Zengin Hayat - Onur Sargın sarginonur@hotmail.com Ana Sayfa | Profil | Arşiv | Arkadaşlarım

Teşekkür Ederim Lale4/7/2009

Lale Özseven.

39 yaşında.

 

Yaklaşık 80 adet yiyecek ve içeceğe karşı allerjisi vardı. Yiyebileceği şeyler listesi şunlardan oluşuyordu: Keçi sütü, keçi sütünden taze peynir, yulaf, çavdar, arpa, bazı meyvalar, yeşil sebzeler ve bazı sebzeler, sadece zeytinyağı.

Bunlara ek olarak 17 yıl önce yaşadığı bir trafik kazası sonrası, 17 yıldır sağ bacağında  sürekli olan bir ağrısı vardı.

 

Ama şimdi bunların hiç biri yok.

 

Sadece 3,5 yıllık sıkı bir içsel çalışmayla Lale dönüştü. Bedenindeki tüm sorunları sevgiyle uğurladı, hepsini sevgiye dönüştürdü.

O şimdi yazdığı İçimdeki Yolculuk 1 adlı kitapla diğer insanlara ışık oluyor, onlara dokunuyor.

 

Teşekkür ederim Lale, "Sevgi olmaya niyet ediyorum." ve "Bedenimin sevgiyle ışıldamasına niyet ediyorum." niyetlerimin arkasında durmam konusunda, yazdıklarınla bana destek olduğun için.

 

Sana teşekkür ederim. En yakın zamanda bireysel çalışmada görüşmek üzere.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Teşekkür Ederim Ankara30/6/2009

Ankara'dan ayrılıyorum artık. Vakit geldi. Ayrılık vakti geldi. Ankara macerası buraya kadarmış. Ankara'nın yolu bitti ama benim kendi yolum, kendi sevgi yolum, kendi hayat yolum devam ediyor.

 

Ben Ankara'dan gidiyorum ama gittiğim yere kendimi götürüyorum. Yani şunun farkında olarak ayrılıyorum bu şehirden: Ben nasılsam olduğum yer de öyle olur. Bu kadar basit. Ankara'dayken sıkıntı hissediyorsam bu Ankara'yla değil benle alakalıdır ve Puket adasına da gitsem hislerimi, düşüncelerimi, enerjimi beraberimde götürürüm ve orayı da sıkıcı bir yer yaparım. Ben çok güçlüyüm :). Bunun farkında olmak güzel. Rahatlatıcı.

 

Çözüm bende, tıpkı sorunların da bende olduğu gibi.

 

Ben nasılsam her şey öyle!

Ben değişirsem her şey değişir!

Ne güzel!

 

Teşekkür etmek istiyorum Ankara'ya, Ankara'yla ilgili her şeye.

 

Yürüdüğüm tüm yollara.

Gördüğüm tüm ağaçlara, parklara.

Banklara, koşu pistine, kaldırımlara.

Alışveriş yatığım tüm dükkanlara.

Yediklerime, içtiklerime.

Gezdiklerime.

Bindiğim otobüslere, minibüslere, taksilere.

Okuluma, hocalarıma, sınıf arkadaşlarıma.

Sınavlara.

Hastaneme.

Hasta ve hasta yakınlarına.

Asistanlarıma, hemşirelere, postalara, temizlik elemanlarına.

6 yıl boyunca karşıma çıkan tüm insanlara.

Oturduğum sandalyelere, üzerine eşyalarımı koyduğum masalara.

Yurduma, oda arkadaşlarıma.

Tuvaletlere, duşlara, çeşmeye, suya, sabuna.

Oturduğum kafelere.

Beni dinleyenlere ve dinlemeyenlere.

Sevdiklerime ve sevmediklerime.

Bana hizmet eden, benden hiç bıkmayan bilgisayarlara.

Sohbetlere, gülüşmelere, kahkahalara, bağrışlara ve haykırışlara.

Huzur dolu anlarıma, sıkıntılı günlerime.

Yatağıma, yastığıma, yorganıma, buz dolabıma.

Terliklerime, pijamalarıma.

Cd çalarıma, çalışma masama.

Arkadaşlarıma.

Arkadaşlarıma.

Arkadaşlarıma.

 

Ve kendime.

 

Yaşadığım here şeye ve her ana teşekkür ediyorum.

Hayatımı kolaylaştıran ve zorlaştıran her şeye teşekkür ediyorum.

 

6 yıl boyunca beni ağırlayan Ankara'ya teşekkür ediyorum. Seni seviyorum.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

?30/6/2009

İçimdeki yolculuk kitaplarıyla tanıştın mı?

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Bu da Banaydı :)27/6/2009

Sevgili,

 

İnanıyorum ki Tanrı, bugün şunu bilmeni istiyor: Bütün değişimlerin yönü iyiye doğrudur.

 

"Kötü değişim" diye bir şey olamaz. Değişim, yaşamın sürecidir ve bu sürece "evrim" denir. Evrim her zaman tek bir yöne doğru hareket eder: ileriye ve gelişmeye doğru...

