BİR YAZAN

İstiklâl Harbinden...

12:02, 29/4/2006 .. 0 yorum .. Link

 

İSTİKLÂL HARBİNDEN

GÜNÜMÜZE

MANDACILIK

 

Kırk yıllık terane..  AET, AB’ye girdik gireceğiz derken 11 Eylülle safra atan bir küreselleşme, başta Devlet adamı geçinenler üzerinde, bir çok aydın geçinenlerimizde korku, panik havasını keskinleştirmiş, ortalık toz duman:

 “ İlla ve mutlaka AB!. Yoksa  !.. ”

Seksen öncesi,Türk Milliyetçiliği mektebi olması gereken MHP’de (bile) görülmüş, yurt, millet deyip kalem oynatmış  sızmalar”, benzeri vatan cephesinde siyaset yapmış kimi kalemşörler.. tesadüf sürüp gelen rüzgârların etkisiyle midir, çok uluslu güçler namına bir takım şirketler kuran, etkili basın organlarına sahip taşeronların yediği kuyruktan nasiplenen..  seksen öncesinin en keskin sentezcileri dahi, önce Özalizmi, liberalleşmeyi işlemiştir.  (Nasıl anlıyorsa öyle..)

Ayrı bir alçaklıktır; sözde Milli değerleri inkâr etmiyor görüntüsünün  arkasına sığınarak bir de düşün adamı kesilmeyi sürdürsün. Bakınız,  Türkiye’yi ve yüce Türk milletini atomize etmenin heyecanı bu bilgiç suratlarda... Yağma yok! 

(Belki de bir alt kültüre, kültürlere mensubiyetin gereği diyeceğiz, insaf yahu.. Bu millet hanginizi bir gömlek dışarıda gördü? Büyük millet olmanın gereğidir. Kültürünün, inancının parçası, canının yarısı gördüğü analarınıza, atalarınıza vatan topraklarının en verimli en güzel köşelerini verirken bu toprakların binlerce yıllık sahipleri, müdafileri ya yersiz yurtsuz, ya kıraç köşelerde kalmışken hiç üzülmemişti...)

 Torun tosunlar, nefesleri kesilerek TV ekranlarında olsun, hizmetlerine verilen sütunlarda anlatırken tüyler ürpertici olmaktan çekinmiyorlar. Kuzey Irak, Kıbrıs, yarın Ege.. tüm sorunlarda devşirme mantığıyla bol keseden veryansına devam edeceklerdir, kesin...

Zihnimizi kurcalayan: “yine şanlı İstiklâl günlerinin başında mıyız?!.. “

Yine, işin başında bizi İngiliz veya Amerikan köleliğine itmek isteyenlerin zavallılığı yutturulmağa çalışılırken, bir çoklarının bilmişlik havarisi kesilmeleri de cabası..

Mustafa Kemal ve arkadaşlarını derdest etmek üzere gönderilmiş resmi, gayrı resmi çetelerin yanı sıra, vatan topraklarını işgâlden kurtarmağa çalışan Kuvayı Milliye hareketini akim bırakmak üzere her şey denenecektir.

Belki iyi niyetli olanlar, ümitsizliğin telafisine uğraşanlar olacaktır ortaya çıkanlar arasında.  

M.Kemal  Atatürk’ün Nutuk-I’de anlattığı manda meselesi koca bir yekun tutsa da, yerimizin müsaitliği ölçüsünde alıntılar yapalım.

Halide Edip’in uzun izahlarla dolu mektubundan birkaç satır:

“…İngiltere Türk’ün vahdetini, asrileşmesini, hakiki bir istiklâl almasını, ati için bile olsa, istemiyor. Yeni vesait ve fikirle tamamen asri ve kavi bir  Müslüman-Türk Hükümeti, başında hilafet de olursa, İngiltere’nin Müslüman esirleri için bir suimisal  teşkil eder. Türkiye’yi kül halinde İngiltere alabilse kafasını kolunu koparır, birkaç senede sadık bir müstemleke haline koyar. Buna en başta bilhassa Klerikal sınıflar memleketimizde çoktan taraftardır. Fakat bunu Fransa ile döğüşmeden yapabilmek kabil olamayacağından  taraftar olamaz. Fakat Türkiye’yi vahdet halinde muhafaza gerek görülürse yani taksim ancak büyük askeri fedakârlıklarla husule geleceğini anlarsa, Latinleri sokmamak için Amerika fikrine zahir ve taraftar olur. Nitekim İngiliz siyasi adamları arasında zaten bu fikre temayül mevcut. Morisson gibi meşhur simalar Amerikanın Türkiye’de umumi mandasına taraftar oluyorlar. 

