Allah Yoluna Davet Et

1/2/2008 - DİNDE SABIR, SEBÂT VEYA GAFLET


İnanıp da iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır”.

İman yeter mi yetmez. İnanıp da kötü, şer işler işleyen kimseler durumlarını düzeltmedikleri takdirde ahirette görecekleri ceza yüzünden hem kendilerine hem de bu dünyada başkalarına zulüm ediyorlar.  Bu ise; Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmemektir. Bu bakımdan inanıp da kötü, şer işler işleyenlerin (gâfillerin) durumu üç kısımdır:

  1. Allah'a inanır fakat O'nun emrettiği ibadetleri terk eder diğer yandan yaratılanlara merhameti, hak ve adaleti vardır, kimseye zararı da dokunmaz. Bunlar Allah'ın emri olan ibadetlerini eda etmemekle kendilerine zulüm ederler.

  2. Allah'ın emrettiği ibadetleri eda ederler fakat yaratılanlara merhamet etmez, hak, hukuk,adalet tanımazlar. Nitekim mâun sûresinde dîni yalanlayanı gördün mü? Onlar ki; yetimi hor görürler, yoksulu doyurmak için kimseyi teşvik etmezler. Vay o namaz kılanların hâline ki? Onlar kıldıkları namazlardan gâfildirler. Gösteriş için kılarlar, kimseye bir şey vermezler.

  3. Allah'a ve O'nun emir ve yasaklarına inanır, içine düştüğü gaflet sebebiyle durumunu umursamaz, habersiz, kör, sağır, dilsiz kalır.

Onlar o kimselerdir ki; imanları köklü olmayıp, Allah'ın âyetlerinden şüphede ve büyük yanılgı içindedirler. Kesin dönüş yaparak Allah'tan af dilemedikleri takdirde sadece kendilerine veya başkalarına ya da hem kendilerine hem başkalarına zulüm sebebiyle belki hem bu dünyada ahirette ise mutlaka çok acı azap göreceklerdir. Çünkü “Allah'ın âyetlerini yalan sayandan, hiçe sayandan daha zâlim kim vardır? Zâlimler ise asla kurtuluşa erdirilmeyeceklerdir” Buyrulmadadır.

Şüphesiz ki imân dille söylenen bir lâf değildir. Aksine kendine has sorumlulukları olan bu gerçek, kendine has ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir mücadele ve tahammülü icap ettiren bir çaba işidir. Dinde sabrın yeri, başın vücuttaki yeri gibi önemlidir. Bunun için insanların sadece 'İnandık' demeleriyle mesele bitmez. Fitnelere maruz kalsalar da inançlarında diretip her türlü imtihandan halis kalple çıkmadıkça işleri bitmiş sayılmaz. Nasıl ki altın ocakta eritilerek içindeki muhtelif maddelerin karışımı temizlenir ve ona sonradan girmiş olan unsurlar arıtılırsa fitneler de gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı rolü oynarlar. Fitne kelimesinin lûgat manâsı budur. Bu anlamın kendisine has alâmeti duygu ve ilhamları vardır.
İmanlıların fitnelerle denenip imtihandan geçirilmesi değişmez bir esas ve Allah'ın mizanında yürürlükte olan bir kanundur.

Şüphesiz ki Allah imtihana çekmeden, hesap görmeden önce de kalplerde, gönüllerde saklı-gizli olanı bilir. Doğruların doğruluğunu, içtenliğini sormak diğer yandan yalancıların Allah'ı acze düşürüp, kandıramadıklarını, sonucunda kendilerini kandırmış olduklarını göstermek. Ancak imtihan pratikte Allah'ın ilmi tarafından belli olup ta insanlar tarafından bilinmeyen gerçekleri, birbirleri arasında kaynaklanan sevap, günahları ortaya çıkarır. Bu bağlamda Cenabı Allah insanları onların hakkında bildiği mücerret şeylere göre değil yaptıklarına-işlediklerine göre hesaba çeker. Bu da Hak Tealâ'nın bir yandan lûtfunun, bir yandan adaletinin, bir yandan da insanları terbiye edişinin belirtisidir. Hiç kimse birisini aklından geçenlerle tenkit edip azarlamaz. Ancak fiilen yaptıkları şeylerle tenkit eder.

