28/9/2007 - Coca Cola'nın %10'u İsrail'in
Coca Cola İçecek AŞ, yılın ilk üç aylık döneminde 4 milyon 305 bin YTL kar elde etti.
Coca
Cola'dan Borsaya gönderilen konsolide bilançoya göre şirketin geçen
yılın ilk üç aylık döneminde 3 milyon 539 bin YTL olan net dönem karı,
bu yıl 4 milyon 305 bin YTL'ye yükseldi.
Habervakti
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - İncil´in Vahyi: G8
Globalleşme
1975 yılında 15 ile 17 Kasım tarihinde; Fransa, Almanya, İtalya,
Japonya, İngiltere, Kanada ve ABD´nin görüşmeleriyle şekillenmiştir.
İlk
toplantı Paris´te, uluslararası ekonomi ve petrol krizi üzerine
olmuştu. 27 ve 28 Haziran 1976´da Puerto Rico´da G7 gurubu kuruldu ve o
zamandan beri her sene düzenlenen toplantılarda, dünyada ki gelişmeler
ve yeni atılacak adımlar üzerinde duruldu. G7 daha sonra 1998´de
Rusya´nın da katılımıyla G8 halini almıştır.
Bazı hristiyan
aydınlara göre G7´nin kurulması, İncil´in kıyamet öncesi kehanetleriyle
benzerlikler içermektedir. Mesela vahiylerde geçen "7 Kral" gibi. Yada
Mesih inancına uygun bir şekilde düzenlenen görüşmelerde, 6 ülkeden 24
delegenin katılması.
Asıl çarpıcı nokta ise 1975 yılında
yapılan ilk görüşmelerin tarihidir: 11. ayın, 15. ve 17. günleri, yani
"11:15-17". İncil´de de "11." bölümün "15." ve "17." vahiyleri şöyle:
Bölüm 11:
15:
Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: ‹‹Dünyanın
egemenliği Rabbimiz'in ve Mesihi'nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik
sürecek.››
16-17: Tanrı'nın önünde tahtlarında oturan yirmi
dört ihtiyar yüzüstü yere kapandı. Tanrı'ya tapınarak şöyle dediler:
‹‹Her Şeye Gücü Yeten, Var olan, var olmuş olan Rab Tanrı! Sana
şükrediyoruz. Çünkü büyük gücünü kuşanıp Egemenlik sürmeye başladın. 1999 yılında bu inceligi ortaya çıkaran T. V. Acheson, bir konuşmasında:
"Sen Tanrı´ya ve vahye inanmayabilirsin, ama devletleri yönetenler arasında inananlar var."
Geri sayım çoktan başladı…
Theinsider.org sitesinden derlenmiştir.
ibretlik.blogcu.com
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Kristof Kolomb'un Gerçek Yüzü
Kuran'da, çok dikkat çekici bir biçimde, sürekli olarak "İsrailoğulları"ndan söz edilir.
Allah
Kuran'da, "İsrailoğulları"nın en çok "dünya hırsı"na sahip olan
topluluk olduğunu (Bakara Suresi, 96); kendilerini diğer insanlardan
üstün gördüklerini (Cum'a Suresi, 6); diğer insanların "mallarını
haksızlıkla yediklerini" ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa
Suresi, 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi, 183);
yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa çalıştıklarını" (Maide Suresi,
64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini veya yurtlarından
sürdüklerini (Bakara, 84-85); "zalim" olduklarını (Bakara Suresi, 59);
sıkça "ihanet" ettiklerini (Maide Suresi, 13); İslam'a "kin ve hınç"
beslediklerini (Nisa Suresi, 46); Müslümanlara karşı "düzen"
kurduklarını (Al-i İmran Suresi, 54); Müslümanlar için "en şiddetli
düşman" olduklarını (Maide Suresi, 82); "küfre sapanlarla dostluklar
kurdukları"nı (Maide Suresi, 80); insanlara "zulüm" yaptıklarını ve
onları "Allah'ın yolundan" alıkoyduklarını (Nisa Suresi, 160) bildirir.
Kristof Kolomb'un Bilinmeyen Öyküsü
Amerika'yı
"keşfeden" ve kendisinden 5 yüzyıl sonra ortaya çıkacak olan Yeni
Düzen'e bu şekilde bir anlamda "babalık" yapan Kristof Kolomb kimdi
acaba? Niçin çok daha önceden bulunmuş olmasına rağmen, asırlar boyu bu
kıtayı yeni "keşfetmiş" bir kişi olarak tanındı? Yola çıkarken amacı
neydi? Hakkında sayısız kitap yazılan, filmler çevrilen ve bu "resmi"
bilgilerin hemen hepsinde bir Hıristiyan misyoneri olarak tanıtılan
Kolomb, aslında bir Yahudi... Yahudi yazar David M. Eichhorn, şöyle
diyor: "Aslında ismi Colombus değildi. Genova'da doğmuş bir İtalyan da
değildi. Asıl ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakınlarında doğmuş
olan bir İspanyol Yahudisiydi."
Kolomb
ne bir misyoner, ne de bir maceracıydı. Yeni Dünya'nın kaşifi, gerçekte
bir Yahudi... İşte Kolomb'un gerçek kimliğini açığa vuran iki şifre:
altta, İmzasında yer alan İbranice "bet" ve "he" harfleri, yani "Yehova
kutsaldır". Üstte ise, sol eliyle yaptığı ve o dönemde İspanya'daki
Yahudi dönmelerinin (konversorlar) birbirlerini tanımak için
kullandıkları işaret.
Ünlü
bir İspanyol 'Kolomb uzmanı' olan Consuelo Varela'ya göre: 'Kolomb Eski
Ahit'i neredeyse ezbere bilirdi. Aynı sosyal sınıfa mensup bir Katolik
için böyle bir şey sözkonusu olamazdı. Üstelik ünlü gemicinin en büyük
düşü Kudüs Tapınağı'nı yeniden inşa etmekti. Oysa Katolik kilisesine
göre, İsa Yahudileri lanetlemişti, Tapınak bir daha asla inşa
edilemeyecekti.
Altta "Süleyman (a.s.) Mabedi"nin bir resmi:
Bugün
Kristof Kolomb'un Yahudiliği artık tartışma götürmez bir olgudur.
Kolomb'un Muharref Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dindar bir Yahudi
olmasının yanında, kendine hedef olarak da Süleyman Tapınağı'nın
yeniden inşasını seçmiş olması ilginç değil mi?
Kabalacı Kolomb, Kudüs Tapınağı'nı İnşa Etme Yolunda...
Kolomb'un
"kutsal ve Siyonist" amaçları çeşitli Yahudi kaynaklarında
vurgulanıyor. David M. Eichhorn, şöyle diyor: "Kolomb, gerçekte Yeni
Dünya için ayrılıyordu. Aslında bu Yeni Dünya'nın varlığını önceki
Vikingli kaşiflerin araştırmalarından biliyordu. Esas gizli amacı,
güçlü Yahudi dostları için bir yer bulmaktı."
Amerikan The New
Republic dergisinin yazdığına göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da
Kolomb'un İspanya'dan sürülen Yahudilere yeni bir yurt bulmak için yola
çıktığına inanır. Buna göre Kolomb'un amaçlarının başında Osmanlı (yani
İslam) karşıtı bir cephe oluşturma ve Kudüs'teki Kutsal Süleyman
Tapınağını inşa etmek için "finansman" bulma özlemi geliyordu.
Kolomb'un yolculuğunun amaçları:
1. Hıristiyan Kral Prester John'a ulaşarak Osmanlı'ya karşı ikinci bir cephe açmak.
2. Kutsal yerleri kurtararak, 'Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek...
Kolomb'un
1481 yılında tuttuğu günlüğünde Flavius Josephus'dan bölümler var.
Josephus'un notları arasında 'Ophir' ülkesinden bahsediliyor. (Altın
ülke) Zengin altın yatakları olan bu ülkeden çıkaracağı altın ve elmas
ile Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa ettirmeyi düşünüyordu.
Kolomb'un
Kabalacı oluşu, yolculuğuna bir de metafizik boyut katmaktadır
kuşkusuz. Bunun bazı görünür işaretleri de vardır. "Yahudi
Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, Kolomb'dan sözederken, onun yola
çıkarken ilginç bir Yahudi ritüelini uyguladığını bildiriyor: Kolomb,
bütün hazırlıklar tamam olmasına rağmen, yola çıkmak için tam bir gün
görünür hiçbir neden olmamasına rağmen beklemişti. Judaica, Kolomb'un
yola çıkmaktan uzak durduğu günün, Yahudi takvimine göre Av ayının
dokuzu olduğuna dikkat çekiyor. Çünkü Av ayının dokuzu, Süleyman
Tapınağı'nın yıkıldığı gündür ve bu gün Yahudiler oruç tutarak
Tapınak'ın yıkılışının yasını tutarlar.
Anlaşılan Kabalacı
Kolomb, kutsal yolculuğunun tarihini de, kutsal Yahudi geleneklerine
göre belirlemiştir. Mesih Planı'nın anahtarı olan Süleyman Tapınağı ile
ilgili geleneklere... Tapınak'ın yıkıldığı günü dini kurallara uygun
olarak yas tutarak geçiren Kolomb, ertesi gün Yeni Dünya'ya doğru yola
çıkmıştır; Tapınak'ın bir kez daha inşa edilmesi için düzenlenen Mesih
Planı'nın ilk adımını atarak...
Üstte
Kolomb'un Amerika topraklarına ayak basışını tasvir eden, 1493 tarihli
"La lettera del isole che ha trovato il re di Spagna" adlı bir gravür
yer alıyor. İlginç olan, gravürün Kolomb'un gerçek kimliğini açığa
çıkarır bir biçimde Kabalistik mesajlar taşıması.
8 Mart 1988
tarihli Şalom'a göre resmin sol alt köşesinde elinde asayla oturan ve
Kolomb'un keşfini "kutsuyor" gözüken kişi, "Kral David". Sol üst köşede
bulutların üstünde yer alan şeklin ise, On Emir tabletlerini taşıyan
Hz. Musa'yı temsil ettiği bildiriliyor. Gravürün en can alıcı şekli
ise, Kolomb'un gemisi Santa Maria'nın ortasına yerleştirilmiş olan
Palmiye ağacı. Çünkü bu ağaç, Yahudi mistisizmi uzmanı Gershom
Sholem'in bildirdiğine göre, çok önemli bir şemayı temsil ediyor:
SERİFOT'u, yani Kabalacıların "tarihe yön verme" aygıtı olarak
gördükleri büyü şemasını. Şalom, ayrıca gravürün değişik yerlerinde
gizlenmiş olan bazı İbranice harflerin varlığından söz ediyor. Çoğunun
anlamı halen çözülememiş...
