23/12/2007 - ALLAH SEVGİSİ
İnsan
yaradanını sever. Allah, merhametlidir. O, herkesten çok
sevilmeye lâyık olandır. Kulunu, onun ,anne ve babasından
daha çok sever ve korur. Allah kimseye haksız yere zerre
kadar zulmetmez.
Cahilliye
Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa
gömmelerine izin vermeyen, bilgisizce cahilce yapılan çirkin
kötü işlere engel olan Allah (C.C.)dır. Nitekim Kuranda:
“Bilenle bilmeyen bir olur mu hiç? Buyrulmadadır. Birçok
kavram ve kelime de olduğu gibi; cahillik, cahiliye, okuma yazma
kavramlarında da kavram kargaşası oluşmuştur. Bu kargaşayı
önlemek için cahillik, cahiliye, okuma yazma bilmeme gibi
kavramları yerine oturtarak başlayalım. Toplumumuzda okur yazar
olmamak veya çok az okumuş yazmış olmak cahillik
tanımlaması ile karşılık bula gelmiştir. Oysa okur yazar
olmamak ümmiliktir. Cahillik ise; Allah (c.c)’ı ve ilahi
buyrukları bilmeme ya da bu değerlere kasten iman etmeme, İlahi
buyrukların birey ve toplumu ahlaki kemaliyete ulaştırabilecek bir
değerler silsilesi olduğunu kavrayamamak veyahut bu değerleri
reddetmektir. Bu minvalde İslam; ümmiliği, hem de cehaleti
ortadan kaldırmak ister.
Kız
çocuklarını diri diri toprağa gömme yöntemleri
Eskilerde
bu iş basitçe yapılırdı. Kız çocuklarının iri
gözlerinin içinde sakladıkları umutlara hiç
bakılmaksızın ellerinden tutulur, “Dayıya gidiyoruz!” yalanı
masum yüreklerine tasma yapılır çöle doğru
yürünürdü. Kız çocuğunu önceden
hazırlanmış kuyunun içine itmeye gelirdi sıra. Kim bilir
ne yöntemler bulmuşlardı? Belki, birlikte kuyuya bakılırmış
gibi yapılır, kız tam bu gaflet anında arkadan ittirilirdi. Ayağı
kayardı; belki kıvırcık saçları dolanırdı babasının
ellerine, küçük bir serçe gibi ürperir,
can havliyle babasının ayaklarına sarılırdı, üzerine
alelacele atılan kumların arasında çaresizce babacığı
ile göz göze gelmeye çalışırdı. Katran karası
cehaletin, kahrolası törenin göğsünde çarpıp
duran yüreğine yaşama aşkını çok gördüğünü
bilmeksizin, kendisini kuyuya itmeye çalışan adamın eteğine
bulaşan tozları “Babacığım, üzerin toz olmuş!” diyerek
temizlemeye kalkardı. Babasından sımsıcak bir söz beklerken,
cehaletin kirli tozları arasında nefessiz kalıverirdi, gözleri
kururdu, yanağı çürürdü.
Şimdilerde
bu iş daha rafine usullerle yapılıyor. Kızlar, çağdaş,
zarif, estetik kılıflar içinde toprağa gömülüyor.
Söz gelimi, bu ülkede mayıs ayının 19’u yaklaştıkça,
15’ lik, 16’ lık kız çocuklarının etek boylarının
azıcık aşağıya uzanacak olması “çağdaş” erkeklerin
dindarlığın en bağnaz tonuyla çığlıklar atıp “büyük
günah” kaygılarıyla dolup taşmalarına yol açar. Bu
işin faillerini utanmaya çağırırlar; onlar da utanır ve
yeniden etek boylarını kısaltıp, etekten arka kalan beden
parçalarını görünür kılmaya gayretlenirler.
Kız çocuklarının kimliğini, eteklerinin açıkta
bıraktığı uzuvlara eşitlerler. Oysa, insan bacağı da
topraktandır.
