Kültür Edebiyat

Ana Sayfa - Profil - Arşiv

Antoloji

Gönderildi: 7/2/2006 - 06:21 - Yorum Yaz


« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »

            BU ELLER MİYDİ

 

            Bu eller miydi masallar arasından

            Rüyalara uzattığım bu eller miydi.

            Arzu dolu, yaşamak dolu,

            Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.

 

            Bilyaların aydınlık dünyacıkları

            Bu eller miydi hayatı o dünyaların

            Altın bir oyun gibi eserdi

            Altın tüylerinden mevsimin rüzgârı.

 

            Topraktan evler yapan bu eller miydi

            Ki şimdi değmekte toprak olan evlere

            El işi vazifelerinin önünde

            Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyi.

 

            Kaybolmuş, o çizgilerden

            Falcının saadet dedikleri.

            O köylü çakısının kestiği yer

            Söğüt dallarından düdük yaparken...

 

            Bu eller miydi kesen mavi serçeyi

            Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.

            Yorganın altına saklanarak,

            Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

 

            Ayrılmış sevgili oyuncaklardan

            Kırmış küçük şişelerini.

            Ve her şeyden ve her şeyden sonra

            Bu eller miydi Allah’a açılan!   

            Fazıl Hüsnü DAğLARCA

 

            ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

 

Nerde - gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı”

Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-i beşer,

Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakîkat mahşer

Yedi iklimi cihânın duruyor karşında;

Ostralyayla berâber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk.

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ

Hani tâûna da züldür bu rezil istilâ...

 

...

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor â’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;

Atılan her lâğımın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müthiş tipidir; savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak:

Boşanır sırtlara, vâdîlere sağnak sağnak.

 

...

 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor.

Bir hilâl uğruna Yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker

Gökten ecâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi...

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyetler eder istiâb.

“Bu taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ nâmiyle

Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmiyle;

Ebr-i nisânı açık türbene çatsam da tavan

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına

Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem,

Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yaran,

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Mehmet Akif ERSOY

 

            YAğMUR

 

            Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr

            Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından

            Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur

            Kutlu bir zaferdir bu ebâbil dudağından

            Rahmet vâdilerinden boşanır âb-ı hayat

            En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat

 

            Yıllardır bozbulanık suları yudumladım

            Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları

            Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben de olsaydım

           

            Hasretin alev alev içime bir ân düştü

            Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü

            Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde

            Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

 

            İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin

            Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla

            Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin

            Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla

            Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak

            Yeryüzü avâredir, yapayalnız ve kurak

            Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım

            Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı

            Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

 

            Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

            Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü

            Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

            Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

 

            Bir güzîde mektuptur; çağların ötesinden

            Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına

            Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden

            Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına

            Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin

            Sükûtu yâr, sevinci duâlar kadar derin

 

            Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım

            Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mâzide

            Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım!

           

            Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü

            Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü

            Yağmur, kaybettik bütün hazînesini ceddin

            En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

            Melekler sağnak sağnak gülümser mâveradan

            Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar

            Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra’dan

            Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar

            Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri

            Paramparça, ateşler şâhının hayalleri

            Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

            O mücellâ çehreni izleseydim ebedî

            Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

 

            Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü

            Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü

            Kâtil sinekler deldi hicâbın perdesini

            İstiklâl boşluğunda arılar nâdân düştü

 

            Dolaşan ben olsaydım Sâve’nin damarında

            Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin

            Ebedî aşka giden esrarlı yollarında

            Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şûlenin

            Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü

            On asırlık ocağın savururdum külünü

 

            Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım

            Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak

            Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

 

            Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü

            Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü

            Sana meftûn ve hayran, sana râm olanlara

            Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü

 

            Bâdiye yaylasında koklasaydım izini

            Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr

            Seninle yıkasaydım acılar dehlîzini

            Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihâr

            Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya

            Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

 

            Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryâdım

            Tereddüt oymak oymak kemirdi gurûrumu

            Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

 

            Haritanın en beyaz noktasına kan düştü

            Kırıldı adâletin kılıcı; kalkan düştü

            Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi

            Hakların temeline sanki bir volkan düştü

  

            Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri

            Ahûların içinde sevdan akkor gibidir

            Erdemin, bereketin doldurur hâneleri

            Sensiz hayat, toprağın sırtında ur gibidir

            Şemsiyesi altında yürürsün bulutların

            Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

 

            Devlerin esrarını aynalara sorsaydım

            Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler

            Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

 

            Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü

            İlkin karardı yollar; sonra heyelân düştü

            Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer

            Sensizlik diyârından püsküllü yalan düştü

 

            Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini

            Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir

            Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini

            Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir

            Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından

            Alsam, ölümsüzlüğü billûr dudaklarından

  

            Madenî arzuların ardında seyre daldım

            Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini

            Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

 

            Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü

            Tersine döndü her şey sanki; âsûman düştü

            Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî

            Hazîndir ki, dertleri aşmaya ummân düştü

 

            Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır

            Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur

            Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır

            Sesini duymayanlar, girdâbında boğulur

            Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn

            Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

 

            Saatlerin ardında hep kendimi aradım

            Bir melâl zincirine takıldı parmaklarım

            Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

 

            Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü

            Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü

            Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül

            Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

            Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde

            Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay

            Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde

            Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray

            Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin

            Mekânın fırçasında solmayan resim senin

 

            Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım

            Güzellik şâhikası gülümserdi yüzüme

            Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım

 

            Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryân düştü

            Toplumun gündemine koyu bir isyân düştü

            İniltiler geliyor doğudan ve batıdan

            Sensizlikten bozulan dengeye ziyân düştü

 

            Islaklığı sanadır âhımın, efgânımın

            İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler

            Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın

            Nazarın ok misali karanlıkları deler

            Bu değirmen seninle dönüyor; âhenk senin

            Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

  

            Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım

            Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar

            Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

 

            Yağmur, sayrılığıma seninle dermân düştü

            Beynimin merkezine ölümsüz fermân düştü

            Silindi hayalimden bütün efsûnu ömrün

            Bir dönüm noktasında aklıma Rahmân düştü

 

            Nefesinle yeniden çizilecek desenler

            Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

            Aydınlığa nûrunla kavuşacak mahzenler

            Anneler çocuklara hep seni içirecek

            Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin

            Sana mü’mindir semâ: sana muhtâçtır zemîn

 

            Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

            Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

            Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

           

            Kardeşler arasına heyhât, sû-i zan düştü

            Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü

            Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın

            İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü

            Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

            Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

            Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

            Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

            Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

            Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

            Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

            Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

            Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

            Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım

            Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

            Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

            Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

            Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

 

            Nurullah GENÇ


bedava chat sohbet batak okey tavla