28/1/2008 - ALLAH'A İMAN
Allah’tan
başka tapılacak yoktur. Göklerde ve yerde ve ikisi arasında
ne varsa O’nundur. Allah’ı bırakıp da, O’nun
yaratmış,yaratmada olduğu herhangi bir kimseye veya nesneye
tapmaktan;daha anlamsız,mantıksız ve yanlış bir şey olamaz ,
Allah’tan başkasına tapmak, saçmalığın en büyüğü
ve Allah katında en affedilmezidir. Allah’ımız tek Allah’tır.
O’na inanmayan ve şer, kötü işler işleyen kimselerin
adı kafirdir, inkarcıdır. Her kişi için en büyük
kurtuluş ve ongunluğun yegane yolu, Allah’a içten inanıp
ta, O’nun emirlerine boyun eğmek ve yasaklarından kaçmak,
iyi işler işlemek,Allah’a olan iman ve ibadetler ile Allah’ın
sevdiği, beğendiği huyları, davranışları edinmek, kişinin
kendi hakkında ve iletişimde bulunduğu başka kişilerin de hak ve
hukukları hakkında, Allah Teala’nın çizdiği sınırları
aşmamaktır. Zayi olmayacak tek şey Allah’a imandır. Kişi imanı
ile birlikte Allah Teala’nın yasakladığı, sevmediği şeyleri
gerçekleştirirse iyi işleri boşa çevrilerek hüsrana
uğrayacak ve çok acı azabı tadacaktır.
RABBİN
KULLARI İÇİN TAKDİR BUYURDUĞU TEK BİR CENNET ÖLÇÜSÜ
VARDIR.O da inanıp da iyi işler işlemektir, Allah'a inanıp O'nun
emirlerini tam bir teslimiyet içinde yerine getirmek ve
yasakladıklarından kaçmaktır. İnançlı bir kimse
günah işlerse inanıp da kötü işler işlemiş olarak
Rabbin huzurunda işlediği kötülüklerin hesabını
verir ve tam olarak cezasını görür
Allah
tektir. Hiçbir şey O’nun eşi ve benzeri değildir. Her
şeyi yaradan Allah’tır. Ezelden ebede var ve diridir. Her şey
O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç
değildir. Her şeyi en iyi bilen’dir. İradesi ile hükmeder.
Gücü her şeye yetendir. Kudreti sonsuzdur. Her şeyi en
iyi işitir ve bilir. Her şeyi en iyi görür ve bilir.
Kullarından dilediğine vahyeder, sözünü elçilerine
iletir. Allah’tan hiçbir şey saklı gizli kalmaz. O,
Kalplerde olanı bilir,gönüllerde saklı-gizli ne varsa
bilir. O, her şeyden haberdardır. Allah’ın izni olmadan bir
yaprak bile kımıldamaz. Toprağın derinliklerindeki bir tohumun
yaş mı, kuru mu olduğunu O, bilir. Allah’ın bilgisi olmadan
hiçbir dişi gebe kalmaz .O; bir şeyi dilediği vakit, O’nun
işi sadece ‘ol’ demekten ibarettir, o da hemen oluverir.
Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır? Buyruğu ile
Allah’tan daha doğru sözlü kimsenin bulunmadığı
anlaşılır. Çünkü; her şeyi idare eden, bilen ve
her şeyden en iyi haberdar olan yalnızca Allah’tır. 
   Kıyamet günü
her şeyi, bütün yaratıklarını toplayıp aralarında
adaletle hükmedecektir. bütün işler Allah’a varır.
O,vadinden asla dönmez, hükmü geniştir ve hükmünde
tektir. Allah, dilediğini gerçekleştirir. Karanlıklarda ve
aydınlıklarda ne varsa bilir. Her şey Allah’ın dilemesi,
yaratması ve takdiri iledir. Allah insanı topraktan yarattığını
beyan buyurmuştur. Peki toprak neden yaratıldı? Dünyadan.
Dünya neden? Güneşten. Güneş neden? Allah'tan.
(Güneş nur, ışık ve enerjidir.) Kuvvet güçtür.
Nur- ışıkta, ısı vardır, renkler vardır. Bütün
elementlerin kaynağı güneştir. Güneş ve ay Allah'ın
delillerindendir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur.

Allah
şu örneğe benzer, düz bir yere konan cam bir fânus
içinde yağı kutsal zeytin ağacından, hiç ateş
dokunmadan yakılmış, ışığı hiç bitmeyecek kandil
gibidir. (O, nur üstüne nurdur).