Mesih İçin Gerekli İlk Kehanet: 'Dünyanın Dört Bir Yanına Dağılmak'...
Yahudi
inancına göre bu kehanetlerin başında ise, Yahudilerin tüm dünyaya
yayılmış olmaları şartı geliyordu. Encyclopaedia Judaica, bu inancı
şöyle bildiriyor: "Mesih'in tekrar gelişine dair olan kehanet, ancak
Yahudilerin dünyanın dört bir yanına yayılmaları ile
gerçekleşebilecekti."
Kendilerine
başlıca hedef olarak Mesih'in gelişiyle ilgili kehanetleri
gerçekleştirmeyi edinen Kabalacılar, kuşkusuz bu önemli kehanete karşı
kayıtsız kalamazlardı. O dönemde Yahudiler "dünyanın dört bir yanına"
dağılmış durumda değildiler. Hatta Avrupa'nın pek çok ülkesinde bile
Yahudi yoktu. Doğu Avrupa'da Aşkenaz Yahudileri vardı. En yoğun Yahudi
nüfusu ise Kabala diyarı İspanya'da yaşayan Sefarad Yahudileriydi. Eğer
Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanet yerine getirilecek, yani
Yahudiler "dünyanın dört bir yanına" yayılacaksa, bu İspanya'dan
olmalıydı.
Ama bu iş nasıl olacaktı?... İspanya'da yaşayan
Yahudiler, doğal olarak, sırf Kabalacılar öyle istedi diye evlerini
bırakıp "dünyanın dört bir yanına" gitmezlerdi ki. Hem Yahudiler
idealist davranıp böyle bir göçü kabul etseler bile, Kabalacıların
isteğiyle gerçekleşecek bir yayılma biraz dikkat çekici olmaz mıydı?
Böyle bir yolculuğun ardındaki niyet ortaya çıkmaz mıydı? Hem sonra
hangi ülkenin hükümdarı durup dururken kapısında bitiveren Yahudileri
kabul ederdi? Yahudiler onlara "kehanet gereği dünyanın dört bir yanına
yayılmamız gerekiyor, bizi kabul eder misiniz" mi diyeceklerdi?
İşte
işin asıl ilginç yanı buydu. Çünkü Kolomb "Yahudiler için iyi bir yer"
aramak üzere yola çıkarken, İspanyol Yahudileri de Mesih'in dönüşüyle
ilgili kehanete uygun olarak İspanya'dan çıkıp "dünyaya yayılmak"
üzereydiler: Sefaradlar, İspanya'dan sürülüyorlardı... Şalom, bu
"dramatik" sürgünü şöyle anlatıyor
1452'de (Yahudi tarihi) 2
Ağustos'u, 3 Ağustos'a bağlayan gece aslında olup bitenler neydi? O
gece 'Taşa be av' dı, yani Yahudilere İspanya'dan çıkmaları için
tanınan sürenin son günüydü... O gece Kristof Kolomb bilinmeyene
yolculuğunun saatini hesaplamıştı... Amiral gemisinde gizlenerek yola
çıkan bu insanlar kimdi? Hangi umutların taşıyıcılarıydılar?
İspanya'dan kovulduktan sonra hangi yeni barınakları düşlüyorlardı?
Hangi 'Gan-Eden' (yeryüzü cenneti)di onları bekleyen?
Evet,
Kolomb, Mesih'in gelmesinin bir şartı olan Süleyman Mabedi'nin inşası
için denize açılırken, Mesih'in gelmesinin bir başka şartı da
yanıbaşında gerçekleşiyor, Sefarad Yahudileri İspanya'dan sürgün
edilerek "dünyanın dört bir yanına" dağılıyorlardı.
Engizisyon'un bir numaralı ismine, üstte sözünü ettiğimiz Torquemada'ya baktığımızda yine ilginç bir gerçekle karşılaşırız: Garip ama gerçek, sürgünü kışkırtan diğer iki önemli isim gibi, "büyük Yahudi düşmanı" Torquemada da Yahudi asıllıdır!
Gerçekten Kolomb mu Keşfetti?
İspanya'da
bunlar olurken, Kolomb, emrine verilen üç gemiyle birlikte aylar sonra
Batı Hint adalarına ulaşarak karaya çıktı. O günden sonra da dünyanın
resmi tarihine, zoru başaran korkusuz denizci, Yeni Dünya'yı bulan
büyük kaşif ve de dünyanın kaderini etkileyen unutulmaz isim olarak
geçti. Peki acaba gerçekten Kolomb böylesine büyük bir iş başarmış
mıydı? Diğer deyişle, Amerika'yı gerçekten o mu keşfetmişti? Elinde
hiçbir bilgi, harita, vs. yokken dünyanın bilinmeyen denizlerine
korkusuzca mı açılmıştı?... Hayır. Kolomb anlatıldığının aksine yola
yalnızca cesaret ve önsezilerine dayanarak çıkmadı. Yeni Dünya'nın
yolunu ona gösteren, fakat gizli tuttuğu önemli haritalar edinmişti.
(Kolomb)
Floransalı Toscanelli'nin, batıdan Hint'e doğru bal gibi bir yol
olduğunu iddia ettiği mektubundan söz edildiğini duymuştur. Daha kesin
bilgiler istemek üzere ona mektup yazmıştır. O da ona ayrıntılar ve
hatta bir harita verdiği bir cevap göndermiştir... Kolomb Toscanelli
'yle mektuplaştığını hiçbir zaman itiraf etmeyecektir. Oysa Toscanelli,
Batı yolunun ondan daha önde gelen kaşifidir... Ne yol, ne de rüzgarlar
konusunda tereddüt etmektedir, elinde Toscanelli'nin haritası vardır.
Nereye ve nasıl gittiğini bilmektedir. Tuttuğu yol, günümüzde bile,
mümkün olanların en mükemmellerinden biridir.
Zaten, Kolomb'dan çok daha önceleri çizilmiş olan haritalar, "Atlantik'in iyice batısındaki adalar"ın varlığını bildirmekteydi:
Venedikli
Andrea Bianco 1436'da, ilk kez Madera'nın batısındaki adaların ve
Stockfixa (Morina adası) adını verdiği (Terre-Neuve olabilir) gibi çok
kuzeydeki bazı başkalarının da yeraldığı haritalar çizmiştir. 1444
tarihli olan ve Yale haritası denilen dünya haritasının üzerinde aynı
ada Vinland adıyla yeralmaktadır. Bianco'nun Londra'da 1448 yılında
yaptığı başka bir haritanın üzerinde, Brezilya'nın bulunduğu yerde
büyük bir' gerçek ada' zikredilmektedir.
Kolomb'un Başlattığı 'Etnik Temizlik' Operasyonu...
Son
dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sık sık
Kolomb'un gerçekte yerlilere çok insancıl yaklaştığı, vahşetin emrini
dinlemeyen bazı adamlarınca gerçekleştirildiği izlenimi verilmektedir.
Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklıdır.
Kolomb
Amerika'yı keşfettiğinde 30 milyon kızılderili yaşıyordu. Şimdi 2
milyonluk kayıp bir ırk oldular. Kolomb, asırlar sonraki soydaşlarının
"en iyi Filistinli ölü Filistinli'dir" şekline dönüştüreceği sözünü
uygulamaya koymuş, "en iyi yerli ölü yerlidir" teorisini geliştirmişti.
O da, yine asırlar sonraki soydaşlarının Filistinliler'e yapacağı gibi
yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, "adanın huzurlu
yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdir. Colombus onları
insan olarak kabul etmemektedir" diyor.
Katliam,
Kristof Kolomb'la başladı. Kolomb keşfettiği yerlerde İspanyol
kolonileri oluşturmaya hız verdi. Yerlileri köleleştirdi.
Vergilendirilen yerlileri İspanya'ya altın ödemekle yükümlü kıldı.
Hükümdarların izniyle yetki alanı içindeki ticari işlemlerden yüzde on
pay alıyordu. Kolomb ayrıca köle ticaretini de ilk başlatan kişiydi.
Yeni Dünya'da İbrani Kolonileri
Kabalacı
Kolomb'un, yola, Mesih Planı'na uygun olarak, "Yahudiler için iyi bir
yer" bulma amacıyla çıktığını incelemiştik. Kolomb, amacına ulaştı ve
gerçekten de Yahudiler için "iyi yerler" buldu. Avrupalı Yahudiler,
Yeni Dünya'da oluşan sayısız koloniye akın ettiler. İşin önemli yanı,
bu bölgelerin ekonomisini, hiç abartısız, neredeyse ele geçirmeleri ve
Amerika kıtasının sömürülmesinde başı çekmeleriydi. Yahudi tarihçi M.
Kayserling şöyle der: "Yahudilerin İspanya'daki tarihleri sona erdiği
anda, Amerika'daki tarihleri başladı. Engizisyon, İber Yarımadasındaki
İbraniler'in sonu olurken, batı yarıküredeki kıtada onların başlangıcı
oldu."
Amerika'nın batılılar tarafından ilk sömürgeleştirilen
bölgeleri güney kısımlarıydı. Altın ve sömürülecek hammadde bulma
hırsıyla dolu Portekizliler ve İspanyollar tarafından başlatılan bu
soygun stratejisi nedeniyle kıtanın bu bölümü Latin Amerika adını
alacaktı. İşin ilginç tarafı, bu sömürgeci "Latin"lerin arasındaki
Yahudilerin dev bir role sahip olmasıydı. Encyclopaedia Judaica şöyle
yazıyor:
Amerikan toprağına ayak basan ilk Avrupalı, Kolomb
ile birlikte yola çıkmış olan bir Yahudi dönmesiydi: Luis de Torres.
Torres, Kolomb'la birlikte denize açılmadan bir gün önce vaftiz olup
Hıristiyanlığı kabul etmişti. Portekiz ve İspanyol marranoları (Yahudi
dönmeleri) yeni kıtanın potansiyelini hemen farkettiler. Bu yeni kıtaya
yerleşenlerin başında da onlar geliyordu. Bazıları Meksika'yı fetheden
Cortes ve onun askerleri olan 'conquistadores'lara eşlik etti...
...
Yeni Dünya'ya yerleşen marranolar oldukça etkin bir konuma geldiler.
Kıtanın Avrupa'yla olan ithalat-ihracat ilişkisini onlar kontrol
ediyordu. Kendi aralarında gizli bir dini örgütlenme kurdular. Ayrıca
Avrupa'daki dindaşlarıyla da yakın ilişki içindeydiler.
