Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olup 22 yaşındaydı. Ailece, Manisa'nın Turgutlu ilçesinde oturuyor, seyyar satıcılık yapıyordu. Daha öncede birkaç defa Ülkücülük suçundan Cezaevine girmişti. Polisler tarafından arandığını öğrenince kendiliğinden giderek emniyete teslim olmuş fakat, yargılandığı 12 Eylül adaleti dağıtan İzmir 2. Nolu Askeri Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. 3 Haziran günü, idam edildiğine dair haberler radyoda yayınlanırken İzmir Emniyet Müdürlüğü'nde işkence ile yeni ifadeleri almaya çalışılıyordu. İki gün sonra Buca Kapalı Cezaevi'nde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
İDAM SEHPALARINDAN HAK'KA YÜRÜDÜLER...
İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helallaştı. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,
-Elhamdülilah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,
-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”
Mehmet Karanfil
ÜLKÜCÜLÜK ESMER AKŞAMLARDA BATAN GÜNEŞ DEĞİLDİR. BİLMİYORMUSUN ?.. Abdurrahman Kılıç
(15 mart 1980 Adana taş medresesinde komünist katillerce vurulan şehit ülküdaşımız)
Ağlamamak elde değil,onların arasında kimimizin akrabaları var, kimimizin dostları...
Amerika'lı ünlü tarihçi Prof. J. Macharty : "Ermeni katliamı yoktur; Ermeniler Türkleri katletmiştir" diyor;
Ünlü Türk Romancısı Orhan Pamuk : "1 milyon Ermeniyi katlettik"
Hangisi gerçek... İşte bir kaç belge.
Bilinçlenme zamanı... Özellikle de bu konuda belgesiz ve bilgisizce konuşan art niyetlilere karşı.
Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail Kaynak :Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri
Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
3 - 25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler. Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak : Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
Sivas'ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa . Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler . Kaynak :Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak : Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler. Kaynak : Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
Hasankale'de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar.
Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
VE DAHA NİCELERİ ...
vah ninem vah, vah bebeğim vah
Osmanlı Devletindeki Türk-Ermeni ilişkileri, Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman bey zamanında başlamıştır. Osman Bey Ermenileri, Bizans baskısına karşı korumuş ve bunların Batı Anadolu'da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerini sağlamıştır. Adana-Mersin ve Karaman yörelerinden göç ederek Kütahya civarına yerleşen Ermeniler , burada Batı Anadolu'daki ilk dini merkezlerini kurmuşlardır.
Orhan Gazi, Bursa'nın fethinden ve başkent yapılmasından sonra Kütahya'daki Ermeni dini merkezini Bursa'ya taşımıştı.
Fatih sultan Mehmet ise 1461 yılında Bursa'da bulunan Ermeni dini lideri Hovakim'i İstanbul'a getirterek, İstanbul'da bir Ermeni patrikhanesi kurdurmuş ve patriğe “Bütün Türkiye Ermenileri Patriği” unvanını vermiştir. Bu tarihten sonra İstanbul'a gelen Ermeniler Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Narlıkapı, Edirnekapı ve Balat kapısı (ya da diğer isimleriyle Karagümrük odaları, Malta odaları, Çarşamba odaları, Aya kapı ,Tekke odaları, Kömürcü odaları Ahırkapı odaları) çevresine yerleştiler. 1475'te Osmanlıların ele geçirdiği Kefe'den getirilen Ermeniler Edirnekapı'da yerleştirildiler. 1479'da Fatih Karaman Ermenilerini getirterek bunları Samatya tarafına yerleştirdi. XIX ncu yüzyıla kadar İstanbul Patrikliğine ait fermanlarda Altı Topluluk Patriği unvanı vardı.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran zaferinden sonra Tebriz'den birçok Ermeni sanatçının da İstanbul'a gelmesine vesile oldu.
Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan Ermenilere, diğer Hıristiyan unsurlarda olduğu gibi dini ve toplumsal işlere müdahale edilmiyordu. Patrikhanenin kendi mahkemeleri ve hapishanesi vardı. Dini olmayan cezalar, sürgün kararları verebilirlerdi. Patrik, Osmanlı imparatorluğuna karşı sorumlu kişi olarak adamlarıyla haraç toplar, mahkemesinde hukuki ve cezai davaları görür, nikah işlerine bakar dini olmayan kararlar da verirdi.
Bunun sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğuna diğer ülkelerden Ermeni göçü başladı. Bu durum İmparatorluk topraklarının genişlemesine paralel olarak Ermeni nüfusunun artmasına neden oldu. İmparatorluk içerisindeki birçok etnik gruptan birisi olan Ermeniler , kendilerine sağlanan olanaklardan ve Ortodoksların mezhep baskılarından kurtulmanın da etkisi ile Türkler ile beraber, devlete bağlı, çalışkan ve iyi bir vatandaş olarak yaşamlarını sürdürdüler. Osmanlı Ermenileri Türkiye'de sakin bir hayat sürüyorlar, ticaret ve sanayi ile uğraşarak hallerinden tamamıyla memnun durumda yaşıyorlardı. Askerlikten muaf tutulmaları nedeniyle de nüfusları artıyor, sosyal ve ekonomik durumları çok iyi durumda idi. Emeni tarihçisi Varantyan 1914'te Ermenice olarak yayınladığı Ermeni Harekatının tarihi adlı eserinde bu durumu şu şekilde vurguluyordu :
"Türkiye Ermenisi, Rus Ermenisine bakılırsa , Ermeni kültürü, dili, tarihi, edebiyatı itibariyle çok kuvvetli ve özgür idi. On dokuzuncu yüzyıl başlarında , Ermenilik bir millet olarak Avrupa'da bilinmiyordu.