Diger bir zaruri hal de Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan belki de Trabzon’dan ve mutlak İstanbul’dan mahrum ettikten sonra  eski “kapitülasyon”ları ve boğulmaya mahkum dahili hududu ile müstakil bırakmak.

(...)

3-Harici rekabetleri ve kuvvetleri memleketimizden uzaklaştırabilecek bir zahire ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa haricinde Avrupa’dan kuvvetli bir elde bulabiliriz.”

Müthiş bir propaganda ve milli istiklalin tam ve başarıyla bitirileceğine dair kuşkular..

Halide Hanım ve benzerlerinin bahsettiği “Amerikan Muhipleri Cemiyeti”nden bir zat Sivas’a gelmiştir; muhatabıyla saatlerce görüşen Mustafa Kemal;  neticede iki gün boyuca,  “ manda ile kurtulabiliriz “  fikrini paylaşanlarla tartışıp Kurtuluşa birlikte çıkacaklardır.

“...Sivas’a gelmiş olan Mister Brawn ile bizzat görüşmeyi nasip gördüm. Muhatabını suhuletle anlıdan çok zeki bir genç. (...) raporda Mister Brawn’dan bahsedilmekte ve elli bin kişilik bir amele ordusu getireceğini söylediği zikrolunmaktadır. (...) Sözleri Amerikan namına değil, kendi namınadır; mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor!  “Manda, siz ne derseniz odur” diyor. Bu muhtırada mühim olarak manda meselsi vardır. Bunun hakkında mudavei efkar etmezden evvel on dakika istirahat edelim.

(...)İsmail Fazıl Paşa (merhum) söz alarak şu beyanatta bulundu: ”Bekir  Sami Beyin fikrine iştirak ederim: kaybedecek vaktimiz yoktur; esasen mesele de basitleşmiştir:

Tam istiklal mi, yoksa manda mı kabul edeceğiz?” (...) Refet Beyin beyanatı aynen şu idi: Mandanın istiklali ihlal etmeyeceği muhakkak iken ...” Refet bey: Her halde Amerikan kefaletini kabul etmek zorundayız.Yirminci asırda beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek mümbit olmayan bir toprağı  ve ancak on, on beş milyon lira varidatı olan bir kavim için ...(...)

Allah korusun, eğer İzmir Yunanistan’da kalsa ...

Vasıf Bey hitabesinde şu sözlerle bitiriyor:

“...İstanbul’daki Amerikalılar, ”mandadan korkmayınız, Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir” diyorlar ... ”

O günler manda sözü edenlerin çoğu, endişelerinde samimidir  gibi. Vatan topraklarının tamamından düşmanı atma gücü oluşacak mı?  (Aradan yüzyıl geçti neredeyse. Nitekim Kuvayı Milliye hudutları dahilindeki Kerkük ve Musul , Batum, Adalar..  hâlâ bekliyor.)

Yıllık geliri on,on beş milyon olarak bilinen bir memleketin beş yüz milyon borcu vardı.

Kurtarılan topraklarda devlet olunsa bile bu borç ödenecekti..

Pekiy, bir siyasi ve kültürel dönüşümü üslenerek arkasına ABD’yi, AB’yi alanlar aynı çaresizlikle mi teslimi oynuyorlar?.

300 milyar dolar dış borç, kişi başına yıllık geliri 3.000 doları bulmayan geri kalmış, siyasi arenada ya hür ve demokratik Avrupa ile bütünleşecek veya hiçbir siyasi gelecek va’detmeyen, teknoloji mahrumu, kabileci toplumlardan öte olmayan etrafımızdaki kimi ülkelerle mi birlikte olacağız, veya tarihi düşmanımız Rusya ile mi yeni bir kadere zorlanacağız sorusunun altında ezilenler..

Bunlar Türk’ün tarihi, kültürel ve iktisadi hareket kabiliyetine bel bağlamayan, zaten yüreklerini satmış kimselerdir.

