![]() |
Antoloji 2Gönderildi: 12/2/2006 - 07:51 - Yorum Yaz
MESCİD-İ AKSA Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu Varıp eşiğine alnımı koydum Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu Gözlerim yollarda bekler dururum Nerede kardeşlerin diyordu bir ses İlk kıblesi benim ulu Nebi’nin Unuttu mu bunu acaba herkes Burak dolanırdı yörelerimde Miraca yol veren hız üssü idim Kutsallığım belli şehir ismimden Her yana nur saçan bir kürsü idim Hani o günler ki binlerce mümin Tek yürek halinde bana koşardı Hemşehrim nebi’ler hatırı için Cevaba erişen dualar vardı. Şimdi kimsecikler varmaz yanıma Müminden yoksunum tek ve tenhayım Rüzgârlar silemez göz yaşlarımı Çöllerde kayıp bir yetim vahayım Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Götür Müslüman’a selam diyordu Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslâm diyordu Akif İNAN GURBET Gurbet o kadar acı Ki ne varsa içimde, Hepsi bana yabancı, Hepsi başka biçimde! Eriyorum gitgide, Elveda her ümide Gurbet benliğimi de Bitirdi bir içimde. Ne arzum ne emelim... Yaralanmış bir elim... Ben gurbette değilim, Gurbet benim içimde... Kemalettin KAMU ANLATAMIYORUM Ağlasam sesimi duyar mısınız Mısralarımda Dokunabilir misiniz Gözyaşlarıma ellerinizle. Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce Bir şey var biliyorum Her şeyi söylemek mümkün Epeyce yaklaşmışım duyuyorum Anlatamıyorum Orhan Veli KANIK
MİHRİBAN (AŞK) Sarı saçlarına deli gönlümü Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Yar deyince kalem elden düşüyor; Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor Lambamda titreyen alev üşüyor... Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban Önce naz, sonra söz ve sonra hile... Sevilen seveni düşürür dile Seneler, asırlar değişse bile Eski töre bozulmuyor Mihriban Tabiblerde ilaç yoktur yarama; Aşk deyince ötesini arama... Her nesnenin bir bitimi var ama, Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Boşa bağlanmamış bülbül gülüne; Kar koysan köz olur aşkın külüne... Şaştım kara bahtın tahammülüne; Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban Tarife sığmıyor aşkın anlamı Ancak çeken bilir bu derdi, gamı Bir kördüğüm baştan sona tamamı Çözemedim, çözülmüyor Mihriban Abdurrahim KARAKOÇ
AZIKSIZ ÇIKMA YOLA
Bir nehri geçeceksen önce soyunmalısın Bir dağ’ı çıkacaksan soluklu olmalısın Madem ki niyetlisin seferin kutlu ola Caydırmayı düşünmem ama derim ki sana Azıksız çıkma yola Seferin savaşaysa sağlam kuşanmalısın Zaman öyle bir at ki ihmale vermez mola Erkenden daha erken uyan ki kazanasın Mahmur “biraz daha”lar düğümü çok tuzaktır Azıksız çıkma yola Pınarın gözü ise aradığın, sendedir Üzengiye sağlam bas, dizgini ele dola Güz bahçelerinde gazel toplama, çiçek topla Boşa vakit öldürme yarına kefilin yok Azıksız çıkma yola Vuslatsa istediğin, in insanın içine Ve çarşılarda dolaş Azrail’le kol-kola Mezarlığa git düşün, düğünlere git ağla Kanadın sızlasa da Uhud kadar ağır ol Azıksız çıkma yola Öyle bir abdest al ki su bile sarhoş olsun Sen yaprak ve çiçek ol gördüğün kuru dala Hep gönül şehri onar, kâinata sevgi sun Her ham söze sağır ol Azıksız çıkma yola Nereye gidersen git, heybene gönül doldur Bir kovan parçalama bir parmak acı bal’a Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal Temiz kal, fazlanı at, eksiğini tamamla Azıksız çıkma yola Bahaettin KARAKOÇ ANNELER VE ÇOCUKLAR Anne öldü mü çocuk Bahçenin en yalnız köşesinde Elinde siyah bir çubuk Ağzında küçük bir leke Çocuk öldü mü güneş Simsiyah görünür gözüne Elinde bir ip nereye Bilmez bağlayacağını anne Kaçar herkesten Durmaz bir yerde Anne ölünce çocuk Çocuk ölünce anne Sezai KARAKOÇ SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne. Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya’m, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, buy dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal: Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan; Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti, ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız? Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün ayağa kalk, Sakarya!... Necip Fazıl KISAKÜREK
RÛHUM SANA ÂŞIK Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim, Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim. Ecrâm ü felek, Levh u kalem, mest-i nigâhım, Dîdârına âşık Ulu Yezdân’dır Efendim. Mahşerde nebîler bile senden medet ister, Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim. Kıtmîriniz ey Şâh-ı rüsûl, kovma kapından, Âsîlere lütfun yüce fermândır Efendim. Tâ Arşa çıkar her gece âşıkların âhı, Medheyleyen ahlâkını Kur’an’dır Efendim. Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim, Sensiz bana cennet bile hicrândır Efendim. Doğ kalbime bir lahzacık ey Nûr-i dilârâ Nûrun ki gönül derdime dermândır Efendim. Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın Feryâdı bütün âteş-i sûzândır Efendim. Ali Ulvi KURUCU MÜNACAT Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylâk büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves ettim gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi. Çeşme var, kurnası murdar yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi. Gençtim ya, ne fark eder deyip geçerdim nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem ne fark eder demişim bilmeden farkı istemişim. Vay beni leylâk kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık! Yola madem çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar yola devam ederdim. Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın onunla ben hep sevişecek gibi baktık birbirimize. Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık. Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde hani yok burada yanlışı yoklayacak hiç aralık bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için kalmadı hiçbir tepe çıkılmadık eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık gönendi dünya bundan istifade dünya bayındırladı: Bir yakış, bir yanış tasarımı beride öte yakada bir beni âdem her gün küsülü kaldık. Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan artık bu yaşa erdirdin beni, anladım gençken almadın canımı, bilmedim demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış insanın insana raptolduğu cevher. Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi taşınacak suyu göster, kırılacak odunu kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin tütmesi gereken ocak nerde? İsmet ÖZEL |
![]() |