Avrupalılar bunları İstanbul'dan biliyorlardı. Ermenileri, yeryüzüne dağılmış tüccarlar, kendi çıkarlarından başka bir şeye bağlı olmayan kimseler, Yahudiler gibi vatansız, milliyetsiz, serseri ve bahtsız olarak tanıtıyorlardı.” diyor.
XIX ncu yüzyılda Ermeniler Türkiye'de ticaret ve sanat hayatında rahat bir yaşam sürüyorlar, devlet işlerinde de kullanılıyorlardı. III ncü Selim zamanındaki Dadyan'lar, II nci Mahmut döneminde Düz Oğulları, Balyan Aileleri ve Kazaz Artin gibileri bunların canlı örnekleridir.
1839 yılında Sultan Abdülmecit tarafından Tanzimat Fermanı ilan edildi. Bu karar ile Osmanlı azınlıkları için ırk ve mezhep farklılıkları olmaksızın eşitlik, can, mal emniyeti sağlanıyor, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki fark kaldırılıyordu.
1856 Islahat fermanı da Patriklere verilmiş olan verilmiş olan imtiyazları teyit etti. 1839 Tanzimat fermanı Ermenilerin politik açıdan gelişmelerine imkan sağladı. Eşitlik perdesi arkasında Ermeniler arasında sınıf mücadelesi başladı. Ermeni vatandaşları Osmanlı yönetiminde yer alan Amira denilen Ermeni ekabirlerine karşı , bunların milli işlerdeki nüfuzlarını kırmak amacıyla mücadeleye başladılar. Fransız ihtilali sonrasında İmparatorluk içerisinde başlayan milliyetçilik akımları ülkenin batısında yaşayan Hıristiyan Balkan milletlerinde olduğu gibi, doğusunda da Ermeniler üzerinde etkisini gösterdi. Dış kışkırtmalar, ayrılıkçı örgütlerin çabaları Ermeni ayaklanmalarına ve buna karşı devletin aldığı zorunlu önlemler sonucu “ERMENİ SORUNU” gündeme geldi. Ermeni Sorunu 1878 Berlin Kongresi ile uluslararası gündeme oturdu.
1878'de uluslararası gündem ; hasta adam denilen Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve yıkılan imparatorluk içerisinde Avrupalı devletlere bağlı irili ufaklı devletlerin kurulması üzerine kurulmuştu. Zira 1821 Mora isyanı ile başlayan ve Yunanistan'ın uluslararası bir çözüm sonrasında Avrupalılar tarafından devlet haline getirilerek Osmanlı İmparatorluğundan koparılması ile denenen yöntem artık imparatorluk içerisindeki bütün azınlıklara uygulanacak ve imparatorluk bu şekilde dağıtılarak ŞARK MESELESİ çözümlenecekti.
Bu yöntem ; Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandığı 1830 yılından itibaren, derhal uygulanmaya başladı. Yöntem çok basitti. Önce bir azınlık grubun hakları bahane edilerek uluslararası vesayet altına alınıyor, bu vesayet çerçevesinde görevlendirilen kişi ve kuruluşlar vasıtasıyla kendi dilleri ile eğitim ve ibadet imkanları sağlanıyor, bu azınlıklara reform yapılması dikte ettiriliyor, bilahare azınlık grubun bağımsızlık istekleri doğrultusunda isyanlar çıkarması sağlanıyor, Osmanlı bu isyanları bastırmak için kuvvet kullanmaya başlayınca , derhal Avrupalı devletler konuya müdahale ediyorlar, isyancılar önce özerklik daha sonra da bağımsızlıkla mükafatlandırılıyor ve bu şekilde Avrupalı devletler Osmanlı devleti ile direkt olarak savaşmadan, imparatorluğun küçülmesini sağlıyorlardı. Bunun yanı sıra İmparatorluğun uzak eyaletlerine İmparatorluğun müdahale etme şansı yok olduğu için buraları da kolaylıkla işgal edilerek İmparatorluk parçalanıyordu. Bu çerçevede Osmanlı devletinden koparılan devletler şunlardır ; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Tunus,Fas, Cezayir,Libya ,Mısır ve Kıbrıs. Avrupa'nın bu politikası On dokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı'nın Avrupa ve Afrika'daki topraklarında başarılı olmuş, Asya'daki topraklarında ise neticesiz kalmıştı.