Kızlarının
bütün kalbiyle sevdiğini bildikleri delikanlıyı,
arabasına, maaşına, memleketine, ırkına göre değerlendiren
dindar/laik babalar da kız çocuklarını diri diri toprağa
gömmekten tenzih ederler kendilerini. Kalbe düşen aşkın
sonsuzluğunu hesap etmeyi düşünmezler; hesapları
kızlarının hangi arabada seyahat edeceği, hangi topraklarda
yaşayacağı üzerinedir. “Benim ‘şuralılara’ verecek
kızım yok!” sözü, toprağı kızının kalbine tercih
edenlere aittir. “Ne işin var elin... şu şu memleketlisiyle?”
itirazı, kız çocuğunun ruhunun yönelimlerini bir
çırpıda yaptığı toprak hesabıyla sıfıra indirir. Hele
de sırf kızının tercihidir diye, damat adayını baştan hiçe
saymalar, hepten şüphe etmeler, kadınların ruhu olmadığına
inanıp onları ateşe atan orta çağ cahillerinden pek uzağa
düşürmüyor kimi babaları.
Evlilik
öncesi bir “kaza” olursa, oğlana gizlice “aferinler”
çekip erkekliğin kazancı gören, kızları ise “yazıklar
olsunlar!”a boğup kızlığın kaybı gören ikiyüzlü
gelenek, kızları erkeklik hormonlarının önünde ezip
büzüyor değil mi? Kızların varlığını ve iffetini
bedenlerinin bütünlüğü üzerinden
tanımlamak, başka türlü bir toprağa gömme eylemi
değil mi? Suratına toprak atmakla aynı tarafa düşüyor
değil mi? Tecavüze uğrayan kızı, ortadan kaldırılması
gereken bir utanç olarak gören lanetli töre de,
kızları erkeklerin hoyratlıkları altında kirli bir paspas gibi
ezilmeye lâyık varlıklara indirger. Mağduru olduğu bir
eylemden bile kız çocuğu sorumlu tutulur. Kendi isteği
dışında olup biten vahşetin kiri ısrarla onun üzerine
yapıştırılır. El sürülmeyecek bir kirle kaplanır
kızların ruhu; öldürülüp toprağa konulmadan
önce, diri diri çamura gömülür.
Kadını
kişiliği üzerinden değil de, dişiliği üzerinden
sivriltmeye eğilimli feministler de, kızlara saçlarının
ahenkle dans edişi üzerinden prim veren gençlik
rehberleri de, araba lastiği reklamında bile kadın bedeninin
detaylarını çekim aracı haline getiren tüketim medyası
da aynı şeyi yapar: Kızları topraktan bedenlerinin cilâlı
imajları ardına saklar. Kadınların kalplerini susturur, ruhlarını
yok sayar. Göğüs dekoltelerini koyar vesikalık
fotoğrafları yerine, baldırlarını vitrine çıkarır
duyguları yerine, dudaklarının kızıllığını, yanaklarının
allığını yüceltir sözleri yerine.
Öylesine
akıl almaz bir kamuflajla sürdürülür ki kız
çocuklarını diri diri gömme eylemi, bazı kızlar
saçlarını gizliyor diye koca koca adamlar tarafından itilip
kakılır, aşağılanırlar; okuyup kafaları üzerinden değer
kazanmaları engellenir, aşık olup yürekleriyle kendilerini
ifade etmeleri ayıplanır. Ülkenin doğusunda, kız çocuklarını
cahil babalarının toprak hesapları içine gömülmekten
“kardelen” hülyasıyla kurtarmaya çalışanlar,
ülkenin batısında okumuş ve muktedir adamların kıpır kıpır
umutları, gül yüzlü sevinçleri devletçi
önceliklerin betonuna diri diri gömmelerine, gencecik
umutlarının üzerine “katsayı” farkından molozlar
itmelerine, şiirler okumaya hevesli dudaklarının üzerine
tonlarca “kamusal alan” kumları savurmalarına gönüllü
körlük ederler. Körlüğümüze kör
olmak kadar talihsiz bir körlük var mı?
Allahü
Tealâ Kuranda 'yoksulluk korkusu ile çocuklarınızı
öldürmeyin. Allah sizin de rızkınızı verir, onların
da. Buyurmaktadır.' Bir cana kıymanın ahirette kendisine neye mal
olacağını bilmeden cahillikle işliyor bu suçu insan, yoksa
karşılık görmeyeceğini mi sanıyor? Bu şeytani duygu ve
davranışların hesabı sorulacak... Bir yetim, bir öksüz,
bir çaresiz acizin hazin hazin ağlaması arşı titretir.
Allah'ın gayretine gider, öfkesine sebep olur. Diğer yanda
'Anne ve babanız yanınızda yaşlanacak olurlarsa onlara 'öf'
bile demeyin. Böyle bir bıkkınlık sözü, tiksinme,
nefret sözleri bile ağzınızdan çıkmasın sakın. Hal
böyle olunca; Üzüntü ile masum, çaresiz,
acizlere döktürülen her göz yaşı damlası;
keder ki bunlara masum korumasız hayvanlar hakkında da dahildir.
