar uyduruluyor. İşte bakın günümüze, Irak'ta gizli nükleer silahlar var deniyor, n'oldu, yok ettiler Irak'ı! Çıktı mı nükleer silah? Çıkmadı! Sabahattin de öyle, komünist deyip öldürdüler, sonucu belirlenemedi!..

- Peki, bu kitabı yazmak için nasıl bir çalışmaya girdiniz?

- Bir defa Sabahattin hakkında yazılmış her şeyi okudum. Sabahattin'i tanıyan insanlar artık ölmüşlerdi ama ben hepsini tanımıştım, hepsiyle ahbap olmuştum. Pertev Naili mesela, benim çok yakın dostumdu, Paris'te yirmi sene beraber yaşamıştık, onunla zaman zaman Sabahattin üzerine konuşurduk. Abidin mesela.... Sonraları Sabahattin'in eşi Aliye Hanım'ı ve kızı Filiz'i tanıdım. Mehmet Ali Cimcoz, onun avukatıydı, onun evinde kalıyordu, Mehmet Ali Aybar'ı, Asaf Halet Çelebi'yi tanıdım, bunların hepsi benim o zaman çevremdeki insanlardı. Keşke o zamanlar böyle bir kitabı yazmaya koyulsaydım, daha ne belgeler toplardım, ona üzülüyorum...

- "Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemek için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim." diyor Sabahattin Ali, nasıl yorumlarsınız?

- Özveriyle hareket ettim yaşamımda, diyor, bundan sonra artık özveri gösterecek bir şeyim kalmadı, canımı kurtarayım, diyor. Ben böyle yorumluyorum...

- Sabahattin'in tek amacının, demokratik bir rejimde özgürce çalışıp yazabilmek olduğunu diyorsunuz...

- Gayet doğal bir şey değil mi? Sabahattin demokrasiden, insan haklarından yana, halkın çıkarından, sosyal bir devrimden yana idi. Yani bugün sosyal demokratların savunduğu fikirleri savunuyor o zaman ve karşısında bütün muhalifleri buluyor, cephe oluşturuyorlar buna karşı. Ankara'da başlıyor bu, mahkemede kovalıyorlar, sokaklarda... Türkiye'nin koşullarında bu kadarını yapabiliyor bu adam! Aynı zamanda çok saygınlığı olan bir adamdı!..

SADECE YAZMAK!

- "Beni rahat bırakılarsa yazabileceğim elbette" diye de yakınıyor bir anlamda...

- O kadar yani. Ben içtenlikle inanıyorum başka bir şey istemediğine Sabahattin'in.

- Peki Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Hanım'a bu kitap projesinden bahsettiğinizde nasıl bir tepki gösterdi?

- Ben bunu yazmaya karar verdikten sonra, hemen o akşam Filiz'i aradım telefonla, "Ben babanın romanını yazmak istiyorum, ne dersin" dedim. O da, "Sizden iyi yazan olmaz zaten" diye yanıtladı. Kitabı bitirir bitirmez Filiz'e gönderdim, ilk okuyan o oldu, birkaç değişiklik yaparak geri gönderdi. Bugün telefonla haber verdim kitabın yayımlandığını, müthiş sevindi! Filiz'i ilk Sabahattin Ali'nin cüzdanından çıkardığı resimle tanımıştım. Sonraları kendisiyle tanışmam 70'lerde oldu. Ondan sonra annesi Aliye Hanım Paris'e geldi, onunla tanıştım. Filiz'le sıkı bir dost olduk, konuşmalarımızın hemen hepsinde bana, "Babamı anlatın n'olur" derdi. Filiz'in kitaba onay vermesi beni çok sevindirdi, onun onayı demek, kitapta anlattığım gerçeklerin onaylanması demekti. Yanlış bir şey yazsaydım bozulurdu elbette. Şunu itiraf edeyim size aklıma gelmişken, kitapta bir öğrenciyle sevişiyor bir arkadaşı, o kurmaca, ama aslında o Sabahattin Ali! Filiz'e "Babanı seni güç durumda bırakmamak için böyle anlattım" dedim, "Yazabilirdiniz, babamın çapkınlığını bilmeyen yoktu ki" dedi.

- Oraya gelelim istiyorum biraz da; Sabahattin Ali'nin çapkınlığı dikkat çekiyor!..

- Vallaha Sabahattin kızlara çocukluğundan beri çok meraklıydı, mektuplarında var. Mesela ilk aşkı Sabahattin'in, kendinden on yaş büyük öğretmeni! Platonik bir aşk, ama bütün bu aşklarında Sabahattin platonik, hiç bunu bir neticeye ulaştırmak istemiyor! Yani cinsel bir ilişki aklından geçmiyor. Büyüdüğü zaman da aklından geçirmemek için belki, Ayşe Sıtkı'ya âşık...

- Ama dostane bir ilişki değil mi?

- Dost ama ilk zamanlar mektuplarında ilan-ı aşk ediyor, evlenmek istiyor. Ayşe Sıtkı da "Deli olma Sabahattin, biz seninle arkadaşız", diyor ve devam ettiriyorlar dostluklarını... Nahid Hanım var sonra, Nahid Hanım da kimlerin sevgilisi değil o zamanlar; Orhan Veli, Arif Damar, galiba Hasan Ali, Halil Vedat falan... Sabahattin de âşık! Ama hiç aralarında cinsel bir ilişki olmuyor, sadece seviyor Nahid Hanım'ı. Bunun gibi aşkları var ama kadınlardan olumlu bir cevap alamazsa asılmıyor. Ama kadın da isterse o zaman oluyor tabii.

NÂZIM ETKİSİ

- Peki Nâzım' a gelelim. Belki de bir dönüm noktası oluyor Sabahattin Ali için..

