Kültür Edebiyat

Ana Sayfa - Profil - Arşiv

Yazılar

Gönderildi: 29/1/2006 - 04:44 - Yorum Yaz

ERSOY, MEHMET AKİF (1873-1936)

 

                Büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Tahir Efendi'nin oğludur. Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelen Mehmet Akif, Emir Buhari Mahalle Mektebi'nde ilköğrenimini tamamlayıp, Fatih Rüştiyesi'ni ve Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmını bitirdi. Lise öğrenimi sırasında Fatih Camii'ndeki derslere devam ederek Arapça ve Farsça öğrendi. Mülkiye'nin yüksek kısmına geçtiği yıl babası ölüp evleri de yanınca yeni açılan Halkalı Baytar Mektebi'ne girdi ve bu okuldan birincilikle mezun oldu (1893). Tarım Bakanlığı'nda memurluk yaptı. Görevli olarak dört yıl kadar Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan'da bulundu. Baytar Mektebi'nde öğretmenlik de yapan Akif, 1908'de arkadaşı Eşref Edib'le birlikte Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad dergilerini çıkardı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Mısır ve Hicaz'a gitti (1913). Darül-Hikmeti'l-İslâmî başkâtipliğine atandı. Milli mücadeleyi desteklemek için Balıkesir'e giderek verdiği vaazlarla halkın direniş azmini artırmaya çalıştı. Ankara'ya gelişinden kısa bir süre sonra (Mayıs 1920) seçildiği Burdur Milletvekilliğini 1923'e kadar sürdürdü. Taceddin Dergâhı'na yerleşti. Bu sırada yazdığı şiir TBMM'nde üstüste bir kaç kez coşkuyla okunarak İstiklâl Marşı olarak kabul edildi (21 Mart 1921). İstiklâl Marşı şairi olarak kendine verilmek istenen para armağanını maddi sıkıntı içinde olmasına rağmen kabul etmedi. Prens Abbas Halim Paşa'nın davetlisi olarak Mısır'a gitti, Hilvan'a yerleşti. Kahire'deki Camiül Mısriye adlı Mısır Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı profesörlüğü yaptı. Hastalanınca yurdunda ölmek arzusu içinde İstanbul'a geldi, 27 Aralık 1936'ta ebedi aleme göç etti. Kabri, Edirnekapı Şehitliği'ndedir. İlk şiiri Baytar Mektebi öğrencisi iken okulunun dergisinde (Mektep Mecmuası), bazı şiirleri de Resimli Gazete (1896)'ta çıktı. Hafız ve Sadi'den çeviriler yayımladı. Şiirde gerçekçilik akımının en önde gelen temsilcisi olmuştur. Şiir kitabı Safahat şu bölümlerden meydana gelir: Safahat, 2. Kitap: Süleymaniye Kürsüsü'nde, 3. Kitap: Hakkın Sesleri, 4. Kitap: Fatih Kürsüsü'nde, 5. Kitap: Hatıralar, 6. Kitap: Asım, 7. Kitap: Gölgeler. Müslüman Kadın, İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler, Anglikan Kilisesinde Cevap.

 

AKİF’İN HAYATI VE ŞİİRİ

(GENEL BİR DEğERLENDİRME)

Rıfkı KAYMAZ

 

            Hayatı, şiiri ve düşünceleri ile milletimiz için adeta bir sembol olan Mehmet Akif, üç kıtaya muazzam ve muhteşem bir medeniyet kuran Osmanlı İmparatorluğu’nun isyan ve kargaşalıklar içinde parçalandığı ve yaralar aldığı bir dönemde dünyaya gelir. Yıl: 1873...

            Manevi havası, medreseleri ve şairin ileride dördüncü Safahat’ına adını vereceği İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul diyebileceğimiz Fatih’te büyür, onun kendisine has iklimi içinde yetişir.

            “Sekiz yaşında kadardım, babam gelir bu gece,

            Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.

            Giderseniz gelin amma, namazda uslu durun.

            Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun.

            Deyip alırdı benimle kardeşimi” mısralarıyla anlattığı çocukluğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal bünyesinde derin yaraların açıldığı bir dönemdir.

