Allah Yoluna Davet Et

28/1/2008 - ALLAH'A İMAN

Allah’tan başka tapılacak yoktur. Göklerde ve yerde ve ikisi arasında ne varsa O’nundur. Allah’ı bırakıp da, O’nun yaratmış,yaratmada olduğu herhangi bir kimseye veya nesneye tapmaktan;daha anlamsız,mantıksız ve yanlış bir şey olamaz , Allah’tan başkasına tapmak, saçmalığın en büyüğü ve Allah katında en affedilmezidir. Allah’ımız tek Allah’tır. O’na inanmayan ve şer, kötü işler işleyen kimselerin adı kafirdir, inkarcıdır. Her kişi için en büyük kurtuluş ve ongunluğun yegane yolu, Allah’a içten inanıp ta, O’nun emirlerine boyun eğmek ve yasaklarından kaçmak, iyi işler işlemek,Allah’a olan iman ve ibadetler ile Allah’ın sevdiği, beğendiği huyları, davranışları edinmek, kişinin kendi hakkında ve iletişimde bulunduğu başka kişilerin de hak ve hukukları hakkında, Allah Teala’nın çizdiği sınırları aşmamaktır. Zayi olmayacak tek şey Allah’a imandır. Kişi imanı ile birlikte Allah Teala’nın yasakladığı, sevmediği şeyleri gerçekleştirirse iyi işleri boşa çevrilerek hüsrana uğrayacak ve çok acı azabı tadacaktır.

RABBİN KULLARI İÇİN TAKDİR BUYURDUĞU TEK BİR CENNET ÖLÇÜSÜ VARDIR.O da inanıp da iyi işler işlemektir, Allah'a inanıp O'nun emirlerini tam bir teslimiyet içinde yerine getirmek ve yasakladıklarından kaçmaktır. İnançlı bir kimse günah işlerse inanıp da kötü işler işlemiş olarak Rabbin huzurunda işlediği kötülüklerin hesabını verir ve tam olarak cezasını görür

Allah tektir. Hiçbir şey O’nun eşi ve benzeri değildir. Her şeyi yaradan Allah’tır. Ezelden ebede var ve diridir. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyi en iyi bilen’dir. İradesi ile hükmeder. Gücü her şeye yetendir. Kudreti sonsuzdur. Her şeyi en iyi işitir ve bilir. Her şeyi en iyi görür ve bilir. Kullarından dilediğine vahyeder, sözünü elçilerine iletir. Allah’tan hiçbir şey saklı gizli kalmaz. O, Kalplerde olanı bilir,gönüllerde saklı-gizli ne varsa bilir. O, her şeyden haberdardır. Allah’ın izni olmadan bir yaprak bile kımıldamaz. Toprağın derinliklerindeki bir tohumun yaş mı, kuru mu olduğunu O, bilir. Allah’ın bilgisi olmadan hiçbir dişi gebe kalmaz .O; bir şeyi dilediği vakit, O’nun işi sadece ‘ol’ demekten ibarettir, o da hemen oluverir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır? Buyruğu ile Allah’tan daha doğru sözlü kimsenin bulunmadığı anlaşılır. Çünkü; her şeyi idare eden, bilen ve her şeyden en iyi haberdar olan yalnızca Allah’tır.

Kıyamet günü her şeyi, bütün yaratıklarını toplayıp aralarında adaletle hükmedecektir. bütün işler Allah’a varır. O,vadinden asla dönmez, hükmü geniştir ve hükmünde tektir. Allah, dilediğini gerçekleştirir. Karanlıklarda ve aydınlıklarda ne varsa bilir. Her şey Allah’ın dilemesi, yaratması ve takdiri iledir. Allah insanı topraktan yarattığını beyan buyurmuştur. Peki toprak neden yaratıldı? Dünyadan. Dünya neden? Güneşten. Güneş neden? Allah'tan. (Güneş nur, ışık ve enerjidir.) Kuvvet güçtür. Nur- ışıkta, ısı vardır, renkler vardır. Bütün elementlerin kaynağı güneştir. Güneş ve ay Allah'ın delillerindendir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur.

Allah şu örneğe benzer, düz bir yere konan cam bir fânus içinde yağı kutsal zeytin ağacından, hiç ateş dokunmadan yakılmış, ışığı hiç bitmeyecek kandil gibidir. (O, nur üstüne nurdur).