“Allah
göklerin ve yerin nurudur”(Nur-35)
Bilindiği
gibi beş vakit namaz, müminlere miraç hediyesidir. O
gece resulullah'a ümmetine iletmesi için elli vakit namaz
farz olunduğunda Musa ona: Rabbine dön, zira ne sen ne ümmetin
buna güç yetiremez, dedi. Resulullah der ki: Bir daha
döndüm ve Allah Tealâ tarafından azaltıldı. Birkaç
defa Rabbim ile Musa arasında gidip geldim. Bir daha döndüm
ve Allahü Tealâ : Onlar beştir, fakat ellidir. Benim
katımda karar değiştirilmez, bunu imzaladım buyurdu. Musa Rabbine
dön dedi. Ben de artık Rabbimden utanır oldum dedim. Sonra
sidretül münteha'ya birlikte varıncaya kadar Cebrail beni
götürdü. “Sidre'yi öyle renkler kaplamıştı
ki onlar nedir bilemem”. Bir rivayette Hz. Peygamber der ki:
Sidre-el Müntehâ'yı ne olduğunu bilmediğim renkler
kaplamıştı. Sonra cennete konuldum...Sahabi mirac gecesi ona,
Rabbi görüp görmediğini sorduğunda 'Ben onu nur
olarak gördüm, nuru nasıl görebilirim ki? Diğer bir
rivayette ben onu nur olarak gördüm demiştir.
Yine
bir rivayette Cebrail Sidret-el münteha'da kaldı ve Resûlullah
sınırın ötesine geçti. Resûlullah (a.s) düz
bir yere vardığında Cenâb-ı Allah, bütün celâli
ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen
konuşmada Cenâb-a Allah tarafından şu emirler verildi:
1.Günde
elli vakit namaz kılınması farz olundu.
2.Bakara
sûresinin son iki ayeti vahyolundu.
3.Şirk
hariç bütün günahların affedileceği
bildirildi.
4.Bir
kişinin iyi işlere niyetlendiği zaman hesabına iyi amel
yazıldığı, bu ameli işlediği zaman da hesabına on iyi iş
yazıldığı, fakat kötü,şer işlere niyetlendiğinde
hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu fiilen işlediği,
kalbindekini gerçekleştirdiği zaman da hesabına sadece bir
kötü, şer iş yazıldığı ifâde olundu.
O,
Allah dünyayı altı günde yarattı. Her şey dönüp
O'na varacaktır” âyetleri ve “Allah'ın ahlâkıyla–
sıfatlarıyla –ahlâklanın” kutsal sözleri,
yaratılmışlar için ilk ve son amaç olan Allah'a
varış'ın en güzel şekilde tecellisi içindir.
İmam
Gazali Hazretleri buyurur ki:Resûlullah
"sallallahü aleyhi ve sellem" bir kaç kişinin
kader mes'elesine dalıp, tartıştıklarını gördü. Bu
konuda kendisine bir suâl sorduklarında, (Siz
bununla mı emredildiniz. Sizden öncekiler çok suâl
sormakla helâk oldular)
buyurdular.
Bunun
için vâizlerin kürsîler üzerinde halkın
müteşâbihâttan olan suâllerine, te'vîle
dalarak, açıklayarak cevâp vermeleri harâmdır.
Onlara vâcip olan, selef-i sâlihînin zikrettiği ve
bizim bildirdiğimizin dışına çıkmamaktır. Bu da,
tenzîhte mübâlağa etmek, teşbîhi nefy
etmek,Allahü Teâlâ'nın cisimden ve cismin
sıfatlarından münezzeh olduğunu söylemektir. Bu mevzû'da
dilediği kadar mübâlağa edebilir. Hattâ "kalbinize
gelen her şeyi, içinize gelen her düşünceyi,
hâtırınıza gelen her tasavvuru Allahü teâlâ
yaratmıştır. Bunların hepsinden ve benzerlerinden münezzehtir"
demelidir. Haberlerde cisme ve cismin sıfatlarına âit hiçbir
manâ kastedilmediğini, murât olunan şeyin hakîkatini
kavramak ehliyetine sâhip olmadıklarını, bunlardan suâl
etmeye, irdeleme yapmaya yetkili olmadıklarını beyân etmesi,
bu gibi faydasız şeylerle değil,Allah korkusu, çekincesi-
takvâ- ile meşgûl olmalarını tavsiye etmesi lâzımdır.
Allahü teâlânın kendilerine bunu
[müteşâbihâtı,teşbihi bilmeyi] emretmediğini,
Onun emrettiklerini yapıp, men ettiklerinden kaçınmaları
îcâp ettiğini söylemelidir. İşte siz, bunlardan
menedildiniz. Bunlardan bir şey suâl etmeyiniz. Bu konuda her
ne zamân bir şey işitirseniz sükût ediniz,
mutlaka, bize ilimden az verildi. Müteşâbihât, bize
verilen az ilim ile çözülecek mes'elelerden değildir
demeleri gerektiğini söylemesi lâzımdır.
