Türkçe Kur'an ve Temel Kavramları

9/1/2008 - VAHİY GERÇEĞİ


Vahiy gayb ve müşahade açısından iki boyutlu bir kavramdır. Bir boyutu ile Allah’ın peygamberlerine olağanüstü bir tarzda haber iletmesi, diğer boyutu ile de peygamberler tarafından insanlığa bildirilen veriler yani vahyin muhtevası (din) manasını ifade etmektedir. Buna göre vahiy bir tarafı ile gayb, diğer tarafı ile de müşahade alanına ait bir olgudur.

Vahyin müşahade alanına ait kısmı, akıl tarafından şöyle veya böyle anlaşılabilir durumdadır. Belki söz konusu alana ait konuların yorumunda aklın sıkıntıya düştüğü, hatta yer yer çıkmazlara girdiği olmuştur. Ama sonuçta kişisel anlamda da olsa, bir çıkış yolu bulabilmesi onun, fiziki alandaki başarısının bir kanıtı sayılabilir. Dolayısıyla müşahade alanına taalluk eden konuda vahyin mahiyet itibariyle anlaşılabilirliği ile ilgili, özellikle insanın mükellefiyetleri (sorumluluğu) açısından herhangi bir problem söz konusu değildir. Ama aynı şeyi vahyin gaybi boyutu için söyleyemeyiz. Çünkü onun bu boyutu gayb sınırları içerisinde yer almaktadır.

Ancak burada şunu da belirtelim ki alan olarak gaybın sınırları içinde bulunmakla birlikte, vahyin söz konusu boyutu ile ilgili nakil yoluyla bize ulaştırılan bazı bilgiler de mevcuttur. Tabiatıyla bunlar, Kur’an ve sünnet çerçevesindeki bilgilerdir. Ama bu bilgiler, vahyin gayb boyutunda bir şuhud (müşahade) alanının varlığı konusunda bize bir fikir vermektedir. Fakat şurası da bir gerçek ki, sözü edilen bu iki kaynaktan gelen bilgiler, vahyin mahiyeti konusunda bir ışık çaksa da, insanı bütün yönleriyle bilgilendirecek ve vahyin bu alanındaki gayb perdesini tamamen ortadan kaldıracak nitelikte değildir.

Çünkü bunlar daha çok vahyin geliş tarzlarıyla ilgili bilgilerdir.
Vahyin gayb boyutunu oluşturan hususlar bunlardan ibaret değildir. Bilakis vahiydeki gayb unsuru, kadim (ezeli) olan bu sözlerin kayıtlı bulunduğu Levh_i Mahfuz’dan tutunuz da insanlara tebliğine kadar her aşamada söz konusudur. Mesela vahyin ilk kaynaktan sudur (çıkışı) ve kelam olarak aracı meleğe intikaline kadar yani aracı meleğin ve vahiy indirme konusunda ona eşlik eden yardımcı meleklerin yapmış oldukları görevlerin mahiyeti, ayrıca aracı meleğin vahyi peygamberlere ulaştırması esnasında yaşadığı hallerin perde arkası birer gayb olayıdır. Allah Teala onun hakkında ‘ kanadını açsa mağrib ile maşrık arasını doldurur’ buyurmuştur.

Vahiy yaratıcı kudretin genel olarak varlıklara, özel olarak da insanlarla münasebet kurup onları, belli tavır ve tutumlar takınmaya çağırdığı ilahi bir aktivitedir. Elbette ki bu aktivitenin akılla ilişkisi vardır. Ancak hemen belirtelim ki, vahyin muhatabı tek başına, insanda bulunan akıl cevheri değildir. Esasen vahyin muhatabı olan ve akleden insan, her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden bilgi ve akıl gücü ile ayırabilir. Ve akıl, sırf bu dünya için değil, ebedi hakikatleri, ceza ve sevabı da kavrasın diye insana verilmiştir. Çünkü akıl insanla kaimdir. Vahiy ile akıl arasında mutlak bir irtibat söz konusudur. Vahiy insana hitabederken hep aklı ve tecrübeyi esas alır. Çünkü ilahi hitap, aklı muhatap almaktadır. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur. Yüce Allah Kur’anda ‘Onlara haydi gelin siz de Allah’a inanın ve O’nun bildirdiklerine uyun’ denildiğinde; ‘biz atalarımızın yolundan yürürüz’ derler. Ya ataları doğruyu anlayamamış doğruyu bulamamışlarsa ne olacak, hiç düşünmezler mi?’.Bu ayet körü körüne taklidi reddederek insanın aklıyla, muhakemesiyle karar vermesini istemektedir. Çünkü taklid, kolaycılığa kaçmak suretiyle düşünceyi terkedip başkalarına tabi olmak demektir. Bu sebeple Kur’an insanların körü körüne birbirlerinin izinden gitmelerini reddederek insanların kendi bağımsız şahsiyetlerini oluşturabilmeleri için zemin hazırlamaktadır. Çünkü kişinin kendi sorumluluğu prensibini koyan Kur’anın kendisidir. Her ne kadar kişi, sosyal hayatta oynadığı rol itibariyle diğer insanlara karşı sorumlu olsa da, mesele ahiret hayatı açısından ele alındığında, vahyin bütünlüğü içerisinde insanların tek tek Allah’a karşı sorumlu oldukları görülür. Ve insanın da sadece akıldan ibaret bir varlık olmadığı son derece açıktır. Yüce Allah Kur’anda ‘onların kulakları, gözleri ve gönülleri mühürlüdür .İşte o kişiler gafildirler.’buyurarak hem akla hem de duyulara hitab etmekle insandan bütün yaşantısını Allah’ın emir ve yasakları doğrultusuna göre tanzim etmesini kendilerine sunulan eşyanın hakikatini,mesela biyolog, hukukçu, sosyal ilişkiler, eczacı, kimyager, mühendis, fizikçi, astronot gözüyle kavramaya çalışmasını Allah'ın yaratmasındaki ilim ve sanatı, inceliği ve sadece onların dış yüzüne takılıp kaldığında ise,insanların onları bin bir emek göz nuru ile kullanıma hazır hale getirdiklerini, insan emekleriyle meydana gelen helal veya haram her iş dönüp Allah'a varacağını, düşünmeli,
Kur’anda ’Bilenle bilmeyen bir olur mu hiç?’ buyrulmakla İlahi vahyin mahiyet itibariyle anlaşılır olup olmadığının belirlenmesinde aklın olduğu kadar, bilginin de önemli bir yeri vardır. Bilgi, esasen bilme işlemi, ma’rifet, idrak ve tesbit eylemi, tasavvur, tasdik, inanç, hareket ve anlam olarak nitelendirilmiştir. İslami terminolojide ise, daha ziyade bilen (süje) ile bilinen (obje) arasındaki ilişki, veya bilme eyleminin belli bir ifade şekline bürünmüş sonucu olarak açıklanmıştır.
Kur’an bilgiyi tanımlamadığı gibi, mahiyetini ve özelliklerini de belirtmemiştir. Ancak o, bilgi elde edilecek alanlara, bilgi vasıtalarına dikkat çekip duyuları ve aklı kullanmayı öğütlemektedir. Yüce Allah’ın bahşettiği apaçık lisan ile konuşarak, okuyup yazarak bilgi edinmek insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerden biridir. İnsanlar, ihtiyaçları nispetinde,yiyeceklerinden binalara,meşru dairede ihtiyaçları nispetinde alış veriş, iş paylaşımı ile birbirlerinin yardım ve desteğine muhtaç olarak, imtihan nedeniyle hayvanlardan daha sosyal olma zorunluluğu ile yaratılan varlıklardır. Hayvanlara ise neredeyse doğar doğmaz hayatlarını devam ettirebilme yeteneği ve bu konudaki gerekli bilgi kendilerine yüklenmiş olarak dünyaya gelirler. İnsan yavaş gelişir ve zaman içinde öğrenir. Bu sebeple, ‘Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz’ buyrulmaktadır.