Avrupalılar 20 nci yüzyılda bu sefer gözlerini Osmanlı'nın Asya topraklarına çevirdiler ve Kafkasya, Ortadoğu ve Arap yarımadasında aynı yöntemi kullanarak imparatorluğu küçük bir devlet haline getirdiler.
Sevr antlaşması ile Osmanlının yok edilişini tescil etmek isteyen Avrupalı Emperyalistlere karşı başlatılan Türk Kurtuluş Savaşı ile 223 yıl süren Türk gerilemesi sona ermiş oldu.
Şüphesiz, emperyalistler için bu mücadele bitmemişti ve bitmeyecekti de. Lozan'da yırtıp atılan Sevr Antlaşmasını tahakkuk ettirmek için mücadelelerini kaldıkları yerden devam ettirerek ŞARK MESELESİ' ni çözmeye kararlı görünüyorlar.
Ama bu kez karşılarında azınlıkların mozaiği olan bir imparatorluk yerine milli temeller üzerine oturmuş güçlü ve üniter bir devlet var.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Tarih tekerrürden ibarettir. Ama ders almayanlar için. Biz tarihten gereken dersi aldığımıza inanıyor ve ülkemize yönelen tehditleri önlemek yolundaki kararlılığımızı bir kez daha vurguluyoruz.
ERMENİ TERÖRÜ HORTLATILMAYA ÇALIŞILIYOR
Türkiye, bulunduğu jeostratejik konumun bedelini ödemeye devam ediyor. 1983 yılından bu yana uğraştığı PKK terörünün belini kıran Türkiye'nin karşısına şimdilerde eski bir senaryonun yeni versiyonu getirilmeye çalışılıyor.
Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz Ekim ayında Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi Başkanı Murad Topalyan terörizmle ilgili beş ayrı suçlama ile ABD'nin Cleveland Eyaletinde tutuklanmıştı.
Terörist olarak suçlanan Topalyan, patlayıcı, makinalı tüfek ve seri numaraları silinmiş ateşli silahlar bulundurmaktan Haziran ayı içerisinde yargılandı fakat serbest bırakıldı.
Topalyan, Ekim 1980'de, New York'taki Birleşmiş Milletler Türk misyona yönelik bir bombalamada olayına ve bu olayda çalınarak kullanılan silah ve patlayıcıları çalan bir grubu yönetmekle suçlanıyor. Bu olayda üç kişi yaralanmıştı.
Topalyan, silah ve bomba eğitimi görmeleri için Ermeni gençlerini Massachussetts'e kurduğu bir terör kampına göndermekle de suçlanıyor. ASALA terör örgütünün ABD'deki adamı olduğu bilindiği halde bugüne kadar kendisini gizlemesini beceren Topalyan, 1976 ve 1977 yıllarında, Franklin-Massachusetts'de bir Ermeniye ait çiftlikte ASALA örgütü militanlarına yarı otomatik silah kullanma konusunda eğittiği de ortaya çıktı.
Bir kolejde de yönetici olarak da çalışan 56 yaşındaki Ermeni eylemci, üç yıl süren bir soruşturmanın ardından, ABD Ateşli Silahlar Bürosu ve Bedford Polisi tarafından tutuklandı. Soruşturmanın başlamasına, Topalyan'ın masa çekmecesinde, çok miktarda patlayıcı bulunması gerekçe oldu.
23 Yıl önce Türklere karşı bombalı ve silahlı eylem düzenleyen ASALA'nın ABD'ndeki adamı Topalyan bunca yıl serbest dolaştıktan sonra birden bir terörist olduğu hatırlanması ve yakalanması biraz garip olsa gerek. ABD basınında yer alan konu ile ilgili bir haberde Başkan Clinton ile de karşılıklı kahve içtiklerinden de bahsediliyor.
Bu olaydan birkaç gün sonra Ermeni Terör örgütünün Güney Kıbrıs'taki örgütü, Rum politikacı Vasos Lissaridis'e Ermeni mücadelesine verdiği hizmetlerden dolayı bir ödül verdi. Bir hafta sonra da bir ASALA timi Erivan'da Parlamentoyu bastı Başbakanı, Meclis Başkanını ile yedi parlamenteri öldürdüler. Saldırıyı yapanlar Ermeni Taşnak Partisi'nin üyeleriydi.
ERMENİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN SEMBOLLERİNDEN BİRİ
Öte yandan Marsilya'daki Ermeni örgütlerinin içinde de bir hareketlenme tespit edildi. İyi haber alan kaynaklara göre ASALA yeniden örgütleniyormuş.
Bir diğer haber ise çok daha önemli, PKK'nın dağıtılmasından sonra bu ayrılıkçı Komünist Kürt örgütünün bünyesinde Türkiye'deki eylemlere katılan 80 kadar Ermeni militan Fransa'da bulunuyorlarmış. Bunları da Ermeni cemiyetleri himayelerine almışlar.
Bu arada Ermenistan'da üslenen bir grup PKK'lının, ASALA ile yakın temasta bulundukları söyleniyor.