Allah göklerin ve yerin nurudur”(Nur-35)

Bilindiği gibi beş vakit namaz, müminlere miraç hediyesidir. O gece resulullah'a ümmetine iletmesi için elli vakit namaz farz olunduğunda Musa ona: Rabbine dön, zira ne sen ne ümmetin buna güç yetiremez, dedi. Resulullah der ki: Bir daha döndüm ve Allah Tealâ tarafından azaltıldı. Birkaç defa Rabbim ile Musa arasında gidip geldim. Bir daha döndüm ve Allahü Tealâ : Onlar beştir, fakat ellidir. Benim katımda karar değiştirilmez, bunu imzaladım buyurdu. Musa Rabbine dön dedi. Ben de artık Rabbimden utanır oldum dedim. Sonra sidretül münteha'ya birlikte varıncaya kadar Cebrail beni götürdü. “Sidre'yi öyle renkler kaplamıştı ki onlar nedir bilemem”. Bir rivayette Hz. Peygamber der ki: Sidre-el Müntehâ'yı ne olduğunu bilmediğim renkler kaplamıştı. Sonra cennete konuldum...Sahabi mirac gecesi ona, Rabbi görüp görmediğini sorduğunda 'Ben onu nur olarak gördüm, nuru nasıl görebilirim ki? Diğer bir rivayette ben onu nur olarak gördüm demiştir.

Yine bir rivayette Cebrail Sidret-el münteha'da kaldı ve Resûlullah sınırın ötesine geçti. Resûlullah (a.s) düz bir yere vardığında Cenâb-ı Allah, bütün celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenâb-a Allah tarafından şu emirler verildi:


1.Günde elli vakit namaz kılınması farz olundu.

2.Bakara sûresinin son iki ayeti vahyolundu.

3.Şirk hariç bütün günahların affedileceği bildirildi.

4.Bir kişinin iyi işlere niyetlendiği zaman hesabına iyi amel yazıldığı, bu ameli işlediği zaman da hesabına on iyi iş yazıldığı, fakat kötü,şer işlere niyetlendiğinde hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu fiilen işlediği, kalbindekini gerçekleştirdiği zaman da hesabına sadece bir kötü, şer iş yazıldığı ifâde olundu.


O, Allah dünyayı altı günde yarattı. Her şey dönüp O'na varacaktır” âyetleri ve “Allah'ın ahlâkıyla– sıfatlarıyla –ahlâklanın” kutsal sözleri, yaratılmışlar için ilk ve son amaç olan Allah'a varış'ın en güzel şekilde tecellisi içindir.

İmam Gazali Hazretleri buyurur ki:Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bir kaç kişinin kader mes'elesine dalıp, tartıştıklarını gördü. Bu konuda kendisine bir suâl sorduklarında, (Siz bununla mı emredildiniz. Sizden öncekiler çok suâl sormakla helâk oldular) buyurdular.


Bunun için vâizlerin kürsîler üzerinde halkın müteşâbihâttan olan suâllerine, te'vîle dalarak, açıklayarak cevâp vermeleri harâmdır. Onlara vâcip olan, selef-i sâlihînin zikrettiği ve bizim bildirdiğimizin dışına çıkmamaktır. Bu da, tenzîhte mübâlağa etmek, teşbîhi nefy etmek,Allahü Teâlâ'nın cisimden ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu söylemektir. Bu mevzû'da dilediği kadar mübâlağa edebilir. Hattâ "kalbinize gelen her şeyi, içinize gelen her düşünceyi, hâtırınıza gelen her tasavvuru Allahü teâlâ yaratmıştır. Bunların hepsinden ve benzerlerinden münezzehtir" demelidir. Haberlerde cisme ve cismin sıfatlarına âit hiçbir manâ kastedilmediğini, murât olunan şeyin hakîkatini kavramak ehliyetine sâhip olmadıklarını, bunlardan suâl etmeye, irdeleme yapmaya yetkili olmadıklarını beyân etmesi, bu gibi faydasız şeylerle değil,Allah korkusu, çekincesi- takvâ- ile meşgûl olmalarını tavsiye etmesi lâzımdır. Allahü teâlânın kendilerine bunu [müteşâbihâtı,teşbihi bilmeyi] emretmediğini, Onun emrettiklerini yapıp, men ettiklerinden kaçınmaları îcâp ettiğini söylemelidir. İşte siz, bunlardan menedildiniz. Bunlardan bir şey suâl etmeyiniz. Bu konuda her ne zamân bir şey işitirseniz sükût ediniz, mutlaka, bize ilimden az verildi. Müteşâbihât, bize verilen az ilim ile çözülecek mes'elelerden değildir demeleri gerektiğini söylemesi lâzımdır.


Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde vârit olan müteşâbih lafızlarda tasarruf yapmaktan, müdâhale etmekten kendini alıkoymaktır. Halkın teşbîhe götüren lafızlarda sessiz kalması, bu kelimeleri olduğu gibi bırakması vâciptir. Bu lafızlarda tasarruf etmekten kendini tutmak, altı yönden lâzımdır. Bu altı şey şunlardır: Tefsîr, te'vîl, tasrîf, tefrî', cem', tefrîk.


II- Te'vîl yolu ile tasarrufta bulunmak:

II- Te'vîl yolu ile tasarrufta bulunmak: Bir kelimenin zâhirî ma'nâsını bir tarafa bırakıp, onun başka bir ma'nâsını beyân etmektir. Bu da ya avâmın kendisinden vâki' olur. Veyâ avâm ile berâber âriften vâki' olur. Veyâ ârifin kendisi ile Rabbi arasında kendisinden vâki' olmak üzere üç yerdedir:


III- Arifin te'vîli: Ârifin kendi kendine, kalbinin sırrında, kendisi ve Rabbi arasında yaptığı te'vîldir.

Meselâ istivâ ve fevk kelimelerinden murâdın ne olduğunun içine doğması, ya kat'î veyâ şüpheli veyâ zann-ı gâlip ile olur. Kat'î ise, ona itikât etmesi lâzımdır. Şüpheli ise, ondan sakınması lâzımdır. Allahü teâlânın ve Resûlünün kendi kelâmlarında murâdı budur diyerek, aralarında tercîh yapamadığı mu'ârızı bulunan şüpheli ma'nâ ile hüküm etmemelidir. Ona vâcip olan şüpheli durumda tevakkuf etmesidir. Te'vîl zann-ı gâlip ile olursa, zannın taalluk ettiği iki şey vardır. Birisi, içine doğan o manâ Allahü teâlâ hakkında câiz midir, muhal midir? ikincisi kat'î olarak câiz olduğunu bilir, ancak murât olan bu mudur, değil midir tereddütü vardır.


Müfessirlerin zan ile olan sözleri, istivâ, fevk gibi Allahü teâlânın sıfatları ile alâkalı olursa kabûl etmeyiz. Ancak o açıklamalar fıkıh hükümlerinde, Peygamberlerin hâllerini anlatan hikâyelerde, kâfirlerin hikâyelerinde, mesel anlatmada ve yanlışlık tehlikesi büyük olmayan yerlerde yapılabilir.


ikincisi, istivâ'dan murât böyledir, fevkden murât şöyledir diye kesin hükümler vermemelidir. Çünkü, o zaman bilmediği şey hakkında hüküm vermiş olur. Hâlbuki Allahü teâlâ isrâ sûresi, otuz altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme) buyurmaktadır. Ancak, zan ediyorum ki, bu böyledir demelidir. O zaman kedinden ve vicdânından verdiği haberde sâdık olur. Söylediği söz ile Allahü teâlânın sıfatı ve murâdı üzerine hüküm etmiş olmaz. Ancak kendinden hüküm vermiş, içindeki kanâ'atini haber vermiş olur.

yapılan te'vîlin ma'nâsının, Allahü teâlâ için sübûtu maktû' olmasıdır. Mertebe cihetinden fevkıyyetde [üstde] olmak böyledir.


Lafzın iki şeye ihtimâli varsa, biri iptâl olup, diğerinin kalmasıdır. Meselâ, meâl-i şerîfi, (O, kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhiptir) olan En'âm sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesindeki fevk kelimesi, Arabî lisanında iki ma'nâda vaaz olunmuştur. Birincisi mekânın, ikincisi rütbenin üstün olmasıdır. Burada tenzîh yönünden mekânın üstü ma'nâsı bâtıldır. Rütbe bakımından üstün olmak ma'nâsı bâkî kalır. Nitekim, "Efendi kulun fevkindedir", "Koca, hanımın fevkindedir", "Sultân, vezîrin fevkindedir" denildiği gibi, âyet-i kerîmede, (Allah, kullarının fevkindedir) buyrulmuştur. Bunların hepsinde rütbe bakımından üstte olmak manâsı alınmaktadır. Böylece fevk lafzı için manâ katîleşmiş, maktû' olmuş olur. Arabî lisanında fevk lafzı, ancak bu iki ma'nâda kullanılır.