Mesela bir hayvanın su üzerinde yaptığı barınakla, iki binli yılların teknolojisi ile yapılan barajın fotoğrafı çekilip yan yana konulduğunda şekil itibariyle aralarında hiçbir fark görülmez. Yuvalarını çok katlı inşa eden kuşlar vardır. Belgesellerde izliyoruz. Kur’anda Hayvanlardan Bahis Geçen Sure’de; 'Arılara vahyettik bal yapması için, ve kan ile gaita arasındaki tertemiz sütü içersiniz...fakat süt deyip geçmeyiniz, onlarda ibretler, alınacak dersler vardır buyrulmaktadır. Evet sütün yapısını çiğ ve mamul hali için fizik ve kimya bilgisi, mikrobiyoloji bilgileri gerekmektedir. Hayvanların da birbirleriyle yardımlaşmaları,bazılarının yırtıcı ve parçalayıcı vahşi sıfata haiz olmaları vs.

Kur’an bilgiyi tanımlamadığı gibi, mahiyetini ve özelliklerini de belirtmemiştir İnsanın bilgisi kaynak itibariyle akıl, duyular ve habere dayanır. Pozitif ilimlerden olan fen gerçekliği kanıtlanabilir olması nedeniyle ilim ise Kur’an bildirilerinin Allah katından gelen gerçekler olarak ,gelecekteki tehlikelere karşı kanıtlanabilir uyarı niteliğinde olması dünya ve ahiret hayatına dair bilgi içermesi bakımından başlı başına bir ilimdir .İnsan dünyada teknolojik bilgilerle cennet ehli gibi her diledikleri ellerinin altında olabilir,ancak bunu maddi boyut içinde gerçekleştirebilir. Manevi boyut ölmezlik, çürümezlik, ebedilik ancak cennetler için söz konusudur.

Zaten vahyin takdim ettiği hususlar bir bütün olarak ele alındığı zaman onun, insanı bütün özellikleriyle ve unsurlarıyla muhatap olarak gördüğü anlaşılır. Öyle ki bazen o, insana duyguları coşturan, gönüllerin derununa tercüman olan eşsiz edebi bir parçanın ruhlarda icra ettiği tesirle kıyaslanmayacak bir üslupla karşımıza çıkarken, bazen sırf akla, muhakemeye hitabeden ilmi bir eserin gerçekliğinden daha üstün bir ifade tarzı sergiler. Sergilemesine de Hakim-i Mutlak Allah (CC)’ in hiçbir kutsal kitabın orijinal metninin yeryüzünde kalmasını takdir etmediği de bir gerçektir.

Allah Resulüne yapılan vahiy, sadece Kur’an vahyinden ibaret değildir. O’nun bir beşer olarak söylediği sözler ve yaptığı davranışların dışındaki tebliğ ve din konusundaki icraatlarını da vahiy mahsulü saymak mümkündür..(Şöyle ki; Yüce Allah Kur’an vahyi ile gayet net olarak gerçekle gelen ayetler işte bunlardır. Ayetlerimizi iyice anlamanız için böyle açıkça bildirmedeyiz buyurarak:’ inkar eden ve şer, kötü işler işleyenler cehenneme girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Bir de derler ki: Cehennem ateşi bize sayılı günlerde dokunacaktır. Oysa bazı din adamları bu mevzuda rivayet edilen bazı hadisleri esas alarak şöyle söylemektedirler: müminler günahı kadar yanacak sonra da cennete girecektir. İlhami telkinle bu tür duyumlar olabilmekteyse de bu tür ilham, neredeyse kara karıncanın kara kaya üzerindeki yürüyüşünü duyup anlayabilmek gibi zordur.) Şöyle de olabilir mümin insan hata kusur günahı kadar azap görebilir. Allah’ın azabı en şiddetli olduğundan ayetlerden yüz çeviricilerden, gafillerden hesap soracaktır. Onlar için çok acı azap vardır buyurmaktadır. Bunlar da Resulullah (s.av) ‘e mirac gecesi gösterilen günaha göre azap derece ve şiddeti açıklanmaktadır. Şu gerçektir ki,dünyada iken Allah'tan af dileyip doğru yola girmedikçe inkarcılar ve zalimler cehenneme girdiklerinde ebedi olarak orada kalacaklar ve oradan asla kurtarılmayacaklardır.

İSLAM VAHYİNİN GELİŞ ŞEKİLLERİ

Kur’an-ı Kerim, Allah Teala’nın insanla iletişim kurmasının ancak üç yolla mümkün olduğunu haber vermektedir. Şura Suresi 42/51. ayette bu yollar şöyle sıralanmıştır: Allah bir insan ile ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir de izniyle dilediğini vahyeder. O, çok yücedir ve hikmet sahibidir. Hüküm yalnızca O’nundur.