- Nâzım'ı evvelden biliyor tabii; Almanya'dan dönüyor 1930'da, doğru 'Resimli Ay'a gidiyor ve oraya bir hikâye veriyor, Sabiha Hanım'a (Sertel). Sabiha Hanım hikâyeyi alıp Nazım'a gidiyor, Nâzım okuyor, 'Bu çocukta çok iş var' diyor. Ondan sonra "Yaz, bize getir ama daha sosyal içerikli olsun" diyor. Yani Sabahattin'in sosyal içerikli konulara yaklaşımını yeterli görmüyor anlaşılan ve Nâzım, Sabahattin'i beğeniyor, Sabahattin de Nâzım'a hayran, o yaz, ilkbahardan Eylül'e dek sık sık görüşüyorlar. Sertellerin evinde buluşuyorlar daha çok. Kimler yok ki o zaman Sertellerin evinde; Naci Sadullah, Vâlâ Nurettin, Suat Derviş, Peyami Safa, Kemal Tahir, Sadri Ertem ve daha birkaç kişi.

O sıralarda "Kuyucaklı Yusuf"u yazıyor Sabahattin. Nâzım, yazılar dizilirken okuyor daha, sonra Sertellere gidip Sabiha Hanım'a "Bu kitabı ben yazmış gibiyim sanki, tam istediğim gibi oldu" diyor. Sonra biri Aydın'a gidiyor, diğeri hapse, ama mektuplaşıyorlar. Çok ilginç yazışmalar var tabii. Orada Nâzım edebiyat hakkındaki görüşlerini bildiriyor sık sık. Sonra Sabahattin'in yazıları hakkındaki fikirlerini bildiriyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"nın birinci bölümünü beğeniyor, ikinci bölümünü, "onu yeniden yazsan iyi olur" diyor. - Bir nevi eleştirmeni oluyor yani Sabahattin Ali'nin...

- Çok eleştiriyor ama sonuçta Sabahattin Nâzım'a hayran...

- Peki ya Pertev Naili?

- Pertev Naili Sabahattin'in okuldan arkadaşı ve çok sevdiği bir insan. Pertev'e her zaman çok açık, içini döküyor. Az önce de söylediğim gibi, Pertev Bey benim de çok yakın arkadaşımdı, yirmi sene beraberdik Paris'te. Sabahattin'i çok severdi Pertev de. Aliye Hanımı da ben onun evinde tanıdım. Pertev Sabahattin'i çapkınlığı bakımından eleştiriyor. O da şundan olabilir: Pertev hayatında tek bir kadını sevdi, Hayrünüsa Hanım. Onu seviyor, evleniyor, ondan başka kadın görmediğine kaniyim ben Pertev'in!

SERTELLER OLAYI

- Az önce Serteller'den söz açtık; kitapta oldukça geniş yer tutuyor Serteller Olayı, sanki bilinçli olarak, uzun tutup, o döneme aydınlık getirdiniz, ne dersiniz?

- Evet. Serteller'in o olayı bugünkü kuşaklar maalesef ki bilmiyorlar. Bu vesileyle onları anlatmak istedim. Zekeriya Bey benim çok yakın dostumdu. Sabiha Hanım'ı tanımadım ama Zekeriya Bey'in Sabahattin'e olan, Nâzım'a olan sevgisinin çok yakın tanıklarından biriyim. Ondan çok dinledim.

Gerçi Serteller'in o olaylarını Sabiha Hanım "Roman Gibi" adlı eserinde anlattı ama ne kadar insana ulaşabildi, kaç kişi okudu? Ben de o havayı vermek için kitabımda yer verdim o eserden bazı bölümlere. Yani Sabahattin Ali'nin nasıl bir terör ortamı içersinde yaşadığını Sabiha Hanım çok güzel anlatmıştı.

- Peki ya Almanya yılları... Sabahattin Ali'nin sola yaklaşmasına vesile olan yıllarıdır diyebiliriz değil mi?

- Giderken Petullium diye bir kitap okuyor. Rasih'e bir gün diyor ki, "Ben solculuğu bu kitaptan öğrendim, o, benim hayatımı değiştiren bir nokta olmuştur" diyor. Trende okumak için bu kitabı almış ve onu çok etkilemiş. O zamanlar çok okuyan birisiydi, ama Almancası'nın o yıllar zayıf olmasından ötürü Marksizm'in temellerine inememiş, işin teorisini fazla öğrenememiş. Nazım Sabahattin'e Marksizm'i öğretiyor!

- "Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır" diye bir tanım getiriyor Nâzım, Sabahattin Ali'nin Çekoslovakya'da basılan "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabına yazdığı önsözde. Peki siz nasıl değerlendirirsiniz Sabahattin Ali'nin edebiyatçı kimliğini?

- Katılırım tabii. Sait Faik'ten önce, Orhan Kemal'den, bizim solcu yazarlardan önce ilk Sabahattin başlatıyor bu işi öyle değil mi? Türk köylüsünün, küçük burjuvazinin, memurun, esnafın, ufak insanın sorunlarını ele alıyor. İşçi sorunlarının üzerinde pek fazla durmuyor ki, onu Orhan Kemal daha iyi yapıyor. Ama halka inen, gerçekçi bir yazar Sabahattin. Nâzım haklı yani, bir dönem başlatıyor!

- Az önce de değindik, Ayşe'yle olan mektuplaşmasına. "Hiçbir şeye aldırma Sabahattin, nasıl olsa hepsi yaşamak değil mi?" diyor Ayşe. Sabahattin Ali ise bir sonraki mektubunda yanıt olarak şunları yazıyor: "Çünkü hayat ciddiye alınacak ve kendisine fazlasıyla önem verilecek kadar önemli bir şeydir."...

