| |
TYB Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Ulvi YAvuz'un Aksiyon Dergisinle yapmış olduğu söyleşi:
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;/ Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?../ Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;/ Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.../ O manayı bul da bul!/ İlle İstanbul’da bul!/ İstanbul,/ İstanbul...’
Söz üstadı Necip Fazıl Kısakürek’e bu satırları yazdıran İstanbul, üzerinde kurulan her medeniyetten nişaneler saklamış tartışmasız bir kültür merkezi. Mehmet Akif’ten Orhan Veli’ye, Yahya Kemal’den Faruk Nafiz’e sayısız şaire ilham veren bu muhteşem şehir, birçokları tarafından ‘edebiyatın başkenti’ olarak kabul edilir. Başkent Ankara’da ‘edebiyat’ dendiğinde tartışmalar hep malum cümlelerle devam eder: Edebiyatın başkenti İstanbul’dur!..
İstanbul’a inat, siyasetin başkentinde eserlerini kaleme alan günümüz yazarlarına Ankara’yı ve Ankara’da yazar olmayı sorduk. 1967’den beri Ankara’da yaşamasına rağmen buraya yerleşmeyi hiç düşünmediğini belirten Rasim Özdenören, başkenti “ruhaniyeti olmayan bir şehir” olarak görürken, 52 yıldır Ankara’da yazan Emine Işınsu, derli-toplu bir şehir olduğu için başkenti bizzat tercih etmiş. 1954’ten bu yana Ankara’da kalem oynatan Ahmed Günbay Yıldız ise artık İstanbul’un çok kullanılan güzel bir söz gibi eskidiğini iddia ediyor.
ANKARA, BANA HİÇ İLHAM OLMADI
Cumhuriyetin ilanından bu yana Ankara’da yazmış birçok kalem var. Türk edebiyatında önemli yer tutan bu yazarların içinde Mehmet Akif Ersoy, Osman Yüksel Serdengeçti, Galip Erdem, Arif Nihat Asya, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler bulunuyor. Günümüz edebiyatında ise Hasan Ali Toptaş, Atilla Maraş, Mehmet Doğan, Nihat Genç, Adalet Ağaoğlu, Rıfkı Kaymaz, Necip Tosun gibi yazarlar Ankara’nın bürokratik atmosferinde yazmaya devam ediyor.
Ankara’da yazıp da başkente en uzak olan isimlerden birisi Rasim Özdenören. 1967’de buraya yerleşen ve askerlik gibi zorunlu kesintiler dışında hiç ayrılmayan Özdenören, Ankara’nın ruhaniyetsiz bir şehir olmasından şikâyetçi. “Bu şehir, yazılarımda bana hiç ilham olmadı, bedenen Ankara’da bulunsam bile kafamdaki yer imgeleri İstanbul ve memleketim olan Maraş’tır. Ankara’da sanki bir tiyatro oyunu oynanıyor. Bunun için bir mekân düzenlemesi yapılmış ve bugünkü modern Ankara ortaya çıkmış.” diyor.
1958-1967 yılları arasında İstanbul’da yazan Özdenören, burada hem öğrenciliğini hem de yazı hayatını sürdürdüğünü ifade ediyor. Yazma konusunda iki şehir arasında karşılaştırma yapmasını istediğimizde Ahmed Hamdi Tanpınar’ın bir cümlesiyle cevap veriyor: “Bir şehir başşehir olmuşsa, o artık her zaman başşehirdir.” Başkentte kültürü besleyecek bir ortamın söz konusu olmadığını savunan Özdenören’e göre Ankara fazlasıyla suni bir şehir: “Ankara, şartların zorlamasıyla başşehir seçilmiş; fakat başşehir olabilmek için gereken şartları taşımayan bir şehir. Tabiri caizse Ankara bir genç irisi başşehir. İstanbul ise bir kavşak noktası. Yolların buluştuğu bir yer. Buraya insan azmederek gitmez. Ama Ankara’dan geçmemek mümkündür. Bugün burası başkent; ancak yolların buluştuğu bir yer değil, yolların dağıldığı bir yer.” Rasim Özdenören’e Ankara’dan ayrılmayı düşünüp düşünmediğini soracak oluyoruz; “Yerleşmeyi hiç düşünmedim ki” diyor: “İnsanların bazı alışkanlıkları vardır. Evin içinde bazen sevmediğimiz düzenlemeler veya baştan benimsemediğimiz düzenlemeler olur. Ama bir zaman sonra alışıyorsun. Onu o hâliyle kabul etmeye başlıyorsun. Bir söz var, ‘İnsan sakat çocuklarını daha çok sever.’ diye. Orada bir sakatlık var, onu görüyorsun fakat onu düzeltmek söz konusu değil. Onu o hâliyle kabul etmek zorundasın. Bizim Ankara’da oturmamız da böyle bir oturma. Bunu böyle kabul ediyor olmanın bir sonucu.”
EDEBİYATIN BAŞKENTİ GÖNÜLDÜR
Rasim Bey’in aksine Ankara’da bulunmayı kendisi seçen Emine Işınsu ise bu kararından oldukça memnun. Yarım asırdan fazla bir süreden beri başkentte yaşayan Emine Hanım, “Kendimi bu şehirde daha güvenli, daha rahat ve özgür hissediyorum.” diyor. Eşinin görevi vesilesiyle altı yıl yurtdışında kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüklerinde yerleşmek için Ankara, İstanbul ve İzmir arasında seçim yaparak başkentte karar kılmışlar: “Ankara derli toplu bir şehir, mesafeler kısa. Trafik, İstanbul’a nazaran daha düzenli ve daha az stresli.” Ancak edebiyatın başkentini sorduğumuzda Rasim Özdenören’le hemfikir. Edebiyatın da topyekûn sanatın da merkezinin İstanbul olduğunu ifade ediyor: “İstanbul’un bir yazarın ruhunu beslememesi mümkün değil.” İstanbul’un Osmanlı’dan beri her türlü sanatın kaynağı olduğunu belirterek, bu geleneğin devam ettiğini vurguluyor.
Ankara’da yaşamanın gündelik hayat açısından çeşitli kolaylıkları olduğuna inanan Sadık Yalsızuçanlar ise “Yine de Ankara’da yaşamak istemezdim.” diyenlerden. Yaşanılan şehrin duygu ve düşünce dünyasına etkisinin tartışılmaz olduğunu belirten yazar, insanın yaşadığı yere de yazdığı yere de benzediğini ifade ediyor.
“İnsan yazdığı yerden yaşadığı yere, yaşadığı yerden yazdığı şeye bakar.” diyen Yalsızuçanlar, edebiyatın başkentinin “gönül” olduğunu savunuyor: “İstanbul, tüm bozulma ve çürümelerine rağmen kalbin başkenti olmaya sezadır. İstanbul bir bakıma dünyanın merkezidir. Doğu’nun en batısı, Batı’nın en doğusu… İnsan burada, Doğulular da Batılılar da Allah’ındır’ hikmetini daha derin kavrayabilir. Ama Ankara, insana hele bir yazara böylesi bir imkân sunmuyor.”
İSTANBUL ESKİDİ ARTIK
Ankara’da bulunmaktan memnun olan bir diğer isim de Ahmed Günbay Yıldız. 1954’ten beri başkentte bulunan Yıldız, büyük şehir olmasına rağmen karmaşanın buradan uzak olduğu görüşünde. Onun İstanbul’a bakış açısı ise biraz farklı: “İstanbul’u anlatmak, İstanbul’da bulunmak, manzara seyretmek gibi bir alışkanlık var yazarlarımızda. Edebiyat o değil. Çünkü kültür sadece İstanbul’da yaşanmıyor. Bazı güzel kelimeler vardır edebiyatta, herkes kullanır. Herkes kullanınca da eskir. İstanbul eskidi artık. Tabii ki İstanbul da anlatılacak; ama Anadolu’yu da unutmamak lâzım.”
Kendi edebiyatımızı, kültürümüzü dünyaya anlatmamız gerektiğine inanan Yıldız, “Öyle bir taklide düşmüşüz ki Batı’yı Batı’ya anlatıyoruz. Oysa görevimiz kendi kültürümüzü Batı’ya anlatmak. O yüzden Ankara’da, İstanbul’da bulunmuşsun, pek önemi yok.” görüşünü savunuyor.
ANKARA’DA BAB-I ÂLİ OLUR MU?
Ankara’daki yazarların bir çatıda toplandığı Yazarlar Birliği’nin Genel Başkan Yardımcılığı’nı yapan İbrahim Ulvi Yavuz, başkentte edebiyatın gelişiminden oldukça memnun. Cumhuriyet tarihinde Ankara edebiyatının gelişmesinde Yazarlar Birliği’nin oynadığı role dikkat çekerek, birliğin kurulmasıyla Ankara’daki yazarların birbirleriyle kenetlendiklerini söylüyor. 1978’de kurulan birlik, dağınık vaziyette olan yazarları bir araya getirerek birbirlerinden güç almalarını sağlamış. O dönemde yetişen yazarların da etkisiyle Ankara’nın kültür-sanat seviyesinin şu anda bulunduğu noktaya gelebildiğini dile getiren Yavuz, yayınevlerinin yaptığı etkinliklerden ve düzenlenen fuarlardan bahsederek, “İstanbul’da yapılanlar artık Ankara’da da yapılıyor.” diyor.
Bir şehirde edebiyatın gelişmesinde dergicilik çalışmalarının önemli yer tuttuğuna değinen İbrahim Ulvi Yavuz, Ankara’nın bu konuda oldukça hareketli olduğuna dikkat çekiyor. Hece, Kökler, Çınar, Diyanet, Anadolu Gençlik gibi dergilerin amatör kalemleri çekmek için önemli bir faktör olduğuna inanıyor. “Ankara’nın da bir ‘Bab-ı Âli’si olabilir mi?” sorusuna, “Zamanla neden olmasın?” diyerek mukabele ediyor; “Ama bunun için daha çok kültür-sanat etkinliği lâzım. Bir bürokrasi hâkim burada, bunun aşılması gerek.”
İstanbul’un yazarların kalbinde ve yazılanların içeriğindeki yeri tartışmasız çok büyük. Konu yazmak olunca insanın elinin kalem tutabilmesi, bulunduğu mekândan çok daha önemli oluyor tabiatıyla. Yalsızuçanlar’ın dediği gibi başkent gönül olunca, edebiyatın başkenti kişiden kişiye değişiyor hâliyle. Ama çoğunluğun sesine, yani İstanbul’a daha fazla kulak vermek lâzım…
|