Görüldüğü gibi bu ayette Allah ile iletişim kurma yollarının ilki, vahiy kelimesiyle ifade edilmiştir. Söz konusu kelime, Allah’ın doğrudan doğruya, çok süratli ve gizli bir tarzda bilgi aktarması ve birden bire kalbe ilka etmesi anlamındadır. Başka bir değişle kelamın sırf ruhani olarak vasıtasız bir şekilde telakki edilmesidir.
Vahyin yukarıda zikredilen hem peygamberlerde,hem de diğerlerinde bulunabilen hadis (ilhami vahiy) gizli duyulardan tabiri caizse kara karıncanın kara kaya üzerindeki ayak seslerini işitme gibi bir sesle anlayış telkinidir Sebeliler Sure’sinde;Bir karınca “Ey karıncalar yuvanıza girin. Süleyman ve ordusu sizi bilmeden çiğnemesinler”dedi. Bunu duyan Süleyman gülümsedi. Bu ayet, karıncaların kendi aralarında anlaşmaları için bilgi ve iletişimin olduğu ve içlerinden birinin, Allah teala tarafından bilgilendirilmesi ile yuvalarına çekilmeleri ve bunun da Hz. Süleymana aksettirilmesi olayıdır. Kur’an’da ‘Cinlerden bir ifrit,Süleyman’a ,’Sen daha yerinden kalkmadan gözünü açıp kapayana kadar ben onun tacını ve tahtını sana getiririm’ dedi. Süleyman bir de baktı kadın hükümdarın tacı ve tahtı yanında duruyor. Yine aynı surede ‘Ölümüne hükmettiğimizde Süleyman’ın asasını kemiren bir solucandan başka kimse onun öldüğünü bilemedi’ Ayetinden rahmeti geniş olan Allah Teala’nın özel bir şekilde bir solucanı, bilgilendirilmesi olayıdır. Ayrıca bunda cinlerden medet uman kimseler için de açıkça bir ikaz vardır. Cinlerden bir İfrit göz açıp kapamadan da kısa süre içinde, Allah’ın kendisine verdiği ilimle,kilometrelerce öteden bir yerden bir yere,eşyanın naklini gerçekleştiriyor da Süleyman’ın öldüğünden haberdar olmuyor fakat ağaç kemiren solucan Süleyman’ın öldüğünü biliyor. Bunda insanlar için dersler vardır. Binler belki on binlerce yıl sonra İnsanoğlu henüz,Televizyonun icadı ile eşyanın suretinin naklini birtakım aletler yardımıyla ancak gerçekleştiriyor. Oysa Hz. Süleyman döneminde çok eski çağlarda Cinlerden bir İfrit, eşyanın hakikatinin naklini gerçekleştirmiş durumda. Bu olayda cennet ehlinin durumları ile de benzeşme vardır. Ne güzel yurttur cennet, orada her diledikleri ellerinin altında olacaktır. Her şeyi takdir edip en iyi bilen ve idare eden yalnızca Allah’tır. O’nun bildirileri,vahiyleri yaratıkları arasında cereyan etmededir. Hüküm yalnızca O’nundur. İkinci dereceden vahiy türü ise buna hadsi vahiy,ilhami vahiy denilse de olur net veya karine ile olabilir. Vahiy bir kimsenin kendisinde bulduğu ve Allah’tan olduğu hakkında kesin kanaat sahibi olduğu ve duyguları vasıtasıyla veya vasıtasız telakki etmiş olduğu bir bilgidir. Vahiyle hadisi ayırt eden husus şudur ki,hadsi şuur nereden geldiğini idrak etmeksizin bilir hale getirilir. Vahiyle hads’i ayırt eden husus şudur ki,hadsi şuur nereden geldiğini idrak etmeksizin bilir hale getirilir. Vahy beşeri benlik ve iradeden doğan bir şey değildir.

Allah elçilerinin vahiy telakki etmeleri bir anda,bir kere göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir müddet içinde meydana gelir. Bu vahyin üstünlüğü tartışılmazdır. Vahiy müslüman müellifler tarafından da muhtelif şekillerde incelenmiş bulunmaktadır. Bilhassa Şeyh Abduh Risalesi’nde bu mevzuya şöyle temas etmiştir.”Hukuki manasıyla vahy, Allah’ın peygamberlerinden birisine ya hukuki veya başka mahiyette bir kaide hakkında vermiş olduğu bir haber olarak tarif etmiştir. Vahiy bir kimsenin kendisinde bulduğu ve Allah’tan olduğu hakkındaki kat’i kanaat sahibi olduğu ve duyguları vasıtasıyla veya vasıtasız telakki etmiş olduğu bir bilgidir. Vahiyle hads’i ayırt eden husus şudur ki,hadsi şuur,nereden geldiğini idrak etmeksizin bilir hale getirilir. Vahiy kesinlikle beşeri benlik ve iradeden doğan bir şey değildir.

Mümkün olmaktadır ki hiçbir alet kullanmadan telepati yapılmaktadır. Onu telepati yapanla yaptırandan başka kimse bilmemektedir. Bu ameliyenin bir benzerinin de Rabbi ile kul arasında meydana gelmesi nasıl imkansız olabilir?Biz Allah'a iman ettikten ve telepati mevzuunda birçok tecrübeler edindikten sonra vahy ve ilhamı inkar etmek için herhangi bir sebep göremiyoruz.1950yılında”Bavyera”da sorumlular,”Prenter Strabil” adlı bir almanı telepati yoluyla radyo programına girmekle suçladılar. Prenter Strabil Münih’te Regna otelinde hünerlerini gösteriyordu. Koticina adlı oyuncu, kağıtlarını seyircilerden birine uzatarak herhangi bir kağıt seçmesini istedi ve daha sonra da bu kağıdın ve otelin isminin seyircinin zihninde olduğu gibi aynı tertip üzere Münih mahalli radyosunda haberleri okuyan spikere aktaracağını ve spikerin farkında olmayarak bunları söyleyeceğini iddia etti. Birkaç saniye sonra spikerin titrek sesi işitildi şöyle diyordu “Regna otelinde bastonlu kız”kağıdın ismi ve tertip gerçekten seyircinin istediği şekildeydi. Korku ve titreme spikerin sesinden rahatlıkla anlaşılıyordu. Fakat o,haberlerin okunmasını bitirmişti .Bu olay Münih sakinlerinden birçok dinleyiciyi hayrete düşürdü. Yüzlerce dinleyici bizzat radyo evine telefon ederek bu konunun açıklamasını istediler. Çünkü “Regna oteli-Bastonlu kız”kelimelerinin haberlerle alakasına anlamada güçlük çekiyorlardı. Nihayet radyo evinin doktoru spikeri muayene etmek için geldiği zaman onu korkunç bir ızdırap içinde buldu. Spiker olayı şöyle anlattı:”Başımda müthiş bir sarsıntı hissettim. Artık ondan sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Hal böyle olunca Rabbi katından herhangi bir insanın anlayamayacağı ses işittiğini iddia eden bir kimsenin tuhaf karşılanacak tarafı neresidir?Bu dünyada insan kulağının işitemeyip fakat aletler tarafından alınıp tespit edilen bir takım seslerin ve hareketlerin varlığı imkan dahilinde olunca ve bu hususta hayvanlardan başka hiçbir yaratığın anlayamayacağı sesler bulununca tuhaf karşılanacak veya çekinilecek tarafı olabilir mi?Allah elçilerinin aldığı sesleri Allahü Teala kendinden başka kimsenin bilmediği bir hikmet sebebiyle risalet için seçtiği kimse üzerine risaletini anlama ve alma yetkisini verdikten sonra gizli yollarla gönderir. İlmen müşahade ve tecrübelerle bu hakikat arasında en küçük bir çatışma söz konusu değildir.