En'âm sûresi, on sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhiptir) buyrulmuştur ki, buna misâldir. Bir kimsenin "O fevkdir" demesinde bir beis yoktur. Çünkü kâhirin fevkden önce zikredilmesi, kâhir ile makhûrun fevkıyyet üzerine fevkin delâletini gösterir. O da rütbe fevkiyetidir. Kâhir lafzı fevke delâlettir. Hattâ, "O kullarından başkası üzerine kâhirdir" demek, (fevka gayrihi) câiz değildir. (Fevka ibâdihi) ya'nî kullarının fevkinde demek lâzımdır. Allahü teâlânın vasfında, "kullarının fevkindedir" diye zikretmek, "efendilik üstünlüğü" ihtimâlini kuvvetlendirir. Zîrâ Zeyd Amr'ın fevkindedir demek, aralarında üstünlük ma'nâsındaki farklılığı açıklamadan önce söylemek yerinde olur. Efendilik-kölelik, tasarrufta gâlip olma, saltanât yolu ile nüfûz kullanma, babalık ve zevciyyet gibi üstünlüklerden, bırak avâmı, âlimler bile gâfildir. O hâlde cem', tefrîk, te'vîl, tefsîr ve çeşitli tagyîrlerde tasarrufta bulunmak, avâma nasıl bırakılır? Bunun için, Selef-i sâlihîn bu inceliklerde çok titiz davrandılar. Vârid olan haberleri, vârit olduğu şekilde, aynı lafız üzere iktisâr edip, dondurdular. Hak da dedikleri gibidir. Doğrusu da onların gördüğüdür.

Semâya ve Arşa olan istivâ lafzı, fevk kelimesinde olduğu gibi, mefhûm ve manâ itibârı ile, lügatte iki ma'nâya münhasır değildir. İstivâ lafzı üç ma'nâya delâlet etse, Allahü teâlâ hakkında biri bâtıl olup, iki ma'nâ câiz olabilir. Bu iki câiz olan ma'nânın birini vermek, zan ve ihtimâl ile olur. Bu anlatılanlar, te'vîlden el çekmek hakkındaki incelemenin tamâmıdır.


Teferruâta girmek yolu ile tasarrufta bulunmak: Müteşâbih kelimede kıyâs yapmaktan, teferru'âtına girmekten, kısımlara ayırmaktan sakınmak lâzımdır. Meselâ yed (el) lafzı geçince, elin kısımlarından olan el ayası, bilek ve kolu da berâber düşünmek, bunları elin îcâplarından saymak câiz değildir. Parmak denildiğinde parmak ucu [boğum veyâ tırnakları] hâtıra getirmek aslâ câiz değildir. Her ne kadar meşhûr olan el, et, cisim ve damardan ayrı tutulmasa da, bunların zikredilmesi câiz değildir. Bundan dahâ sonra akla geleni, ziyâde etmektir. Meselâ el deyince, ayağı da düşünmek, gülmek veyâ göz deyince ağzı var bilmek, işitme ve görme deyince, gözün ve kulağın varlığını düşünmektir. Bunların hepsi muhaldir, yalandır ve ziyâdeliktir. Müşebbihe ve haşeviyye fırkalarından olan ba'zı ahmaklar bu cesâreti gösterdikleri için bunları bildirdik.

İhtiyât edilmesi lâzım gelen konuların en önemlisi, Allahü teâlânın zât ve sıfatlarında tasarruftur. Dilin tutulması ve konuşulmamasına en çok lâyık olan, tehlikesi büyük olan şeylerdir. Küfürden büyük hangi tehlike vardır. [Ya'nî en büyük tehlike -küfür-Hakk'ın üstünü örtmek, gerçeği perdelemektir.]


Allahü teâlânın sıfatlarından insanlara benzetme tehlikesi olanlar (el, ayak, yüz, istivâ, fevk, ...) hakkında konuşmamaktan başka, üzerinde düşünmekten, kendini alıkoymaktır. Dili suâl sormaktan, bu mevzu'da tasarruf etmekten tutmak vâcip olduğu gibi, bâtını, kalbi de bu mevzu' ile meşgûl olmaktan geri çekmek vâciptir. Bu, vazîfelerin en ağırı ve en şiddetlisidir. Aynı zamânda vâciptir. Âciz, kötürüm kimsenin, her ne kadar tabîatı denize dalıp, inci ve cevherleri çıkarma isteği olsa da, bunlara kavuşmaktan âciz olduğunu bilmekle berâber, cevherlerin güzelliğine kapılmadan, aczine bakmalı, tehlikelerini göz önünde tutarak denize dalmamalıdır. Ayrıca o cevherleri kaçmış bilmeli, ancak dünyâ ma'îşetindeki genişlik ve bolluğu kaçıracağını, hâlbuki bu cevherler olmadan da yaşanacağını düşünmelidir. Yok eğer cevherlere kavuşayım derken boğulur veyâ timsâhlara lokma olursa, asıl olan hayâtını kaybetmiş olur.