- Ayşe yüz vermiyor, yani duygusal olarak karşılık vermiyor Sabahattin Ali'ye. Ben Ayşe'yi tanımadım ama galiba Doğan Akın tanımış, bir de Ayşe'yi tanıyan arkadaşım Sinan Fişek var. Sinan'ın karısı Gülsen, komşularmış, çok sık görüşürmüş. Bir gün Gülsen'e bundan bahsediyordum, "Ayşe Hanım, Sabahattin'in ilgi göstermesinden hoşlandı" dedi. Kendi yüz vermiyor ama...

- Sabahattin Ali'nin eleştirmenler hakkında yazdıkları epey ilgi çekici: "Eleştirmenler milletvekilleri gibi adları büyük ama gereksiz adamlardır." Nasıl yorumlarsınız, katılır mısınız?- (Gülüyor) Yorum yok.

- Gene bir alıntı yapacağım Sabahattin Ali'den: "Dünyada bana "Ne istiyorsun?" diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: Anlaşılmak istiyorum." Anlaşılamadı değil mi Sabahattin Ali?

- İktidar çevreleri katiyen anlamıyorlardı, bunun sıkıntısını çok çekiyor! Ama mesela hapishanede bir takım insanla çok iyi anlaşıyor, onlarla çok dost oluyorlar. Yani oradaki insanlar Sabahattin'i daha iyi anlıyorlar. Sonra konservatuarda, öğrencileri falan da çok seviyorlar onu. Markopaşa'da gayet bunalımlı günler, birtakım gerginlikler oluyor, polis araya adamlar sokuyor falan ama Sabahattin'i anlayanlar çok seviyorlar onu, bu muhakkak! Tanımayanlar da, düşman oluyorlardı, ne yazık ki...

- Kitabın sonu, ucu açık bitiyor...

- Sabahattin Ali'yi bir rejim öldürdü, bu devlet terörü katilleri besledi, korudu o yıllar. Onların üzerine gitmiyor, korkunç olan bu. Bugün de yok mu gizli kalmış cinayetler! İşte Doğan Öz, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi fail-i meçhul cinayetlerin başlangıcı olmuştur Sabahattin Ali cinayeti!

ASLOLAN: SİSTEM!..

- Az önce bir yerde "söylentiler yalan" dediniz. "Bu kitap tamamen belge" demiştiniz, peki bu kitabı okuyacak olanlar, başında, 'Bu romanın sonunda ben Sabahattin Ali'nin kim/kimler tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim" psikolojisine bürünebilirler mi?

- Bilemem diyorum. Katilin kişiliği önemli değil bence, o sistem önemli aslolan!

- Hızlı üreten bir yazar olarak, Hıfzı Topuz'dan bundan sonraki dönemde neler okuyacağız?

- Üzerinde çalıştığım bir konu var, kitabın adına bile koydum: "Özgürlüğe Kurşun". 1912 yıllarında İtahhat ve Terakkicilerin Teşkilat'ı Mahsusa aracılığıyla öldürttükleri gazeteciler, yazarlar... Ben Ahmet Samim'le başladım, 26 yaşında pırıl pırıl bir gazeteci, onu Bahçekapı'da Fazıl Ahmet ile kolkola giderken bir tek kurşunla öldürüyorlar. Sonrasında cenazesini bile kaçırıyorlar. Tören bile yapılmadan türbeye gömüyorlar. Ondan evvel Hasan Fehmi'yi köprü üstünde öldürüyorlar. O da muhalif gazeteci. Sonradan Zeki Bey'i öldürüyorlar. Düyun'u Umumiye'de çalışıyor, mali dalavereleri biliyor. Maliye Nazırı Cavit Beye karşı çıkıyor, öldürüyorlar. Silahçı Tahsin, yani Hasan Tahsin, Atatürk'ün sınıf arkadaşı, onu da Teşkilat-ı Mahsusa öldürüyor. İşte ben şu sıralar bunların romanını yazıyorum. Şimdilerde bunları pek çok genç bilmiyor, yazmakta yarar gördüm.

- Son soru olsun, Sabahattin Ali'nin romanını yazarken mi çıktı "Özgürlüğe Kurşun"?

- Tabii. Bu konunun evveliyatı da var, onları da yazayım dedim. Sabahattin Ali Cumhuriyet döneminde öldürüldü, diğerleri Osmanlı döneminde. Anlatmak lazım dedim, şimdilerde onunla meşgulüm.

eoztopaof.anadolu.edu.tr Başın Öne Eğilmesin/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 264 s.


Posted: 06:38, 2006-10-12 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine

Halim Yazıcı ile 'Âşıkhava Sineması' üzerine

'Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor'

Halim Yazıcı'nın 'Âşıkhava Sineması' film karelerine sığmayan bir yaşamın şiirlere yansıması gibi... Kitap, her şeyden önce bir atmosfer sunarak dokunuyor okurun yaşamına. İncecik, naif, süzülmüş, damıtılmış, içe döndükçe derinleşen bir şiiri çoğaltıyor Halim Yazıcı. Mitosların esintileri cazın ezgilerine karışıyor. Yazıcı ile kitabını konuştuk.

Dinçer SEZGİN

-Sana soyut daha çok tat veriyor galiba. Şiirlerin figüratif bir resim gibi görünüyor ama; asıl resim hep görünenin altına gizleniyor bence, ne dersin?

- Ne demem ki! Ne demem gerekiyor ki; diye sorarsam kendime. Sanırım bir balığın pul pul kokan iyot nefesi, nasıl enerji veriyorsa kalbime, işte öylece usulcacık yaklaşır o tatlar da fasit dairelerime. Hep aysberglere âşık oldum. Onların su altındaki müziği beni diri tutandır. Figüratif bir "f", ne de çok yakışır bir ilk dizenin kıyıcığına, ya da ortalarda bir yerlerde dolaşan sesine "s" harfinin.