Şimdi yeniden Haktealâ'nın inananları imtihan edip içlerinden doğrularla yalancıları belirlemek üzere fitneye maruz kılışındaki ilâhi kanununa dönelim.
İman Allah'ın yeryüzüne bir emânetidir ve onu ancak iman ehli olanlar taşırlar. İçtenlikle gönlünü Allah'a bağlayanlar imana sahip bulunabilirler. İmân emanetini ancak ve ancak onu rahat ve keyfe, emniyet ve geçici, dünyalık kurtuluşa, eğlence ve aldatmacaya tercih edenler omuzlayabilirler. İmân emanetini kitleleri Allah'ın yoluna çekmek ve O'nun bildirdiklerini insanların hayatında gerçekleştirmek isteyenler yüklenebilirler. Bu emânet son derece yüce, son derece ağır bir yüktür. Ve onu ancak Allah'ın müyesser kıldığı kimseler taşıyabilirler.

İnananların bâtıl ehli tarafından işkencelere maruz bırakılması, sonra onları destekleyecek ve savunacak yardımcıların bulunmaması bir imtihandır. Nitekim Allahü Tealâ Kıyamet günü hakkında “O gün zâlimler için ne bir dost vardır ne de bir yardımcı”.Diğer yandan inananların kendisini kurtaracak bir destekten mahrum bulunması, zulüm ehline karşı çıkacak güçten yoksun bulunması da bir imtihandır. İnançsız ve şerli kimselerin iyi kimselerden çok daha iyi bir konumda yaşaması bir imtihandır. İşte fitne ve imtihan denildiğinde alışılagelen ve yürürlükte olan olaylar ve görüşler çerçevesinde akla bunlar gelir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki bu, fitnenin en ağırı değildir. Daha öyle imtihan ve fitne çeşitleri vardır ki bunlardan çok daha acı ve çok daha beterdir.

Kendisini sevenlerin ve aile efradının kendisi yüzünden başlarına bir belâ gelmesi ihtimali ve onları koruyamamak durumu fitnelerin en korkunçlarından biridir. O dostlar, o yakınlar, o aile fertleri dostlukları adına, yakınlıkları adına gelirler ve inananlara seslenirler. Kendilerini seviyorsa eziyetlere ve felâketlere duçâr olmamaları için teslim olmasını veya küfür ehli ile barışmasını arzu ederler.

İnsanların bâtıl ehline gülümsemesi, herkesin onları başarıya kavuşmuş görmesi ve alkışlarla karşılanması, yığınların onları övgülerle kucaklamaları ve böylece yollarındaki engelleri yıkmaya çalışmaları da bir başka fitne şeklidir. Bâtıl ehline hürmet ve saygı beslenilmesi, onların yaşama imkânının hazırlanması çok korkunç bir imtihandır. Ona karşı dikilen inanlı bir kişi herkes tarafından reddedilip önemsenmezken ve kimse tarafından korunmazken, sahip bulunduğu gerçeklerin değerini, dünyada gücü ve imkânı bulunmayan kendisi gibi çok az bir kitlenin farkına vararak değerini bilmesi fakat yığınların küfür ve inkâr ehline alkış tutması çok zor bir imtihandır.

Bir başka imtihan şekli de aileden ve yakınlarından uzak kalmak, toplumdan ayrılmak inanç uğruna yalnızlığa düşmektir. İnançlı kişi çevresine bakıp da etrafındakilerin hepsinin dalâlet seline kapıldıklarını, bataklıklara doğru yuvarlandıklarını görünce kendisini yapayalnız, toplumdan ayrı, garip ve kovulmuş olarak hisseder ki bu da çok zor bir imtihandır.