TAŞNAK, ASALA, sözcüklerinin şu günlerde ortada çok dolaşması ve FBI'ın , ASALA'nın Amerika'daki şefi olarak bilinen Topalyan'ı yakalaması gelecek günlere yönelik bir uyarı olarak kabul edilebilir.
ASALA'nın, Ermenistan Parlamentosuna yaptığı kanlı baskınla ilgili olarak Moskova kaynaklı haberlere göre, Ermenistan başbakanının öldürülüş nedeni ülkesinin Türkiye ile olan ilişkilerini geliştirmekten yana bir politika izlemesiymiş.
TOPALYAN'IN ERMENİ TERÖRÜNÜ HORTLATMA ÇABALARI
Sıradan bir terörist olarak Kasım 2000'de yargı önüne çıkacak olan Topalyan, bunun önüne geçebilmek ve davasını siyasi bir platforma çekebilmek için yoğun faaliyet içerisine girdi. Yoğun bir propaganda kampanyası başlatan Topalyan, geniş çaplı bir para toplama faaliyetine başladı. Amerikan Temsilciler Meclisi üyelerinde Cumhuriyetçi Parti Kaliforniya Temsilcisi George P. Radanovich ve Demokrat Partili Michigan Temsilcisi David E. Bonior tarafından Temsilciler Meclisine Ermeni Soykırımı ile ilgili bir yasa tasarısı sunuldu.
Ermenistan Parlementosu Topalyan'I milli kahraman ilan ederek ona madalya verme kararı aldı. Bu karar Ermeistan'ın uluslararası teröre verdiği desteğe önemli bir kanıt olarak tarih sayfaları arasındaki yerini alacaktır.
1973 yılında Kaliforniya'da Türk diplomatları Mehmet Baydar ve Bahadır Demir'i katleden Yanıkyan'ın yargılanması esnasında davayı siyasi bir arena haline getiren ve bu şekilde 20 nci yüzyılın son çeyreğinde Ermeni teröristlerinin Türk hedeflere saldırmasını sağlayan Taşnak Partisi ve onun uzantısı olan Ermeni Milli Komitesi şimdi de yargı önüne çıkan başkanları Murat Topalyan'ı kurtarabilmek için benzeri bir oyunu sahneye koymaya hazırlanıyorlar.
ARŞI TİTRETEN BİR VAHŞET HOCALI KATLİAMI
Can Azerbaycan, "hocalı Katliamı'nın Yıl Dönümü"nü Anmaya Hazırlanıyor...
Bu bebeklerin suçu ne idi !!!
Azerbaycan, Ermeni ve Rus işbirlikçileri tararfından 26 Şubat 1992 tarihinde gerçekleştirilen "Hocalı Katliamı'nın yıl dönümü"nü düzenlenecek etkinliklerle anacak. 613 masum insanın hayatını kaybettiği katliam, internet ararcılığı ile dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışılıyor. Azerbaycan'ın dünya devletlerinde bulunan temsilcileri, soykırımı bulundukları ülkenin yayın organlarına anlatmak için basın toplantıları düzenleyecek.
Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı Kasabası' na, eski Sovyet İttifakı Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu ölen 613 Azerbaycan Türk'ü yarın düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Azerbaycan ülkücüleri, saldırıların 10. yıl dönümünde, Ermeni ve Rus işbirlikçileri tarafından gerçekleştirilen soykırımı dünya kamuoyuna bildirmekte kararlı. katliamın 1992 yılının 25 şubatını 26'sına bağladığı gecede, Ermeni silahlı kuvvetlerinin, eski Sovyet İttifakı Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366. Alay'ın desteği ile, Hocalı Kasabası'na baskın düzenlediler... Saldırılar sırasında 613 kişi hayatını kaybetti, bunların 106'sının kadın, 83'ünün çocuklardan oluşuyordu... Ayrıca, 56 kişi de işkenceyle öldürüldü...
Azerbaycan'ın dünya devletlerinde bulunan temsilcileri, soykırımı bulundukları ülkenin yayın organlarına anlatmak için basın toplantıları düzenleyecek...
İşte Hocalı kurbanlarından bir kaçı, iki yaşlı, bir bebek, birde yakılmış yüz....
Ortadoğu /Zeki Saraçoğlu Ülkücülük, Türk milliyetçiliğinin özel adıdır. Türk milleti varoldukça ülkücülük de olacaktır. Herkesin ülkücü olması beklenemez. Ama Türk milletini milletler mücadelesinde birinci sıraya yükseltme hedefine ulaşmak isteyenler, kesinlikle Türk milliyetçisi olmak zorundadır. Türk milliyetçiliğinin siyasi, kültürel ve sosyolojik olarak kurumlaşmış haline ülkücülük adı verilir.