Çünkü onlar da can taşımaktadır.
Acımasızlık,haksızlık zulüm gibi kötü fiiller
Allah katında kötü, şer işlerdendir. Allah'ın
emirlerine uymayanlar kendilerine zulmederler. Başkalarına
zulmedenler de yine zulüm günahı işlerler. Her iki halde
de asla kurtuluşa erdirilmeyecek ve azaba uğrayacak olan kimselerin
ta kendileridirler. Bu gerçektir. Allah'ın adâleti,
merhameti işte budur. Hal böyle olunca kul; Rabbini sevmez olur
mu hiç?
Ahirette
hal bakımından insanların en mutlusu, Allah'a inanıp onun doğru
yoluna en fazla bağlanıp sevendir. Çünkü ahiretin
manası, Allah'ın huzuruna varmaktır. Aşık uzun zaman şevkiyle
kıvrandığı mahbubunun huzuruna vardığında bulanmaksızın,
hasım ve rakibi olmaksızın, sona ermesinden korkmaksızın, O'nun
cemalini ebedi bir şekilde seyretme görmek imkanı
bulunduğundan ötürü en büyük bir nimete
kavuşur. Ancak şu var ki bu nimet sevgi kuvvetinin oranında
verilir. Bu bakımdan muhabbet arttıkça zevk de artar. Kul
Allah'ın sevgisini ancak dünyada kazanır. Bu sevgiye herkes
muttali olamaz. Nedenlerden biri, dünyanın meşgalelerini
kesmektir. Allah'tan başkasının sevgisini kalpten çıkarmaktır.
Çünkü kalp, mesela kendisinden su boşaltmayınca
sirkeye yer vermeyen bir kap gibidir.
Allah
bir göğüste iki kalp yaratmamıştır. Sevginin kemali
tamamiyle Allah'ı sevmesi ve O'na bağlanmasındadır. Kapta kalan
su oranında, kaba dökülen sirke eksilir. Allah'tan
başkasına iltifat ettikçe, onun kalbinin bir köşesi
gayrisi ile meşguldür. Bu nedenle Allah'tan başka şeylerle
meşgul olduğu nispette Allah'ın sevgisi kalpten eksilir. Bir
Kur'an ayetinde :'Oyalanın bakalım. Yakında akıbetleriniz neymiş
görecek ve bileceksiniz. Ayetlerimizden gafil olanlar kör,
sağır ve dilsizdirler. Onlar aldanış içinde ve büyük
yanılgıdalar. Yani aldanış yurdu olan dünya meşgalelerinden
başka arzuları bulunmaz. Ahiret mükafatı ve azabını
akletmezler. Kulakları, gözleri ve gönülleri
mühürlüdür. Allah yolunu kendilerine
kapatmışlardır. Allah'a inanıp ta iyi işler işleyenler için
ise ahirette ne korku olacaktır ne de tasa. Onlar artık hiç
üzülmeyeceklerdir.
Belki
o senin Allah'tan başka tapacağım yoktur (Lâ ilâhe
illallah) sözünün manasıdır. Yani mabud ve mahbub,
O'ndan başkası yok! Bu bakımdan her sevilen mutlaka mâbuddur.
O halde kul bağlanandır. Mâbud ise kendisine bağlanılandır.
Her seven, sevdiğiyle bağlanmıştır.
İçtenliğin
manası kalbini Allah için has kılmak demektir ki orada
Allah'tan başkasına yer kalmaz. Bu bakımdan Allah, onun kalbinin
mahbubu, mâbudu ve maksudu olur. Hali bu olan bir kimse için
dünya hapishanedir. Çünkü dünya onu
mahbubunu müşahade etmekten meneder. Onun ölümü
hapishaneden kurtuluş ve mahbubun huzuruna varıştır.
Allah
sevgisinin, îmanın kalplerde köksüzleşmesinin
nedenlerinden biri; dünya sevgisinin kuvvet bulmasıdır. Aile
efradının, mal sevgisinin, evladın, akrabanın, gayri menkulün,
hayvanların ve bahçelerin sevgisi dünya sevgisindendir.