Suâl: Bir kimse, kalbini bu düşünceden geri çekemiyor ve kendisini, bu konuya muttali' olmaktan, incelemekten alıkoyamıyorsa, bunun yolu nedir?


Cevâp: Bunun yolu, kendisini Allahü teâlâya ibâdetle, namâzla, Kur'ân-ı kerîm okumakla ve zikir ile meşgûl etmektir. Bunları yapamazsa, lügat, nahv, hat, tıp, fıkıh gibi, bu konularla münâsebeti olmayan ilimler ile meşgûl olmalıdır. Bunları da yapamazsa, çiftçilik, dokumacılık gibi bir san'at veyâ meslek ile meşgûl olmalıdır. Hattâ oyun ve eğlence ile meşgûl olmalıdır. Bunların hepsi, o uçsuz, bucaksız, derin, tehlikesi ve zararı büyük denize dalmaktan hayırlıdır. Avâmın beden ile alâkalı bir günâh ile meşgûl olması, belki de ma'rifetullaha âit bir konuya dalmaktan dahâ az zararlı olur. Çünkü günâh işlemenin sonu nihâyet fısk olur. Hâlbuki bu konulara dalmanın sonu şirktir. Elbette Allahü teâlâ şirki affetmez. Ama şirkten başkasını dilediği kimse için affeder.


Suâl: Avâmdan biri, dînî i'tikâtlarda nefsini ancak delîllerle teskîn ediyorsa, delîlleri bildirmek câiz midir? Eğer câiz ise, o zamân bu konuda düşünmeye ve incelemeye ruhsat verilmiş olur. Bu durumda âlim olmayan ile âlim arasında ne fark vardır?


Cevâp: Allahü teâlâyı tanımasına, birliğine, Resûlullahın sıdkına ve âhiret gününe âit olmak üzere dört konudaki delîlleri dinlemesine izin verilir. Ancak iki şartla:


1. Kur'ân-ı kerîmdeki delîllerden başka delîl getirmemek,

2.Ancak görünen, zâhirî ma'nâlar üzerinde durmak, mücâdele etmemek-çekişmemek-, sathî olarak tefekkür etmek. Çok geniş ve derin tefekkür etmemek. Bu konuda çok derinliklere girmemek

Allahü teâlâyı tanımak hakkındaki delîller:


a) Yûnus sûresi, otuz birinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Ey habîbim, de ki: Sizlere gökten ve yerden kim rızk veriyor? Veyâ gözlere ve kulaklara [onları yaratmaya] kim kâdir olabilir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? [Yaratma] işini kim idâre ediyor? [Onlara bu suâlleri sorduğunda "bütün bunları] Allah [yapıyor]" diyecekler) buyrulmaktadır.


b) Kaf sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden onuncu âyet-i kerîmesine kadar. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl binâ etmiş ve nasıl donatmışız? Onda hiç bir çatlak yoktur. [Gök yükseltilmiş ve yıldızlarla donatılmıştır.] Yeryüzünü döşedik ve ona sâbit dağlar koyduk. Orada gönül açan her türden [bitkiler] yetiştirdik. Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için [bütün bunları yaptık]. Gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek tâneler bitirdik. [Yağmurla bahçeleri ve ekinleri yetiştirdik.] Kula rızk olması için birbirine girmiş küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik) buyrulmaktadır.


c) Abese sûresi, yirmi dördüncü âyet-i kerîmeden otuz birinci âyet-i kerîmesine kadar. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (insan, aldığı besinlere bir baksın! Biz suyu [gökten] bol bol nasıl boşalttık. Sonra toprağı bir yarışla nasıl yardık. Kendinize ve hayvanlarınıza bir besin ve fâyda olması için [yeryüzünde] ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytinler, hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik) buyrulmaktadır.