Burada şunu belirtelim:gerçekten birinci derecedeki vahiy dışındaki diğer tür duyumlardan bazısı zor duyulabilecek alçak,hafif ve iyi anlaşılamayan ses iledir. Ancak birinci dereceden en üstün kolay anlaşılır,olağanüstü ve kutsal olan vahiyle herkesin mükellef bulunduğu Kur’an ahkamı bildirilir .Bu esas olan vahiy Kur’anın özüdür.

Kur’an öncesi ilahi vahiylerin tespitinde peygamberlerin Allah yoluna davetleri,kendilerine verilen vahiy muhtevaları çerçevesinde meydana gelmiştir. Vahiy muhtevaları önceleri suhuf (sahifeler,tabletler,levhalar bkz.Elmalılı,hak dini,VIII,5768)sahifeler halinde indirilmiştir. Bunlar sırasına göre;Tevrat,Zebur,İncil ve Kur’andır. İlk üçü toptan,Kur’an ise çeşitli zaman aralıkları ile indirilmiştir.

MİLADİ VE KAMERİ TAKVİM

Ay yılı takvimi ile güneş yılı takvimi arasındaki farkı irdelersek, yaz mevsiminin başlaması karpuz kabuğu suya düşünce deyimi ile ifade edilir,deniz suyunun ısınmasına delalet eder. Bu mevsimde doğan bir çocuğun yaş yıl dönümünü hangi akıl ve vicdan sahibi anne,baba kar yağarken,sular buz tutarken kutlar. Kış mevsimi doğan bir kimse doğum günüm ağustos ayı diyemez. Güz mevsimi yapraklar dökülürken doğan bir kimse yapraklar ve çiçekler tomurcuklanıp açarken doğum yıl dönümüm diyebilir mi?Üstelik son bahar;kışın müjdecisi,ilk bahar da yaz mevsiminin müjdecisidir. Kameri takvim kullananlar doğum günlerini ise senenin bütün ayları ve günlerinde dönüşümlü olarak kutlamaktadırlar. Oysa Kur’anda; ‘Sana haram ayda savaşmayı sorarlarsa de ki:O ayda savaşmak büyük günahtır. (Bakara s.ayet:217) ‘Gökleri ve yeri yarattığı gün Allah katında ayların sayısı on iki olarak Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bunlardan dördü haram aylardır.( Şubat, Mart, Nisan ayları ile Mayıs ayının ilk haftası Kur’an’ın toptan indiği aylardır.)Bu nedenle oruç her sene dönüşümlü olarak Şubat , Mart, Nisan aylarında tutulması muteberdir. Ayların içerisinde diğer aylara nispetle Şubat ayının 28 ve 29 gün çekmesinde hikmet vardır.
İslam, insanda bireyselliği geliştirmeye çalıştığı gibi sosyal topluluğu da geliştirmeye çalışır. Bu onun – dini olsun dünyevi olsun- bütün emirlerinde görülür. Bunun içindir ki namaz prensip itibariyle kolektiftir. Hac,belli aylarda olup, bunların en bariz misalidir. Zira dünyanın her köşesinden gelen müminler aynı yerde toplanırlar. Oruç da böyledir. Dünyanın her tarafındaki müminler için orucun aynı ayda uygulamaya girmesiyle oruç tutmanın kolektif cephesi tezahür eder, bir halifeye (müminlerin emir’ine) olan lüzum, topluluk düşünülerek konulan zekât vergisinin mecburiyeti, vb. bütün bu şeyler hep aynı gayeye şahitlik ederler. Söylemeye hacet yoktur ki toplulukta veya cemiyette olan kuvvet hiçbir fertte bulunmaz. Kur’anda zikredilen Hürmetli ay hürmetli aya mukabildir. Mukabil, sözlükte eşit olan muadil yani muadele kelimesinden türetilmiştir. Lugatte;cebirde bir eşitliğin iki tarafındaki değerin tamamı, denklem - İki şey arasındaki eşitlik manasına gelir. peygamberler, yengeç dönencelerinde iki yaz, iki kış, ilk ve son bahar mevsimlerinin eşit aralıklarla hüküm sürdüğü coğrafi bölgelerde yaşamışlardır.