Hatta kuşların nağmeleriyle sevinen ve sabah esintilerini hoş
gören bir kimse, dünya nimetine iltifat eder ve bundan
dolayı da Allah sevgisinde eksilme başlar. Bu bakımdan dünyaya
düşkünlüğü nispetinde Allah'a olan
bağlılığı,sevgisi eksilir. Herhangi bir kimseye dünyadan
bir şey verilirse, onun o nispette ahiretinin eksilmesi söz
konusudur. Nasıl ki bir kimse doğuya ancak zaruri olarak batıdan
uzaklaştığı nispette yaklaşır, kuma olan hanımlardan birinin
kalbi ancak kumasının kalbinin daraldığı zaman ferahlar işte
ahiret ile dünya da kuma gibidir. Bu durum kalp erbabına gözle
görülenden daha açık bir şekilde anlaşılmıştır.
Dünya
sevgisini kalpten sökmenin yolu züht yoluna girmektir.
Sabra yapışmak korku ve ümit gemisiyle yol almaktır Sevginin
kazanılması için başlatılan temel de kalbi Allah'tan başka
her şeyden boşaltmaktır. Onun evveli Allah'a inanmak, kıyamet
gününe, cennete ve cehenneme inanmaktır. Bundan sonra
korku ve ümit filizlenir. Korku ve ümitten sabır
filizlenir. Sonra bu, dünya, mal, mertebe ve dünyanın
bütün lezzetlerinden insanı çeker ki bütün
bunlardan sadece Allah'ın marifetinin ve sevgisinin genişliği
nispetinde kalp genişlesin. 'Kalpler ancak Allah'ın zikriyle
yatışır'.Bu bakımdan bütün bunlar kalp temizliğinin
basamaklarıdır.
Sevginin
kuvvetlenmesi için ikinci sebep, Allah marifetinin kuvveti, o
kuvvetin genişlemesi ve kalbi kaplamasıdır. Bu da kalbi, dünyanın
bütün oyalanma ve Allah yoluna engel oluş nedenlerinden
temizledikten sonra gerçekleşir. Tıpkı yeri fuzuli otlardan
temizledikten sonra tohum ekildiği gibi...Sonra bu tohumdan muhabbet
ve marifet ağacı kök salar ve gelişir. Bu ağaç da
misal olarak Allah Tealâ'nın belirttiği güzel kelimedir.
Güzel söz kökü yukarıda dalları yerde ağaca
benzer. (Kur'anda bildirilen Tûba adlı Cennet ağacı). Güzel
söz O'na çıkar. Bütün işler Allah'a varır.
İyi iş, bu marifetin güzelliği ve hizmetkârı gibidir.
İyi işler kalbi önce dünyadan temizlemekle, nefsin kötü
arzularına yenik düşmemekle, sonra da bu temizliği devam
ettirmekle olur. İyi iş işlemenin gayesi; kalbin temizliğidir ki
bu yüzden kalpte hakkın tecellisi görünsün,
marifet ilmiyle süslensin. Bu marifet ne zaman hasıl olursa,
zaruri olarak ardından muhabbet ve sevgi gelir. Nasıl ki mizacı
normal olan bir kimse, güzeli
görüp,
zahiri gözüyle idrak edince onu sever,ona meyleder, o
sevdiğinde zevk hasıl olur. Zevk ise zaruri olarak sevgiye tabidir.
Bu marifete, ancak dünya meşgalelerini kalpten söktükten
sonra varılır! Bu da ancak saf düşünce, daimi zikir
(ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anmak), zirveye varan
çalışma, Allah'ın sıfatlarına, göklerin melekûtuna
ve diğer mahluklara da daimi bakış, tefekkürle temin edilir.
Nitekim Kur'anda şöyle buyrulur.
Bir
ayeti kerimede, Gözlerini çevir de bir bak gökyüzünde
bir çatlak görebilir misin. Gökyüzü nasıl
da direksiz durmada. Gözlerini çevir de bir kere daha,
bir daha bak. Gözlerin aradığını bulamaz ve o yorgun olarak
sana geri döner.
Hayvanlarda
da sizin için nice ibretler vardır. Bu yol çok
kimseler için en kolay yoldur. Kur'an düşünceyi,
tefekkürü, ibret almayı, Allah'ın bilgi, kuvvet ve
kudretine işaret eden ayetlere bakmayı emrederken çoğu kez
bu yola davet eder. Anlayışlar ise düşünceden yüz
çevirdiğinden, dünya şehvetleriyle, nefsin paylarıyla
meşgul olduklarından bu yolu anlamaktan aciz kalmışlardır. Bunu
zikretmekten alıkoyan neden, genişliği ve çokluğudur.