Şimdi, işin bu noktasında yüce Meclis’ten geçirilen paketler, ve bir baskın fırsattır, tez zamanda servise verileceği anlaşılan Yerel Yönetimler ve Mahalli İdarelerle ilgili düzenlemeler birer vesayet belgeleri olmayacak mıdır?

Bir Kıbrıs meselemiz.. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başındaki herkes, ama herkes bu hadisenin neresindedir? Öyle acıklı ve gülünç bir manzara karşısındayız. Kıbrıs’la ilgisi olsa olsa, Ada’da var olduğunu zannettiği  ağaçlardan ibarettir diyebileceğimiz bir sayın yetkili bile, bu konuda fikir beyan etme cüretini gösterebiliyor:

Bu Denktaş’la olmaz !

 –Hani, ağzının payını verecek olsak - Türklüğünden tereddüt etmek istemediğimiz, ancak tavırları hiç te böyle söylemiyor..  bir başka Hariciye yetkilisi, demokrasi edebiyatı yaptıktan sonra:  Kıbrıs seçimlerinden kim çıkarsa çıksın, biz, onlarla müzakereyi devam ettiririz” teraneleri.. şımarıkçadır;  hiç değilse, (son elli yılda kimlerin gelip gittiğini düşünemeyecek ölçüde) sarhoş böbürlenmesidir. Böbürlenme, bana öyle gelirki yetmiş milyon  Türk’e karşın.. Hiç şüphesiz, aynı takımın bir çok figüranlarınca bu üstlerine vazife olmayan beyanatlar,   Denktaş’ı istemiyoruz!”un -bilmem hangi dildeki- karşılığıdır.

Diyecek olsak: Bre adam, sen, siz..avanelerinize milletin yüz yılda biriktirdiklerini peşkeş çek, şu bu şirketlerin talimatıyla kaçırabileceklerini kaçır, bir Köroğlu çıkana kadar. Şimdilik herkes içinden konuşuyor:

 Belki, günü gelirse... 

Aklını saça başa takmış, Devleti koruyup kollamakla görevli olduğunu iddia edenler, ideolojik, çağdaş ve insani olmayan bazı sözlerinin arkasında kaybolurken, millet gerçekten sahipsiz ve kime, ne yana yaslanacağının şaşkınlığı içerisindedir. Ne yazık, yine;

  Suskun bülbülleri oynaya oynaya bu aziz milletin koca üç yılını çalanlar, sanki çokuluslu güçlerin ve onun en büyük patronajının bu coğrafya üzerinde operasyonlarını tamamlamak üzere başımıza diktikleri kartondan kahramanlar ihanetini kolay işlesin diye, arka pilandaki bizden olmayan, bize benzer  insanlar ”  ayağa kalksa ne yazar?

Peki geriye?..

Geriye, evvela Türkêli’nin öz çocuğu yetmiş milyonluk   Büyük Türk Milleti, Kıbrıs Türkleri... Ve yeryüzünün tanıdığı, mümtaz  üç yüz milyonluk Türk dünyası kalıyor.

Seksen öncesi, Türk Milliyetçiliği fikir ve ülküsü emrindeki Başbuğ’lu MHP’de (bile) görülmüş kimi “sızmalar”, siyaset yapmış, Türklük ve Türk dünyası sayfasında kalem oynatmıştır.

 Şimdilerde,  -çok uluslu güçler namına- bir takım şirketler kuran vurguncuların emrine verilmiş, “çok okunan ve etkili” Basın organlarında  yediği kuyruktan nasiplenmenin zevkiyle ver yansına devam..

Seksen öncesinin en keskin “sentezcileri!”ni, Büyük Orta Doğu Projesi’nin iç mimarlarından anlı şanlı Bir’leri, ”Marmara”cıları, “Ulusalcı”ları, Soros’çuları ekle bu listeye…

“Çağımızın Kâtip Çelebisi(!)” sözgelimi;  güya, önceleri “Özalizm”i, liberalleşmeyi, moderniteyi işlemişti…  (Nasıl anlıyorsa öyle, milli değerleri yadsımıyor görüntüsünün  arkasına sığınarak) Türkiye’yi ve yüce Türk milletini atomize etmenin heyecanını,  (aşağılamak niyetimiz yoktur ya, belki de bu densizlikler, bir alt kültüre, kültürlere/hatta kültürsüzlüğe mensubiyetin gereğidir!..) netice almanın sevinci, güvenci içerisinde, nefesi kesilerek...