Bir de hep kolaj oldu kendiliğinden tonu renklerimin. Belki kolaya kaçmak gibi gelecektir ama, yaşadığım hayattan özür dileyerek tuvalimin perdesini aralık tutuyorum. Beli bir gün ansızın renk çakar alnıma diye. Bu yüzden haklısın. Asıl resim, görmediğimiz renklerden oluşuyor.

Görmediğimiz tuvalin, görmediğimiz fırçaları iz bırakıyor aşklarımıza. Bu görünmezlik, elbette bilinçli bir seçim değil. Bilinçdışı bir varlık olarak orada yaşar durur kendiliğinden. Şairlerse, hep o 'güzel'e ulaşma çırpınışlarındaki çılgınlardır.

- Daima yaşamdan, elbette yaşamından hareket ediyorsun. Sakıncası yoksa sormak istiyorum: Soyut bir dile meyletmende yaşamında, kimselerin bilmesini istemediğin gizlerinin bulunması mı etkili oldu? Biliyorsun soyut; gizlenme ve sığınma duygularından çıkan bir savunma mekanizmasıdır. Sen soyuta nelerini gizliyor ve neden sığınıyorsun?

KİMSENİN BİLMEDİĞİ GİZLER

- Yaşadıklarım, anneannemin bir aralık, aralık bir kapıdan gülümsemesi tül kalbinin. Rüzgârını, taşın ve aşkın nefesini denedim belki de kendi ve hayatımın üstümde. Güvercin yemi satan çocuğun, güvercin yemi alan çocuğun kirpiklerindeki siyahi selin alnındaki izlerini sürdüm. Bu izler, aslında hayatımın, aylarımın küçük ayak izlerinin kırıntılarıydı. Yalın ve sessiz bir öykünün gölgesiydi yaşadıklarım. Bir gün, bir şiir olarak geri döndüler. Hayal hanesi aşk çocukların bıraktığı yalınayak yalnızlıklar, kalabalıklar, balıklar, cinnet çalgıcılarıydı bunlar... Bütün bunlar, o kadar açık ve net bir şekilde resmediliyordu ki nefes aldığım dünyada, ne o benden ne de ben ondan habersiz adım atamaz hale geldik. Bu yüzden, gizliliğin 'g'sini bırakın, kelimenin tek çizgisinin dahi saklanmasına imkân yok. Bu arada, herkes her şeye durmadan meyletmekte elbette. Sabahlar akşamlara, dizeler şiirlere, ritimler ritimlere meyletmekte durmaksızın. Bu denli yoğun bir akışkanlık içinde hayatım, pardon şiirim, yalnızca kendi sarkacından sorumlu bir meyil çizgisi izlemekte. Sığınmaya gelince elbette sığınıyorum enerji kaynaklarıma. Kaynaklarımın duygu akışkanlıklarına. Gizlediği gibi görünen şey, aslında açık renk bir mavi gibi son derece elle tutulur, gözle görünür bir 'aşk durumu'dur.

- Kolay âşık olur ve çabuk bıkar mısın? Gerçekte aşk senin için bir 'açıkhava aşkı' mıdır? Yoksa özenle sakladığın, inandıkça inanmaktan korktuğun, özel gösterimlerle gönül perdene yansıttığın renkli bir film midir?

- Hemen kestirmeden yanıtlayayım. Aşk Caz'dır. Cazın doğal ve kendiliğinden hali, alçakgönüllü nefesi, hırçınlığı, ancak bir diğerinin varoluşuna olan saygısı ve içtenliği, sürekli kendini yenileyen varlık nedenidir aşkı caz yapan. Müziğin aritmetiği ise caz, acının üçgenidir hasret. Ne caz, ne de hasret kolay yaşanır bir şeydir. Ancak her ikisi de hızla iner ve çıkar, gelir ve gider, durur ve yürür. Canlı organizmalardır. Her ikisinin de özel durumları vardır. Özenle saklanır ve damıtılır kuytularında hayatımın. Onları kırılacak kıymetli kristaller gibi koynumda öpüp koklayıp biriktiriyorum.

Hiç aklımda yokken, birden aklıma düşüveren, düşü veren kalbimin, renklerin, ölümlerin, kırların, su perilerinin, Allianoi'nin, aşkların, çingenelerin, klarnetlerin, Cunda'nın onulmaz hallerinin dizeler serüveni, 'âşıkhava sineması'. Stüdyoya yakışmaz kendileri. Çünkü dar odalara sığmaz, izleyenlerle büyür ve çoğalır, kendine gelir, enerji alır ve verir, Perdesinde sır dolu bir akışkanlık saklıdır. Kendisine inanmak istiyorum. Hayal perdemin perçemi zaman zaman önüme düşüyor. Korkuyorum, seviyorum, ayrılıyorum, birleşiyorum onunla durmaksızın.

- Yani aşk renkli mi, siyah beyaz mıdır?

- Bin dokuz yüz seksen dörttü sanırım. Can Baba ile Taksim'de buluştuk. O zamanlar İzmir'de 'Yamaç' adlı bir dergi çıkarıyoruz. Söyleşi yapacağım Baba'yla. Neyse yaptım, bitti. Birden, 'yahu Halim, boş ver şiiri de kaldır kafanı şu afişe bak' dedi. Kafamı kaldırdım. Stan Getz konseri afişi selamlıyor beni. 'Sen' dedi 'Beyaz Caz dinle bu akşam. Tadına bak onun.' O gün, bu gündür, ne zaman böyle bir soruyla karşılaşsam, hep Can Baba'nın bu önerisi aklıma gelir. Cazın siyahı ne denli büyütüyorsa içimi, beyazı da o denli çoğaltıyor. Aşkın da siyah beyazı nasıl sığınıyorsa kuytusuna kalbimin, renklisi de çok sesli bir koro gibi bütün ceplerime sığmıyor, taşıyor da hep aynı canlılıkla.