Kontrol dışına çıkan kapıların varlığıdır.; çünkü
göklerin en yücesinden tut, yerlerin diplerine kadar hiçbir
zerre yoktur ki onda Allah'ın kudretinin, hikmetinin kemaline her
şeyi en iyi bilen olmasına, celal ve azametinin sonsuzluğuna
işaret eden acayip haller bulunmasın! Bu da sonu gelmeyecek
konulardandır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: Ağaçlar
kalem, denizler mürekkep olsa. Onlar tükenir, Rabbin
sözleri tükenmezdi. Bu bakımdan buraya dalmak, mükâşefe
ilimlerinin denizlerine dalmaktır.
Yolların
en kolayı fiillere bakmaktır. Biz onların en az ve en küçüğünü
arayalım.Mahlukların en basitleri yeryüzünde
yaşayanlardır. Yani meleklerin ve göklerin melekûtuna
göre durum böyledir, eğer büyüklüğü
ve cismi bakımından dünyaya bakarsan, küçücük
gördüğün güneş dünyadan üç yüz
altmış küsur daha büyüktür. Dünyanın
güneşe oranla küçüklüğüne dikkat
et! Sonra güneşin hareket ettiği alandaki küçüklüğüne
bak Çünkü güneş merkezine nispet edilmeyecek
kadar küçüktür. Güneş dördüncü
göktedir. Bu da üstündeki yedi göğe nispeten pek
küçüktür. Sonra yedi tabaka gök, kürsünün
yanında, kocaman bir sahraya atılmış bir halka gibidir. Kürsü
de arşın yanında böyledir. İşte bu bakış şahısların
görünür tarafına, miktar bakımından bakmaktır.
Bunlara nispeten dünya ne kadar küçüktür.
Denizlere nispeten dünya ne kadar küçüktür
(bir bilsen!) Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Dünyanın
denizdeki yeri, bir ağılın yeryüzündeki yeri kadardır.
Bunun tasdiki, gözlem ve tecrübe ile bilinmiştir. Karalar
tüm yeryüzüne nispeten, küçücük
bir ada gibidir. Sonra balçıktan yaratılmış insanoğluna
bak ve diğer hayvanlara dikkat et! Dünyaya nispeten küçüklüğüne
dikkat et! Bütün bunlar bir tarafa
herkesin hayvanlardan
en küçük olarak bilip tanıdığı sivrisinek, bal
arısı ve bunlara benzer hayvanlara dikkat et! Cisminin küçüklüğüne
rağmen sivrisineğe bak! Hazır bir akıl ve saf bir fikirle onu
düşün! Dikkat et ki Allah onu hayvanların en büyüğü
olan filin şeklinde yaratmıştır; çünkü ona fil
hortumu gibi hortum, küçücük şekline rağmen
filin azaları gibi azalar yaratmıştır. Üstelik ona iki kanat
da fazla vermiştir. Gıdayı cezbedici, defedici, tutucu, hazmedici,
kuvvetleri onda nasıl terkip etmiştir. Tıpkı diğer hayvanlarda
terkip ettiği gibi...Bu durum onun şekli ve sıfatları
hakkındadır. Sonra insanın kendisini eliyle öldürebileceğini
bildirmiş, ona kaçmayı nasıl öğretmiştir?
Kendisinden uzak olduğu halde elin hafif hareketini işitecek
derecede kulağını hassas olarak nasıl yaratmıştır? Sonra
balarısına ve ondaki acayipliklere bak! Allah'ın ona nasıl
vahyettiğine, dağlardan ağaçlardan onun salyasından nasıl
bal mumu ile bal çıkardığına dikkat et! Onun çiçekleri
dolaşmasındaki acayiplikleri düşünürsen, necaset ve
pisliklerden sakınmasını tetkik edersen, aralarında cismen en
büyükleri olan birine (emîrlerine) itaat ettiklerini
gözden geçirirsen hayret edersin. Sonra Allah Tealâ'nın
emîrlerine
vermiş olduğu adalet duygusunu düşün. Öyle ki o
deliğin kapısında durur, arılardan necasete konanı içeri
bırakmaz, öldürür. Sonra bunları bir tarafa
bırak!Arıların evlerini bal mumundan yapmasını ve şekillerden
altıgen şekli seçişini dikkate al! Çünkü
altıgen şekilde özellik vardır. O özelliği idrak
etmekten mühendisler bile aciz kalırlar. Eğer dairesel,
dörtgen veya beşgen şeklinde olsaydı onlardan zayi olan
zaviyeler çıkardı. Sonra hepsi sırt sırta verip de bir
araya geldiklerinde aralarında Hiçbir boşluk kalmamasını
sağlar. Ancak altıgen şekilde bu özellik vardır.