O halde, her ülkücü önce Türk milliyetçisidir. Türk milletininhizmetindedir. Türk milletinin milli ve manevi değerlerine sahip çıkarak, budeğerleri layık oldukları en yüksek doruklara yükseltmek, her ülkücününbirinci öncelikli görevidir. Oğuz Han’dan günümüze kadar parlak yıldızlar misali Türk milletinin önünde ışık olan bütün liderler, Türk milletine hizmet etmişlerdir. Türk milletine hizmet edenler, aynı zamanda Türk milliyetçiliğine ve Ülkücü Hareket’e de hizmet etmiş olmaktadırlar. 1789 Fransız ihtilalinden sonra dünya, milletleşme çağına girmiştir. Türk milleti o dönemde büyük bir imparatorluk olan Osmanlı ile Önasya, Afrika ve Avrupa ortalarının nizamını sağlamakla yükümlüydü. Osmanlı, kuruluş olarak Türk milletine dayanmakla birlikte yükselme döneminden itibaren yönetimde Türk olmayan unsurlar yer almıştır. Fransız ihtilali ve Avrupa devletlerinin Hıristiyanlığı öne çıkararak, Osmanlı tebası durumundaki Hıristiyan toplumları kışkırtmaları sonunda, Osmanlı Avrupa’daki topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiştir.
Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve en son Kurtuluş Savaşı ile birlikte Osmanlı’nın kalıntıları üzerinden, Göktürkler’den sonra, tarihte ikinci kez, Türk adını taşıyan bir devlet doğmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki bu yeni devleti kuran iradenin temelinde de Türk milliyetçiliği ülküsü yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk milliyetçiliği ülküsünü savunan milliyetçiler, dönemin milli şefi tarafından Turancılık yaftasıyla suçlanmışlar, daha sonra bu ülkücü kadro Türk milliyetçiliği uğrunda tabutluklarda işkence görmüştür. Alparslan Türkeş’in de aralarında yer aldığı, 1944 milliyetçilik olayı mağdurları daha sonra bu suçlamadan beraat ederek yüzlerinin akıyla görevlerine dönmüşlerdir. Bugünkü Ülkücü Hareket’in siyasi şekillendirmesinin öncüsü, Başbuğ Alparslan Türkeş’tir. Başbuğ’un Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi yarışta MHP, kültür alanında ülkücü sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla temsil ettirdiğini belirtmeliyiz. Türkeş’in hazırladığı Dokuz Işık ilkelerinin ilk üç maddesi; Milliyetçilik, ülkücülük, ahlakçılık adını taşımaktadır. Buradan anlıyoruz ki, ülkücülüğün temeli, İslam inancı ile Türk milletinin sahip olduğu milli, manevi, kültürel ve tarihi değerler manzumesinden oluşmaktadır.
O halde, ülkücülük kuru bir ırkçılık davası değildir. Ülkücülük, milliyet olgusunu reddeden bir ümmetçilik de değildir. Ülkücülük, her milletin kendi özdeğerlerine sahip çıkmasını tabii gören, Türklüğün milli ve manevi değerlerinin kaynaşmasından meydana gelen Müslüman Türk milletinin milletler yarışında en öne geçmesini istemek, çalışmak ve bu ülküyü hayat tarzı haline getirmektir. Ülkücülük, her insanı Yüce Allah’ın bir emaneti olarak görmeyi emreder. Ülkücüler, mensubu bulundukları Türk milletini layık olduğu maddi ve manevi zenginliklere kavuştururken, birlikte yaşadıkları her insanı kutsal bir emanet olarak korur, geliştirir ve mutluluğuna katkı sağlar. Ülkücülük, kesinlikle ayrıştırıcı değil, birleştiricidir. Ülkücülük sonu izm’le biten her türlü yabancı ideoloji ve sistemlere karşıdır. Türk milletine uygun olan en doğru yönetim sisteminin şahsiyetçiliği destekleyen demokrasi olduğunu kabul eder. Ülkücü, Türk milliyetçiliğini kültür milliyetçiliği temelinde algılar.Kendini Türk hisseden ve Türk milletinin gelişmesine hizmet etmeyi şerefli bir görev sayan herkesi şefkatle kucaklar. Etnik ırkçılık ve ayrıştırıcı tuzaklara karşı, Türk milletinin milli ve manevi değerlerine sarılarak kenetlenebileceğine inanır.
Kısaca ülkücü, kendini Allah rızası için Türk milletine hizmete adayan adamdır
Ülkücülükte, dünya nimetleri gasbedilmez paylastirilir
Ülkücülük, insanin iki dünya saadetini temin etme düsüncesinde oldugu icin maddî kalkinmayla beraber manevi kalkinma hamlesine önem verir.
Ülkücülügümüz; Türk Milleti'ni en kisa zamanda, en üst seviyesine çikarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek, bagimsiz, hür, kendi haklarina sahip bir hayata kavusturmaktir."
Siz büyük Türkiye'yi gerçeklestirecek olan Ülkücüler! Siz Oguzlar'in, Kürsadlar'in; Alparslanlar'in, Fatihler'in, Yavuzlar'in, Abdülhamidler'in, Yunus Emreler'in, Mevlanalar'in, Haci Bektaslar'in, Sütçü imamlar'in; Dilsad Sultanlar'in, Nene Hatunlar'in, Gevher Nesibeler'in, Malhun Hatunlar'in torunlari olan
Ülkücüler; Gafillerin ardinda Allah'i anan; kaçanlarin ardinda vurusan, ölüler arasinda diri olan gibidir." kutlu Peygamber sözünün muhattabi olmak için çalisin. Yolunuz açik olsun. CENAB-I ALLAH, tasiyamayacaginiz yükü omuzlariniza yüklemesin. Yüce yaradan kendi dini için gayret eden herkese yardim etsin...