Altta dollarin üstünde ki masonik bir sembol:
Bu
arada, sürgünle birlikte, İspanyol Yahudileri "dünyanın dört bir
yanına" dağılırken, sürgünün planlayıcıları olan Kabalacılar'ın büyük
bölümü de, kendilerine yeni bir yer bulmuşlardı. Bu yeni merkez,
Vaadedilmiş Topraklar'da, Kudüs'ün kuzeyinde (bugünkü İsrail'in
kuzeydoğu ucunda) yer alan Safed kentiydi. Bir dağın tepesine kurulmuş
olan kent, Kabala'nın yeni yorumlarına ve "Mesih'i getirme" misyonunun
yeni teorilerine sahne oldu.
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - J.F.K. Suikasti
ABD'nin
ilk ve tek Yahudi veya mason olmayan başkanıdır. Önceki hükümetlerin
Siyonist politikalar izlediklerinin farkındaydı ve her zaman bu konuda
temkinli davrandı. Başlangıçta Yahudi lobilerinin desteğini alarak
seçimi kazandı ve daha sonra Yahudilerin istemediği gibi hareket etti.
Elbette ki,şu yüzden öldürüldü diyemeyiz ama gelişen olayları
değerlendirerek bir yorum yapabiliriz.
Gelişen olayları beraber inceleyeceğiz.
ÖLÜME GÖTÜREN MEKTUP
İsrail,önceden
de alıştığı gibi, hep kendi başına hareket etmeyi seviyordu. O
sıralarda İsrail nükleer enerjiye çok kafayı takmıştı ve çalışmalarını
sürdürüyordu. Başkan Kennedy ise bu olaydan çok rahatsızdı. Her
defasında İsrail'den, tesislerini denetime açmalarını istiyordu ama
cevap hep olumsuz oluyordu. Kennedy başkan Ben Gurion'a bir mektup
yazdı. Mektupta Kennedy açıkça İsrail'in nükleer santrallerini denetime
açmalarını, aksi taktirde ABD-İsrail ilişkisinin gerilebileceğini
vurguladı. Ayrıca Kennedy, bundan sonra da İsrail'i desteklemeyeceğini
de ekledi.
Kennedy açıkça Yahudi uşağı olmayı reddetti.
PARA BASMA KARARI
ABD'nin
bir merkez bankası yoktur. Federal Reserve denilen ve birkaç efendi
bankerin bir araya gelip kurduğu özel bir bankadır. Paralar burada
basılır. Bu bankerler, istedikleri gibi enflasyon veya deflasyon
yapabilmektedirler. Kısacası dünya ekonomisine hükmederler. Ayrıca bu
paraların hiçbir karşılığı da yoktur. Üzerlerinde "Federal Reserve
Note" yazar. Başkan Kennedy, 4 Haziran 1963 yılında Hazine
Bakanlığına,gümüş karşılığında para basma yetkisi tanımıştır ve
üzerinde "United Dolar Note" yazılı, 4 trilyon dolara yakın para
piyasaya sürülmüştür. Fakat 22 Kasım 1963'te Başkan Kennedy öldürülmüş,
paraların hepsi piyasan çekilmiştir. Böylece gelecek olan başkanlara
gerek uyarı da yapılmış oldu.
SUİKAST NASIL GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Başkan
Kennedy, 22 Kasım 1963 seçim kampanyası sırasında eşi ile geldiği
Dallas'ta üstü açık bir otomobille halkı selamlarken vuruldu. Suikast
zanlısı Lee Harvey Oswald yakalandı, ancak birkaç gün içinde o da
vurularak öldürüldü. Kennedy suikasti, Başkan'ın geçişini izlemek üzere
bölgede bulunan sıradan insanların elindeki üç ayrı amatör kamera
tarafından kaydedildi. Ancak bu amatör kamera sahiplerinden sadece
biri, suikasti bir 'adli delil' olabilecek kadar başarılı kaydetti. Bu
kişi Kennedy hayranı bir işçi olan Zapruder'di. Zapruder, bir duvarın
üzerine çıkarak kamerasıyla Kennedy'nin aracını kesintisiz planda takip
ederken, nereden geldiği belli olmayan iki el silah sesi duyuldu. Film,
iki atış arasındaki açı farkını açıkça ortaya koyuyor ve suikastin bir
kişinin işi olmadığını belgeliyordu. Bu kanıt, suikasti soruşturan
Warren Komisyonu üyeleri tarafından da defalarca izlendi ancak FBI
delilleri görmezden geldi ve cinayetin tek zanlısının Lee Harvey Oswald
olduğunda ısrar etti.
SUİKASTİ YAPAN DA BİR "YAHUDİ"
Suikast
görüntüleniyor ve tüm dünya tarafından izleniyor. Suikasti yapan güç
neden buna izin verdi? Ya da bu güç dışında başka bir güç mü var?
Elbette ki hayır. Amaçları suikast'in Yahudiler tarafından yapıldığını
gizlemek değildi. Amaçları tam tersine, suikastin Yahudiler tarafından
yapıldığını açıkça göstermekti. Bunun için Abraham Zapruder tutuldu.
Adından da anlaşılacağı gibi, Zapruder bir Yahudi idi. Aynı zamanda
Mason Localarına da kayıtlıydı. Bu olaydan sonra ünü arttı ve herkes
tarafından tanınan bir insan oldu. Ama nedense Siyonist güç bu adama
hiçbir zaman dur demedi. Çünkü Zapruder Siyonizm'e sadece hizmet için
vardı.
Kennedy´nin vurulma anını gösteren klibi izlemek için tıklayın:
YOU TUBE
siyonizm.net
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Mason Üstad-ı Azamından İtiraf
Masonlar
Büyük Locası Üstadı Celil Layiktez, masonların Abdülhamit'in devrilmesi
ve İkinci Meşrutiyet'te oynadığı rolü açıkladı. Layıktez, "Hareket
Ordusu'nu da masonlar yönetti" dedi
Türkiye Hür ve Kabul
Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmi yayın organı Tesviye
Dergisi'nin editörü Celil Layiktez, dünya masonlarına 'İslam
Ülkelerinde Masonluk' başlıklı İngilizce bir makale yayınladı.
Makalesinde, Osmanlı Devleti'nde masonluğun nasıl kökleştiğini anlatan
Layiktez, 2. Abdülhamit'in tahttan indirilmesine giden süreçte
masonların oynadığı rolü değerlendirdi. Mason üstadı Layiktez, 1908'de
2. Meşrutiyet'in ilanından sonra 'İslamcıların' İstanbul'da ayaklanma
çıkardığını ve bu ayaklanmanın Hareket Ordusu tarafından bastırılarak
Sultan Abdülhamit'in tahttan indirildiğini söyledi. "Hareket Ordusu,
masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi" diyen Layiktez, "Sultan
Abdulhamit'e tahttan indirildiğini tebliğ eden 5 milletvekilinden
oluşan heyettekilerin tamamı masondu" dedi.
ELİMİZDE BELGELER VAR
Makalesiyle
ilgili olarak BUGÜN'ün sorularını cevaplayan Celil Layiktez, yazıyı
İtalyan masonlarının isteği üzerine kaleme aldığını söyledi. Yazıyı
İtalya'da masonların üye olabildiği masonik bir internet sitesinin
tarih kütüphanesine de gönderdiğini anlatan Layiktez, iddialarının
arkasında durduğunu vurguladı. Layiktez, Abdülhamit Han'ı tahttan
indirenlerin masonluğu ilgili olarak, "Elimizde yeterli belgeler var.
Bu 5 kişinin mason olduğuna eminiz" dedi.
ORDUDAKİ MASONLAR
Hareket
Ordusu'nda Muhtar Paşa'nın mason olmadığını belirten Layiktez,
"Karargah subayı Mustafa Kemal'in ise mason olup olmadığı kesin olarak
bilinmiyor. Ama subayların içinde, masonların sayısı çok fazlaydı.
Selanik'teki Hareket Ordusu'nu organize eden İttihat ve Terakki,
Emmanuel Karasu'nun başkanı olduğu locada organize oluyorlardı. Hatta o
kadar çok subay var ki, bir kısım subay er üniformasıyla hareket
ordusuna katıldı. Mustafa Kemal'in mason olup olmadığı ise kesin olarak
bilinmiyor" dedi. Layiktez, mason localarının 1935'te Mustafa Kemal
tarafından kapatıldığının hatırlatılması üzerine, "Kapatmadı. O olay
başka türlü gelişti" diye konuştu. Tarihçi Mustafa Armağan, Hareket
Ordusu içinde masonların bulunduğu iddiasını doğruladı. 31 Mart
Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay olduğuna işaret
eden Armağan, "Siyonizm çok komplike bir olay. Masonların sahiplenmesi
doğal. 'Modern Türkiye'yi biz kurduk. Osmanlıyı biz bitirdik.
Dolayısıyla bize şükran duyulması lazım' diyorlar. Böyle bir noktaya
getirmek istiyorlar. Masonluğa giriş o zaman zannediyorum belirli bir
dış bağlantıları sağlamlaştırmak, etraf oluşturmak gibi kaygılardan
kaynaklanıyordu" dedi.
Bugün : 14.02.2007
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Yeni Dünya Düzeni'nde Aracı Olarak Dinlerarası Diyalog
Dinlerarası
diyalog fikri ve faaliyeti bu adla 1962-1965 yılları arasında yapılan
II. Vatikan konsilinde Papalık tarafından Konsil kararı olarak resmen
onaylandığı için, çoğu insan bunu söz konusu tarihte ortaya atılan
Papalığın bir projesi olarak görür. Aslında bu tarihte Vatikan,
kendisine biçilen özel rol ve amaçla, Yeni Dünya Düzeni (Novus Ordo
Seclorum) denen büyük projeye resmen ortak olmaya ikna edilmiştir.
Yeni
Dünya Düzeni"nin ne olduğunu ve kimlerin projesi olduğunu anlatmak
elbette çok uzun bir bahistir. Burada sadece 1980"li yılların başından
beri gelinen siyasî ortama uygun olarak aldığı isimleri hatırlarsak bu
düzenin ne olduğu hakkında az-çok bir fikre sahip olabiliriz:
Kürüselleştirme/Küreselleşme (Globalizasyon), Büyük Ortadoğu Projesi,
Dünya Organizasyonu, Armegedon, Kaos"tan Düzene (Ordo Ab Chao), Yeni
Çağ, Üçüncü Dalga, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı vb.
isimler.
Yeni Dünya Düzeni projesi ve düşlemesi, bu isimle
aslında 16. yüzyılın başlarına kadar geri götürülebilir. 14 Temmuz 1556
günü İngiltere Başbakanı Disraeli, Avam Kamarası"nda şu hitapta
bulunuyordu:
“Bu Kamara"dan nadiren bahsettiğimiz bir güç var.
