Gelenek

Taşınıyorum

Kategori:

Bir süredir blogcu nun blog hizmetini deniyorum.Bana daha kullanışlı geldi.Yazılarıma orada devam etmeye karar verdim.Yani anlayacağınız taşınıyorum.Yeni adresim için buraya tıklayabilirsiniz.Açık olarak da yazayım: http://www.blogcu.com/GELENEK.

 

Görüşmek üzere..

12:38 - 1/4/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Laiklik Elden Gidiyor (mu ? )

Kategori:

Başbakanımız Arap Birliği toplantısına Besmele çekerek başlamış.Şimdi malum  medyamız çoktan "Laiklik elden gidiyor" paranoyasına düşmüştür.Ve haliyle en halim selimlerinin bile İslam ile ilgili birşey duyduğunda "al görmüş boğaya" döndüğü bu "beyazlar" güruhuna bir müddet daha köşelerini doldurmak için malzeme çıktı demektir.

 

Nedir Besmele ? Ve niçin bu kadar korkulur ? Besmele en yalın anlamıyla "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" demektir. "Besmeleden neden korkulur ? "  diyenler çıkacaktır. Besmeleden korkulur,çünkü Besmele bir yaşam biçimidir.Besmele çekmek varoluşa verdiğiniz anlamın ağzınızdan sızması,söz olup çıkması demektir.Besmele çekmek "Rab var,öyleyse problem yok" demektir. Yenişafak'tan Mehmet Şeker bizim laikçilerimizi epey alaya almış.Mutlaka okumanızı öneririm..

 

"Delidir,ne yapsa yeridir" anlamında almayın ama ,  işte burasıdır benim güzel memleketim.

08:00 - 31/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Carlyle ve Doğrulan Tasavvur

Kategori:

Asırlar boyunca Hristiyanların Peygamberimize(sav) bakışı korkunç derecede cehalet ve taassubun eşlik ettiği bir önyargı ile olmuştur.İslam ile ilgili Hristiyan teologlarının bilgileri 18.yy'dan önce yok denecek kadar azdır.Daha Hz.Peygamber'in doğduğu asrı bile bilemeyen bazı tarihçiler akıl almaz iftiralarla dolu tamamen hayal mahsülü süslemelerle O(sav)'nu Hristiyan dünyasına, "beklenen Deccal" diye tanıtmıştır.Bu o kadar abartılı bir şekilde yapılmıştır ki mesela İslam'da domuz etinin ve içkinin yasak olmasının sebebi olarak Hz.Muhammed'in -haşa- domuz eti yerken ve içki içerken çatlayarak öldüğü, o yüzden İslam'da domuz ve içkinin yasaklandığı gibi trajikomik iftiralar en ciddi din ve tarih kitaplarına alınmıştır.Ne zaman ki Batı kendi dışındaki kültürler ile birebir temasa geçmiş o zaman ancak kısmen de olsa objektif araştırmalar yapmış ve nisbeten eski bağnaz taassubundan kurtulmuştur.

 

Bu bağnazlıktan sıyrılabilen nadir ilim adamlarından birisi de on dokuzuncu yüzyılda (1795-1881) yaşamış İskoç tarihçi ve deneme yazarı, aynı zamanda koyu Kalvinci Thomas Carlyle’dir. İslam ve İslam Peygamberine ilişkin düşünceleri son derece objektif olan Carlyle On Heroes, Hero-Worship and the Heroic in History (Tarihte Kahramanlar, Kahramanlara Tapınma ve Kahramanlık) isimli eserinde, kahramanlar tarih yapıcı aktörler olarak şu şekilde sıralanır: tanrı-kahraman (pagan mitleri), peygamber-kahraman (Hz. Muhammed), şair-kahraman (Dante ve Shakespeare), din adamı-kahraman (Luther ve Knox), edebiyatçı-kahraman (Johnson ve Burns) ve hükümdar-kahraman (Cromwell ve Napolyon)adlı eserinde kahramanlar tarih yapıcı faktörler olarak anlatılır.Samimi ve dindar bir Hristiyan olan Carlyle geleneksel Hristiyanlıkla  bir çatışma içindedir ve bunu da eserlerinde büyük  ölçüde yansıtır.8 Mayıs 1840’ta verdiği ve “Peygamber Olarak Kahraman: Muhammed” başlığını taşıyan Konferansı, Orta çağ Hıristiyan dünyasının İslam Peygamberi hakkındaki hakim faraziyelerinin reddi üzerine kuruludur.Araştırmacı  Ahmet Yıldız "İktidar Herşey Değildir" adlı kitabına aldığı konferanstan bazı sunumlara dayanarak bu konferansın hakim Hristiyani bakış açısına reddiye olduğunu söyleyerek şöyle yazar:

 

"Samimi ve dindar bir Hıristiyan olan, dolayısıyla vahiy, peygamberlerin masumiyeti gibi konularda Hıristiyan bakış açısını Kur’an ve Hz. Muhammed’e ilişkin değerlendirmelerine yansıtan, -İslamı, yüceltme bağlamında dahi olsa Hıristiyanlığın bir türevi olarak görmesi, Kur’an’ın lafzının anlamsız tekrarlarla dolu insicamsız bir metin olduğunu ileri sürmesi gibi-, bu Konferans, bunlar istisna edilirse İslam'ın ve Hz.Peygamberin etrafında Hıristiyan  dünyasında yüzyıllardır biriktirilmiş olan şüphe ve isnatların muhteşem bir reddiyesidir.

 

Hitap ettiği topluluk içinde Müslümanlığı kabul etme riski olan bulunmadığı için, Peygamberin bütün iyi vasıflarını dosdoğru söyleyeceğini belirten Carlyle, bir anlamda “kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Namahrem olanlar nazar etmesin” der gibidir."

 

Ahmet Yıldız'ın "İktidar Herşey Değildir" kitabına  derleyerek  aldığı Carlyle'nin bu konferansından notları yine Ahmet Yıldız'ın kitabından aktaralım:

 

Ona Nasıl Bakmalı? “Onun sırrına varmanın yolu budur: Onun dünyadan ne anladığını kavramaya çalışalım. Böylece dünyanın ondan ne anladığı ve ne anlamakta olduğu daha kolay cevaplandırılabilir bir soru halini alacaktır.” (s.78)

 

“Ben Muhammed’in kusurlarını, kusurlar olarak dahi yanlış değerlendirdiğimize inanıyorum. Onun sırrına bunlar üzerinde durularak varılamaz. Biz bütün bunları geride bırakacak ve onun amacının gerçek olduğuna inanarak, bunun ne olduğunu veya ne olabileceğini samimiyetle soracağız.” (84-85).

 

Orta Çağ Peygamber İmajının Reddi: “Muhammed’in entrikacı bir sahtekar, hatta Şeytanın kendisi olduğu ve dininin bir şarlatanlık ve ahmaklık yığınından ibaret bulunduğu şeklindeki faraziyemizin artık kimse için tutarlı tarafı kalmamaya başlamıştır. İyi niyetli çabalar sonucu bu adamın çevresine yığılan yalanlar sadece bizim için utanç verici olmaktan öteye gidemez. ...Zira bu adamın söylediği sözler bin iki yüzyıldan beri yüz seksen milyon(bugün 2  milyara yakın.S.Ö) insana hayat rehberi olmuştur. ...Her şeye kadir Tanrı’nın bunca mahlukunun uğrunda yaşayıp öldükleri bu inancın sefil bir manevi düzenbazlık olduğunu nasıl düşünebiliriz? Ben kendi hesabıma böyle bir şeyi kabul edemem. Her şeye inanırım, fakat buna inanamam.”(s.78-79)

 

“...Bir düzenbaz nasıl bir din kurabilir? Bir düzenbazın tuğladan bir ev kurması bile mümkün değildir! Eğer harcın, pişmiş tuğlanın ve kullandığı diğer malzemenin özelliklerini doğru bir şekilde bilmez ve inceleyemezse yaptığı şey bir ev değil, ancak bir moloz yığını olacaktır. Böyle bir yapı yüz seksen milyon kişiyi barındırmak üzere on iki asır ayakta duramaz, hemen yıkılır. “(79-80)

 

Evsaf-ı Muhammediye: Muhammed küçük yaştan beri düşünceli bir insan olarak tanınmaktadır. Arkadaşları ona “El-Emin” adını vermişlerdir. Gerçekten de doğru ve emin bir insandır. Düşüncelerinde de böyledir, sözlerinde ve fiillerinde de. Her hareketinde mutlaka bir mana olduğu dikkati çekmektedir. Çok konuşmaz. Söylenecek bir şey olmadığında susar. Ama konuştuğu zaman akıllıdır, içtendir. Meseleyi daima aydınlatıcı sözler söyler. Konuşmaya değer tek konuşma tarzı da budur zaten! Hayatı boyunca metin, müşfik, temiz bir insan olarak tanınmıştır. Ciddi ve samimi, buna karşılık sevimli, dost canlısı, hatta neşeli ve şakacı bir karaktere sahiptir. Çok tatlı bir gülüşü vardır. Her şeyleri gibi gülüşleri de sahte olan, gülmeyi beceremeyen insanlara hiç benzemez.Muhammed yakışıklılığıyla da ün salmıştır: güzel, zeki, dürüst bir yüz: esmer, sağlıklı bir ten; parlak, kara gözler... İçinden geldiği gibi davranan, ateşli fakat doğru, iyi niyetli bir insan! Katıksız bir zekayla, ateş ve ışıkla, işlenmemiş meziyetlerle dolu; çölün derinliklerinde hayatının görevini yapan bir adam.” (92-93)

 

Peygamberin Ümmiliği: “O tarihlerde yazı Arabistan’a henüz girmişti. Muhammed’in okuma-yazma bilmediği hakkındaki görüşün doğru olmaması için hiçbir sebep yok. Onun görmüş olduğu bütün eğitim çöl hayatından ve bu hayatın tecrübelerinden ibarettir. Karanlık köşesinden kendi gözleri ve düşünceleriyle bu sonsuz Evren hakkında ne kavrayabilmişse bütün bildiği de o kadardır. Eğer üzerinde düşünülecek olursa, hiç kitap okumamış olmak bize garip gelecektir. Issız Arabistan çölünde kendi gözüyle görebildiği veya belirsiz bazı söylentiler yoluyla işittikleri dışında bir şey bilemezdi. Kendisinden öncekilerin ve kendisinden uzakta bulunanların bilgilerini de Muhammed için yok saymak gerekirdi. ...O orada, çölün derinliklerine gömülmüş olarak yapayalnızdır. Ve öylece büyümek zorundadır. Tabiat ve kendi düşünceleriyle başbaşa.”(91-92)

 

Safi samimiyet: “Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatminini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak görürsek büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Muhammed’in! Bütün yiyip içtiği arpa ekmeğinden ve sudan ibaretti. Bazan aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insanların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onunla omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi? Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönetemezdi. Ona Peygamber mi diyorlardı? Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bulunan bu adama Peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir! Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir Kahraman başarıyla çıkabilir.”(118)

 

Riyanın Yokluğu“...Ben Muhammed’i riyadan tamamen arınmış bir insan olduğu için severim. .. Gösteriş ve kibirden hoşlanmaz, ama aşırı tevazuu da sevmez. Kendi elleriyle onardığı hırkası ve papuçlarıyla olduğu gibi görünmeyi sever. Bütün İran Şahlarına, Yunan Krallarına neyi yapmaları gerekiyorsa, onu açıkça söyler. Kendini bilen bir insandır. Bunun için kendini herkese yeterince saydırır. Bedevilerle yapılan ölüm-kalım savaşında vahşi, kanlı olaylardan kaçınılamaz. Ama yine de böyle bir savaşta bile bağışlama, acıma gibi soylu davranışlara rastlanır. Muhammed bu davranışların ne birincisini mazur göstermeye çalışır, ne de ikincileri için övünür. Onların her biri de kendi hür iradesinin bir ürünü, o anda yapılması gereken davranışlardır. O bir yüze gülücü veya işini gördürmek için tatlı dil kullanan insanlardan değildir. Gerektiğinde şiddet göstermesini bilir ve açık sözlüdür. Tebuk Savaşından sık sık söz eder: “Adamlarının büyük bir kısmı havanın sıcaklığını ve hasat mevsiminin gelmiş olduğunu öne sürerek düşmanın üzerine yürümek istememişti. Muhammed bu olayı hiç unutmamıştır. Hasat mı? Bu bir günlük iştir. Bütün Ebediyet süresince alacağınız hasat ne olacak? Havanın sıcaklığına gelince, evet hava sıcak olmasına sıcaktır. Ama Cehennem daha da sıcak! Bazan da acı, fakat alaycı bir dille konuşur. İnançsızlara şöyle der: Mahşerde, yaptığınız işlerin en adil bir şekilde hesabını vereceğinizden şüpheniz olmasın. Bunlar dikkatle ölçüye vurulacak, hakkınız yenmeyecektir!... Muhammed her yerde gözünü gerçeğe diker, onu görür, yürekten hisseder. Ve onun yüceliği karşısında dili tutulmuş gibi olur. ‘Şüphesiz’ der. Bu kelime Kur’an’da bazan başlı başına bir cümle anlamında kullanılmıştır: ‘Şüphesiz’. (119-120)

 

Davasındaki Ciddiyeti: “ Muhammed’de amatörce bir ilgiye rastlanmaz. Bu onun için bir Kurtuluş, bir zaman ve Ebediyet davasıdır. Onu son derece ciddiyetle ele alır. Amatörce ilgi, faraziye, nazariye, gerçeği amatörce arayış, gerçekle oynayıp cilveleşmek: Muhammed için bu büyük bir günahtır, düşünülebilecek bütün günahların anasıdır. Böyle bir durum insanın yüreğinin ve ruhunun Gerçeğe açılmamış oluşundan, insanın boş bir gösteriş içinde yaşamasından doğar (120).