Şu zamanda beliren bir başka imtihan şekli de rezaletlere diz boyu batmış, fenalıklara gömülmüş milletlerin ve devletlerin sosyal hayat bakımından toplumca gelişmeleri, medeni seviyelerinin yüksekliği ve oralarda fertlerin insanın değerine yaraşan himaye ve koruma görmesidir. İnsanlık hak ve hürriyetlerini şereflice kullanıp Allah'a isyan etmekle berâber güçlü ve rahat bir hayat sürmeleridir.

Bütün bu saydıklarımızdan çok daha büyük, çok daha zor, çok daha ağır bir fitne var. Nefis ve şehvet fitnesi. Yeryüzünün cazibesi, et ve kanın ağırlığı, eğlenmek ve güçlü olmak arzusu, rahat ve emniyet isteği...Ayrıca inancın gerektirdiği doğru yolda yürümenin, İslâmın icap ettirdiği üstün seviyede yaşamanın, ruhun derinliklerinden, hayatın içinden, toplumun mantığından ve devrin insanlarının düşüncesinden gelen baskılar ve karşı koymalar...

Zaman uzayınca, Allah'ın nusreti gecikince, fitne bir kat daha şiddet kazanır, bir kat daha katılaşır. İmtihan bir daha zorlaşır, bir daha şiddetlenir. Ve bütün bunlara Allah'ın koruduğu kimseler ancak dayanabilirler. Bunlar da ruhlarında imânın gerçekten yer ettiği o büyük ilâhi emanete hak kazanan müminlerdir. Dağların yüklenemediği emaneti...Allah'ın insan vicdanına teslim ettiği emaneti yüklenenler... Şüphesiz ki Allah bu imtihanlarla inananlara azap çektirmek, bu fitnelerle işkence yapmak istemez. Fakat ilâhi emaneti korumak için bu şarttır. Sıkıntı ve zahmetle dolu çalışmalara katlanabilmek için böyle bir özel eğitim görüp hazırlanmak gerekir. Şehvete karşı tam bir üstünlük temin etmek, acılara karşı gerçek manâda sabır göstermek ve diretmek, fitnenin uzamasına, imtihanın şiddetine rağmen her zaman Allah'ın nusretini ve inayetini bütün samimiyetiyle beklemek için böyle özel bir eğitimden geçmek şarttır.

Şiddetler insanların ruhlarını arıtır. Ve pisliklerini izale eder. İç kuvvetlerini harekete geçirir, uyarır. Şiddet darbeleri bütün ağırlığına, tüm zorluğuna rağmen onun demirini daha sertleştirir, daha da güçlendirir. Toplumlar içindeki şiddetlerin böyle önemli bir yeri vardır. Cemiyetlerden ancak Allah'a tam olarak bağlanan, Allah'ın zafer ve mükâfatına gönülden teslim olan, sarsılmaz inançlı, çelik fıtratlı kimseler geriye kalır. Ve işte sonunda sancağı teslim alacaklar da bunlardır. İmtihanın ve hazırlığın uzaması onları sıkmaz. Çünkü âkıbetlerinden emindirler.

Diğer yandan onlar emaneti ağır bedeller ödeyerek, büyük kıymetler vererek elde ettikleri, sabır ve sebatla çeşitli zorluk, sıkıntı ve acılara dayanarak kazandıkları için o uğurda yığınlarca acılara ve fedakârlıklara katlandıklarından dolayı ona son derece saygı gösterirler ve kuvvetle sarılırlar. Şüphesiz ki kanını ve iliğini harcayanlar, rahatını ve güvenini heba edenler, arzularını ve isteklerini feda edenler, her türlü işkence ve mahrumiyetlere dayananlar elbette ki, uğrunda fedakârlıklara katlandıkları emânetin değerini en iyi bilenlerdir. Bunca fedakârlıktan ve acılardan sonra basit değerler uğruna o emaneti başka ellere teslim etmezler.
HAKKIN VE İMANIN EN SONUNDA ZAFER KAZANACAĞI HUSUSU İSE ALLAH'IN VAADİ İLE TEMİNAT ALTINA ALINMIŞTIR.

DİĞERLERİ HAKKINDA İSE “ALLAH'IN AZABI NEYMİŞ, ONLAR YAKINDA GÖRECEK VE BİLECEKLERDİR” buyrulur.