Kur’an da Gönderilenler suresinde: 'Rüzgârlar ve âyetler. Yayılmış sahifeler ve yeryüzünde emirlerimi yayanlar hakkına' ayetinden vahiy başlangıcının rüzgarların hem tatlı(baharın gelmesiyle tabiatın canlanmasını yeniden dirilişi hatırlatan, sezdiren rüzgar hem sert,sanki cezalandırıcı, azap gibi üzerimize esen dönemde olduğu 'rüzgarlar ve ayetler. Yayılmış sahifeler ve yeryüzünde emirlerimi yayanlar ' sözünden anlaşılabilir. İslam edebi her şeyden önce ruhların Allah’ın gerçek vasfını kavramak,kul ile Rabbi arasındaki bağlantıyı idrak etmek ve insanların sahip bulundukları her şeyde Allah’ın iradesi ile hükmeden,her şeyi idare eden yaratıcı olarak O’nun gücünü görmek,beşeri güçlerin aksi durumlara güç yetiremeyeceğini bilmekten ibarettir.”Her şeyde bir işaret vardır” buyrulmakla her şeyin bir delili dayanağı olması nedeniyle mutlak bir düşünce ve tefekkürden sonra da yakinen idrak kabiliyeti sağlanır. Allah dilemedikçe kimse dileyemez. Kelam, yüzünü gizleyip hükmünü yürüten saklı bir meliktir. Tevrat’ta Allah dünyayı altı günde yarattı. Durup dinlendi yedinci gün ayeti delalet eder ki Kur’anda Allah Teala’nın cumartesi günü yasağına uymayanlara hakir maymunlar olun buyurduk sözü ile Musa kavmini cumartesi günü (tatil), iş görme yasağına tabi tuttuğunu tarihi kaynaklardan öğrenmedeyiz. Sonuçta her şey Allah’ın dilemesi ve takdiriyledir. O, yüzünü göstermeden hükmünü gizlice yürüten saklı bir melik gibidir.

İnsan kuran ve hadis metinlerini herhangi bir tevile, taklide veya kişisel görüşlere sapmadan olduğu gibi kabul etmeli,bunun dışına çıkanlara muhalefet edip onlardan uzak durmalıdır. Allah’ın emir ve yasaklarını iyice öğrenmeli, emirlerini içtenlikle uygulayıp yasaklarından şiddetle kaçmalı , Allah’ın doğru yoluna icabet etmelidir. Dini hükümleri başta Kur’an olmak üzere temel kaynaklardan almaya çalışmalı,bu konuda gevşeklik ve ihmalkarlık göstermeksizin Allah’ın bildirdiklerinden gafil olanlar, yüz çevirenler veya habersizler gibi yaşamamaya özen göstermelidir.

Geleneksel islamı yaşayanların bazısı dinin birçok esaslarından habersizdirler çünkü iblis hedef emirleri kuran’dan tamamen çıkartmıştır. Kuran’dan kurtuluş kavramları çıkartılınca insanlar tatbikattan da bu kavramları çıkartmışlardır.”Peygamber efendimiz (s.a.v) Allah öğretisiyle şöyle der;”Müslüman ümmeti yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan sadece bir fırka kurtulur. Hal böyle olunca, islamın beş şartı ile yetinmemelidir. İbadetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren dört mezhep vardır. Bunların dördü de haktır doğrudur. Bu dört mezhep Hanefi,Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebidir. Bilittifak bu böyledir, çünkü muhkemler dışında aklın ve duyulardan herhangi birinin herhangi bir şey üzerinde,o şey ne ise o şekliyle isabet etmesi ancak bilittifak olur. Her durumda hata eder denilemez. Fakat sadece nerede hata eder, nerede isabet eder, bunu bilemez. Ancak Hak Teala insanın bütün duyuları olunca ve insanın bütün işleri Allah’la bilinince, o zaman duyularının nerede isabet ettiğini, nerede hata ettiğini bilir. İşte biz bu yola gittik.

Örnek: Sure başlarında yazılan ve her sureyi birbirinden ayıran ve kıraetin başında okunan besmele konusu:Bunun o sürelerden birinde veya her birinden bir ayet veya ayetin bir kısmı veya başlı başına Kur’andan tam bir parça olup olmadığı, Neml suresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur’andan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kıraet konularıyla ilgilidir. İmam Malik hazretleri’nin bu konudaki görüşü en sıhhatli olup şöyledir: Kur’anın her yerinde dahi Kur’andan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur’andan olduğuna hükmedilemeyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sure başlarındaki besmelelerin ne Fatiha ne de diğer surelerden, ne de bütün Kur’an’dan özel bir parça olmadığına ve Neml Suresindeki ayetten başkasında besmelenin Kur’an olmayıp sureleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve doğruyu söylemiştir. Şafii’nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mana da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün surelerden ayrı başlı başına bir ayet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik’ ahad ‘ haberlerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fatiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur’an okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kıraetin başında okuruz,ortasında okumayız. Ancak, Fatiha’nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kıraeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefiler görüş birliği içindedirler. (Kur’an tefsiri,Elmalı’lı Hamdi Yazır).Hanefi,Şafii,Maliki,Hanbeli en büyük mezheplerdir ve birbirlerine saygılıdır, hepsinin görüşü bildirileri haktır, gerçektir.

ÖRF VE ADETLER

Örf ve adet, insanların çoğunluğu tarafından benimsenip alışkanlık haline getirilen ve akl-ı selim yanında güzel kabul edilen işlere denir.(Bkz.Atar,Fahrettin, Fıkıh usulü, İstanbul 1988,s.87;Ayrıca bkz. Şa’ban, Zekiyuddin, İslam Hukuk İlminin Esasları, (trc.ibrahim Kafi Dönmez), Ankara 1990,s.175
Bunlardan bazıları, vahye ve akla aykırı olmadığı halde bir kısmı aykırıdır Vahye aykırı olmayanlara. sahih, diğerlerine ise fasit örf denilmektedir. Mesela aklı selim sahibi kişilerin birtakım ticari adetleri, ihtiyaçların gerektirdiği siyasi tutum ve davranışları, sosyal hayat veya yargı düzeni ile ilgili birtakım düzenlemeleri teamül haline getirmeleriyle oluşan adetler birer örftür. Ancak bunlar içerisinde içki içmek ve faiz alıp vermek gibi vahye aykırı olan örf ve adetleri, güzel ve sahih kabul etmek doğru değildir. İşte fasit kabul edilen örfler bu nitelikteki örflerdir. İslam vahyinin benimseyip hüküm haline getirdiği örfler ise, sahih örflerdir.

Esasen ilahi vahyin maksadı, insanlar arasında adaleti sağlamak bu şekilde zulmü ortadan kaldırmak, onlara dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermektir. Bari Teala, insanların maslahatlarını bilip gözeterek, onların alışkanlık haline getirdikleri birtakım örf ve adetleri bazı yeni düzenlemelere tabi tutmak, yahut olduğu gibi almak suretiyle uyulması gereken birer hüküm haline getirmiştir. Ancak buna karşılık olarak da, insanlara zarar veren adalet ilkesini yaralayan zulüm, haksızlık ve eşitsizlik gibi hususlara yol açan örfleri de yasaklamıştır. Bunların yasaklanmasında toplumun menfaati vardır.