 

Şehvet İddiasının Reddi: “Muhammed bu nikahlı velinimetiyle (Hz. Hatice) sevgi ve sükunet dolu bir evlilik hayatı yaşamış ve sadece onu sevmiştir. Gençlik çağlarını böylesine müstesna, böylesine sakin ve mütevazi bir şekilde geçirmiş oluşu, onun bir sahtekar olduğu nazariyesini büyük ölçüde baltalar. Kırk yaşına gelinceye kadar ilahi bir görev aldığından hiç söz etmemiştir. Kendisine atfedilen-gerçek veya gerçek dışı- bütün düşkünlükler, Muhammed elli yaşına geldikten ve Hatice öldükten sonra başlar. Buna göre, o zamana kadar Muhammed’in bütün “ihtirası” dürüst bir hayat geçirmekten ibaretmiş. İyi bir şöhret ve onu tanıyanların kendisi hakkındaki iyi kanaatleri o tarihe kadar ona yetiyormuş. Yani, “dünya nimetlerinden yararlanmak” için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini ve dünyanın kendisine bir iç huzurundan başka verecek bir şeyi kalmamasını beklemiş ve sonra da artık tadını çıkaramayacağı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkar edercesine sefil bir şarlatan olmuş!.. Ben kendi hesabıma böyle bir şeye katiyen inanmam.”(93-94)

 

İslam fıtrat dinidir: “ ‘Eğer İslam buysa” der, Goethe, “biz hepimiz İslamı yaşıyoruz.’ Evet, manevi bir hayata sahip olan herkes İslam’ı yaşıyor. Bir insan için en yüce bilgelik Zorunluğa baş eğmek değildir, -zira Zorunluk karşısında bunu nasıl olsa mecburen yapacaktır-, Zorunluğun gerektirdiği kaçınılmaz şeyin en akıllıca, en iyi ve en çok istenen şey olduğunu bilmek ve buna inanmaktır. Tanrı’nın bu büyük dünyasını kendi küçücük beyniyle ölçmek gibi çılgınca bir hevesten vazgeçmek, onun ölçülmez bir şey olduğunu kabullenmekle birlikte, adil bir Yasa’nın varlığına ve bunun özünün, ruhunun İyi olduğuna gerçekten inanmak.. Buradaki, bunun içindeki kendi rolünü bu Genel Yasa’ya uymak ve onun hükümlerini tevekkülle, sessizce, sorgusuz-sualsiz itaat etmekten ibaret saymak... Bence şimdiye kadar bilinen tek gerçek ahlak budur. Bir insan ancak bütün sathi kuralları, geçici görünüşleri, kar ve zarar hesaplarını bir yana bırakarak dünyanın bu köklü ve büyük Yasa’sına uyduğunda dürüst, yenilmez, faziletli ve başarılı olabilir. Ve ancak bu büyük ana Yasa ile işbirliği ederek zafere ulaşabilir.” (97-98)

 

İslam kılıç zoruyla mı yayıldı? Muhammed’in, Dinini kılıcın gücüyle yayması hakkında çok şey söylenmiştir. Fakat bu hiç şüphesiz, kendisini barışçı bir yolla, sadece vaiz ve telkinle yaydığı için övündüğümüz Hıristiyanlık kadar soylu bir vasıtadır. Çünkü eğer bu vasıtayı bir dinin hak veya batıl oluşu için bir ölçü olarak ele alırsak büyük bir hataya düşmüş oluruz. Evet, kılıç! Ama kılıcı nereden buluyorsunuz? Her yeni fikir başlangıçta bir kişiden ibaret bir azınlığın malıdır. Sadece bir tek insanın kafasında tutunabilmiştir. Koca dünyada ona bir tek kişi inanıyor: Bütün insanlara karşı bir kişi! Bu adamın eline bir kılıç alarak fikrini onunla yaymağa çalışması pek işe yaramaz. Fakat önce kılıcı bulmak gerekir. Kısacası, bir fikir nasıl olursa öyle yayılır. Eline bir kılıç geçirdiğinde Hıristiyan dini de onu kullanmaktan çekinmemiştir. Şarlman’ın, Saksonları Hıristiyan yapışı vaiz yoluyla olmamıştır. Ben bu kılıç meselesiyle pek ilgilenmem. Zira bu dünyada bir şeyin kendi varlığı için kılıçla, sözle veya tedarik edebileceği diğer herhangi bir araçla savaşmasını hoş karşılarım. Bırakalım da vaiz versin, risaleler yayınlasın, dövüşsün, var gücüyle çabalasın, gagasını ve tırnaklarını veya nesi varsa onu kullansın. Ama ne yaparsa yapsın, sonunda neyi kazanmaya hakkı varsa sadece onu kazanabileceği muhakkaktır.(103-104).

 

İslamiyetin hakkaniyeti: “Bütün o Arap putperestliğinin saçmalıkları, Yunan ve Yahudi’nin tartışmalı teolojileri,gelenekleri ve incelikleri, rivayet ve nazariyeleri ve bütün bunların bitmez-tükenmez münakaşaları arasından, ölüm kadar, hayat kadar ciddi olan o saf ve samimiyet dolu yüreği, o derin tabii sezgisi ve görüşleriyle bu vahşi Çöl Çocuğu çıkmış, meselenin özüne nüfuz etmiştir. Putperestlik bir hiçtir. Tahtadan putlarınızı ‘yağ ve mumla parlatıyorsunuz, üzerlerine sinekler yapışıyor’. Bunlar tahta parçalarından ibarettir diyorum size! Onların size hiçbir yararı yoktur. Küfürle dolu, aciz korkuluklardan ibarettirler. İçyüzleri dehşet ve tiksinti yaratır. Bir tek Tanrı vardır. Yalnızca O’dur güçlü olan! Bizi yaratan O’dur. Bizi öldüren de yaşatan da O’dur: ‘Allah-u Ekber’. Biliniz ki, O’nun iradesi sizin için en hayırlı olanıdır. O irade sizin et ve kemikten yaratılmış bedeninizi ne kadar büyük acılara sokarsa soksun, siz yine de O’nu en hayırlı, en akıllıca şey olarak kabul edeceksiniz. Eğer çölün putperest vahşileri buna gerçekten inanmışlar ve onu ateşli yüreklerine bastırıp ibadete başlamışlarsa, bence bunda inanılmaya değer bir şey vardır. Hangi şekli altında olursa olsun, bu, bütün insanlarca inanılmaya değer tek şeydir. İnsan onun sayesinde Dünya Mabedinin baş rahibi olur. Dünyayı Yaratanın Buyruğu, İradesi ile uyuşur. Bununla işbirliği ederek, boş yere akıntıya kürek çekmez: Ben bugüne kadar Vazife’nin bundan daha iyi bir tarifine rastlamış değilim. Dünyanın gerçek eğilimine uymak doğru olan her şeyi kapsar. Bu sayede başarılı, iyi ve doğru yolda olursunuz. ..Önemli olan birtakım soyutlamaların, mantık önermelerinin doğru veya yanlış ifade edilmiş oluşu değil; gözle görülen, elle tutulan, kısacası gerçekten yaşayan kişilerin, insanoğullarının ona yürekten bağlanmalarıdır. İslam bütün bu boş, geveze mezheplerin varlığını sona erdirmiştir ve bence bunda haklıdır da. İslam doğrudan doğruya Tabiatın Bağrından çıkmış bir Gerçektir. Arap putperestlikleri, Suriye töreleri ve onun gerçekliği karşısında yetersiz kalan daha ne varsa hepsi de yanıp kül olmaya mahkumdular. Tıpkı ateş karşısındaki kuru odun parçaları gibi...(107-108).

 

Şeriatın Ta’dili Hükümleri: “Onun göz yummak zorunda kaldığı düşkünlükler gerçekte onun eseri olmayıp, Arabistan’da çok eskiden beri uygulana gelen adetlerdir. Onun bütün yaptığı bunları birçok yönleriyle kısıtlamak ve mümkün olduğu kadar yasaklamak olmuştur. Onun dini hiç de kolay bir din değildir: çetin oruçlar, abdestler, katı ve girift kaideler, günde beş vakit namaz ve şarap içme yasağından oluşur. ‘Kolay bir din olarak başarıya ulaşmış’ değildir. Esasen hiçbir din veya dini dava bu surette başarıya ulaşamaz. İnsanların kolaylık, zevklere ulaşmak ümidi, dünya veya ahirette mükafatlandırılmak gibi basit saiklerle kahramanca işlere girişebileceklerini söylemek, onlara yapılabilecek en büyük iftiradır. En aşağılık insanın yüreğinde bile bundan daha asil bir şey vardır. ...İnsanın kolay bir hayat ve zevklerle elde edilebileceğini söyleyenler insana haksızlık etmektedirler. İnsan yüreğini asıl cezbeden güçlük, feragat, fedakarlık, şehidlik, ölüm gibi kavramlardır. Onun içindeki hayat verici ateşi bir kere tutuşturdunuz muydu, bütün aşağılık hesapları yakıp kül edecek bir aleve kavuşacaksınız. İstenen mutluluk değil, ondan çok daha yüce bir şeydir. Bunu en büyük zevk düşkünü, en gayesiz görünen zümrelerde bile ‘şeref anlayışı’ ve benzeri kavramlarda bulmak mümkündür.Bir din, kaba iştahları, aşağılık arzuları kışkırtarak değil, bütün gönüllerde yatan Kahramanlık duygusunu uyandırarak kazanabilir.” (117)

 

İslam ve Araplar: “ İslam, Arap kavmi için karanlıktan aydınlığa doğuştur. Arabistan onun sayesinde ilk defa canlılık kazanmıştır. Dünya yaratıldığından beri çöllerde başıboş dolaşan, kimsenin tanımadığı, çobanlıkla uğraşan zavallı bir kavim, inanılır bir sözle birlikte Gökten indirilen bir Peygamber-Kahramana kavuşuyor. Kimsenin tanımadığı kavim bütün dünyaya ün salıyor, dünya çapında büyüyor ve Arabistan bir yandan Granada’ya, öte yandan Delhi’ye kadar uzanıyor. Çevresine cesaret, ihtişam ve deha ışıkları saçarak yüzyıllar boyu dünyanın büyük bir kesimi üzerinde bir güneş gibi parıldıyor. Çünkü inanç, büyük, hayat veren bir şeydir. Bir kavim, inanç sahibi olursa verimli, yüceltici bir tarihe kavuşur. Bu Araplar, bu Muhammed denen insan ve o bir tek asır: değersiz, kara bir kum yığınından ibaret görünen bir ülkeye düşen bir kıvılcımdan, bir tek kıvılcımdan başka ne olabilir bu?” (126).

 

Hz Muhammed’in Risaletini Tasdik: “...biz Muhammed’i asla bir Batıl, bir tasannucu, zavallı ve haris bir entrikacı olarak görmek istemiyoruz. Onu bu şekilde düşünmemiz imkansızdır. Getirdiği o basit mesaj da gerçekti: bilinmez derinliklerden gelen ciddi ve belirsiz bir ses! Onun ne sözleri, ne de eserleri sahteydi. Batıl ve taklit değillerdi. Tabiat-ananın o geniş göğsünden fışkırmış ateşten bir Hayat külçesi! Dünyanın Yaratıcısı ona dünyayı tutuşturmasını emretmişti. Muhammed’e yüklenen kusurlar, noksanlar, samimiyetsizlikler gerçekten ispatlanabilmiş olsalardı bile onun hakkındaki bu temel gerçeği yıkamazlardı.”(s.83)

 

“Hayır! Bu parlak siyah gözlü, toplumu düşünen yüce ruhlu Çöl Çocuğunda şahsi ihtirasın ötesinde birçok düşünceler vardı. Sessiz, yüce bir ruh.O, dürüst ve ciddi davranmaktan kaçınamayan ender insanlardandı. Tabiat Ana onu samimi olmak üzere yaratmıştı. ..O kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile baş başa kalmış bir insandı. .. o büyük Varoluş Muamması bütün dehşet ve ihtişamıyla karşısında parlıyordu. Hiçbir söylenti bu sözü edilemez gerçeği ondan gizleyemezdi: “İşte ben buradayım!”.. Böyle bir adamın sözü doğrudan doğruya Tabiatın Özvarlığının Sesi idi. İnsanlar bu sözü dinlerler. Dinlemeliler de. Başka hiçbir şeyi dinlemedikleri gibi. ...Çünkü bundan başka her şey, bununla kıyaslandığında boş laftan ibarettir. Ta eskiden beri bütün kutsal ziyaret ve seyahatlerinde bu adamda binlerce düşünce yaşamıştır: Ben neyim? İnsanların Evren adını verdikleri, içinde yaşadığım bu sırrına varılmaz Şey nedir? Hayat nedir, ölüm nedir? Hira Dağının, Sina Dağının sarp kayalıkları, vahşi ıssız çöller bu sorulara hiçbir cevap vermiyordu. Mavi pırıltılarla yanan yıldızlarıyla başının üzerinde sessizce uzanan o büyük Gökyüzü de bunlara cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Bu sorulara ancak tanrı ilhamıyla dolu olan insanın kendi ruhu cevap verebilirdi.”(94-95)