 

xx

(Devşirme ruhu, seni hiç beklemediğin bir anda çelmeleyebiliyor!

Gaziantep yöresinde anlatılan bir Türkmen hikâyesidir:

Devir yine Osmanlı-Türkü!

“Savaş anında tutsak düşen bir düşman askeri, tam öldürüleceği an Kelime-i Şahadet getirmez  mi!? Koşup, komutanlarına durumu iletirler. Bizlere, yoldaşlarımıza onca kötülük yapmış bir düşman askeri idi. Yakaladık, tam gidereceğiz adamı, bu işi yaptı. Şimdi ne yapacağız?” diye danıştıklarında, komutan yaşadıklarını anlatır, ve; ”Giderin” emrini verir.

Derki bizimkisi:

Bakınız, ben de bundan kırk yıl evveli benzeri bir durumu yaşmış, Kelime-i şahadet getirerek sözüm ona Müslüman olmuştum. Sonra yüksek kademelere yükseldim, pek çok görevlerde bulundum. Daha kaç gün evveline kadar koynumda bir başka alameti taşırdım gizli gizli. Şunca yıl namazda niyazda görmüşlerdir beni. Geçen, rüya halindeyim, koynumdan bir karga çıktı, bir güvercin girdi. Uyandım, yüreğim yumuşamış… Anladım ki, Tanrı bana imanı nasip etmiş… Ancak, yeni imana erdim, ama bir kırk yıl geçmesi gerekirmiş benim gibiler için. Anladınız mı? Bu kimse, imana gelinceye kadar daha nice kötülükler yapar. Giderin!...”

Öfkeye kapılmak nedir, ne değildir; herkesin vicdanına, değerlerine kalmış…)

xx

Bir bakıma, TV ekranlarında, hizmetlerine verilen sütunlarda anlatırken zihnimizi aklımızı vicdanımızı zorlayan bir fotoğrafla karşı karşıyayız.

Yine şanlı İstiklâl günleri, yine işin başında bizi İngiliz veya Amerikan köleliğine itmek isteyenlerin zavallılığı karşısındayız görüntüleri..

Mustafa Kemal ve arkadaşlarını derdest etmek üzere gönderilmiş resmi, gayrı resmi çetelerin yanı sıra vatan topraklarını işgâlden kurtarmağa çalışan Kuvayı Milliye hareketini akim bırakmak üzere her şey denenecektir.

Belki iyi niyetli olanlar, ümitsizliğin telafisine uğraşanlar olacaktır   Nutuk-I’de anlattığı “manda meselesi”, koca bir yekun tutsa da, yerimizin müsaitliği ölçüsünde alıntılar yapalım.

Halide Edip’in uzun izahlarla dolu mektubundan birkaç satır:

“…İngiltere Türk’ün vahdetini, asrileşmesini, hakiki bir istiklâl almasını, ati için bile olsa, istemiyor. Yeni vesait ve fikirle tamamen asri ve kavi bir  Müslüman-Türk Hükümeti, başında hilafet de olursa, İngiltere’nin Müslüman esirleri için bir suimisal  teşkil eder. Türkiye’yi kül halinde İngiltere alabilse kafasını kolunu koparır, birkaç senede sadık bir müstemleke haline koyar. Buna en başta bilhassa Klerikal sınıflar memleketimizde çoktan taraftardır.

Fakat bunu Fransa ile döğüşmeden yapabilmek kabil olamayacağından  taraftar olamaz.

Fakat Türkiye’yi vahdet halinde muhafaza gerek görülürse yani taksim ancak büyük askeri fedakârlıklarla husule geleceğini anlarsa, Latinleri sokmamak için Amerika fikrine zahir ve taraftar olur. Nitekim İngiliz siyasi adamları arasında zaten bu fikre temayül mevcut. Morisson gibi meşhur simalar Amerikanın Türkiye’de umumi mandasına taraftar oluyorlar. 

Diger bir zaruri hal de Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan belki de Trabzon’dan ve mutlak İstanbul’dan mahrum ettikten sonra eski “kapitülasyon”ları ve boğulmaya mahkûm dahili hududu ile müstakil bırakmak.

