29/1/2008 - ALLAH'A İMAN
2.Kısım (Ma'rifetullah), Allahü teâlâyı tanımak konusunda da insanlar birbirinden farklıdır. Bunu bir misâl ile açıklayalım: Bir kısım insanlar korkak ve âciz olup, denizin dalgalarının çarpışmalarına kıyıdan bile bakamazlar. Bir kısmı da bunu yapar ama, denizin ayakta durabileceği sığ yerlerine bile giremezler. Bir kısmı da sığ yerde durur ama, yüzmesine güvenmediği için, ayağını yerden kesmeyi göze alamaz. Bir kısmı da yüzmeyi bilmesine rağmenkıyıya yakın yerlerde yüzüp, tehlikeli ve boğulma ihtimâli olan yerlere açılamaz. Bir kısmı tehlikeli yerlere açılabildiği hâlde, denizin dibindeki kıymetli şeyleri ve cevherleri almak için denize dalamaz. Ma'rifet denizi ve insanların bu ma'rifet denizine girmedeki farklılıkları da aynen bu misâldeki gibidir. Suâl: Ârifler, Allahü teâlâyı mükemmel şekilde tanıyıp, kendilerine gizli bir nokta kalmamak sûretiyle ihâta edebilirler mi, denilirse: Cevâp: Hâyır, buna imkân yoktur. Allahü teâlânın zât ve sıfatlarının künhünü, hakîkatini, mahlûkâtın ma'rifetleri ne kadar geniş ve ilimleri ne kadar derin ve çok olursa olsun, bilemezler, ancak kendisi bilir. Mahlûkâtın bu ilmi, Allahü teâlânın ilmi yanında pek azdır. Nitekim İsrâ sûresi, seksen beşinci âyet-i kerîmesinde, (Sana ruhu sorarlarsa de ki: Size ruh hakkında pek az bir bilgi verilmiştir) buyrulmaktadır. Fakat bilinmesi gerekir ki, Allahü teâlâ, varlıkta olan her şeyi kaplamıştır. Zîrâ varlıkta olan Allahü teâlâ ve Onun fiilleridir. Her şey Allahü teâlânın huzûrundadır. Nitekim bir ordugâhta en yüksek kumândanından en küçük rütbelisi bekçi ve nöbetçiye kadar hepsi, sultânın mahiyetinde ve emre hâzır durumdadırlar. İlâhî huzûrun anlaşılabilmesi için, sultânlık dîvânını misâl veriyorum. Nasıl ki, sultânın, ülkesinde bir serâyı ve bu sarâyın avlusunda geniş bir meydânı ve o meydânın bir atabesi [umûmî girişi] vardır. Sultânın teba'ası burada toplanır. Dahâ ileri gidemezler ve meydânın diğer taraflarına geçemezler. Sonra ülkenin havâssına, atabeyi geçme ve meydâna girip, pâdişâha yakınlık ve uzaklığın derecelerine göre makâmlarına uygun yerlerde oturma ve gezme izni verilir. Sultânın husûsî sarâyına ancak vezîr girebilir. Sultân o vezîre memleketin gizli işlerinden istediğini anlatır. Kendisinde kalmasını uygun gördüğü bilgileri vezîre vermez. Bu misâlden, kulların, Allahü teâlânın dîvânında yakınlık ve uzaklıkta farklı derecelerde oldukları anlaşılmaktadır. Meydânın sonundaki atabe [umûmî giriş] denilen yer, bütün avâmın duracağı yerdir. Burayı geçmeye izin yoktur. Sınırı geçenler azarlanır ve men' olunurlar. Ârifler ise, atabeyi geçip, meydâna girerler. Bunlar her ne kadar atabede bulunan avâmdan mevki' olarak ileride iseler de, uzaklık ve yakınlık derecelerine göre farklı mevki'leri olup, farklı sâhalarda dolaşırlar. Fakat kudsî makâm-ı ilâhî, âriflerin erişemeyeceği ve bakanın gözlerinin ulaşamayacağı derecede yüksektir. Hattâ küçük büyük o yüksek makâma hiç kimse bir an bile bakamaz. Ancak hayret ve dehşetten göz hiç bir şey görmeden, âciz ve bitkin olarak bakmayı bırakır ve kapanır. İşte avâma vâcip olan, etrâflı ve mufassal şekilde ihâta edemeyeceği marifetullahı, Rabbânî huzûru, dîvân misâli ile bu kadarcık olsun bilmek ve kısaca îmân etmektir. Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân" kendi zamânlarında, ömürlerinin sonuna kadar halkı bu gibi işlerde [müteşâbih sözlerde] araştırma, inceleme yapmaya, te'vîle, tefsîre kalkışmalarına izin vermediler. Hattâ bu mevzu'lara dalanları, bu gibi şeylerden suâl soranları, dahâ sonra anlatırım diyenleri azarlamışlardır. Ashâb-ı kirâm, teşbih ifadeli, müteşâbih sözler hakkında konuşmayı, araştırmayı, dînî hükümlerin anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünselerdi, elbette gece-gündüz kendilerini bu işe verirlerdi. Âilelerini, çocuklarını da teşvîk ederlerdi. Bu mevzu'daki esâsları te'sîs edip, kanûnlarını açıklamak için, tereke (ferâiz) taksîmi ile alâkalı konularda koydukları kâidelerin hâzırlanmasında kolları sıvadıklarından dahâ fazla kollarını sıvarlar, yanî çok çalışırlardı. Kesin olarak bilmeliyiz ki, iyice anlaşıldığı üzere, hak olan, Ashâb-ı kirâm ve tâbi'înin "radıyallahü anhüm ecma'în" dedikleri, doğru olan yine onların görüş ve fikirleridir. Özellikle Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" onları methetmektedir: (İnsanların en hayırlısı benim zamânımda bulunanlardır. Sonra bunların arkasından gelenler, sonra bunların arkasından gelenlerdir) ve (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden biri kurtulacaktır) buyurmuştur. Onlar