- Senin şiirine yaşadıklarının şiiri diyebiliriz sanıyorum. Realitenin (gerçekliğin) şiir gizlediğini ne zaman ve nasıl anladın ?

- Aynen katılıyorum. Benzeri bir yanıt cümlesini yukarıdaki cevapların arasında bulabiliriz sanırım. Gelelim şu gerçeklik meselesine. Daha doğrusu şiirin gizlediklerine ve gerçekliğin gizlediklerine. Durmadan birileri bir şeyler gizleyip duruyorlar hayatta. Köpekler kemiklerini, kediler dışkılarını, insanlar aşklarını. Şiir gerçekliği, gerçeklik ise şiiri. İyi de yapıyorlar. Hayat daha anlamlı oluyor. Anlamı uzayıp gidiyor hayatın, lastik gibi. Bunu ne zaman anladığım ise bende gizli. Bakın bende de bir şeyler gizleniyor demek ki.

İÇ İÇE FİLMLER...

- Sinemanda üst üste iki film gösterdiğin oluyor mu? Hangi hallerde? Hangi gereksinimlerle? 'Soruyu aç' deme, açmam. Zaten anladın; 'Aşk iç içe midir, üst üste midir?' demek istediğimi.

- Gençlik yıllarımda sürekli film gösteren sinemalar vardı. Sabah girer, akşam çıkardın. Araya parça girerdi. Filmlerin renklenmesi için renkli ince kâğıtlar eklenir çıkarılırdı ışığın önüne. Sinemamda iki film üst üste, alt alta, yan yana değil, aynen dediğin gibi iç içe filmler sürüyor sürekli seanslar halinde. Nefes almakta olan her santimetrekaresini hayatın, birer birer cebime doldurup sokaktaki dilencilere, çalgıcılara, balıkçılara, âşıklara damıtıp damıtıp ısıttığım çoğu kez yok oluşların hallerinin kareleri var sinemamda. Çok filmlik bir sinema benimkisi. Sinemanın inşa amacı, çok filmin gösterimini sağlamak. Senaristinin de, oyuncusunun da, kameramanının da, görüntü yönetmeninin de aynı kişinin olduğu bir tahta dönme dolap bu. Dönüp dolaşıp durduğum yer hep aynı sunaktan su içtiğim yer. Seanslar kesintisiz, matine suare çoluk çocuk, sürekli. Beş dakika ara yok. Son yok. Başlangıçsa bir elin parmaklarında gizli. O zaten yok.

ASLOLAN YAŞAMAK

- Aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkadığını duyumsadın mı hiç? Böyle bir şey olduysa, aşk ve şiir ayrıştı mı, barış tı mı? Benim merak ettiğim, kaç kişilik olduğudur deve dikenlerini cebine dolduran aşkın?

- Sinemamda yirmi on vapurunda saçlarını tarayan zaman bağdaş kurmuş akıp gider sessiz su sesine. Bir masal anlatılır durur sürekli incecik ay, aşklara. İzmir'in kordon vapurunun bacakları sütbeyaz, tülden akar dumanı üstüne. Bu yüzden yalnız akşamları açar akşamsefaları. Şiirimde açan akşamsefaları, yalnızca akşamları değil, ne zaman ne yapacağı belli olmayan caz sanatçıları gibi damdan düşer üstüne dizenin. Bir bakarsınız Konak'ta pazar günleri kristallerini saklayan işçi kızlar, eteklerinin altında krizantemlerini bahara çıkarır sizi şiirim. Bu yüzden şiir yazmak bana göre değil. Aslolan yaşamak. Bana göre olan şey yaşamak.Yaşarsam yazıyorum, yaşadığımı yazıyorum. Dokunamadığım denizin şiirini yazmak, flütünün matlığını görmeden şiirini yazmak gibi Ian Anderson'ın, nefesini kendime yalan söylemek.Evet, tembellik ediyorum. Masa üstü çalışmam eksik. Kendi haline bırakmayı tercih ediyorum şiirimin dizginlerini. Bir nehir nasıl oluşturursa kendi deltasını, şiirim de oluştursun istiyorum gecekondusunu.

Bu yüzden içtenliği çok önemlidir şiirin. İçten olmayan şiir, dış döllemeyle üretilen ürün gibidir. Hayatımı ne ve nasıl işgal ediyorsa, şiirimi de onlar işgal ediyor. Enerji veren ne varsa hayata, onlarla nefes alabiliyorum. Yanan ateş, uçan kelebek, duran taş, papalina kokusu, aşk hali ay halinin. Bu damarlardan birinin tıkanması altüst ediyor kalbimin ritmini. Tansiyonum çıkıyor, kolesterolüm yükseliyor, nefes alamıyorum. Ne müzik yazabiliyorum, ne şiir dinleyebiliyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Hayatın ritmi gidip de geri gelmiyor. Güneş doğuyor ve batmıyor. Ya da ay doğmaz oluyor. Yalnızca hep gece, hep gündüz, hep düz bir çizgi öylece sırıtıyor duvarlara. Duvarda duran saydam yüzüne tek bir rengin. Bu arada sorunuz aşkın yaşam ve şiir damarlarını tıkaması mıydı? Olur mu hiç canım öyle şey.

- Teşekkür ederim. Sana iyi seyirler.

- Ben teşekkür ederim. Sinemama beklerim. Yerler aşktan ve numarasız.n Âşıkhava Sineması / Halim Yazıcı / Yom Yayınları / 88 s.

Ay vakti bir zamandan yaşam kesitleri

Bora ÖZCAN

"Yeni bir aşkı yıkman gerektiği zamanlar / gözlerini orta yerinden kırman" diyerek âşığa derin yaralarından bir kesit sunuyor Halim Yazıcı. An geliyor su seslerine sesleniyor: "Hey su sesleri / anılarımı yazsam / saklar mısınız öldüğümü?"