 

O halde, yaşamında bir değişim olduğunda, işlerin iyiye gittiğinden emin olabilirsin. Değişim ilk başladığı sırada sana böyle gelmeyebilir ama sürece güvenerek biraz beklersen, bunun gerçek olduğunu görürsün.

 

Dostun, Neale.

 

Dostun, Emel.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

?25/6/2009

Hayatımda hiçbir değişiklik olmasa da, ben içsel çalışmalarımı yapmaya devam edeceğim; diyebiliyor musun?

3 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Bu Banaydı! Gerçekten Banaydı! Kesinlikle Banaydı!24/6/2009

Sevgili,

 

İnanıyorum ki Tanrı, bugün şunu bilmeni istiyor: Herkesin mutluluğa ulaştığı yol birbirinden farklıdır.

 

Mutluluğu bulmanın tek bir yolu olmadığına göre neden sana en çekici gelen yolu denemeyesin? Diğerlerine çılgınca gelse de, neden kendi tutkularının peşinden gitmeyesin?

 

Eğer tutkunun peşinden gittiğin için birisi sana deli olduğunu söylüyorsa, onu dinleme! Onu sakın dinleme! Durmadan dikkatli olmanı söyleyen ses, yaşamdaki gerçek eğlencenin ne olduğunu kesinlikle bilemez. Bir şeyi yapabileceğinden hiç bir kuşkun yoksa, bunun nesi eğlenceli? Nesi heyecanlı? Haydi, başarılı olmama olasılığına rağmen bir şeyi dene... Çünkü yaşam bu !

 

Dostun, Neale.

 

Dostun, Emel.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Söz18/6/2009

"Hani oyun alanına girerken
bir kapıda vedalaşıp
ayrılmıştık ya,

bu yazıyı ben size o kapıda yazıyorum.
Yol kenarlarına çok çarptım.
Çok bayırlardan düştüm,
tekrar tırmandım.
Her yerim çizildi,
her yerim yaralandı.
Ama söz verdiğim gibi
ben kapıya geldim.
Şimdi o sözleştiğimiz yerde
dimdik duruyorum.

 

Ben gelirken yola, sizlere ışık tutsun diye bulduğum, keşfettiğim her işareti bıraktım.
Bulduğum her şeyle
sizlerin yollarını düzelttim.
Şimdi kendi elini kendin tutup gel.
Ağır ağır değil. Sorgulamadan gel.

 

Ben geldim.
Geleceğinizi bilerek
kapıda bekliyorum.
O kapıya gelen herkesi
ellerimle yıkayacağımı biliyorum.
Ben buradayım.
Yol aydınlanmış,
yol daha genişlemiş.
Bir rüzgar esiyor.
Allah’ın rüzgarını daha içimizde hissedebiliyoruz.
Geliş çok kolay.

Yolunuz açık olsun..."

 

Nil Avunduk

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Dağıttıklarını Toplamak15/6/2009

Psikolojide yansıtma diye bir savunma mekanizması vardır, bilirsiniz. Kendi içimizde değişik korkularımızdan dolayı görmediğimiz yanlarımızı hooop karşı taraftaki bir insanda, bir organımızda, bir eşyada vs. görüveririz. Kendimizin inatçı tarafı ile barışık değilsek, hemen etrafımızda bir sürü inatçı insan beliriverir. Herkes bize inatçı davranmaya başlar. Bilgisayarlar, ATMler, yazıcılar vs. bile bize inatçı davranır. Böylece içimizdeki gölgeler başka kişiler, nesneler vs. tarafından aydınlatılmış olur.

 

İşin buraya kadarki kısmı gayet anlaşılır ki zaten "İnsan insanın aynasıdır." gibi deyişlerimiz de toplumsal olarak bu konunun farkında olduğumuzun göstergesi. Yalnız, iş bu kadarla bitmiyor. Hatta daha yeni başlıyor :).

 

Hayatlarında değişim yaratmak için emek veren arkadaşlar, elbette ki şunun farkındadırlar: Değişim sadece bilgi bilmekle olmuyor. Uygulama da gerekiyor. En azından şimdilik.

 

Bilgi bilmek ile bilmek farklı iki şeydir.

 

Debbie Ford şöyle der: "Hayatımızda özgürlüğü tümüyle deneyimlemek istiyorsak, diğer kişilerde gördüğümüz tüm özellikleri kabul etmemiz gerekir." Ve Debbie'nin gölgeler konulu çalıştayları ve kitapları da oldukça ünlüdür.

 

Yansıtma deyince tabi Nil Avunduk'tan söz etmemek olmaz. Bu konuda Nil Avunduk aynalık terimini kullanıyor ve bu konunun üzerinde bir hayli duruyor. Üstelik gün içinde Nil Avunduk çalışmaları yapmak da çok pratik. Ve hızlı bir değişim sağlıyor. Mesela bugün hastanede bir asistanımı içimden :) "çok kaba" diye yargıladım. Sonra hemen,

 

Ben çok kabayım.

