23/12/2007 - İSLÂM VE BOZULMUŞ SAİR İNANIŞLAR
Günümüzde insanlığın büyük bir bunalım geçirdiği ve bu bunalımın bütün insanlığın mahvına vesile olacağı gerçeği üzerinde hemen hemen doğulu ve batılı aydınların hepsi bu hususta görüş birliği içindeler. Gösterdikleri çare birbirinden farklı olsa da; iste Allah'a inansın, ister inanmasın, ister materyalist olsun, ister maneviyâta bağlı bulunsun düşünen kafalar bu bunalımın dünyamızın geleceğini tehdit ettiğini, değişik ifâdelerle haykırmaktadırlar. Marksistler ise bu bunalımdan ideolojileri adına bir pay çıkarmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla tarihin diyalektik yorumunun zorunlu gereği olarak; bunalımın neticesinde insanlığın tamamen komünist olacağını savunmaktadırlar. Ekonomik konularda marksizme karşı, fakat materyalist temelde onunla ortak olan öteki görüşlerin taraftarları ise bu felâketten kurtuluşu değişik iktisâdi çözümlerde, kültürel ve felsefî akımlarda aramaktadırlar. Görülüyor ki; bütün dünya ortada bir bunalımın bulunduğunda müttefik, ancak bu bunalımdan kurtuluş konusunda farklı teklifler öne sürmektedirler. Gerçekte bu tekliflerin hiç birisi, dünyamızı içine düştüğü bu bunalımdan çıkarabilecek niteliğe sahip değildir. Çünkü bu görüşlerden hiçbirisi bunalımı her yönüyle ve objektif olarak ele alıp çıkış yollarını gösterememektedir. Körlerin fili târifi gibi, her biri kendi açısından bir çâre sunmakla meseleyi çözümlediğini sanmaktadır. Buna karşılık bu bunalımdan insanlığı kurtaracak olan en büyük düşünce sisteminin mensupları, ne yazık ki kendi düşünce sistemlerini yeterince değerlendirip de kurtuluş bekleyen insanlığın imdadına koşma gücünden yoksun bulunmaktadır. Temeline inmeye çalıştığımız zaman, bu günkü bunalımın asıl nedeninin; ilim ve din mücâdelesiyle başlayan ve akılla vahyi birbirine düşman kardeşler hâline getiren batılı anlayış olduğunu söylemek mümkündür. Bilindiği gibi Hıristiyan dünyâsı orta çağda akıl dışı bir inanç sistemini insanlığa kabul ettirmeye çalışmıştı. XII. Asırda, Endülüs'te İslâm ilim ve düşüncesinin Latin dünyasına tercümesiyle birlikte gelişmeye başlayan pozitif ilimlere karşı kilise kendi doğmalarını savunabilmek için bir takım engelleyici kararlar almıştı. Bunun sonuncunda kâfir oldukları gerekçesiyle İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazzâli gibi büyük islâm düşünürlerinin eserlerini okuyanları engizisyon mahkemelerine sevketmiş, bir kısmını da acımasızca meydanlarda yakmıştı. Batı dünyasında ilim ile dinin- daha doğrusu Hıristiyanlığın- arası gittikçe açılmış ve neticede ilmî çalışma yapabilmek için dinî doğmaları reddetmek gerektiği kanaatı hâkim olmuştu. Zaman zaman dozajını arttıran bu çatışma, en sonunda ilmin zaferi ve kilisenin yenilgisiyle neticelendi. Ve artık ilim adamı olabilmek için, dinî inançları bütünüyle reddetmek gerektiği ilim adamları arasında bir mütearife hâline geldi. Böylece batı ilmi, gittikçe materyalistleşti. Ve pozitivizmin etkisiyle de büsbütün putlaştı. Kilise bir takım mahkemeler ve yasaklama kararlarıyla ilmi mağlûp edemeyeceğini anlayınca onun verilerini kabullenmek gereğini duydu ve XIX. yy.'