... Gizli cemiyetlerden bahsediyorum... İnkâr etmek yersiz, çünkü
Avrupa"nın büyük bir kısmının... bu gizli cemiyetlerin şebeke ağı ile
örüldüğünü örtbas etmek imkânsız. ... Peki amaçları ne? Hiçbir şeyi
saklamaya çalışmıyorlar. Anayasal bir hükümet istemiyorlar. ... Dinî
kuruluşlara bir son vermek istiyorlar. Bazıları daha da ileri
gidebilir...”[4]
Özellikle II. Dünya Savaşı arefesinde etkin
hale gelen Yeni Dünya Düzeni projesi, Avrupalıları birbirine
kırdırtmıştı. Yine bir İngiliz Başbakanı W. Churchill, olayın
faillerini araştırırken, “grubun kökenlerinin Spartacus"a
dayanabileceğini yazmıştı. Elbette, 1 Mayıs 1776"da Avrupa"da
Illuminati Tarikatını kuran Cizvit profesör Adam Weishaput"tan
bahsediyordu.”[5] Bu cümlelerini alıntıladığım Texe, Illuminati"nin
köklerini çok daha ileriye götürerek, Tapınak Şövalyelerine ve Jacques
de Molay olayına bağlamaktadır[6].
Netice şu ki Yeni Dünya
Düzeni bugün Amerika Birleşik Devletleri"nde şekillenmekte ve oradan
idare edilmekte olduğunu, Senatör Robert F. Kennedy"nin şu cümleleri
özetlemektedir: “Her birimiz eninde sonunda Yeni Dünya Düzeni"nin
kurulmasına ne kadar katkıda bulunduğumuzdan sorgulanacağız.”[7]
Dünya
Düzeni"nin kimler tarafından kurgulandığına böylece işaret ettikten
sonra, bu düzen neler içeriyor ve amacı nedir sorusuna, bu düzenin önde
gelen teorisyenlerinden Alder Vera Stanley"nin cümleleri cevap
vermektedir:
“Bütün yaratılışın ardında bir plan var. Evrimin
şu anda ilerlediği hedef Dünya Birliği. Dünya Planı şunları içeriyor:
Dünya Örgütü... Dünya Ekonomisi... Dünya Dini...”[8]
Dünya
dini, hangi dindir? Bu, C.W. Smith"in ifadesiyle: “Tanrı"nın planı
bütün ırkları, dinleri ve felsefeleri birleştirmeye vakfetmiştir. ...
mezheplere ayrılmamış ve Büyük Işık diye bilinen ve zaten var olan yeni
bir din.”[9] Toffler ise bu yeni dini şöyle tanımlar: “Üçüncü Dalga:
... kültürleri, değerleri ve ahlâk anlayışlarını birleştirir. ...
Bundan böyle farklı dinî inançlar olmayacaktır.”[10]
Yahudi
asıllı Amerikalı senatör Al Gore söz konusu oluşturulmak istenen yeni
din ve tanrının ne olduğunu şöyle ifade eder: “Doğa her şeyiyle
Tanrı"dır. ... İnsanlığın kaderi, gelecekte yeni bir dinin ortaya
çıkmasına bağlı. Böyle bir dinle güçlenerek, dünyayı yeniden kutsama
imkânına sahip olabiliriz.”[11] Bu Yeni Dünya Düzeni için düşlenen
başkenti Texe Marrs şöyle açıklıyor: “Dünyayı gizliden gizliye idare
eden, ama 2000 yılı itibari ile tüm dünyanın hakimiyetini ele geçirmek
isteyen belli başlı hanedanları ve aileleri inceleyerek, bu kötü ruhlu
grubun geleceğimize yönelik genel düşüncelerini kavramaya başladık. İç
Çember"in adamları, başkenti Kudüs olacak şekilde bir Dünya Hükümeti,
hatta Dünya İmparatorluğu kurmak için çalışıyorlar. Siyonizmi
yüceltiyor, Yahudilerin Büyük Tapınağını yeniden inşa etmeyi ama
aslında bunları yaparken, ne Tevrat"ı, ne Musa"nın Şeriatı"nı, ne de
Mesih İsa"yı şereflendiriyorlar. İnsanlığı, küresel hakimiyet hedefinin
önünde engel teşkil eden faydasız yiyiciler olarak görüyorlar.”[12]
O
halde Yeni Dünya Düzeni"nin mimarlarının kim olduğu ve amaçlarının ne
olduğu az çok anlaşıldı sanırım. Amaçları dünyayı sadece parasal açıdan
değil din açısından da yönetmektir. Dinden anladıkları yukarıda da
işaret edildiği gibi insanın Tanrı"nın yerine hakim kılındığı bir din
anlayışıdır. Kısaca Yeni Dünya Düzeni, modern bir Firavunculuktur ki,
zaten bu düzenin mimarlarının çok çeşitli kuruluşlarının sembol ve
ritüelleri Firavunların sembol ve ritüelleridir. Evrensel Işık,
Piramit, Pergel ve Gönye gibi. Firavun sözcüğünün anlamı da zaten “Ulu
mimar” veya “Usta” demektir.
Tarihte görüldüğü gibi Yeni Dünya
Düzencileri, sürekli dinleri kendi din anlayışlarına dönüştürmek ve bu
yolla insanları ve toplumları kendi hakimiyetleri altına alabilmek için
başta yahudilik ve hıristiyanlık kurumları ve din adamlarıyla sıkı
ilişkiler kurmuşlardır. Dean Grace"in şu cümleleri bunu ortaya
koymaktadır.
“... Marksist, Sosyalist, Komünist, Siyonist,
Mason ve Enternasyonalist benzeri değişik isimler altında saklanırlar.
Londra, Berlin, Roma, New York gibi yerlerde yaşarlar. Birleşmiş
Milletler"i, Wall Street"i ve Washington DC"yi idare ederler. Silah
sanayine maddî kaynak sağlar, isimsiz asker benzeri anıt mezarların
dikilmesine yardımcı olurlar... Üyelik nesilden nesle, İngiltere ve
Avrupa"nın soylu ailelerinden, uluslararası finans piyasalarını yöneten
saraylardan, Dünya Yahudiliği ile Roma Katoliklik hiyerarşisinden
geçer.”[13]
Yeni Dünya Düzencilerinin yahudiler ve
hıristiyanlarla doğrudan ilişkileri olduğunu gösteren bu ifadelerden
sonra, merkezî görevini Vatikan"ın üstlendiği bugünkü dinlerarası
diyalog onların bir projesi midir? diye daha açık bir şekilde sormak
gerekir.
Din her zaman her toplumda çok önemli bir dönüştürme
aracı ve toplumları idare etme gücünün kaynağı olmuştur. Din çoğunluğun
dini olduğunda toplumu dönüştürür; azınlığın dini olduğunda toplum dini
dönüştürür. Birincisine İslâm örnek teşkil eder; daha ilk günlerinden
itibaren etkin ve çoğunluk dini haline gelen İslâm, toplumları
değiştirmiştir. İkincisine örnek hıristiyanlıktır; yaklaşık üç asır
çoğunluğun ve idareciler sınıfının dini olamayan hıristiyanlık ortama
uyum sağlamak amacıyla teologları ve cemaatleri tarafından
dönüştürülmüştür. Bu mesele konumuz dışı olduğundan teferruata
girmeyeceğiz. Dinin bu öneminden dolayı, Yeni Dünya Düzencileri 21.
yüzyılın eşiğinde, tarihî süreçte gelinen aşamalar ve kazanımların
oluşturulmakta olan, Al Gore"un yukarıda aktarılan sözlerinde de ifade
edildiği Evrensel Dünya Dininin gerçekleştirilmesine hız vermesi, hatta
buna en büyük engel olabilecek İslâm"ın ve müslümanların da artık sıkı
bir kontrole alınması inancıyla bütün dinleri tek merkezden sistematik
idare etmenin daha sağlam vasıtası olarak dinlerarası diyalog fikrini
geliştirdiler ve bunu da II. Vatikan Konsilini fırsat olarak
değerlendirip konum itibariyle en şanslı kurum olan Papalığa
yüklemişlerdir. Bunun böyle olduğunu söz konusu Konsilin hazırlık
safhası aşamasında ve Konsil sonrası faaliyetlerden açıkça anlıyoruz.
Şimdi de kısaca bu noktalar üzerinde duralım.
Her ne kadar
bazı kimseler II. Vatikan Konsili toplantısının esas yapılış amacının
dinlerarası diyalogu kurumsal hale getirmek olduğu fikrinde iseler de,
belki bu biraz abartılı karşılanabilir. Fakat gerçek şu ki bu Konsilden
çıkan ve hızlı bir şekilde uygulamaya konan sonuçlardan en önemlisi
dinlerarası diyalog olmuştur.
1869-1870 yıllarında yapılan I.
Vatikan Konsili"nden sonra, hıristiyanlık dünyasında ortaya çıkan
çeşitli teolojik meseleler, kilise idaresi ve iç hukuku ile ilgili
konular, ortaya çıkan toplumsal ve ahlâkî sorunlar karşısındaki
Vatikan"ın tavrının belirlenmesine yönelik yeni bir konsilin icrasına
ihtiyaç olduğu, 1958 yılında Papa seçilen 23. John tarafından dile
getirilmiştir. O, bu fikrini 25 Ocak 1959 tarihinde kardinallere
açtıktan sonra, Konsilin hazırlık safhası başlamıştır[14].
Prof. Dr. Mehmet Bayraktar
Makalenin tamamı için buraya tıklayın!
Dünyabülteni
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - 17 Ağustos 1999 Depremi ve Gizlenen Gerçekler
Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin 76 yıllık tarihinde, İsrail’li Subayların TSK
devir teslim törenlerinin hiç birine katılmamışlar iken, neden 17
Ağustos 1999 tarihindeki Donanma Komutanlığı’nın devir teslim törenine
katıldılar?
Furkan Dergisi Temmuz 1999 sayısında, yer alan
ifadeler aynen şöyledir. “Mesela basına verilmeyen, ancak istihbarat
kapsamında edindiğimiz bilgilere göre, Gölcük askeri tesislerinde
oldukça garip olaylar meydana gelmektedir. Kapılar kendi kendine
açılmakta, mühimmat depoları içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte,
arabalar durduk yerde çalışmakta..”
Depremden sonra bir çok
teoriler ortaya atılmıştı fakat içlerinde en ilginç olanı Future
Times’da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikaye şöyleydi :
Kaliforniya San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir
depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer
kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik
katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp
boşaltarak, büyük depremi küçük depremler halinde dönüştürmenin yolunu
bulmuştu. Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bilimadamı mucit Nicola
TESLA tarafından geliştirilen bu “düşük frekanslı elektromanyetik
ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar
uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu
yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat
yapabileceklerdi.