Ben çok kaba olduğumu kabul ediyorum.

Ben çok kaba oluşumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ediyorum.

Ben çok kaba oluşumu seviyorum.

 

Dedim ve kalbimden pembe ışıklar çıkardım. İşte bu kadar basit. Gün içinde bu uygulamayı sürdürmek kolay oluyor ve kendinizi iyi hissediyorsunuz. Sandığınız gibi kendini suçlamanın ve çaresizliğin dibine vurmuyorsunuz. Genişliyorsunuz, genişliyorsunuz, genişliyorsunuz...

 

Kendinize karşı dürüst oluşunuz size huzur veriyor.

 

Kimin sana hangi özellik konusunda aynalık yaptığını fark et ve hemen dönüştür, sevgi yap. Çok kolay ve keyifli.

 

Üstelik sadece olumsuz özelliklerin değil olumlu özelliklerin de aynalığı söz konusu. Yani sürekli zarif insanlarla karşılaşıp duruyorsan, bil ki bu durum sana kendi içindeki zerafeti göresin diye yaşatılıyor. Hadi gör kendi zerafetini.

 

Yansıttıkların konusunda yapacağın uygulamalar sana yol, su, elektrik olarak geri dönecek. Ve hayatta şıp şıp bir üst basamağa çıkacaksın. Ben yapıyorum ve bunu hissediyorum. Özgürleştirici bir çalışma.

 

Herhangi bir konuda sürekli aynalık yaşıyorsanız, örneğimiz yalancılık olsun. Yani sürekli olarak karşınıza yalancı insanlar çıkıyorsa (daha doğru bir tabirle siz sürekli olarak insanları yalancı olarak etiketliyor, yargılıyor iseniz) ve siz her defasında aynalık meditasyonunu söylemekten bitap düştüyseniz o zaman oturup bir kağıda, yalancılıkla ilgili olumlu ve olumsuz şeyler nedir şeklinde bir sorgulama yapabilirsiniz. Ve beraberindeki hisleri serbest bırakabilirsiniz.

 

Dağıttıklarını topla!

 

Bütünleş ve büyü!

1 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

?14/6/2009

Vazgeçmeyi reddedenlerden misin?

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Hayatımdaki Küçük Bir Değişiklik :)14/6/2009

Eskiden yemekhanede yemek yerken, tepside bana en yakın olan yerde ana yemek dururdu. Önde ana yemekler, arkada diğerleri. Ana yemekten çok hoşlanmasam bile ona saygı duymak zorundaymışım gibi hissederdim. Ona katlanmak durumundayım. Salata ve meyve bana keyif verse de onlar benden uzakta olmalıydı. Öyle kolay ulaşılmamalı keyifli şeylere. Önce sıkıntı deneyimlenmeli, keyif sonradan gelmeli. Hem hoşuma giden şeyi hemen yersem çabucak bitiverir. Örneğin tas kebabı bana en yakın olmalı, o ana yemek. Yoğurt ve makarna onlardan çok hoşlanmama rağmen uzakta olmalı. Ana yemek kutsal. Hoşlanmasam da kutsal. Of. Ana yemek sanki yaşlı ve zoraki saygı duyulması gereken birini temsil ediyor. Diğerleri ise eğlenceli, genç ve zıpır insanları. Onlar çok eğlenceli fakat yoldan çıkabilirim o zaman. Üf.

 

Ama artık...

 

Yemekleri hoşlanma oranıma göre sıraya diziyorum. En öne yoğurdu koyuyorum, ya da meyveyi, ya da çorbayı, ya da makarnayı. Hoşlanma oranım az olan yiyecekler bana en uzakta duruyor.  Tas kebabı vs. Sırf ana yemek oldukları için onlara zoraki saygı duymuyorum. Bitti o günler :). Zevkli şeyleri hemen kullanırsam çabucak bitiverirler inancım da sönüyor.

1 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Aliye12/6/2009

Aliye. 56 yaşında. Ankaralı. Evli. 1 erkek çocuğu var.

 

Terapistin odasına girdiğinde kucağındaki çantanın büyüklüğü hemen dikkati çekiyordu. Gülümseyerek terapistin karşısındaki koltuğa oturdu ve bir hayli büyük boyutlarda olan çantayı kucağına koydu. Tam göbeğinin üzerine. Kollarını önce çantasının üzerine koydu ve hemen sonra da birbirine doladı. Sanki kolları ve çantasıyla bir şeyleri örtmeye çalışıyordu. Bu hareketi ona pahalıya mal oldu çünkü göbeğine uyguladığı onca basınç bu sefer de bel bölgesinin yanlarındaki yağ katlantılarının iyice belirginleşmesine yol açmıştı. Saklamak konusunda çok başarılı olduğu söylenemezdi.

