SEBİL VE GÜVERCİNLER
Çözülen bir demetten indiler birer birer
Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun
Tutuşmuş rûhlarına bir damla gözyaşı sun
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...
Nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber
Geçerken bulmadılar ne bir ot ne bir yosun
Ürkmeden su içsinler yavaşça, susun, susun!
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler
En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra
Beyaz boyunlarını uzattılar taslara
Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.
Şimdi bomboş sebilden selviler bir şey sorar
Hatırlatır uzayan dem çekişleri rüzgâr
Mermer basamaklarda uçuşur beyaz tüyler...
Ziya Osman SABA
BURSA’DA ZAMAN
Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimârîlerin en ilâhisi.
Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsâli beyaz Nilüfer
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.
Bu hayâlde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyâsıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir avize Bursa’da zaman.
Yeşil türbesini gezdik dün akşam
Duyduk bir musikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’an ses,ni
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu
Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk.
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyâsı büyük cetlerin.
Beyaz bahçelerinde su seslerinin.
Ahmet Hamdi TANPINAR
OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hâtırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misâli o musalla taşında
Cahit Sıtkı TARANCI
NERDESİN
Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Âşığıyım beni çağıran bu sesin.
Gün olur sürüyüp beni derbeder
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür berâber,
Ansızın haykırır bana: Nerdesin?
Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden
Tâ derinden bir gün bana “gel” desin.
Ahmet Kutsi TECER
BÖYLE OL BÖYLE SÖYLE
Doğuyor çocuklar
Türkiye’de
Cezayir’de
Kenya’da
Eskimolar ülkesinde
Dünya ne uzun
Ne kısa
Milyarlarca milyarlarca çocuk
Geldi yeryüzüne
Her birinde bir çift göz
Baktılar yer-gök aleme
Şimdi gözler
Eğleşir eşyada
İki kere milyarlarca gözle
Baktılar nehirlere
Yan yana akıp
Karışmayan
Tuzlu suyu tatlı suya
Kuşlara
Dağlarda dolanan kartala
Şurada bir savaş var kan akıyor
Şurada da iki kere Müslüman kan
Ve milyarlarca çocuk
Tarih boyunca
Büyüyüp
Avçladı dünyayı
Giderken
Bıraktılar hep
Doğuyor çocuklar
Çin’de
Afganistan’da
Türkiye’de
Şimşek sabahta yıldız gecede
Doğumlara artık ebeler
Anneler de karışmıyor
Ya bu sonbahar
Dünyanın mevcudu ne
Nereye gitti
Doğup doğup boy atan nara atanlar
Ne sesleri kaldı
Ne cisimleri
Ah çocuklar çocuklar
İçiniz kararmasın sakın
Açıp
Okuyunca bu şiiri
Şimdi biraz
Baksın dikkatle bana gözleriniz
Öğrenelim şu duayı
Yol boyunca
Beşikten başlayıp
Mezarlara kadar
Cahit ZARİFOğLU
GİT BAHAR
Çekil, bu gölgeli yolda gezinme,
Bahar, bakışların yine pek sarhoş
Yanılıp gönlüme misafir inme
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.
Mâbeddir orası, meyhâne değil!...
Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın
Git bahar gönlümde ibadet için
Diz çöken kızları ürkütme sakın.
Kalbime girme o kâşâne değil!..
Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler...
Ömrümün her günü başka bir düğün,
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler,
Güller dökülürler göğsüne bütün:
Gerçekten güzelsin, efsâne değil!..
Git bahar, git bahar uzaklarda gül!,
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Kalbime sokulma “peymâne” diye.
Gördüklerin kandil, peymâne değil!..
Halide Nusret ZORLUTUNA