Âyet-i
kerîme ve hadîs-i şerîflerde vârit olan
müteşâbih lafızlarda tasarruf yapmaktan, müdâhale
etmekten kendini alıkoymaktır. Halkın teşbîhe götüren
lafızlarda sessiz kalması, bu kelimeleri olduğu gibi bırakması
vâciptir. Bu lafızlarda tasarruf etmekten kendini tutmak, altı
yönden lâzımdır. Bu altı şey şunlardır: Tefsîr,
te'vîl, tasrîf, tefrî', cem', tefrîk.
II-
Te'vîl yolu ile tasarrufta bulunmak:
II-
Te'vîl yolu ile tasarrufta bulunmak: Bir kelimenin zâhirî
ma'nâsını bir tarafa bırakıp, onun başka bir ma'nâsını
beyân etmektir. Bu da ya avâmın kendisinden vâki'
olur. Veyâ avâm ile berâber âriften vâki'
olur. Veyâ ârifin kendisi ile Rabbi arasında kendisinden
vâki' olmak üzere üç yerdedir: III- Arifin
te'vîli:
Ârifin
kendi kendine, kalbinin sırrında, kendisi ve Rabbi arasında
yaptığı te'vîldir.
Meselâ
istivâ ve fevk kelimelerinden murâdın ne olduğunun
içine doğması, ya kat'î veyâ şüpheli veyâ
zann-ı gâlip ile olur. Kat'î ise, ona itikât
etmesi lâzımdır. Şüpheli ise, ondan sakınması
lâzımdır. Allahü teâlânın ve Resûlünün
kendi kelâmlarında murâdı budur diyerek, aralarında
tercîh yapamadığı mu'ârızı bulunan şüpheli
ma'nâ ile hüküm etmemelidir. Ona vâcip olan
şüpheli durumda tevakkuf etmesidir. Te'vîl zann-ı gâlip
ile olursa, zannın taalluk ettiği iki şey vardır. Birisi, içine
doğan o manâ Allahü teâlâ hakkında câiz
midir, muhal midir? ikincisi kat'î olarak câiz olduğunu
bilir, ancak murât olan bu mudur, değil midir tereddütü
vardır.
Müfessirlerin
zan ile olan sözleri, istivâ, fevk gibi Allahü
teâlânın sıfatları ile alâkalı olursa kabûl
etmeyiz. Ancak o açıklamalar fıkıh hükümlerinde,
Peygamberlerin hâllerini anlatan hikâyelerde, kâfirlerin
hikâyelerinde, mesel anlatmada ve yanlışlık tehlikesi büyük
olmayan yerlerde yapılabilir.
ikincisi,
istivâ'dan murât böyledir, fevkden murât
şöyledir diye kesin hükümler vermemelidir. Çünkü,
o zaman bilmediği şey hakkında hüküm vermiş olur.
Hâlbuki Allahü teâlâ isrâ sûresi,
otuz altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hakkında
bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme) buyurmaktadır. Ancak,
zan ediyorum ki, bu böyledir demelidir. O zaman kedinden ve
vicdânından verdiği haberde sâdık olur. Söylediği
söz ile Allahü teâlânın sıfatı ve murâdı
üzerine hüküm etmiş olmaz. Ancak kendinden hüküm
vermiş, içindeki kanâ'atini haber vermiş olur.
yapılan
te'vîlin ma'nâsının, Allahü teâlâ için
sübûtu maktû' olmasıdır. Mertebe cihetinden
fevkıyyetde [üstde] olmak böyledir.
Lafzın
iki şeye ihtimâli varsa, biri iptâl olup, diğerinin
kalmasıdır. Meselâ, meâl-i şerîfi, (O,
kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhiptir)
olan
En'âm sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesindeki
fevk kelimesi, Arabî lisanında iki ma'nâda vaaz
olunmuştur. Birincisi mekânın, ikincisi rütbenin üstün
olmasıdır. Burada tenzîh yönünden mekânın
üstü ma'nâsı bâtıldır. Rütbe bakımından
üstün olmak ma'nâsı bâkî kalır.
Nitekim, "Efendi kulun fevkindedir", "Koca, hanımın
fevkindedir", "Sultân, vezîrin fevkindedir"
denildiği gibi, âyet-i kerîmede, (Allah,
kullarının fevkindedir)
buyrulmuştur.