(...)

3-Harici rekabetleri ve kuvvetleri memleketimizden uzaklaştırabilecek bir zahire ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa haricinde Avrupa’dan kuvvetli bir elde bulabiliriz.”

Müthiş bir propaganda ve milli istiklalin tam ve başarıyla bitirileceğine dair kuşkular.. Halide Hanım ve benzerlerinin bahsettiği Amerikan Muhipleri Cemiyetinden bir zat Sivas’a gelmiştir; muhatabıyla saatlerce görüşen Mustafa Kemal, neticede iki gün boyuca,  “manda ile kurtulabiliriz“  fikrini paylaşanlarla tartışıp Kurtuluşa birlikte çıkacaklardır.

...Sivas’a gelmiş olan Mister Brawn ile bizzat görüşmeyi nasip gördüm. Muhatabını suhuletle anlıyan çok zeki bir genç. (...)Raporda Mister Brawn’dan bahsedilmekte ve elli bin kişilik bir amele ordusu getireceğini söylediği zikrolunmaktadır.

(...)Sözleri Amerikan namına değil, kendi namınadır; mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor!  “ Manda, siz ne derseniz odur” diyor. Bu muhtırada mühim olarak manda meselsi vardır. Bunun hakkında mudavei efkar etmezden evvel on dakika istirahat edelim.

(...)İsmail Fazıl Paşa (merhum) söz alarak şu beyanatta bulundu: ”Bekir  Sami Beyin fikrine iştirak ederim: kaybedecek vaktimiz yoktur; esasen mesele de basitleşmiştir: Tam istiklal mi, yoksa manda mı kabul edeceğiz?”(...) Refet Beyin beyanatı aynen şu idi: Mandanın istiklali ihlal etmeyeceği muhakkak iken ...” Refet bey:

Her halde Amerikan kefaletini kabul etmek zorundayız. Yirminci asırda beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek mümbit olmayan bir toprağı  ve ancak on, on beş milyon lira varidatı olan bir kavim için ...(...)

Allah korusun, eğer İzmir Yunanistan’da kalsa...

Vasıf Bey hitabesinde şu sözlerle bitiriyor:

“...İstanbul’daki Amerikalılar, ”mandadan korkmayınız, Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir” diyorlar ...”

O günler manda sözü edenlerin çoğu,endişelerinde samimidir  gibi. Vatan topraklarının tamamından düşmanı atma güçü oluşacak mı? 

(Nitekim Kuvayı Milliye hudutları dahilindeki Kerkük ve Musul ve ötekiler hâlâ bekliyor!.. Kerkük doğranıyor, Telafer biçiliyor, Musul alevler içerisinde, Erbil gönül olarak senden koparılıyor…s en bekle!)

Yıllık geliri on, on beş milyon olarak bilinen bir memleketin beş yüz milyon borcu var ve kurtarılan topraklarda devlet olunsa bile bu borç ödenecekti..

Pekiy, bir siyasi ve kültürel dönüşümü üslenerek arkasına ABD’yi, AB’yi alanlar aynı çaresizlikle mi teslimi oynuyorlar?.

 300 milyar dolar dış borç, kişi başına yıllık geliri 3-5.000 doları bulmayan, geri kalmış;  siyasi arenada ya hür ve demokratik Avrupa ile bütünleşecek veya hiçbir siyasi gelecek va’detmeyen, teknoloji mahrumu, kabileci toplumlardan öte olmayan etrafımızdaki kimi ülkelerle mi birlikte olacağız, veya tarihi düşmanımız Rusya ile mi yeni bir kadere zorlanacağız! sorusunun altında ezilenler...

Bunlar Türk’ün tarihi, kültürel ve iktisadi hareket kabiliyetine bel bağlamayan, zaten yüreklerini satmış kimselerdir.

Şimdi, işin bu noktasında yüce Meclis’ten geçirilen paketler, ve bir baskın fırsattır, tez zamanda servise verileceği anlaşılan Yerel Yönetimler ve Mahalli İdarelerle ilgili düzenlemeler birer vesayet belgeleri olmayacak mıdır!?..

Bir Kıbrıs meselemiz..

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başındaki herkes, ama herkes bu hadisenin neresindedir?