            Hafızlığını bir yılda tamamlar. Arapça ve Farsça öğrenir. İlk mektep, Rüştiye ve İdadi’den sonra Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirir. Fransızca’yı öğrenir. Okuduğu branş şiirlerinde gördüğümüz realizmi kazandırır kendisine. Tabiata ve olaylara gerçekçi bir gözle bakar. Mesleği icabı Anadolu’yu dolaşır. Onu tam anlamıyla görür. Darül Hikmet-i İslâmiye’de üyelikte bulunur. Birinci TBMM’de Burdur Mebusu olarak görev yapar.

            Mehmet Akif’i, bir müddet sonra, içinde bir meşale halinde yaktığı imanı ve ideali ile asıl mesleğinden çok, edebiyatla haşır neşir olduğunu görürüz. Birçok okulda edebiyat öğretmenliği görevlerinde bulunur.

            Bu ara Meşrutiyet ilân olunur. Yurt dışında tahsil gören heyecan ve ileriyi düşünmekten çok, heyecanları ile hareket eden bir grup elinde devlet kademesinde bazı değişiklikler yapılır. Akif, bu yalnızca heyecan kokan dönemi mısralarıyla ne güzel anlatır: “Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:

Vardı aklında o gün her kimi gördümse zoru.

            Kimse farkında değil, anlaşılan yaptığının;

            Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın.

            Sanki zencirdekiler hep boşanıp zencirden,

            Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

            Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine;

            Yedisinden tutarak da dayanın yetmişine!

            Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;

            En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

            Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

            Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

            Kim ne söylerse, hemen el urup alkışlanacak...

            - Yaşasın!

            - Kim yaşasın?

            - Ömrü olan.

            - Şak şak şak!”

            Memleket; tefrika, heyecan ve kargaşalıklar içinde. Akif, milli birliğin kurulması için feryat eder:

            “Enbiya yurdu bu toprak şüheda burcu bu yer;

            Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!

            Dışı baştan başa bin nesl-i kerimin yadı;

            İçi boydan boya milyonla şehit ecsadı.

            Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesli sefil,

            Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!

            Hem vatan gitti mi yoktur size bir başka vatan;

            Çünkü miras yedi sail koğulur her kapıdan!

            ...................

            Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyad;

            Çerke halinde mi görsün sizi kalkıp ecdad?”

            Meşrutiyet’in ilanı ile kurtuluş reçeteleri ortaya konur. Herkes kendi düşüncesinin bir doktrin olarak kabul edilmesini savunur. Onun müdafaasını yapar. Bunlardan batıcılar her şeyi batıya dönüşte bulurlar. Türkçüler, Türk ırkının şuuruna varmayı, İslâmcılar ise İslâm’a tam olarak sarılmakla kurtuluşun gerçekleştirileceğini ileri sürerler.

            Tevfik Fikret batıcılığın, Ziya Gökalp Türkçülüğün fikriyatını sunarken, Mehmet Akif, Eşref Edip’le birlikte Sırat-ı Müstakim-i kurar. İslâmcılığın İslâm’ı tam anlamıyla yaşamanın tek çıkar yol olduğunu söyler. 1808-1918 yılları Mehmet Akif’in bu gerçeği, mısra mısra anlattığı yoğun bir hizmet dönemidir. Batıcıların temsilcisi durumunda Robert Kolej’de öğretmenlik yapan Tevfik Fikret’le Tarih-i kadim münasebetiyle darılır. Karşılıklı münakaşalar manzumeler halinde yayınlanır.

            Derken Cihan Savaşı... İstiklâl Savaşı... Akif, Anadolu’ya koşar. Şair vaiz olarak halkı mücadeleye çağırır. Balıkesir Zağnos Mehmet Paşa Camii’nde, Nasrullah Camii’nde; köy köy, bucak bucak okuduğu şiirler, verdiği vaazlarla Anadolu’yu kurtuluşa hazırlar. Kastamonu camilerinin birinde verdiği vaaz sırasında okuduğu şu mısralar Şairimizin, Anadolu mücadelesini adeta özetler:

            “Ne milletin şerefi için, ne kendi şanın için,

            Fedayı can edeceksin, aduyu canın için.

            Geber ki sen, baba yurdun harim-i namusun,

            Yabancı ökçeler altında çiğnenip dursun.”

            Şair, Yunan’ın işgali üzerine Osman ve Organ Gazilerin türbelerine iğrenç ayakların değmesinin ruhunda açtığı yarayı Bülbül’le söyleşerek dinlenmeye çalışır:

            “Eşin var, aşiyanın var,  baharın ki beklerdin,

            Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin?