ın sonlarına doğru dinî doğmalarla ilmi veriler arasında bir dostluk münasebeti kurmayı denedi. İşte böylece yüzyılımızın başında artık dînîn sahası ile ilmin sahâsı birbirinden tamâmen ayrılmış oldu. Batıda Hıristiyanlıkla, daha doğrusu Hıristiyanlığın kurumlaşmış merkezi olan kilise ile, ilim arasında cereyân eden bu 500 yıllık mücâdelede ilim, hâkimiyeti elde edince bunu fırsat sayan XIX. yy. Materyalistleri ve dolayısıyla pozitivistleri Hıristiyanlığın ilme karşı tavrını bütün dinlere teşmîl ettiler. Sadece o İşte bu gün insanlığın iç içe bulunduğu bunalımın temelinde kısaca belirmeye çalıştığımız bu ilim ve din mücâdelesi ve o uğursuz din ve ilim ayırımı yatmaktadır. Hıristiyanlıktan yakasını kurtarmış olan ilim, pozitif sahada büyük gelişmeler kaydetti. İnsanlığın milyonlarca senede elde edemeyeceği sonuçları kısa zamanda başararak uzayın fethini gerçekleştirdi. İlmî gelişmeler sayesinde hayat standardı yükseldi, insanların gelirleri arttı. Refâh nisbeten topluma yayılmaya başladı. Fakat bir şeyi alıp götürdü. Huzuru... İnsanın manevî dünyasını alt üst ederek onu başıboş bir varlık hâline getirdi. Batı medeniyetinin insanlığı sürüklediği felâketin boyutlarını, bu medeniyetin çocuğu olan ve acılarını bizzât içinde yaşayarak görüp, bilâhare müslüman olan Roger Garaudy şöyle dile getiriyor:“Batı bir karışık olaydır. Ortaya koyduğu kültür dayanıksızdır. Bu kültür derin çatlaklarla bölünerek parçalanmıştır. Yüzyıllardan beri Batı, Greko- Romen ve Yahudi- Hıristiyan türünde ikili bir mîrastan söz ediyor... Toplarla donatılmış Avrupalı Fâtihlerin hayatına kıydıkları milyonlarca Amerika yerlisinin yanında Timur'un İsfahan savaşından sonra 70.000 kelleyi üst üste koyarak diktiği piramitin ne değeri vardır? Bu olay 10 veya 20 milyon afrikalıyı yerinden oynatan büyük yıkımın yanında ne anlam taşır?1980 yılında silâhlanma yarışında 450 milyar lira harcayan, eşitlik ilkesi tanımayan alış - veriş oyunları yüzünden aynı yıl III. Dünya ülkelerinde 50 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açan Batının günümüzdeki hegomonya biçimine ne isim vermeli? Eğer geçip giden zamanlar binlerle ölçülecek olursa Batı, tarihte görülmemiş en büyük cânidir. Bu gün batı, ortak tanımayan iktisadî, siyasî ve askeri gücüyle kendi gelişme modelini herkese zorla kabul ettiriyor. Bu model üzerinde yaşadığımız gezegeni toplu intihara doğru sürüklemektedir. Zirâ bir taraftan insanlar arasındaki eşitsizlikleri bir daha hiçbir zaman kapanmamak üzere geniş uçurumlarla genişletirken, diğer taraftan her yaşayan dünyalının başı üzerine beş tonluk bir patlayıcı madde atarak son kalan ümit kırıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Bir şeyi daha öğrenmenin zamanı geldi: Batının bu hayat görüşü insanları amansız bir hayat veya acele bir ölüme doğru götürürken aynı zamanda kendi kendisini doğrulamak maksadıyla yine içinde ölüm korkusu taşıyan bir kültür ve ideoloji modeli hazırlamaktadır. Çarpılmış bir tabiat anlayışı bu. Onu kendi malımız sayıyor ve istediğimiz gibi kullanma ve harcama hakkına sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Roma hukûku da böyle düşünüyordu. Bu tahrip ve harcamayı yeryüzünde hiçbir zenginlik kalmayıncaya kadar sürdürmek niyetindeyiz. Dünyayı bir çöp tenekesine çevirmeye yemin etmişiz. Kaynakları sonuna kadar tahrib ederek, her tarafı