 

İhtiras? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir ki? Yunanlı Heraklius’un tacı, İran Şahlarının tacı ve dünyadaki bütün taçlar onun için ne ifade eder ki? Onun işitmek istediği şeyler yeryüzüne değil, yukarıdaki Cennete ve aşağıdaki Cehenneme aittir. Bütün taçlar ve saltanatlar birkaç yıl içinde nerede olacaklardır? Mekke veya Arabistan Şeyhi olmak ve eline yaldızlı bir tahta parçası almak insanı kurtarmaya yeter mi? Eminim ki hayır! Muhammed’in bir sahtekar olduğu faraziyesini inanılması imkansız olduğu için tamamen bir kenara iteceğiz. Hatta bu inanmak bir yana hoş görülecek bir iddia dahi değildir ve bize yakışan onu kesinlikle reddetmektir.” (96)

 

“Novalis, ‘En büyük mucize Tanrı’yı haber veren İnanç değil midir?’ der. Muhammed’in bu büyük gerçeğin (vahy hakikati) aleviyle tutuşmuş ruhunun bu olayda önemli bir şey, daha doğrusu önemli olan tek şeyi sezmiş olması çok tabiidir. Tanrı ona gerçeği ilham etmek ve onun ruhunu ölümden, karanlıklardan kurtarmakla ona eşsiz bir şeref vermiştir. Öyleyse o da aynı şeyi diğer yaratıklara yapmakla görevlidir: ‘Muhammed Tanrı’nın peygamberidir’ sözü işte bunu anlatmaktadır ve gerçekten anlamlı bir sözdür.” (98-99)

 

Bu satırlar; bu coğrafyada yaşadığı,bu kültürde doğup büyüdüğü halde bunlardan bihaber olanların, daha da kötüsü İslam'dan ve Hz.Muhammed'den bahsedilince en halim selimlerinin bile "al görmüş boğaya" döndüğü talihsiz, "kaybedilmiş neslimizin" kulaklarına küpe olsun..

Tarih boyunca hiçbir insan, O'nun kadar sevilmedi.Hiçbir faninin ardından O'nun ölümünün ardından çekilen acı gibi bir acı çekilmedi.Hiçbir insan, ölümünün ardından bunca asır geçmesine rağmen, O'nun kadar gönülleri fethetmedi,kalblere girmedi.Salat ve selam O'na, tertemiz Ehl-i Beytine ve Ashabına olsun.

 

 

 

 

05:35 - 27/3/2006 - comments {1} - Yorum Yap


Sövgü Ekonomisi

Kategori:

Birçok kitabı bulunan Yazar ve İslam Felsefesi uzmanı Dücane Cündioğlu bu hafta Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısında modernliğin insan zihinlerinde yaptığı erezyonu ve bu anlamda geçmişe yönelik küçümseme ile bakan bakışların tutarsızlığını gözler önüne seriyor.

 

             

Dücane CÜNDİOğLU

            

Düşünme'yi ve dolayısıyla düşünce'yi ciddiye alan insanlar, bilmeden/anlamadan konuşup yazmanın, boş lâflar etmenin bir bedelinin, bir maliyetinin olduğunu, hiç değilse olması gerektiğini düşünürler.

Nedir acaba bu bedel? En başta geleni, güven kaybıdır; tıpkı verdiği çek karşılıksız çıkan bir işadamının kaybettiği türden bir güvendir bu. Düşünce eleştirisi, bir 'isbat' hükmüne dönüşebilirse, boş lâf sahiplerinin başına gelenin, en azından bir işadamınınkiyle benzerlik taşıyacağı sanılabilir. Bu, kesinlikle yanlış bir sanıdır. Düşünce'nin kuralları, iktisad'ın kurallarından çok farklıdır çünkü.

Ödenecek bedelin bir diğeri de unutulma, başka bir tabirle umarsanmamadır. Lâkin ziyadesiyle gecikmiş bir cezadır bu. Yol açtığı sonuçlara nisbetle önemsizdir. Hani bir söz vardır, "Gecikmiş adalet, adalet değildir" diye, işte bunun gibi bir şey. Kervan yürümeye devam eder.

Sonuç itibariyle boş lâflar etmenin bedeli, umumiyetle 'ödenmemiş' olarak kalır. Bedava sunulan herşey gibi, boş lâflar da aslâ müşterisiz kalmaz. Adamın biri Sirkeci'de köftecilik yapmaya başlamış. Köftelerini bir yiyen bir daha yememiş. Fakat adam yine de 40 yıl köftecilik yapmış. Düşünme ürünleri için bu sürenin "çok az" olduğu kabul edilmelidir.

Hâlen kendisine müşteri bulabilen boş lâflardan biri de şu ünlü "Aristo Mantığı" ifadesidir. Bu alaycı ve küçümseyici ifadenin, ününü borçlu olduğu yaygın aymazlığın kökenlerini 'teşrih' etmekte şimdilik isteksiz davransak bile, örneklerini 'teşhir' etmekten aslâ kaçınamayız.

Bir dudak büküşün eşlik ettiği şu küçümseyici "Aristo Mantığı" ifadesi, tek kelimeyle 'beylik'tir. Boştur. Çünkü kullanıcıları, hem zahmetsizce 'Aristo' ve 'Mantık' sözcüklerini yanyana getirmenin keyfini çıkarırlar, hem de bu terkibi bir kağıt mendil gibi çöpe atabiliyor olmanın haz ve gururunu yaşarlar. Böyleleri çaldıkları pahalı bir aracı uçuruma itip keyifle onun takla atışını seyreden çocuklar gibidirler. Keyifleri çocukça, gururları cahilcedir.

Klasik mantığın muhaliflerinden sayılsa da matematikçi-filozof Ludwig Wittgenstein bile bedbince şikâyet etmekten kendisini alamaz:

- Aristoteles adı, çoğu Mantıkçımız tarafından saygısızca anılıyor. Günümüz Mantıkçılarının çoğunun Mantık hakkında, onun 2000 yıl önce bildiğinden daha fazla bir şey bilmediğinden haberi olsaydı, her halde mezarında ters dönerdi.

Hâl böyleyken, beylik lâflar tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de 'müşterisiz' kalmıyor. Meselâ Freud külliyâtını Türkçe'ye kazandıran ve bence çevirideki titizliğinden ötürü takdiri hakkeden mütercimlerden Dr. Emre Kapkın'ın "Düşlerin Yorumu"nun girişinde yer alan şu sözlerine bakalım:

- "Füsun Akatlı bir yazısında ülkemizde bazı düşünce akımlarının sloganlara indirgenmesinden ve tüm düşünce sisteminin bir tür yozlaşmaya uğramasından yakınır. Freud da bu tür bir yozlaştırılmadan çokça nasibini almış bir yazar. (...) Kültürümüzün doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimi ve Aristo mantığının egemenliği, Freud sonrası yazarların (Fromm, Reich gibi) düşüncelerinin içindeki Freud etkisinin yok sayılmasına neden olmuştur." (s. 11, 3. bas. 2001, 1. bas. 1991)

Yukarıdaki satırların yazarından, "kültürümüzün doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimi"ni biraz temellendirmesini istesek, acaba bize başka kültürlerde izine rastlanamayacak türden salt kültürümüze özgü bir 'temel' (!) göstermeyi başarabilirler mi? Sanmıyorum. "Doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimlerinin bulunmadığı" bir kültür nereden temin edilebilir? Üstelik kültürü bizzat mümkün kılan da zaten şu kaçınılası doğmatik temayüller değil midir? Öyle ya, "Freud'un dogmatik eğilimli düşünce biçimi" olmasaydı, bugün psikanalizm'den söz edilebilir miydi?

"Aristo mantığı'nın egemenliği"ne gelince, bu, beylik bir lâftır ve "sövgü ekonomisi" amaçlıdır. Kullanıcısının çocukça bir keyif almasını, cahilce gururlanmasını sağlar ama muhatabına gerçeği göstermez. Temelsiz bir önyargıdır çünkü.

Düşünmenin gerçek düşmanlarıysa, sövgü ekonomisi'nin ürünleridir; yani bedelsiz ve maliyetsiz sanılan beylik lâflar...

04:40 - 26/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Bu Blog da Neyin Nesi ?

Kategori:

Aslında bu blogu oluştururken kendi yazılarıma  yer vermek istiyordum.Kısmen zaman darlığı  nedeni ile ama daha çok, benim gibi düşünen, aynı davaya baş koyduğum ve benden çok daha iyi yazı  yazan ; pek çok kişinin habersiz olduğu yazar arkadaşlarımız varken, benim  böyle bir “yazım” eylemine girmem  “haddi bilmezlik” olarak gözüktü gözüme…

 

Yazmak güzel bir şey,hele de içinize düğümlenen,paylaşmak istediğiniz düşünceleriniz,duygularınız varsa.Hepimiz bu dünyada misafiriz.Kimimiz misafirliğini bile kabul etmiyor , evsahibi için “yok” diyor, kimimiz de misafirliğinin hakkını vermeye çalışıyor.Bu devran böyle sürüp gidecek, kimler daha bu haneden geçecek hanenin sahibi bilir.Biz O (cc) ‘un varlığına , birliğine iman etmiş,gönderdiği bütün peygamberleri kabul etmiş,hesap gününe inanmış, O (cc)’na teslim olmuş olanlardanız.

 

Paylaşmak istediğim düşüncelerim olduğunda bunları yazacağım.Çok değerli araştırmacıların,düşünen insanların kıymetlerini  yazılarını da  alıntılamaya devam edeceğim.

 

Hepiniz Allah’(cc) a emanet olunuz.

 

 

05:33 - 25/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Osmanlı Nedir ?

Kategori:

Mustafa Armağan son yıllarda birbiri ardına yayınladığı Osmanlı'yı ele alan ve yeni bir tarih perspektifi sunan kitapları ile dikkatleri üzerine çekti.Aslında daha önceden de yayınlanan birçok çalışması bulunan Mustafa Armağan Urfa'lı bir ailenin çocuğu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun.Hala Zaman gazetesinde yazmaktadır. Birçok yayınlanmış eseri olmakla beraber en  çok tavsiye edebileceğim eserlerinin listesini veriyorum:

 

Osmanlı'yı Kuran Şehir/Bursa'ya Şehrengizi/ TİMAŞ YAYINLARI

Osmanlı Geriledi mi? / ETKİLEŞİM YAYINLARI

Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler / TİMAŞ YAYINLARI

Osmanlı İnsanlığın Son Adası / UFUK KİTAPLARI

Düşüncenin Gökkuşağı Cemil Meriç / UFUK KİTAPLARI

İslam'da Bilgi ve Felsefe / İZ YAYINCILIK

Bulutları Delen Kartal, Cemil Meriç ile yapılmış söyleşiler / UFUK KİTAPLARI

İslam Düşüncesi Tarihi 4 Cilt / İNSAN YAYINLARI

 

Ve aşağıda Mustafa Armağan'ın Zaman Turkuaz'da "Osmanlı:İnsanlığın Son Adası" kitabı ile ilgili yazdığı yazı.. 

 

             

Mustafa Armağan

Son zamanlarda sık sık muhatap olduğum sorulardan birisi, kitabımda Osmanlı’yı neden “insanlığın son adası” olarak ilan ettiğimle ilgili oluyor. “Osmanlı adası” garip bir ada. Ve nevzuhur, sömürgeci muhayyilenin mahsulü olan adalarla herhangi bir alakası bulunmuyor. Yani “Robinsonad”lardaki vahşî adalardan değil. Muhtemelen 19. yüzyılda bilince çıkan ama daha kuruluş yıllarında da, zamanımıza volümü artarak gelen bazı mırıltılarını işittiğimiz bir ada bu.

Biliyorsunuz “ada”nın nerede bittiği ve “kıta”nın nerede başladığı tam olarak belirlenebilmiş değil. Coğrafya uleması da, harita bilginleri de laf bu konuya geldiğinde dut yemiş bülbüle dönüyorlar. 2 milyon kilometrekareyi aşan toprağıyla Grönland bir adadır; ama 8 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Avustralya bir kıtadır! 13 milyon kilometrekarelik toprağa sahip olan Antarktika ise, bir sözde kıtadır. Demek ki, fizikî coğrafya bile üzerinde oturanların değerine göre şekillenen plastik bir oyuncaktan ibaret. Avrupa bir “kıta” ise –ki gerçekte bir yarımadadır– yine bir yarımada olan, üstelik de nüfusu Avrupa’nınkinden 4 misli fazla olan Hindistan neden bir “kıta” değildir? Demek ki coğrafi tanımlara fazla bel bağlamak faydadan çok zarar getirecektir bize. Osmanlı’ya “ada” derken, aslında bu ada’nın minnacık bir ada olduğunu söylüyor değilim; yine aslında bu adanın fizikî büyüklüğü veya küçüklüğünü göz önünde bulunduruyor da değilim. Ada müsait bir vasat bulunca büyür, sular yükselince küçülür, daha doğrusu küçülür gibi gözükür. Ama suların çekileceği bir vaktin de her zaman eli kulağındadır. Bazen suların içine bile gömülebilir ama, Atlantis gibi, “yok” olmaz. Ben böyle ezelî ve ebedî bir adayı düşünüyordum “insanlığın son adası” derken.

