Türkçe Kur'an ve Temel Kavramları

25/11/2008 - İKİNDİ VAKTİ SÛRESİNE DAİR


İKİNDİ VAKTİ HAKKI İÇİN;

AND OLSUN Kİ İNSANLAR HÜSRANDADIR.

FAKAT İNANAN VE İYİ İŞLER İŞLEYENLER İLE BİRBİRLERİNE HAKKI VE SABRI TAVSİYE EDENLER MÜSTESNÂDIR.


Allah’ın kullarına Kur’anda bildirdiği cennet ölçüsü şöyledir:Allah’a ve O’nun ayetlerine inanıp da iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır.’Kim ki;Allah’a ve O’nun ayetlerine inanır,sabreder ve secde ederse işte,en büyük ongunluk ve kurtuluş budur. Onlar cennetlere girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Bu ayette sabırlılara müjde vardır. İkindi Vakti Suresinde; ”İkindi vakti hakkı için; andolsun insanlar hüsrandadır (yani cehennemliktir) ancak inanan ve iyi işler işleyenler ile birbirlerine hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır İnanıp da kötü, şer işler işleyenler için örnek olarak Maun Suresinde: Onlardır ki,yetimi hor görürler. Fukarayı doyurmak için kimseyi teşvik etmezler. Vay o namaz kılanların hallerine ki? Onlar kıldıkları namazlardan gafillerdir' buyurarak yetim ve yoksullara olan tutumlarından ötürü tehdit altında kalan, namaz sahiplerine hitabedilmektedir. Bir diğer ayette ise sadakalarınızı başa kakarak vermeyin. Yoksa işleriniz boşa çevrilir. Yani Allah için verilen sadaka yerini bulmaz. Allah onu kabul etmez demektir. Bu ayetlerden inanıp da şer, kötü işler işleyenlerin durumları anlatılmaktadır. Bu bakımdan bu tür davranışlar içine girenler  başkalarına zulüm nedeniyle zalimdirler ve iyi işleri boşa çevrilmiş olarak cehenneme girerler.

İnkar eden ve şer,kötü işler işleyenler için cehennem vardır ve onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.

inkar edip,iyi işler işleyenlerin durumları ise,inkarlarıyla kendilerine zulmetmiş olarak cehenneme girerler. Fazlur Rahman vahiy,hadis,ilham konularına ilişkin olarak”emr”ve”ruh”kelimelerine ihtiva eden ayetlerin dökümünü yaparak ve bunu başka ayetlerle irtibatlandırarak”Sana ruh hakkında sorarlarsa de ki: Size ruh hakkında pek az bir bilgi verilmiştir.”ayetini ele alarak buradaki ”Emr” kelimesi ile ruh arasındaki irtibatı tesbit etmeye çalışarak şöyle demektedir:”Ruh Rabbin emriyledir Bu emir nedir?Bu “Emir”,Kur’anın”Levh-i Mahfuz”veya”Ummu’l-Kitab”(Kitapların anası)dediği şeyin hakikatı şu olmalıdır. Levh-i Mahfuz her şeyi içinde bulundurmasına rağmen onun bir nevi özü, insanlara (kur’an ve vahiy yolu ile )sorumluluk yükleyen emirler olmasındandır.

Kur’anda” Allah sözlerinde(emirlerinde)değişme olmaz.”manasının ezeliliği mucibince (Adem’den kıyamete kadar gelmiş gelecek olan insanlar için yanılmaz olması ve mutlak yanlıştan tamamen uzak olan vahiy türüne dayanır. Bu bağlamda Kur’anda bildirilen herkesin ayrı ayrı, yalnız olarak uyması lazım olanlar ‘Allah’a iman ve güzel ahlak ile yapılan ibadetler, emirlere uymak (farzları yerine getirmek), yasakladıklarından ve haramlardan kaçmak ve ilmiyle Allah’ın emirlerinden çıkmadan, (Allah yolunda) iyi işler işlemek kişi bunları yapmazsa kendine zulüm sebebiyle cehenneme girer.

Kur’anda peygamber hikayeleri, onların yaşantılarının örnekleri, Kıyamet haberleri, cennet ve cehennem ayetlerinden de haberdar olmalıdır. Cemiyet içinde uyulması lazım olanlar ,birbirlerine iyiliği ve sabrı tavsiye etmek, adaletli, adil davranmak. Evladın anne-babası üzerindeki hakları, anne babanın evladına olan hakları, eşlerin birbirlerine olan hakları, ölen kimsenin yakınları arasındaki terekenin paylaşımı, ticaret ve alış-veriş hukuku, zekat, yoksullara yardım, yetim malına dokunmamak, onları hor görmemek, kimsenin canına, malına kastetmemek (mümin müminin kardeşidir) Aksi halde her kim,( kadın-erkek,zengin-fakir,alim-cahil,yaşlı genç, akıl sahibi herkes) Allah’ın emir ve yasaklarının hiçbirinden gafil olmamak, yüz çevirmemek, habersiz gibi davranmamakla yükümlüdür, kişi bunlara dikkat etmezse kendine zulmeder, hüsrana uğrayıp çok acı azabı tadar, ebedi olarak cehenneme girer, çünkü; kişi başkalarının hak ve hukukuna riayet etmemesi nedeniyle zalimdir.’Zalimler ise ancak kendilerine zulmederler. Kur’anda bildirilen toplumsal kurallarla ilgili Allah’ın çizdiği sınırları aşmak suretiyle de insan kendine zulmeder. “Kıyamet günü Allah aranızda adaletle hükmedecektir” ayeti gereğince, mağdur edilen, hakkına riayet edilmeyen mazlum kimsenin, zalim kimseyle arasında Allah’ın çizdiği sınırları aşmak durumu meydana geldiğinden, varsa iyi işleri ve ibadetlerinin sevapları alınıp hak sahiplerine verilmek suretiyle.


Kalıcı Link

23/11/2008 - DÜNYA METADIR. BİR OYUN VE OYALANMA YERİDİR


Allahü Tealâ'nın 'Kıyamet günü birinci sûr'a üflenince gök yağ gibi erir, gül gibi kızarır, dağlar atılmış pamuğa benzer.'ayetinde bildirdiği üzere yer ve göğün başka bir yer ve gökle değişmesi olayına uygun olarak, inananlar için örneğin,evlat sevgisi gibi kalp gönül işleri de başka bir sevgiyle daha faziletli, temiz, latif, üstün duyularla değişip güzelleşeceği kesindir. Bir hadis-i şerif'te Hz. Peygamber (s.a.v) cennette kişinin eşine sarılması bir dünya ömrü kadardır buyurmuştur.

İnsanın dünya için yaratılışı özü itibariyle balçıktan ve ölümlü olup, duyuları da ona göre tasarlanmıştır. Üstelik Dünya lezzetleri karışık ve bulanıktır. Hastalık, ölüm, kaza, bela, dert, musibet, korku, üzüntü, kaygı, tasadan asla uzak değildir. Cennet ehli ise yaratılış cevheri bakımından dünyadaki yaradılış hamurundan çok daha üstün ve ebedi olması nedeniyle duyuları da cennet hayatına göre olması muhaldir. Çünkü cennet kaliteli zarif, temiz, kibar saf, günahsız ve latif duyuların lezzetlenme madenidir.

Bu dünya ölümlüdür. Geçici olan bir yere özen gösterilmemiş fazla hayır takdir edilmemiştir. Karışık ve bulanıktır. Dünyanın aslında metadan ibaret olması gibi ona uygun olarak kalp gönül işleri de dünya yaratılışına uygun olarak takdir edilmiştir.


'Kantar kantar altına, gümüşlere, nişanlı atlara, evlatlara düşkünlük; dünya hayatının metalarıdır'. Ayet-i celilesi gözardı edilmek suretiyle hızla ilerleyen teknoloji nedense bazılarının başını döndürmeye devam etmektedir.


Dünya ve bizi kuşatan olayları açıklama imkanını veren şey bilimlerdir. Bilimin gerçekleşmesi için akıl, ilim, irade,kuvvet, hareket ve ham madde gerekmektedir. Allahü Tealâ'nın yarattığı ham madde yani eşyanın hakikati denen madde olmasaydı zerrece buluş da gerçekleşmezdi. Allahü Teala'nın usulü şöyledir ki, her şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Böylece madde alemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı alemdeki bu nizam, bu düzen olmazdı. Mikroplar hastalığa, bulutlar yağmura, güneş hayata, katalizörler birçok kimya reaksiyonlarının hızlanmasına ve hayvanlar, bitkisel maddelerin et,süt,bal haline gelmelerine, yapraklar organik maddelerin sentezine sebep oldukları gibi, insanlar da uçak, otomobil, ilaç, elektrik motorlarının ve daha nice şeylerin yapılmasına sebep olmaktadırlar.


Allahü Tealâ yoktan var eden yaratan, şekil verendir. Meselâ bir mühendis, bina yapmak isteyince, önce lazım olan tuğla, çimento, demir,kereste,arsa,odaların adedi,büyüklüklerini takdir ve tayin eder,keşf eder,plan hazırlar. Halk,(meydana getirme)bu demektir. Sonra mimar bu plana göre binayı yapar,bir nizama göre olgunlaşmış bilgisiyle temiz ve düzgün bir şekilde birbirinden farklı niteliklerde meydana getirir. Allahü Tealâ'nın her işinde eşi,ortağı yoktur. Maddesi ve elemanı yokken var etmek ve maddesi elemanı var iken,başka bir varlığa çevirmek de yaratmaktır. Meselâ (insan bir damla meni ve kan pıhtısından; cinni ateş alevinden yaratıldı). Yerler, gökler, bugün bildiğimiz yüz üç basit cisim(eleman)yok idi. Bunların hepsini sonradan var etti.