            O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun,

            Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

            Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda,

            Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda.

            ........

            Dolaşsın, sonra İslâm’ın haremgâhında namahrem,

            Benim hakkım, sus ey bülbül senin hakkın değil matem.”

            Anadolu’nun işgali karşısında Akif bedbin değildir. O ümitsizliğin İslâm inancında olmadığını biliyordu.

            “O yeşil toprağın ey yüzler ağartan karesi

            Şimdi binlerce şehidin kanayan makberesi.

            ............

            Hani gök kubbenin altında görülmüş mü eşin,

            Dağların bağ, hele vadilerin altın deresi...

            Ey benim her taşı bir mabedi iman yurdum.

            Seni er geç bana mutlak verecek Mabudum?”

            ŞİİRLERİ

            Akif’in şiirleri bin yıla yaklaşan bir devletin son demlerini gerçekçi bir gözle ortaya koyar. Safahat’ı, bu İmparatorluğun bir destanıdır adeta...

            O, halk içine, onlardan bir parça olarak girer, onların dili, deyimi ve mantığı ile toplumu değerlendirir. Şiirleri bu yüzden hikayeleşir. O’nun şiirleri toplum ve İslâm değerlendirmesidir.

            İslâm edebiyatının ortak vezni olan aruzu, Türkçe’ye en güzel bir biçimde uygular.

            Safahat, bölüm bölüm içinde incelendiğinde onun bir milletin günlüğü olduğu görülür.

            Şiirlerinde; camiler, kahveler, alıcılar, satıcılar, mahalle kahveleri, meyhaneler, rüşvet alan, rüşvet verenler, kumar ve bunların sosyal bünyede açtığı yaraları genel görüşü ile verir. Safahat’ın bölümleri genel bir tasnifle değerlendirilirse, şu sonuç ortaya çıkar:

            Birinci Safahat, genel sosyolojik bir deneme,

            İkinci Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, ileri sürülen fikirlerin tenkidi ve kurtuluş yolu İslâm’ın savunulması,

            Üçüncü Safahat, Hakkın Sesleri, İslâm’ın gerçek yönünün anlatılması,

            Dördüncü Safahat, Fatih Kürsüsünde, Aydın-halk incelenmesi,

            Beşinci Safahat, Hatıralar, Karşılaştırmalı tarih-sosyolojik çizgiler,

            Altıncı Safahat, Asım, tarihi ve destani bir yapı,

            Yedinci Safahat, Gölgeler, metafizik, tasavvuf...

            Akif; şiirle düşünmeyi, değerlendirmeyi, edebiyatımıza sokan tek şairimizdir. O, Türk milletinin bir temsilcisi halinde, şiirle mısra mısra düşünmüş, ağlamış, feryat etmiş, mücadele vermiştir. İnanç mücadelesini vermiştir. Yabancılaşmaya karşı tek yolun İslâm’a sarılmak olduğunu savunmuştur.

            İSTİKLAL MARŞI

            Milli İstiklâlimizin marşını yazmak için Maarif Vekâleti’nce bir yarışma açılmış ve kazanan şaire 500 lira mükâfat verileceği açıklanmıştı. Akif, verilecek ikramiye yüzünden yarışmaya katılmak istemiyordu. Arkadaşlarının büyük ısrarı üzerine marşı yazan Akif, 724 şair içinde birinci gelmişti. 12 Mart 1921 tarihli Meclis oturumunda Milli Marş olarak kabul edilen İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey’in de söylediği gibi, “son mücadelemizin ruhunu terennüm” eden bir marş olarak sürekli alkışlar içinde ayakta kabul edilmişti.

            İstiklâl Marşı’nın hakkında devrin aydınlarından bir kısmı marşın güftesini beğenmemişlerdi. Biz İstiklâl Marşımızın değeri ve sanat gücü hakkındaki değerlendirmemizi milletimize bırakıyoruz. Yalnız, İstiklâl Marşı ile mukayese etmek bakımından Maarif Vekâleti’nce yüzlerce manzume içinden ayrılan ve basılarak milletvekillerine sunulan marşlardan üçünü aşağıya alıyoruz;

            “Türk’ün evvelce büyük bir pederi

            Çekti sancağa hilali sahari

            Kanımızla boyadık bahrü beri

            Böyle aldık bu güzel ülkeleri.