 

Bu adanın kökleri, insanlığın başlangıcına değiyor. İnsanlığın başlangıcına, yani İslam’ın başlangıcına. Necat adası… Nuh’un gemisi… İnsanlığın o en daraldığı zamanlarda ortak gövdesinden fışkırıveren “alevden bir at”. İçinden kir saçılan oluğun karşısındaki “nur” akıtan oluk bir bakıma. İnsanların emin olduğu belde. En sıkıştıkları bir zamanda varlığından, sırf var oluşundan bile içlerine emniyet yağmurları yağdıran barış diyarı. Böyle baktım meseleye ve “Osmanlı” dediğimiz fenomeni, gözümüzdeki bir çapak olmaktan çıkartarak aslı ve faslıyla ortaya koymaya çalıştım. Osmanlı’nın sadece Osmanlı demek olmadığını, onun Müslümanların yeryüzündeki varoluş serüvenlerinin en hayatî uğraklarından birisi olduğunu tespit ettim. Daha da önemlisi, bu misyonu, o ‘en uzun yüzyıl’da, sömürgecilik asrında, dünyayı kasıp kavuran o meşum 19. yüzyıl boyunca yitirmeyen, hatta tam da bu dönemde onu daha bir bilinçle sahiplenen soylu bir tavrın sahibi olduğunu anlattım Osmanlı’nın. Bunlar beni, egemen veya egemen olmak için uğraş veren birçok “Osmanlı” anlatısından uzağa düşürdü ister istemez. Kopuş, evet. Resmî tarihin “geri”, “dejenere” ve “beceriksiz” Osmanlı imajından da, milliyetçi tarihin Kanû ni sonrasını çöplüğe layık gören tavrından da, İslamcı söylemin iman eksenli Osmanlı eleştirisi geleneğinden (en basit haliyle, ‘Osmanlı Devleti imanı zayıfladığı için çökmüştür’ tezinden) de, Osmanlı’nın Batı’yı yeterince takip etmediği veya feodal olarak kaldığı için gerilediği iddiasını ballandıra bulandıra senelerdir anlatagelen sol söylemden de koptum. Hatta Doğan Avcıoğlu’nun emperyalizmin Türkiye’yi avucuna alışının başlangıç tarihi olarak 1838 İngiliz–Osmanlı Ticaret Anlaşması’nı göstermesini bile hatalı buluyorum. (Avcıoğlu’nun Osmanlı tarihi yorumu, İslamcı–Türkçü kesimde sanıldığından da yaygın bir kabul görmüş durumdadır. Neyse, bu da bir bahs–i diger.)

 

Ne ki, Türkiye’de herkesin şikayet ettiği gerçek tarih/resmi tarih ikileminden kurtulmak isteyen lakin neyle ve nasıl kurtulacağını bilemeyen pırıl pırıl genç ruhlar ve beyinler var Allah’tan. Bunların kökü kurumuş değil her şeye rağmen. Hamasete ve “şanlı tarih hastalığı”na düşmeden de Osmanlı’nın büyüklüğünün anlatılabileceğini göstermek istedim; Cemil Meriç’in dediği gibi bir nevi antibiyotik veya panzehir hazırlamak için çaba sarf ettim. En önemlisi de, savaşları kazandığı vakit Osmanlı’yı alkışlayan, buna mukabil, kaybettiği vakitlerde onu Amerikan işkencecilerini aratmayacak tekniklerle utanç kuyularına gömen sözde Osmanlıcı söylemlerin ikiyüzlülüğünü deşifre ettim. Mümtaz Turhan’ın da, Necip Fazıl’ın da, Yalçın Küçük’ün de, Yılmaz Öztuna’nın da, Çetin Altan’ın da Yeniçeri Ocağı karşısında nasıl tam siper olduklarını ve paslaştıklarını ortaya çıkardım. Sonuç, “aydınımızın Osmanlı ile imtihanı” oldu. Emperyalizme direnen bu Osmanlı adası sayesinde Müslümanların izzet–i nefsi, şerefi, namusu –en azından büyük ölçüde– 20. yüzyılın başlarına kadar “pâymal” edilemedi. Bunun ne demek olduğunu Filistin ve Irak’a, Bosna ve Kosova’ya, hatta Kıbrıs’a bakınca daha net görebiliyoruz. Müslümanlar başları dik gezebildiler kendi topraklarında. Ve sadece gezmekle kalmadılar, Pekin’den Paris’e ve Bingazi’den Londra’ya kadar engin bir coğrafyada yeryüzünün birinci sınıf bir devletinin tebası olarak yaşayabildiler. Peki bu ada nereye gitti? diye bir soru gelebilir aklınıza. Bir ada kâh büyür, kâh küçülür, kâh sulara gömülür, kâh başını gösterir. Bu ada, Müslümanların, daha da genelde insanlığın son ümidi, bitmeyen, bitmeyecek olan ümididir. Dün Osmanlı kılığında karşımıza çıkmıştır, yarın bir başka kılıkla çıkmayacağını kimse söyleyemez. Osmanlı adası bugün dönüşüm sancıları içerisinde. Toprakları ve imajı küçülse de, ideal olarak hep yanı başımızda gezip durmakta bir gölge gibi o. Bosna’da, Filistin’de, Irak’ta hep onunla dertleşmedik mi? Hatırlayın, Hürriyet gazetesi bile Binbaşı Cengiz Toytunç’un Filistin’de şehit düştüğü haberini, “Yüz yıl sonra ilk hava şehidimiz” diye manşetten vermemiş miydi?

 

Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlı adası

“Osmanlılığın asıl mahiyeti, çeşitli cinslerden oluşan bir alay halkın birbirinin kanının akmasına meydan bırakmak şöyle dursun, hatta bunları bir milliyet ve belki bir siyasî kardeşliğe bağlamak meselesidir. Böyle güzel bir topluluğun, insanları, gerçekten mutlu edebileceği ve bütün dünyanın Osmanlı himayesine can atacağı da kuruluşunun başında her tarafça kabul edilmişti… Halk da bir kere Osmanlılık unvanı altında saklı olan medeniyet nimetini ve hürriyeti görünce ve siyasî genel kardeşlik tadını tadınca dünya saadetinin olsa olsa bundan ibaret olabileceğine inanarak candan ve gönülden Osmanlı olup kalmışlardır.”

 

Ahmet Mithat Efendi, “Üss–i İnkılap”, c.1,

Haz.: T. Galip Seratlı, İst. 2004, Selis Kitaplar, s. 33.

02:30 - 25/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Bir Delil Olarak Felsefe

Kategori:

Bu yazıyı Ahmet Yıldız'ın "İktidar Herşey Değildir" adlı kitabında okumuştum.Daha sonra karakalem sitesinde yine karşıma çıktı.Paylaşmak istedim..

                                     

                                   

Ahmet Yıldız

VAHİYDEN BAğIMSIZ AKLIN YARATILIŞ muammasına dair son bulmayan, dolayısıyla sonuçsuz bir cevap bulma girişimidir felsefe. Gökyüzündeki yıldızları yok sayarak kendi ışığıyla aydınlığın kaynağı olmaya çalışan ateşböceğinin nafile çırpınışıdır. İnsanlığın sonsuzluğa uzanan yolculuk kervanında yer alanların ‘ne olduğu, kim olduğu, nereden geldiği ve nereye gittiği’ sorularına, kervan sahibinden ve kılavuzdan müstağni kalarak, kervanda bulunan ‘şey’lerden hareketle bir yol haritası üretme çabasıdır.

 

Tarihi yaratılış muammasına verilen cevapların hikâyesi olarak okursak, felsefe geleneğinin karşısına nübüvvet geleneğini oturtabiliriz. Ancak, felsefe ve nübüvvet geleneklerini kategorik bir karşıtlık içinde anlamlandırmak, sağlıksız bir okumadır. Kelime anlamının ima ettiği üzere, ‘hikmete/bilgiye duyulan sevgi’nin ifadesi olarak felsefe, çıkış noktası olarak vahyî irfanı aldığında son derece müstakim bir çizgiye ulaşmayı başarmış ve insana sonsuza uzanan yolculuğunda bir ‘delil’ olabilmiştir.

 

İslâm fikir tarihinde felsefeye karşı kategorik olarak yargılayıcı bir tutumun yansıması olan Selefî gelenek, tasavvufa da aynı katılık içinde yaklaşmış, ‘tevessül’ün, yani vesile kılmanın ‘teşerrük’e, yani ortak kılmaya dönüştüğü gerekçesiyle onu mahkûm etmiştir. İslâm’ın yayıldığı coğrafyalarda yüzyüze geldiği yeni fikrî ve itikadî problemler karşısında aklı azleden ‘şartsız bir bağlanma’yı öneren Selefî gelenek, bu yaklaşımıyla verili durumun doğurduğu ortamın etkilerini yok saymış, bu yüzden kelam geleneğini de ‘zındıklık’ olarak görmüştür. Öyle ki, bu yaklaşımın çağdaş bağlıları arasında insan aklının herhangi bir meselede kullanılmasını ‘felsefe yapmak’ olarak gören ve bunu İslâm’a aykırı olarak kabul eden ‘püritenler’e de rastlayabiliyoruz. Oysa kelam, tam da vahyi esas alan felsefî bir çabadır; ve bu niteliğiyle, aynen tasavvuf gibi, yüzyıllar boyunca Müslümanlar için bir ‘delil’ olmuştur. Müslüman filozofların çoğu defa vahyi tebeî, yani ikincil duruma düşüren yaklaşımlarının ve felsefî geleneğin zâtî olarak mâlûl olduğu seçkinci tabiatının Müslüman dünyada felsefenin olumsuzlanmasına yol açmış olması, mutlak olarak felsefenin, vahyin aydınlığında yaratılışın beraberinde getirdiği sorulara bir cevap sunma yolu olarak meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aslında bu açıdan felsefe, İslâm’ın tarihle kesintisiz buluşma içinde olan aktüel sürekliliğinin dinamik bir veçhesidir.

 

Felsefe kavramının ondokuzuncu yüzyıla kadar bilimi de içine aldığını unutmamakta yarar var. Yani, modern bilimlerin doğuşuyla birlikte disiplinlerin atomize olacak derecede parçalanmasından önce her bilim adamı bir filozof, her filozof da bir bilim adamıydı. Müslüman filozoflar da çeşitli bilim dallarında uzmanlıkları olan insanlardı. Bu bakımdan, ‘mülk’ün bilgisi olarak felsefe aslında illiyet (nedensellik) zincirinin halkalarını sıralama çabasıdır. Bu çaba mülkten hareketle melekûtun bilgisini kurmaya yöneldiğinde insanlık için ‘dalâlet’e uzanan bir köprü olmuş, mülkü melekûtun bilgisinden hareketle anlamlandırdığında ise varlığın esrarını anlamada bir anahtara, ‘hikmetin bilgisi’ne dönüşmüştür.

 

Bu bakımdan felsefî düşüncenin doğuşu, varlığın politeist/putperest kavrayışından kopuş yönünde bir adımdır. Bugün Uzak Doğuda, özellikle de Hindistan’da hâlâ varlığını sürdüren mitolojik düşünce, insan ve tanrı arasında geçişkenliğe dayanır ve hayatta ve kâinatta meydana gelen herşeyi farklı tanrıların tasarrufuna atfeder. Yağmuru bereket tanrıçasının, savaşı başka bir tanrının yönetmesi gibi. Eski Yunan’da felsefî düşünce, bu mitolojik varlık tasavvurunun yerini alarak herşeyi görünen âlemdeki sebep ve sonuç zinciri içinde açıklamaya çalıştı. Mitolojinin görünür dünyayı hükümsüz kabul ederek herşeyi yanlış bir ‘melekût’ anlayışına dayandırması gibi, felsefe de ‘melekûtî’ âlemi yok sayarak mülk âlemini bizâtihî varlık olarak kabul etti. Vahyin ışığıyla aydınlanan kalblerin akletmesiyle mülk-melekût arasındaki bağ yeniden kurulurken, ikisinin geçerlilik alanları geçişken olarak yeniden tanımlandı. Yağmurun yağdığı, ve havanın muayyen ölçülerde soğuyarak sıvılaşması yoluyla bunun gerçekleştiği doğrudur. Çünkü bu hikmet/mülk dünyasında Allah’ın yaratış tarzıdır. Ama yağmurun yağması kendi kendine gerçekleşen ‘tabiî-mülk âlemiyle sınırlı’ bir hadise değil, ilâhî ilim, irade ve kudretle ilişkilenen melekûtî boyutu olan bir hadisedir. Bu bakımdan Kur’ân, hem mitolojiyi, hem de felsefeyi tashih etmiştir.

 

İnsan benliğinin kendisini ve Yaratıcısını tanımak açısından durumunu ‘zühre, katre ve reşha’ üçlemesi içinde ele alan Said Nursî’nin sınıflamasında felsefe, kendisine ‘katre’ ve ‘zühre’ arasında yer bulur. Vahyi kabul eden felsefe katre mahiyetini alabilir. Vahiyden bağımsız felsefe ise, güneşi kendinde yok eden bir zühredir. Kur’ânî irfanı, saf olarak reşha temsil eder.