Bergamalı Şair Halim Yazıcı Allianoi'den, taşın yerinde ağır olduğu yeryüzü evreninden çıkar aşkın ve hayatın koridorlarında gezinmeye; Şair, Bergama'da yer alan antik kent Allianoi'deki her taşın bir Venüs olduğunu anlatarak başlar, sitemle: "Taşın geleceği ile oynayan / kirli elleri" Ve sinemaya davet eder okuru: Âşık hava Sineması'na.

Şair Yazıcı'nın şiirleri Ege'nin imlerini taşıyan bir içsellikle seyrediyor. Güneşten, aydan, vapurlardan ve çiçeklerden yola çıkarak anlatılan bir dünya hali büyütüyor. Şair, serüvenini zamanın alaca düzleminde denizin, İzmir'in ve işçi kızların yüreğinden tutarak anlatıyor.Sonra caz ezgilerinden geçirir kalemini ve ansızın yanan bir şairin kalbine dokunur, dokunur, dokunur. Her aşk, alnında bir ay taşır ve aylar geçer şairin gözlerinden. Yazıcı'nın yarattığı evrendeki bu sinemada, her an yeni bir kare, okura her an yeni bir hüzün bırakabilir. Bir martının alçalıp aşkları alnından öpmesi ya da kar sesinde büyüyen kâğıt helvalar anlatabilir sessiz derinliği.

AY'A SESLENİŞ

Kısa şiirlerle örülmüş bir kitap "Âşıkhava Sineması". Şair Yazıcı, beşinci kitabında yalın dilli bir öyküyü anlatmış okura. Kitaptaki imgeler okuru yormuyor ve ılık bir su damlaması gibi damlıyor şiirin ortasına. Birçok kişiye ithaf edilen şiirlerin yer aldığı kitapta dikkati çeken en önemli özellik şiirlerin birbirlerini bütünlüyor olması. Şiirlerde ağırlıklı olarak ay, güneş, vapur, deniz ve çiçek imleri kullanılmış. Şair bunu bilinçli olarak kullanmış ve böylelikle şiirlerin arasındaki bağı kurmuş.

Bergama'daki antik kent Allianoi'nin gönüllü bekçilerinden olan Halim Yazıcı, kitabının arkasında şöyle söylüyor:

"elimden geleni yaptım. durmadan su taşıdımparmaklarımdan akan kana bakmadım"

DÖRT ÖDÜLLÜ KİTAP

"Âşıkhava Sineması" tam dört ödül almış: Adnan Yücel Şiir Ödülü 2004,Uğur Mumcu Şiir Ödülü 2004, Homeros Emek Ödülü 2004, SES Şiir Ödülü 2004.1954 yılında Bergama'da doğan Şairin O Güzel Narin Gelin (1982), Cevahir Kalbiyle Dolunay (1984), Aşk Cazdır (1991) ve Beyaz Atların Yelesinde (1997) adlı kitapları bulunuyor.

 

Arif Keskiner'le 'Elbette Çiçek'i konuştuk

"İnsana güzel bakabiliyorsanız, bundan güzel bir şey yoktur"

Arif Keskiner adı bende hemen üç şey çağrıştırır; "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Çiçek Bar" ve "Çiçek" serisi anılar!.. Türk sinemasında kült hale gelmiş filmin altına imzasını atmış, yirmi seneyi aşkın bir zamandır sanatçıların uğrak yeri olan barın yöneticiliğini yapan ve anılarıyla bizlere nostalji yaşatan Arif Keskiner... Anılarını yeni bir kitapla devam ettiriyor Keskiner ve bu kez "Elbette Çiçek" diyor! Kendisiyle Çiçek Bar'da söyleştik...

Erdem ÖZTOP

-Sevgili Arif Keskiner, çiçeklerden bir demet olmaya aday kitaplarınızı konuşacağız ama ben biraz daha geçmişe gidip, sonradan şimdilere gelmek istiyorum. Osmaniye doğumlusunuz, ilk ve ortaokulu orada okuyorsunuz, sonrası İstanbul. Şöyle sorayım, o günlerden bugüne geleceğinizi hayal ediyor muydunuz; bugüne kadarki yaşanmışlıklar planlanmış bir durum muydu?