İslam vahyinin kabul ettiği bazı cahiliye adetlerine örnek olarak şu hususları zikredebiliriz:

KISAS HAKKINDA

Kaynaklar, bu adetin cahiliye devrinde de mevcut olduğunu bize haber vermektedir. Nitekim Hz. Peygamberin amcası Ebu Talib, Haşim oğullarına mensup bir çobanı hataen öldüren katile, diyet olarak yüz deve ödemediği veya maktülü kendisinin öldürmediğine dair kendi kabilesinden elli kişiye yemin ettirmediği takdirde, kısas yapılarak öldürüleceğini söylemiştir.(Bkz.el-Buhari,Menakıbu’l-ensar,26)
Gerçekle gelen birinci ve esas Kur’an vahyi ile Yüce Allah Birbirinizi öldürmeyin ve bunun gibi bir ayette Sizin için cana can, göze göz, dişe diş kısas hakkı vardır. Buyrulmakla beraber ilhami vahiy niteliğinde anlaşılması zor şekildeki bildirilerde hataen öldürme durumunda diyet uygulamasını getirmiştir.(Nisa suresi 4/92) Allah Teala iyilik eden iyi davranışlarda bulunanları sevdiğine göre ve Kıyamet Günü Yüce Allah’ın aramızda adaletle hükmederek kimsenin hakkını, kimsede zerre kadar bile bırakmayacağına göre hataen öldürme durumunda diyet uygulaması mağdur taraf için affettiği takdirde daha iyi bir uygulama metodu olur.

HIRSIZLIK CEZASI

İslamın kabul ettiği cahiliye adetlerinden biri de, hırsızlık yapan kimsenin sağ elinin bilekten kesilmesidir.(eş-Şehristani, el-Milel ve’nihal (Bkz.thk. Muhammed Seyyid Key’ani), Beyrut 1390/1975,2,249.
Kaynaklar bize cahiliye döneminde Beni Müleyh b. Amr’ın mevlası Duveyk ( Bkz.İbn.İshak, es-Sire, s.83;İbn Hişam, es-Siretu’n-nebeviyye, (Bkz.tkh. Mustafa es-Sakka, İbrahim el-Ebyari, Abdulhafız Şelebi), 1, 205.
Vabısa b. Halid b. Abdillah, el- Hıyar b. Adi b. Nevfel, Ubeydullah b. Osman b. Amr, Müdrik b. Avf b. Ubeyd b. Ömer’in hırsızlık suçundan ellerinin kesildiğini haber vermektedir. (Bkz. İbn. Habib, Ebu Ca’fer Muhammed, Kitabu’-l-muhabber, Beyrut ts,s.328
İşte cahiliye döneminde örf olarak uygulanan el kesme cezasını İslam vahyi, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak hırsızlığı sabit olanın elini kesin.(Maide Suresi 5/38) şeklinde dini bir hüküm haline koymuştur. Hz. Peygamber de: Dinarın dörtte biri veya daha fazla kıymette olan bir malı çaldığı zaman hırsızın eli kesilir, demiştir. (Bkz. El-Buhari, el-Hudud, 13; et-Tirmizi’de nakledilen bir hadiste Hz. Osman ve Hz. Ali’nin dört dinar kıymetinde mal çalan hırsızların ellerini kestikleri ifade edilmektedir. (Bkz. El-Hudud, 16)udur.

ZIHAR:

Yüce Allah Kur’an’da : ‘HANIMLARINIZA ANNEMİN SIRTI GİBİSİN DEMEYİN.ONLAR SİZİN ANNELERİNİZ DEĞİLDİR. Diye bildirmededir. Ashabtan Evs b. Samit, karısı Havle bt. Malik b. Sa’lebe’ye zihar yapmıştı. Havle Allah Resulüne gelerek: Ey Allah’ın Resulü (sav) şüphesiz ki Evs, ben genç ve arzu duyulan biri iken benimle evlendi O zaman zengindim, ailem (adamlarım) vardı. Malımı yedi, gençliğimi tüketti, ailem dağıldı, yaşım ilerledi, çocuklarım çoğaldı. Şimdi ise bana zihar yaptı. Benim küçük çocuklarım var, onları Evs’e versem ziyan olacaklar, yanımda bıraksam aç kalacaklar dedi. Resulullah (sav)’ da ona: Senin hakkında benim yapabileceğim bir şey yoktur diye karşılık verdi. Çaresizlik içinde kalan kadın, Ey Allah’ım! Ben halimi sana şikayet ediyorum, dedi. İşte bunun üzerine Mücadele Suresi’nin ilk üç ayeti nazil oldu.

Hemen belirtelim ki, Allah her şeyi en iyi bilen her şeyden haberi olandır. O’nun vahyi ezeli olduğuna göre; falan hadise meydana gelmeseydi yahut şu soru sorulmasaydı veya şöyle bir talep söz konusu olmasaydı bu ayet inmezdi iddiası bu ayetle geçersiz kılınmakta, bu hüküm Kıyamete kadar değişmeyecek olan Allah’ın sözlerindendir. Çünkü bu vahiyler, her halükarda gönderilecekti. Mutlak surette gönderilecek olan vahyin tarihini belirlemek veya zihinlerde iyice yerleşmesini temin etmekten başka bir şey değildir. Dolayısı ile bu tür sebepler bir anlamda insanları vahiy almaya hazır hale getirerek tabiri caizse taşı gediğine koymaktadır .Başka bir ifade ile Allah’ın bilgisi dahilinde cereyan eden olayların, Yine O’nun külli iradesi altında tecelli eden vahiy muhtevalarıyla örtüşmesi, buluşması ve insanların maslahatlarına uygun bir tarzda sonuçlanması demektir. Allah’ın kimseye zerre kadar zulmetmemesi ancak herkese işlediklerinin karşılığı olarak hak ettikleri ceza ya da mükafatı vereceğini bildirerek haksızlık ve zulmü yasaklamıştır. Bu nedenle, hem İlahi vahyi hem de bu vahyin inmesine sebep teşkil eden olayları külli iradenin bir tecellisi olarak görmek ve her şeyin ezelde takdir edilmiş olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Gerçi söz konusu hadiseler veya beklentiler vahyin inmesi için bir sebep sayılabilir.