Bunların hepsinde rütbe bakımından üstte olmak manâsı
alınmaktadır. Böylece fevk lafzı için manâ
katîleşmiş, maktû' olmuş olur. Arabî lisanında
fevk lafzı, ancak bu iki ma'nâda kullanılır.
En'âm
sûresi, on sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen,
(O
kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhiptir)
buyrulmuştur
ki, buna misâldir. Bir kimsenin "O fevkdir" demesinde
bir beis
yoktur.
Çünkü kâhirin fevkden önce zikredilmesi,
kâhir ile makhûrun fevkıyyet üzerine fevkin
delâletini gösterir. O da rütbe fevkiyetidir. Kâhir
lafzı fevke delâlettir. Hattâ, "O kullarından
başkası üzerine kâhirdir" demek, (fevka gayrihi)
câiz değildir. (Fevka ibâdihi) ya'nî kullarının
fevkinde demek lâzımdır. Allahü teâlânın
vasfında, "kullarının fevkindedir" diye zikretmek,
"efendilik üstünlüğü" ihtimâlini
kuvvetlendirir. Zîrâ Zeyd Amr'ın fevkindedir demek,
aralarında üstünlük ma'nâsındaki farklılığı
açıklamadan önce söylemek yerinde olur.
Efendilik-kölelik, tasarrufta gâlip olma, saltanât
yolu ile nüfûz kullanma, babalık ve zevciyyet gibi
üstünlüklerden, bırak avâmı, âlimler
bile gâfildir. O hâlde cem', tefrîk, te'vîl,
tefsîr ve çeşitli tagyîrlerde tasarrufta
bulunmak, avâma nasıl bırakılır? Bunun için, Selef-i
sâlihîn bu inceliklerde çok titiz davrandılar.
Vârid olan haberleri, vârit olduğu şekilde, aynı lafız
üzere iktisâr edip, dondurdular. Hak da dedikleri gibidir.
Doğrusu da onların gördüğüdür.
Semâya
ve Arşa olan istivâ lafzı, fevk kelimesinde olduğu gibi,
mefhûm ve manâ itibârı ile, lügatte iki
ma'nâya münhasır değildir. İstivâ lafzı üç
ma'nâya delâlet etse, Allahü teâlâ
hakkında biri bâtıl olup, iki ma'nâ câiz
olabilir. Bu iki câiz olan ma'nânın birini vermek, zan
ve ihtimâl ile olur. Bu anlatılanlar, te'vîlden el
çekmek hakkındaki incelemenin tamâmıdır.
Teferruâta
girmek yolu ile tasarrufta bulunmak: Müteşâbih kelimede
kıyâs yapmaktan, teferru'âtına girmekten, kısımlara
ayırmaktan sakınmak lâzımdır. Meselâ yed (el) lafzı
geçince, elin kısımlarından olan el ayası, bilek ve kolu
da berâber düşünmek, bunları elin îcâplarından
saymak câiz değildir. Parmak denildiğinde parmak ucu [boğum
veyâ tırnakları] hâtıra getirmek aslâ câiz
değildir. Her ne kadar meşhûr olan el, et, cisim ve damardan
ayrı tutulmasa da, bunların zikredilmesi câiz değildir.
Bundan dahâ sonra akla geleni, ziyâde etmektir. Meselâ
el deyince, ayağı da düşünmek, gülmek veyâ
göz deyince ağzı var bilmek, işitme ve görme deyince,
gözün ve kulağın varlığını düşünmektir.
Bunların hepsi muhaldir, yalandır ve ziyâdeliktir. Müşebbihe
ve haşeviyye fırkalarından olan ba'zı ahmaklar bu cesâreti
gösterdikleri için bunları bildirdik.
İhtiyât
edilmesi lâzım gelen konuların en önemlisi, Allahü
teâlânın zât ve sıfatlarında tasarruftur. Dilin
tutulması ve konuşulmamasına en çok lâyık olan,
tehlikesi büyük olan şeylerdir. Küfürden büyük
hangi tehlike vardır. [Ya'nî en büyük tehlike
-küfür-Hakk'ın üstünü örtmek, gerçeği
perdelemektir.]
Allahü
teâlânın sıfatlarından insanlara benzetme tehlikesi
olanlar (el, ayak, yüz, istivâ, fevk, ...) hakkında
konuşmamaktan başka, üzerinde düşünmekten, kendini
alıkoymaktır. Dili suâl sormaktan, bu mevzu'da tasarruf
etmekten tutmak vâcip olduğu gibi, bâtını, kalbi de bu
mevzu' ile meşgûl olmaktan geri çekmek vâciptir.