 

Yüzünde gülümseme vardı. Ama ne kadar da donuktu. Sanki yüzeyin hemen altında bir buz kütlesi vardı, dondurulmuş duygu kitlesi. Hemen üzerinde de mutluluk tabakası. İçinden çaresizlik fışkıran bir mutluluk.

 

Terapist sorular sormaya başladı. Fakat Aliye terapistin sorduğu soruların havada asılı kalmasına izin vermiyordu. Her birini daha terapistin ağzından çıkar çıkmaz yakalıyor ve cevaplayıveriyordu. Kelimesi çok, duygusu yoktu. Kibar bir tavır takınmıştı fakat bu tavrı tıpkı mutluluk maskesi kadar iğreti duruyordu. Kibardı fakat kızgındı. Farkında değildi. Çantası, kolları ve kurduğu cümlelerle kibar tavrını korumaya çalışıyordu ama yağları ve kızgınlığı da hemen arka planda göze batıyordu.

 

Bir yirmi dakika kadar zaman geçti. Çantası ve kolları hala karnının üzerindeydi. Sanki, yabancı bir ülkeye kaçak işçi taşıyan bir şoför gibiydi. Gümrük memurunun, taşıdığı yüklerin farkına varmaması için elinden geleni yapıyordu.

 

Terapistin sorduğu sorular hedefi on ikiden vurmaya doğru giden oklardı. Aliye ise terapistin sorduğu sorular karşısında bir an bile düşünmüyordu. Boşluk yaratmamak için var gücüyle çabalıyordu. Sorulara verdiği hızlı cevaplarla, sanki bu okları hedefine ulaşmadan tek tek yakalıyor ve yok ediyordu. Her bir soruda daha büyük bir çaba sarf ediyordu. Oklar hedefi on ikiden vurmamalıydı. Mutluluk maskesi düşmemeliydi. Mükemmel görünüşü bozulmamalıydı. Hayır, hayır ve hayır.

 

O mutluydu, öyle büyük bir sorunu da yoktu.

 

Sonra birden, Aliye oğlundan bahsetmeye başladı terapiste. Konu hiç yoktan açılmıştı. Hiç yoktan. Pes etmişti.

 

Küçük yaşta uzaktan bir akrabanın oğlunu evlatlık almışlardı. Çocuk şu anda yirmili yaşlarındaydı. Her şeyiyle ilgilenmişlerdi. Yememiş yedirmişlerdi, giymemiş giydirmişlerdi. Biricik oğullarıydı. Evlatlık olduğunu da bugüne kadar açıklamamışlardı.

 

Yirmili yaşlara yaklaşırken çocukta bir huzursuzluk baş göstermişti. Çocuk anne ve babasına karşı eskisi kadar canım cicim davranışlar göstermiyordu. Eyvah, yoksa, yoksa çocuğun haberi mi olmuştu evlatlık olduğundan. Zaten bugüne kadar nasıl olup da duymadığına hep hayret etmişti. Ki zaten bu konu üzerinde çokça da düşünmezdi. Zihnine bu konuyla ilgili gelen düşünceleri hemen kovuverirdi. Sıkıntılı vakitlerinde evin mutfağı onun en yakın dostu olurdu. Yaşadığı korkular, lüp lüp yediği ekmekle ne de kolay yok oluverirdi. Kendini tok, doymuş, köklenmiş ve güvende hissederdi.

 

Günler geçtikçe çocuktaki saldırgan davranışlar artıyordu. Arkadaşlarıylayken bir sorunu yok gibiydi ama eve gelince saldırgan davranışlar sergiliyordu, hatta birkaç defa babasına küfrettiği bile olmuştu. Arkadaşlarıyla daha çok vakit geçiriyor, anne babasını geceden geceye görüyordu. Eve geldiğinde, zaten babası çoktan uyumuş olurdu.

 

Son zamanlarda, oğlunun, evlatlık olduğundan haberi olabileceği olasılığı uyku için yatağa uzanan Aliye'nin sıkça aklını meşgul eder olmuştu. Kendi huzursuzluğu da tıpkı oğlununki gibi gün geçtikçe artıyordu. Eskiden bu konuda kendini düşünmemeye zorlardı ama artık bu mümkün değildi, bazen gün boyu bu konu kafasında döner dururdu.

 

Son aylarda oğlunun kredi kartlarının kabarık faturalarına hiç mi hiç ses çıkarmamıştı. Kızacak gibi olan babayı da hemen susturuvermişti. Eşinin aldığı maaş elbette buna yetmezdi fakat yıllardır kenara koydukları paralar işte imdatlarına yetişmişti. Bu paranın büyük bir kısmını geçen ay oğullarına bir araba almak için kullanmışlardı. Araba öyle son model filan değildi ama çocuğu oyalamaya bir süre yetmişti. Sus payı işe yaramıştı. Şimdi de şu kredi kartlarını öderler ve her şey yoluna girerdi.