 Öyle acıklı ve gülünç bir manzara karşısındayız.

Kıbrıs’la ilgisi olsa olsa, “Ada’da var olduğunu zannettiği  ağaçlardan ibarettir” diyebileceğimiz bir sayın yetkili bile, bu konuda fikir beyan etme cüretini gösterebiliyor:

Bu Denktaş’la olmaz!.. 

Hani, -ağzının payını verecek olsak- bu kimselerin Türklüğünden tereddüt etmek istemeyiz, ancak tavırları hiç te böyle söylemiyor..

Bir başka Hariciye yetkilisi, demokrasi edebiyatı yaptıktan sonra:  Kıbrıs seçimlerinden kim çıkarsa çıksın, biz, onlarla müzakereyi devam ettiririz!” teraneleri, şımarıkçadır, hiç değilse son elli yılda kimlerin gelip gittiğini düşünemeyecek ölçüde sarhoş böbürlenmesidir.

Böbürlenme, bana öyle gelir ki yetmiş milyon Türk’e karşın..

Hiç şüphesiz, aynı takımın bir çok figüranınca, bu üstlerine vazife olmayan beyanatlar, “Denktaş’ı istemiyoruz !”un  - bilmem hangi dildeki - karşılığıdır.

Diyecek olsak: Bre adam, sen, siz.. avenelerinize milletin yüz yılda biriktirdiklerini peşkeş çek, şu bu şirketlerin talimatıyla kaçırabileceklerini kaçır, bir “Köroğlu” çıkana kadar.

 Şimdilik, herkes içinden konuşuyor:

 Belki, günü gelirse... 

Milleti soyup soğana çevirenlerin arkasından, yüksek maaşa talip edilecekler bir kenara çekilmelidir.

 Bırakınız Diyarbakır, Tunceli, Sivas.. köylerine, kasabalarına, Ankara’nın Bala’sına bir çivi çakmamış olanlar, demokrasi ve çağdaşlık havarisi kesilmelerini sürdüre dursun.Yine,  bazı çıkışlarını başka gerekçelere uydursalar da İslam’la, Türklük’le sıkıntısı olan bu zümreler milli gelirin yüzde doksanını emen kesimle kol koladır; yüce milletimizi kendilerinin müstemlekesi(sömürgesi) kabul edenler..

Hangi oyuna katıldıkları anlaşılmaz,  ÇOKULUSLU GÜÇLERİN İLERİ KARAKOLU” durumundaki, “çok satan filan gazetelerden tutunuz da, tüm etkili yetkili kurumlar..”

     Bırakınız şunları onları, yurtsever (!) olarak bilinen bazı sanayici ve işadamları,ülkenin kaderine hükmetmiş veya bu şansı kendilerinde gören siyasi örgütlerden bazıları   dahil, aklı esince toplumun karşısına “Güneydoğu Raporu”, yok hızını alamazsa “Kürt raporu” (Kürt gerçeği teraneleri veya), Kıbrıs’n teslimatı, Üniversitelerde kılık kıyafet uygulaması meydan okumasını bastıranlar!..

 Söyler misiniz bu yurt köşelerine fabrika yaptınız, yapmak istediniz, ileri seviyede sağlık kuruluşları götürmek istediniz, üniversite açmak istediniz karşınıza mı dikildiler? Böyle bir şey yok!....

Geçiniz, farklı dünya görüşünü;  kıran kırana bir mücadelenin içerisinde olduğu havasını basan faklı kutupların ipleri, aynı ellerde yönlendiriliyor. Fark edilmiştir, büyük milletimiz kendi mukadderatına hükmettiği an, işte o demokratik dediğiniz kurallar gereği huzura çıkarılacaksınız, kesin…

Aklını saça başa takmış, “Devleti koruyup kollamakla görevli olduğunu iddia edenler” görmüyor musunuz?!

 Düşünce, zeka ve birliktelik görülmüyor bu çıkışlarda; her şey,   “ideolojik”, “çağdaş” gibi… tanımı belirsiz, çoğu kere içi boş  ve insani olmayan bazı çıkışların  arkasında kaybolurken, millet gerçekten kendini sahipsiz hissetmekte; kime, ne yana yaslanacağının şaşkınlığı içerisindedir.

Ne yazık ki…

Yine, başka “sivil  maşalar” kimin telinde oynuyor?