Göç ... Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç... Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.
Yıl 1860 Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.
Yıl 1917 Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.
Yıl 1921 4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen... Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.
Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.
Yıl 1933 Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...
Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.
Yıl 1936 Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.
Yıl 1940 Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.
Yıl 1944 3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.
Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.
Yıl 1947 Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.
Yıl 1955 Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.
Yıl 1959 Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır.
Yıl 1960 Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.
Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir. 1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.
Yıl 1963 Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner. Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.
Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.
Yıl 1965 Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır. Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.
Yıl 1969 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.
31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.
Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar. 1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.
Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.
Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.
Yıl 1980 12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır.
Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.
Yıl 1987 Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.
Yıl 1987 Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.
Yıl 1991 20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.
Yıl 1992 27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.
Yıl 1992 Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.
Öptüm ve kabul ettim bu ak alın yazımı. Zalimlere biledim sazımı ve sözümü Ey zalim firavunlar, vurun beni öleyim, Andolsun ki ölmezsem başınıza belayım! Beni hiç unutmayın, hak yolun kaçakları Varlık savaşlarımda sırtımın bıçakları Ben göklerin oğluyum, alçağın alçakları Gökler buğulananda vurun beni öleyim, Ben ölmezsem vallahi başınıza belayım! Unutmadım, toprağa dökülen yiğitleri Ve onsekiz yaşında gül dalı şehitleri Ey gâvur vicdanlılar, gâvur patron İtleri! Bir ölüm de bana şart, vurun beni öleyim Andolsun ki ölmezsem başınıza belayım! Bir milletin ahlâkı talan oldu sevinin Onurlu günlerimiz yalan oldu, sevinin Yolundan dönen oldu, yılan oldu sevinin Ben dönersem namerdim, vurun beni öleyim Andolsun ki ölmezsem başınıza belayım! Kapitalist, global çarkınız yere batsın Gazeteniz, filminiz, şarkınız yere batsın Para, şan, şöhret tek ırk, ırkınız yere batsın Medyatik silahlarla vurun beni öleyim Andolsun ki ölmezsem başınıza belayım! Düğün dernekle gelin bu milletin yanına, İkbâl derdine düşün, millet ekmek derdine Canım feda olsundu düşmanın da merdine Lakin mertçe olmadı, vurun beni öleyim Ben ölmezsem vallahi başınıza belayım! Ve siz, Kürşad soylular, haydi ayağa kalkın! Şehirliler, köylüler, haydi ayağa kalkın! Ve ey Bozkurt huylular, haydi ayağa kalkın! Diyelim ki ; "SUSMAK YOK, VURUN BENİ ÖLEYİM,
Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir, aksidir Türk. Gafil insanlar; bilmezler mi ki, her savaşçının bir silahı, her hükümdarın bir celladı vardır. Türk; kırbacıdır, kılıcıdır, topudur, güllesidir Tanrı'nın... Elidir, ayağıdır, sevgisi, intikamıdır. Türk, görevini Tanrı'dan almış, binlerce yıl ifa etmiştir. Edecektir... Tanrı buyruğu onunla hayata geçer; onunla dağılır adalet; onunla bulur cezasını suçlu; onunla alır armağanını doğru kişi. Türk, kainatta var olduğu günden bu yana hakkın ve hakikatin kılıcı olmuştur. Gözü yaşlıların gözyaşlarını O silmiş, eli kanlıların boynunu O vurmuştur. Onunla gülmüştür bebeler, Onunla dinmiştir mazlumun ıstırabı. "Hakkı tutup kaldırmayı" kendine şiar edinen Türk, kan dökmeyi de bundan dolayı iyi bilmiştir. Tanrı'nın ulusudur Türk. "Rahim"dir, "Müntakim"dir... Onun içindir ki, Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır... TÜRK'E DİRENMEK; TABİATA DİRENMEKTİR... Tabiat