ABD dünyanın ve kendi insanlarının tepkisini
almamak için bu projeyi barışçı “deprem indirgeme” sistemi diyerek, bir
yandan tepkileri azaltıp diğer yandan fonlama devamlılığını sağlamayı
amaçlıyordu. Bu nedenlerle proje önce Avustralya’nın çıplak ve seyrek
nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra değişik
zamanlarda Kafkaslar’da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki Ant
dağlarında denendi ve büyük aşama kaydetti.
Bu arada Türkiye,
Japonya ve benzeri deprem kuşağındaki ülkelere sismik ağ şebekeleri
kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa
bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Üniversitelerle
ortak projeler geliştirildi, yüzlerce bilimadamına Amerika’da deprem
konusunda araştırma yapma bursu verildi. Ancak projenin gizliliği
esastı. Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarında
yürütülüyordu. Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına olanak verilerek
halkın bu konu hakkında bilgi sahibi olması istendi. Kobe’de ve başka
yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler çıkar
gruplarınca terör ve mafya örgütlerinin işi gibi gösterilmek istendi ve
bunda da başarılı olundu.
Ve gün geldi bu sistem Türkiye’de
denenmek istendi. Zaten bölge bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj
altındaydı. Nitekim gelişmeleri takip edenler, depremden hemen sonra,
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın girişimleriyle Türk Telekom’un
Türkiye’nin sismik bilgilerini Pentagon’a ileten NATO Üssü’nün
iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.
ABD’nin asıl
hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve
bulguları,Kaliforniya San Andreas fay hattına uygulamaktı. Bu iş yine
çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrail’li uzmanlara
verilmişti. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük
Üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu.
Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değillerdi. Bunu
İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak
düşünüyorlardı. (Zaten İsraillilerle yapılan askeri tatbikat bu
operasyon doğrultusunda önceden planlanmıştır. Çünkü dünyanın ve Türk
Milletinin dikkatlerini çekmemek için tatbikat adı altında HAARP-TESLA
Deprem Makinesini getirip rahatça kurdular.) Böyle bir makinenin
deneneceğini zamanın Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genel Kurmay Başkanı
biliyordu, fakat ABD (Siyonistler tarafından yönetiliyor) ve
İsrail’liler (Siyonistler) bizimkileri makinenin denenmesi için şu
şekilde ikna ettiler : olası İstanbul merkezli bir depremde 100.000
kişinin ölümü, yüz milyar doları aşan maddi kayıp ve Türkiye’nin en az
25-30 yıl geri gitmesi demektir, diyerek bizimkileri ikna ediyorlar.
İsrailliler
Amerikalı’larla gece şartlarında elektro-sismik haberleşme tatbikatı
yapacaklardı. Deney başarılı olacağından sonunda kimse normal dışı bir
şeyin olduğunu farketmeyecekti. Bu amaçla Gece Şahini Tatbikatı’nın
(Operation Night Hawk) saat 03:00’te başlaması planlandı. Gece saat tam
03:00’te düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye girecekti. O an uzay
filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika
içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki
tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı
dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o
gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. Ve beklenen gerçekleşmedi.
Herşey bir anda olup bitmişti. Cenab-ı Hakk’ın Doğası kendini yönetmeye
kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem,
beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Her yeri bir anda
yerle bir etmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri
geldiğinde, gece saat 03:05’i gösteriyordu. Daha birkaç dakika öncesine
kadar korunağın içinde ŞAMPANYA patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan
buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak
açmıyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can
çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu düşünce ile hepsi ürperdi. Bu asrın
en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yapılan bir felaket...
Sessizliği
İsrailli komutanın buz gibi emri bozdu: “Lets pack! We’re moving out!
Call operation-Q! Right now! Immediately! Stop whinning! Move, move,
move!” (Toplanın! Kaçıyoruz! Q planına geçiyoruz. Şimdi..Hemen! Hadi,
hadi!!!)
İşte o andan sonra çantalardan çıkan “Q planı”
çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik
enerjisi felç edildi. 4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve ABD
Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail’de Ben Gurion’un Lod
askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı
havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney
Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna
geçirildi. Amerikan 6’ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını
İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar.
Bu arada
ilginç bir şey daha olmuştu. Depremle ilgili haberler birbiri ardına
gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 Ağustos Cuma akşamı
televizyonlar bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğünü
duyurdu. (bu bize Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu ki, bu olayları kimin
yaptığını anlamamız için işaretler gönderiyor) Ancak bir süre sonra
haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı.
Olaydan
bir gün sonra Deniz Kuvvetleri’nden bir dostum beni aradı ve bu olayda
birtakım soru işaretleri bulunduğunu, bu konunun perde arkasını
araştırmamı rica etti. Kısa sonra ulaştığım bilgiler, gerçekten
ilginçti. Uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyle o sırada Ataköy
açıklarında olan balıkçı Abdullah KAPLAN tarafından kurtarılmıştı.
Abdullah Kaplan olayı şu şekilde anlatmıştı : “Uçağın düştüğünü görünce
derhal yardıma gittik. Uçağın kanatları yara almıştı. Hemen uçağı
bağladık ve Zeytinburnu limanına çektik. Teşekkür beklerken küfür
yedik. Ne olduğunu bile anlamadık.”
Bu konu o gece o bölgede
görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanındaydı.
Araştırmalar Sahil Güvenlik’in bu konuyla ilgilenmediğini ortaya
çıkardı. Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise şaşırtıcı bir
şekilde çekim yapmaktan vazgeçmişlerdi. [patronlarından
(İsrail-Siyonistler) aldığı emir gereği] Daha sonra uçağı
Zeytinburnu’na yanaştıran balıkçı Abdullah Kaplan, olayı Kumkapı’daki
Gümrük Muhafaza’ya iletti.
Kısa süre sonra tutanak tutuldu.
Ancak Gümrük Muhafaza da tutanak tuttuğuna pişman oldu. Uçağın sahibi
İsrail asıllı biriydi. O gece ne olduğu ise bir türlü anlaşılamadı.
Deprem
için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir
bilimadamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA
Makinesi) kullanıldı. Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay
hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü.
(ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler
gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan
bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye
soracak olanlar için ise; - Türkiye de ne yaparsan yap kimsenin
umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü
deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış
cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay
hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi
Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.
Ancak
ABD-İsrail’in bölge ile ilgili bu hareketliliği ne kadar gizli olursa
olsun bazı kaynaklara sızmasını engelleyemedi. Kanadalı bir bilimadamı
her nasılsa bu gizli verilere ulaşarak, bölgede bir deprem olacağını ve
bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı. Ve bunu kendi
amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı.
Ancak ne bu bilimadamına, ne de yayınına daha sonra nedense kimse
dikkat etmedi.
Gölcük Donanma Komutanlığı’nda görevli asker,
astsubay ve subaylar, Donanma karargahında garip birşeyler olduğunu
farketmişlerdi. Bu konuyla ilgili bilgiler de nasıl olduysa yukarıda
ismini zikrettiğimiz dergide yer almıştı. Peki İsrail askerlerinin bu
projedeki yeri neydi? İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece
Gölcük’te ne arıyorlardı? Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin
bir ulusal törendi. Uluslar arası bir kimliği yoktu. Ama İsrailli
subaylar ve üst düzey yetkilileri oradaydı! Peki ne arıyorlardı
Gölcük’te?
Bunun nedenini şimdi daha iyi kavrayabiliyoruz.
Çünkü bu proje İsraile ihale edilmişti. Bizimkilerin ise bir şeyden
haberi yoktu (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı hariç).
Bize güvenen de yoktu zaten. Ancak o gece nedense hiç kimse
İsraillilere, bugüne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine
neden katıldıklarını sormadı. Ya şaşkınlıktan ya da telaştan, enkaz
altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran
olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay
yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketinde bulundu.
Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardım için geldikleri
şeklindeydi. Hemen bir hastane kurdular. Yaralarımızı sarmaya yardımcı
olmak için daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracaklarını
açıkladılar. (İsrailliler bizim kara kaşımıza kara gözümüze mi
hayranlar, bizi çok mu seviyorlar, bizi çok sevdikleri için mi
Türkiye’nin doğusunu kendi toprakları olarak gösteriyorlar. Arz-ı
Mev-ud, Vaad edilmiş topraklar Büyük İsrail Devleti). Esas amaçları
enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeleri çıkararak
götürmekti. Gerisi paravan operasyondu. Bizde “Bak şu İsrail’e, olsun,
hemen yardımımıza koştu” diyerek sevindik.
Bu operasyon neden
gündüz değil de gece olmuştu? Çünkü olacakları kimsenin görmemesi ve
gözlemci riski ise en az düzeyde olduğu için gece oldu. Gece saat
03:00’te operasyonun başlaması için yeşil ışık yakıldı. TESLA Cehennem
makinesi yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başlamıştı.
En geç 1-2 dakika içerisinde gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı. Aynen
de öyle oldu. Makine gürültüyle enerji toplamaya başlamıştı. Bu sırada,
Avustralya’da ve Okyanusta bu tür suni depremler öncesinde görülen
elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamalar
oluştu atmosferde. Ve arkasından da makinenin boşalması ile birlikte
yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya aktarıldı.
Ancak
hesapta doğanın (Cenab-ı Allah’ın) oyunu yoktu. Oluşan deprem hem
beklenenden çok uzun süreli, hem de çok daha güçlü çıktı. Şiddeti 7.4’e
ulaştığında Amerika’da aletler 7.8’i gösteriyordu. Ve büyük bir
patlamayla her şey kontrolden çıktı. TESLA deprem makinesi, depremin
enerji gerilimine dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yeraltında
muazzam bir patlamaya neden oldu. Ve bu yer altı labaratuvarının tam
üstündeki, herşeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8
şiddetindeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler
un-ufak olarak dağıldı. (demek ki deprem 8’den daha şiddetli oldu)
(ABD’li ve İsrailli Siyonistler bir insan olarak Cenab-ı Allah’ın doğa
olaylarına karışamayacaklarını anlayamamışlardı,)
Bir tedbir
olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme
ablukası altına alındı. Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi.
Kimsenin birbiri ile haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi
sabahleyin “benim de telefonlarım kesildi” (Türkiye’de bütün her yerin
telefonları dahi kesilse önemli kurumların kesilmez çünkü uydu
telefonları vardır. Ama uydu iletişimini dahi kestiler) şeklinde garip
bir açıklama yapacak ve biz de buna bir anlam veremeyecektik. Demirel
tam bir şaşkınlık içindeydi. (Cumhurbaşkanı’nın şaşkınlığı normaldir
çünkü o na böyle bir şeyin olacağı ihtimali söylenmemişti. Bu olay
duyulur ise Türk halkına nasıl izah edeceğini bilmediği için şaşkınlık
içinde idi.) (Hoş bu olay ortaya çıksa bile bu olayı terör örgütü veya
mafyanın yaptığı açıklaması yapılacaktı.)