İHTİYAÇ VE BEKLENTİLER

Her toplum, sahip olduğu kültürel değerler, örf ve adetler, coğrafi faktörler ve diğer şartlar bakımından farklılık göstermektedir. Bu farklılığı, onların dinsel ihtiyaç ve beklentilerinde de görmek mümkündür. Vahyin amacı insanları, hidayete ulaştırmak, onların dini yönden ihtiyaç ve beklentilerini karşılamak olduğuna göre, şeriatlerin söz konusu amaç doğrultusunda farklı muhtevalarda olmaları elbette ki tabii bir sonuçtur. Ancak burada hemen şunu vurgulamak istiyoruz. Şeriatlere ilke olarak benimsenen şey, hükümlerin indirilişini gerektiren bu tür sebeplerin az olmasıdır. Çünkü bu tür sebepler genelde herhangi bir vahiy muhtevasının indirildiği dönemin maslahatını gerçekleştirmeye yönelik olduğu için, bunların fazla sayıda olması, çoğu zaman daha sonra gelecek nesilleri sıkıntıya sokabilir. Bu yüzdendir ki, Resulullah Muhammed (sav) soru sorulmasından fazla hoşlanmazdı. Çünkü herhangi bir konuda soru soruldukça ya yeni gelen bir vahiyle ya da Hz. Peygamber tarafından ona cevap verilmekteydi. Tabii ki bu da, yeni hükümlerin konulmasına vesile teşkil ediyor ve muhatapların sorumluluğunu artırıyordu. Bunun içindir ki Hz. Peygamber: Sizi rahat bıraktığım sürece siz de beni rahat bırakın. Çünkü sizden öncekiler çok soru sormak ve peygamberlerine muhalefet etmek yüzünden helak olmuşlardır. Demiştir.(Bkz. Müslim, el-Hacc,412; en-Nesai, el-Menasık,1; İbn Mace, Mukaddime, 1.)
İnsanların dinsel ve toplumsal yöndeki ihtiyaç ve beklentilerini dikkate alan vahiy, bazen toplumun bazen de fertlerin talepleri doğrultusunda gönderiliyordu. Ancak herhangi bir şahsın beklentisine cevap vermek, yahut problemini çözmek için indirilen bir vahiy de, sadece söz konusu şahıs için değil, toplumun bütün fertlerini bağlayıcı idi. Bu durum tabiatıyla, tedricen indirilen İslam vahyi bünyesinde söz konusu edilebilir. Çünkü İslam öncesi vahiyler, toplumun ihtiyaçlarını dikkate almakla beraber,toptan inzal edildikleri için fertlerin ihtiyaç ve beklentilerine anında cevap verebilecek imkana sahip sahip değillerdi. Bu yüzden bahis konusu nitelikteki beklenti ve talepleri karşılamak ve bir anlamda da ihtiyaçlara cevap vermek üzere inen vahiy örneklerine ancak Kur’an vahyinde rastlamak mümkün görünmektedir. Burada şu örnekleri verebiliriz:

Enes (ra)’ten gelen bir rivayette, Hz. Ömer’in üç konuda talebinin karşılandığı ve beklentisi doğrultusunda vahiy geldiği ifade edilmektedir. Bunlardan birinde onun, Makam-ı İbrahim’de namaz kılmayı talep etmesi üzerine,...Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)...(el-Bakara 2/125) ayetinin indiği; diğerinde, Hz. Peygamber’den, hanımlarının örtünmeleri hususunda emir vermesini istemesi üzerine, Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) dış örtülerini üzerlerine almalarını söyle. Onların tanınmamaları ve incitilmemeleri için en hayırlı olan budur.)(el-Ahzab 33/59) ayetinin inzal edildiği, üçüncüsünün de, kıskançlık yüzünden Allah Resulü (sav)’nün yanında toplanan peygamber eşlerine Hz. Ömer (ra)’in: Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.(et-Tahrim 66/5) demesinin ardından, aynı lafızlarla bir ayetin indiği ifade edilmiştir. (el-Buhari, et-Tefsir, 2/6; es-Suyuti, el-İtkan, 1, 46.)
Bu örnekler bize, bazen de vahiy metinlerinin, insanların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda indirilip daha önce olmayan bir hükmü koyduğunu ya da yürürlükte olan bir hüküm veya adeti değiştirip yerine yenisini ikame ettiğini göstermektedir.
Sonuç olarak şunu belirtelim ki, İslam vahyi, selim akıl sahipleri tarafından kabul gören ve insanların ihtiyaçlarını karşılama noktasında herhangi bir zarara yol açmayan ve genel teamül haline gelen örf ve adetler de, insani öğelere değer vermesi sebebiyle benimsemiş ve bu yüzden onları bazen olduğu gibi, bazen de yeni bir düzenleme ile uyulması gereken hükümler haline getirmiştir.

Kur’an âyetlerinin; Muhkem, müteşabih, nasih, mensuh, husus, umum, kasas olması da mümkündür. İmam Gazali (ra) bu hususların dışında ayrıca, mevsul (vasıl olmuş, ulaşmış birleşmiş kavuşmuş), yani anlam itibariyle tek çatı altında toplanabilen ayetlerin bilinmesi gerektiğini de söylemektedir. Mevsul konusu ise şöyle izah edilebilir: Her şey Allah’ın yaratması, dilemesi ve takdiriyledir’ ‘Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.’ Bu iki ayet mahiyet itibariyle, yeryüzündeki bütün tabiat olaylarını güneş, ay ve dünyanın hareketlerini, yıldızlardan yön tayini, yeryüzüne düşen yağmurlar, nebatın yeşermesi göklerde ve yerde ve ikisi arasında ne varsa bütün mahlukatın tek Allah tarafından yaratılmış ve bir düzene göre işleyişi evrende bulunan her şeyin bir ölçü ve takdire göre düzenlenmiş olması manalarını kapsamaktadır.

nasih,(bozmuş, değiştirilmiş) mensuh,(neshedilmiş, hükmü kaldırılmış,geçersiz kılınmış ; müteşabih( aralarında benzerlik olan, birbirine benzeyen ;Kur’an-ı Kerim’de manası açık olmayan ayet, manası Allah tarafından bilinen ayet), kısas; peygamberlere ait haberler, hayat hikayeleri...
Kur’anın en az üç ayeti ihtiva eden bir özel kitap gibi özel ismi bulunan belirli kısımlarının her birine sure denilmiştir ki bunda başlıca iki benzetme yönü vardır.