Kırk telden.

 Aklıma, 12 Eylül sonrası, bir “Zeki fıkrası” gelir, geçiyorum.

Bizim “Paşamız “da;  öyledir:

 Suskun bülbülleri oynaya oynaya bu aziz milletin koca üç yılını çalanlar, bugün ihanetle suçladıklarının yolunu açmıştır;  tahkimden tutun paket paket bugünlere  ayak uydurmuş, uyumamış mıdır?!..”

Bunlar, dün, sanki çokuluslu güçlerin ve onun en büyük patronajının bu coğrafya üzerinde operasyonlarını tamamlatmak üzere başımıza diktikleri kartondan kahramanlar görüntüsünü aşabildiler mi?

 Memleketi atomize etmek uğruna, varsa da yoksa; “şu blokta yer almalıyız!” inatlaşması ne demektir? - sizin bakışınızla– “kimdir, onlara bu ihanetlerini kolay işlesinler diye  geride çürümüş bir zemin bırakanlar ?!...”

Dün meydanlarda ”yoksulluğa, yolsuzluğa savaş açan kahramanlar!” geçidinde sıraya geçen geçene.  Bırakınız sömürülen vatan çocuklarına iş, aş tedarikini, bu vatan toprağı ve tüm değerlerini –Ne söylerlerse söylesinler değişmez!- “işgal ettikleri ülke!”, “soydukları şirket!” gibi görerek fikirleri, haykırışları, bir avuç kullandıkları zavallılarla boğmağa kalkışanlar… özetle:  Arka pilandaki bizden olmayan, bize benzer  insanlar!…

  Ve, “Kara Cübbeliler…”

Erol Güngör, yine Dündar ağayı anlatmağa çalıştığı satırlarda ne diyordu, bir bakınız:

“Bu gençler hiçbir şey bilmiyorlar mı diyeceksiniz? O kadar çok biliyorlar ki…Bunlara mesela Türkiye’nin nasıl kurtulacağı sorulsaydı, büyük bir kısmı, göğsünü gere gere kurtuluş reçetesi verirdi.NATO devletleri arasında Rusya’yı sayan gençler, Allah bilir, kaç defa Kızılay meydanında veya herhangi bir yerdeki heykelin etrafında sol yumruklarını kaldırarak “yaşasın sosyalizm, Nato’ya hayır!” diye bağırmışlardı.Kaç defa kırmızı aşı boyası ile caddelere binalara, veya hela duvarlarına emperyalizm hakkında sosyal adalet hakkında yazılar yazmışlardı.

Gençlerimizi bu şaşkın ve perişan duruma düşüren harikulade mekanizma nedir? Vaktiyle İktisat fakültesinde uzun müddet hocalık yapmış olan Alman Profesörlerden Alexander Rustow’un sokaklarda cıvıl cıvıl oynayan çocuklara bakarak şöyle dediği söylenir: ”Sizin ne fevkalade eğitim sisteminiz var ki, şu parlak zekâları on yıl içinde işlemez hale getiriyor…”

El-insaf..Bunların üçüncü kuşaktaki torunları,artık Aristo, Arşimet programları yapıyor, AB’ye uyum adına. Kitaplardan Türklüğü, İslam’ı çağrıştıracak sözleri, milli duyguyu ayakta tutacak tarihi olaylara ait anlatımları çıkarıyor..ücretler ikiye katlansın, bu çalışmalar karşılığı şu kadar milyon dolar kazanabilmek adına. Hem de vatanlı vatansız demeden…Çalışıyorlar çocuklar efendim.  

Bunlar ayağa kalksalar ne yazar?

Yazmaz..

Beklenen, belki, yeni bir 19 Mayıs, belki bir 44 yılının 3 Mayısı’dır!..

Beklenen Mustafa Kemal’dir, beklenen Başbuğ’dur!..

Beklenen  ruh ikliminde Akif’ler, Atsız’lar, Necip Fazıl’lar!…  

Peki  bugün geriye?..

Geriye, evvela Türkêli’nin öz çocukları, yani yetmiş milyonluk   Büyük Türk Milleti, Kıbrıs Türkleri ...

Ve, yeryüzünün tanıdığı, mümtaz  üç yüz milyonluk Türk dünyası kalıyor.