Elemanları,oksitleri,asitleri,bazları,tuzları birbirleri ile

birleştirerek,parçalayarak milyonlarla uzvi (organik) ve inorganik cisimler meydana getirmekte,yani yaratmaktadır. Allahü Tealâ'nın âdeti şöyledir ki:her şeyi bir sebep,bir vasıta ile yaratmaktadır. Sebepleri yapan,var eden,bunlarda aktiflik,tesir kuvveti yaratan da O'dur. Cisimlerin fizik ve kimya özellikleri,fizik,kimya,biyoloji olayları,reaksiyonları,O'nun yarattığı sebeplerdir. Elektrik ısı,mekanik,ışık ve kimya enerjilerini ve tepkimeleri hâsıl eden çeşitli kuvvet şekillerini sebep olarak yaratmıştır. Bu sebepleri,cisimleri yaratmasına vasıta kıldığı gibi,insan aklını,insan gücünü de,kendi yaratmasına vasıta kılmıştır. Mesela kömürün,beş yüz derecede üstüne yani tutuşma sıcaklığına kadar ısınarak yanma olayının başlamasına,kibritin alevi sebep olmakta ise de, kömürün oksitlenmesini, yanmasını yaratan O'dur. Kibrit yanma olayının yaratıcısı değildir. Çünkü kibritin yapısını,özelliklerini,alevi,ısı enerjisini, karbon atomlarının oksijene ilgisini, olayın ekzoterm olup, kömürü ısıtıp kımızı şua (ışıma) yaymasını yaratan hep O'dur. Bunun gibi:


Tuz asidi içinde, çinko eriyip, çinko klorür adında yeni özellikte bir bileşik cisim meydana geliyor. Bu iyon şebekesini çinko atomları ve asit molekülleri yarattı denilemez. Çünkü, çinko klorür denilen iyon şebekesindeki, çinko ve klorür iyonlarının atomlardan meydana gelişindeki elektron mubâdelesinde ve bunun sebeplerinde, iyonlar arasındaki çekme ve itme kuvvetlerinde, çinko ve asit Bir şey yapmadığı gibi, çinkoyu asidin içine atan kişi de, bu işinden başka, bir şey yapmamıştır. Çinko klorürün meydana gelmesinde, insan seyirci kalmış, iyon şebekesini hâsıl eden tepkimeyi, özellikleri, kuvvetleri, Allahü Tealâ yaratmıştır. Demek ki insanın aklı ve gücü de, diğer tabiat kuvvetleri(doğa olayları) gibi Allahü Tealâ'nın önce yaratmış olduğu(eşyanın hakikati olan) maddeler, elemanlar,özellikler, kuvvetler, enerjiler arasındaki şartları, dengeleri değiştirerek, yeni bir dengenin,bir ahengin, bir sistemin yaratılmasına bir sebep, bir vâsıtadan başka bir şey değildir. Şu halde Arşimed, bir kanun yaratmamış, daha önce var olan özellikler arasındaki bir bağlantıyı görebilmiştir. Bunun gibii phonograph, megaphon, elektrik ampulü gibi aletleri ilk defa bulan Thomas Edison bunları yaratmamış, yapmamış, yapılmasına sebep olmuştur. Bunları yaratan Allah Tealâ'dır. Edison'un bunları yaratması şöyle dursun, mevcut maddeleri bir araya toplayıp, yeni aletlerin yaratılmasına sebep olurken, elinin, ayağının, gözünün, diğer duygularının, çeşitli hücrelerinin, kalbinin, ciğer,böbrek ve daha nice organlarının işlemesinden ve kullandığı maddelerin, aletlerin yapısından, içlerindeki atom, proton kuvvetlerinden haberi bile yoktu. Ne kendinin ne de kullandığı şeylerin birçok inceliklerinden haberi olmayan bir vasıtaya, bir sebebe yaratıcı denilir mi? Yaratıcı bunların en ufağını, en incesini, her şeyi bilen, hepsini gerçekleştirendir ki, bu da ancak Allahü Tealâ'dır.

Üniversiteden Birkaç diploması bulunan, yeni literatürleri okuyup, çok tecrübesi olan,zeki ve akıllı bir fen adamı iyi anlar ki, insan, bütün işlerinde, bütün buluşlarında, bir vasıtadan, bir sebepten başka bir şey değildir. Her olayı, her reaksiyonu, her hareketi yapan, her kanunu idare eden yalnız Allahü Tealâ'dır.'Her şeyi idare eden yalnızca Allahtır'.


İnsan gücünü, tabii kuvvetlerden ayıran biricik şerefli pay, düşünceli, şuurlu olarak vasıta olmasıdır. Allahü Teala insanlara bu şerefli payı ikram ederek, diğer mahluklardan ayırdığını, onu böylece başka mahluklardan üstün yarattığını (yeryüzünün halifeleri) bildirmektedir.


Yaratıcı Yalnız Allahü Tealâ'dır. Allahtan başkasına, her ne maksatla olursa olsun, yaratıcı demek küfür(şer) olur. Hareketi ve işi de insan yaratıyor diyen de böyledir. Çünkü bütün bu sebeplere kuvvet tesir veren,insanlara akıl ve irade veren Allahü Tealâ'dır.


Allahü Tealâ, bir şeyi yaratmasına, başka şeyleri sebep yapmıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen, onun yaratılmasına sebep şeyleri elde etmelidir. Bir şeyin yaratılmasına sebep olan şeyler arasında insan gücü de varsa, yaratılan şeye (Sun'i cisim) veya (Artifisiel) denir. Meselâ kok kömürü, turyağı sun'i maddedirler. Maddenin yaratılmasına yarayan sebepler arasında insan gücü bulunmazsa, böyle yaratılan maddeye (tabi'i cisim)veya (naturel)denir. Doğal maddenin meydana gelmesine insan gücü karışmazsa da, bunun kullanılacak hale sokulmasına, insan gücü de sebep olmaktadır. Taşkömürü, tereyağı tabii maddedirler. Tabii maddeler için tabiat yarattı demek ve sun'i maddeler veya olaylar için de insan yarattı demek, başka sebeplere de yaratıcı demek gibi, cahilce, saçma bir söz olur.


Meselâ, balı arı yarattı veya ışığı elektrik yarattı demek gibi olur.

Oysa, her şeyi yaratan yalnızca Allahtır.


Fen ilerledikçe insanlar birçok şeyden haberdar olmaya başladılar. Aristo' şunları diyor özetle:doğa canlı bir bütündür ve çeşitli biçimlere bürünerek, gelişir. Bu gelişmelerdeki işin ucu Allah'a yönelmiştir. Varlıklar, gelişme basamakları içinde, Allah'a yaklaştıkça yetkinlik kazanır. Yani gökyüzü, yer yüzüne göre daha yetkin bir varlıktır.


Hava ve ateş gökyüzüne, toprak ve su merkeze doğru yönelir.


Beden bir madde, ruh da onun formudur. Bedenin gelişmesini ve belli bir şekil almasını sağlayan onun amacı durumundaki ruhtur... Sonuç : Allahü Tealâ'nın Vâki Olan Suresi :'Olacak olan şey olunca; olacak olan şeyi yalanlayacak yok' Dünyada gitgide tekamüle eren bilgi ve teknolojik gelişmeler ve çeşitli olaylarla dünya insanı nasıl bir takım etkinliklerle yüz yüze geliyor, gerçekleşen olayları olduğu gibi kabul etmek zorunda kalıyor ise aynen öyle sadece bir ecel ile tüm gizlilikler ortadan kalkacak “Onlar akıbetleri neymiş yakında görecek ve bileceklerdir ,yakında iyice anlayacaklardır.” tıpkı zamanla ve bir uyum içerisinde gelişen bu dünyanın bu gelişmeleri bilinmeyen şeylerin hep yakın zaman aralıkları içinde kimsenin reddedemeyeceği,yalanlayamayacağı bir şekilde muazzam bir uyum ve doğallık ile ki o tekamüle safha safha gidiş çoğunlukla insan ömrü aralığı 50-80-100 yıl gibi bir zaman dilimi içerisinde nasıl gerçekleşiyorsa daha önce bilinmeyen şeylerin açıkça bilinir duruma gelmesi olayların bilinmeyen ama gerçekte var olan taraflarının bir bir açığa çıkması Allah (C.C.)' ın verdiği müjdeler ve tehlikeler (acı azap)da aynen gerçekleşecek ,herkes tarafından iyice anlaşılır,görülür,bilinir hâle gelecektir. Allah'ın verdiği bildiriye göre yakında! Yani bir insan ömrü aralığı kadar...Tek bir sayha....Ölüm...!







Kalıcı Link

23/11/2008 - TOPTAN ALLAH'IN İPİNE SARILIN


Günümüzde insanlığın büyük bir bunalım geçirdiği ve bu bunalımın bütün insanlığın mahvına vesile olacağı gerçeği üzerinde hemen hemen doğulu ve batılı aydınların hepsi bu hususta görüş birliği içindeler. Gösterdikleri çare birbirinden farklı olsa da; iste Allah'a inansın, ister inanmasın, ister materyalist olsun, ister maneviyâta .bağlı bulunsun düşünen kafalar bu bunalımın dünyamızın geleceğini tehdit ettiğini, değişik ifâdelerle haykırmaktadırlar. Marksistler ise bu bunalımdan ideolojileri adına bir pay çıkarmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla tarihin diyalektik yorumunun zorunlu gereği olarak; bunalımın neticesinde insanlığın tamamen komünist olacağını savunmaktadırlar. Ekonomik konularda marksizme karşı, fakat materyalist temelde onunla ortak olan öteki görüşlerin taraftarları ise bu felâketten kurtuluşu değişik iktisâdi çözümlerde, kültürel ve felsefî akımlarda aramaktadırlar.

Görülüyor ki; bütün dünya ortada bir bunalımın bulunduğunda müttefik, ancak bu bunalımdan kurtuluş konusunda farklı teklifler öne sürmektedirler. Gerçekte bu tekliflerin hiç birisi, dünyamızı içine düştüğü bu bunalımdan çıkarabilecek niteliğe sahip değildir. Çünkü bu görüşlerden hiçbirisi bunalımı her yönüyle ve objektif olarak ele alıp çıkış yollarını gösterememektedir. Körlerin fili târifi gibi, her biri kendi açısından bir çâre sunmakla meseleyi çözümlediğini sanmaktadır. Buna karşılık bu bunalımdan insanlığı kurtaracak olan en büyük düşünce sisteminin mensupları, ne yazık ki kendi düşünce sistemlerini yeterince değerlendirip de kurtuluş bekleyen insanlığın imdadına koşma gücünden yoksun bulunmaktadır.

Temeline inmeye çalıştığımız zaman, bu günkü bunalımın asıl nedeninin; ilim ve din mücâdelesiyle başlayan ve akılla vahyi birbirine düşman kardeşler hâline getiren batılı anlayış olduğunu söylemek mümkündür. Bilindiği gibi Hıristiyan dünyâsı orta çağda akıl dışı bir inanç sistemini insanlığa kabul ettirmeye çalışmıştı. XII. Asırda, Endülüs'te İslâm ilim ve düşüncesinin Latin dünyasına tercümesiyle birlikte gelişmeye başlayan pozitif ilimlere karşı kilise kendi doğmalarını savunabilmek için bir takım engelleyici kararlar almıştı. Bunun sonuncunda kâfir oldukları gerekçesiyle İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazzâli gibi büyük islâm düşünürlerinin eserlerini okuyanları engizisyon mahkemelerine sevketmiş, bir kısmını da acımasızca meydanlarda yakmıştı. Batı dünyasında ilim ile dinin- daha doğrusu Hıristiyanlığın- arası gittikçe açılmış ve neticede ilmî çalışma yapabilmek için dinî doğmaları reddetmek gerektiği kanaatı hâkim olmuştu. Zaman zaman dozajını arttıran bu çatışma, en sonunda ilmin zaferi ve kilisenin yenilgisiyle neticelendi. Ve artık ilim adamı olabilmek için, dinî inançları bütünüyle reddetmek gerektiği ilim adamları arasında bir mütearife hâline geldi. Böylece batı ilmi, gittikçe materyalistleşti. Ve pozitivizmin etkisiyle de büsbütün putlaştı.Kilise bir takım mahkemeler ve yasaklama kararlarıyla ilmi mağlûb edemeyeceğini anlayınca onun verilerini kabullenmek gereğini duydu ve XIX. yy.'ın sonlarına doğru dinî doğmalarla ilmi veriler arasında bir dostluk münasebeti kurmayı denedi.İşte böylece yüzyılımızın başında artık dînîn sahası ile ilmin sahâsı birbirinden tamâmen ayrılmış oldu.

Batıda Hıristiyanlıkla, daha doğrusu Hıristiyanlığın kurumlaşmış merkezi olan kilise ile, ilim arasında cereyân eden bu 500 yıllık mücâdelede ilim, hâkimiyeti elde edince bunu fırsat sayan XIX. yy. Materyalistleri ve dolayısıyla pozitivistleri Hıristiyanlığın ilme karşı tavrını bütün dinlere teşmîl ettiler.

İşte bu gün insanlığın içiçe bulunduğu bunalımın temelinde kısaca belirmeye çalıştığımız bu ilim ve din mücâdelesi ve o uğursuz din ve ilim ayırımı yatmaktadır. Hıristiyanlıktan yakasını kurtarmış olan ilim, pozitif sahada büyük gelişmeler kaydetti. İnsanlığın milyonlarca senede elde edemeyeceği sonuçları kısa zamanda başararak fezânın fethini gerçekleştirdi.İlmî gelişmeler sayesinde hayat standardı yükseldi, insanların gelirleri arttı. Refâh nisbeten topluma yayılmaya başladı. Fakat bir şeyi alıp götürdü. Huzuru... İnsanın manevî dünyasını altüst ederek onu başıboş bir varlık hâline getirdi.

Batı medeniyetinin insanlığı sürüklediği felâketin boyutlarını, bu medeniyetin çocuğu olan ve acılarını bizzât içinde yaşayarak görüp, bilâhare müslüman olan Roger Garaudy şöyle dile getiriyor:

“Batı bir karışık olaydır. Ortaya koyduğu kültür dayanıksızdır. Bu kültür derin çatlaklarla bölünerek parçalanmıştır. Yüzyıllardan beri Batı, Greko- Romen ve Yahudi- Hıristiyan türünde ikili bir mîrastan sözediyor...

Toplarla donatılmış Avrupalı Fâtihlerin hayatına kıydıkları milyonlarca Amerika yerlisinin yanında Timur'un İsfahan savaşından sonra 70.000 kelleyi üstüste koyarak diktiği piramitin ne değeri vardır? Bu olay 10 veya 20 milyon afrikalıyı yerinden oynatan büyük yıkımın yanında ne anlam taşır?1980 yılında silâhlanma yarışında 450 milyar lira harcayan, eşitlik ilkesi tanımayan alış - veriş oyunları yüzünden aynı yıl III. Dünya ülkelerinde 50 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açan Batının günümüzdeki hegomonya biçimine ne isim vermeli? Eğer geçip giden zamanlar binlerle ölçülecek olursa Batı, tarihte görülmemiş en büyük cânidir. Bu gün batı, ortak tanımayan iktisadî, siyasî ve askeri gücüyle kendi gelişme modelini herkese zorla kabul ettiriyor. Bu model üzerinde yaşadığımız gezegeni toplu intihara doğru sürüklemektedir. Zirâ bir taraftan insanlar arasındaki eşitsizlikleri bir daha hiçbir zaman kapanmamak üzere geniş uçurumlarla genişletirken, diğer taraftan her yaşayan dünyalının başı üzerine beş tonluk bir patlayıcı madde atarak son kalan ümit kırıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Bir şeyi daha öğrenmenin zamanı geldi: Batının bu hayat görüşü insanları amansız bir hayat veya acele bir ölüme doğru götürürken aynı zamanda kendi kendisini doğrulamak maksadıyla yine içinde ölüm korkusu taşıyan bir kültür ve ideoloji modeli hazırlamaktadır. Çarpılmış bir tabiat anlayışı bu. Onu kendi malımız sayıyor ve istediğimiz gibi kullanma ve harcama hakkına sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Roma hukûku da böyle düşünüyordu. Bu tahrip ve harcamayı yeryüzünde hiçbir zenginlik kalmayıncaya kadar sürdürmek niyetindeyiz. Dünyayı bir çöp tenekesine çevirmeye yemin etmişiz. Kaynakları sonuna kadar tahrib ederek, her tarafı yakıp yıkmaya yönelik bu yoldan bizi hiç kimse geri çeviremez....

Diğer taraftan Batı; İslâm düşüncesinin tercümeler kanalıyla verdiği enerji sayesinde ilmi ve teknik alanda büyük başarılar elde etmiştir. Rönesans hareketi ile birlikte de Batı her alanda dünyaya egemen olmanın keyfini çıkarmaya başlamıştır. İslâm dünyası uzun yıllar Batıdaki bu gelişmelerden aslâ haberdar olmadığı gibi, sürekli bir savunma psikolojisi içerisinde kendi dışındaki dünyaya ilgisiz kalmıştır. Ancak sanayi devriminin gerçekleştirilmesini müteâkib sürekli mağlûbiyete düçâr olmanın verdiği eziklikle İslâm dünyâsı Batıdaki gelişmelere ilgi duymaya başladı. Ve böylece İslâm ülkeleri Batı problemiyle yüzyüze geldiler. Ve bu karşılaşma müslümanlar bakımından bir şok tesîri icrâ etti. Batıdan neyin alınıp, neyin alınmaması gerektiğini iyice kararlaştırmadan yetiştirilmek üzere Batıya elemanlar gönderildi.

Batının ilim ve tekniğini almak üzere gönderilmiş olan bu elemanlar, ülkelerine Batı hayrânı olarak döndüler. Geleneksel anlamda İslâmi ve millî değerlerini muhafaza eden büyük halk yığınları bu taklidçileri tepkiyle karşıladı. Böylece İslâm dünyâsında yepyeni bir çatışma alanı zuhûr etmiş oluyordu. İlim ve tefekkür yerine; “eski – yeni, Doğu – Batı, ilerici – gerici” gibi bir takım yaftaları esas alan ve temelde kendi ülkelerinin değerleriyle ters düşmüş kişilerle, kendi değerlerinden nelerin yaşanması, nelerin atılması gerektiğini tam ve şuûrlu olarak ayırd edemeyen iki zıt kutup ortaya çıktı.

Teknik ve ilmî sahada baş döndürücü gelişmelerin sonucunda güçlenen materyalizm ve pozitivizmin etkisiyle İslâm dünyâsına kurtuluş reçeteleri hazırlayan bir takım düşünürler; İslâm ülkelerinin kurtuluş yolunun Batıyı olduğu gibi taklitten geçtiğini ve bütün kurumlarıyla Avrupayı örnek almadıkça ilerlemenin imkânsız olduğunu savunmaya başladılar. Gerçekten tutarlı bir çözüm getirememiş oldukları için eski değerlere bağlı kitleler tarafından reddedildiler. Buna karşılık büyük halk kitlelerini peşinden sürükleyen ve dinî makamları elinde bulunduran kişiler ise mes'eleyi din, ilim ve teknoloji mes'elesi halinde ele almaktan çok bir din ve medeniyet mes'elesi olarak ele almayı tercih ettiler. Dolayısıyla kendi köklü medeniyetlerini, detâylarını idrâk etmekten uzak da olsa dinî sevk-i tabîî ile üstün bir medeniyetin mensupları olduklarını kabul ederek Batı medeniyetine karşı tavır takındılar. Batıya karşı takınılan bu tavır, bir süre sonra Batının her türlü faydalı ve faydasız bilimlerine de teşmil edildi. Neticede Hıristiyan – İslâm, Haç ve Hilâl mücâdelesi, Batı kaynaklı her fikre karşı mücâdele hâlini aldı. İki tarafın da kendince haklı gerekçeleri bulunuyordu. Ancak bunun ortasından günümüzde dâhi tartışması yapılan III. Bir yol olup olmadığı pek tartışılmamıştır.

Dünyanın yeni kültür düzeni Batı hegomonyasını yıkarak insanî bir projeyi gerçekleştirmek üzere yer yüzünde her ulusun âhenktâr katkıları ile şekillenecek ortak bir düzene geçmek demektir. Medeniyetler arası diyaloğ şimdi her zaman olduğundan çok daha zorunlu bir durum kazanmıştır. Bu bir hayat meselesidir. Alârm zillerinin çalarak zamanın geçmekte olduğu günümüz insanının insanca rahat bir yaşam sürme düşüncesi ile Avrupa hayâli rüyalarını süslemeye başlamış. Bu rüyayı gerçekleştirmek için belki zaman geçmiştir bile.

Günümüz Avrupa'sının iyi işler işlemeleri ,insan haklarına verdiği önemle birlikte onun gereklerini tam manâsıyla yerine getirmeleri, aralarında eşitlik ve adâleti hâkim kılmaları, ölçü ve tartıda hîle yapmamaları,birbirlerini kandırıp aldatmamaları temizlik, dürüstlüğün her alanda yaygınlaşması, birbirleriyle yardımlaşmaları, hileli bozuk, insan sağlığına zarar verici ürünler imâl etmemeleri kısaca helâl rızık kazanmak denilen iyi işler işlemeleri sebebiyledir. Onların da İslâm dünyasından almaları gereken yanlış inanış biçimi olan teslisi terk ederek bir olan Allah'a secde etmeleridir.

Dünya ve ahirette saadetin yegâne yolu Allah'ın âyetlerinin gereğini yerine getirmekle mümkün olur. İşler dönüp Allah'a varır. Müracaat yine O'nadır. Yüce Allah'ın Kur'anda buyurduğu “İnanan ve iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır. İşte en büyük ongunluk ve kurtuluş budur.” âyeti kerimesi yolumuzu aydınlatan tek ışık kaynağı ve bir tek çözüm olarak yine karşımıza çıkmaktadır.




Kalıcı Link

23/11/2008 - BUYURDUK Kİ: “BİR KISMINIZ BİR KISMINIZA DÜŞMAN OLARAK İNİN YERYÜZÜNE”


Allahü Tealâ İblis'e Kıyamet gününe kadar mühlet verdi. Adem ile Havva'yı da cennetten çıkardığında hepsine şöyle buyurdu:”Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak inin yeryüzüne”Bu sebeple yeryüzünde ilk cinâyet Âdem (a.s.)'in oğullarından Hâbil ile Kâbil arasındaki husûmetten çıkmıştır.

Nuh (a.s.)'ın kavmi inkâr etmişti. Oğluna da kabul ettiremedi. İbrahim (a.s.)'ın babası Âzer, Lût (a.s.)'ın kavmi de karısı da düşmandı. Yusuf(a.s.)'ın kardeşleri de düşmandı. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'in de amcası Ebu Leheb ve Ebu Leheb'in karısı da düşmanlık yaptılar.

Düşmanlık, Allah Tealâ'nın kuduz mikrobunu yeryüzünde var etmesi gibidir. Doğru teşhis ve tedavi hayat kurtarır. Mikrop bulaşıcıdır. Hasta, sağlam, genç, yaşlı, iyi kötü ayrımı yapmaz. Bu Allah'ın bir sınavıdır. Kişi elinde olmayan nedenlerle de virüsle karşı karşıya kalabilir. Allah bu hastalıkları niye verdi, keşke vermeseydi diye yakınmak,sızlanmak, şikâyet etmek yerine tedavi şeklini bilmek lâzımdır. Salgınlarda hastalık bulunan yer karantinaya alınmışsa oraya girmemek, karantina altındakilerin de bulundukları yerden çıkmaması gerekir ki bulaşmanın önüne geçilsin.

Allah Tealâ Musa (a.s.)'a 'düşmanlarımı dost edinme' diye emretmiştir. İslâm fıtrat dinidir. Çoğumuz biliriz ki çocuk yaşlarda şöyle bir duygu vardır insanlarda. İki samimi arkadaş bu yüzden birbirlerine kızar, darılırlar. Çünkü iki arkadaşın birisi bir başka kişiyle samimi olmuştur. Oysa İlk iki arkadaştan biri üçüncüsü ile dargındır. Bu durum karşısında diğeri der ki:”Beni ihmal edip dargın olduğum kişi ile konuşuyorsun bir de dost arkadaş olmuşsun. Bu yüzden sana kızgınım, kalbimi kırdın gibi sözler sarfeder. İşte bu duyguyu da körpe kalblere Yüce Allah vermiştir.

Müslümanlar Rablerinin bâzı emirlerinden gâfildirler. Haddi zatında kendilerinden başkalarını sırdaş edinmemelidirler. Kendilerinden başkasının nizam ve prensibini en doğru olanlar dışında almamalıdırlar. Fakat Müslümanlar Rabbimizin şu emrine karşı halâ gâfil davranmakta, o tip kimselere her işte, her halde, her nizamda, her tasavvurda, her sistemde ve her yolda başvurmakta ve örnek ittihaz etmektedirler!..

Allah'ın menettiği kimselere dost olmakta onlara kalplerini ve bağırlarını açmaktadırlar. Allah ilk islâm cemiyetine dediğini, her nesilden gelen Müslümanlara da demektedir.

Onların size olan düşmanlıkları, ağızlarından çıkan sözlerden bellidir. Kalplerindeki ise daha büyüktür.”

Ve Allahü Tealâ buyuruyor:

Onlara 'Haydi gelin. Siz de Allah'a inanın ve O'nun bildirdiklerine uyun' denildiğinde 'Biz de imân ettik' derler. Fakat kendi arkadaşları ile başbaşa kaldıklarında 'Biz sizinleyiz. Onlarla ise sâdece alay ediyorduk' derler.”

Ve Allahü Tealâ buyuruyor:

Sizlere bir iyilik dokunsa onları üzer. Başınıza bir dert geldiğinde buna sevinirler.”

Ard arda Müslümanların sarfettiği dostluklara karşılık onların içlerindeki kini İslâm'ın öğrettiği müsamaha seli dahi temizleyememektedir. Bununla birlikte biz yine dönüyor, hayatta ve yolda içtenlikle bağrımızı onlara açıp, onlardan dost ittihaz ediniyoruz. Onlara güzel görünme ruhi hezimet bizde o dereceye ulaşıyor ki, itikadımızda bile onlara hoş görünmek için dini anlatmaktan korkar hâle geliyor, hayat sistemimizi İslâm esasları üzerine oturtmuyoruz. Bu kurnaz düşmanlarla dedelerimiz arasında geçen çarpışmaları hatırlatmaktan korkarak, gerçekleri ayaklar altında çiğnetiyoruz. O yüzden de Allah'ın emrine muhalefet edenlerin cezalarının başımıza gelmesinden korkuyoruz. O, yüzden zayıf düşüyor, zelil oluyor, alay ediliyoruz. O yüzden düşmanlarımızın hoşuna giden zahmetlere katlanıyoruz. Fakat Allah Tealâ'nın şu âyeti bizi rahatlatıyor: “Daha önce Hiçbir peygamber göndermiş olmayalım ki, kendileriyle gülünüp alay edilmesin.”İşte Allah'ın kitabı ilk İslâm cemiyetine öğrettiği gibi bize de onların hilelerinden nasıl korunacağımızı, eziyetlerini nasıl bertaraf edeceğimizi,içlerinde gizleyip de bazen yalanlarını dillerinden kaçırdıkları şerden nasıl kurtulacağımızı öğretiyor:

Sabredin. Allah, sabredenlerle berâberdir.”ve “Allah herkesin ne yaptığını gayet iyi bilir. O, işlediklerinizden asla gâfil değildir. Her kim zerre kadar bir iyilik işlerse karşılığını görecektir. Faydası kendinedir. Her kim de zerre kadar bir kötülük, şer işlerse karşılığını görecektir. İnkârcıların zararı ise ancak kendilerinedir. Zalimlerin işleri boşa çevrilir. Onların kazançlarının bir faydası olmayacaktır”

Eğer kuvvetliyseler, kuvvetleri karşısında, eğer hileye, dolambaçlı yollara başvurmuşsalar, hile ve düzen tertiplemeleri karşısında göğüs gerip, azmedip, sabretmek... Sabır ve bağlılık...Ayrılık ve zillet değil...Onlardan gelecek şefkati kazanmak, beklenilen şerlerinden korunmak için inancın tümünden ve bir kısmından vazgeçmek değil... Sonra Allah korkusu...Sâdece Allah'tan ve O'nun kontrolünden korkmak...Kalpleri Allah'a bağlayan yalnızca Allah korkusudur. Kalp Allah'a bağlanınca, Allah'ın kuvvetinden başka her kuvveti küçümser. Azmindeki bağları kuvvetlendirir. İşte doğru yol budur... S a b ı r v e T a k v a... Al l a h ' ı n i p i n e s a r ı l ı p b a ğ l a n m a k... .i y i l i ğ i t a v s i y e , k ö t ü l ü k t e n m e n e t m e k...Bunu Allah için yapmak.

...Müslümanlar uzun tarihleri boyunca ne zaman Allah'ın ipine sarılmışlar, ne zaman hayatlarında Allah nizamını tahakkuk ettirmişlerse mutlaka yükselmiş, muzaffer olmuşlardır.... Allah onları düşmanlarının oyunundan korumuş ve en yüce söz onların olmuştur. Uzun tarihleri boyunca Müslümanlar; ne zaman gizli, açık, akide ve nizamlarıyla muharebe eden tabii düşmanlarının ipine bağlanmışlar, onlardan fikir edinmişler, s ı r d a ş, arkadaş, yardımcı haberci, müsteşar olarak onları dinlemişlerse, Allah onlara hep hezimet vermiş, düşmanlarını karşılarında diretmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezâsını kendilerine tattırmıştır. Tamamiyle tarih buna tanıktır. Allah'ın sözü ebedidir. Allah'ın kanunu geçerlidir. Müslüman şahsi intikam için değil, Allah yolunda cihad için harbeder. Kendisine eziyet edenlere kin beslediği için değil, insanların hayrını sevdiği için...Bu hayrın insanlara ulaşmasına engel olan maniaları devirmek için,gaflet perdelerini yıkmak için...Galibiyeti, istilâyı, sömürgeciliği sevdiği için değil, bütün insanların, gölgesinde adalet ve selâmetle yaşadığı sağlam bir nizam ikâme etmek için...Yoksa milli bir sancak dikmek veya bir imparatorluk kurmak için değil...İşte Kur'an ve Hadisteki birçok nassların yerleştirdiği hakikat budur. Bu sistem hayırlıdır. İlk Müslüman cemiyetinin tarihi de bunun tercümesidir. Bir kere en güzel şekliyle edâ etti. Ve her zaman da edâya davet edilmektedir. Allah yolunda canlar ve mallarla savaş Kıyamete kadar devam edecektir. Savaşın ille de ilkel silahlarla yapılması anlaşılmasın. Bu her alanda yapılabilir.



Kalıcı Link

23/11/2008 - ALLAH'I ANIN Kİ KURTULUŞA ERESİNİZ


AYAKTA İKEN, OTURURKEN, YAN YATARKEN ALLAH'I ANIN

Ayette belirtildiği gibi bir insan bu üç halden birindedir. Anlaşıldığı gibi daimî zikir emrolunmaktadır. Başarılı olmanın sırrı şöyledir. Bir kul; mahlukattan, hevasından, nefsinden, irade ve emellerinden fani olduğunda (geçtiğinde) artık Allah’tan başkasını istemez ve her şey gönlünden çıkar, böylece Allah’ın zikri kalbe yerleşir.

Allah teala bir ayetinde de ''Allah'ı anın ki kurtuluşa eresiniz'' buyurmaktadır.Çünkü şeytan kanın vücutta dolaştığı gibi vucudunuzda dolaşır denilmektedir.Kalbe daima vesvese verir, vehim sokar. Allah yolundan alıkoymaya günaha sürüklemeye çalışır.

Bazen insanın namazda iken kalbi gafildir. Aklı fikri, gönlü çarşıda veya şehvetlerinin herhangi birinin huzurundadır.

İnsan bâtını ile çarşıda, zahiri ile namazda olmamalıdır. Bazen de kişinin sükûn ve vekâr içinde namaz kılması, çevresindeki insan ve hayvanlara gösteriş olsun diye edeplenmesi de riyâ ve gizli şirktir.

Çünkü Allah herkesin kalbinden geçen, gizliyi saklıyı bilir. Bu hususlara dikkat etmeli içi dışı bir sıdk, doğruluk üzere bulunmalıdır. Her türlü tâzim Allah içindir.

Abdülkâdir Geylâni (k.s), Fütuhu’l-Gayb adlı eserinde şöyle anlatıyor: Bir gün rüyamda, kendimi ‘Ey iç âleminde nefsiyle, dış aleminde mahlukatlarla, işlerinde iradesiyle, menfaati peşinde hareket ederek Rabbine şirk koşan’ diyor buldum. Yanımdaki kişi’ bu ne biçim söz’ dedi. Ben de ‘ bu, bir tür marifettir’ cevabını verdim.


Kalıcı Link

23/11/2008 - İÇİNİZDE ‘İNANDIK’ DEYİP TE İNANMAYANLAR VARDIR.


Allah Tealâ: 'Her şeyde bir işâret vardır' buyurmaktadır. Bu bağlamda : 'Pirincin içindeki siyah taştan korkma. Beyaz taştan kork' demişler.

İnançsız kimseler, pirincin içindeki siyah taş gibidir... Evet! onlar bir tehlikedir, ancak çoğunlukta değildirler, yani büyük bir kitlede değillerdir, fakat Allah'ın adını kullanıp, peygambere iftiralar düzen, Allah'ın ayetlerini yalanlayan, sözde dindar ve sözde İslam’ı yaşadığını sanan Müslümanlar çoğunluktadır, Münafıklar pirincin içindeki beyaz taş gibidirler bunlardan korunmak daha önemlidir.

Örneğin insanların dini duygularını sömüren hocalar ! İnsanları Allah'a yönlendirmek yerine, şeytanlık, fitnelik yapıyorlar.... Sözde insanların dertlerine derman oluyorlar ! Oysa tek kurtarıcı yardım edici Allah, o zaman bırakın da insanlar Allah'tan medet umsun.

Bu ve buna benzer şekildeki insanlar çok daha tehlikelidir, insanları ateşe çağırmaktadırlar.

Bunlardan korunmanın çözümü ise, Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak, her denilene körü körüne inanmamak, sorgulamak, inançlarımızı kitabımız olan Kurandan yaşamakla mümkün olacaktır.

Ama onlardan çok daha tehlikelisi; insanları Allah ile aldatanlardır. Allah'ın adını veya peygamberin adını kullanarak insanları yanlışa sürükleyenlerdir. Allah adına veya peygamber adına uydurmalar, hurafeler, iftiralar düzerek insanların sapmalarına yol açanlardır. Onlara karşı tedbir almak, onlardan korunmak zordur çünkü davranışlarıyla oturuş ve kalkışlarıyla çok dindar izlenimi verirler ve bizim en kutsalımızı kullanırlar.

Müslümanlıktan dem vururken,' Ben dinimi biliyorum' diye söze başlayıp mangalda kül bırakmayan niceleri vardır ki, zengin, yoksul ayrımı yapmadan safları kandırarak işi yalan, dolana dökerek deveyi hamuduyla götürür. Kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Onlar için sanki hayat varsa yoksa bu dünyadan ibâretmiş gibi günah işlerler.

Sonra onları görürsün ki camiye gelirler. Çoluk çocuklarını da camiye getirirler diğer yandan hac, umre yerine plaja giderler. Bunlar 'paraya sıkıştım' dese İnsanlar da güvenir varını yoğunu onlara borç verir ve asla da geri alamazlar. Diğer tüm günahları da pervasızca işlemekten zerrece sakınmazlar. Bunlardan korunmanın bir yolu yok mudur?

Evet, tek yolu en sağlam olan kulpa tutunmaktır yani Allah'ın kitabına sarılmaktır. Ateistler bize dünyada zarar verir ama münafıklar hem dünyamızı hem ahiretimizi mahvederler.

Kur'an’da “Onlar inananlarla karşılaştıklarında 'Biz de inandık' derler. Fakat kendi arkadaşlarıyla baş başa kaldıklarında 'Biz sizinle berâberiz. Onlarla ise, sâdece alay ediyorduk” derler. Bu ayet 'İnandım' deyip de inanmayanların durumunu anlatmaktadır. İnanmadığı halde dili ile inandım diyor fakat kalbi ile yalanlıyor o halde onun işlerinin Müslümanlığa yaraşmayacağı anlaşılıyor. Oysa Müslüman’ın inancı iyi niyeti ile birlikte ve o niyete bağlı olarak da iyi işleriyle belli olur. Allah'a iman ile birlikte iyi işlerden olan O'nun emirlerine uymak, yasakladıklarından kaçmak ve bu yolda helâl rızık peşinde koşmaktır.

Kur'an'a göre inanıp ta iyi işler işleyenlerden başka herkes büyük tehlikededir. İman yeter mi yetmez. Şu üç grup kimselerden dolayı sadece imanın yetmediği iyice anlaşılmaktadır.

1. İnandık deyip de inanmayanlar (katıksız münafıklar)

2. Gafiller:  İslam dinini kavrayamadıkları için Şeytan onları Allah'ın affına güvendirerek günah işletiyor aldanış içinde oyalıyor veya dünya menfaatleri elde etmek için emir ve yasaklara karşı kör, sağır dilsizler gibi davranış içindeler.

3. Habersizler: İslam dinini tam anlamıyla bilmiyorlar veya kör, sağır ve dilsiz kalmak istiyorlar.

''İnandık'' deyip de inanmayanlar, Müslümanların arasına karışan onları kandırıp av maksadıyla pusuya düşürmek için kullanan gerçek yüzlerini saklamak için kuzu postuna bürünmüş fakat aç kurtlar gibi gezen onlara her türden zararı dokunabilecek kimselerdir. Münafıklık bu gruba dahil olan kişilerin halleridir. Sözlük anlamı itibariyle münafık: Nefret çıkaran kimselerdir ve iki yüzlüdürler. Yalan konuşan, aldatan. Dışı Müslümân, içi kâfir kişilerdir.

Hadis-i Şerif;

Münafıklığın alâmeti üçtür:

1- Konuştuğu vakit yalan söyler

2- Söz verdiğinde sözünde durmaz.

3- Kendisine bir şey emânet edildiğinde ona hıyanet eder .

Peygamber (sav), buyurdular ki: Mirac gecesi Cehennem’i ve derecelerini görmek hatırına gelince Cebrail (a.s) onun elini tutup, Cehennem’in en büyük meleği Mâlik’e götürdü: ‘Ey Mâlik! Muhammed (aleyhisselâm), düşmanların Cehennem’deki yerlerini görmek ister (O’na Cehennem’i göster)’ dedi. Mâlik Cehennem’in tabakalarını açtı.Yedi tabaka (nın hepsini) gördüm. Yedinci tabakaya Hâviye derler. Onun azâbı, diğer tabakalardan kat kat ziyâde idi. Mâlik’e sual ettim: ‘Bu tabakada hangi tâifeye âzap olunur?’ Malik; ‘Firavun ve soyu,Kârun ve senin ümmetinin münâfıklarına âzâp olunur’ dedi.

Altıncı tabaka Lazy’dir. Orada müşriklere (hiç dini olmayanlara) azap olunur.

Beşinci tabaka Hutâme’dir. Orada ateşe, öküze tapanlara, budistlere azap olunur.

Dördüncü tabaka Cahim’dir. Orada güneşe,yıldızlara tapanlara azap olunur.

Üçüncü tabaka Sakar’dır. Orada hristiyanlara azap olunur.

İkinci tabaka Sair’dir. Orada yahudilere azap olunur.

Birinci tabaka Cehennem’dir. Bunun âzabı öbür tabakaların azabından az idi. (Buna rağmen) orada ateşten yetmiş bin deryâ gördüm. Her bir deryâ o kadar büyük idi ki, eğer yerleri ve gökleri bir deryâya atsalar ve bir meleğe emretseler, bin yıl arasa bulmak mümkün olmazdı. Zebâniler (Cehennem’de vazifeli melekler) öyle azâmetli idi ki, eğer onların biri, yerleri ve gökleri ağzının bir kenarına koysa, hiç belli olmazdı. O deryâlar dalgalanıp, korkunç sedâlar hâsıl olurdu. Eğer o sesten dünyâya az bir ses gelseydi, bütün canlılar helâk olurdu. ‘Bu tabaka hangi tâife içindir?’ diye sual ettim. Mâlik cevap vermedi. Tekrar sual ettim. Sükut etti....

Cebrâil, Mâlik’e; ‘Senden cevap bekliyor’ dedi. O da; ‘Beni mâzur gör’ diye özür diledi. Ben; ‘Her ne ise cevap ver ki, bugün tedâriki mümkün ola’ dedim. Mâlik; ‘Ya Resûlallah! Senin ümmetinin âsileri içindir, onlara nasihat eyle. Tâ ki bu korkunç yerden kendilerini korusunlar. Vücutlarını böyle âzaba sürükleyecek şeylerden kaçınsınlar. O gün ben âsilere merhamet etmem. Ne ak sakallı ihtiyârlarına, ne de gençlerine şefkat göstermem’ dedi.







Kalıcı Link

23/11/2008 - ALLAH ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI VE ONA RUHUNDAN ÜFLEDİ


Allah Teâlâ bir Kur'an ayetinde: ALLAH ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI VE ONA RUHUNDAN ÜFLEDİ. ÂDEM'İN BELKEMİĞİNİN BİRİNDEN HAVVA'YI YARATTI.

Bir hadis ayetinde ise 'Size nefsinizden eşler yarattık' buyrulmadadır. Discovery tv kanalında bilim adamları insanın tüm kemiklerinin çürüyebildiğini ekrandan görüldüğü kadarı ile sanki inci benzeri veya daha doğrusu fildişi yapısına benzer (küçük bir omurga parçası kadar)olan bel kemiğinden birini göstererek o kemik parçasının asla çürümediğini bildirdiler.

Geçtiğimiz günlerde de, insanın genetik şifresinin çözüldüğüne dair haberler, bütün medya'da yer aldı. İnsan ömrünün uzayacağına dair yorumlar yapıldı. Bu şifrenin kuyruk sokumu kemiğinde olduğu iddia edildi. Bir mecliste bu meseleyi müzakere ederken, değişik bir iddia ortaya atıldı. Hadis-i şerif'lerde bu şifrenin adının acbü'z-zeneb olarak ifade edildiği belirtildi

Muteber hadis kitaplarında "ölümünden sonra insanın her şeyinin çürüyüp yok olacağı, ancak acbü'z-zeneb denilen kemiğin bundan müstesna olduğunu bildirilmiş, kıyamet koptuktan sonra ikinci yaratılışın bu çürümeyen kemikten derlenip toparlanacağını" haber verilmiştir. (1) Acbü'z-zeneb'le ilgili hadisleri tahlil ettiğimiz zaman, haşr (ikinci yaratılış) ile insanın ana rahmindeki oluşumu arasındaki münasebeti tespit edebiliriz. Günümüzde tıp ilminin vardığı sonuç şudur: "Sperm ana rahmine düştüğü zaman (ilk oluşum esnasında) ana rahmiyle, insan embriyosu arasında birleştirici bir sap bulunur. Başlangıçta cenin bu sap üzerinde büyür. İşte bu sap, insan embriyosunun kuyruk sokumuna tekabül eden bölgesidir. Hadis-i şeriflerde acbü'z-zeneb diye ifade edilen kemiğin, yeniden dirilişin çekirdeğini teşkil edeceğini düşünmek mümkündür. Resûl-i Ekrem (sav)'in "hardal tanesine benzettiği ve insan bedeninin çekirdeği" (2) olarak vasıflandırdığı acbü'z-zeneb, insanoğlunun kendine mahsus özelliklerini içinde toplamaktadır. Her insanın parmak izi birbirinden farklı olduğu gibi, acbü'z-zeneb kemiği de farklıdır. Buna genetik şifre isminin verilip verilmeyeceği meselesinde tevakkuf etmekte fayda vardır. Meselenin özü budur.

(1) Sahih-i Buhârî- İst: 1401 K Tefsirû Sûre, 39/3, 78/1; Ayrıca Sahih-i Müslim- K. Fiten: 141-143; Sünen-İ Nesâi- K. Cenâiz, 117; Sünen-i İbn Mâce- K. Zühd, 32; İmam-ı Mâlik- El Muvatta- K. Cenâiz, 49
(2) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401 C: 3 Sh: 28









Kalıcı Link

12/11/2008 - KENDİLERİNE BİR FAYDA DOKUNDUĞUNDA HEMEN SEVİNİRLER, BAŞLARINA BİR DERT GELDİĞİNDE HEMEN ÜZÜLÜRLER.

Rivayet edildiğine göre bir kişi, Hz. Peygamber'e 'Bana vasiyet et' dediğinde, Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu:


Allah'ı senin için hükmettiği bir şeyde itham etme!


Hz. Peygamber bir ara göğe bakıp güldü. Bu gülümsemenin nedeni kendisine sorulunca şöyle buyurdu:


Allah Tealâ'nın mü'min bir kula hükmettiği şeye hayret ettim. Eğer mü'min kul için genişliği hükmederse, mü'min razı olur ve kendisi için hayırlı olur. Eğer onun bu sıkıntıyı ve zararı hükmederse mü'min de razı olursa kendisi için hayırlı olur!


Helâk edici hataların başı dünya sevgisidir. Kurtarıcı sebeplerin başı da kalben aldanış yuvasından uzaklaşmaktır. Nimetlerin belalar vemusibetlerle karışmaksızın istediği gibi akması kalbin dünyaya ve sebeplerine güvenmesini yakınlaşmasını gerektirir. Öyle ki dünya o kişi hakkında cennet gibi olur. O kişinin belası dünyadan ayrıldığı için oldukça büyür, kişinin üzerinde musibetler çoğaldığı zaman ise kalbi dünyadan ürker. Dünyaya itimat etmez, yakınlık kurmaz. Dünya onun için hapishane olur. Onun dünyadan kurtuluşu hapishaneden kurtuluş gibi, lezzetlerin en büyüğü olur. Bu nedenle Allah'ın peygamberi şöyle buyurmuştur: 'Dünya, mü'minin hapishanesi, kâfirin ise cennetidir.'


Kâfir, Allah'tan yüz çeviren, dünya hayatından başkasını istemeyen, dünyaya razı olup güvenen kimsedir. Mü'min ise kalbiyle dünyadan uzak duran, dünyadan gçmeye meyleden kimsedir. Küfrün bazısı açık, bazısı gizlidir. Kalpteki dünya sevgisinin miktarı kadar, kalbe gizli şirk girer. Mutlak muvahhid (Allah'ı birleyici) o kimsedir ki ancak hak olan Bir'i sever. Bu bakımdan belada bu yönden nimetler vardır. Öyleyse bela ile sevinmek farzdır. Acı çekmek de kaçınılmaz bir şeydir. Bu, hacamata muhtaç olduğun anda seni parasız hacamat edene veya sana meccanen tiksindirici ve faydalı bir ilâcı içiren bir kimse ile sevinmene benzer; çünkü sen, hem bu kimse ile sevinir, hem de elem duyarsın. Eleme karşı sabreder, sevgi sebebinden dolayı da şükredersin. Bu bakımdan dünyevî işlerdeki belanın örneği, hal-i hazırda sana acı gelen, gelecekte fayda veren ilâçtır.



Padişahın sarayına onun ihtişamı, güzelliği için giren ve oradan çıkacağını bilen bir kimse, beraberinde çıkmayıp orada kalan güzel bir yüzü görürse, bu onun için hem bir günah hem de belâ olur. Çünkü o öyle bir konağa ünsiyet veriyor ki orada devamlı kalma imkânından mahrumdur. Eğer orada kaldığında padişahın çıkıp gelmesi ve kendisine işkence etmesi tehlikesi varsa, onu o yerden kaçırtacak hoş olmayan bir hâdise kendisine isabet ederse bu onun için bir nimettir. Dünya işte böyle bir konaktır. Onları o konağa ısındırıcı her şey de birer belâdır. O konaktan kalplerini soğutucu, ünsiyetlerini kesici her şey de nimettir. O halde bunu bilen bir kimsenin belâlara şükretmesi düşünülebilir. Beladaki bu nimeti bilmeyen bir kimsenin de şükretmesi düşünülemez. Çünkü şükür, zaruri olarak nimetin bilinmesi ile olur. Kim
musibet (dert) sevabının musibetten, daha büyük olduğuna inanmazsa, o kimsenin başına gelen musibetten dolayı şükretmesi düşünülemez.


Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Allah, kim için hayrı irade ederse, ona musibet (dert,üzüntü) verir. (Buhârî)


Allah Tealâ (bir hadîs-i kudsî- kutsal hadis'te) şöyle buyurmadadır:


Kullarımdan birine, bedeninde veya malında veya evlâdında bir musibet (dert, üzüntü) verdiğim zaman, musibeti güzel bir sabır ile karşılarsa, Kıyamet gününde onun için bir mizan kurmaktan veya onun için bir defter açmaktan hayâ ederim.


Kıyamet günü geldiğinde amel (iş,ibadet) ehli getirilir, namaz, oruç, sadaka, hac gibi amellerinin karşılıklarını alırlar. Sonra bela ehli getirilir. Onlar için bir mizan kurulmaz, defter açılmaz. Dünyada bela onların üzerine nasıl akıtılmış ise, ecirler de klendilerinin üzerine öyle akıtılır. Bu durum karşısında dünyada sağlıklı ve afiyetli olanlar dünyada bedenlerinin makaslarla dünyada bedenlerinin makaslarla parçalanmış olmasını temenni ederler. Çünkü belaya uğrayanlar nimetini de görürler. İşte be manzara şu ayetlerin manasıdır. 'Allah, sabredenlerle beraberdir. Kim ki inanır, sabreder ve secde ederse, işte en büyük ongunluk ve kurtuluş budur. Sabredenlere müjdele! Onların mükafatı kat kat verilecektir.


Her kim, herhangi bir derde uğradığında, Allah'ın buyurduğu gibi, 'Biz Allah içiniz ve dönüp O'na varacağız ve 'Ey Allah'ım! Musibetimde beni me'cur kıl! O musibetle götürdüğünün daha hayırlısını bana ver!' derse, mutlaka Allah Teâlâ onun için isteneni yapar.


Allah Teâlâ bir hadis-i kudsi'de şöyle buyurmaktadır:

Kimin iki gözünü alırsam onun karşılığı, evimde (cennetimde) ebedî kalmak ve yüzüme bakmaktır.


Allah sabredenlerle beraberdir. Her musibet ve hastalığın, daha büyük olması düşünülebilir, çünkü Allah Teâlâ'nın irade etmesi ile kudreti dahilinde böyle olanların sonu yoktur. Eğer Allah o musibeti kat kat verseydi kim onu reddeder, önüne perde olurdu? O halde kendisine daha büyüğü verilmediği için insan şükretmelidir. O halde sabır ile şükür insanın vazifelerindendir.


Rivayet ediliyor ki bir kişi 'Ey Allah'ın resûlü! Malım gitti, bedenim hastalıklı oldu!' diye şikayette bulununca, Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurmuştur:


Malı gitmeyen ve bedeni hastalanmayan bir kulda hayır yoktur. Gerçek ki, Allah, herhangi bir kulunu sevdiği zaman ola belâ verir. Ona belâ verdiği zaman da kendisine sabır verir. (İbn Ebî Dünya)


Kişi Allah katında büyük bir derece sahibi olabilir. O dereceye hiçbir iş ve ibadetle(amelle) varamaz ancak bedenine isabet eden bela ile o bela vasıtasıyla o dereceye varır. ( Ebu Dâvud)


Dünyadaki musibetler işlenen günahlar yüzünden de meydana gelir. İbn Abbas'tan (r.a) şöyle rivayet ediliyor: Peygamberlerden biri Rabbine şikayette bulunarak şöyle dedi:


Ya Rab' İnanan kulun sana itaat ediyor günahlardan uzaklaşıyor. Sen ondan dünyayı alıyor, ona belayı veriyorsun. Kâfir kulun sana itaat etmiyor, sana karşı günahkâr oluyor. Sen ondan belayı uzaklaştırıyor, dünyayı onun için yayıyorsun. (Bu nasıl olur?)


Bunun üzerine Allah Teâlâ ona vahiy göndererek şöyle buyurmuştur:


Kul da benim, bela da benimdir. Her biri benim hamd'imle tespih eder. Bu bakımdan müminin üzerinde günah olduğunda ben dünyayı ondan alır, ona bela veririm ki benim huzuruma gelinceye kadar günahlarının fidyesi olur. O zaman da sevaplarının mükâfatını ona veririm. Kâfirin de sevapları (iyi işleri) olur. Onun rızkını genişletir, belayı derdi ondan uzaklaştırırım. Sevaplarının mükâfatını dünyada ona veririm ki benim huzuruma sevapsız gelsin. O zaman da günahları ile onu cezalandırırım.


Ömer (r.a) 'Ben herhangi bir derde uğradığımda mutlaka Allah'ın dört nimetine mazhar olmuşumdur: a) Dinimde olmadığı için, b) Ondan daha büyüğü olmadığı için, c) Onunla razı olmaktan mahrum olmadığım için, d) Ondan dolayı sevap umduğum için!'


Ukbe b. Amir'in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber(s.a.v) şöyle buyurmuştur:


Bir kimseyi günahta ısrar ettiği halde Allah ona verdiği şeyleri veriyor iken gördüğünüzde biliniz ki bu durum onun için bir aldatmadır.


Ayrıca hiçbir ceza yoktur ki ahirete ertelenmesi düşünülmesin. İnsan dünyanın musibetlerinden, başka sebeplerle teselli edilir, böylece musibet kolaylaşır ve elemi azalır. Ahiretin musibeti devam eder. Eğer devam ederse teselli ile onu hafifletmeye imkân bulunmaz, çünkü ahirette teselli sebepleri tamamen azap görenlerin elinden çıkmıştır.


Kalıcı Link

22/10/2008 - NAS SÛRESİ



DE Kİ: NÂSİN RABBİNE SIĞINIRIM.


NASİN İLÂH VE MEBÛSUNA; SÂHİBİNE VE HÜKMEDENE.

CİN VE İNSANDAN İBÂRET OLAN NAS’İN KALBİNE VESVESE VEREN HAİN SİNSİ ŞEYTANIN ŞERRİNDEN

Kİ CİNDEN OLSUN, İNSANDAN OLSUN. BUNLARIN KALBİNE VESVESE VERİR, VEHİM SOKAR.

BUNLARIN ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM.de.


Kalıcı Link

22/10/2008 - TAN YERİ AYDINLIĞI SÛRESİ (Felâk Sûresi)


DE Kİ: TAN YERİ AYDINLIĞINI YARATAN ALLAH’A SIĞINIRIM.

ÇÖKÜP ETRAFI KAPLADIĞI ZAMAN KARANLIK GECELERİN ŞERRİNDEN,

UFALAN AYIN ŞERRİNDEN VE DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN SİHİRBAZ CADI KADINLARIN ŞERRİNDEN.

VE HASED ETTİĞİ ZAMAN HASEDÇİLERİN ŞERRİNDEN.


Kalıcı Link

22/10/2008 - İÇTENLİK SÛRESİ



DE Kİ: ALLAH BİRDİR.

HER ŞEY O’NUNDUR.

O, HİÇ BİR ŞEYE MUHTAÇ DEĞİLDİR.

HER ŞEY O’NA MUHTAÇTIR. DOĞMAMIŞ VE DOĞURMAMIŞTIR.

HİÇ BİR ŞEY O’NUN EŞİ VE BENZERİ DEĞİLDİR.





Kalıcı Link

22/10/2008 - KURUSUN SÛRESİ


EBU LEHEBİN ELLERİ KURUSUN; KURUDU DA.

ONA MALI VE KAZANCI BİR FAYDA VERMEDİ.

O, ODUN HAMALIDIR. KARISI DA, KENDİSİ DE

O ALEV ALEV YANAN ATEŞE ATILACAKTIR.

BOYNUNDA HURMA LİFİNDEN ÖRÜLMÜŞ BİR İP OLDUĞU HALDE.



Kalıcı Link

22/10/2008 - YARDIM, ZAFER SÛRESİ


ALLAHIN YARDIMI VE FETH GELİNCE,

İNSANLARIN FEVÇ FEVÇ, BÖLÜK BÖLÜK ALLAHIN DİNİNE GİRDİKLERİNİ GÖRÜRSEN ARTIK;

RABBİNİ TENZİH VE TAKDİS ET VE O’NDAN BAĞIŞLANMA DİLE.


Kalıcı Link

22/10/2008 - KÂFİRLER SÛRESİ



DE Kİ: EY KÂFİRLER


BEN SİZİN TAPTIKLARINIZA TAPMAM.

SİZ DE BENİM TAPTIĞIMA TAPACAK DEĞİLSİNİZ.

BEN DE SİZİN TAPTIKLARINIZA TAPACAK DEĞİLİM.

SİZ DE BENİM TAPTIĞIMA TAPICI DEĞİLSİNİZ.

O HALDE SİZİN DİNİNİZ SİZE, BENİM DİNİM BANADIR.


Kalıcı Link

22/10/2008 - KEVSER SÛRESİ


SANA KEVSERİ VERDİK.


RABBİN İÇİN NAMAZ KIL, KURBAN KES.

SANA SATAŞAN YOK MU?

İŞTE ASIL KISIR OLAN ODUR.




Kalıcı Link

22/10/2008 - MÂUN SÛRESİ



DÎNİ YALANLAYANI GÖRDÜN MÜ?

ONLAR Kİ; YETİMİ HOR GÖRÜRLER, YOKSULU DOYURMAK İÇİN KİMSEYİ TEŞVİK ETMEZLER.

VAY O NAMAZ KILANLARIN HALLERİ NE Kİ?

ONLAR KILDIKLARI NAMAZLARDAN GAFİLDİRLER.

Kalıcı Link

22/10/2008 - FİL SÛRESİ


RABBİN, FİL EHLİNE NE ETTİĞİNİ GÖRMEDİN Mİ?

ONLARIN HİLE VE TUZAKLARINI BOŞA ÇIKARMADI MI?

ÜZERLERİNE SÜRÜ SÜRÜ EBÂBİL KUŞLARINI GÖNDERMEDİ Mİ?

KUŞLAR ONLARA BALÇIKTAN TAŞLAR ATTILAR.

ÖYLE Kİ; ONLAR YENİLMİŞ EKİNLERE DÖNÜŞTÜLER, YENİK DÜŞTÜLER.



Kalıcı Link

22/10/2008 - İKİNDİ VAKTİ SÛRESİ



İKİNDİ VAKTİ HAKKI İÇİN;

AND OLSUN Kİ İNSANLAR HÜSRANDADIR.

FAKAT İNANAN VE İYİ İŞLER İŞLEYENLER İLE BİRBİRLERİNE HAKKI VE SABRI TAVSİYE EDENLER MÜSTESNÂDIR.



Kalıcı Link

22/10/2008 - KADİR SÛRESİ


BİZ KUR’ANI KADİR GÜNÜ İNDİRDİK.

SEN KADİR GÜNÜNÜN NE OLDUĞUNU BİLİR MİSİN?

KADİR GÜNÜ BİN AYDAN DAHA HAYIRLIDIR.

O GÜN MELEKLER VE RUH, RABLERİNİN İZNİYLE HER İŞ İÇİN YERYÜZÜNE İNERLER.

O GECE TAN YERİ AĞARINCAYA KADAR BİR ESENLİKTİR.






Kalıcı Link

22/10/2008 - HURMA VE ZEYTİN SÛRESİ


Hurma ve zeytin ve Kutsal Tur -i Sînâ Dağı hakkına.


Kıyamet ansızın başınıza gelecektir. O gün gök, gül gibi kızarır, yağ gibi erir. Dağlar atılmış pamuğa döner.

Kıyamet günü Allah aranızda adaletle hükmedecektir. O gün hüküm yalnızca O'nundur. Allah hesabı tez görür.

Ne güç gündür o gün. O günü yalanlayanların vay hallerine. O gün, uzuvları aleyhlerinde tanıklık edecektir.

Biz Dünyayı eğlence olsun diye yaratmadık. Eğer öyle olsaydı bunu kendi katımızda bulabilirdik.

İnanan ve iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır. Ve her diledikleri ellerinin altında olacaktır. ne güzel yurttur o. Orada hurma, zeytin ve nar var. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?

Melekler onlara 'Selâm size, esenlikler size' derler. Orada ne bir boş söz ne de bir yalan söz duyarlar. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?

Yayılmış döşeklerde. Altın işlemeli yeşil yastıklara yaslanırlar. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?

Renk renk içitler sunulur onlara taslar, ibrikler ve kadehlerde. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?

Naim cennetlerinde. Uzamış koyu yeşil gölgeliklerde, pınar başlarındadırlar. Kuş tüyüyle örtülü gibi duran yumurtalar... Artık Rabbin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?

Yayılmış döşeklerde altın işlemeli yeşil yastıklara yaslanırlar. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?

Daha önce ne bir cin ne de bir insan eli dokunan tertemiz eşler vardır. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Eşler karşılıklı tahtlarda oturur, gözlerini birbirlerine dikerler. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilir siniz?

Kim ki, inanır, sabreder ve secde ederse işte en büyük ongunluk ve kurtuluş budur. Cennetler o kimseler içindir. Orada kökü yukarıda, dalları yerde Tûba ağacı vardır. Ne güzel yurttur o. Orada altından ırmaklar akan köşkler vardır. Firdevs cennetleri onlar içindir. Altın ve gümüş bilezikler takarlar. Kalın yeşil hırkalar, yeşil ipekten elbiseler, giyerler. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Orada içene ne bir sersemlik, ne de bir sarhoşluk veren şaraptan içerler. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Saçılmış inciler gibi gençler etraflarında pervane gibi dolaşırlar. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?

Bundan başka iki cennet daha var. Artık Rabbin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?

(Beğendikleri meyvelerden ve kuş etleri sunulur onlara. Canlarının çektiği meyveler ki artar, azalmazlar ve yasak edilmezler.)

İnanıp ta iyi işler işleyenler kurtuluşa erdirilenlerin ta kendileridirler.

İnkar edip de kötü, şer işler işleyenler ise cehenneme girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Derileri yanıp eridikçe yeniden deri bitirilir. Yiyecekleri zakkum kökü, baş içitleri kanlı irinli sudur. Orada ne bir serinlik, ne de bir hoşluk duyarlar. “Rabbimiz! Ne olur tekrar dünyaya dönelim de doğru yolu bulalım”. Diyeceklerdir. Fakat onlar geç kalmışlardır. Bu dilekleri asla kabul edilmeyecektir. Onlara “Vaktiyle elçilerimiz delillerle geldiler. Niçin onlardan yüz çevirdiniz” denilecektir. Ve onlara orada sadece “Tadın bakalım acı azâbımızı” denilir. Suçluların cezâsı işte budur. Onlar inançsız kişilerdir.

Allah'tan korkun ki kurtuluşa erin.




Kalıcı Link

22/10/2008 - KUM YIĞINI SÛRESİ


Şiddetle esen, toz savuran rüzgârlar Uçup giden melek. Yüzüp giden gemi. Yayılmış sahifeler. Allah'ın emirlerini yeryüzünde yayanlar ve kötü ruh hakkına.

Âd kavmine Hûd'un kardeşi Âd'ı, Semud kavmine de Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Âd ve Semûd kavmi de peygamberleri yalanladı. Onları şiddetli esen rüzgârla helâk ettik. Evlerinde yüzükoyun boylu boyunca yere kapanık bir halde ölü bulundular. Sanki daha önce hiç yaşamamış gibi oldular. Tek bir sayha, bir tek çığlık onlara yetti. Bak da gör. Nasılmış âzabım ve korkutmalarım?

Biz nice zâlim kavmi helâk ettik. Halâ ders almazlar mı?

Semud kavmi dağları yontup, evler yapıyorlardı. Tek bir sayha, bir tek çığlık onlara yetti.

(Tubba kavmi, Eyke halkı da peygamberleri yalanladı).

Bunlar daha önceki peygamberlere ait haberlerdir ki sana vahyetmedeyiz. Akledenler için bunda dersler vardır.

Ne güç gündür o gün! Kıyamet. O gün herkese yaptıklarının karşılığı verilecektir. Kim ki zerre kadar bir iyilik işlerse onun karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar bir kötülük şer işlerse onun karşılığını görecektir. Zâlimlere ise hiç yardım edilmeyecektir. Onlar için ne bir dost bulunur ve ne de bir yardımcı.

ALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLAR

Âyetlerimiz kendilerine bildirildiğinde; 'Bu bize anlatılanlar daha öncekilere anlatılan masallardan ibarettir' derler.

Âyetlerimizden yüz çevirenler için çok acı bir azap vardır. Onlar şüphe içindeler ve büyük yanılgıdalar. Eğer inansalardı bu haklarında hayırlı olurdu.

De ki: Bana düşen görev ancak uyarmadır.

Gerçek kendilerine bildirildiğinde; “Bu, bize anlatılanlar, daha öncekilere anlatılan eski masallardan ibârettir” derler. İşte o kişiler, ayetlerimizden yüz çevirmeye yeltenirler.

Bu Kur'an daha öncekileri tasdik eder.

Allah'tan başka size ne bir dost vardır ne de bir yardımcı. İnananlar için ise ne korku olacaktır ne de kaygı. Onlar hiç üzülmeyeceklerdir. İnkârcılar ise hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Onlar için ne bir dost vardır ve ne de bir yardımcı. O kimseler için çok acı bir azap olacaktır. Cehennem onlaradır.

Allah'ı bırakıp da başka birini kendinize hakem mi sandınız? O, hesabı tez görür.

Âyetlerimizi hiçe sayandan daha zâlim kim vardır? Onlar cehenneme girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır. Yiyecekleri zakkum kökü, baş içitleri kanlı irinli sudur. “Rabbimiz “ diyeceklerdir. “Ne olur tekrar dünyaya dönelim de doğru yolu bulalım”. Fakat bu dilekleri asla kabul edilmeyecektir. “Vaktiyle elçilerimiz delillerle geldiler. Niçin onlardan yüz çevirdiniz?” ve onlara orada sadece “Tadın bakalım acı azâbımızı” denilecektir.

Zâlimler asla kurtuluşa erdirilmeyeceklerdir. Suçluların sonucu işte budur. De ki: Bende delilikten eser yoktur.

Bu Kur'an Allah tarafındandır ve gerçekle gelendir. İyice anlayasınız diye âyetlerimizi işte böyle açıklamadayız.

Allah'tan sakının. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O, gücü her şeye yetendir.

Kıyamet mutlaka kopacaktır. O gün sûr'a üfürülür. Gök gül gibi kızarır, yağ gibi erir. Dağlar atılmış pamuğa benzer. Hâmile kadınlar çocuğunu düşürür, çocukların bile saçları ağarır.

Allah, inananların dostu ve yardımcısıdır. Zâlimlere ise hiç yardım edilmeyecektir. Onlar için ne bir dost vardır ne de bir yardımcı.

Dünyayı gezin, dolaşın. Yalanlayanların âkıbetleri ne olmuş görün. Hala ders almazlar mı?

İnanan ve iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır ve her diledikleri ellerinin altındadır.

İnkâr eden ve kötü, şer işler yapanlar ise cehenneme girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır.

Dünya bir metâdır. Oyun ve oyalanma yeridir.

(Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vâdedilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, ne sersemlik ne de sarhoşluk veren şarap ırmakları ve bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır ki yasak edilmezler ve artar, azalmazlar. Cennet sallanan bir reyhandır). (Bu cennetliklerin durumu, ateşte ebedi olarak kalacak olan ve içtikleri kaynar su ile bağırsakları parçalanıp, burunları damgalanacak olan kimselerin durumu gibi olur mu?)

İnkar edenlerin varacakları yer cehennemdir. Onların kulakları gözleri ve kalpleri mühürlüdür. Gerçeği akletmezler.

Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla savaşın.

Allah'ın elçisine odadan odaya seslenmeyin. Sesinizi yükseltmeyin.

Birbirinizle alay etmeyin. Mümkün olur ki; alay edilenler, alay edenlerden Allah katında daha hayırlıdır. (Müminler kardeştirler. Müminin mümin kardeşine üç günden fazla küs durması helâl değildir).

Allah'tan sakının.

(Ey iman edenler! Kötü zandan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz değil mi?)

Allah'a iftira atandan daha zalim kim vardır? Âyetlerimiz kendilerine bildirildiğinde hemen inkâra yeltenirler. O, işlediklerinizden asla habersiz değildir.

Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Karanlıklarda ve aydınlıklarda ne varsa O, bilir.

Bir şeyi dilediği vakit O'nun işi sadece 'ol' demekten ibarettir. O,da hemen oluverir. Rabbiniz Allah işte budur.

Gökyüzü nasıl da direksiz durmada. Gözlerini çevir de bir bak. Bir kere daha bir daha bak. Gökyüzünde bir çatlak görebilir misin? Gözlerin aradığını bulamaz ve o, yorgun olarak sana geri döner.

(Gökten su indirip , ölü toprağı dirilttiğimiz, bitkileri yeşerttiğimiz gibi tıpkı sizi de öylece diriltiriz).

Daha önce de peygamberler gönderildi. Onları yalanladılar ve helâk edildiler. Bir tek çığlık, tek bir sayha onlara yetti. Halâ akletmezler mi?

<