Türk'ün ta kendisidir. Türk tabiattır; tabiat Türk'tür. Fırtınadır, kasırgadır, borandır Türk. Önünde diz çökene tan yelidir; boyun eğene kavak hışırtısıdır yüreğin en derinini okşayan. Yunus gibi, Hacı Bektaş gibi, Ahmet Yesevi gibi gönül erlerini doğuran da; Attila gibi, Timur gibi, Oğuz Kağan gibi bozkurtları dünyaya yetiren de Türk analarıdır. Bakışları şimşektir Türk'ün. Gönlü bozkır havasıdır en keskininden. Uçsuzdur, bucaksızdır, sonsuzdur hayalleri o bozkırlar kadar. Tozludur, nasırlıdır elleri o bozkırlar kadar... Altay'ın balasıdır Türk... Altay'dan doğmuş, "ana" demiş ona; ihanet etmemiştir. Tanrı Dağlarının, Ergenekon'un soyundandır. Orkun'un, Selenga'nın, İrtiş'in ak sütünü emmiş; Aral'ın, Hazar'ın gök suyunda yunmuştur O... Onun için; "tabiat"a direnmek, "öz"e direnmektir. "Öz"e direnmek ise, kainatın bütün gerçekliklerine, tarihin bütün yazdıklarına, bütün derslerine direnmektir. İnsanoğlu tabiata boyun eğmek zorundadır yaşamak için. Onun kurallarına göre yaşam tarzları geliştirmek mecburiyetindedir. Tabiat, gerçekliğin, hakikatin bizzat kendisidir. Tabiat, Türk'ün bizzat kendisidir... TÜRK'E SİLAH ÇEKMEK; İNTİ-HAR ETMEKTİR... Niceler denemiştir bunu. Niceler girmiştir yerin dibine kaybedişin en şiddetlisiyle. Zalimin ecelidir Türk... Eceli gelen namert, Türk'le dalaşır. Türk'e kılıç çekmek, kaybetmektir... O'na kafa tutmak, zeka geriliğine işarettir. Zira, tarih sayfaları, ona silah çekenlerin kanlarıyla sulanmıştır. Biraz okuyan, geçmişi biraz hatırlayan uluslar, Türk'e karşı davranışlarını yeniden gözden geçirmek zorundadırlar. Peygamber sabrı vardır Türk'te. İç direnç mükemmeldir. Ama bardağın taşma noktasında, büyük bir infilak başlar. Volkanlar kaplar dört bir yanı; kandan nehirlerde boğulur alçak... Türk'e silah çekenin başarı şansı, galibiyet ihtimali yoktur. "Savaş"ın babasıdır O... "İt dalaşı", Onunla "Bozkurt Vuruşu"na dönüşmüş; adına "Savaş" denmiştir. Savaşın yaratıcısına savaş açmak, ancak ahmakların işi olacaktır. Ey Türk! Sen Tanrı'nın gölgesisin; sen tabiatsın, sen SAVAŞSIN... Al silahını artık eline. Çıksın oğullar yuvalarından Ergenekon'dan çıkarcasına. Kana boyansın yedi iklim. Yarılsın yerin bağrı. Kopsun kıyamet. Yetsin artık tutsaklığın... Yeter artık beklediğin... Çünkü; Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır, Çünkü; Türk'e direnmek, tabiata direnmektir, Çünkü; Türk'e silah çekmek, intihar etmektir...
Sana; saflığın güzelliğin ve aşkın ifadesi olduğu için “Türkü Gözlüm” diyorum. “Beni bensiz bırakan Sen ile Beni Sensiz bırakan sen” çelişkisinin kördüğüm olup boğazıma geçerek, bir şafak vakti beni darağacında sallandırdığını görünce pişman olmayasın diye ilk ve son defa sana, ilk ve son olarak yazıyorum.
BİLESİN!..
Bir günlük hasretinin dahi yüreğimde yıllarca süren çilelere denk fırtınalar koparmasına karşı, zamanın ve mekânın hissiz vurdumduymazlığına düşülen aykırı notlardır yazdıklarım.
Hasretinle ve özleminle daha bir güzelleştiğini ve daha çok sevildiğinin belgesidir aslında, zamana ve mekâna düşülen aykırı notlar…
“Sensizken seninle olmak ile seninleyken sensiz kalmanın” paradoksunda yüreğimin ta dibinden yükselen sessiz çığlıklarım kâğıda iz düşümüdür yazdıklarım. Ama olsun varsın “sessizliğin tenhasında sensizliğe takılıyken gözlerim.” Sevdan ve sen daha bir güzelsin. BİLESİN!..
Türkü gözlüm sakın sevdamın siyah-beyaz arabesk Türk filmi sevdalarıyla ve sözlerimin arabesk şairlerinin sevgililerine kin kuşan şiirleriyle kıyaslama. Eğer beni ve sevdanı anlamak için illa bir misal arıyorsan, Leyla ile Mecnun var. Gerisi yalan. BİLESİN!...
Mevsimlik ahlaksızlıkların aşk ile etiketlendiği internet cafelerdeki “chat”li aşkların bulunduğu bir ortamda figüran olmamam birileri tarafından monotonluk ya da yüreğimin çağ dışılığı ile sıfatlandırılsa da, sana ve aşkına talip olan benim. Tek ve en sağlam bonservisim budur. Ben sana binlerce yıllık geçmişimdeki yiğitlerin, bir çeşme başında bir pencere kenarında bir çift kara gözün kaçamak bakışı ya da platonik bir tebessümle yüreklerinin yanıp kavrulmasının mirasçısı olarak sesleniyorum. BİLESİN!..
İşte tüm bu duygularla, bir gece vakti senin için yakılmış TÜRKÜLER’İ dinlerken, sen niyetine bir KIRMIZI GÜLE bakarken ve bir “bozlak” hüznünce uzayan dumanlar ciğerime dolarken bir hikâye düşer aklıma, BÜLBÜL ve KIRMIZI GÜLE dair;
“Daha zamanın çok fazla eskimediği günlerde, sarayın genç bahçıvanı, padişahın kızına sevdalanır. Sevdası bir kor halini alınca, hatırlı kişiler Padişahtan kızı istemeye giderler. Padişah anlayışlı adamdır.