 

Yeni araba ve yüksek harcamalar çocuğu geçici olarak sakinleştirmişti. Hatta çocuk tıpkı eskisi gibi davranmaya başladı. Gerçi o kadar seyrek görüyordu ki çocuğunu... Olsun oğlunun huzurundan, keyfinden elbette Aliye sorumluydu. Oğlunun ve ailesinin huzurunu korumalıydı. O bir huzur bekçisiydi.

 

Ama olmadı, çocuk eskiye dönemedi. Harcamaları artarak sürdü. Saldırgan davranışları da öyle. Ve bu sefer evde saldırganca davranan biri daha vardı: Kocası. Sıkıntılarına bir sıkıntı daha eklendi. Kendisini sıkışmış hissediyordu. Çaresizdi. Yapayalnızdı.

 

Sonunda bir terapistten randevu almaya karar verdi. Ne kocası ne de oğlu ona yardım edemezdi, öyle güvenecek bir dostu da yoktu. Terapist onun için son çareydi.

 

Terapist Aliye'nin tüm anlattıklarını dinledi. Terapi süresi dolmak üzereydi.

 

Terapist, bir dahaki görüşmeye kadar ona bir ev ödevi vermeye karar verdi.

 

Peki şimdi soru şu: Sen bu terapist olsaydın Aliye'ye nasıl bir ev ödevi verirdin?

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Notlar8/6/2009

1

Yoga ve Sağlık dergisi yayın hayatına mayıs ayında başladı. Duyrulur.

 

2

Net günlüğüm bir sürü kişiye ulaşıyormuş da haberim yokmuş. Neyse ki artık var :).

 

3

Bir site: alperrozanes.com

 

4

Okulumun son 15 günü kaldı geriye. Koskoca 6 yıl geçtiii, gitti. Yaşadığım her şey için şükrediyorum. Ve okulumdan içhuzuruyla ayrıldığım için şükrediyorum. Hayata şükran duyuyorum.

 

5

Sedona yöntemiyle tanıştın mı?

 

6

Mmmh. Hislerinle iletişimde olmanın, onları dolu dolu yaşamak için kendine izin vermenin, şakur şukur ifade edivermenin tadı ne güzel. Hayat duygularla güzel, hayat duygularla canlı. Çaresizlik, belki acı, belki donma, belki sevinç, belki dinginlik... Ne olduğu önemli değil, önemli olan hislerini dolu dolu yaşamak için kendine izin vermek. İşte bu hayat, işte bu yaşamak.

 

7

Şu anda, şöyle bir düşüncelerimi kolaçan ediyorum. Buraya ekleyebileceğim başka şeyler var mı diye.

 

8

Dün ya da bir önceki gün hoş bir şey oldu. Bir anda şunu yeniden fark ettim: Başkasının hissettiğini sandığım bir hissin aslında gayet de benim hissim olduğunu. Şimdi bu cümle ne demek? O zaman ufak bir uygulamaya ne dersin? En son bir arkadaşının yaşadığı bir kızgınlık anına git. Gözlerini kapa. Şimdi orada kızgınlığın olduğunu nerden biliyorsun? Sen mi hissediyorsun yoksa o kızgınlığı? Sadece arada bir de direnç hissi var ki bu his, arkadaşın ve sen şeklinde bir ikiliğe yol açıyor. O anda hangi hisler var farkındalığında? Direnç hissi, kızgınlık hissi. Peki hangi görüntü var farkındalığında? Arkadaşın. His kime ait? Görüntü kime ait?

 

9

"Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir." Tevrat

 

10

Bir site daha: yucel-tanyeri.blogspot.com

 

11

Aklıma bir iki gündür Eric Pearl'ün Tekrar Bağlantı kitabından bir cümle gelip duruyor: "Sadece insanlar ölür."

 

12

Hayatta tesadüf diye bir şey o-la-maz!

 

13

Bugüne kadar duyduğum en ilginç övgü: Vatikan'dan dengeli aile yaşantın ve yardımlaşman sebebi ile aziz insanların listesine girmeni isteyecegim.

:) :) :)

 

14

Yayınevleri lütfen biraz yavaş. Okuyacak bir sürü güzel kitap hızla piyasaya çıkıyor. Lütfen yavaş. Ama yok yok en iyisi mi şunu kabul edeyim: Piyasadaki tüm kitapları okumaya ömrüm yetmeyecek. Tamam kabul ediyorum.

 

15

Herkese aynalık yaptığının farkında olmak güzel, rahatlatıcı. Fakat herkesin sana aynalık yaptığının farkında olmak ise, bir o kadar gerginleştirici :). Iyyyyy...

 

16

Beslenme, kilolar ve psikoloji bağlantısını anlatan yeni bir kitap daha piyasada: Duygularını Yemek / Treysi Kazmirici.

Ben sıkça ne diyorum? Evren değişiyor. (Bu cümleyi kurarken sonsuzluk hissediyorum.) Demek ki doğruymuş :). Sen anladın onu :).

 

17

Bana bugüne kadar hiç yapmadığın bir şey söyle.