Ne yapacaklarını
bilmedikleri için ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan saatlerce bir şey
diyemedi, demeç veremediler. “Üzgünüz” dahi diyemediler. Ancak sabah
saat 09:00 sularında televizyon ekranlarının karşısına geçip halka
üstün körü bir açıklama yapabildiler. Durum vahimdi. Hatta belki de
Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve
olağanüstü Milli Güvenlik konseyinden görüş alıyor ve Türkiye’ye nasıl
yardım edileceğini hesaplıyordu. Hemen gerekli sıhhi yardım ekipleri
organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına
Türkiye’ye doğru hareket emri veriliyordu. Amerika diyetini Türkiye’ye
tam destek vererek ödemeye çalışıyordu adeta.
Bu arada devreye
Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye
için sözler alınıyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye’ye
karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı
başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Herşey kontrol ve
koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. Bizde ise sanki bu
emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü
karar verilemiyor; kararsızlık içinde bocalayarak büyük bir gizlilik
içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Sabah saat
03:05 ile 06:30 arasında Batı’da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de
çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes
kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan
kimsenin haberi olmuyordu. Böylece bu işi planlayanlar, gecenin
karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları yüzeye vuran TESLA
makinesinin kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yerüstündeki tüm
delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı
gömerek tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla Rus
araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30’da bölgeye vardığında, havanın
aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile
kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken
kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı
krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri
karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu.
Ancak
bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da
Demirel’in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu. Onların dahi ne
bölgeye uçuşlarına, ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı.
Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklar
tarafından abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına
sokulmuştu. Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikler verilmiyordu.
Ancak
Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindiremediklerinden
(olmayan vicdanlarının azabı çektikleri için, yıllardır bu milletin
sırtından geçindikleri için) olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan
binlerce insanımızın da acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla
bütünleşemiyorlardı.
(Eğer olay ortaya çıkmış olsa idi bu olay
PKK terör örgütünün üzerine atılmak sureti ile geçiştirilecekti. Bu
doğrultuda CNN haber spikeri Patronları olan ABD-İsrailli
Siyonistlerden aldığı emir doğrultusunda Ecevit’e şu soruyu
yöneltiyordu.) CNN haber spikerinin “depremin ardında PKK mı var?”
sorusuna, Ecevit ona “siz ne saçmalıyorsunuz, deprem ile PKK’nın ne
alakası var? Bu deprem Cenab-ı Allah tarafından gönderilen bir doğa
olayıdır!!” demesi gerekir iken, diyemiyordu. Sadece spikerle göz göze
gelmemeye dikkat ederek “sanmıyorum” gibi o günlerde bizi epeyce
şaşırtan bir ifade kullanıyordu.
Peki, Amerika ne yaptı sonra?
Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi? Clinton Amerikan
halkından Türkiye’ye yardım etmelerini istemedi mi? Kasım’da Türkiye’ye
geleceğini ilan edip, Ecevit’in de bu arada Amerika’ya kendini ziyarete
geleceğini haber vermedi mi? Ecevit belki de Amerika’ya bu felaketin ve
binlerce şehidin diyetini konuşmaya gidecekti. Nitekim gitti de.
Ardından Clinton Türkiye’ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti,
insanlarla konuştu, bizleri çok sevdiği imajı verdi, bebekleri kucağına
alıp sevdi, onlara hediyeler ve yardımlar verdirdi. (bizlerde;
ABD-İsrailli Siyonistler bizi ne kadar çok seviyorlar mış dedik)
ABD’nin bu aşırı ilgisi sadece bir müttefik olmasıyla açıklanamazdı.
Bu
arada, acaba hükümet içinden sızan bilgiler, bazı bakanların özellikle
MHP kanadının yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına neden
olmuş olamaz mı? İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman
DURMUŞ’un “yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam”
demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz? ABD’nin saygın gazetelerinden
New York Post’un haberine bir de bu gözle bakın:
“Türk hükümeti, ABD’nin Deniz Hastanelerini kullanmıyor...
Türkiye’deki
şiddetli depremde 27.200’den fazla kişi yaralandı. Ancak yetkililer
tarafından dün yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten
itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz
Kuvvetleri’ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile
tedavi edilmediği bildirildi.
Türkiye’ye gönderilmiş olan uluslar arası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara’daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu.
Türkiye’de
yayınlanan Radikal gazetesi dünkü sayısında, 750 ton yardım
malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte
tutulduğunu yazdı.
ABD gemilerinin İzmit’e varışından önce
Türkiye Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un, bu gemilere ihtiyaç olmadığına
ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi.
Ancak ABD
Büyükelçiliği, aralarında 600’den fazla yatak taşıyan Kearsarge adlı
geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir
uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi.”
Ne ölenler geri gelir, ne de anılarımız.
Ancak
İzmit’te, Gölcük’te Yalova’da Halıdere’de Avcılar’da, Bolu’da Düzce’de
ve daha nice yerleşim merkezinde enkaz altında hayatlarını yitiren
binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali’ye karşı bir vicdan borcumuzda mı
olmayacak? Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerce sevenlerini,
sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya’da Jony’ler,
Susan’lar ve Alice’ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya
bilmesin mi?
Emekli Bir Subay:
17 Ağustos depremi
kuşkusuz hepimizi derinden sarstı. Deprem bütün ülke halkını derinden
üzerken, depremin açtığı yaralar hâlâ tam haliyle sarılabilmiş değil.
Açıkça
söylemek gerekirse 17 Ağustos Gölcük depreminden sonra ben de
yukarıdaki senaryoya benzer şeyler düşünmüştüm. Daha sonra sağduyusuna
güvendiğim bir dostuma “acaba onların işi olabilir mi?” diye sordum.
Önemli bir devlet kurumunda uzman olarak çalışan dostum “Açıkçası ben
de aynı şeyi düşündüm” diye cevap verdi, son derece sakin bir
şekilde...
Bu yazı Sayın Aydoğan VATANDAŞ Bey’in “HAARP-KIYAMET TEKNOLOJİSİ” adlı kitabından özet olarak alınmıştır.
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - İnanmasanız da Olur
İster
inanın ister inanmayın, bundan 2,5 ay önce, "Gerçek değil, hayal"
başlıklı Kulis'i yazarken olayın bu boyutlara varacağını hiç hesap
etmemiştim. Dikkatimi çeken bir filme işarette bulunmuştum o yazıda;
Bill Clinton'un Türkiye'ye gelişi, filmin konusu ve deprem olayları
arasında irtibat kurmuştum... Sonunda, o yazıda 'hayal' diye
kaydettiğim gelişmelerin hemen hepsi fazlasıyla gerçekleşti. Üstelik
Clinton da beklendiğinden bir gün önce (dün) ülkemize geldi... Sanki
komplolara meydan okuyor Clinton...
O yazıma esas teşkil eden
filmin adı 'Komplo Teorisi'; başrolde ünlü sanatçılar Mel Gibson ve
Julia Roberts oynadığı için dünyanın her tarafında milyonlarca
sinemasever tarafından izlendi film. Üşütük görüntüsü veren bir taksi
şoförü, adalet bakanlığında çalışan bir genç kadınla ilgileniyor. Genç
kadın da şoförü ciddiye almıyor önceleri, ancak birbiri ardına meydana
gelen olaylar kadının gözünü açıyor. İzleyiciler olarak bizim zihnimiz
karışıyor film boyunca, karşımıza çıkan olayların hangisi gerçek,
hangisi 'komplo' ayırt edemez oluyoruz...
Mel Gibson'un
canlandırdığı üşütük görüntüsü veren taksi şoförünün filmdeki adı Jerry
Flecher... Adam şoförden öte bir şey; 'Komplo Teorisi' adıyla sadece
sınırlı sayıdaki abonelerine gönderdiği haftalık bir haber bülteni de
çıkartıyor... Bültenin son sayısında bir kaç senaryoya yer veriyor
Flecher; bunlardan en önemlisi, NASA'nın, ödeneklerini kesen ABD
başkanının hayatına kast eden bir komployu sahneye koyacağını tahmin
etmesi...
Flecher gazetelerde öylesine yayımlanan bir kaç
masum haber arasında irtibat kuruyor ve NASA'nın uzaya gönderdiği bir
araçtan yeryüzünü harekete geçireceğini, depreme sebep olacağını tahmin
ediyor... Jerry, Avrupa gezisi sırasında ziyaret edeceği Türkiye'de,
NASA'nın yapay hareketlendirmesiyle meydana gelecek yer sarsıntısında,
ABD başkanının hayatını kaybedeceğini de öngörüyor...
Filmi,
ya da o filmin hikâyesine temas ettiğim Kulis'i hatırladınız mı?
Senaryoyu kaleme alanlar, Türkiye'deki muhtemel depremin şiddetini bile
doğru tahmin etmişlerdi: 7.4... Ben filmin senaryosundaki bizi
ilgilendiren ilginç ayrıntılara Kulis'te temas ettikten (25 Ağustos
1999) sonra, 'Komplo Teorisi' filmi benim işaret ettiğim özellikleriyle
bazı gazetelerde birinci sayfa haberi oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinde
meydana gelen depremlerdeki garip bağlara, ilintilere dikkat çekilen
mesajlar İnternet'te dolaşıp durdu. Önceki gün Düzce'de yeni bir deprem
meydana geldiğinde 'Komplo Teorisi' filmi yeniden hatırlandı...
Bakın
2,5 ay önceki o Kulis'te neler yazmışım: "Beynim Jerry Flecher gibi
komplo teorilerine fazla çalışmaz; NASA gibi bir kurumun istediği yerde
istediği zaman yeri harekete geçirebileceğine inanmam da mümkün değil
benim. Jerry Flecher olsaydım, 'Komplo Teorisi' filmini bütünüyle
gerçek hale getirecek bir senaryo yazmam mümkün olurdu. Sırf Clinton'u
ortadan kaldırmak için harekete geçen birileri, iz sürenleri şaşırtmak
için, ellerindeki teknik gücü filmde öngörüldüğü şekilde bir kere değil
iki kere kullanmaya kalkışmış olabilirler pekâlâ. Birincisi, Gölcük
merkezli bir deprem için, ikincisi de başkanı ortadan kaldıracak
İstanbul merkezli ikinci bir deprem için... Tabii böyle bir senaryo
ancak Jerry Flecher'in hayal dünyasında bulunabilir..."