- Neden olmasın der.
- Tek istediğim kızımı alabilmek için dünyanın en iyi bahçıvanı olduğunu ispat etmen. Bunun için de bana 30 gün içinde bir dal KIRMIZI GÜL getirmeni istiyorum. Herkes birbirinin gözüne bakar, çünkü dünya üzerinde gülün sarısı, siyahı, beyazı vardır da kırmızısı yoktur o zamanlar. Bahçıvan bildiği bütün kitaplara bakar, yazmazlar. Tohumları karıştırır kırmızı olmazlar, bilginlere sorar, bilemezler. Tüccarlara sorar, bulamazlar. Kısaca kimse bulamaz bahçıvanın derdine derman.
Zaten ne zaman dertliye derman olmuştur ki deri olmayan.
Son akşam uzanır yatağına ve ağlar saatlerce, gece yarısı bir bülbül konar cama ve şöyle der.
-Derdini biliyorum. Ben sabaha kadar ararım, bulursam bahçeye bırakırım.
Bahçıvan gece güne devr olana dek bekler son bir umutla, padişahın yanına gitmeden çıkar bahçeye, gördükleri karşısında şaşkınlık bile yaşayamadan gece neler olduğunu sorar. Kırmızı Laleye. Kırmızı Lale gördüklerini anlatır; “Seher vakti Bülbül geldi, en güzel makamda en güzel ses ile şakıdı ve beyaz güle en sivri dikenini yüreğime batır dedi. Beyaz gül denileni yapınca BÜLBÜL öldü GÜL kızardı.”
Sende bakışlarınla yüreğimi darmadağın ettin. Güzelliğin yüreğimin darmadağın olmasındandır. “BİLESİN!..
İşte bu sebeple sana GÜLÜM diyorum. Ve pek çok yiğidin sevdiği, pek çok güzelin, yiğitlerin sözleri yerine sarhoş ağızlardan dökülen ayyaş kelimelere hayran olarak; yiğit yüreklere sultan olmak dururken, laçkalaşmış et parçalarına mülteci olmak istediklerini görünce seni daha çok seviyorum.
Türkü gözlüm tüm bunlara rağmen hissi ve mantıki zafiyete düşmüş kitleler sana benim bir suçlu olduğumu söylerlerse sebebi; körler ülkesinde bakanın yasak olduğunu çok geç öğrendiğimdendir. BİLESİN!...
Ve bağışla beni, sınırsız duyguları, sınırlı zamanlarda, sınırlı mekanlara sığdırmanın sınırsız zorluğunda sadece bunları yazabiliyorum. Gerisini, ANLAYASIN.
Fuzuli’nin” Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş meğer” beytinden,
“zannetme ki ölmek zor
Ölmek kolay kolay da
Kan gibi aklımdasın.” a kadar.
Tüm zamanlar boyunca senin için yazılmış en güzel şiirleri ve sözleri bilirim.
Ama ben; seni ve güzelliğini kelimelere cümlelere ve şiirlere sığdırmaya çalışan tüm şairler adına senden özür dileyerek ve,
Bozkurt; bir birlerini takip etmiş olan bir çok Türk nesillerinin ortak malı olan millî destan parçalarımızda, Türklere yol göstericilik yapan, Türkleri zaferlere götüren sembol... Her milletin tarihi bir veya bir takım mitoloji ile başlar. Yazı icad edilmeden evvel mitolojiler vardı. Ağızdan ağıza söylenerek, nesilden nesile geçiyordu. Yazı icad edildikten sonra, o zamana kadar halkın ağzında dolaşan ve bir milletin topyekûn yaşantısının izahi demek olan mitoloji (yahut mitoloji şeklindeki yazı) yazılmaya başlandı. Her milletin mitolojisi gibi Türk mitolojisi de yanlız bir kişi tarafından yazılmadı. Önce Hikâye ve masal yazmaya meraklı olan kimseler, bulundukları yerdeki hikâye ve masalları halkın ağzından dinliyerek yazdılar. Uzun tarih içinde hikâye ve masallardan bir kaç tanesini küçük bir broşürde yazıp topluyanlar oldu. Böylece 8-10 Mitoloji (hikâye) bir kitapta toplanmış oldu. 8-10 Mitolojiye, yeni mitolojiler ilave edenler oldu. Böylece 15-20 Mitoloji bir kitapta toplanmış oldu. Böylece daha büyük bir mitoloji kitabı yazılmış oldu. Íngilizler için Aslan, Ruslar için ayı, Íranlılar için Pars, yahut kaplan, Japonlar için ejder. Ítalyanlar için Romüs ve Romülüsü Kurt ne ise, Türkler için de Bozkurt odur. Bir aydın kişinin Bozkurt'u kabul etmemesi, aydın geçinen bu insanın kendi milli tarihini bilmemes