- Bugünleri hayal edemiyordum pek tabii. Zaten insan yaşamı da böyle; ne kadar hayalleri olsa gerçekleşmeyenlerle dolu! Ama tabiki de belli bir şeyi hedefliyorsunuz; bir memur olmak, iş güç sahibi olmayı düşlüyorsunuz. Bir de bizim gibi kasabalardan gelen insanların hele ki o tarihlerde devlete yamanmak gibi bir düşü vardı. O yüzden de liseyi bitirip, bir işe gireriz diye düşünülürdü. Ama benim hedefim daha yüksekti, hukuka falan gitmek istiyordum. Ama şartlar malum, liseye başlama dönemimde Ticaret Lisesi'ne girmek durumunda kalmıştım Adana'da. Ticaret Lisesi'ne girince artık, onun bir sonraki aşaması ancak Yüksek Ticaret olabilirdi. Nitekim de, kitaplarımda da anlattığım gibi, lise ikinci sınıfa geçtiğimde, babamın da okutma olanakları yoktu, bir çözüm arıyordum. Onun için evdeki kışlık buğdayın taşıyabileceğimi sırtlayıp, satmaya gitmiştim. 24 lirayı cebime atıp, kimseye haber vermeden önce Osmaniye'den Adana'ya gidip tastiknamemi almış, sonrada üçüncü sınıf bir treni atlayıp İstanbul'a gelmiştim. Önce bir iş bulmam lazımdı, ilk önce yazıhanesi olmayan bir avukatın yanında çalıştım, sonra da liseye kaydımı yaptırıp, bir süre ikisi birlikte devam etti. Birkaç ay sonra, aldığım 40 lira maaşı avukat artık veremeyeceğini söyleyince, yeni bir iş aramaya başladım. O zaman devreye okul müdürü girdi. Bir de yine o dönemde babamdan bir telgraf almıştım, "bana acil 50 lira gönder" diye. Zaten maaşım 40'dan 30'a inmiş, okul müdürüne çıkıp bir ay izin istemiştim. O tarihler, 54 yılıydı, İstanbul'da büyük yıkımlar başlamıştı, Menderes Dönemi... Amelelik de 5 liraydı , bir ay orada çalıştım, hiç olmazsa babamın parasını göndereyim istiyordum. Okul müdürü, "olmaz öyle şey" demişti. Çünkü benim velim olmuştu... Bir pusula yazıp İş Bankası'na göndermişti beni, eski öğrencilerinden birisi orada genel sekretermiş, ona gittim ama ben daha 16 yaşında falanım, bankada çalışacak durumda değilim. Adam çok perişan oldu, bana yardım edememekten dolayı. Sonra beni Sansaryan Han'ın karşısında kundura satan bir yere gönderdi, oraya gittim. Sonrasında oradaki adamlardan biri, "gel sen, yarın ambarda çalış" dedi. Nakliyat ambarında Yüksek Ticaret'i bitirinceye kadar çalıştım. Ama diğer taraftan da okulu bitirmeyi hedeflemiştim! Bir şeyi gördüm ki, çalışmaya başlamışım, ekmek paramı kazanıyorum. Çok çalışıyordum. Hayat, rastlantılar zinciri, hedeflediklerin bazen tutmuyor! Öyle olunca da bir dolu insanla tanışıyorsunuz, sizi başka bir tarafa yöneltiyor hayat. Biz de o kulvarın takipçisi oluyoruz. Ticaret istediğim bir şey değildi. Osmaniye'de başladığım şiir tutkumdan ötürü sanata bir eğilimim vardı. Gene çevre etkisiyle sanat ortamının içinde buldum kendimi. O çevrenin içine girince, bir daha da çıkmadım, hâlâ da orada duruyorum!..

ŞİİR TUTKUSU

- "Şiirler yazdım", dediniz. Nasıldı peki Osmaniye'deki o edebiyat ortamınız?

- İlginç şey. Benim gibi bir arkadaşım daha vardı, o da şiirler yazıyordu. Karşılıklı şiirler yazıp, onlar üzerine tartışırdık. İyi bir İstanbul gazetesi vardı, orada şiirler yayımlanırdı, onları okuyorduk. Gazete alacak paramız da yoktu, sırayla alırdık. Para buldukça dergiler alırdık. Bir de Adana'da Bugün gazetesi vardı, orada Çoban Yurtçu, bir edebiyat sayfası düzenlerdi, Çukurova'da şiire bulaşmış her insanın o dönemde, o gazetede şiirleri yayımlanırdı. Benim de andığım gazetede şiirim çıkınca bir anda kendimi şair zannettim. Ama şiire olan tutkum her daim devam etmiştir.

- Sıkı durun okur diyeceğim, kimliklerinizi açıklayacağım; yayınevi müdürlüğü, kitapçılık, spor yazarlığı, İsveç'te muhabirlik, bulaşıkçılık, fotoroman yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği, film prodektörlüğü... diye uzayıp gidiyor... Sorayım, andıklarıma ekleme yapmak ister misiniz daha?

- Çok şey eklenebilir, mesela İstiklal Caddesi'nde Zippo çakmak satıcılığı bile var! Çin'den taklitleri gelirdi o zaman bu çakmakların, 175 kuruşa alır, 2,5 liraya Tokatlıyan İşhanı'nın önünde satardım.

- Ticaret Lisesi'nin etkisi o zaman bu?..

- Ondan değil de, sadece yaşayabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek adınaydı tüm bunlar. Avukattan aldığım para yetmiyordu ki!.. Halde balık katipçiliği bile yaptım.

- İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, yanılmıyorsam ekşisözlük'te idi, Adana'dan o yıllar İstanbul'a gelmenizin büyük bir şans olduğu, o yıllar İstanbul'da hâkim olan Adanalı sanatçıların varlığı, sizin için büyük bir şans olarak belirtiliyordu, bakınız Yaşar Kemal, Yılmaz Güney... Ne dersiniz, katılır mısınız bu tespite? Haliyle, satır aralarına sığdırın istiyorum bu dostlarla olan anılarınızı?

- Yani o kadar önemli değil, benim yaşantıma baktığınızda. Öyle ki Yaşar Abi'yi sonraki yıllarda tanıdım, sonrasında onunla tanışmak çok önemli oldu. Bir bakıma, ağabeyimdi, babamdı. Aynı toprağın çocuklarıyız. Ailemi de çok iyi tanıyordu. "Demirciler Çarşısı Cinayeti"nde bizim ailemizin öyküsünü anlatır. O kadar yakınlığımız oldu, hâlâ da öyle. Yılmaz derseniz, o benimle aynı yaştaydı, o da İstanbul'a Adana'dan geldi. Tesadüf bu, aynı mekânlarda sanata bulaşmışlık ondan kaynaklıyor. Klasik Baylan ekibi olarak, kendisi de hikâye falan yazdığı için orada buluşurdu. O dönem yazar-çizer takımının pek çoğu Baylan'da olurdu, Attila İlhanlar, Demirtaş Ceyhunlar, Fethi Naciler, Edip Canseverler... Kimler aklına gelirse! Orayı biz okul olarak görürdük. Zaman içinde fark ediyoruz ki, bizim hayatımızda bizi çok yönlendiren bir yer haline gelmişti Baylan. Sanatla iç içe olmanın getirdiği, kendi formasyonunu oluşturmak adına bize çok büyük katkılar yapmıştı. Gerçek var ki, biz burjuva takımından değiliz, evimize öyle çok kitaplar girmemiş, İstanbul'a gelince kitap okuma ihtiyacı doğuyor. Aklıma geldi, hiç unutmuyorum, Remzi Kitabevi'nden o zamanlar yeni yayımlanmış olan "Veba"yı almaya gittiğimde, adamın çıkarıp önüme koyduğu sarı kapaklı kitabın üzerinde düz okuyuşla "Camus" yazıyor, halbuki ben "Kamü"nün kitabını almak istiyordum. Adama dönüp, "benim aradığım kitap bu değil, ben Kamü'nün Veba'sını istiyorum" diyordum. Gülmüştü, "işte bunu okuyacaksın oğlum" demişti adam da. Bu bilgisizlikten kaynaklanan bir şeydi ama bunun için de bir eksiklik oluştu bizde ve hummalı bir okuma serüvenine koyulduk hemen. Çünkü bulunduğunuz çevreye yetişmek adına, bütün boş bulduğumuz anlarda okumaya koyuluyorduk. Hâlâ ben günde 5 saatten aşağı okumam.