Tabii,
Düzce merkezli yeni depremden sonra senaryo biraz değişmek zorunda; iki
değil üç ayrı deprem planlamak gerekiyor çünkü. Biri Gölcük merkezli,
diğeri Düzce merkezli, bir de bu ikisinin hazırladığı zihinlerin kabul
edebileceği daha güçlü bir üçüncü deprem... Bill Clinton NASA'nın
ödeneklerini kısıyor mu, NASA yapay depreme sebep olabilecek
teknolojiye sahip mi, şu sıralarda Türkiye'nin üzerinde NASA'ya ait bir
uzay aracı dolaşıyor mu? Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyorum
ben. Zaten Jerry Flecher değilim ki, birbiriyle ilintisiz olaylar
arasında bu tür ilişkiler kurabileyim.
Şu sıralarda cevabını
en çok merak ettiğim soru ne biliyor musunuz? "Acaba Bill Clinton
Komplo Teorisi filmini gördü, Brian Helgeland'ın yazdığı senaryoya
dayalı filmin başarısından sonra J. H. Marks'a yazdırılan romanını
okudu mu?"
Yenişafak: 15.11.1999
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Ayasofya'nın Kapatılmasını ABD İstemiş
Niçin
ve nasıl kapandığı uzun yıllardır tartışılan Ayasofya Camii ile ilgili
çarpıcı bilgiler... Ayasofya Camii, ABD Dışişleri Bakanlığı ve
Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler
sonucunda kapatılmış.
Ayasofya Camii’nin, ABD Dışişleri
Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği
müzakereler sonucunda kapatıldığı ortaya çıktı. Amerika Bizans
Enstitüsü’nün kurucusu Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore ile Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk arasında, ABD
Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek
verdiği müzakereler yürütüldüğü ve söz konusu müzakerelerin sonucunda
Ayasofya’nın cami olarak kapatıldığı ve müze olarak açıldığı
bildirildi.
Bu şok bilgiler, Pera Müzesi tarafından
yayınlanan, “Bir Anıt, İki Anıtsal Kişilik Theodoros Methokites’den
Thomas Whittemore’a Kariye” adlı kitabında yer aldı. Pera Müzesi, Suna
ve ve İnan Kıraç Vakfı tarafından işletiliyor ve Koç Holding tarafından
destekleniyor. Natalia Teteriatnikov tarafından kaleme alınan
“Thomas Whittemore, Amerika Bizans Enstitüsü ve Kariye” makale, “Bir
Anıt, İki Anıtsal Kişilik Theodoros Methokites’den Thomas Whittemore’a
Kariye” kitabında yer aldı.
MÜZAKERELER ATATÜRK İLE YAPILDI
Natalia Teteriatnikov, söz konusu makalede Ayasofya’nın kapatılma sürecini şöyle anlattı: “Amerika
Birleşik Devletleri ve Avrupa’da bilimsel çevrelerden destek gören
Bizans Enstitüsü 1930’da özel bir vakıf olarak kurulmuştu. Bu sıfatla,
İstanbul’daki Bizans anıtlarının restorasyon ve korunması için gerekli
mali sorumlulukları üstlendi. Enstitünün ilk ve tek müdürü olan Thomas
Whittemore, 1950’deki ölümüne kadar İstanbul’daki anıtların
konservasyonundan sorumluydu.
Ayasofya, Bizans Enstitüsü’nün
kanatları altına aldığı ilk anıttı. Gelgelelim, çalışmalara başlamadan
önce Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk ile Thomas Whittemore arasında, ABD
Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek
verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami
olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı. Büyük bölümü 2. Dünya
Savaşı’nın patlak vermesinden önce yürütülen konservasyon projesinin
kendisi, savaş sırasında ve sonrasında devam ederek yirmi yıldan uzun
süre devam etti.
“KİLİSELERİN KURTULMASI, TANRI'NIN İSTEĞİYMİŞ!”
Amerika Bizans Enstitüsü’nün kurucusu Thomas Whittemore, Robert ve Mildred Bliss’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: Türk
Hükümeti geçen yıl Studios Kilisesi (Yedikule semtinde, bugünkü adı
İlyas Bey Camii olan manastır ve kilise), Pammakaristos (Fatih Çarşamba
semtinde, bugünkü adı Fethiye Camii olan kilise, yapının bir bölümü
cami, bir bölümü de müze olarak kullanılmaktadır) ve Khora’yı (Kariye
Camii) ulusal anıt ilan etti. Rus Devrimi’nin en karanlık günlerinde,
Moskova’da Grezinski Bojyameter ve Steve Nikola, Leningrad’da Aziz
İshak ve Kazan katedrallerine din karşıtı propaganda sergileri için el
konulduğunda, dostlarım, biz ceza köşesinde beklerken bu kiliselerin bu
yolla kurtulmasına ve korunmasının Tanrı’nın isteği olduğunu
söylerlerdi. Öyleyse, bu yapıların sonunda Türkler tarafından
değerlendirildiğini görmek tatmin edici bir durum. Bizans
Enstitüsü’nün, Türk Hükümeti’nin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin
korunmasından sorumlu olduğu yönündeki uyarısına verilmiş bir
karşılıktır bu. Geçenlerde yeni kurulan Eski Eserler ve Anıtları Koruma
Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha
sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.
ABD, BUNUN İÇİN BÜTÇE AYIRMIŞ
Whittemore
Ayasofya ile Kariye’nin konservasyonu sırasında ABD Dışişleri
Bakanlığı’nın bir görevlisi olarak çalıştı ve halkla ilişkiler,
tanıtım, sergi ve yayınlarla ilgilendi. Tek kişilik gösteri yapan
biriydi: Mali kaynak sağlayıcı, ayrıca personel, teçhizat ve
levazım yöneticisiydi. Memleketi Amerika Birleşik Devleti’nde dostları
ve destekçileri arasında para topluyor, yılın sıcak aylarını
İstanbul’da, soğuk aylarını ülkesinde geçiriyordu. Uzun süredir
arkadaşı ve mali destekçisi olan Bay ve Bayan Bliss, Dumbarton Oaaks’ın
tesislerini Bizans Enstitüsü’nde genel merkez olarak sundular ve
Whittemore’a mali kaynak bulma kampanyalarında yardım ettiler.
Sözgelimi,
Bayan Bliss, Bayan Tobin Clark’a yazdığı bir mektupta, İstanbul’daki
Bizans anıtlarının önemini ve Amerikan toplumunun neden Whittemore’un
projelerini desteklemesi gerektiğini açıklıyordu. Karşılık olarak Bayan
Clark zaten parasal katkıda bulunduğunu yazıyor ve Bayan Bliss’e mali
kaynak bulması için başka topluluklara yazmasını tavsiye ediyordu. Bu
mektuplar, Whittemore’un 1940’ta Ayasofya’nın konservasyonuna ayrılan
bütçesinin 20 bin dolar olduğu, bunun 3 bin dolarını Bay ve Bayan
Bliss’in verdiğini ortaya koyuyor. Bay ve Bayan Bliss’in, Dumbarton
Oaks’u Harvard Üniversitesi’ne devrettikleri ve arkeoloji dalını aktif
olarak destekledikleri dönemdi bu. 2. Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı
karanlığa sürüklemeye başladığı bir sırada, toplumu mozaiklerin ve
güvenliğinin önemi konusunda uyarmış, İstanbul’daki anıtların da
tehlikede olduğunu gündeme getirmişlerdir.”
Vakit
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Asıl Komplo Teorisi
İkiz kulelere uçakların çarpmasından sonra ayakları dibine çökmesi halen Dünya’nın en karanlık olayı olarak karşmızda duruyor..
ABD
ikiz kulelerin vurulmasının hemen ardından harekete geçerek adeta her
bir kuleye karşılık iki ülkeyi, Afganistan ve Irak’ı işgal etti.
Bu
konuda akıl yürütenler “Komplo teorisyeni” olarak suçlanıp
susturulmakta. Bu, Türkiye’de de böyle dünyanın başka yerlerinde de.
Fakat Irak’a müdahalenin gerekçelerinin “yalan” olduğunun ortaya
çıkması bu konudaki şüpheleri iyice artırdı.
İkiz kuleler “Kod adı kılıçbalığı” filminin mantığı ile mi feda edildi?
Türkiye’de
emekli general Hurşit Tolon geçenlerde bir üniversitede 11 Eylül’ün bir
terör saldırısı olup olmadığı konusundaki şüphelerini dile getiren ilk
asker oldu. O’na göre ABD, Dünya egemenliği kurma noktasında mücadele
veriyor. İleride küresel güce dönüşebilecek bölgesel güçlerin
önlenmesi, birleştiklerinde küresel güce dönüşebilecek bölgesel
güçlerin önlenmesi doğrultusunda hareket ediyor. ABD dünya egemenliği
hedefi doğrultusunda nükleer teknolojiyi kontrol altında tutmak
istiyor. İran bu nedenle hedef!
ABD’de ise “11 Eylül’ün resmi
hikâyesi”ne yönelik eleştiriler sürüyor. Hollywood aktörü Charlie Sheen
de bu konudaki bağımsız araştırma gruplarından birine katılmış. Grupta,
Beyaz Saray’ın eski danışmanı CIA uzmanı Ray Mc Govern, Reagan
ekonomistlerinin babası sayılan Hazine eski bakan yardımcısı Paul Craig
Roberts, Fizik Profesörü Steven Jones, Almanya eski savunma bakanı
Andreas Von Buelow, MI5 eski ajanı David Shayler, Blair hükümetinin
eski enerji bakanı Michael Meacher, Bush’un ilk döneminde işçi
bölümünde şef ekonomist olarak görev yapan Morgan Reynolds ve daha
niceleri var.
Sheen’e göre asıl 19 amatörün uçak kaçırıp
hedeflerini vurması bir komplo teorisidir. İkiz kulelerin kısa sürede
ayakları dibine yıkılmasının tepesine çakılan bir uçakla olması
imkânsız çünkü. Binalara daha önceden yerleştirilmiş bombalarla
kontrollü yıkımın gerçekleştirilmesi daha akıllıca ve bilimsel.
Dolayısı ile bağımsız bir soruşturma komisyonu 11 Eylül’ü aydınlatmalı.
Fizik profesörü Steven Jones ve ikiz kulelerin çelik aksamı
projesini yazan, onaylayan Kevin Ryan ancak alt katta yerleştirilmiş
bombalarla binanın komple yıkılabileceğini savunuyor.
Eylül
2002’de PBS’da yayımlanan ‘ABD’de yıkım endüstrisi’ belgeselinde bir
binanın ayakları dibine nasıl yıkılabileceği anlatılıyordu. Bu tarz
yıkım, ancak bombalarla veya bina hemen yıkılmak isteniyorsa veya
aksiyon filmlerinde olabilir. Mesela Madrid’te bombalanan bina ancak 20
saat sonra yıkılabilmiş, hemen ayakları dibine çökmemiş.