Bu, vazîfelerin en ağırı ve en şiddetlisidir. Aynı zamânda
vâciptir. Âciz, kötürüm kimsenin, her ne
kadar tabîatı denize dalıp, inci ve cevherleri çıkarma
isteği olsa da, bunlara kavuşmaktan âciz olduğunu bilmekle
berâber, cevherlerin güzelliğine kapılmadan, aczine
bakmalı, tehlikelerini göz önünde tutarak denize
dalmamalıdır. Ayrıca o cevherleri kaçmış bilmeli, ancak
dünyâ ma'îşetindeki genişlik ve bolluğu
kaçıracağını, hâlbuki bu cevherler olmadan da
yaşanacağını düşünmelidir. Yok eğer cevherlere
kavuşayım derken boğulur veyâ timsâhlara lokma olursa,
asıl olan hayâtını kaybetmiş olur.
Suâl:
Bir
kimse, kalbini bu düşünceden geri çekemiyor ve
kendisini, bu konuya muttali' olmaktan, incelemekten alıkoyamıyorsa,
bunun yolu nedir?
Cevâp:
Bunun
yolu, kendisini Allahü teâlâya ibâdetle,
namâzla, Kur'ân-ı kerîm okumakla ve zikir ile
meşgûl etmektir. Bunları yapamazsa, lügat, nahv, hat,
tıp, fıkıh gibi, bu konularla münâsebeti olmayan
ilimler ile meşgûl olmalıdır. Bunları da yapamazsa,
çiftçilik, dokumacılık gibi bir san'at veyâ
meslek ile meşgûl olmalıdır. Hattâ oyun ve eğlence
ile meşgûl olmalıdır. Bunların hepsi, o uçsuz,
bucaksız, derin, tehlikesi ve zararı büyük denize
dalmaktan hayırlıdır. Avâmın beden ile alâkalı bir
günâh ile meşgûl olması, belki de ma'rifetullaha
âit bir konuya dalmaktan dahâ az zararlı olur. Çünkü
günâh işlemenin sonu nihâyet fısk olur. Hâlbuki
bu konulara dalmanın sonu şirktir. Elbette Allahü teâlâ
şirki affetmez. Ama şirkten başkasını dilediği kimse için
affeder.
Suâl:
Avâmdan
biri, dînî i'tikâtlarda nefsini ancak delîllerle
teskîn ediyorsa, delîlleri bildirmek câiz midir?
Eğer câiz ise, o zamân bu konuda düşünmeye ve
incelemeye ruhsat verilmiş olur. Bu durumda âlim olmayan ile
âlim arasında ne fark vardır?
Cevâp:
Allahü
teâlâyı tanımasına, birliğine, Resûlullahın
sıdkına ve âhiret gününe âit olmak üzere
dört konudaki delîlleri dinlemesine izin verilir. Ancak
iki şartla:
1.
Kur'ân-ı kerîmdeki delîllerden başka delîl
getirmemek,
2.Ancak
görünen, zâhirî ma'nâlar üzerinde
durmak, mücâdele etmemek-çekişmemek-, sathî
olarak tefekkür etmek. Çok geniş ve derin tefekkür
etmemek. Bu konuda çok derinliklere girmemek
Allahü
teâlâyı tanımak hakkındaki delîller:
a)
Yûnus sûresi, otuz birinci âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Ey
habîbim, de ki: Sizlere gökten ve yerden kim rızk
veriyor? Veyâ gözlere ve kulaklara [onları yaratmaya] kim
kâdir olabilir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor,
diriden ölüyü kim çıkarıyor?
[Yaratma]
işini
kim idâre ediyor? [Onlara
bu suâlleri sorduğunda "bütün bunları] Allah
[yapıyor]"
diyecekler)
buyrulmaktadır.
b)
Kaf sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden onuncu
âyet-i kerîmesine kadar. Bu âyet-i kerîmelerde
meâlen, (Üstlerindeki
göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl binâ etmiş ve nasıl
donatmışız? Onda hiç bir çatlak yoktur. [Gök
yükseltilmiş ve yıldızlarla donatılmıştır.] Yeryüzünü
döşedik ve ona sâbit dağlar koyduk. Orada gönül
açan her türden [bitkiler]
yetiştirdik.
Allah'a yönelen her kula gönül gözünü
açmak ve ibret vermek için [bütün
bunları yaptık].
Gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve
biçilecek tâneler bitirdik. [Yağmurla
bahçeleri ve ekinleri yetiştirdik.] Kula
rızk olması için birbirine girmiş küme küme
tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik)
buyrulmaktadır.
c)
Abese sûresi, yirmi dördüncü âyet-i
kerîmeden otuz birinci âyet-i kerîmesine kadar. Bu
âyet-i kerîmelerde meâlen, (insan,
aldığı besinlere bir baksın! Biz suyu
[gökten]
bol
bol nasıl boşalttık. Sonra toprağı bir yarışla nasıl yardık.