Bu bakımdan, Risale lügatçesinde olumsuzlanan anlamıyla felsefe, şehadet âlemiyle gayb âlemi arasındaki ‘karbon kağıdı’ geçirgenliğini ortadan kaldırarak gaybın (ontolojik anlamda gayb) bilgisini şehadet’in bilgisiyle kuran, vahiyden bağımsız, insan aklını içerdiği ‘sonsuz’ çeşitlilikle hakikatin mutlak ve yegâne kâşifi olarak gören, herşeyin Allah’la ilişkisini kurmak yerine bu ilişkiyi kesmeye yönelen, Heideggerci anlamda insanın kendi varoluşunu/varlık konumunu anlamlandırabilmesi için kendisine verilen ‘Tanrıymış gibi’ yapabilme yönelimini, yani eneyi itibarî olmaktan çıkarıp ona reel bir vücut atfeden, insanı ve tüm varlığı Yaratıcının birer ‘âyet’i olmaktan çıkarıp kendinde bir varlığa dönüştüren bir akletme biçimidir.

 

Bu noktada, olumsuzlanan, akletmenin kendisi değil, onun muayyen bir türüdür. Bu bakımdan, Kur’ân’la barışık bir felsefe elbette mümkündür. Gayb âlemine ilişkin bilgilenme konusunda vahyi esas alan, şehadet âlemine ilişkin olarak da vahiyden hareketle bilgi üreten felsefe, hikmetin bilgisi için bir arayıştır.

 

Ancak sistematik bir hakikat dili olarak felsefe, kaçınılmaz olarak seçkinci bir faaliyettir. Kur’ân ise umuma hitap eder, dili de bu yüzden ‘tenezzülât-ı ilâhiyye’ olarak nitelendirilebilecek bir vasıf taşır.

 

Felsefe, ‘mükerrem’ bir varlık olarak yaratılan ve Hakka talip olan insanın el yordamıyla, düşe kalka gerçekleştirdiği bir hakikat arayışıdır. Eğer şüphe bir ‘nur’a/hakikate doğru koşmaksa, felsefe bir şüphedir. Bu şüphenin vahiyle yakîne dönüşmesi hidayettir. Hidayet ise, O’nun dilemesidir.

07:11 - 23/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


İdeoloji ve Bilim

Kategori:

Son iki yüzyılda materyalist ideoloji bütün bilim dallarını hegomanyasına aldı.Bu makaleye önce Dünya Bülteni adlı sitede rastladım.  Daha sonrada Sızıntı dergisinde. İdeolojinin bağnazlığını Ömer S.Gönüllü'nün kaleminden okuyun..          

 

                      

Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

Bugün dünya üniversitelerinde astronomi, fizik, kimya, jeoloji, biyoloji, tıp gibi disiplinler şu dört varlık kategorisini aydınlatmaya çalışıyor: “Kâinat, Dünya, Hayat ve İnsan nasıl meydana geldi, nasıl işliyor ve nereye gidiyor?” Fakat çok azı hariç, üniversiteler, maddenin başlangıcından insana kadar varlık âlemini “kendi kendine ortaya çıkmış ve devam ediyor” olarak görüyor; öğretim felsefesini, müfredatı ve kadroları bu esas üzerine oluşturuyor; Kâinat’ın Yaratıcı tarafından yaratılmış olabileceği ihtimalini bilime konu eden yaklaşımlara izin vermiyor; dile getirenler olursa, bunları dışlıyor.

Bilhassa son birkaç asırlık süreçte “bilim” “üniversite” çatısı altında müesseseleşti. Daha önceki asırlarda da üniversiteler vardı. Fakat, bilhassa her müsbet bilim dalının (resmî müfredat anlamında) felsefeden ve diğer bilim dallarından ayrılıp müstakil disiplin hâlini almasından önce, astronomi, matematik ve fizik daha ziyade şahısların (Kopernik, Kepler, Galile, Newton vd) çalışmalarıyla dikkat çekiyordu ve modern bilim metodolojisi açısından da sınırları henüz netleşmemişti (kimya-simya, astronomi-astroloji birlikte ele alınıyordu).

Onyedinci asırdan itibaren, bazı disiplinlerde önemli gelişmeler kaydedilse ve ilk bilim akademileri, botanik bahçeleri ve tabiat tarihi müzeleri teşekkül etse de, üniversite çatısı altında ekoller ve bilim câmiaları pek gelişmemişti. Bugün ise, üniversitelerde, bilim akademilerinde, hakemli ihtisas dergilerinde ve sivil toplum kuruluşlarında odaklanmış olan bilim câmiası “modern bilim”i ve sonuçlarını neredeyse insan-üstü bir oluşum, hatta bir “din” gibi benimse(t)miş durumda. Bilim, ağırlıklı olarak buralarda üretiliyor, müzakere ediliyor, geliştiriliyor ve duyuruluyor; bu konuda konuşma yetkisi de bunlara ait görülüyor. Araştırma bir yana, modern bilimin düşünme yöntemlerinden farklı düşünme teşebbüsleri bile hoş karşılanmıyor. Müessese içindekilere izin, dışarıdan konuşanlara değer verilmiyor. Cesaret gösterenlere de kodamanlar (the Establishment) haddini bildiriyor ve prestijlerini süratle sıfıra indiriyor.

Bir akademisyen, makalesinin sonuç bölümünde felsefî bir üslûbla bile bu ihtimalden sözedecek olsa hiçbir bilim dergisinin editörü veya hakemler buna vize vermiyor, veremiyor. Bunu kitabında konu etmek isteyen bir bilim adamı, yayınevi bulmakta güçlük çekiyor. Bu durum, bir zamanlar Kilisenin temsil, üniversitenin de tenkid ettiği “dogmatizm”in bugün bizzat üniversiteye hâkim anlayış tarafından benimsendiğini gösteriyor. İngiliz jeolog Richard Milton Shattering the myths of Darwinism (Darwinizm Efsanesinin Sonu) isimli kitabının önsözünde şunları yazıyor:

“Bu kitabın ilk baskısı 1992’de neşredildiğinde şiddetli tartışmalarla karşılaştı... Bir yandan, The Times’daki bir makaleye göre: ‘...kitap, evrim dinini sarsıyordu…’ Diğer yandan, bir Darwinci olan Richard Dawkins’e göre, kitap ‘çılgın’, ‘saçma’, ‘ahmakça’ gibi sıfatları hakederken, yazarı da ‘psikiyatrik yardıma ihtiyacı olan’, ‘zararsız bir meyveli kek idi.’

Kitabın tartışmalara yolaçacağını bekliyordum; zâten tartışmaya açık bilimsel araştırmaları konu ediyordu, ve biyolojinin daima hassas bir konusu olagelmiş Darwinizmle ilgiliydi. Bilimin sual soran, mütecessis birini hoş karşılayacağını ummuyordum tabii ki, fakat tartışmanın rasyonel bir seviyede yürüyeceğini ümit etmiştim; böylece insanlar söylediklerime haklı olarak daha yakından bakmak, bu veya şu hususun doğruluğu konusunda beni sorgulamak isteyeceklerdi. Korktuğum başıma geldi; karşı tezler öne sürmek yerine, katı bilimciler beni basitçe “kendi” sahalarının dışında kabul ettiler.

Oxford Üniversitesi Zooloji bölümünden Richard Dawkins, ‘kitap ciddi bir bilimsel tez olarak ele alınır’ korkusuyla, görüşlerini New Statesman dergisinde yazdı. Dawkins yazısının üçte ikisini, Darwinizmi kritik eden bir kitabı kabul etme sorumsuzluğundan dolayı Fourth Estate yayınevine saldırmaya ayırırken, kalan kısmında da yukarıda zikredilen sıfatları kullanarak beni lekelemeye çalıştı. Dawkins, Britanya’nın en seçkin üniversitelerinden birinde çalışmaktadır ve genç nesillerin eğitiminden sorumludur. Bu, sorumlu bir bilim adamının ve öğretim elemanının üslûbu değildir. Bu, inançlarına hakaret edilmiş bir fundamantalistin üslûbudur.

Dünyanın muhtemelen en saygın bilim dergisi olan Nature da kan kokusu aldı ve cinnete iştirak etti. Editör John Maddox yazdığı bir makalede beni, bilimin efsane, evrimin yalan ve tabiî seleksiyonun yalanlar dizisi olduğuna inanan biri olarak tarif etti. Nature ayrıca Sunday Times’ı, önemli sayfalarından birini kitabın tanıtımına ayırma cüretinden dolayı bir hâkim edasıyla azarladı.

Bu aşırı tepkiler, sorgulayıcı bir gazeteci ile birkaç reaksiyoner akademisyen arasındaki çekişmeden çok daha fazla birşeyi gösteriyor ve kamuoyunda önemli sorular sorulmasına yolaçıyor. Büyük meblağlarda kamu parasının harcandığı bilimsel araştırmalar hakkında konuşmak kimin tekelindedir? Sizin kim olmanız gerektiğine kim karar verir? Bilimde farklı sesler hangi forumda ve hangi mekanizmayla duyurulabilir?

Sesleri duyulamayanlar sadece bilim câmiası dışındakiler değil, bunların arasında profesyonel bilim adamları da var. Posta kutuma Darwinizmin Kitab-ı Mukaddes gibi öğretilmesinden endişe duyan biyologların gönderdiği mektuplar kadar, çalışmaları sonunda evrim biyolojisiyle ilgili tıbbî keşifler yapmış tıp adamlarının mektupları da geliyor. Bu sonuncular keşiflerini Nature gibi dergilerde yayınlatmaya çabalamışlar, fakat keşifleri ima yoluyla anti-Darwinci olduğu ve bu yüzden hayat bilimlerindeki hâkim ideolojiye aykırı düştüğü için sürekli reddedilmiş. Yayın konusunda yardımcı olmam için bana başvuruyorlar.

Yeryüzündeki en uygar ülkeler arasında olduğuna inanılan Britanya ve ABD’de bazı profesyonel bilim adamlarının kendilerini böylesine dışlanmış ve önemsiz hissetmeleri, ve durumlarını çare kabilinden popüler basın yoluyla kamuoyuna duyurmak zorunda kalmaları üzüntü verici. Aynı şekilde, entelektüel toleransları ile övünen bu ülkelerde, kendilerini akîdenin bekçisi olarak görenlerden bu tip tepkiler almadan farklı bilimsel görüşleri ifade etmenin imkânsız olduğunu bilmek de moral bozucu.” (Milton, 1996).

Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde, paradigma kavramı üzerinde durur: “Bütün bilimsel çalışmalar belli bir paradigma çerçevesinde yapılır... Bilim câmiasına paradigma hâkimdir. Bu paradigma, bilim ortamındaki nüfuzlu şahıslar arasında belli bir mutabakata karşılık gelir. Bilim faaliyeti, farklı bir deney sonucuna göre hemen fikir değiştirmek istemeyen insanlar tarafından yürütülür. Dolayısıyla, bilimin geliştiği sosyolojik şartları da hesaba katmak gerekir. Meselâ, bir bilim adamının hâkim paradigmaya karşı çıkması, kariyeri açısından çoğu kez zarar getirir.” (Kuhn, 1962).

Hakikatin peşinde olan bilim adamlarının fikir değiştirme hususunda temkinli hareket etmesi doğru ve gerekli bir tavırdır. Fakat peşin hükümlerin her ne pahasına olursa olsun korunması adına içine kapanmak ve belli bir saplantı içinde kalmak, üzerine toz kondurulmak istenmeyen bilim câmiasını birden saldırgan hâle getirmektedir. Halbuki, bilim dalları kendi aralarında (hatta alt-dalları arasında bile), genel işleyişleri, araştırma metodları, ilgi alanlarına giren problemlerin türleri, bunların ele alınma ve çözülme tarzları, ayrıca sübjektif değerlendirmelere açık olup olmamaları itibariyle farklılık arzeder.

Kaç çeşit bilim?


Fizik bir bilimdir, fakat kendi içinde alt-dallara ayrılır. Bunların bazıları doğrudan sübjektif yaklaşıma ihtiyaç göstermeyen türdendir. Meselâ serbest düşme hareketi, yarı-iletkenler, sıvı kristaller vs. (Gerçi, istendiği takdirde, fiziğin bütün konuları dolaylı olarak da olsa, bir felsefe veya ideoloji açısından yorumlanabilir, ancak burada ciddi zorlamalar da olabilir.) Kuantum fiziği gibi bazı dallar ise, farklı dünya görüşleri tarafından doğrudan farklı mânâlar çıkartılmaya müsait konuları ihtiva etmektedir.

Meselâ, volkanik faaliyetlerin tarihçesini aydınlatmak için dünya genelinde yapılan çalışmalarla, bir yandan yerkabuğu, manto ve levha tektoniği ile ilgili bilgiler elde edilir, diğer yandan da yeni soru işaretleri ve araştırma konuları ortaya çıkar. Fakat, doğrudan dinî veya ideolojik kanaate açık bir durumun sözkonusu olmadığı bu konuda bile, araştırmacılar arasında çeşitli yorum farklılıkları görülür. Radyometrik yaş tayini gibi, rakama dayanan çalışmalarda bile farklı neticeler ortaya çıkar ve bazı çalışma grupları buldukları değerde ısrar eder.

Meselâ, uydular yoluyla yapılan meteorolojik gözlem ve hesaplamalar, yeryüzünün herhangi bir coğrafyası ve belli bir zaman aralığı için, belli hata payı ile bir takım tahminlerde bulunmayı mümkün kılar. Burada bilgi kaynakları, ölçme metodları ve kullanılan dil (alçak basınç cephesi, dalga yüksekliği vs), doğrudan inanç ve ideolojilere konu olacak türden değildir.