 

18

Biz insanlar rahatımıza çok düşkünüz. Rahatlık bizim yaradılışımızda var. Keyfi hep ön planda tutuyoruz. Ne yapalım böyle yaradılmışız :). Beynimizde hipotalamus adında her bir şeyin merkezi olan bir yer var. Bu hipotalamus denen oluşumu, Ne Biliyoruz ki? filmini seyredenler hatırlayacaklardır. Hani şu hislerimizle paralel olarak nöropeptid denen maddeleri salgılayıp bedenin dört bir yanına kimyasal olarak etki eden oluşum. Hipo-talamus. Kelime anlamı olarak "talamusun altında" demek. Beyinde çünkü bir de talamus diye bir oluşum var. Hipotalamus ise, talamusun altında bulunduğundan isimlendirme konusunda tembel davranan bir anatomist tarafından bu ismi alıvermiş :). Bu bilgileri aklımızda tutuyoruz şimdilik. Gelelim sinir sistemimizin diğer kısmlarına. Sempatik ve parasempatik sinir sisitemine. Sempatik sinir sistemi bir tehlike olduğunda devreye giren ve vücudu gerilime hazırlayan yapıdır. Parasempatik sinir sistemi ise tam tersi. Huzur, keyif ve dinginlikle bağlantılıdır. Örneğin korku hissettiğimzde sempatik sinir sistemi devreye girer ve kalp atışlarımız hızlanmaya başlar. Ya da derin bir huzur içindeysek tam aksine parasempatik sistem devrededir ve de kalp atış sayımız düşer. Peki, bu iki sistem hipotalamusta nasıl bir dizilim gösteriyor dersiniz? En önde parasempatik sinir lifleri ve arkada sempatik sinir lifleri. Ben demiştim, biz yaradılıştan rahatımızı ön planda tutmaya meyilliyiz diye :).

 

19

Ruhsal bilgilerle ilgilenenlerimiz bilirler. İki kaşımızın arasına 3. göz denir. Peki neden? Çünkü tam o hizada beynin içinde epifiz bezi (corpus pineale) denen bir oluşum var. Ve bu bez salgısını ışığa göre ayarlıyor. Epifiz bezinin, melatonin denen ve uyku düzeninden sorumlu olan hormonu salgılayabilmesi için zifiri karanlık gerekiyor. Sanırım bu bilgi, gece uykusunun önemini gayet iyi anlatıyor. Epifiz beziyle ilgili daha fazla bilgi için Selim Aydın'ın, Ruh ve Beden Arasında Bir Köprü Epifiz adlı yazısına netten ulaşabilirsiniz. Şık bilgiler sizi bekliyor.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Lester Levenson'dan6/6/2009
"Zorlukların ötesine geçmek için, yalnızca beden olmadığımızı bilmemiz gerekir."
 
"Düşünsel mutluluk göreceli mutluluk verir. En yüksek ve mutlak mutluluk düşüncelerin ötesindedir."
 
"Zihin hemen hemen %90 bilinçsizdir. %10 ise tümünü bilinçli yapmak icin kullanılmalı."

 

"Sevgi birine uygulanıp diğerine uygulanamaz. Gerçek sevgide birini sevip diğerinden nefret imkansızdır. Birini diğerinden fazla seviyorsak o bizim için bir şey yaptı diyedir. Bu, insan sevgisidir. Gerçek sevgi koşulsuzdur. Gerçek sevgi, kendine karşı olanları da sevmektir."

 

"Sevdiğinde diğerlerini de sevmek için yükseltirsin."

 

"Sevilmenin tek yolu sevmektir. Çünkü verdiğimiz ne ise bize geri dönmek zorundadır."

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

6 Sedona Yöntemi Bilgisi6/6/2009

1

Sedona Yöntemi / Hale Dwoskin adlı kitap artık, Sedona Yöntemi ile Serbest Bırakmanın Mucizesi / Hale Dwoskin adıyla piyasada.

 

2

Türkiye'de sedona yönteminin tek, resmi, birebir uygulayıcısı: Kağan Bayraktaroğlu.

 

3

Sedona yönteminin Türkiye'deki resmi sitesi: sedonayontemi.com

 

4

Sedona yönteminin facebook.com'daki grupları: "serbest bırakma yöntemi" ve "Sedona Yöntemi (Sedona Method of Turkey)"

 

5

Sedona yönteminin uluslararası internet sitesi: sedona.com

 

6

Sedona yöntemi msn grubu: group162308@groupsim.com

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Enerji Alanın, Hislerin ve Sedona Yöntemi6/6/2009

Enerji alanımız saftı, en başta. Işıl ışıldı.

 

Sonra... Hayata duygusal tepkiler vermeye başladık. Olana karşı duygular yarattık. Amacımız kabul görmek, kontrol etmek ya da güvende olmaktı. Duyguları bu isteklerimiz için var etmiştik. Duygular yaratarak bu isteklerimize ulaşacağımızı sandık.