EDEBİYATLA BULUŞMA

- 16 yaşından sonra Baylan'a geçişi atladık, o nasıl oldu, edebiyatla buluşma, biraz anlatır mısınız?

- Edebiyatla buluşma, rastlantı sonucu, 18 yaşımda oldu. Sanatın bütün dallarına aşinayım, tiyatroya falan da gidiyorum. Tabii, sinema, bizim ana eğlencelerimizden biri, özellikle de çocukluğumuzdan bu yana, Osmaniye'deki açık hava sinemaları... Bizim burada pek öyle tanıdığımız kimse yok, arada bir rastlarsak, filmlerde tanıdığımız oyuncularla karşılaşıyorduk. Bir gün Senih Orkan'a rastlamıştım. Görünce sanki akrabama rastlamış gibi oldum, takip etmeye başladım hissettirerek!.. O da ne olduğunu bilmiyor, bir anda karşısına çıkınıca, 'polis misin' diye sordu. Ben de, "yok abi Saliha'nın arkadaşıyım" deyince rahatladı. Sonrasında sohbet ettik ayaküstü, sanat üzerine. "İçki içer misin?" diye sordu, "İçerim abi" deyince, "yürü o zaman" deyip Bacı adlı bir meyhaneye gittik. Girince ve masadakileri görünce şok oldum tabii, tüm sinemacılar orada. Beni Adanalı şair diye tanıştırdı. İçerideki odaya girince ise, bir müzik ekibiyle karşılaştık. Sazı çalanın sonradan Sezer Tansuğ olduğunu öğrendim. Soldaki ilk masa ise bir hayli kalabalıktı. Onlara da merhaba deyip, oturmuştuk masalarına, gene beni "bakın, arkadaş Adanalı şair Arif Keskiner" diye tanıtmıştı. Tam yanımda oturan, Demirtaş Ceyhun'du. Onun yanında Şükran Kurdakul vardı, sırasıyla, Edip Cansever ve Fikret Hakan oturuyorlardı. Karşısında, Fethi Naci, yanında Yüksel Arslan ve 'Karga Rauf' oturuyordu. Hemen Demirtaş lafa girdi, "nerelisin?" diye sordu, "Osmaniyeliyim" deyince Demirtaş hemen "siz bunları bilmezsiniz, eşkıyadır Osmaniyeliler, Kanlı Geçit'i tutarlar, mavzerleri yastık yapıp uyurlar, erken kalkarlar, gerinirken: uğurlu bir kısmet gönder, yoksa iki kulunu hallederim, derler, o takımdan mısın sende" diye sorunca, ister istemez kızardığımı hatırlarım. Sonra Şükran, "peki şairmişsin, bir şiir oku da görelim" dedi. Şiiri okudum, Şükran'ın suratı asıldı, "bir tane daha oku" dedi, gene aynı durum, "kötü şiir yazıyorsun" deyince ter bastı beni. Edip Cansever kurtarıcım oldu, "ne gidiyorsunuz çocuğun üzerine, yaza yaza iyiye ulaşacak" dedi ve konu kapanmıştı. Onlarla başlayan uzun bir yolculuğa çıktık ve hâlâ devam ettiriyoruz.

- Peki Arif Bey, anıları yazmak nereden doğdu?

- Aslında normale bakıldığında yaşamım maceralı ve renklidir. Okumayı da çok severim, hal böyle olunca da tüm arkadaşlarım bir süre sonra, 'şu anılarını yazsana Allahaşkına' demeye başladılar. Sonra bir gün Strasburg'a gittim Türk film haftasına. Strasburg Üniversitesi'nde Yaşar Kemal'e profesörlük unvanı da verilecekti aynı günlerde, bu yüzden ben de üç gün önce gitmek istedim. Töreni izledim, ertesi gün Yaşar ağabeyler Paris'e geçti, bir gün vardı bizim ekibin gelmesine, tam da o zaman "ben yazmalıyım anıları" düşüncesiyle koyuldum işe. Hazırlıksız bir yerinden başlayıp, otel odasından hiç çıkmadan akşama kadar, 25-30 hafta çala kalem yazdım. Eve dönünce bir bakayım şunlara dedim, o anda hepsini yırtıp atmıştım! Sonrasında nasıl yazmalıyım diye düşündüm; ilkinde edebiyat yapmaya kalkmıştım, sonra beni böyle bir şey yazmak istemiyorum, sohbet eder gibi olmalı, dedim. Sonuçta şunu buldum, Türk Edebiyatı'da sözlü edebiyat diye bir şey var, hatta Anadolu geleneği içinde bu yaygın, dengbejler mesela... Öyle