kimlerdir? diye sorduklarında, (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) buyurmuşlardır. Ehl-i sünnet ve cemâ'at nedir, diye sorduklarında, (Şimdi Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır) buyurmuşlardır. Avâmın üzerine vâcip olan, Allahü teâlâyı teşbîhden ve cisimlere benzetmekten münezzeh kılmaktır ve Peygamber efendimizin murâtettiği ma'nâda kavl-i şerîflerine îmân edip, tasdîk etmektir ve müteşâbih ma'nâların hakîkatini idrâkten aczini i'tirâf etmektir ve avâm üzerine vâcip olan, müteşâbihât hakkında suâl sormaktan ve tâkatinin ötesinde olan şeylere dalmamaktır. Ve yine avâm üzerine vâcip olan, zâhirî ma'nâları, ziyâde, noksan, cem' ve tefrîk yaparak değiştirmekten dilini tutmaktır. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" halîfe iken, "Kur'ân-ı kerîm mahlûk mudur, değil midir" diye soran bir kimseyi, hayretle karşılayıp elinden tutup, ilim kapısı olan hazret-i Alîye "radıyallahü anh" götürdü ve yâ Ebu Hasen! Dinle bak! Bu adam ne diyor, dedi. Hazret-i Alî, ne diyor, ey Emîr-el-mü'minîn! dedi. Adam, kendisine Kur'ân-ı kerîmin mahlûk olup olmadığını sordum, dedi. Hazret-i Alînin "radıyallahü anh" bu soruya çok canı sıkıldı. Başını eğdi, düşünceye daldı. Sonra başını kaldırdı ve: - Âhır zamânda bu sözden çok konuşulacaktır. Eğer ben senin gibi bunun vâlîsi olmuş olsaydım, elbette boynunu vururdum, dedi. Bu hâdiseyi Ahmed bin Hanbel "rahimehullah" Ebû Hüreyre'den "radıyallahü anh" rivâyet etmiştir. Bu söz, hazret-i Alînin, hazret-i Ömer ve Ebû Hüreyre'nin "radıyallahü anhüm" yanında iken söylediği sözdür. Bu suâle ne hazret-i Ömer, ne hazret-i Alî ve ne de bu haberin ulaştığı her hangi bir Sahâbî hiç bir cevâp vermemişlerdir. Hazret-i Alî "radıyallahü anh" ise, bu suâlin dînî bir mes'ele ve Allahü teâlânın kelâmındaki hükümleri öğrenmek, bilmek olmadığını anlamıştır. Suâli soranın, emir ve yasaklara dair hükümlerin delîlleri ondan alınan, Resûl aleyhisselâmın sıdkına delâlet eden mu'cize olan Kur'ân-ı kerîmin sıfatını bilmeyi istemediğini bilmiştir. Vahye ve Kur'ân-ı kerîmin indirilişine şâhit olup, dînin sırlarına ve hakîkatine muttali' olan ve haklarında Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem", (Ben Peygamber olarak gönderilmemiş olsaydım, Ömer Peygamber ola-rak gönderilirdi) ve (Ben ilmin şehriyim, Alî kapısıdır) buyurduğu zâtlar bu gibi süâl soranları azarladı. Sonra gelen kelâm ve mücâdele düşkünleri, haklarında (Uhud dağı kadar altın sadaka verseler de, onlardan birinin bir müd sadaka sevâbına, hattâ yarısına ulaşamazlar) buyrulan Eshâb-ı kirâmın, "Hak ve doğru olan, böyle suâlleri kabûl edip gerekli cevâbı vermeleri ve münâkaşa kapısını açmaları gerekirdi. Soran haklı idi. Hazret-i Ömer ve Alî "radıyallahü anhümâ" bâtıl üzere idiler" demektedirler. buyurduğu zâtlar bu gibi suâl soranları azarladı. Sonra gelen kelâm ve mücâdele düşkünleri, haklarında (Uhud dağı kadar altın sadaka verseler de, onlardan birinin bir müd sadaka sevâbına, hattâ yarısına ulaşamazlar) buyrulan Eshâb-ı kirâmın, "Hak ve doğru olan, böyle suâlleri kabûl edip gerekli cevâbı vermeleri ve münâkaşa kapısını açmaları gerekirdi. Soran haklı idi. Hazret-i Ömer ve Alî "radıyallahü anhümâ" bâtıl üzere idiler" demektedirler. Heyhât, demircileri meleklerle kıyâsa kalkışan, kelâm ve mücâdele düşkünlerini hulefâ-i râşidîne ve selef-i sâlihîne tercîh edenler, ilimden ne kadar uzak, dinden ne kadar mahrûm kimselerdir. Böylece bu bid'atin, selefin sünnetine muhâlif olduğu kat'î olarak ortaya çıkmaktadır. Fakîhlerin fıkhın teferru'âtı ve tafsilâtına dalmaları gibi değildir. Bu konuya dalanları men' ettikleri görülmemiştir. Hattâ tereke-ferâiz-meseleleri üzerinde dikkatle durmuşlardır. Fıkhın derinliklerine dalmanın câiz olduğunu anladık. Fakat mücâdele ilmindeki bid'atler tahsîl ehli yanında kötü bid'attir. Bunun kötülüğü (İhyâ-ül ülûm) kitâbının (akâid) kısmında bildirilmiştir. Sonra gelen âlimlerin münâzara ve münâkaşalarından maksat, şer'i şerîfin kaynaklarından araştırıp almaya yardım ile Kur'an ahkâmını bilmek, anlamak ise, bu selefin sünnetine uygundur. Zîrâ onlar tereke (ferâiz) ile alâkalı dede mes'elesinde; ana, zevc ve babanın mîrâsında ve benzeri fıkıh mes'elelerinde meşveret ve münâzara ettikleri nakledilmiştir. [Dede ile ana-baba bir veyâ baba bir kardeşin bir arada olması hâlinde hisseleri nass olarak açıklanmamıştır. Hattâ İbni Mes'ûd "radıyallahü anh", "Müşküllerinizi bizden sorun, fakat dede mes'elesini sormayın buyurmuştur. Ömer bin Hattâb "radıyallahü anh", "Dede ile kardeşin bir arada olması hâlinde, mîrâs için hüküm