Meselâ, bitki türleriyle bulundukları coğrafya arasındaki münasebetleri araştıran biyocoğrafya doğrudan ideolojik bir değerlendirmenin konusu olmazken, “insanın yeryüzünde nasıl zuhur ettiği?” sorusuna cevap sadedinde, bir bilim adamı evrim/yaratılış tartışması açısından renk veren bir görüş bildiriyorsa, onun inanç veya ideolojisi devreye giriyor demektir. Çünkü “insanın nasıl ortaya çıktığı?” sorusu, bilgi hiyerarşisinin en üst basamağında, bilim ile bilim-ötesi sınırında yeraldığından, bilimin metodlarıyla cevaplandırılamaz. Bilim bu konuda mantığa hitap eden veriler sağlayabilir ancak. Bir bilim adamı da bunlara dayanarak düşüncesini söyleyebilir, fakat bu basit bir kimya analizinin neticesinden çok ötede bir cevap olur, bir kanaatten veya inançtan öteye gitmez, yani asla “bilimsel” olmaz. Bu konu, jeolojik zaman ölçeğinde bir defa olmuş bir hâdiseyle ilgilidir, genel-geçer bir cevap arandığından, delillerin bütünüyle bulunması da, filmin geriye sarılması da, insanın zuhurunun laboratuarda ispatlanması da mümkün değildir. İşte evrimcilerin kendileriyle tenakuza düştüğü nokta burasıdır. Onlar hem bilim-ötesi ve ideolojik kanaat belirtmektedir, hem bunun bilimsel olduğunu ve herkesin bunu böyle kabul etmesi gerektiğini dayatmakta, hem de aynı bilgi kategorisine ait farklı bir görüş ifade edildiğinde bunu bilim-dışı ilân ederek değersiz göstermeye çalışmaktadırlar.

Yukarıdaki herbir disiplin (fizik, jeoloji, meteoroloji, biyoloji) bir bilim dalı olarak kabul edildiğine göre, aralarındaki farklılıklar nereden kaynaklanır? Bilim metodolojisi bunların hangi safhasında ne kadar uygulanma şansı bulur, nerede başlar, nerede biter; bittiği yerde hangi değerlendirme üslûbu uygun olur, buna kim, neye göre karar verir? Ve bu, “bilim” olur mu?

Meselâ, Darwin’in ileri sürdüğü tedricî evrim düşüncesinin çıkmaz bir yol olduğu anlaşılınca, sıçramalı evrim teorisi ortaya atılmıştır. Tabiatta gözlenmesi mümkün olmayan ve bir spekülasyon olarak kalan bu görüşe göre, evrim, izole bölgelerde, değişimin olmadığı uzun periyodları kesen âni sıçramalarla olmuştur. Teorinin sahipleri, Harvard Üniversitesi’nden Stephen Jay Gould (artık hayatta değil) ve Niles Eldredge açıkça şunları söylemiştir: “Sıçramalı evrim, insan toplumlarına uygun düşen devrimci teoride olduğu gibi açıkça kesiklidir. Sıçramalı türleşme teorisinin birçok Rus paleontologu tarafından destek bulmasında şaşılacak bir yan yoktur. Bu bizim şahsî tercihlerimize de ters düşmemektedir; bizlerden biri (S.J. Gould) Marksizmi babasının dizleri dibinde harfi harfine öğrenmiştir.” (Niles & Gould, 1977).

İşte üniversite ve bilim ideolojiye böyle açıkça âlet edilmektedir. Görünüşte her türlü katılığı reddeden, her düşüncenin hür bir şekilde ifade edilmesinin mücadelesini veriyor görünen bilim kurumları ve üniversiteler bugün öyle bir atmosfer oluşturmuş durumdadır ki, Yaratılış kelimesi dile getirildiğinde, tüyler diken diken olmaktadır. Mesele, Kuhn’un bahsettiği, bilim câmiasına hâkim, aralarında mutabakat olan kodamanların direnciyle ilgilidir. Bu direncin sebebinin bilimle ilgili olmadığı, mahfildekilerin aşırı öfkesinden anlaşılmaktadır. Bunlar bilim-dışı kabul ettikleri karşı düşünceleri bilimsel delillerle çürütememekte, reddettikleri bilim-dışı üslûblara kendileri yönelmektedirler. Paul Feyerabend’in ifadesiyle: “Evrim efsanesinin artık objektif tutarlılığı kalmamıştır. Sadece bağlılarının ve onların şeflerinin çabalarıyla varlığını sürdürebilmektedir. Rahipleri Nobel ödülüyle kutsanmışlardır. Fakat efsanenin başarısı tamamen fabrikasyondur.” (Feyerabend, 1965).

Her yaratılışın (madde, Dünya, hayat, İnsan) ilk ânı sebepler-üstüdür, bu yüzden akla kapalıdır. Fakat, herşeyin Yaratıcısı bunu takip eden süreçleri sebep-sonuç münasebetiyle işlettiğinden, insan bunu araştırıp anlamaya çalışabilir. Üniversite bir yandan, “Beni sadece ilk an’dan sonraki süreç ilgilendirir. Ondan öncesi modern bilimin sahası dışındadır.” demektedir, diğer yandan da, her çeşit Yaratılış’ın başlangıcıyla ilgili senaryolar kurgulayarak, bilimsel olmayan kanaatler dile getirerek haddini aşmakta, kendisiyle tenakuza düşmektedir. Tabiatı anlamaya çalışan bir akademisyen, “Bu mükemmel varlık âlemi, hayat mucizesi ve insan tesadüfen ortaya çıkmış olamaz” dediğinde, “özgür” iddiasındaki üniversite rahatsızlık duymaktadır. Bir akademisyenin, varlık âlemi için “tesadüf” dışında alternatifler düşünüp bunu müzakereye açması neden mümkün olmasın?!.. “Üniversite” varlık âlemini peşin hükümlerle mi anlamaya çalışmaktadır?!.. Ayrıca, “Âlemde tek doğru bilgi bilimsel bilgidir!” diye bir hükmün dayatılması ne ölçüde “bilimsel”dir?!.. Bilgiler tasnif edildiğinde, başka kaynaklara ait bilgi türlerinin başardığı, fakat bilimsel bilginin başarmak bir yana izah bile edemediği hakikatler vardır; dua, nazar, önsezi (hiss-i kabl-el vuku), akupunktur, kryopractice ve biyoenerji gibi.

Kaldı ki, üniversite muhalefettir; aykırı düşünceler burada herzaman ifade edilegelmiştir ve yenilikler de bu şekilde doğmuştur. Sorgulamak ve anlamak istemeyen, analitik olmaktan korkan bir üniversite olur mu? Bugün üniversitelerin hazımsızlığı orijinal “üniversite” kavramını karşılamıyor. Dogmatizmanın hâkimiyeti altına girmiş intibaı veren üniversiteler hür ve hürriyetçi ruhundan uzaklaşmış gözüküyor.

İnanan ilim adamları


Tarihe mâlolmuş ilim adamları çalışmalarını inançlarının gereği olarak yapmıştır. Newton, daha gençlik yıllarından itibaren, bilimin yanısıra, Kitab-ı Mukaddes üzerinde de durmuş, İncil’in mütercimler ve yorumcular tarafından tahrif edildiği kanaatine varmıştır. Teslis (Baba, Oğul, Ruh-ûl Kuds) fikrinin, sapıklar tarafından Hristiyanlık’a sokulmuş ahlâksız bir aldatmaca, bir mistifikasyon olduğuna inanan Newton’a göre Hz. İsa (as) ilâhî bir varlık değildir; bu yüzden insan dualarında doğrudan Allah’a yönelmelidir (Strathern, 1997). İyi bir muvahhid olan Newton’un bu fikirleri 325’deki İznik Konsili’nden beri küfür olarak kabul ediliyordu. Bu yüzden, Newton hayatının son günlerine kadar kendisini takip edecek olan, kafir ilan edilmek gibi paranoyak bir korkuyla yaşamıştı. Fakat Allah’a olan derin inancı ve doğrudan O’na müracaat etme ihtiyacı da açıktı. Hem bilim, hem de dinde ısrarlı bir hakikat arayışı içindeydi; O’nu gösteren işaretlerin peşindeydi (Strathern, 1997).

Elektromanyetik indükleme kanununu keşfeden ve elektrik motorunu icad eden Michael Faraday’ın ailesi, kendi ifadesiyle, Hristiyanlık’ın adı-sanı duyulmamış Sandeman mezhebinin sâdık üyeleriydi. Kiliselerinin kurucusu olan Robert Sandeman, Kitab-ı Mukaddes’in yorumlanmasıyla ilgili tartışmalardan kaçınan bir insandı: “Allah’ın varlığı tabiattaki düzenden bellidir. O’nun varlığından şüphe edenler göklere baksın!” diyordu. Faraday’a, araştırmalarında Kitab-ı Mukaddes’deki şu âyet ilham kaynağı olmuştu: “Dünya’nın yaratılmasından itibaren Allah’ın görünmez nitelikleri -sonsuz gücü ve ilâhî vasıfları- ortaya koyduğu eseri sayesinde açıkça görünür hâle gelmiştir.” Faraday’a göre, elektrik “açıkça görünmeyen ve anlaşılmayan” birşey olmaya devam ettiği müddetçe, “Allah’ın sonsuz gücünü ve ilâhî vasıflarını” doğru olarak anlayabilmek mümkün olmayacaktı. İnancı gereği buna tahammül edemeyen Faraday, elektriğin karmaşık bir şey olduğuna inanmıyordu. Çünkü insanın Allah ile olan münasebetinin sade bir seviyede yürüdüğü inancıyla yetişmişti; Sandeman mezhebinin ilk müntesipleri Hz. İsa’nın (as) Havarileri’nden istediği çocuksu inanca önem veren bir anlayışa sahiptiler.

1867’ye gelindiğinde elektrik dünyanın dört bir yanında kullanılıyordu. Fakat inancı ve konumuyla Faraday daima mütevazı kalmıştı: “Beğenilen bir teoriye körü körüne sâdık kalmak yüzünden, bilime, telâfisi daha fazla emek gerektiren pekçok yanlışlık girmiştir. Bunlara engel olmak, büyük oranda zihnî alçakgönüllülük, bağımsızlık ve yenilgiyi kabul etmeyi gerektirir.” diyordu. Hür fikirli bir bilim aşığı, ama aynı zamanda alçak gönüllü bir dindar olan Faraday, Kraliyet Derneği başkanlığını iki defa geri çevirmiş ve Kraliçe’nin şövalyelik (Sir ünvanı) teklifini reddetmiş, kibarca, “Sonuna kadar sadece Michael Faraday olarak kalmalıyım.” demişti. Öldüğünde, Kraliçe Victoria, onun da Newton ve İngiltere’nin diğer ünlü bilim adamları gibi, Westminster Manastırı’na defnedilmesini teklif etmişti. Ancak, Faraday vasiyetinde, sadece kendi arkadaşlarının katılacağı sade bir tören yapılmasını, mezar taşının sıradan olmasını ve gösterişsiz bir yere gömülmeyi istemişti. Son notlarından birinde, “İşte, tam kırk yıl geçti. Ümit ederim, ne şimdi, ne de kırk yıl önce küstah biri olmuşumdur.” diyordu (Guillen, 1995).

Kopernik, Kepler, Newton, Faraday gibi bilimde kendilerine büyük muvaffakiyetler nasip olmuş şahsiyetlerin ortak noktaları, Allah’a olan samimi imanları, dinî terbiyenin kazandırdığı ahlâkları, yüksek mesuliyet şuurları ve tevazuları, Allah’ın sıfatı olan “İlim”le ve ilmî meselelerle inançlarından dolayı aşk derecesinde ilgilenmeleri, tabiattaki ilâhî mührü anlamaya çalışmak gibi ciddi konular üzerinde kafa yormaları, ve neticede bu konuda ilhama mazhar olmalarıdır.

Intelligent design (akıllı tasarım) tartışmaları


Bugün ABD’de yaşanan akıllı tasarım tartışmaları, üniversitelerin hür düşünceye ne kadar izin verdiğini gösteren ilginç bir misâl teşkil ediyor. Nature’ın son sayılarından birinde, “Akıllı tasarım: Öğrencilerinizin zihinleri üzerinde kimlerin tasarımı var?” başlıklı makale şöyle başlıyor: “Akıllı tasarım hareketi ABD üniversitelerinde küçük, fakat büyüyen bir güç... Yaratılışçılığın Truva Atı: Akıllı Tasarım Hançeri adlı kitabın yazarlarından Southeastern Louisiana Üniversitesi’nden felsefeci Barbara Forrest uyarıyor: “Akıllı-tasarımın avukatları kamuoyunun bilim anlayışında çatlak meydana getirmek ve insanları, bilimsel bir açıklama için tabiat-üstüne başvurulabileceğine ikna etmek istiyorlar.” (Brumfiel, 2005). Forrest, Yaratılış’ı çağrıştıran akıllı tasarım ifadesini, bilime konu olabilecek bir düşünce değil, bir tehdit olarak görüyor.

Akıllı tasarım kavramı sistematik olarak ilk defa Amerikalı biyokimyacı Michael J. Behe tarafından geliştirildi. Behe, Darwin’in Kara Kutusu adlı kitabında akıllı tasarımın çerçevesini şöyle belirliyor: “Tasarım (dizayn) kısaca, parçaların bir gâyeye mâtuf olarak bir araya getirilmesidir...Doğru işleyen fizikî sistemlerde bir dizi parça birleşerek tek başlarına yaptıklarından çok daha farklı bir fonksiyon gerçekleştiriyorsa, burada tasarım vardır. Fonksiyonu meydana getiren parçaların hususiyetleri ne kadar fazlaysa, tasarımı görebileceğimiz deliller de o kadar çok olur.” Behe, ailece oynanan bir harf oyunundan misâl veriyor: “Oyun bittiğinde bir mola için odayı terkediyorsunuz. Geriye döndüğünüzde harfleri kutunun içine dökülmüş, dolayısıyla karışık hâlde bulacağınızı biliyorsunuz. Fakat döndüğünüzde, yüzleri size dönük olan harflerin “BİZİ AKŞAM YEMEğE GÖTÜR!” yazdığını görüyorsunuz. İşte o an bir tasarımın varlığını hissediyorsunuz; bu harfleri rüzgârın veya depremin düzenleyebileceği aklınıza bile gelmiyor. Tasarımın varlığından eminsiniz, çünkü her ayrı parça (harf), belirli bir hedefe yönelik (mesaj) bir düzen içinde birleşmişlerdir, ve parçalar tek başlarına bunu asla başaramazlar. Ayrıca, verilen mesaj da çok açıktır; birkaç harfin yerinin değiştirilmesi mesajın anlamını yitirmesine sebep olacaktır. Bundan dolayı, mesajın safhalardan geçmediği de açıktır; bir tek harfin bir anlamı yoktur, birkaç harf de mesajı ifade edemez.” (Behe, 1996).

Burada İslâmiyet’in eşsiz tevhid akidesi perspektifinden şu nokta önemlidir: Âlemlerin Rabbi olan Allah tasarlamadan yaratır, çünkü O, zamana, düşünmeye ve malzemeye ihtiyaç duymaz, sonsuz ilim, kuvvet ve iradesiyle yoktan yaratır; bir ilk-maddeye muhtaç değildir; çünkü her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kâinat’ın, Dünya’nın, Hayatın ve İnsanın mükemmelliği de bunu açıkça gösterir. Dolayısıyla “zeki”, “akıllı” ve “tasarımcı” gibi sıfatların, Kendisi hiçbir şeye benzemeyen ve “Ol!” deyince, murad ettiği herşey olan Âlemler’in Rabbi için kullanılması doğru değildir. Yine de bu tarz bir ifade 21. yüzyıl için önemli bir başlangıç teşkil etmektedir. Fakat, açıkça “Allah” denmediği, sadece “akıllı bir tasarım”dan sözedildiği hâlde, buna bile tahammül edilemediği, bilim dergilerine yansıyan üslûbdan anlaşılmaktadır.

Konuşmak heryerde yasaklansa bile, hür düşüncenin ayağına pranganın vurulmayacağını, insanların susturulmayacağını ümit ettiğimiz tek ve belki de en son yer üniversite değil midir? Böyle öğrenmedik mi?!..


Bitirirken


Newton ve Faraday örneğinde olduğu gibi, bilim faaliyetinde esas olan kişinin merakıdır, içinden gelen çalışma isteğidir; kafasında sürekli belli problemlerle ve bunları çözme düşüncesiyle yaşamasıdır. Üniversitenin varlık sebebi, öğretim fonksiyonunun yanısıra, talebelerde potansiyel olarak mevcut merak hissini kamçılamak, istidadlı ve istekli talebeleri keşfedip onlara rahat çalışacakları imkânları da temin etmektir. Bugün bilim faaliyeti, Faraday’ın çalıştığı bir ciltçi dükkânının köşesinde yapılamayacak kadar kompleks, dünya ile irtibatlı, büyük bilgi ve teknoloji alt-yapısı gerektirir hâle gelmiştir; dolayısıyla üniversite dışında yapılması imkânsızdır. İstisnaî olarak, AR-GE (araştırma-geliştirme) bölümü olan dev sanayi kuruluşlarında yapılan araştırmalar sadece teknolojiye yöneliktir. Fakat bilim sadece araştırma ve teknoloji değildir; araştırma neticelerinin müzakereye açılması, üniversitelerde anlatılması, sempozyumlarda ve ihtisas dergilerinde tartışılması da bilimin üretilme ve iletilme sürecinin ayrılmaz parçasıdır ki, burada asıl eksen üniversitedir. İşte bu noktada, belli ideolojik temayüllere sahip müesseselerin ve şahsî tercihlerin tesir payları olmaktadır.

Bütün bunlardan sonra, “Türkiye’deki üniversiteleri nasıl bilirsiniz?” şeklindeki bir soru, aslında cevap bile gerektirmeyecek kadar ürkütücü tedailer oluşturuyor.

Bugün Türkiye’de acaba kaç akademisyen meslekî bir zevk alarak, zihnini sürekli kemiren bir bilim problemini çözmek için yoğun olarak okuyor, düşünüyor, bununla yatıp bununla kalkıyor, gece bunun rüyasını görüyor ve başardığında takdir ediliyor?!.. Üniversitelerimizde böyle gerçek bir “üniversite” atmosferi var mı? Newton’un Kilise baskısı altında yaşadığına benzer bir korku, dünyada ve Türkiye’de üniversitelere hâkim baskı atmosferinde yaşanmıyor mu?! Türkiye’nin ayrıca kendine has gariplikleri de yok mu?!...

Son sözü, üniversite kavramı üzerinde uzun uzun düşündüğü anlaşılan Alman filozof İmmanuell Kant’a bırakalım. Kant 1780’li yıllarda yazdığı Fakültelerin Tartışması (Der Streit der Fakültäten) adlı eserinde, bilim hürriyeti açısından ahlâkî bir ölçü tesbit eder: “Üniversitede yönetimin buyruklarından bağımsız hiç olmazsa bir fakülte olmalıdır. Bu fakülte buyruk vermemeli, hakikat adına herkes için hür bir değerlendirme yapmalıdır; bu fakültede akıl açıkça konuşma hakkına sahip olmalıdır. Böyle bir akıl olmaksızın, hakikat açığa çıkamaz. Akıl, tabiatı gereği hürdür, ve buyrukla birşeyin hakiki sayılmasını kabul etmez.” (Kula, 1999).



_______________

Kaynaklar
Milton, R., 1996 - Shattering the myths of Darwinism. Park Street Press. Vermont.
- Kuhn, T., 1962 - The Structure of Scientific Revolutions. The University of Chicago Press, Chicago, Illinois.
- Behe, M.J., 1996 - Darwin’s Black Box. The Free Press, New York.
- Niles, E. & Gould, S.J., 1977 - Paleobiology, Spring, Vol 3, p.145-146.
- Feyerabend, P., 1965 - “Problems of Empiricism” in Beyond the Edge of Certainty, ed. R.G. Colodny, p. 176.
- Brumfiel, G., 2005 - Intelligent design: Who has designs on your students’ minds? Nature, 434, 28 April, 2005.
- Guillen, M., 1995 - Five Equations That Changed The World - The Power and Poetry of Mathematics. Hyperion.
- Strathern, P., 1997 - The Big Idea. Newton and Gravity. Paul Strathern. London.
- Kula, O.B., 1999 - Aydınlanma Felsefesinde Üniversite Kavramı. Düşünen Siyaset, Sayı: 3, Nisan 1999.

12:45 - 21/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


Hangi Atilla İlhan ?

Kategori: Belirtilmemiş

Yazar Mustafa İslamoğlu'nun Atilla İlhan'ın ölümü üzerine yazdığı bir makaleyi paylaşmak istiyorum.İslamoğlu , bir yazar. Birçok kitabının yanı sıra halen Yeni Şafak gazetesinde Sami Hocaoğlu adıyla,Vakit gazetesinde de Arif Çevikel adıyla yazıyor.Mutlaka takip edin derim.

 

Mustafa İslamoğlu                                                                                    

                                               

Tamam, sevdiğinizi biliyorum. Aslına bakarsanız, kişiliğini ve şiirlerini ben de en az sizin kadar seviyorum. Ama yine de onun hakkında düşündüklerimi açık yüreklilikle söylemeden edemeyeceğim: Tüm Batı karşıtlığına rağmen yaşam tarzı açısından bir "yerli" değil, bir Fransız mösyösü kadar "yersiz" idi Attila İlhan. Meriç'in ifadesiyle "müstağrip"ti.

Batı'yı eleştiriyordu, bu doğru. Fakat, bu entelektüel karşıtlık, soyut, eti kemiği olmayan, ayağı yere basmayan, daha doğrusu ne basacak bir 'ayağı' ve ne de basılacak bir 'yeri' olan, hayata dönüşmemiş bir karşıtlıktı. Çünkü yaşadığı hayat, tepeden tırnağa Batılı bir hayattı. Düşünce tezgahında "yerlilik" satmışsa da, hayatı bir "yersiz" olarak, hatta bir yabancı olarak yaşadı.

Cins kafaydı. Onun "Hangi…" ile başlayan serisini okuyanlar, ondaki cins kafayı keşfetmekte gecikmezler. Hangi Batı, Hangi Sol, Hangi Sağ, Hangi Atatürk, Hangi Seks… Yıllar, hatta on yıllar önce bunları ilk çıktıklarında okumuştum. Çok şeyler söyler gibi görünüyorlardı.

Söylüyorlardı da… Fakat söz bir yere geliyor, işte tam orada Attila usta, dut yemiş bülbül kesiliyordu. Bülbül gibi şakıyan usta şair, meselenin püf noktasını hep es geçiyordu. Asıl söylenmesi gerekeni bir türlü söylemiyordu, her ne hikmetse? Bu bende, ona dair ilk sukut-ı hayal.

Tam "İşte gerçeği söyleyecek" derken, kıvrak bir reveransla çark edip işi laf kalabalığına getiren Usta karşısında, siz olsanız ne derdiniz? Ben de onu dedim her seferinde: 'Niçin'lere gelince susacaksa, 'ne' ve 'nasıl'ları konuşmanın ne yararı var? Böyle konuşmak, aslında hiç konuşmamaktır?

Onu ayıplamıyorum. Hatta, onu anladığımı sanıyorum. Çünkü, hem Batı'yı kıyasıya eleştirip hem de "Kemalist" olmak için, tam da böyle garip bir yol takip etmek gerek. Yoksa, nasıl olur bu iş? Kim, nasıl telif eder bu ikisini bir arada? Onun Batı karşıtı yazılarını topladığı eserine uygun gördüğü isim Batı'nın Deli Gömleği. Tarih atmışım bu kitaba: 18.10.1982. Alın, çizdiğim ve not düştüğüm pasajlardan birkaç satır:

"..Baksanıza herif NATO içinde Yunanlıyı bize yeğliyor. Biz NATO dışında Arapları niye İsrail'e yeğlemeyelim? İsrail de, Yunanistan da, Ortadoğu'da birer ajan devlettirler, emperyalizmin ajan devleti! Yaaa!" (s. 235)

Olmayan şapkalarımızı çıkarıp, selama duruyoruz bu asil sözler karşısında. Peki, "emperyalizmin" ajanlarına karşı haydarâne naralarla sell-i seyf eden üstat, bizzat emperyalizmin kendisine bu toprakların dümenini kırıp, bu ülkeyi onların kuyruğuna demirleyen kadrolar için ne diyor? Sorsak; "Kim giydirdi bu gömleği sırtımıza yahu?" diye.

Tısss! Yaaa!

Bir şey demediği gibi, yeri geldikçe savunuyor, toz kondurmuyor. Oldu mu ya? Attila İlhan gibi hayatında kutsala yer olmayan birinin, tarihe ilişkin "kutsallar" ihdas etmesi ne yaman çelişki değil mi? AP sağıyla CHP solunu karşılaştırıyor. Okuyun: "Oysa al birinden vur birine, tencere dibin kara, seninki benden kara, bunlar 1947'den beri içine soktukları karanlık tünelde, karşılıklı tepişerek, ülkeyi Osmanlı'nın battığı batağa sürüklüyorlar." (s. 316)

Niye "1947'den beri"? Tarih baklava tepsisi mi, öyle istediğiniz yerinden kesip alasınız? 1947'de devrim mi oldu? Kadro aynı kadro, zihniyet aynı zihniyet, kıble aynı kıble, hamam aynı hamam, tas aynı tas!

Şairliğine kim söz edebilir? Divan edebiyatıyla Türk halk edebiyatının imbiğinden damıtarak kotardığı kendine özgü şiir dilini, kaç şairde bulabiliriz? Kitaplığıma baktım, bir tek eksik kitabı yok. Şiirlerinin hepsini de titizlikle okumuş, derkenar düşmüşüm. Hey gidi usta hey! "An gelir.. Attila İlhan ölür" ha? İşte öldü. Ondan geriye ölümsüz mısralar kaldı: "hey gidi hey / 'mülk' sözde Osmanlı'nın ama / Alaman'ın elinden / İngiliz alıyor". İyi de be Usta, bunu bilen Attila İlhan, nasıl "Kemalist" olabiliyor? Koca, koskoca Osmanlı'nın yıkılışını planlayanlar, onun yerini neyin alacağını planlamayı unuttular mı dersiniz?

İlk ezanı 12 yaşındayken duymuş. Demek ki, doğduğunda Osmanlı bakiyesi ebeveyni kulağına ezan bile okutmamış. Bence o bir kurban: Garb'a karşı çıkan garbzede bir garpçı (!)