Nebe' sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden on altıncı âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i kerîmeler. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (Yeryüzünü beşik, dağları direk kılmadık mı? Sizleri çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi örtü olarak, gündüzü [ma'îşetinizi te'mîn etmeniz için] kazanma zamânı yaptık. Üstünüzde yedi kat sağlam gökyüzü binâ ettik. [Oraya] parlak kandiller astık. Size tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş olmuş bağlar ve bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik) buyrulmaktadır.


İmam Gazali (r.a) der ki: (Cevâhir-ül Kur'ân) kitâbımızda buna benzer beş yüze yakın âyet-i kerîme topladık. İnsanlar, yaratıcı olan Allahü teâlânın celâl ve azametini kelâmcıların sözü ile değil, yukarıdaki âyet-i kerîmelerin delâleti ile bilmeleri lâzım gelir. Kelâmcılar şöyle diyorlar: Sıfatlar hâdistir. Ya'nî sonradan yaratılmıştır. Cevherler de hâdis olan sıfatlardan hâlî olmadıkları için, onlar da hâdistir. Sonra hâdis bir ihdâs ediciye muhtâçtır. Bu taksîmât, mukaddimeler ve bunların resmî delîllerle ispâtı, avâmın kalplerini karıştırmaktadır. Ama Kur'ân-ı kerîmde, ma'nâsı, maksadı kolayca anlaşılan zâhirî delîller onları iknâ ettirir, nefislerini sâkin kılar ve kalplerinde kat'î itikâtları yerleştirir.


Gazali (r.a) Cevahir-ül Kur'an kitabında zikrettikleri yukardakilere benzeyen beş yüz ayetin toplamına bedel, hepsini kapsayan, dahil eden ayetleri nakledelim:


HER ŞEY ALLAH'IN YARATMASI İLEDİR. O, İRADE EDER. ALLAH BİR ŞEYİ DİLEDİĞİ VAKİT ONUN İŞİ SADECE 'OL' DEMEKTEN İBÂRETTİR. O DA HEMEN OLUVERİR. ALLAH, HER ÇEŞİT YARATMAYI BİLİR. HER ŞEYİ İDARE EDEN YALNIZCA ALLAH'TIR. GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA O'NUNDUR.


Allahü teâlânın birliğine delîller:

Avâmın iknâ' olacağı Kur'ân-ı kerîmdeki delîller şunlardır:


a) Enbiyâ sûresi, yirmi ikinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Eğer gökte ve yerde ilâhlar olsaydı, yer ile gök [bunların nizâmı] kesinlikle bozulurdu) buyrulmaktadır. Zîrâ bir işin idâresi için iki veyâ dahâ fazla idârecinin olması, o işin bozulmasına sebeptir.


b) İsrâ sûresi, kırk ikinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De ki: Eğer dedikleri gibi Onunla [ya'nî Allahü teâlâ ile] birlikte başka ilâhlar da olsaydı, o takdîrde bu ilâhlar, Arşın sâhibi olan Allah'a ulaşmak için çâreler arayacaklardı) buyrulmaktadır.


c) Müminûn sûresi, doksan birinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Allah evlât edinmemiştir. Onunla berâber hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, her ilâh kendi yarattığını sevk-ü idâre eder. Bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı) buyrulmaktadır.


Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sıdkı ile alâkalı delîller:


a) İsrâ sûresi, seksen sekizinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De ki: And olsun, bu Kur'ânın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinnîler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler) buyrulmaktadır.


b) Yûnus sûresi, otuz sekizinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (... Onun benzeri bir sûre getirin) buyrulmaktadır.


Hûd sûresi, on üçüncü âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Yoksa, "Onu [Kur'ânı] kendisi uydurdu"mu diyorlar? De ki: Eğer doğru [söylüyor] iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi [yardıma] çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin) buyrulmaktadır.

Yukarıda zikredilen ayetlere mukabil olan şu ayetleri nakletmekte fayda görüyorum.


ANCAK ALLAH'A TAPIN.

ALLAH'INIZ TEK ALLAH'TIR.ONLAR İSE KENDİLERİNE NE BİR FAYDA VE NE DE BİR ZARARI DOKUNAN ŞEYLERE TAPTILAR. BİR DİĞER AYETTE İSE ONLAR KENDİ ELLERİYLE YAPTIKLARI UYDURMA ŞEYLERE TAPTILAR. ALLAH'I BIRAKIP TA BAŞKA BİRİNİ KENDİNİZE HAKEM Mİ SANDINIZ? O, İRADESİ İLE HÜKMEDER. KIYAMET GÜNÜ HÜKÜM YALNIZCA ALLAH'INDIR.O GÜN ALLAH ARANIZDA ADÂLETLE HÜKMEDER. EĞER DOĞRU ADAMLARSANIZ HAYDİ SİZ DE BUNA BENZER, EŞ BİR SÛRE GETİRİN BAKALIM Kİ YAPAMAZSINIZ ASLÂ DA YAPAMAYACAĞINIZ BELLİ.


Âhiret günü ile alâkalı delîller:

a) Yasîn sûresinin yetmiş sekiz ve yetmiş dokuzuncu âyet-i kerîmelerinde meâlen, buyruldu ki: (Şu çürümüş, un olmuş kemikleri kim diriltecek, diyor. Sen de ona de ki: Yine onları evvelce yaratmış olan diriltecektir).

b) Kıyâmet sûresinin otuz altıncı âyet-i kerîmeden kırk ikinci âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki: (İnsan kendisini başıboş bırakılmış mı sanıyor? O dahâ önce ileri fırlatılan bir parça menîden değil midir? Sonra kan pıhtısı oldu. İşte insanı bundan yarattı ve a'zâsını düzenledi. Ondan erkek, dişi çiftler yarattı. Bunları yapanın ölüyü diriltmeye gücü yetmez mi?)


Hac sûresi, beşinci ve altıncı âyet-i kerîmeleri. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki: (Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphedeyseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra hilkati belli belirsiz bir lokma et parçasından yarattık. Sonra [kudretimizi] açıkça gösterelim diye dilediğimizi bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için [sizi büyütürüz]. İçinizden kimi vefât eder, yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki her şeyi bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir.) ve (Çünkü; Allah, hakkın tâ kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir). Kur'ân-ı kerîmde buna benzer âyet-i kerîmeler çoktur. Bunun üzerine ziyâde etmeye lüzûm yoktur.


Yukarıdaki ayetleri kapsayanlar ise:


KÂFİRLER 'BİZ ÖLDÜKTEN SONRA MI DİRİLECEĞİZ?' DERLER. ONLAR YÜZÜKOYUN ALEVLİ ATEŞE ATILACAKLARDIR.

ALLAH ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI. HAVVA'YI ÂDEM'İN BEL KEMİĞİNİN BİRİNDEN YARATTI. HEPİNİZ ONDAN TÜREDİNİZ. SİZİ BİR DAMLA MENİ VE KAN PIHTISINDAN YARATTIK.


Suâl: Mütekellimînin [kelâmcıların] i'timât ettikleri, dayandıkları ve nasıl delâlet ettiğini açıkladıkları delîller de işte bunlardır. Kelâmcıların delîllerinin avâma açıklanmasına mâni olunuyor da, Kur'ân-ı kerîmdeki delîllerin açıklanmasına mâni olunmamasının sebebi nedir? Hâlbuki bu delîllerin her biri akıl ile bulunacak, dikkatli düşünerek idrâk olunacak şeylerdir. Eğer avâma inceleme, düşünme kapısı açılacaksa, şartsız olarak açılsın veyâ nazar ve istidlâl yolu baştan kapatılsın, onlar da delîllere dayanmadan taklîtçilik ile mükellef tutulsun, denilirse:


Cevâp: Delîller, avâmın gücünün dışında olan tetkîk ve tefekküre ihtiyâç olmasına ve açık olup rey sâhibinin ilk bakışta hemen anlamasına göre ikiye ayrılır. Bütün insanlar açık olan delîlleri kolayca anlarlar ve bunlarda tehlike yoktur. Tetkîke ihtiyâcı olanlar ise, avâmın kapasitesi dışındadır. Kur'ân-ı kerîmdeki delîller gıdâ gibidir. Bu delîllerden herkes faydalanır. Mütekellimînin [kelâmcıların] delîlleri ise, ilâç gibidir. Ba'zı insanlar fâyda görür, çoğunluğu zarar görür. Dahâ doğrusu Kur'ân-ı kerîmin delîlleri su gibi olup, süt çocuğu da, kuvvetli insanlar da faydalanır. Diğer delîller ise, kuvvetli kimselere bazen fayda veren yemek gibidir. Bununla ba'zı insanlar hastalanabilirler. Bu yemekten süt çocukları hiç faydalanamazlar. Bunun için diyoruz ki, Kur'ân-ı kerîmin delîllerini, sâdece açık kelâm gibi dinlemeli, sathî olarak münâzara müstesnâ, tartışmaya girmemeli, incelemeye, araştırma yapmaya lüzûm görmemelidir.


Herkes tarafından açıkça bilinmektedir ki, bir şeyi ilk defa yapan, onu tekrâr bir daha yapabilir. Nitekim Rûm sûresinin, yirmi yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Önce mahlûkunu yaratıp, [ölümden] sonra bunu [yaratmayı] tekrarlayan Odur ki, bu Onun için pek kolaydır) buyrulmaktadır. Bir evde iki idâreci olursa düzen bozulur. Nerede kaldı ki, bütün âlem iki idârecinin elinde bozulmasın.

Yaratan yarattıklarını bilir. Nitekim Mülk sûresinin, on dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp, bilmektedir ve her işten haberdârdır) buyrulmaktadır.

Yukarıdaki ayetleri ihtiva edenler olarak:


YALNIZCA ALLAH'A TAPIN. O, HER HÂLİNİZİ GÖRÜR VE BİLİR. İŞLER DÖNÜP ALLAH'A VARIR. Ayetleri yeterlidir.


Kur'ân-ı kerîmin delîlleri avâma, her canlı şeyi yarattığı su mesâbesindedir. Ama kelâmcıların delîlleri avâmın zihninde istifhâm-soru işaretleri- bırakan, araştırma gerektiren, şüphe ve tereddüte sevk eden şeylerdir. Sonra bunları hâl etmekle meşgûl olurlar. Bu da bid'attir. Zararı, halkın çoğunda görülmektedir. Sakınılması lâzım olan bunlardır. İnsanların, kelâmcıların sözleriyle zarara düştükleri görülmekte ve tecrübe ile sâbit olmaktadır. Kelâmcıların sözlerinin yayılmadığı Ashâb-ı kirâm asrı olan birinci asırdan sonra, kelâm san'atı yayılmaya başladı. Kelâmcıların delîllerini ortaya koyduktan sonra şerlerin yayılması, insanların gördüğü zararın delîlidir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" ve Ashâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân" taksîmât ve tetkîkâtta, hüccet bulmakta, mütekelliflerin -kelâmcıların- gittiği yoldan gitmediler. Bu âcizlikten değildi. Bu yol faydalı bir yol olsa idi, bu konu üzerinde tereke (ferâiz) mes'elelerinden dahâ çok durup, delîller kaydederlerdi.


Suâl: Ashâb-ı kirâm zamânında böyle bir ilme ihtiyâç az olduğundan, bu ilimle meşgûl olmaktan kendilerini alıkoydular. Çünkü bid'atler, onlardan sonra zuhûr edince, sonra gelen âlimlerde bu ihtiyâç büyüdü. Kelâm ilmi bid'at hastalarına mahsûs bir ilâçtır. Ashâb-ı kirâm zamânında bid'at hastalığı az olduğundan, bu ilâcı bulmakta Ashâb-ı kirâmın yardımları az olmuştur.


Cevâp: İki


<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kuran'a Dair Gerçek Bilgiler

Recent Posts

YUNUS SÛRESİ
VÂKİ OLAN SURESİ
Başlıksız
YUSUF SÛRESİ
MAĞARADA UYUYANLAR SÛRESİ
HİKÂYELER SÛRESİ
LÛT SÛRESİ
SEBELİLER SÛRESİ
GANİMETLER SÛRESİ
CENNET İLE CEHENNEM ARASINDAKİ DUVARDAN BAHSEDEN SÛRE
HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SURE
ZİYAFET SOFRASI SÛRESİ
İMRAN SOYU SÛRESİ
İMRAN SOYU SURESİ
İNANANLAR SÛRESİ
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN'DA ZULÜM KAVRAMI
FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR.
CENNETTE DERECELER VARDIR
KİBİRLENMEYİN. ALLAH, KİBİRLENENLERİ SEVMEZ.
Atasözü
ALLAH, SABREDENLERLE BERABERDİR
ALLAH, RİYÂKÂRLARIN CEZASINI VERECEKTİR
KIYAMET GÜNÜ HAKKINDA
DİNDE SABIR, SEBÂT VEYA GAFLET
BİRİKTİRDİKLERİ ALTIN VE GÜMÜŞLERLE ALINLARI, SIRTLARI VE YANLARI DAĞLANIR
KÂFİRLER SÛRESİ (Kâfirun Sûresi)
ALLAH'A İMAN
ALLAH'A İMAN

Friends

onursargin

bedava chat sohbet batak okey tavla