vermekte en cesûr olanınız, Cehenneme karşı en cesâretli olanınızdır" buyurmuştur. Alî bin Ebî Tâlib "radıyallahü anh", "Cehenneme girmek kimi sevindirirse, dede ile kardeş arasında [mîrâs için] hüküm versin" buyurmuştur. Ebû Bekr, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Ömer ve Eshâb-ı kirâmın "aleyhimürrıdvân" bir kısmı, kardeşler, dede ile birlikte olunca, mîrâs alamaz demişlerdir. İmâm-ı a'zamın içtihâdı da böyledir. Oysa ashâb-ı kirâmın ve tâbi'înin çoğu ve hakkında (Terekeyi- ferâizi-en iyi bileniniz Zeyd'dir) buyrulan Zeyd bin Sâbit "radıyallahü anh" da, "Kardeşler dede ile birlikte olunca, mîrâs alırlar. Ancak dede, malın üçte birinden veyâ muhâsemeden hangisi çok ise onu alır" buyurmuşlardır. İmâm-ı Mâlik, imâm-ı Şâfi'î, imâm-ı Ahmed bin Hanbel ile Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammedin içtihâtları da böyledir. Meselâ, dede ile bir kardeş kalmış ise, dede üçte birini alıp, kardeş üçte ikisini almaz. Muhâseme yapılarak yarı yarıya bölüşülür. Dede ile iki kardeş olunca, dedenin üçte birini alması ile muhâseme [bölüşme] aynı olacağından, her biri üçte bir alır. Dede ile birlikte üç veyâ dahâ fazla kardeş varsa, dede üçte bir alıp, gerisini kardeşler aralarında bölüşürler. Anne, baba, zevc bir arada olduğunda, Eshâb-ı kirâm arasında mîrâs husûsunda iki görüş vardır. 1. Abdüllah bin Abbâs "radıyallahü anhümâ", anne bütün maldan üçte bir alır demiştir. Zevc malın yarısını, baba da kalanı aldığına göre, taksîmât şöyle olur. Baba Anne (Sülüs) Zevc (nısf) Mes'ele 2. Zeyd bin Sâbit "radıyallahü anhümâ", zevc mîrâsın yarısını, anne geri kalanın üçte birini, baba da kalanı alır diye içtihât etmiştir. Buna göre taksîmât şöyle olur: Baba Baba Anne (Sülüs) Zevc (nısf) Mes'ele Eshâb-ı kirâmın çoğunun görüşü de böyle olup, fetvâ da bunun üzerine verilmiştir.] Evet, eğer maksatları doğru olmak üzere, tenbîh için, lafz ve ibâre üretmelerinin bir zararı yoktur. Hattâ bu ibâreleri alıp, kullanmaları mübâhtır. Eğer münâzaradan maksatları kötü olup, bildirmek değil, susturmak ve yol göstermek değil de, mağlûp etmek için ise, sünnet-i me'sûrenin hilâfına bir bid'atdir. Vehm ve ihtimâllerin giderilmesinde en büyük karîne, dahâ önceden bilindiği gibi, zâhirî ma'nâları kabûlden, Allahü teâlâyı takdîs ve tenzîh etmektir. Her kim Allahü teâlâyı tanımakta bu ma'rifete sâhip olursa, bu ma'rifet onun rûhunda en kuvvetli bir gıdâ olur. Bu ma'rifet sâyesinde, Allahü teâlânın sıfatlarına dair her duyduğunu Ona lâyık şekilde anlar. O ma'rifet ile hiç bir şüphe kalmayacak şekilde vehimler giderilir. Misal: Bir fakîhin kelâmında geçen (sûret) kelimesi, bir çocuğun veyâ avâmdan birinin yanında söylense, "Bu mes'elenin sûreti böyledir" veyâ "Bu hâdisenin sûreti böyledir" denilse, o çocuk veyâ meselenin ma'nâsını bilmeyen o kimseler, mesele denilen şeyin bir sûret olduğunu ve sûretin de kendi bildiği ve çevresinde gördüğü gibi, ağzı, burnu ve gözü olan bir şeyi hayâl eder. Fakat, meselenin hakîkatini ve onun husûsî olarak tertîplenmiş bilgilerden ibâret olduğunu bilen kimse, mes'elede cisimlerin şekilleri gibi, gözü, burnu, ağzı olduğunu düşünebilir mi? Hâyır. Mes'elenin cisim olmaktan ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu bilmesi ona kâfîdir. Bunun gibi, ilâhı cisim olmaktan münezzeh bilmek, (Allah, Âdemi kendi sûretinde yarattı) hadîs-i şerîfini işitenin kalbinde (sûret) kelimesinin ma'nâsını anlamasında bir (*)karîne olur. Allahü teâlâyı cisim olmaktan münezzeh bilen bir ârif, "mes'elenin sûreti" sözündeki sûreti, cismânî sûret olarak düşünenleri hayretle karşıladığı gibi, Allahü teâlâya cismânî sûret nispet edenleri de hoş görmez. (*)Karine kelimesinin lûgat anlamı: Belirsiz ve güç anlaşılabilir bir şeyi anlamaya, çözmeye sebep olan hâl, ipucu- Belirti,emâre(işâret) delil. misâl: Bir kimse bir çocuğun yanında, "Bağdât halîfenin elindedir" dese, çocuk Bağdâdı halîfenin parmakları arasında, sanki Bağdât'ı taşı ile toprağı ile avucunun içine almış sanır. Bunun gibi, Bağdât lafzından murâdın ne olduğunu bilmeyen bir câhil de böyle düşünür. Ama Bağdâtın büyük bir şehir olduğunu bilen kimsenin aklına böyle bir şey gelir mi? Bağdât, halîfenin elindedir diyene itirâz edip, niçin böyle dedin, böyle dediğini duyan, Bağdâtın halîfenin parmakları arasında olduğuna inanır. Böylece o kimseyi hakîkatin aksini söylemiş ve cehalete sürüklemiş olursun. Hattâ ona "Ey temiz kalpli kişi! Senin böyle söylemen ancak, Bağdât'ın hakîkatini bilmeyen kimseyi cehalete götürür" denir. Bağdât'ı bilen bir kimse, bu sözdeki 'el' kelimesi ile, avuç ve parmakları