Kendinize ve hayvanlarınıza bir besin ve fâyda olması için
[yeryüzünde]
ekinler,
üzüm bağları, yoncalar, zeytinler, hurmalar, iri ve sık
ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar
bitirdik)
buyrulmaktadır.
Nebe'
sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden on altıncı
âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i kerîmeler.
Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (Yeryüzünü
beşik, dağları direk kılmadık mı? Sizleri çift çift
yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi örtü
olarak, gündüzü [ma'îşetinizi
te'mîn etmeniz için]
kazanma
zamânı yaptık. Üstünüzde yedi kat sağlam
gökyüzü binâ ettik.
[Oraya]
parlak
kandiller astık. Size tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş
dolaş olmuş bağlar ve bahçeler yetiştirmek için üst
üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan
sular indirdik)
buyrulmaktadır.
İmam
Gazali (r.a) der ki: (Cevâhir-ül Kur'ân)
kitâbımızda
buna benzer beş yüze yakın âyet-i kerîme topladık.
İnsanlar, yaratıcı olan Allahü teâlânın celâl
ve azametini kelâmcıların sözü ile değil,
yukarıdaki âyet-i kerîmelerin delâleti ile
bilmeleri lâzım gelir. Kelâmcılar şöyle diyorlar:
Sıfatlar hâdistir. Ya'nî sonradan yaratılmıştır.
Cevherler de hâdis olan sıfatlardan hâlî
olmadıkları için, onlar da hâdistir. Sonra hâdis
bir ihdâs ediciye muhtâçtır. Bu taksîmât,
mukaddimeler ve bunların resmî delîllerle ispâtı,
avâmın kalplerini karıştırmaktadır. Ama Kur'ân-ı
kerîmde, ma'nâsı, maksadı kolayca anlaşılan zâhirî
delîller onları iknâ ettirir, nefislerini sâkin
kılar ve kalplerinde kat'î itikâtları yerleştirir.
Gazali
(r.a) Cevahir-ül Kur'an kitabında
zikrettikleri yukardakilere benzeyen beş yüz ayetin toplamına
bedel, hepsini kapsayan, dahil eden ayetleri nakledelim:
HER
ŞEY ALLAH'IN YARATMASI İLEDİR. O, İRADE EDER. ALLAH BİR ŞEYİ
DİLEDİĞİ VAKİT ONUN İŞİ SADECE 'OL' DEMEKTEN İBÂRETTİR.
O DA HEMEN OLUVERİR. ALLAH, HER ÇEŞİT YARATMAYI BİLİR.
HER ŞEYİ İDARE EDEN YALNIZCA ALLAH'TIR. GÖKLERDE VE YERDE NE
VARSA O'NUNDUR.
Allahü
teâlânın birliğine delîller:
Avâmın
iknâ' olacağı Kur'ân-ı kerîmdeki delîller
şunlardır:
a)
Enbiyâ sûresi, yirmi ikinci âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Eğer
gökte ve yerde ilâhlar olsaydı, yer ile gök
[bunların
nizâmı]
kesinlikle
bozulurdu)
buyrulmaktadır. Zîrâ bir işin idâresi için
iki veyâ dahâ fazla idârecinin olması, o işin
bozulmasına sebeptir.
b)
İsrâ sûresi, kırk ikinci âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De
ki: Eğer dedikleri gibi Onunla
[ya'nî
Allahü teâlâ ile]
birlikte
başka ilâhlar da olsaydı, o takdîrde bu ilâhlar,
Arşın sâhibi olan Allah'a ulaşmak için çâreler
arayacaklardı)
buyrulmaktadır.
c)
Müminûn sûresi, doksan birinci âyet-i
kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Allah
evlât edinmemiştir. Onunla berâber hiçbir ilâh
da yoktur. Eğer olsaydı, her ilâh kendi yarattığını
sevk-ü idâre eder. Bir gün mutlaka onlardan biri
diğerine galebe çalardı)
buyrulmaktadır.
Resûlullahın
"sallallahü aleyhi ve sellem" sıdkı ile alâkalı
delîller:
a)
İsrâ sûresi, seksen sekizinci âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De
ki: And olsun, bu Kur'ânın bir benzerini ortaya koymak üzere
insanlar ve cinnîler bir araya gelseler, birbirlerine destek de
olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler)
buyrulmaktadır.
b)
Yûnus sûresi, otuz sekizinci âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (...