yakıp yıkmaya yönelik bu yoldan bizi hiç kimse geri çeviremez.... Diğer taraftan Batı; İslâm düşüncesinin tercümeler kanalıyla verdiği enerji sayesinde ilmi ve teknik alanda büyük başarılar elde etmiştir. Rönesans hareketi ile birlikte de Batı her alanda dünyaya egemen olmanın keyfini çıkarmaya başlamıştır. İslâm dünyası uzun yıllar Batıdaki bu gelişmelerden aslâ haberdar olmadığı gibi, sürekli bir savunma psikolojisi içerisinde kendi dışındaki dünyaya ilgisiz kalmıştır. Ancak sanayi devriminin gerçekleştirilmesini müteâkip sürekli mağlûbiyete düçâr olmanın verdiği eziklikle İslâm dünyâsı Batıdaki gelişmelere ilgi duymaya başladı. Ve böylece İslâm ülkeleri Batı problemiyle yüz yüze geldiler. Ve bu karşılaşma müslümanlar bakımından bir şok tesîri icrâ etti. Batıdan neyin alınıp, neyin alınmaması gerektiğini iyice kararlaştırmadan yetiştirilmek üzere Batıya elemanlar gönderildi. Geleneksel anlamda İslâmi ve millî değerlerini muhafaza eden büyük halk yığınları bu taklitçileri tepkiyle karşıladı. Böylece İslâm dünyâsında yepyeni bir çatışma alanı zuhûr etmiş oluyordu. İlim ve tefekkür yerine; “eski – yeni, Doğu – Batı, ilerici – gerici” gibi bir takım yaftaları esas alan ve temelde kendi ülkelerinin değerleriyle ters düşmüş kişilerle, kendi değerlerinden nelerin yaşanması, nelerin atılması gerektiğini tam ve şuûrlu olarak ayırt edemeyen iki zıt kutup ortaya çıktı. Üstelik bunları açıklamak ve Teknik ve ilmî sahada baş döndürücü gelişmelerin sonucunda güçlenen materyalizm ve pozitivizmin etkisiyle İslâm dünyâsına kurtuluş reçeteleri hazırlayan bir takım düşünürler; İslâm ülkelerinin kurtuluş yolunun Batıyı olduğu gibi taklitten geçtiğini ve bütün kurumlarıyla Avrupayı örnek almadıkça ilerlemenin imkânsız olduğunu savunmaya başladılar. Gerçekten tutarlı bir çözüm getirememiş oldukları için eski değerlere bağlı kitleler tarafından reddedildiler. Buna karşılık büyük halk kitlelerini peşinden sürükleyen ve dinî makamları elinde bulunduran kişiler ise mes'eleyi din, ilim ve teknoloji mes'elesi halinde ele almaktan çok bir din ve medeniyet mes'elesi olarak ele almayı tercih ettiler. Dolayısıyla kendi köklü medeniyetlerini, detâylarını idrâk etmekten uzak da olsa dinî sevk-i tabîî ile üstün bir medeniyetin mensupları olduklarını kabul ederek Batı medeniyetine karşı tavır takındılar. Batıya karşı takınılan bu tavır, bir süre sonra Batının her türlü faydalı ve faydasız bilimlerine de teşmil edildi. Neticede Hıristiyan – İslâm, Haç ve Hilâl mücâdelesi, Batı kaynaklı her fikre karşı mücâdele hâlini aldı. İki tarafın da kendince haklı gerekçeleri bulunuyordu. Ancak bunun ortasından günümüzde dâhi tartışması yapılan III. Bir yol olup olmadığı pek tartışılmamıştır. Dünyanın yeni kültür düzeni Batı hegemonyasını yıkarak insanî bir projeyi gerçekleştirmek üzere yer yüzünde her ulusun âhenktâr katkıları ile şekillenecek ortak bir düzene geçmek demektir. Medeniyetler arası diyalog şimdi her zaman olduğundan çok daha zorunlu bir durum kazanmıştır. Bu bir hayat meselesidir. Alârm zillerinin çalarak zamanın geçmekte olduğu günümüz insanının insanca rahat bir yaşam sürme düşüncesi ile Avrupa hayâli rüyalarını süslemeye başlamış. Bu rüyayı gerçekleştirmek için belki zaman geçmiştir bile.
|