 

Duygusal tepkiler vermekle kalmayıp bunlara yapıştık. Duyguları enerji alanımıza mühürledik. Duygular, duygusal yük haline geldi böylece.

 

Enerji alanımız, olana tepki olarak var ettiğimiz duygu yükleriyle sarmalandı, ışıltısını kaybetti. Daraldı.

 

Oysa, duygular anlık yaşanmalıydı. Yaratılmalı ve sonrasında serbest bırakılmalıydı. Deneyimlenmeli ve özgürleşilmeliydi. Her deneyim sonrasında merkezimize geri dönmeliydik. Olmadı, yapmadık...

 

Şimdi durup enerji alanımızda mühürlenmiş duygu yüklerine bakma zamanı. Merkezimizden bizi uzak tutan ağırlıkların farkına varma ve onları serbest bırakma zamanı.

 

Kayıtsızlık, keder, korku, şehvet, kızgınlık, gurur...

 

Geçmişe ait ne varsa hepsi serbest kalsın. Özgür olalım, merkezimize geri dönelim. Enerji alanımızın ışıltısı artsın ve genişlesin.

 

Cesaret, kabul ve dinginlik bizden etrafa yayılsın...

 

İşte Sedona Yöntemi bu dönüşümü gerçekleştirme aşamasına bize kolay ve bir o kadar da etkili bir yaklaşım sunar: Hisler ve altında yatan istekler.

 

Yöntem, bize evrenin bir hediyesi.

 

Haydi bir soruyla başlayalım: Şu anda ne hissediyorsun?

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Sevgi ve Destek İhtiyacım4/6/2009

Ben kendimi sevgiyle destekliyorum.

Ben kendimi sevgiyle desteklediğimi biliyorum.

Ben kendimi sevgiyle desteklediğime inanıyorum.

Ben kendimi sevgiyle desteklediğimi kabul ediyorum.

Ben kendimi sevgiyle desteklediğim için kendimi takdir ediyorum.

Ben kendimi sevgiyle desteklediğim için şükrediyorum.

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Peki4/6/2009

Hastaneden çıkmışım, yemeğimi yemişim, kararsızlık hisleriyle beraber bilgisayar laboratuarına doğru yol alıyorum. Laboratuarın girişine yakın bir yerde aniden duruyorum ve gözüm panodaki bir yazıya takılıyor:

 

Yaşamınızda yeni bir sayfa açın.

 

Peki :).

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Mutlu = Tanrı, Mutsuz = İnsan1/6/2009

Dün akşam, farkına vardığım düşüncelerimin arasında sıkça olan düşünceler şunlardı: Hangi yoldan gitmeliyim? Hangi yöntemi benimsemeliyim? Oyalanmış mı oluyorum şu yöntemle? Bu yöntem daha derli toplu. Şu kişi çok daha fazla rağbet görüyor. Şu kişi dağınık... Döndü durdu kafamda bunlar ve benzeri düşünceler.

 

Peki hangi hisleri hissediyordum, bu düşünceleri düşünürken? Tatminsizlik. Yetersizlik hissi. Üzüntü belki. Vs.

 

Sonra bugün, bu akşam gayet enerjik, neşeli ve mutluyum. Ve şimdi yukarıda yazdığım düşünceler ne kadar da önemsiz geliyor dün akşama göre. Yani diyeceğim şu ki, eğer mutluysan ortada bir sorun yok. Tanrı filan da umrunda değil. Yok şu yol, yok bu yol, yok şu yöntem, yok bu yöntem, hepsini çöpe at. Mutluysan sen tanrısın, bu kadar basit.

 

Mutluysan sorun yok, mutlu değilsen sorun çok.

 

Mutluysan, ulaşılacak yere zaten ulaşmışsın demektir. Mutluysan, ulaşılacak yer varmış, yokmuş kimin umurunda? Onları mutsuz olanlar düşünsün.

 

Ben mutluyum. Bu kadar basit. :)

0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Bir Site31/5/2009
ta.org.tr
0 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Cumartesi Notları30/5/2009

1

Azra Akın'la yapılmış bir röportajı okuyorum. Azra bir yerde, aşk 'küt' diye çıkmalı karşımıza, öylesi çok daha güzel, diyor. Hoşuma gitti bu cümle.

 

2

Kitapçıdayım. Yazgülü Aldoğan'ın Kiralık Adam adındaki kitabı dikkatimi çekiyor. Kitabın kapağındaki tüm yazıları zihnimde siliyorum, görmüyorum. Gördüğüm tek şey, kapağı oluşturan fotoğraf. Tango yapan kadın ve erkek. Evet, dans beni çağırıyor.

 

3

Pazarvatan'da Dr. Yasemin Bradley'in beslenme ile ilgili içten ve güncel yazıları mevcut.