Onun benzeri bir sûre getirin)
buyrulmaktadır.
Hûd
sûresi, on üçüncü âyet-i kerîmesi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Yoksa,
"Onu [Kur'ânı]
kendisi
uydurdu"mu diyorlar? De ki: Eğer doğru
[söylüyor]
iseniz,
Allah'tan başka çağırabildiklerinizi [yardıma]
çağırın
da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin)
buyrulmaktadır.
Yukarıda
zikredilen ayetlere mukabil olan şu ayetleri nakletmekte fayda
görüyorum.
ANCAK
ALLAH'A TAPIN.
ALLAH'INIZ
TEK ALLAH'TIR.ONLAR İSE KENDİLERİNE NE BİR FAYDA VE NE DE BİR
ZARARI DOKUNAN ŞEYLERE TAPTILAR. BİR DİĞER AYETTE İSE ONLAR
KENDİ ELLERİYLE YAPTIKLARI UYDURMA ŞEYLERE TAPTILAR. ALLAH'I
BIRAKIP TA BAŞKA BİRİNİ KENDİNİZE HAKEM Mİ SANDINIZ? O,
İRADESİ İLE HÜKMEDER. KIYAMET GÜNÜ HÜKÜM
YALNIZCA ALLAH'INDIR.O GÜN ALLAH ARANIZDA ADÂLETLE
HÜKMEDER. EĞER DOĞRU ADAMLARSANIZ HAYDİ SİZ DE BUNA BENZER,
EŞ BİR SÛRE GETİRİN BAKALIM Kİ YAPAMAZSINIZ ASLÂ DA
YAPAMAYACAĞINIZ BELLİ.
Âhiret
günü ile alâkalı delîller:
a)
Yasîn sûresinin yetmiş sekiz ve yetmiş dokuzuncu âyet-i
kerîmelerinde meâlen, buyruldu ki: (Şu
çürümüş, un olmuş kemikleri kim diriltecek,
diyor. Sen de ona de ki: Yine onları evvelce yaratmış olan
diriltecektir).
b)
Kıyâmet sûresinin otuz altıncı âyet-i kerîmeden
kırk ikinci âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i
kerîmelerde meâlen buyruldu ki: (İnsan
kendisini başıboş bırakılmış mı sanıyor? O dahâ önce
ileri fırlatılan bir parça menîden değil midir? Sonra
kan pıhtısı oldu. İşte insanı bundan yarattı ve a'zâsını
düzenledi. Ondan erkek, dişi çiftler yarattı. Bunları
yapanın ölüyü diriltmeye gücü yetmez mi?)
Hac
sûresi, beşinci ve altıncı âyet-i kerîmeleri. Bu
âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki: (Ey
insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphedeyseniz, şunu bilin
ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış
kandan, sonra hilkati belli belirsiz bir lokma et parçasından
yarattık. Sonra
[kudretimizi]
açıkça
gösterelim diye dilediğimizi bir süreye kadar rahimlerde
bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.
Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için
[sizi
büyütürüz].
İçinizden
kimi vefât eder, yine içinizden kimi de ömrün
en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ
ki her şeyi bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle
gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir
hâlde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur
indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç
açıcı bitkiler verir.)
ve (Çünkü;
Allah, hakkın tâ kendisidir. O, ölüleri diriltir;
yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir).
Kur'ân-ı kerîmde buna benzer âyet-i kerîmeler
çoktur. Bunun üzerine ziyâde etmeye lüzûm
yoktur.
Yukarıdaki
ayetleri kapsayanlar ise:
KÂFİRLER 'BİZ ÖLDÜKTEN
SONRA MI DİRİLECEĞİZ?' DERLER. ONLAR YÜZÜKOYUN ALEVLİ
ATEŞE ATILACAKLARDIR.
ALLAH
ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI. HAVVA'YI ÂDEM'İN BEL
KEMİĞİNİN BİRİNDEN YARATTI. HEPİNİZ ONDAN TÜREDİNİZ. SİZİ
BİR DAMLA MENİ VE KAN PIHTISINDAN YARATTIK.