kapsayan bilinen uzvun kastedilmediğini, ayrıca bir karîneye ihtiyâç olmadan başka bir manâsı olduğunu anlar. Haberlerde bildirilen, vehim veren müteşâbih sözlerde vehimlerin giderilmesi için bir karîne yeterlidir. O da cisim ve cisim cinsinden olmayan Allahü teâlâyı tanımaktır. Bu İçtenlik Sûresinde kesin,net ve iyice anlaşılır, hiçbir şüpheye asla yer vermeyecek şekilde bilinir. Misâl: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hanımları için, 'Bana en çabuk kavuşanınız, eli en uzun olanınızdır' buyurmuştur. Bunun üzerine hanımlardan bir kısmı ellerini birbiri üzerine koyup, ölçüşmeye başladılar. Peygamber efendimiz eli uzun olmaktan maksadının, uzuv olan elin uzun olması değil, cömertlikte ileri gitmek olduğunu beyân edince hakikati anladılar. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bu hadîs-i şerîfi bir karîne ile zikretmişlerdir. El uzunluğu(tûl-ül yed) ibâresi ile cömertliği irâde etmişlerdir. Bu söz karînesiz nakledilseydi, vehme, şüpheye yol açardı. Peygamber efendimizin söylediği bir müteşâbih lafzın, bazı câhiller tarafından anlaşılmaması, Peygamberimize itirâz şeklinde, bu sözü niçin söyledin demeye, kimin hakkı vardır. Ancak Peygamberimiz mecliste hazır olanların anlayışlarına göre, cimri olmamayı-cömertliği- anlatmak için karîneli olarak o lafzı söylemiştir. Karîneler çok ve çeşitlidir. Ba'zıları bilgi ve ma'rifetlerdir. Bu karînelerden biri, insanların puta tapmalarının emir olunmadıklarını bilmeleridir. Herhangi bir cisme tapan puta tapmış olur. Bu cisim ister küçük, ister büyük, ister çirkin, ister güzel, ister aşağı, ister yüksek, ister yeryüzünde, ister Arşta olsun aynıdır. Allahü teâlâyı cismiyetten ve cismin îcâplarından münezzeh bilmek herkesin malûmudur. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bu tenzîhi mübâlağa ile bildirmiştir. Nitekim Kur'ân-ı kerîmde İhlâs sûresinde (Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri değildir). ve 'Yalnızca Allah'a tapın'...'Ancak Allah'a tapın'. Buyrulmakta, Allahü teâlânın cisim olmaktan münezzeh olduğunu, hiç bir şüpheye mahâl kalmayacak şekilde bildirilmiştir. Bu açıklamaları, et ve kemikten olan elin Allah hakkında da böyle düşünülmesi imkânsız, yersiz ve saçma olduğunu bilmelerine kâfî gelmiştir. Diğer zâhiri lafızlar da, eğer cisme ıtlak olunursa, ancak cismiyyete ve cismiyyetin sıfatlarına delâlet etmesi böyledir. Eğer müteşâbih veya teşbih ifade eden kelimeler, cisim olmayan bir şeye işaret olunursa, kelimenin belli, görünen,açıkça bilinen-zâhiri- manâsı değil, Allahü teâlâ hakkında câiz olan başka bir ma'nâ murâdedildiği zarûrî olarak bilinmelidir. Çoğu zamân bu manâ belirir . Bazen de belirip, cereyan etmez. Ancak karîne ile anlaşılır. Bu karîneler şüphe ve müşkülleri giderici şeylerdendir. Misal:Biz "Zeyd Amr'ın fevkinde oturdu" demekle, "Zeyd Amr'ın hemen yanında ve baş köşeye yakın oturdu" demek arasında fark görmüyoruz. Ya da "Bağdât halîfenin idâresi altındadır" demekle, "Bağdât halîfenin elindedir" demek arasında bir fark görmüyoruz. Bu, akıllılar arasındaki konuşmalarda geçerlidir. Çocuklar ve câhiller ile konuşurken müteşâbih-teşbihi-sözlerin korunması imkân dâhilinde değildir. Bundan sakınmakla meşgûl olmak, kelâmda rekâket, akılda zayıflık ve lafızda ağırlık meydâna getirir. Misâl: Bir kimse bir çocuğun veyâ onun derecesinde olan ve meclislerdeki örf ve âdetleri, âdâbı bilmeyen kimsenin yanında, "Filân bir toplantıya girdi ve filânın fevkinde [üstünde] oturdu" dese, câhil, görgüsü kıt olan kimse, o adamı, ötekinin başı üzerinde veyâ başının üstündeki bir mekâna oturduğunu zan eder. Meclis âdâbını bilen, baş köşeye yakın yerlerin en yüksek mertebe olduğunu ve fevk kelimesinin mertebe bakımından yükseklik olduğunu bildiği için, meclise giren kimsenin baş köşede oturanın başı üstünde değil de yanında, ona yakın oturduğunu hemen anlar. Çocukların ve ona yakın derecede olanların, meclis âdâbını bilenlere i'tirâzları bâtıldır, aslı ve esâsı yoktur. Bunun misâlleri çoktur. Suâl: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Allah lafzı ile ne murâdolunduğunu niçin açıklamamış ve bu maksadın perdesini açmamıştır? Niçin Allahü teâlânın var olduğunu, cisim, cevher, araz olmadığını, âlemin dâhilinde ve hâricinde olmadığını, ona bitişik ve ayrı olmadığını, bir mekânda, herhangi bir cihette olmadığını, hattâ bütün cihetlerin Ondan hâlî olduğunu söylememiştir. Bir kavme göre hak olan da bu tarîftir. Kelâm âlimleri en fasîh olarak böyle açıklamışlardır. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" ibârelerinde bir kusûru, hakkı ortaya çıkarmasında bir gevşekliği, bilgilerinde bir eksikliği muhakkak ki yoktu, denilirse: Cevâp: Her kim bu soruları doğru bulursa, ma'zûrdur. Eğer Resûl-i Ekrem onlara o şeklide bir tarîf ve sıfatlarını zikretmiş olsaydı, insanlar onu kabûl etmez, inkâra kalkışırlardı. Böyle bir varlığın mevcûdiyyeti imkânsız derler, Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr eden mütekellim-kelâmcı- ve felsefecilerin mezhebine düşerlerdi. Allahü teâlâyı tenzîhte abartı ve aşırıya gidildiği takdirde pek az kimse müstesnâ, çoklarını sıfatlarının inkârına götürür. Âlemlere rahmet olsun diye insanların âhiret saâdetine erişmeleri için, dîne davetçi olarak gönderilen Peygamber, çoğunluğun helâkine sebep olacak sözleri nasıl söyleyebilir? Hattâ Peygamberimiz insanlarla akıllarının alacağı şekilde konuşmayı emir buyurmuştur. Bir hadîs-i şerîflerinde, (İnsanlar ile anlayamayacakları tarzda konuşmak, bazıları için fitne olur) buyurmuşlardır. Suâl: Tenzîhte mübâlağa etmek-abartı, aşırıya kaçmak- ile bazı kimseler için inkâr, iptal korkusu varsa, vehme götüren müteşâbih söylemleri kullanmak ile de bazı kimseler için teşbîh korkusu olmaz mı? Cevâp: Teşbîhin ilâcı ise iptal, inkâr ilâcından dahâ kolaydır. Zîrâ bu zevâhirle berâber, meâl-i şerîfi, (Allah tektir. Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri değildir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur.) ve Allahü teâlâ bir cisim değildir, cisimlerin benzeri değildir demek yeterlidir. Ama yukarıda bildirildiği gibi, tenzîhte mübâlağa etmekten hâsıl olan, ya'nî Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr eden kimselere bu sıfatların varlığını yerleştirmek cidden zordur. Ancak binde biri kabûl eder. Hele Arap milletinin ümmîleri aslâ kabûl etmez. Suâl: Ülûhiyyetin aslını insanların kalplerine yerleştirmek için, vazîfeli olan Peygamberlerin ifâdelerini anlamaktan âciz olup, doğru inancın hilâfına vehme kapılmaları, meselâ Allahü teâlâ Arş üzerinde karâr kılmıştır. O göktedir ve mekân olarak kullarının üzerindedir gibi inanmaları, Peygamberler için bir özür olur mu? Cevâp: Öyle düşünmekten ve sâdık olan Peygamberin Allahü teâlâyı, sıfatlarından başka bir sıfatla vasıflandırmaktan, böyle yanlış inançları halka inandırmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Söylenenleri halkın anlayıp anlamaması kendilerindeki kusûrdandır. KUR'AN'DA: ONLAR 'ALLAH EVLÂT EDİNDİ' DEDİLER. HÂŞÂ, ALLAH, EVLÂT EDİNMEKTEN MÜNEZZEHTİR VE ÇOK YÜCEDİR. Açıkça anlaşılan bu ayeti kerimeyi diğer şu iki ayet de desteklemekte ve sağlamlaştırmaktadır: “İnananlar 'Biz peygamberler arasında bir fark gütmeyiz ' demelidir” “Allah, her çeşit yaratmayı bilir”. O halde, Îsâ peygamberin dünyasal bir babası olmaması, ona ilâhlık ve Allah'ın oğlu olma vasfı getirmez. YOKTAN VAR EDİŞ VE VAR NEDİR VE BİRTEK VARDAN BAŞKA VAR VAR MIDIR? Her an akılda tutulması ve üzerinde önemle durulması gereken konu şudur: Allah’ın güzel adları O'nun nitelikleridir. Ancak, Hu-O- Allah’ın adı niteliği değildir. “Hu” yani O, Allah’ın varlığıdır. Varlık ve Hu kelimesi zamirdir. Ve Hu, yani O, varlığı ifade eder. Gerçek var olan O’dur. Nesneler, hep O Varın belirti ve mertebeleridir. Ondan gelir, Ona döner. O daimidir. Bir tektir, eşsiz bir’dir. Allah çok yüce ve tüm noksanlıklardan münezzehtir. “Var olan, varlığını ispat edendir. Var olan, varlığını gösterendir." Varın varlığını ispatı, kendisini bir yandan göstermesi ve etkilemesi ile olur. Kendimize ve çevremize baktığımız zaman, bir varın var olduğunu ve çevremizi altı yönden kuşattığını apaçık görürüz. Ayrıca gördüğümüz varı ve Onun belirtileri olan nesneleri, gökte ve yerde olan nesneleri hem görür, hem düşünürüz. Demek ki bir varın var olduğunu hem görüyoruz, duyuyoruz, hem de düşünüyoruz. Mesele Varı kabul etmemizdir. Varın var olduğu güneş gibi meydandadır. Var vardır ve sonsuzdur. Öyleyse yok yoktur. Çünkü yoktan var olmaz, var da yok olmaz. Var olursa yok olmaz, yok olursa var olmaz. Varın varlığı ispatlı olduğuna göre, yok diye bir şey yoktur. Yok kelimesi gramerlerde vardır ve âlet bir kelimedir. Varı, daha kuvvetli belirtmek için bu kelime icat edilmiştir. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” “Ya Rabbi, bana eşyanın mahiyetini- cevherini, aslını göster" Peygamber sözü, konumuza ışık tutar ve bizi gerçeğin özüne iletir. Eşya - şeyler, -beliren nesnelerin aslı nedir? Yüce Peygamberimiz, “Ya Rabbi! Bana eşyanın aslını göster" diye dua edince, Yüce Tanrı Ona “yukarı bak" dedi. Peygamber yukarı baktığında; Melekût bir daire, Ceberut bir daire ve varlığın kaynağı Lahut bir daire olarak kendine göründü. O zaman, o çok anlayışlı Peygamber anladı. Yerden bir taş aldı, kırdı. İyice kırdı, ufaladı, avucunun içine koydu baktı. O taşın küçük küçük daire şeklinde zerreciklerden meydana geldiğini gördü ve gerçeği Rabbının yardımı ile öğrendi. Bunun üzerine her şeyin aslının olduğu gibi, insanın da küçük birer daire şeklindeki zerreciklerden- atomlardan- meydana geldiğini anladı. Bunun üzerine: “Kendini bilen, Rabbini bilir” dedi. Yani aslını. O büyük Peygamber, her nesnenin O büyük var, her yöne yayılan, sonsuz varın belirtileri olduğunu ve eşyanın aslının Tanrı olduğunu kesinlikle bildi. Bu bilgiyi sözü edilen Hadis ile beşeriyete açıkladı. Demek ki; küçük veya büyük her nesnenin asli cevheri daire şeklindeki küçük zerreciklerden meydana geliyor ve cevher mutlak var Tanrı oluyor. Daire 360 derece, başı sonu yok. Büyür, sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Şimdi çevremize bir bakalım: Kâinatı büyük bir daire olarak görürüz. Öyleyse nokta da küçük bir dairedir. Demek ki daire büyük bir nokta, nokta da küçük bir dairedir. Pi sayısı da bunun ispatıdır. En küçük daire olan noktanın ve en büyük nokta olan dairenin, hatta evren’in çevresini çapa bölsek aynı pi sayısını verir. Atom en küçük parça. Bu çok önemli. Atomu ilk sebep kabul eden Eflatun ve onun etkisinde kalan Maturidi ve Eş’arinin yanılmış olduklarını, Muhiddin-i Arabi, Abdülkadir Geylâni, Seyyid Ahmed er Rufai, Celaleddin-i Rumi ve tüm Tasavvufçular iddia etmişler ve bugün atomun bölünmesi ile bu ilk sebep teorisi ve dolayısıyla Maturidi - Eş’ari felsefesi, ekolu iflas etmiştir. Çağın bilimi, İslâm Tasavvufçularını haklı çıkarmış ve ilk sebebin atom olmadığını ispatlamıştır. Gerçek su yüzüne çıkmıştır. En küçük parça atom bölününce, Maturidi ve Eş’ari’nin iddia ettiği gibi yok olmamış, tersine büyümüş ve sonsuza açılmıştır. Bu da; hiçbir şeyin “adem” yokluktan yaratılmadığını ve nesnelerin aslının Nur - Işık, elektrik olduğunu ispatlamıştır. Varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Eğer varın kenarı olsa, onun bittiği yerde yokluk düşünülür ki, yokluğu akıl mantık ve bilim kabul etmez. Yok yoktur. Bunun en güzel ifadesi şudur: “Var vardır, yok yoktur”. Lâ İlâhe İllallah’tan maksat da budur. Lâ, yok’u, nefi, illa varı ispat eder. Onun için bu güzel kelimeye nef-i ispat denir. Daire bir bütündür, dairenin başladığı ve bittiği nokta olmaz. Dairenin her noktası hem başlangıç, hem de bitim noktasıdır. Bunun gibi, varın da başı sonu olmaz. İlk de O vardır, son da. Var ezeli ve ebedidir. Varın kenarı olmaz. Kenarı olsa yokluk başlar, yokluğu bilim kabul etmez. Öyleyse var eşsiz birdir. Mutlaktır ve sonsuzdur. Birdir, çünkü varın kenarı olmadığı gibi, bölünmesi de mümkün değildir. Var bir bütündür, bölünse yine sınırlanır, sınırlanırsa yokluk kabul edilir. Yani yokluk başlar. Yokun olmadığı ispatlı olduğundan, var bütündür, kenarsız, sonsuz ve eşsizdir, bir tektir. Şeyler -nesneler-, bir tek varın içinde, ondan ayrılmadan ve onun üstünde görülen geçici varlıklardır. Denizin üstündeki köpükler gibi. Köpükler sınırlı, büyük ve küçük hallerde boldur. Ancak, hepsi denizdendir ve deniz onları çepeçevre kaplamıştır. İki köpüğün arasında onları birleştiren ve onları yaratan deniz vardır. Bizi şaşırtan, nesneler ve şekillerdir. Bunlar, hep O varın (bir tek) çeşitli belirtileridir. Hiç bir şey yoktur ki onların arasında yokluk olsun. Biz boşluğu yokluk zannederiz. Aslında, boşluk dediğimiz yerde illa bir şey vardır. Hava kürecikleri, gözle görülmeyen gazlar ve benzeri gibi… Var birdir, eşsiz birdir, yani bir tektir. Örneği: her şeyin bir benzeri, eşiti veya eşdeğerlisi vardır. İnsan birdir, ağaçlar ve nesneler birer birerdir. Fakat başka insan, ağaç ve başka nesneler de vardır. Ama kenarsız var olan Allah’ın eşi yoktur. Allah hem birdir, hem de eşsiz, benzersiz tektir. Nesneler çoktur, fakat nesneleri yoktan var edip, şekil ve suret veren mutlak ve sonsuz var olan Allah bir'dir. Yukarıda; daire bir nokta, nokta ise küçük bir dairedir denildi. Geometride de nokta ile dairenin formülü aynıdır. Pi sayısı bunun delilidir. Vücut bir noktadır, büyür sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Yok olmaz. Çünkü yok yoktur. Nesnelerde bir kapanıp açılma, yumulup çözülme vardır. Düz bir yere bir bardak su döksek, açılır geniş bir sahayı kaplar. Toplasak, yine bir bardak sudur. Varlığında büyüyüp küçülmesi ile artma ve eksilme olmaz. Sıkleti aynıdır. Yoktan da var olmaz ve var yok olmaz. Varın varlığı ispatlı olduğuna göre, öyle ise yok yoktur. Çünkü varın kenarı olmaz. Kenar kabul etsek, sonra yokluk başlar ki; yoku akıl kabul etmez. Yok diyoruz, ötesi kaldı mı?...