 

4

Beslenme, kilo ve psikoloji bağlantısını anlatan yeni bir kitap. Yasemin Soysal'dan. Şişmansanız Sebebi Var. Yazarın bir önceki kitabı Tek Şişman Beyniniz kitabı bir hayli ilgi görmüştü. Diyet furyasına bir dur demek lazımdı. Kendisini kutluyorum. Bize diyetler değil sağlıklı beslenme lazım. Bir kereye mahsus bir şey değil, hayat boyu uygulanacak bir sağlıklı beslenme alışkanlığı. Beslenme ve psikoloji bağlantısı ile ilgili daha fazlası: Pazartesi Rejime Başlıyorum / Nil Gün, Sevginin Yerini Yemek Alınca / Geneen Roth.

 

5

Serotonin. Serotonin bir nörotransmitterdir. Yani sinirsel iletişimi sağlayan bir taşıyıcı madde. İki sinir hücresi arasındaki iletişimi sağlayan bir madde. Sanıldığı gibi sadece beyinde bulunmuyor. Aksine vücudumuzdaki serotoninin yüzde doksanı sindirim sistemimizde bulunuyor. Serotoninin bir özelliği iştahı azaltması. Ve serotoninin diğer bir özelliği de mutluluk hissettiğimizde çokça salgılanması. Bu bilgilerin doğruluğunu kanıtlamak için günlük hayatımıza bakalım. Düşünsenize. Mutlu olduğunuzda, kendinizi coşkulu hissettiğinizde, hayattan doyum aldığınızda ya da aşık olduğunuzda çok yemek aramazsınız. İştahınız kapanıverir. Hayatın kendisi sizi doyurur.

 

6

Aramızda kalsın bu anlatacağım :). Geçenlerde yazmıştım hani, Jason Vale'in 14 Günde Vücudunuzu Yenileyin adlı kitabını okuyorum diye. Bu kitap sayesinde beslenme ile ilgili hem güzel bilgiler öğreniyorum hem de daha önceden bildiklerimi şöyle bir tekrar etmiş oluyorum. Yalnız kitabın bana öğrettiği bir şey daha oldu. Çok gülünç ya, söze başlayamıyorum :). Komik (comic) sözcüğü yerine gülünç sözcüğünü seçiyorum. Türkçe konusunda duyarlı bir insanım. Tarzanca sözcüklere karşı içimden bir iğrençlik hissi yükseliyor. Bu konuda bir yazı yazayım en iyisi mi, ben. Neyse konumuza dönelim. Şöyle ki, Jason'ın kitabın kapağında meyve sebze suyu sıkarken bir fotoğrafı var. Ve fotoğrafta iki renkli tişörtü üstüste giymiş. Ve alttaki tişört, üstteki tişörtün yakasından, etek kısımlarından ve kollarındann çıkmış. Ve çok hoş durmuş. Kitap kapağında bunun ayırdına vardıktan 1 hafta sonra Onur nasıl giyinmeye başladı dersiniz? İki tişört üstüste :). Ve arkadaşları tarafından çok beğenildi :). E, bu olaydan ne öğreneceğiz o zaman? Hayat bize öğrenmeye niyet ettiğimiz şeylerden fazlasını öğretebilir. Açık olmakta fayda var.

 

7

Farmakoloji (ilaç bilimi, farmakon = ilaç, logos = bilim, Eski Yunancada) dersinden tıp öğrenciliğim boyunca çok hoşlanmadım. Gel gör ki şu son 15 gündür hoşuma gitmeye başladı kendileri. Öğrenciliğimin bitmesine 1 ay kala, bu bana duygularımın yaptığı bir şaka mı?

 

8

İnsan kendini yenilemeli. Sürekli. Hayat o zaman tatlılaşıyor.

 

9

İnternetin varlığı için şükrediyorum. O kadar hoşlanıyorum ki, merak ettiğim her konuyu şıp diye arayıvermekten ve buluvermekten. Teknoloji, sana teşekkür ederim.

 

10

Biliyorsunuz, mankenlerimizden Ebru Şallı son yıllarda sağlıklı beslenme ve spor konularına ciddi bir giriş yaptı. Ve sadece anlatmıyor, yaşıyor da. Göbeğini gördüm fotoğraflardan. Daha doğrusu göbek değildi o, karın kasıydı :). Haftada 2-3 kez, 3 km koşu yapan benden bile çok karın kası vardı maşallah. Şimdi, işi pilates ve koşu yapmaktan, hangisinin daha yararlı olduğuna getirmeyeceğim. O belki başka zaman. Şimdiki konu şu: Beyaz'la Ebru Şallı arasında geçen konuşma. Beyaz, Ebru Şallı'ya akşamları evde ne yediklerini soruyor. Ebru Şallı da "Genelde haftanın iki günü yeşil mercimek yiyoruz." diye cevap veriyor. Bunun üzerine Beyaz, "O kadar para kazan, yine yeşil mercimek ye, yine yeşil mercimek ye arkadaş ya! Bu hayat böyle mi ya!" diyor. Ve herkes kahkahaya boğuluyor :).

 

11

Gözde yazarlarımdan biri: Ayşe Arman.

1 Yorum | Yorum Yap | Kalıcı Link

Page 1 of 70
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa