Kültür Edebiyat

Ana Sayfa - Profil - Arşiv

Antoloji

Gönderildi: 29/1/2006 - 04:41 - Yorum Yaz

FETİH MARŞI

 

            Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

            Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek..

            Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek...

 

            Yürü: Hâlâ, ne diye oyunda, oynaştasın?

            Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

 

            Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden..

            Senin de destanını okuyalım ezberden..

            Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

           

            Elde sensin, dilde sen.. gönüldesin, baştasın;

            Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

 

            Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini..

            Göster: kabaran sular nasıl yıkar bendini?

            Küçük görme, hor görme, delikanlım, kendini!..

 

            Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

            Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

 

            Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;

            Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır;

            Haydi, artık, uyuyan destanını uyandır!..

 

            Bilmem, neden gündelik işlerle telâştasın?

            Kızım, sen de Fatih’ler doğuracak yaştasın!

 

            Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

            Yürüyeceksin.. millet yürüyecek arkandan;

            Sana selâm getirdim Ulubat’lı Hasan’dan...

 

            Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın..

            Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

 

            Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!

            Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

            Yürü, aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

 

            Yürü, hâlâ ne diye, kendinle savaştasın?

            Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

           

            Arif Nihat ASYA

 

            ANALAR

Garibin anası pencerelerden

Yanık türkülerle yollara bakar

İncecik yüzünde her akşam üstü

Çizgi çizgi nokta nokta bir efkâr.

 

Fakirin anası her sabah sessiz

Ağlar çocuğunun aç çıplak durduğuna

Elleri koynunda kalır çaresiz

Bin pişman doğduğuna doğurduğuna.

 

Mahkûmun anası susar konuşmaz

Suçu kendisinde sanır

Kaçar insanlardan, aydınlıklardan

Duvarlara bile baksa utanır.

 

Açılsa üstüm biraz, duyar da gece yarısı

Kalkar yatağından gelir

Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca

Bilirim anamın elidir.

Bir merhamet, bir sıcaklık, bir gurur

Yavrum diyen sesinde

Ve huzurun günde beş vakit nabzı vurur

Beyaz tülbendinde seccadesinde.

Karımın anası anama benzer

Öylesine yakın duygulu ince

Özü sözü bir yayla gözesi kadar berrak

Oturtacak yer bulamaz çıkıp yanına gidince

Yüreği destanlar gibi sımsıcak

 

Ve alnım açıksa, başım dikse

Dirliğimiz varsa, mutluysam

Yüzüme gülüyorsa bu şehir

Bir beyaz zambak gibi pırıl pırılsa yavrum

Ve yavrumsa her şeyi bana sevdiren bir bir

Bu mutluluk, bu düzen, bu bitmeyen aydınlık

Anasının yüzüsuyu hürmetinedir.

Yavuz Bülent BAKİLER

  

            BİRAZDAN GÜN DOğACAK

 

            Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı

            Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın

            Saçlarınız ıstırap denizinde bir tutam başak

            Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana

            O inanmışlar çağının.

 

            Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer

            Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde

            Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz

            Soluğunuz umutsuz ceylânların gözyaşına sünger.

 

            Gün doğar rüzgâr eser bulut dolanır

            Rahmet şarkısı söyler yağmurlar

            Alnınız en soylu isyandır demir külçelere

            Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar

            Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

 

            Ey bizim sabır yüzlü toprağımızın kutsal ağacı

            Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin

 

            Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin

            Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.

            Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden

            Yıkıntılar sonrası sarındığım şefkat anası

            Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgâr

 

            Ey âlemi donatan ışık toprağa can veren el.

 

            Gün olur toprak uyanır ağaç uyanır böcekler

            Sarı bozkır titrer çıplak dağlar yeşerir gök yıkanır kirli dumanlardan

            Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler

            Yemyeşil bir rüzgâr eser yıldızlar arasından.

 

            Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü

            Çatlayacak yalanın çelik kabuğu

            Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

            Erdem BAYAZIT

  

SESSİZ GEMİ

 

            Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

            Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

            Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

            Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

            Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,

            Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli,

            Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!

            Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

            Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;

            Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.

            Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

            Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

            Yahya Kemal BEYATLI

  

HARAB MA’BED

 

            Vardım eşiğine yüzümü sordum

            Etrafını bütün dikenler almış;

            Ulu mihrabında yazılar gördüm,

            Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış?

 

            Batan güneşlerin ölgün nigâhı

            Karartıp bırakmış o kıblegâhı;

            Mazlum bir ümmetin baht-ı siyâhı

            Viran kubbesinde gölgeler salmış.

 

            İslâm’ın bahtiyar bir zamânında,

            Ab-ı hayat varmış şadırvanında,

            Şimdi harab olan sâye-bânında

            Dem çeken kuşların ömrü azalmış!

 

            Âyât-ı hikmet var kitâbesinde,

            Bir ders-i ibret var hitâbesinde;

            Bağ-ı cennet olan harâbesinde

            Tekbîr sadâları artık bunalmış.

 

            Hey Rızâ secdeye baş koy da inle!

            Taşlar dile gelsin senin derdinle!

            Efsâne söyleyim; ağla, hem dinle,

            O şerefli mâzî meğer masalmış!

            Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI


            HAN DUVARLARI

 

            Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

            Bir dakika araba yerinde durakladı.

            Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

            Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...

            Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,

            Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

            İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

            Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

            Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

            Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları.

            Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

            Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

 

            Ellerim takılırken rüzgârların saçına

            Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

            Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

            Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

            Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar,

            Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar,

            Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu,

            Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

            Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince,

            Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince,

            Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi,

            Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

            Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine,

            Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.

            Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali.

            Sonum ademdir diyor insana yolun hali.

            Arasıra geçiyor bir atlı iki yayan

            Bozuk düzen taşların üstünde takırdayan

            Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor

            Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...

            Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,

            Uzanmışım kalmışım yaylının şiltesine.

 

            Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudann,

            Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

            Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

            Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;

            Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

            Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

            Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

            Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

            Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

            Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

            Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı

            Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

            Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

            Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,

            Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

            Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer âyet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...

 

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı:

Fâni bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler

Aygın baygın mâniler açık saçık resimler...

 

Uykuya varmak için bu hazin günde erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken,

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı,

Bu, dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa

Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa:

 

On yıl var ayrıyım Kınadağından

Baba ocağından yâr kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben.

 

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi,

Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!..

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk;

Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmada fecrin ilk alevleri,

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardından gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarla varıyoruz git gide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu...

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızda,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü.

Gönlümde can verirken köye varmak emeli,

Arabacı haykırdı: “İşte Araplıbeli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana,

Bir menzile vararak atları çektik hana.

 

Bizden evvel buraya inen üç, dört arkadaş,

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört yana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

 

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor:

 

Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben.

 

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde,

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

Bir handa yorgun argın tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım!

Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım:

 

Garibim namına Kerem diyorlar

Aslımı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.

 

Bir kitabe kokusu duyulur her yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu! Evliyalar adağı

Bahtına lânet olsun aşamadınsa bu dağı.

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna

Post verenler yabanın hayduduna kurduna.

Arabamız tutarken Erciyeş’in yolunu:

“Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

- Hana sağ indi, ölü çıktı geçende.

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

 

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri,

Ne zaman yolda bir han raslasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar!

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları!

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

 

           Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »

batak oyna