            İleri, arş ileri, arş ileri    

            Geri kalsın vatanın kahpeleri.

            Seni ihya için ey namı büyük

            Vatanın uğruna öldük öldük

            Siper oldu sana dağlar gibi Türk.

            Yürü ey milletin efradı yürü

            Ak süt emmiş vatan evladı

            ....................

            yürü.”

                                                           (H. Suad)

            “Millet aşkı, din vatan aşkı uyansın

            Yurduma göz dikenler kanlara boyansın

            Ya ben ya onlar diyen silahına dayansın

            Türk oğludur bu millet

            Türk’ündür bu memleket

            Türk oğludur bu millet

            Türk’ündür bu memleket.

            ........................

            Can veririz her zaman hürriyetin yoluna

            “Ya gazi, ya şehit”lik ne devlettir kuluna

            Ata emanet etmiş namusunu oğluna

            Bize Türk oğlu derler

            Hep bizimdir bu yerler.”

                                                           (A.S.)

           

            “Altı bin yıl efendilik yaptın

            Kahraman Türk idi cihanda adın.

            Bir ateşten siperdin İslâm’a

            Sönmeyen bir güneş gibi yaşadın.

            Ey büyük ünlü milletim ileri

            Hasmına çiğnetme koş bu şanlı yeri!”

                                                           (M)

            İşte Akif’in şiiri, büyüklüğü... Büyük şair, büyük insan...

rifkikaymaz@hotmail.com

           

ŞİİR VE TOPLUMUMUZ

Rıfkı Kaymaz

Yunus; şiirle, sözle, “dertli dolap” arasında nasıl da

bu güzel ilişkiyi, böylesine güzel ifade eder:

Kişi, iç dünyasındaki binbir renkteki çizgilerden,

renklerden, kokulardan, duygu ve düşünce hazinesinden

bir güzel demet sunar mısralarla.

Zor; ama soylu ve anlamlı bir çabadır edebiyat, şiir...

Yaratılmışların içinde; düşünmesi, düşündüklerini söz veya yazı ile ifade etmesi yönüyle de diğer varlıklardan ayrılır insan. Çünkü o eşref-i mahlukattır. Yaratılmışların en şereflisidir.

Eti, kemiği, bedeni yanında özellikle ruhuyla, kalbiyle öne çıkan, bu en şerefli varlık insan; duygularını, düşüncelerini değişik biçimlerde ortaya koyar. Sözle ya da yazıyla ifade etmeye, bilindiği gibi edebiyat diyoruz. Edebiyat, özellikle de şiir, insanın duygularını estetik boyutlar içerisinde verdiği duygu yüklü ürünleri ifade eder.

Şiirle dinlenir, şiirle dertlenir, şiirle yoğrulur insan. Onunla gözyaşı döker, onunla dirilir, sevginin güllerini derer. Yunuslayın, mısra mısra içini bir dertli dolap gibi kelimelerle ortaya koyar.

“Benim adım dertli dolap

Suyum akar yalap yalap

Böyle emreylemiş Çalap

Derdim vardır inilerim

 

Suyum alçaktan çekerim

Dönüp yükseğe dökerim

Görün ben neler çekerim

Derdim vardır inilerim”

diyen Yunus; şiirle, sözle, “dertli dolap” arasında nasıl da bu güzel ilişkiyi, böylesine güzel ifade eder: Kişi, iç dünyasındaki binbir renkteki çizgilerden, renklerden, kokulardan, duygu ve düşünce hazinesinden bir güzel demet sunar mısralarla. Zor; ama soylu ve anlamlı bir çabadır edebiyat, şiir...

Kültür ve medeniyet dünyamızın önemli bir bölümünü oluşturan şiir, binlerce söz ustası şairlerimizce bugünlerimize bir şiir geleneği halinde getirildi. Şekil, kafiye gibi dış unsurlar belli dönemlerde değişti. Ama öz, şiir geleneğimiz mecrasında aktı yüzyıllarca. Ne var ki kültürel bozulma, yabancı kültürlerin etkisinde kalma, kimi şairlerimizin mısralarıyla, dünyamızda önemli yaralar da açtı elbette.

Kültürel varlığımızı belli oranda yoğuran şiir, günümüz toplum hayatında ne denli bir yer tutuyor?

Maddi değerlerin, maddi kaygıların çeşitli nedenlerle öne çıktığı, ruhi kirliliğin akıl almaz boyutlara vardığı günümüzde kalbin sesini, sevginin ifadesini sunan şiirin çağrısı ne derece duyuluyor?

Bu sorunun cevabını iki biçimde vermek mümkün görünüyor. Şiir, böylesi bir ortamda elbette kan kaybediyor ve kaybedeceğe benziyor.

Bu cevaptan daha çarpıcı olanı ise, günümüz insanının şiire, duyguya, ruh ve inanca özlemle dönüyor oluşudur. Her ne kadar yayın evlerimiz, şiir kitaplarını yayınlama açısından istenilen girişimlere arzu edilen oranda giremese de, şiir kitapları belli ölçüde okuyucu buluyor artık. Yerel yönetimlerin, çeşitli kuruluşların düzenledikleri kültür programlarında şiir günlerine, şiir gecelerine, şiir şölenlerine de yer veriliyor. Radyolarda şiir programları ilgiyle dinleniyor. TV kanallarında şiir klipleri de yayınlanıyor artık. Şiir kasetleri alıcı buluyor.

Bütün bunlar; şiir adına, güzel, olumlu bir geleceği de yansıtıyor. Yarınlar, bugünlerden daha şiire yakın günleri getireceğe benziyor. Şiir namına umut veriyor.

İnsanımız, pek çok konuda olduğu gibi, kendisine dönme yolunda önemli adımlar atıyor. Toplumsal anlamda kendi kimliğine, kendi kültürüne doğru güzel gelişmeleri sergiliyor.

Şiirse, bu yoldan kendisine düşen fonksiyonu icra ediyor. Mısra mısra insanımıza sesleniyor. Onun iç dünyasına aydınlıklar sunuyor.

Önemli olan, bizim onun bu gelişine karşı, yüreklerimizi; ona, şiire, mısraa duyarlı olmaya açıp açamadığımız.

rifkikaymaz@hotmail.com

 

 

ÜÇ İSTİFTEN HAYAT DERSİ

Rıfkı KAYMAZ

 

Günümüz insanı; yalnızlığı, huzursuzluğu derinden yaşıyor. Hep maddi çıkar peşinde koşan, adeta insanlığı, insani değerlerini unutan insan, kendi ektiğini acı bir şekilde biçiyor.

“Hep ben, hep bana” düşüncesini kendisine rehber edinen, böylece bireyselliği tapınacak bir değere çıkaran tavır, toplum halinde yaşamayı, birbirini anlamayı, yardımlaşmayı itiyor ve arkasından yalnız, yapayalnız bir dünyayı getiriyor.

İşte bu dünyadır günümüz insanını acı bir hastalık gibi kuşatan.

Günümüz toplumundan fotoğraflarını çektiğimiz bu tablo, ne derece gerçeği yansıtıyor? Bir başka ifade ile toplumumuzun her ferdinde aynı olumsuzluk yaşanıyor mu? Elbette hayır!

Kendisini, kişiliğini bulan ve bilen, Yaratıcının insanı ebedi saadete ulaştıran yolunda yürüyen, insani değerleri yaşayan en azından yaşamaya çalışan insan, bu olumsuzluğa bulaşmadan; huzur ve mutluluğu, maddi ve manevi şartları oranında yaşıyor. Diğer insanların dertleriyle hem dert olsa da, onların çile ve sıkıntılarının olumsuz ortamında yaşasa da insan olmanın onurunu yaşıyor.

Toplumumuzun, özellikle kendi kültür ve medeniyetine yabani unsurlarla iç içe, onlardan etkilenerek yaşamaya başlamadan önce bu anlamda “toplumda huzur”u da belli oranda yaşıyordu. Onu böyle yaşatan değerler vardı. Mutluluğun anahtarı; sözler, nasihatler, dilek ve dualar vardı. “Selam”, insanları birbirine yaklaştıran, ısındıran manevi bir köprüydü. Sevinçler paylaşılarak çoğaltılır, dert ve sıkıntılar paylaşılarak azaltılır.

Evler, camiler, dergâhlar, tekkeler, çarşılar, kışlalar, kahveler... Her yerde insanın huzur ve mutluluğuna, onun ebedi saatine göre ayarlanmış. Nasihatler, insanları küçük yaşlardan itibaren “iyiye, güzele, doğruya” ulaştırma adına söylene gelmiş, dilden dile aktarılmış. İnsanlara ders veren sözler ezberlenmiş, “hat”lar halinde yazılmış, gözlere, oradan da gönüllere taşınmış. Yürekler bu güzel sözlerle incelmiş, eğitilmiş. Bir “Gönül Medeniyeti”nin ışıklarıyla, toplum, aydınlığa ulaştırılmaya çalışılmış.

EDEB YA HU!..

“İnsanı, hayvanlardan ayıran en önemli özellik edeptir.” diyen Mevlana, insanı edebe çağırmış. Yazdıkları “edep ya hu!” istifleriyle hem gözlerimize estetik bir zevki taşımış hem de insanı insan kılan bir mesajı hatırlatmış. Edep duygusunun insanı yücelten, onu eşref-i mahluk kılan dünyasına hepimizi taşımak istemişler.

BU DA GEÇER YA HU!..

Hem dünyaya tapınırcasına bağlanan böylece yüreği taşlaşan, hem de bin bir sıkıntı içinde kıvranan, dertlenen insana ne güzel bir ders verir. “Bu da geçer ya hu!.”

Evet, “bu da geçer.” Dert de geçer, sıkıntılar da geçer. Sabretmek, her teşebbüste bulunarak nihayetinde kadere teslim olmak, “bu da geçer” demek. Zenginlik de biter, Karun gibi yaşamak, Firavunca zulmetmek de geçer. Ne güzel bir ders, derin bir öğüt, eskimeyen, her an yeni bir “ikaz” ve “uyarı” levhası: “Bu da geçer ya hu!..”

Hattatlarımızın sanatkâr elleriyle, estetik bir boyut da kazanan kelâm-ı kibarlar, güzel sözler, nasihatler, uyarılar, şiirler... Bir kutlu medeniyetin; gözlere, ruhlara yansıyan pırıltıları, ışıkları...

Yıllar öncesi, bir Erzurum evinde duvara asılan bir hat istifini okumaya çalışıyorum:

“Ey misafir kıl namazı,

Kıble bu caniptedir.

İşte ibrik, işte leğen,

İşte peşkir iptedir.”

Evinde kalan misafirine, estetik bir istifle, kıblenin hangi taraf olduğunu, alacağı abdest için gerekli; ibrik, leğen ve peşkirin (havlu) nerede bulunduğunu, bu derece zarif bir biçimde ifade eden bu hat, milletimizin ince duyarlığını ne güzel yansıtıyor!

Misafirperverliğimiz, şairliğimiz, edebimiz, zarafetimiz, duyarlılığımız.

Mısralaşan, hat istifleri halinde estetik bir boyuta taşınan, dünyamız, medeniyetimiz.

Derin, zengin “gül medeniyeti”miz...

İNSAN BEŞER, ŞAŞAR

            Hepimiz hayatı en güzel bir biçimde yaşamak isteriz. Bu isteğimizi gerçekleştirebilmek için; planlar kurar, hazırlıklar yaparız.

            Ne var ki, bu planlarımızı her zaman gerçekleştiremeyiz. Atalarımızın dediği gibi; “evdeki hesap çarşıya uymaz.” İşlerimiz aksar, üzülür, kahroluruz.

            Halbuki geleceğimize ilişkin planlarımız için gerekenler yapılmıştır, altyapı hazırlanmıştır. Bütün bunlara rağmen yine de sonuç istediğimiz şekilde gerçekleşmemiştir. Hayat bu, her şey olabilir.

            İsteklerimizin istediğimiz biçimde şekillenmesinde hatalarımızın da rolü büyüktür. Bilerek veya bilmeyerek yaptığımız hatalar, başarımızı, mutluluğumuzu olumsuz yönde etkiler.

            İnsan elbette hata yapabilir, yanlış tercihlerde bulunabilir. Uyarılmasına rağmen inatla yanlışta ısrar edebilir.

            Önemli olan bu yanlışın farkına varmak, onu tashih etmek, düzeltmek, bir inat uğruna yanlışta ısrarcı olmamak.

            Aralarımız, “insan beşer, bazen şaşar” demişler. Beşeriz, şaşarız, şaşırabiliriz.


« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »