23/11/2008 - TOPTAN ALLAH'IN İPİNE SARILIN
Günümüzde
insanlığın büyük bir bunalım geçirdiği ve bu bunalımın bütün insanlığın
mahvına vesile olacağı gerçeği üzerinde hemen hemen doğulu ve batılı
aydınların hepsi bu hususta görüş birliği içindeler. Gösterdikleri çare
birbirinden farklı olsa da; iste Allah'a inansın, ister inanmasın,
ister materyalist olsun, ister maneviyâta .bağlı bulunsun düşünen
kafalar bu bunalımın dünyamızın geleceğini tehdit ettiğini, değişik
ifâdelerle haykırmaktadırlar. Marksistler ise bu bunalımdan
ideolojileri adına bir pay çıkarmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla
tarihin diyalektik yorumunun zorunlu gereği olarak; bunalımın
neticesinde insanlığın tamamen komünist olacağını savunmaktadırlar.
Ekonomik konularda marksizme karşı, fakat materyalist temelde onunla
ortak olan öteki görüşlerin taraftarları ise bu felâketten kurtuluşu
değişik iktisâdi çözümlerde, kültürel ve felsefî akımlarda
aramaktadırlar. Görülüyor
ki; bütün dünya ortada bir bunalımın bulunduğunda müttefik, ancak bu
bunalımdan kurtuluş konusunda farklı teklifler öne sürmektedirler.
Gerçekte bu tekliflerin hiç birisi, dünyamızı içine düştüğü bu
bunalımdan çıkarabilecek niteliğe sahip değildir. Çünkü bu görüşlerden
hiçbirisi bunalımı her yönüyle ve objektif olarak ele alıp çıkış
yollarını gösterememektedir. Körlerin fili târifi gibi, her biri kendi
açısından bir çâre sunmakla meseleyi çözümlediğini sanmaktadır. Buna
karşılık bu bunalımdan insanlığı kurtaracak olan en büyük düşünce
sisteminin mensupları, ne yazık ki kendi düşünce sistemlerini yeterince
değerlendirip de kurtuluş bekleyen insanlığın imdadına koşma gücünden
yoksun bulunmaktadır. Temeline
inmeye çalıştığımız zaman, bu günkü bunalımın asıl nedeninin; ilim ve
din mücâdelesiyle başlayan ve akılla vahyi birbirine düşman kardeşler
hâline getiren batılı anlayış olduğunu söylemek mümkündür. Bilindiği
gibi Hıristiyan dünyâsı orta çağda akıl dışı bir inanç sistemini
insanlığa kabul ettirmeye çalışmıştı. XII. Asırda, Endülüs'te İslâm
ilim ve düşüncesinin Latin dünyasına tercümesiyle birlikte gelişmeye
başlayan pozitif ilimlere karşı kilise kendi doğmalarını savunabilmek
için bir takım engelleyici kararlar almıştı. Bunun sonuncunda kâfir
oldukları gerekçesiyle İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazzâli gibi büyük islâm
düşünürlerinin eserlerini okuyanları engizisyon mahkemelerine
sevketmiş, bir kısmını da acımasızca meydanlarda yakmıştı. Batı
dünyasında ilim ile dinin- daha doğrusu Hıristiyanlığın- arası gittikçe
açılmış ve neticede ilmî çalışma yapabilmek için dinî doğmaları
reddetmek gerektiği kanaatı hâkim olmuştu. Zaman zaman dozajını
arttıran bu çatışma, en sonunda ilmin zaferi ve kilisenin yenilgisiyle
neticelendi. Ve artık ilim adamı olabilmek için, dinî inançları
bütünüyle reddetmek gerektiği ilim adamları arasında bir mütearife
hâline geldi. Böylece batı ilmi, gittikçe materyalistleşti. Ve
pozitivizmin etkisiyle de büsbütün putlaştı.Kilise bir takım mahkemeler
ve yasaklama kararlarıyla ilmi mağlûb edemeyeceğini anlayınca onun
verilerini kabullenmek gereğini duydu ve XIX. yy.'ın sonlarına doğru
dinî doğmalarla ilmi veriler arasında bir dostluk münasebeti kurmayı
denedi.İşte böylece yüzyılımızın başında artık dînîn sahası ile ilmin
sahâsı birbirinden tamâmen ayrılmış oldu. Batıda
Hıristiyanlıkla, daha doğrusu Hıristiyanlığın kurumlaşmış merkezi olan
kilise ile, ilim arasında cereyân eden bu 500 yıllık mücâdelede ilim,
hâkimiyeti elde edince bunu fırsat sayan XIX. yy. Materyalistleri ve
dolayısıyla pozitivistleri Hıristiyanlığın ilme karşı tavrını bütün
dinlere teşmîl ettiler. İşte
bu gün insanlığın içiçe bulunduğu bunalımın temelinde kısaca belirmeye
çalıştığımız bu ilim ve din mücâdelesi ve o uğursuz din ve ilim ayırımı
yatmaktadır. Hıristiyanlıktan yakasını kurtarmış olan ilim, pozitif
sahada büyük gelişmeler kaydetti. İnsanlığın milyonlarca senede elde
edemeyeceği sonuçları kısa zamanda başararak fezânın fethini
gerçekleştirdi.İlmî gelişmeler sayesinde hayat standardı yükseldi,
insanların gelirleri arttı. Refâh nisbeten topluma yayılmaya başladı.
Fakat bir şeyi alıp götürdü. Huzuru... İnsanın manevî dünyasını altüst
ederek onu başıboş bir varlık hâline getirdi. Batı
medeniyetinin insanlığı sürüklediği felâketin boyutlarını, bu
medeniyetin çocuğu olan ve acılarını bizzât içinde yaşayarak görüp,
bilâhare müslüman olan Roger Garaudy şöyle dile getiriyor: “Batı
bir karışık olaydır. Ortaya koyduğu kültür dayanıksızdır. Bu kültür
derin çatlaklarla bölünerek parçalanmıştır. Yüzyıllardan beri Batı,
Greko- Romen ve Yahudi- Hıristiyan türünde ikili bir mîrastan
sözediyor... Toplarla
donatılmış Avrupalı Fâtihlerin hayatına kıydıkları milyonlarca Amerika
yerlisinin yanında Timur'un İsfahan savaşından sonra 70.000 kelleyi
üstüste koyarak diktiği piramitin ne değeri vardır? Bu olay 10 veya 20
milyon afrikalıyı yerinden oynatan büyük yıkımın yanında ne anlam
taşır?1980 yılında silâhlanma yarışında 450 milyar lira harcayan,
eşitlik ilkesi tanımayan alış - veriş oyunları yüzünden aynı yıl III.
Dünya ülkelerinde 50 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açan
Batının günümüzdeki hegomonya biçimine ne isim vermeli? Eğer geçip
giden zamanlar binlerle ölçülecek olursa Batı, tarihte görülmemiş en
büyük cânidir. Bu gün batı, ortak tanımayan iktisadî, siyasî ve askeri
gücüyle kendi gelişme modelini herkese zorla kabul ettiriyor. Bu model
üzerinde yaşadığımız gezegeni toplu intihara doğru sürüklemektedir.
Zirâ bir taraftan insanlar arasındaki eşitsizlikleri bir daha hiçbir
zaman kapanmamak üzere geniş uçurumlarla genişletirken, diğer taraftan
her yaşayan dünyalının başı üzerine beş tonluk bir patlayıcı madde
atarak son kalan ümit kırıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Bir şeyi
daha öğrenmenin zamanı geldi: Batının bu hayat görüşü insanları amansız
bir hayat veya acele bir ölüme doğru götürürken aynı zamanda kendi
kendisini doğrulamak maksadıyla yine içinde ölüm korkusu taşıyan bir
kültür ve ideoloji modeli hazırlamaktadır. Çarpılmış bir tabiat
anlayışı bu. Onu kendi malımız sayıyor ve istediğimiz gibi kullanma ve
harcama hakkına sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Roma hukûku da böyle
düşünüyordu. Bu tahrip ve harcamayı yeryüzünde hiçbir zenginlik
kalmayıncaya kadar sürdürmek niyetindeyiz. Dünyayı bir çöp tenekesine
çevirmeye yemin etmişiz. Kaynakları sonuna kadar tahrib ederek, her
tarafı yakıp yıkmaya yönelik bu yoldan bizi hiç kimse geri çeviremez.... Diğer
taraftan Batı; İslâm düşüncesinin tercümeler kanalıyla verdiği enerji
sayesinde ilmi ve teknik alanda büyük başarılar elde etmiştir. Rönesans
hareketi ile birlikte de Batı her alanda dünyaya egemen olmanın keyfini
çıkarmaya başlamıştır. İslâm dünyası uzun yıllar Batıdaki bu
gelişmelerden aslâ haberdar olmadığı gibi, sürekli bir savunma
psikolojisi içerisinde kendi dışındaki dünyaya ilgisiz kalmıştır. Ancak
sanayi devriminin gerçekleştirilmesini müteâkib sürekli mağlûbiyete
düçâr olmanın verdiği eziklikle İslâm dünyâsı Batıdaki gelişmelere ilgi
duymaya başladı. Ve böylece İslâm ülkeleri Batı problemiyle yüzyüze
geldiler. Ve bu karşılaşma müslümanlar bakımından bir şok tesîri icrâ
etti. Batıdan neyin alınıp, neyin alınmaması gerektiğini iyice
kararlaştırmadan yetiştirilmek üzere Batıya elemanlar gönderildi. Batının
ilim ve tekniğini almak üzere gönderilmiş olan bu elemanlar, ülkelerine
Batı hayrânı olarak döndüler. Geleneksel anlamda İslâmi ve millî
değerlerini muhafaza eden büyük halk yığınları bu taklidçileri tepkiyle
karşıladı. Böylece İslâm dünyâsında yepyeni bir çatışma alanı zuhûr
etmiş oluyordu. İlim ve tefekkür yerine; “eski – yeni, Doğu – Batı,
ilerici – gerici” gibi bir takım yaftaları esas alan ve temelde kendi
ülkelerinin değerleriyle ters düşmüş kişilerle, kendi değerlerinden
nelerin yaşanması, nelerin atılması gerektiğini tam ve şuûrlu olarak
ayırd edemeyen iki zıt kutup ortaya çıktı. Teknik
ve ilmî sahada baş döndürücü gelişmelerin sonucunda güçlenen
materyalizm ve pozitivizmin etkisiyle İslâm dünyâsına kurtuluş
reçeteleri hazırlayan bir takım düşünürler; İslâm ülkelerinin kurtuluş
yolunun Batıyı olduğu gibi taklitten geçtiğini ve bütün kurumlarıyla
Avrupayı örnek almadıkça ilerlemenin imkânsız olduğunu savunmaya
başladılar. Gerçekten tutarlı bir çözüm getirememiş oldukları için eski
değerlere bağlı kitleler tarafından reddedildiler. Buna karşılık büyük
halk kitlelerini peşinden sürükleyen ve dinî makamları elinde
bulunduran kişiler ise mes'eleyi din, ilim ve teknoloji mes'elesi
halinde ele almaktan çok bir din ve medeniyet mes'elesi olarak ele
almayı tercih ettiler. Dolayısıyla kendi köklü medeniyetlerini,
detâylarını idrâk etmekten uzak da olsa dinî sevk-i tabîî ile üstün bir
medeniyetin mensupları olduklarını kabul ederek Batı medeniyetine karşı
tavır takındılar. Batıya karşı takınılan bu tavır, bir süre sonra
Batının her türlü faydalı ve faydasız bilimlerine de teşmil edildi.
Neticede Hıristiyan – İslâm, Haç ve Hilâl mücâdelesi, Batı kaynaklı her
fikre karşı mücâdele hâlini aldı. İki tarafın da kendince haklı
gerekçeleri bulunuyordu. Ancak bunun ortasından günümüzde dâhi
tartışması yapılan III. Bir yol olup olmadığı pek tartışılmamıştır. Dünyanın
yeni kültür düzeni Batı hegomonyasını yıkarak insanî bir projeyi
gerçekleştirmek üzere yer yüzünde her ulusun âhenktâr katkıları ile
şekillenecek ortak bir düzene geçmek demektir. Medeniyetler arası
diyaloğ şimdi her zaman olduğundan çok daha zorunlu bir durum
kazanmıştır. Bu bir hayat meselesidir. Alârm zillerinin çalarak zamanın
geçmekte olduğu günümüz insanının insanca rahat bir yaşam sürme
düşüncesi ile Avrupa hayâli rüyalarını süslemeye başlamış. Bu rüyayı
gerçekleştirmek için belki zaman geçmiştir bile. Günümüz
Avrupa'sının iyi işler işlemeleri ,insan haklarına verdiği önemle
birlikte onun gereklerini tam manâsıyla yerine getirmeleri, aralarında
eşitlik ve adâleti hâkim kılmaları, ölçü ve tartıda hîle
yapmamaları,birbirlerini kandırıp aldatmamaları temizlik, dürüstlüğün
her alanda yaygınlaşması, birbirleriyle yardımlaşmaları, hileli bozuk,
insan sağlığına zarar verici ürünler imâl etmemeleri kısaca helâl rızık
kazanmak denilen iyi işler işlemeleri sebebiyledir. Onların da İslâm
dünyasından almaları gereken yanlış inanış biçimi olan teslisi terk
ederek bir olan Allah'a secde etmeleridir. Dünya
ve ahirette saadetin yegâne yolu Allah'ın âyetlerinin gereğini yerine
getirmekle mümkün olur. İşler dönüp Allah'a varır. Müracaat yine
O'nadır. Yüce Allah'ın Kur'anda buyurduğu “İnanan ve iyi işler
işleyenler cennetlere girecekler ve ebedî olarak orada kalacaklardır.
İşte en büyük ongunluk ve kurtuluş budur.” âyeti kerimesi yolumuzu
aydınlatan tek ışık kaynağı ve bir tek çözüm olarak yine karşımıza
çıkmaktadır.

|