Ve inanan bir kişi aslâ Allah'ın vâdinden şüphe etmez. Eğer zafer gecikirse gizli bir hikmete mensuben gecikir ve bu da inananların yine hayrınadır. Elbette ki hak ve hakikat ehli için Allah'tan daha çok lütufkâr, iyilik eden kimse bulunmaz. İnananlar için fitnelere, musibetlere mâruz kalmak, Allah tarafından ehliyetli, kimseler olmak şerefi yeter. Allah'ın kendilerinin dinî duygularını ve dayanma güçlerini belirlemek üzere imtihan ettiğini bilmeleri kâfidir.

Nitekim bir sahih hadîsi şerifte buyrulur ki: İNSANLARIN EN ÇOK MUSİBETLERE UĞRAYANLARI PEYGAMBERLERDİR, SONRA SALİHLER, SONRA ARD ARDA GELEN İYİLERDİR. KİŞİ DİNİNE GÖRE BELÂLARLA İMTİHAN OLUNUR. EĞER SALABETİ DİNİYESİ VAR İSE BELÂSI DAHA DA ARTAR.

İNANANLARI İŞKENCELERE MARUZ BIRAKANLAR VE ONLARA KARŞI KÖTÜ DAVRANIŞLARDA BULUNANLAR İSE ALLAH'IN AZABINDAN KAÇIP KURTULACAK DEĞİLLERDİR. DÜŞTÜKLERİ BÂTIL YOLDA NE KADAR ŞİŞİP KABARIRLARSA KABARSINLAR, BAŞARDIKLARI VE GALİP GELDİKLERİ SANILIRSA SANILSIN EN SONUNDA İŞTE ALLAH'IN VÂDİ VE KANUNU:
Z A L İ M L E R - A S L A - K U R T U L U Ş A - E R D İ R İ L M E Y E C E K L E R D İ R .

Mademki fitne gönülleri denemek, safları seçmek hususunda câri bir kanundur. Kötülerin kaybetmesi ve bozguncuların helâk olması da gerçekleşecek bir câri kanundur. Çünkü Allah vadinden asla dönmez. İşte o vâad gereğince ölüp de yeniden diriltilmeden Allah'ın adaleti dünyada iken tam manasıyla tecelli edecek değildir. Ancak kıyamet günü Allah aramızda adaletle hükmedecektir. O gün hüküm yalnızca Allah'ındır. Ve O, hesabı tez görür. Kabre konduktan itibaren insan elleriyle istikbali için ne hazırladığını iyice anlayacak, görecek ve bilecektir.


<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kuran'a Dair Gerçek Bilgiler

Recent Posts

YUNUS SÛRESİ
VÂKİ OLAN SURESİ
Başlıksız
YUSUF SÛRESİ
MAĞARADA UYUYANLAR SÛRESİ
HİKÂYELER SÛRESİ
LÛT SÛRESİ
SEBELİLER SÛRESİ
GANİMETLER SÛRESİ
CENNET İLE CEHENNEM ARASINDAKİ DUVARDAN BAHSEDEN SÛRE
HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SURE
ZİYAFET SOFRASI SÛRESİ
İMRAN SOYU SÛRESİ
İMRAN SOYU SURESİ
İNANANLAR SÛRESİ
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN (Türkçe)
KUR'AN'DA ZULÜM KAVRAMI
FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR.
CENNETTE DERECELER VARDIR
KİBİRLENMEYİN. ALLAH, KİBİRLENENLERİ SEVMEZ.
Atasözü
ALLAH, SABREDENLERLE BERABERDİR
ALLAH, RİYÂKÂRLARIN CEZASINI VERECEKTİR
KIYAMET GÜNÜ HAKKINDA
DİNDE SABIR, SEBÂT VEYA GAFLET
BİRİKTİRDİKLERİ ALTIN VE GÜMÜŞLERLE ALINLARI, SIRTLARI VE YANLARI DAĞLANIR
KÂFİRLER SÛRESİ (Kâfirun Sûresi)
ALLAH'A İMAN
ALLAH'A İMAN

Friends

onursargin

batak oyna batak