Ötesi yoktan var eden Ancak Allahtır. O'nun için yok diye bir şey yoktur. Yok denen şey olur mu? Yok denen şey olsa, o da bir şey, yani var olur. Demek ki ne varsa varda var. Bir varlık var ki; düşünüyoruz ve konuşuyoruz. Yok olsaydı, ne varlık olurdu ve ne de biz olurduk, ne düşünen, ne düşünülen, ne konuşan, ne de konuşulan… Bu hareketler, bu renkler, bu hayat, bu ses seda, bu düşünüş, bu heyecan ve zevkler olmazdı. Yoku kabul etmek, ikinci bir var aramaktır ki; bu imkânsızı imkânlı kılmaya kendini zorlamak olur. Bir nevi delilik, şaşkınlıktır. İki var olmaz. Var ikiliği red eder. Çünkü varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Var bölünmeyi de kabul etmez. Bölünse sınırlanır. Mutlak varın, nesnelerin özü mutlak çekirdeğin kenarı olmaz. Sonsuzluk… İşte bu Ulûhuyettir, gerçek ilâhlıktır. Her nesne, tek tek noktalardan meydana gelmiştir. Deniz binlerce su damlalarından, madde binlerce atomdan, insan binlerce hücrelerden ve benzeri… meydana gelmiştir. Hangi şeyi zerrelerine ayırsak, teker teker hep birer noktadır. Yağmur birer birer yere düşer, her yağmur damlası bir daire çizer ve sonsuza gider. Yıldızlar dediğimiz zaman, onlarda bir birlik görürüz ve yıldız âlemi akla gelir. Ev , hayvan, insan, ağaç dediğimizde onlarda bir birlik görürüz, birerden hep küme küme... Bir insan, evine “bu benim evim” der. Halbuki; evin çocukları da evin hanımı da “benim evim” der, hizmetçiler de “evim” der, o evdeki kedi de “evim”, fare de “evim” der. Rab Allah da öyledir. O hiç kimsenin değil, herkesin, her nesnenin Rabbidir. Hepsi onun Rahmet kubbesinin altındadır. Herkesi görüp gözetir, herkese niyetine göre verir, esirger, yardım eder. Biz birbirimize düşeriz, kötülük ederiz. O hiçbir yaratığından vazgeçmez. Nasıl vazgeçer ki, onlar ister ulvi, ister süfli olsunlar hep kendisinin Cemâli ve Celâli tecellileri, belirtileridirler. Eşyanın-şeylerin mahiyeti aslı nedir? Her bir nesnenin, maddenin aslı nedir? Her bir nesneyi-maddeyi-cismi moleküllerine ayırıp, molekülleri de atomlarına ayırıp, atomları da parçalarsak, o en küçük parça atom yok olmuyor. Işığa-enerjiye dönüşüyor. Yok olmuyor. Büyük ve kadim-kendiliğinden var olan Nur ve Kuvvet güç olan ezeli sonsuz sınırsız vara karışıyor. Tıpkı denizdeki, köprülerin patlayıp tekrar denize karıştığı gibi. Peki ilk varın mahiyeti, aslı var mıdır? Hayır ilk ve sonsuz varın mahiyeti yoktur. İlk var hem var olandır .hem de mahiyettir, asıldır. Yani ilk ve nur olan var, bizatihi kendiliğinden var olandır. O her nesnenin aslıdır, özüdür. Nesnelerin alemlerin-evrenin hepsinin mahiyeti sınırsız var olandır. Bizatihi var olan ise yaratık değildir, her şey O’ndan kendi nurundan yaratılandır. Deniz ve üstündeki milyarlarca köpük gibi. Köpüklerin aslı ve özü denizdir. Nesnelerin, alemin aslı-özü ise kadim ve sınırsız nur ve güç olan Allah’ın nurudur. Allah nesneleri bir kabze nurundan tekasüf(yoğunlaşma) ettirerek yapmıştır. Köpükler, nesneler, yaratıktır gelip geçicidir. Ama ilk var ezeli-ebedi ve daimidir. Kendiliğinden var olan ezeli ve ebedi olan ve her şeyi düzenli kılana (Bilgi ve Hikmetle) Allah denir. Yaratılmayan ve her şeyi varından var edene Allah demeyip te ne diyeceğiz. Kendiliğinden bizatihi var olmak ne demektir? Bunu akılla çözmek mümkün değildir. Ama ilim bunun gerçek olduğunu ispat etmiştir. akıl çözemiyor ama ilim böyle söylüyor, Gerçek bu.. Bu küçücük basit akıl anlasa da anlamasa da Hakikat-Gerçek böyle. Eşyalar- nesneler doğrudan Allah'ın kendisi, değillerdir. Dolayısı ile kendisidirler. Bölünmesi asla mümkün olmayan en küçük zerre (Atom) bölünmüş, fakat yok olmamış, bilakis ışığa ve enerjiye güce dönüşüp evrene karışmıştır. Bu suretle ve Eınstein’ın izafiyet teorisine göre hiçbir şeyin yoktan-yokluktan var olmadığı, bütün nesnelerin ve alemin büyük nur-ışık olan kadim vara göre izafi oldukları-büyük vardan var olup, gene büyük varda yok olacakları bilimsellik kazandı ve Kur’an’ın Peygamberlerin ve Tasavvufçuların her şey Allah’ın zati ve sıfatı Nurlarından yaratılmıştır. (deniz ve üstündeki köpükler gibi) ilmi görüşleri kesinlik kazanmıştır. Her şeyin vücudu mutlak –sınırsız kadim vücut Allah’ın nurunun tekasüfünden (Yoğunlaşmasından ) ibaret olduğu, her şeyin evrenin ve insanın cevherinin nur-ışık ve kuvvet olduğu meydana çıkmıştır. Buharın su, suyun buz olup katılaşan buzun kırılıp, parçalanması ve şekil alması yada dolu olup gökten yağması, kar tanelerine dönüşüp şekil alması gibi. Hepsinin aslı ise