Ciddiydi. Sohbetlerinde elindeki not kağıtlarına dikkat etiniz mi? Hasta denecek kadar titiz, hassas ve gayet ciddi. Ama hangi konuda? Söz Sultan Galiyef'ten açıldığında.. Söz Allende'den açıldığında.. Söz Fransız edebiyatından açıldığında.. Hatta söz Batı'dan açıldığında.

Fakat söz Doğu'dan, haydi adınca söyleyelim, İslam'dan açıldığında o ciddiyet sizlere ömür. O tanıdık ciddiyet, yerini koyu bir cehalete bırakıyor. Bir söyleşide ayağını bastığı toprakların Kutsal Kitabı'ndan söz edecek. Diyor ki "Kur'an'da yazılıdır: Bizim oraların Hurmaları, zeytinleri iyidir…" Tamam, kestik. Hadi "tîn suresini" bilmiyor diyelim, yanında yöresinde bir Kur'an da mı yok? Başka değil, Mukaddes Metin bu!

Ahirete inandığına dair bir şey bilseydim, onun ahiretine dua ederdim. Bilmediğim için, bunu yapmam doğru olmaz. Ama görüyoruz: Karşılığını dünyada almak için yaptıklarının karşılığını fazlasıyla aldı, alıyor. Herkes onu konuşuyor. Fakat konuşulanlardan bir tek Attila İlhan çıkmıyor. İnsan ister istemez soruyor: Hangi Attila İlhan?

03:56 - 19/3/2006 - comments {0} - Yorum Yap


M.Akif Ersoy üzerine

Kategori:

Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi Başkanı D.Mehmet Doğan'ın 12 Mart münasebetiyle yazdığı bir Akif yazısı..

 

D. MEHMET DOğAN (*)

Merhum Mehmed Âkif, "Süleymaniye Kürsüsünde" doğu Türklerinden Abdürreşid İbrahim'i şöyle konuşturur:

Bir de İstanbul'a geldim ki: Bütün çarşı pazar

Naradan çalkanıyor! Öyle ya hürriyet var!

İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİNİ GÜRÜLTÜYE KURBAN ETMEK!

Biz de, yirmi sekiz yıldır yaptığımız gibi, bu senenin 12 mart sabahında Hacettepe Semtine vardığımızda, Taceddin Dergâhı'nın etrafından "Onuncu Yıl Marşı"nın gürültüye inkılâp etmiş şekilde bangır bangır yükseldiğini duyduk. Bu, tuhaflıktan da öte bir şeydi; 12 mart İstiklâl Marşı'nın TBMM tarafından millî marş olarak kabul edilişinin 85'inci yıldönümü idi. Bugün Türkiye Yazarlar Birliği ve Ankara'daki otuz kadar gönüllü kuruluş, bu yıldönümünü gürültüsüz patırtısız, "şov"suz, yani her zamanki gibi kutlayacak, bir hatırlatma yapacaktı. Fakat bu gürültüde ne mümkündü!

Dergâh'ın etrafına bir seyyar tribün kurulmuş, karşısına nutuk atmak için bir kürsü yükseltilmişti. Etraf ticaret odasının bayraklarıyla, flamalarıyla donatılmıştı. Bir şov için her şey hazırdı. Hatta, nutuk ziyafeti(!)nden sonra, mide ziyafeti için de masalar ve sandalyeler yerleştirilmişti. Çünkü milleti midesinden yakalayarak buraya getirmek daha kolay olabilirdi; bu yüzden tertipleyiciler, konuşmaların akabinde gelenlere etli pilav ikram edeceklerdi! 

HAKKIDIR GÜCE TAPAN BURJUVAZİMİN İSTİKLÂL!

Türkiye Yazarlar Birliği, her sene olduğu gibi, mutat saatte, mütevazı hatırlatma toplantısına başladı. Fakat ne mümkün, dışarıda aynı anda "yallah" denilen mehterin gürültüsü ayyuka çıkıyordu. Ömürleri boyu kös dinleyenler, kimseyi dinlemek istemiyorlar ve artık gelenekleşmiş olan toplantıyı sabote ediyorlardı. Bir zamanlar muharebe meydanlarında askerî teşyi için vuran ve düşmanın kalbine korku salan kahraman mehter ne hallere düşürülmüştü! 

Mehter bu sefer tarihimizin sesini bize getirmiyordu, gücün zorbalığa dönüşen tahakkümünü ilân ediyordu. Zaten güç, hakla beraber olmadığında, zorbalığa inkılâb eder. Bugün İstiklâl Marşı ile ilgili böyle gürültülü, tantanalı toplantı yapanların bir bildiği olmalıydı. İstiklâl Marşı bizce yanlış biliniyor olabilir miydi? Mesela, İstiklâl Marşı'nda şöyle bir mısra geçiyordu da biz bugüne kadar farkında değil miydik:

Hakkıdır güce tapan milletimin istiklâl!

Edep sınırlarını çoktan aşan bu kaba tavır, oraya sadece gerçek bir hatırlatma yapmak için gelenler tarafından lânetlendi ve mehter bir süreliğine susturuldu.

Evet, bu vak'a Türkiye burjuvazisinin omurgasızlığını, istikametsizliğini, estetiksizliğini ve her türlü incelikten yoksunluğunu bir daha gözler önüne serdi.

Türkiye'de millî burjuvazi var mı? Bu hep tartışıldı. Merhum lise tarih öğretmenim Enver Behnan Şapolyo senelerce evvel, Türk Büyükleri diye bir kitap yayınlamıştı; çoğu hükümdar ve asker olan Türk büyükleri listesine her hâlde millî burjuvazi örneği olsun için Vehbi Koç da konulmuştu. Merhum hocamın bu seçimini tartışacak değilim. Fakat, onun belki de ahbabı olan bu zengin adam, yine de eski Ankara'nın süzülmüş şehirli kültüründen geliyordu. Adab erkân bilme konusunda bugün sağda solda caka satanlara bu yüzden kıyaslanamayacak bir faikiyeti vardı.

Bugün Türkiye'de beynelmilel sermaye ile iç içe bir kaymak tabaka burjuvazi de var. Bunlar her hâl ü kârda temsilcisi oldukları kültürün seçilmiş örneklerini müzikte, raksta, seyirlik alanlarda ortaya koyuyor ve bunun için servet sayılacak paralar harcamaktan çekinmiyorlar. Bugünlerde İstanbul'un köklü devlet müzelerinin karşısında onların "modern" müzeleri büyük rağbet görüyor. Bu grup içinde şahsî zevkleri için geniş kadrolu senfonik orkestralar besleyenler var.

Buna karşılık, yerli sermayenin "burjuva"larının sanat ve kültür namına neler yaptıklarını tesbit etmek için mikroskop kullanmaktan başka çareniz yoktur. Elbette, bazı ticaret odalarının hiç bir orijinal muhteva ve estetik taşımayan ve bir basın kıdemlisinin tabiriyle "eşşek yüküyle" yayınladıkları "kitapları" görmezden gelmiyoruz. Fakat onların, bayat, bayağı ve iç kaldıran ağır hamaset kokusu saçan bu okkalık kitapları, bize kitabın nasıl olamayacağını, zevksizliğin hangi ölçülere yükselebileceğini göstermekten başka bir işe yaramıyor.

BATI BURJUVAZİSİ: KÜLTÜR VE SANATIN HÂMİSİ

Türkçenin bazı kuzey lehçelerinde bizdeki "şehir" kelimesine karşılık olarak kala/kale kelimesi kullanılmaktadır. Bu esasen, batıdan Ruslara geçmiş olan "burg" kelimesinin karşılığıdır. Bu kelime ise şehir anlamına gelir; daha doğrusu etrafı surla çevrilmiş şehir... Bu "burg"un arapça "burç"dan iktibas edilmiş olma ihtimalini de bir tarafa yazmamız gerekiyor. Burjuvazi işte bu "burg"ların ahalisidir. Şehir ahalisinin seçkinleri tüccar ve esnaftır. Batıda burjuvazi, şehirliler veya şehir seçkinleri belli bir dönemden sonra bütün sanatların hamisi oldular. Onların incelmiş zevkleri bütün sanatları besledi. Modern dönemin kültürünü oluşturdu.

TÜRK BURJUVAZİSİ, NE İŞ(E) (Y)ARAR?

Türkiye'nin burjuvası denilebilecek kesim, ne sanattan anlar, ne estetikten. Kapı gibi diplomaları vardır ama okur yazar değildirler. Ders kitabı dışında okudukları kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Beş şair, yazar, ressam, fikir adamı... say deseniz, daha birinci isimde tökezlerler. Güzel sanatlar onların kapısından geçmez. En bayağı metaları, sanat eseri sanırlar. Bütün sanat kesimlerinin bildiği bir kavramla ifade etmek gerekirse, onların en pahalı zevkleri dahi "kiç" çerçevesinde kalmıştır. ("Kitsch" değersiz şey, düşük kalitede sanat ve edebiyat malzemesi. Avam zevkine hitap eden şık görünümlü kalitesiz eser.)

Neden böyledir peki?

Çünkü Türkiye'de şehirler, epeydir şehir olmaktan çıkmıştır.

Şehirler şehir olmaktan çıkınca, güç/iktidar, şehirleri şehirlikten çıkarınca, şehirlilik de ortadan savuşmuştur. Rant uğruna şehir tahripçisi ve şehirli olmayan burjuvazimiz, "güc"ü her şeyin yerine koymuştur. "Güç" varsa, zevksiz, kalitesiz, fakat gösterişli, pahalı kitaplar basabilirsiniz. Herkes onu gerçek kitap sanır veya gerçek kitapmış gibi övgüler düzer!

Gücünüz varsa, sağda solda, derinliği olmayan, mesnetsiz millliyetçimsi çığlıklar atabilirsiniz ve bu birileri tarafından sizin milliyetçilğinizin, yurtseverliğinizin göstergesi olabilir.

Oysa ne kültür, ne sanat, ne de fikir Türkiye burjuvazisinin kapsama alanına girebilmiştir. Elbettte istisnalar vardır, onlara bir sözümüz yok. Fakat bugünlerde temsilci mevkiinde bulunanlara göre söylenebilecek olan budur.

MİLLETİN MECLİSİ, MİLLETİN İSTİKLAL MARŞINA İLGİSİZ KALABİLİR Mİ?

İşte 12 mart 2006 sabahı, mütevazı fakat büyük Mehmed Âkif'imizin kerpiç ve ahşaptan yapılmış küçük bir evde yazdığı bizim için ebedî bir mesnet olan muhteşem eserinin TBMM tarafından kabul edilişinin 85. yılı kutlanacaktı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, böyle bir kutlamayı her nedense gerekli görmemişti. Hatta Meclis binasının görünür bir yerinde İstiklâl Marşı'nın metni bile yoktu!

Değerleri yaşatmak ciddiyet ister. Lâfla, nutukla, hamasetle olmaz. Süreklilik ve istikrarla olur. Gelenek oluşturmak da bir şehirliliktir.

Kültür Bakanlığı müracaatımıza rağmen, konu ile ilgilenmemişti.

Her zaman olduğu gibi, Ankara'nın gönüllü kuruluşları, merhum Âkif'in kişiliğine yakışır mütevazı bir toplantı yapacaktı.

Maksat hatırlamaktı, gönülden hatırlamaktı ve gençlere hatırlatmaktı. Bir de, İstiklal Marşı'nın yazıldığı o mütevazı evi merak eden gençler vardı, onların bu küçücük evdeki büyük adamın yaptıklarını bilmesi gerekirdi.

Milletin ruhunu aç bırakıp, kalabalık toplamak için rüşvet mahiyetinde bir günlüğüne, hatta bir öğünlüğüne karnını doyurarak, yemek dağıtarak, İstiklâl Marşı toplantısı yapmak, bunun için para harcamak; buna karşılık, yok olma tehdidi altında olan Taceddin Dergâhı'nı kurtarmak için parmağını bile kıpırdatmamak...Olan biten bundan ibaretti.

Bu arada hakkını yemeyelim; gönüllü kuruluşların İstiklâl Marşı toplantısını, baştan sona dikkatle takip eden ve dışarıdaki densizliklerden rahatsızlığını yüz hatlarıyla dışa vuran MÜSİAD'ın Ankara Şubesi Başkanı Hüdaverdi Çakır'ın ızdırabını bizim de aynı şekilde hissettiğimizi söyleyelim...

(*) D. Mehmet Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi Başkanı

12:56 - 19/3/2006 - comments {3} - Yorum Yap


Önceki Sayfa Sonraki Sayfa
Description
Gelenekten Geleceğe...
Ana Sayfa
User Profile
Arşiv
Arkadaşlarım
Bilgi ve Hikmet
Köprü
Mustafa Akyol
Tarihçi Gözüyle
Access Research Network
Hayat Sadece
Bloglar alemi
Son Yazılar
- Taşınıyorum
- Laiklik Elden Gidiyor (mu ? )
- Carlyle ve Doğrulan Tasavvur
- Sövgü Ekonomisi
- Bu Blog da Neyin Nesi ?
- Osmanlı Nedir ?
- Bir Delil Olarak Felsefe
- İdeoloji ve Bilim
- Hangi Atilla İlhan ?
- M.Akif Ersoy üzerine
- Akıllı Tasarım
- Düşünmek üzerine

batak oyna