Bek-le-ni-yor-su-nuz!..

Bekleniyorsunuz!



Yazarlar Birliği'nden istifa

11:27, 28/4/2006 .. 0 yorum .. Link


Bugün yine bazılarını sevindirdiğimi haber vermek üzere yazıyorum. Bir cümle ile,"Adı,"Türk yazarlar birliği" de olsa, işleyişi bakımından, kendilerine "bir alan yaratma" zihniyeti şeklinde  işlediği kanaatine vardığım; bu anlayışın kaybedilmemesi uğruna "loca tecrübelerinden asla vazgeçmeyecek" ve, ben ve benim gibilerin  yanlışlıkla üye olduğu bilgisine ulaştığım Türkiye Yazarlar Birliği üyeliğinden istifa ediyorum" dilekçemi ilgililere vermek suretiyle kırlangıç, kartal, karga, aslan karışığı bir dünyadan ayrıldım.Dediğim gibi, bizler her zaman sevindirmeği severiz dost ta olsa düşman da. Bakınız, birbirine tersmiş gibi iki kavram dönüyor alıcı kuşlar arasında: Sorosçular ve, güya onlara diklenen "ulusalcılar..." Hatta, bazıları bu ikilinin bir kenarında da görünmeyebilir.
12 Eylül'ün, o kanlı günlerinden sonra ortaya çıkan hilkat garibesi  her renk ve iddiadaki kimselere; yerler, makamlar, imkânlar,dahası oyalama alanları tahsis edildi ve kimileri gerçekten nemalandı, bir çokları maddi bir kısımları "kendisine bir görev verilmenin" onuru ile sevindi, şahlandı... Kurulan meslek birliklerine üye olmadım uzun süre. Sivil, yerli, milli olacağı ümidine kapıldığım Yazarlar Birliği'ne ismen de katılsam bir görev yaptığım inancında idim. Bazı şeyler yapıldı. Bunları uzun uzun dökmeğe, tahlillere girişmeye de gerek yok,bir anlamı yok.Bazen,unutulmuş bir şahaseri hatırlatma,bazen tersinden, Karakoç'un benzetmesiyle,"ölü, halı, yalı..."anmaları,"davara zararı yok" türünden zararsız şeyler...Türkiye ve Türk dünyasında yaşanan ilim irfan saahalarındaki kıyametler "siyaseten bir çoklarını alakadar etmedi. Bir vazgeçilmezler üretildi koca milletin beynine, sinesine... Bu vazgeçilmez camisinden,en stratejik yerlere.... Hele, manevi ve daha önemlisi para kaynakları şu bu hempalar olanlar ona göre adlarla bir teselli anmaları, gezileri yapıyor, eh bir kaç resim, bir kaç fotoğraf... tüm bunlar binlerce yıllık Türk kültür, medeniyet, dahası düşünce dünyası adına yerinde debelenme olarak sessiz sedasız getirildi, her gün adlarla, işlerle irtifa kaybedilerek...
Yetmemiş, bu kuşatılma, bir alanı işgal etme misyonları yetmez, Türk dünyasına da sıçrayabilir.Tek tek isimler işimiz değil... Bazı gayret ve çıkışlarına,fikri ve ilmi sahada gayretlerini bildiğimiz bazı kimseler bu arenada görünse de son çöküş, çöküşle ehlilieştirilmenin dışında değerlendirilemez.
Bugün bazılarını mutlu ettiğim zannında, bir cümle ile adı geçen kuruluştan ayrıldım ve ben de mutlu oldum.Bilerek yanlış adreste bulunma sorumluluğum olamaz. Bu tüzük, bu kazık... milletimizin düzelteceği şeyler değildir. Kendi çıkışını, "bayrak gösterme"sini kendi ruhu, kendi imkânı, kendi kadrolarıyla ele almak ve hele Milli Mücadele edebiyatçılarının tecrübesiyle, yeni şartlara daha azim hazırlanmalı, bunun gereğini yapmalıdır... düşüncelerimi aktarıyor, selam, sevgi ve muhabbetler arzediyorum.

Muhittin Arar



Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fotoğraf Albümüm

Linkler


Kategoriler


Son Yazılar

İstiklâl Harbinden...
Yazarlar Birliği'nden istifa

Arkadaşlarım nazmi

batak oyna