su buhardır. Sonra tekrar suya ve buhara dönüşeceklerdir. Doğada hiçbir saçmalık ve düzensizlik yoktur’’. Bu Allah’ın ilim ve Hikmet ve Sanat sahibi olduğunun mutlak delilidir. Evrenin tamamı, evrende bulunan her şey Allah'ı tespih eder nitelikteki Işınlardan (radyasyondan) ibarettir. Madde'(metâ)nın aslı ise ışınlar ve hareket titreşimdir. Allah, Nur ve Haydır. (Işın-ışık ve candır-diridir.) Diri:Hareketli Fail olandır. İnsanın beyninde (kafatası içinde) ve kalbinde ışınlar olduğu saptanmıştır. İşte bu öz (cevher-ışınlar) teşkil eden hafıza ve şuur bizim düşünmemizi, akletmemizi-anlamamızı heyecanlanmamızı ve sevmemizi sağlamaktadır. Beynimizdeki ışınlarla, ilim öğrenmekteyiz. Özü-cevheri-tanımaktayız. Kalbimizdeki ışınlarla da Allah'ın, doğaya, nesnelere yansıyan güzelliğini (hüsnünü) seyretmekte, sevmekte heyecanlanmakta ve duygulanmaktayız. O,Allah dünyayı altı günde yarattı. Her şey dönüp O'na varacaktır. Hu-O demektir. Şimdi bu konuya tam açıklık getirmek için İlah ve Allah kelimesindeki Sırra birazcık değineceğiz. Allah’ın izniyle... Allah ve İlah kelimesindeki asıl harf -H- harfidir. Bu nedenle insan nefes alırken de, verirken de Hı-He-Ha sesi çıkarır. Buna Tasavvuf’ta “Sır” derler ve “Sırra vukuf tut”, yani; “nefesini say, şuurunu nefesine ver” derler. Bu tabii ve en yüce bir zikirdir. Uykuda uyanıklıkta 24 saat, insan Allah’ı Hu ismiyle zikretmektedir. Zikri daim ve Selat-ı daim de budur. Tabii ki o kişinin kalbi de, Ruhu da, Sırrı da, Letaifleri de önceden Allah’ın zikrini yapmış olacaklar, yoksa bir türlü bu yüce zikre vukuf olamaz, başaramaz. Vukuf olmazsa da bu kendi tabii Hu zikrinden gafil olur, ona “zikri gafilin” derler. Gafillerin zikri de Hak katında geçerli değildir. Ancak o tabii bir zikir(tesbih)dir. Rüzgar da Hu diye eser, ses çıkarır, su da, motorlar da hep Huuu diye çalışır, ses çıkarırlar. Doğanın tamamı Hu çeker, Hu Hu diye dönerler, aşklarından semah-hareket ederler. Işte bu Allah ve İlah kelimesindeki He-Hu’dur.
Hu-O demektir. Kimlik-Hüviyet yani varlık - ifade eder. Ezelden ebede var ve diri olan Allah’tır, yarattıkları ise hep kendi nurundan, Nur’un-Enerjinin tekasüfünden yoğunlaşmasından oluşmaktadır. Kesret-çokluk alemi, geometrik-şekli alem de böyle oluşmaktadır. Deniz ve sonradan oluşan köpükler gibi... Nasıl ki köpüklerin gerçek varlıkları yoktur, deniz ile vardırlar, Eşya-şeyler-alemler de Allah ile varlardır. Tek İlah Allah’tır, Hu’dur, Köpüklerin, denizin doğrudan kendisi olmayıp, dolayısı ile denizin kendisinden başkası olmadıkları gibi. Aslında ve özde nesneler köpükler gibi Allah’ın nurundan (İlk Vardan) başkası değillerdir. Tanyeri aydınlığı, güneşin ta kendisi değil ama güneşin belirtisinden başka ikinci bir şey değildir. İki yoktur; ‘’BİR ‘’ vardır. Şafak muhdesdir.(sonradan olan) ama güneşin belirtisidir. Güneşten ayrı ikinci bir şey değildir. Işık olmasa gölge olmaz. Evren, Allah’ın gölgesidir,(ki bir yerde öyledir). Işık gölgeye muhtaç değildir, gölge ışığa muhtaçtır. Ama gölge sahibinden ayrılamaz. Gölge de dolayısı ile sahibinin varlığına delildir. Allah'ın gölgesi de, Allah'tan ayrılamaz.
Cenab-ı Allah, kullarından önce iman etmesini istiyor. Doğru düzgün bir inanca sahip olduktan sonra, dinin yasak ettiği şeylerden kaçınıp, dinin emrettiği şeyleri yapmak lazımdır. Her müslümanın öncelikle imanın altı şartını bilmesi ve inanması gerekir. Bir müslüman, bu altı şarta inanıp manalarını bilse imanı tamam olur.
İmanın ikinci şartı meleklere imandır. Allahü Teala, melekleri nurdan yaratmıştır. Cisimdirler, yemezler içmezler. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Bir halden bir hale, yani her şekle girerler.Göz açıp kapayana kadar yani çok az zamanda bile Allahü Teala’ya asi olmazlar. İnsanlar gibi günah işlemezler Meleklerin en üstünleri; Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail ‘aleyhimüsselamdır’.Meleklerde erkeklik, dişilik olmaz. Yağan kar tanelerinde, otlarda, yıldızlarda görevli melekler vardır.
İmanın üçüncü şartı Kitap’lara imandır. Ana konularıyla elli suhuf civarındadır. Kur’anda bildirilenler: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’andır. İmanın dördüncü şartı peygamberlere imandır. Peygamberlerin sayısı kesin belli değildir.Yirmidörtbin bazı rivayetlere göre ise yüzyirmidört bin civarındadır.Peygamberler sadıktırlar, doğru sözlüdürler. Peygamberler emin,güvenilirdirler. günahtan masundurlar. zeki ve adalet üzeredirler.
İmanın beşinci şartı ;Ahirete, Kıyamet gününe inanmaktır. Kıyamet günü ikinci sur’a üflendiğinde kabirden kalkınca başlar, insanla... ./.

|