<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kuran'a Dair Gerçek Bilgiler

«  January 2009  »
MonTueWedThuFriSatSun
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

Recent Posts

ZÂLİMLER ASLA KURTULUŞA ERDİRİLMEYECEKLERDİR
GAFLETLE KUR'AN OKUYANLARIN DURUMU
İMAN İKİ KANATLI KUŞTUR
İKİNDİ VAKTİ SÛRESİNE DAİR
DÜNYA METADIR. BİR OYUN VE OYALANMA YERİDİR
TOPTAN ALLAH'IN İPİNE SARILIN
BUYURDUK Kİ: “BİR KISMINIZ BİR KISMINIZA DÜŞMAN OLARAK İNİN YERYÜZÜNE”
ALLAH'I ANIN Kİ KURTULUŞA ERESİNİZ
İÇİNİZDE ‘İNANDIK’ DEYİP TE İNANMAYANLAR VARDIR.
ALLAH ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI VE ONA RUHUNDAN ÜFLEDİ
KENDİLERİNE BİR FAYDA DOKUNDUĞUNDA HEMEN SEVİNİRLER, BAŞLARINA BİR DERT GELDİĞİNDE HEMEN ÜZÜLÜRLER.
NAS SÛRESİ
TAN YERİ AYDINLIĞI SÛRESİ (Felâk Sûresi)
İÇTENLİK SÛRESİ
KURUSUN SÛRESİ
YARDIM, ZAFER SÛRESİ
KÂFİRLER SÛRESİ
KEVSER SÛRESİ
MÂUN SÛRESİ
FİL SÛRESİ
İKİNDİ VAKTİ SÛRESİ
KADİR SÛRESİ
HURMA VE ZEYTİN SÛRESİ
KUM YIĞINI SÛRESİ
KOŞAN ATLAR SURESİ
HABER SÛRESİ
GERÇEK SÛRESİ
DENENMİŞ SÛRESİ
CİN SÛRESİ
GÖNDERİLENLER SÛRESİ
SIRALANANLAR SÛRESİ
YUNUS SÛRESİ
VÂKİ OLAN SURESİ
YUSUF SÛRESİ
MAĞARADA UYUYANLAR SÛRESİ
HİKÂYELER SÛRESİ
LÛT SÛRESİ
SEBELİLER SÛRESİ
GANİMETLER SÛRESİ
CENNET İLE CEHENNEM ARASINDAKİ DUVARDAN BAHSEDEN SÛRE
HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SURE
ZİYAFET SOFRASI SÛRESİ
İMRAN SOYU SÛRESİ
İNANANLAR SÛRESİ
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN'DA ZULÜM KAVRAMI
FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR.
CENNETTE DERECELER VARDIR
KİBİRLENMEYİN. ALLAH, KİBİRLENENLERİ SEVMEZ.
Atasözü
ALLAH, SABREDENLERLE BERABERDİR
ALLAH, RİYÂKÂRLARIN CEZASINI VERECEKTİR
KIYAMET GÜNÜ HAKKINDA
DİNDE SABIR, SEBÂT VEYA GAFLET
BİRİKTİRDİKLERİ ALTIN VE GÜMÜŞLERLE ALINLARI, SIRTLARI VE YANLARI DAĞLANIR
KÂFİRLER SÛRESİ (Kâfirun Sûresi)
ALLAH'A İMAN
ALLAH'A İMAN
'ALLAH EVLÂT EDİNDİ' DEDİLER.HÂŞÂ ALLAH,EVLÂT EDİNMEKTEN MÜNEZZEHTİR VE O ÇOK YÜCEDİR
KAN İLE GAİTA ARASINDAKİ SÜTÜ ÇIKARIRIZ HALÂ DERS ALMAZLAR MI?
ALLAH'TAN SAKININ
ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE 'ÖLÜLER' DEMEYİN
HER KİM ZERRE KADAR BİR İYİLİK İŞLERSE, KARŞILIĞININ AYNISINI GÖRECEKTİR. HER KİM DE ZERRE KADAR BİR KÖTÜLÜK, ŞER İŞLERSE KARŞILIĞININ AYNISINI GÖRECEKTİR
KISA NAMAZ SÛRELERİ
KUR'ANDA NESH VE MENSUH
SURE’NİN ANLAMI
VAHİY GERÇEĞİ
KUR'AN'I ANLAMAYI ENGELLEYEN HER ŞEYDEN UZAKLAŞMAK
Yeni Yıl Kutlamaları
ALLAH’IN AYETLERİNİ DEĞERSİZ ŞEYLERLE DEĞİŞMEYİN.
HER KİM ZERRE KADAR BİR İYİLİK İŞLERSE KARŞILIĞINI GÖRECEKTİR. FAYDASI KENDİNEDİR.HER KİM DE ZERRE KADAR BİR KÖTÜLÜK, ŞER İŞLERSE KARŞILIĞINI GÖRECEKTİR. ZARARI KENDİNEDİR.
KUR'AN'DAN KOPAN KAVRAMLAR
İNANANLAR:'BİZ PEYGAMBERLER ARASINDA BİR FARK GÜTMEYİZ'DEMELİDİR
BİZ NİCE ZALİM KAVMİ HELAK ETTİK.HALÂ AKLETMEZLER Mİ?
HER ŞEY DE BİR İŞARET VARDIR
KUR'AN'I BİR DAĞIN ÜZERİNE İNDİRSEYDİK DAĞ ALLAH KORKUSUNDAN PARAMPARÇA OLUR, YERE YIKILIRDI
HER ŞEY ALLAH'I TESBİH EDER FAKAT SİZ FARKINA VARAMAZSINIZ
KURAN AYETLERİNDEN BAZILARI
O GÜN, KIYAMET UZUVLARI ALEYHLERİNDE TANIKLIK EDECEKTİR
ALLAH SEVGİSİ
SOSYAL ADALET SOSYALİZM KAPİTALİZM
İSLÂM VE BOZULMUŞ SAİR İNANIŞLAR
KUR'AN AHLÂKI
ALLAH'IN İZNİ OLMADAN YAPRAK BİLE KIMILDAMAZ
ALLAH'IN ÇİZDİĞİ SINIRLARI AŞANLAR ZALİMLERDİR.

Friends

onursargin

batak oyna