Sheen’e
göre Pentagon’a çarpan uçak iddiası da hikâyeden ibaret. Devlet sırrı
gerekçesiyle Pentagon, çakılma görüntülerini yayımlamadı. Pentagon’a
yakın Shreaton Oteli ve benzin istasyonu kameralarının yaptığı
çekimlerin kamuoyunda yayılmasına izin verilmedi. İşin ilginç yanı
uçağın verdiği zarar birdenbire yok oldu ve hiç bir iz kalmadı.
Sheen,
Afganistan savaşının 11 Eylülden iki gün, Irak savaşının 2 yıl önce
kararlaştırıldığına dikkat çekiyor. Bu tarihte 44 bin Amerikan ve 18
bin İngiliz askeri Tacikistan ve Özbekistan’da konuşlandırılmış.
Ortadoğu ve Suudi Arabistan’da Amerikan üsleri takviye edilmiş.
Yeni
Amerikan Yüzyılı projesini hayata geçirmek için savaş çetesinin yeni
bir Pearl Harbour’a ihtiyaç duyduğunu ve ikiz kuleleri kontrollü
yıktığını belirten Sheen, bu kadar strateji ve savaşın, işgalin kısa
sürede hazırlanamayacağını, mükemmel biçimde planlanıp hesaplandığını
kaydediyor.
Sheen’in sözleri karşısında ikiz kulelerle ilgili
komplo teorisi olduğu iddia edilen görüşlerin resmi görüşten daha
mantıklı ve akıllıca olduğu ortaya çıkıyor. Ancak bu kimin umurunda!
Bugün : 18.02.2007
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - H.A.A.R.P. Projesi
Bu
harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High
Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri...
Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program bu...
Bu
konuyu gündeme getirmemizin nedeni, son zamanlarda bazı kişilerin
İnternet aracılığı ile HAARP projesini, Yıldız Savaşları filmleri
senaryosu türünden senaryolarla Körfez depremine bağlayıp, birbirlerine
iletmeye başlamaları. Hayal gücü oldukça yüksek bir milletiz. Kendimiz
uydurup, sonra da kendimiz inanıyoruz. “Fısıltı gazetesi” akıl almaz
bir hızla yalan yanlış herşeyi yayıyor. Bu nedenle konuyla ilgili
doğruları bilmekte yarar var..
Bu proje 6 yıldan beri,
Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz
Kuvvetleri’nce gerçekleştiriliyor. Resmi amacı, İyonosfer’de araştırma
yapmak. Bu projenin gerçekleşmesinde üç Amerikan şirketi ARCO, Raytheon
ve E-Sistemleri, önemli rol oynadı ve hâlâ oynuyor..
Amerikalı askeri yetkililere göre, HAARP şunları gerçekleştirecek:
1-Atmosferdeki termonükleer araçların elektromanyetik vuruşlarını değiştirmek,
2-Denizaltılarla haberleşmeyi kolaylaştırmak,
3-Radar sistemlerini son derece geliştirmek,
4-Çok büyük bir bölgede, ABD ordusu dışında tüm haberleşmeyi durdurmak,
5-EMass ve Cray bilgisayarları ile ortaklaşa, toprağın altını çok derinlere kadar incelemek,
6-Büyük alanlarda petrol, doğalgaz ve mineralleri tespit etmek,
7-Cruise füzeleri gibi her türlü saldırı silahı ve uçağı havada imha etmek.
Gelelim,
bu projeye karşıt olan Amerikalı bilimadamları da var. Bunun son derece
tehlikeli olduğunu savunuyorlar. Çünkü, onlara göre, HAARP öylesine bir
güç haline gelebilir ki, elinde tutan dünyanın tartışmasız hakimi
olur..
Projenin karşıtlarından biri olan, ülkenin en ünlü
jeofizikçilerinden Prof.Gordon J.F.MacDonald’e göre, elektromanyetik
teknoloji bakın daha neler yapabilir:
1-İklimleri değiştirebilir,
2-Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir,
3-Ozon tabakası ile oynayabilir,
4-Deprem yaratabilir,
5-Okyanus dalgalarını kontrol edebilir,
6-Dünyanın enerji alanları ile oynayarak, insan beynini kontrol altına alabilir,
7-Radyasyon yaymayan termonükleer patlama oluşturabilir...
Bunlar yapabildiklerinin sadece bir kısmı.. Dehşet değil mi?
Ancak,
Amerika Hava Kuvvetleri, iklimlerin kontrolünü amaçlayan “Spacecast
2020” projesi ile ilgili olarak “Çevreyi değiştirme teknikleri ile bir
başka ülkeyi yok etmek veya zarara uğratmak yasaktır” açıklamasını da
yapmış durumda...
Bu proje çok küçük sinyallerle çok büyük
enerjileri kontrol etme mantığı üzerine kurulduğuna göre, Zbigniev
Brezinski’nin 1970’lerde sözünü ettiği “İlerki yıllarda teknolojiye
bağlı daha kontrollü bir toplum olacağı ve elitlerin bu imkanı
kullanacağı” cümlesi sanki gerçek oluyor...
ABD eski Başkanı George Bush, “Yeni Dünya Düzeni” cümlesini kullanırken, acaba sadece, siyasi anlamda mı bunu söyledi?
Sizce
HAARP ile ilgili bir başka ilginç şeyi anlatalım... Bu konuda Web’de
açılan sayfalar, buradaki konuşmalar, gelen bilgiler, tartışılan
konular sık sık esrarengiz eller tarafından silinip yok ediliyor.
HAARP, bu konuyu inceleyenlere göre, 1994 yılından bu yana, en çok
sansüre uğrayan konu durumunda...
Bir de bu konuda yazılmış olan ve adını çok ilginç bulduğumuz bir kitaptan söz edelim:
“Angels D’ont with HAARP..”
HAARP tartışması ABD’de daha çok uzun süreceğe benziyor...”
Sabah : 24.08.99
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - 11 Eylül, Film Yapımcısını İşinden Etti
Amerika’da
11 Eylül saldırılarının temelinde derin devlet ve istihbarat
kuruluşlarının bulunduğuna dair haberlerin gerçeklik yanı giderek
güçlenirken, 11 Eylül saldırılarının arkasında Amerikan istihbarat
örgütlerinin olduğunu ileri süren Alman siyaset bilimci ve film
yapımcısı Gerhard Wisnewski çalıştığı WDR kanalından kovuldu.
11
Eylül saldırılarında Amerikan istihbarat örgütleri CIA ve FBI’ın
parmağı olduğunu ileri süren ve bu konuda 2 kitap ve bir belgesel film
hazırlayan Wisnewski, bu yüzden WDR kanalındaki işine son verildiğini
ayrıca hazırladığı film kasetlerinin ortadan kaybolduğunu (!) söyledi.
Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılan enkazı altında gizlenen birçok sırrın
bulunduğunu belirten Wisnewski, ikiz kulelerin uçakların çarpması ile
değil, binalara daha önceden yerleştirilen dinamitlerin infilak
etmesiyle yıkıldığını savundu.
11 Eylül saldırılarını "bir
makyaj operasyonu" şeklinde niteleyen Wisnewski, "Saldırılar tam da
uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde
gerçekleştirilmiştir. Bunu yapanlar katiyen ABD dışındaki güçler
değildir. Başka ülke insanları kullanılmış olabilir. Fakat bu
içerdekilerin işidir. Hedef, ABD'de bir yönetim darbesi yapmak ve
ülkeyi savaşa sürüklemektir" dedi.
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - BBC ve CNN Gökdelen Çökmeden Bildirdi
BBC
ve CNN´e ait videolarda, 11 eylül 2001 saldırılarında ikiz kulelerden
sıçrayan ateşle alev alan WTC 7 binası (Dünya Ticaret Merkezi´nin 7
numaralı binası) çökmeden 23 dakika önce çöktü diye haber verildi.
Ana yayın organlarınca ört-pas edilmeye çalışılan olay, 11 eylülün gizli lobilerce gerçekleştirildiğine yeni bir delil oldu.
BBC,
çöktüğünü bildirmesine rağmen arkaplanda görülen WTC 7´nin haber
videolarının orjinallerini kaybettiklerini iddia etti. Halbuki medya
kuruluşlarının böyle önemli olaylara dair dökümanları arşivlemeleri
yasal olarak zorunludur.
Youtube ve Videogoogle´den de sildirilen video için tıklayın:
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - Rockefeller Gizli Lobilerin Takvimi Açıklamış
Alex
Jones´un radyo programına katılan "America: From Freedom To Fascism"
(Amerika: Özgürlükten Faşizme) belgeselinin yapımcısı Aaron Russo, Nick
Rockefeller´in 11 eylül ve sonrası için yapılan planlardan söz ettiğini
anlattı.
Rockefeller 11 eylül 2001´den 11 ay önce, Russo´ya
insanlara mikroçip takmayı hedeflediklerini, Afganistan ve Irak´a da
saldıracaklarını anlatmış.
Rockefeller´e göre bu savaş gerçekte var olmayan bir düşmana karşı yapılacakmış.
Aaron Russo, Rockefeller´in olayları ve hedefleri çok iyi bildiğini ifade ederek:
-
"Bir olay olacak ve biz de Afganistan´a girip Hazar Denizi´ne boru
hattı döşeyeceğiz, Irak´a girip petrolü kontrol edeceğiz, orta doğuda
askeri üsler kurarak, o bölgeyi de 'Yeni Dünya Düzeni'ne katacağız ve
sonra Venezuella ile ilgileneceğiz: bunların hepsi belli bir olayın
üzerine yapılacak!"
- "11 ay sonra söylediği oldu............birşeyler olacağını kesinlikle biliyordu."
- "Bu insanlarla olan ilişkilerime binaen söyleyebilirimki olabileceklerine karanlık ve gizli kimselerdir."
Russo ayrıca 11 eylül saldırılarının bu gizli güçler tarafından yapıldığını ilk kez açıkça söyledi.
Infokrieg.tv´den derlenmiştir.
11eylul.blogcu.com
|
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Kalıcı Link
|
28/9/2007 - 20. Yüzyılın En Büyük Komplosu
Michael
Palomino: "Yüzyılın en büyük komplosu Ay´a ayak basmak değildi. En
büyük komplo, pervasız Amerikalı bankerlerin, komunizmi ve Hitler
Almanyası´nı finanse etmeleridir. ABD yönetimi (Farmason ve İlluminati)
düşmanlarını kendileri yaptılar ve onları yenerek kahraman olmaktan
dolayı, başkalarını da birbirlerine düşürebildiler. İşte bu en büyük
komplodur ve ABD günümüze dek yargılanmadı. Ama o d | |