İnananlar,
muhabbetin aslında ortak olduklarından dolayı kökünde de
ortaktırlar. Fakat marifette bir olmadıklarından, muhabbetin
aslında da değişik mertebeleri vardır. Dünya sevgisinde de
durumları böyledir; çünkü eşya, ancak
sebeplerin değişmesinden dolayı değişir. İnsanların çoğu,
Allah Teâlâ'nın ancak sıfatlarını ve kulaklarına
gelen isimlerini bilir, onları telkin olarak alıp ezberlerler. Çoğu
kez o isimlere, Allahü Tealâ'nın münezzeh olduğu
manaları yüklerler. Bazen de o isimlerin gerçeklerine
muttali olamazlar, fakat bozuk bir manayı da ona yüklemezler.
Sağlam bir imanla o isim ve sıfatlara inanırlar. O isimlerde
araştırmayı bırakırlar. O isimlere bozuk manalar yükleyenler
ise sapıtanlardır. Allah adına yalan uydurandan daha zalim kim
vardır?
Eğer
sen bunları ancak örnek vermekle anlarsan, sevginin değişikliği
için misal verelim: Mesela İmam Şafi'nin arkadaşları onun
sevgisinde müşterektirler. Fakihler de halk tabakası da
böyledir. Çünkü onun faziletinin bilinmesinde,
güzel suret ve güzel ahlakının bilinmesinde ortaktırlar.
Fakat halk tabakasından olan bir kimse, İmam Şafii'nin ilmini
mücmel olarak bilir. Onun fakih olan arkadaşı Şafii'yi daha
iyi tanır. Bu bakımdan Şafi'yi sevmesi ve beğenmesi daha
fazladır; çünkü bir yazarın tasnif ettiği kitabı
görüp benimseyen ve o kitap vasıtasıyla yazarın
faziletini bilen bir kimse şüphesiz ki o yazarı sever. Ona
kalben meyleder. Eğer o kitaptan daha güzel, ondan daha hayret
verici başka bir kitabını görürse, şüphesiz ki
sevgisi katmerleşir. Çünkü onun ilmi hakkında
marifeti katmerleşmiştir. Böylece şahıs, şairin hakkında
'güzel şiiri vardır' diye inandığı için sever. Daha
hoş eseri ile karşılaştığında sevgisi daha da artar ve şairi
daha fazla sever. Diğer sanat ve faziletler de böyledir.
Halktan bir kimse bazen falan adamın yazar olduğunu ve güzel
tasnif yaptığını duyar. Fakat tasnifin ne olduğunu bilmez. Bu
bakımdan mücmel bir marifete sahip olur .Bu örneğe dayalı
olarak taşları yerine oturtan bir ayet 'Onlar Allah'ı gereği gibi
bilemediler'.Oysa basiret sahibi bir kimse tasnif edilen kitapları
tetkik ettiğinde onlardaki acayipliklere muttali olduğunda şüphesiz
sevgisi daha da artar. Çünkü sanat, şiir ve
tasnifin güzellikleri, yazarın kemal sıfatları olduğuna
delalet eder. Alem bütünüyle Allah'ın sanatı ve
tasnifidir. Avamdan olan bir kimse bunu bilir, inanır. Basiret
sahibi ise, alemdeki ilâhi sanatın tafsilatını tetkik eder.
Ayrıca
Allah Tealâ kendisine iyilik yaptığından dolayı onu sevip,
zatından dolayı sevmeyen bir kimsenin sevgisi zayıflar. Çünkü
iyiliğin değişmesi ile bu sevgi değişir. Bu bakımdan böyle
bir kimsenin bela dert, musibetler halindeki sevgisi, rıza ve nimete
kavuştuğu zamanki sevgisi gibi olmaz. Fakat Allah Tealâ
kemal, cemal, cömertlik ve azametinden ötürü
sevgiye layıktır diye Allah'ı seven bir kimseye gelince, bu
kimsenin kendisine yapılan iyiliğin değişmesiyle sevgisi
değişmez. Bu ve benzeri şeyler, insanın muhabbette bir
olmamalarının sebebidir. Elbette ahiret mümin için daha
hayırlıdır, dereceler yönünden daha büyüktür.
O'nun nimet ve ikramı daha büyüktür.
|