Suâl:
Mütekellimînin
[kelâmcıların] i'timât ettikleri, dayandıkları ve
nasıl delâlet ettiğini açıkladıkları delîller
de işte bunlardır. Kelâmcıların delîllerinin avâma
açıklanmasına mâni olunuyor da, Kur'ân-ı
kerîmdeki delîllerin açıklanmasına mâni
olunmamasının sebebi nedir? Hâlbuki bu delîllerin her
biri akıl ile bulunacak, dikkatli düşünerek idrâk
olunacak şeylerdir. Eğer avâma inceleme, düşünme
kapısı açılacaksa, şartsız olarak açılsın veyâ
nazar ve istidlâl yolu baştan kapatılsın, onlar da delîllere
dayanmadan taklîtçilik ile mükellef tutulsun,
denilirse:
Cevâp:
Delîller,
avâmın gücünün dışında olan tetkîk ve
tefekküre ihtiyâç olmasına ve açık olup
rey sâhibinin ilk bakışta hemen anlamasına göre ikiye
ayrılır. Bütün insanlar açık olan delîlleri
kolayca anlarlar ve bunlarda tehlike yoktur. Tetkîke ihtiyâcı
olanlar ise, avâmın kapasitesi dışındadır. Kur'ân-ı
kerîmdeki delîller gıdâ gibidir. Bu delîllerden
herkes faydalanır. Mütekellimînin [kelâmcıların]
delîlleri ise, ilâç gibidir. Ba'zı insanlar fâyda
görür, çoğunluğu zarar görür. Dahâ
doğrusu Kur'ân-ı kerîmin delîlleri su gibi olup,
süt çocuğu da, kuvvetli insanlar da faydalanır. Diğer
delîller ise, kuvvetli kimselere bazen fayda veren yemek
gibidir. Bununla ba'zı insanlar hastalanabilirler. Bu yemekten süt
çocukları hiç faydalanamazlar. Bunun için
diyoruz ki, Kur'ân-ı kerîmin delîllerini, sâdece
açık kelâm gibi dinlemeli, sathî olarak münâzara
müstesnâ, tartışmaya girmemeli, incelemeye, araştırma
yapmaya lüzûm görmemelidir.
Herkes
tarafından açıkça bilinmektedir ki, bir şeyi ilk
defa yapan, onu tekrâr bir daha yapabilir. Nitekim Rûm
sûresinin, yirmi yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Önce
mahlûkunu yaratıp, [ölümden]
sonra
bunu [yaratmayı]
tekrarlayan
Odur ki, bu Onun için pek kolaydır)
buyrulmaktadır. Bir evde iki idâreci olursa düzen
bozulur. Nerede kaldı ki, bütün âlem iki idârecinin
elinde bozulmasın.
Yaratan
yarattıklarını bilir. Nitekim Mülk sûresinin, on
dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Hiç
yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp, bilmektedir ve
her işten haberdârdır)
buyrulmaktadır.
Yukarıdaki
ayetleri ihtiva edenler olarak:
YALNIZCA
ALLAH'A TAPIN. O, HER HÂLİNİZİ GÖRÜR VE BİLİR.
İŞLER DÖNÜP ALLAH'A VARIR. Ayetleri yeterlidir.
Kur'ân-ı
kerîmin delîlleri avâma, her canlı şeyi yarattığı
su mesâbesindedir. Ama kelâmcıların delîlleri
avâmın zihninde istifhâm-soru işaretleri- bırakan,
araştırma gerektiren, şüphe ve tereddüte sevk eden
şeylerdir. Sonra bunları hâl
etmekle meşgûl olurlar. Bu da bid'attir. Zararı, halkın
çoğunda görülmektedir. Sakınılması lâzım
olan bunlardır. İnsanların, kelâmcıların sözleriyle
zarara düştükleri görülmekte ve tecrübe ile
sâbit olmaktadır. Kelâmcıların sözlerinin
yayılmadığı Ashâb-ı kirâm asrı olan birinci asırdan
sonra, kelâm san'atı yayılmaya başladı. Kelâmcıların
delîllerini ortaya koyduktan sonra şerlerin yayılması,
insanların gördüğü zararın delîlidir.
Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" ve
Ashâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân"
taksîmât ve tetkîkâtta, hüccet bulmakta,
mütekelliflerin -kelâmcıların- gittiği yoldan
gitmediler. Bu âcizlikten değildi. Bu yol faydalı bir yol
olsa idi, bu konu üzerinde tereke (ferâiz) mes'elelerinden
dahâ çok durup, delîller kaydederlerdi.
Suâl:
Ashâb-ı
kirâm zamânında böyle bir ilme ihtiyâç
az olduğundan, bu ilimle meşgûl olmaktan kendilerini
alıkoydular. Çünkü bid'atler, onlardan sonra zuhûr
edince, sonra gelen âlimlerde bu ihtiyâç büyüdü.
Kelâm ilmi bid'at hastalarına mahsûs bir ilâçtır.
Ashâb-ı kirâm zamânında bid'at hastalığı az
olduğundan, bu ilâcı bulmakta Ashâb-ı kirâmın
yardımları az olmuştur.
Cevâp:
İki
|