Kültür Edebiyat

Ana Sayfa - Profil - Arşiv

Antoloji 3

Gönderildi: 12/2/2006 - 07:55 - Yorum Yaz

MERDİVEN

 

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak..

 

Sular sarardı. Yüzün perde perde solmakta

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

 

Eğilmiş arza, kanar muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

 

Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta..

 

Ahmet HAŞİM

 

BEN SANA MECBURUM

 

ben sana mecburum bilemezsin

adını mıh gibi aklımda tutuyorum

büyüdükçe büyüyor gözlerin

ben sana mecburum bilemezsin

içimi seninle ısıtıyorum

 

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

bu şehir o eski İstanbul mudur

karanlıkta bulutlar parçalanıyor

sokak lâmbaları birden yanıyor

kaldırımlarda yağmur kokusu

ben sana mecburum sen yoksun

 

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur

insan bir akşamüstü ansızın yorulur

tutsak ustura ağzında yaşamaktan

kimi zaman ellerini kırar tutkusu

birkaç hayat çıkarır yaşamasından

hangi kapıyı çalsa kimi zaman

arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

 

fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor

eski zamanlardan bir cuma çalıyor

durup köşe başında deliksiz dinlesem

sana kullanılmamış bir gök getirsem

haftalar ellerimde ufalanıyor

ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

ben sana mecburum sen yoksun

belki haziran’da mavi benekli çocuksun

ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

bir şileb sızıyor ıssız gözlerinden

belki yeşilköy’de uçağa biniyorsun

bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor

belki körsün kırılmışsın telaş içindesin

kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

 

ne vakit bir yaşamak düşünsem

bu kurtlar sofrasında belki zor

ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

ne vakit bir yaşamak düşünsem

sus deyip adınla başlıyorum

içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin

hayır başka türlü olmayacak

ben sana mecburum bilemezsin

Atilla İLHAN

 

SEBİL VE GÜVERCİNLER

 

Çözülen bir demetten indiler birer birer

Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun

Tutuşmuş rûhlarına bir damla gözyaşı sun

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...

 

Nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber

Geçerken bulmadılar ne bir ot ne bir yosun

Ürkmeden su içsinler yavaşça, susun, susun!

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler

 

En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra

Beyaz boyunlarını uzattılar taslara

Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.

 

Şimdi bomboş sebilden selviler bir şey sorar

Hatırlatır uzayan dem çekişleri rüzgâr

Mermer basamaklarda uçuşur beyaz tüyler...

 

Ziya Osman SABA

 

BURSA’DA ZAMAN

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdayan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar...

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimârîlerin en ilâhisi.

 

Bir zafer müjdesi burda her isim:

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,

Muradiye sabrın acı meyvası,

Ömrünün timsâli beyaz Nilüfer

Türbeler, camiler, eski bahçeler,

Şanlı hikâyesi binlerce erin

Sesi nabzım olmuş hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene.

Bu hayâlde uyur Bursa her gece,

 

Her şafak onunla uyanır, güler

Gümüş aydınlıkta serviler, güller

Serin hülyâsıyla çeşmelerinin.

Başındayım sanki bir mucizenin,

Su sesi ve kanat şakırtısından

Billûr bir avize Bursa’da zaman.

 

Yeşil türbesini gezdik dün akşam

Duyduk bir musikî gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur’an ses,ni

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlanmış buldum tebessümünle.

 

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu

Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,

Havayı dolduran uhrevî âhenk.

Bir ilâh uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette,

Belki de rüyâsı büyük cetlerin.

Beyaz bahçelerinde su seslerinin.

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hâtırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

 

Neylersin ölüm herkesin başında

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında

Bir namazlık saltanatın olacak

Taht misâli o musalla taşında

 

Cahit Sıtkı TARANCI

 

NERDESİN

 

Geceleyin bir ses böler uykumu,

İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?

Arıyorum yıllar var ki ben onu,

Âşığıyım beni çağıran bu sesin.

 

Gün olur sürüyüp beni derbeder

Bu ses rüzgârlara karışır gider.

Gün olur peşimden yürür berâber,

Ansızın haykırır bana: Nerdesin?

 

Bütün sevgileri atıp içimden,

Varlığımı yalnız ona verdim ben,

Elverir ki bir gün bana derinden

Tâ derinden bir gün bana “gel” desin.

 

Ahmet Kutsi TECER

 

BÖYLE OL BÖYLE SÖYLE

 

            Doğuyor çocuklar

            Türkiye’de

            Cezayir’de

            Kenya’da

            Eskimolar ülkesinde

                        Dünya ne uzun

                        Ne kısa

            Milyarlarca milyarlarca çocuk

            Geldi yeryüzüne

            Her birinde bir çift göz

            Baktılar yer-gök aleme

                        Şimdi gözler

                        Eğleşir eşyada

            İki kere milyarlarca gözle

            Baktılar nehirlere

            Yan yana akıp

            Karışmayan

            Tuzlu suyu tatlı suya

            Kuşlara

            Dağlarda dolanan kartala

 

            Şurada bir savaş var kan akıyor

            Şurada da iki kere Müslüman kan

            Ve milyarlarca çocuk

            Tarih boyunca

 

            Büyüyüp

Avçladı dünyayı

Giderken

Bıraktılar hep

Doğuyor çocuklar

Çin’de

Afganistan’da

Türkiye’de

Şimşek sabahta yıldız gecede

Doğumlara artık ebeler

Anneler de karışmıyor

            Ya bu sonbahar

            Dünyanın mevcudu ne

            Nereye gitti

            Doğup doğup boy atan nara atanlar

Ne sesleri kaldı

Ne cisimleri

            Ah çocuklar çocuklar

            İçiniz kararmasın sakın

            Açıp

            Okuyunca bu şiiri

            Şimdi biraz

            Baksın dikkatle bana gözleriniz

            Öğrenelim şu duayı

            Yol boyunca

            Beşikten başlayıp

            Mezarlara kadar

 

Cahit ZARİFOğLU

 

GİT BAHAR

 

Çekil, bu gölgeli yolda gezinme,

Bahar, bakışların yine pek sarhoş

Yanılıp gönlüme misafir inme

Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

 

Mâbeddir orası, meyhâne değil!...

 

Altınlı başında papatya niçin?

Sarı saçlarına pembe gül takın

Git bahar gönlümde ibadet için

Diz çöken kızları ürkütme sakın.

 

Kalbime girme o kâşâne değil!..

 

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler...

Ömrümün her günü başka bir düğün,

Bülbüller koynunda aşkı çiçekler,

Güller dökülürler göğsüne bütün:

 

Gerçekten güzelsin, efsâne değil!..

 

Git bahar, git bahar uzaklarda gül!,

Denize renginden bırak hediye;

Ufuklarda gezin, semaya süzül

Kalbime sokulma “peymâne” diye.

 

Gördüklerin kandil, peymâne değil!..

 

Halide Nusret ZORLUTUNA


« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »

batak oyna batak