Başlıksız

Ana Sayfa - Profil - Arşiv - Arkadaşlarım

Kiitos!

Posted on 6/8/2006 at 08:17 by Elf - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

Scent of the sea before the waking of the world
Brings me to thee
Into the blue memory....

Kiitos Nightwish!

Into the blue memory....





Epica Konseri...

Posted on 5/8/2006 at 11:53 by Elf - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

25 Temmuz akşamı saat 11:30’da büyük bir heyecanla Fatih Ekspresi’ne bindik. 1 gün, 2 gecelik özgürlük ve Epica konseri. Üstüne üstlük grup üyeleriyle yapılacak bir röportaj! Sanırım hayatımın en mutlu zamanlarıydı ve yaşlandığımda torunlarıma anlatacak ve onların “Hadi bir daha anlat” diyecekleri 1 gün ve 2 gece yaşayacaktım.

Trende korkunç bir şekilde uykumun gelmesine rağmen, gözlerim kapanmamakta ve bilincim kaybolmamakta ısrar etti. Üstüne üstlük trendeki klimanın nedense -10 dereceye ayarlanması ve benim salaklık yapıp “Amaaan! Yük olacak orada şimdi” diyerek üstüme bir şey almamam da sanırım bilincimin yerinde kalmasına neden oldu. Sonuç olarak yaklaşık 2 saat uyudum ve İzmit’te deniz ve gemileri görmemle beraber (Ah! Evet deniz ve su aşkı...) artık uyumak bana haram oldu. Haydarpaşa’ya geldiğimizin anons edilmesiyle, artık herşey için çok geç olduğunu da kavradım.

Haydarpaşa’dan dosdoğru Ortaköy’e gittik. (Vapurla! Sanırım İstanbul’un en sevdiğim özelliği) Denize karşı oturup kahvaltı yapmaya çalıştım ama pek olmadı. Denizi görmek + Epica konseri ve röportajı heyecanı pek bir şey yememe müsade etmedi. Kendime birşeyler yememi söyleyerek işkence ederken, Murat beni aradı ve Beşiktaş’ta olduklarını, Ortaköy’e doğru geldiklerini söyledi. Ondan sonra kendime işkence yapmayı unutup bir şey yemedim zaten.

Yaklaşık 20 dakika sonra Epica Türkiye t-shirtüyle adminimiz ve Görkem (bowoli) Ortaköy’ü şenlerdirdi. Hemen kaynaşıp hediye aramaya başladık. Önce yolda gördüğümüz küçük bir büfeden rakı aldık. Tekirdağ mı alalım başka bir şey mi alalım diye küçük çaplı bir tartışmadan sonra “Amaaan! Ne anlarlar rakıdan” diyerek Yeni Rakı’da karar kılındı. Rakı arkadaşım tarafından gasp edilmeye çalışılsa da tarafımdan kurtarıldı. O sıcakta Beşiktaş’a kadar yürüdük. Beşiktaş’ta bir şeyler aradık ama bulamadık. Bu arada neresi olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan bir yerden fıstıklı ve fındıklı lokum aldık. Sonra Taksim’e gittik. İstiklal Caddesi’nden de nazar boncuklarını aldık. Böylece hediye alma işi halledilmiş oldu. Kaval ve sepet hazırdı zaten. (Evet bildiğimiz çoban kavalı... Sepetin ismi de tavuk sepeti oldu sonradan..)

Saat 11:30 civarında McDonalds’a gidip üst katta sepeti hazırladık. Bu arada rakıyı falan saklamayı unuttuk; ama neyseki kimse keş olduğumuzdan şüphelenmedi :P. Röportaj sorularını falan kontrol ettikten sonra “Anca yetişiriz, hadi gidelim” naraları atarak, 12:30’da Maslak’a vardık. Röportaj 13:30’daydı ve Refresh’in önünde tek gölgede kalan yer vardı. Orada da oturmamıza izin vermediler. Neyseki oraya BP bir istasyon açmayı akıl etmiş, biz de yaklaşık 1 saat oraya çöreklendik. Bu arada sıcak hepimizi süblimleştirdi tabi. Sevgili adminimiz Murat ve Görkem birer bira aldılar, metalci gençlik takıldılar; ama biz namuslu, cici ve hanım kızlar olduğumuz için bira falan almadık. (Buradan damat adaylarına sesleniyorum :P)

Saat 13:45’te Epica’nın tur menajerini aradım. (Jeroen Brom- nam’ı diğer Yero) Konuşamadım; ama anlaştık nasıl olduysa, grubun daha otelden çıkmadığını, onu 1 saat sonra aramamı söyledi. 1 saat daha güneşin altı? Peki... (-içindeki sesler ona işkence yapar-Epica.. Epica... Az kaldı... 1 saatçik daha...Yakında bitecek... Epica...) 1 saat geçmek bilmedi. Etrafımdakilerin beni sıkıştırmalarıyla 1 saat sonra Yero’yu tekrar aradım. Açmadı..Bir daha... Yine açmadı... Bir daha.. Meşgule verdi.. Bir daha.. (yüzsüzlüğün bu kadarı..) Açmadı..

Son aramamdan yaklaşık 5 dakika sonra beyaz bir minibüsün içinde kızıl bir kafa ve yaklaşık 5 tane uzun saçlı insan gördük. Etrafımdaki herkes el salladı, ama ben sallayamadım. Rivayetlere göre onlar da bize el sallamışlar. Öyle sevimli insanlar yani.

Image
Mark Jansen ve hediyeleri :)
Her neyse sonunda yalvar yakar içeri girmenin bir yolunu bulduk. Bizi sonradan Overload’un bateristi olduğunu öğrendiğim arkadaş içeri götürdü. Bu arada yolda Yves’i görüp selam verdik, kafasını sallamakla yetindi. (Neyseki kafa salladı ya onu da yapmasaydı...) Hazır olmalarını beklerken Jeroen ve Coen’i de gördük. Jeroen bize hemen “Hello guys!” diyerek sıcak bir karşılama yaptı. Coen’in ise bize bir şey söyleceyecek hali kalmadı, çünkü arkadaşım Çağla Coen’i görür görmez “Allah!” diye bağırdı. Haliyle o da şaşırdı tabi...

Neyse Yero’yla kısa bir konuşma yaptıktan sonra 2 ya da 3 kişinin röportaja girebileceğini öğrendik üzüntüyle. Neyseki yan odada Simone vardı da pek üzülmediler röportaja giremeyen arkadaşlar :) Biz de gülüşerek yalan yanlış İngilizcemizle bir şeyler sormaya çalıştık. Röportaj sırasında konserden sonra hepimizin boğazının ağrıyacağının da sözünü verdik. Mark’ın acayip cana yakın bir insan olduğunu ve sürekli gülümsediğini söylemeden edemeyeceğim. O sevimli yaratık nasıl brutal vokal yapıyor, ilginçtir. Röportaj yakında yazıya dökülecek inşallah, siz de okuyacaksınız...

Röportaj bittikten sonra hediyelerimizi verdik, (benim nazar boncuğunu ne işe yaradığını anlatmam da ayrı bir traji-komedi tabi..) resim falan çektirdik, imza falan aldık, güzel anlardı. Sonra içerde kalmak için yalvarıp yakarsak da bizi dışarı çıkardılar. Güneşin altında saatlerce bekledik. İlaç kullanan bir insan olarak ışığa doğru gidip geldiğimi itiraf etmeliyim. Neyseki ölmeden açtılar kapıyı saatler sonra da, biz de girdik içeri. En önde yerimizi aldık. Yaklaşık 3 saat soundcheck falan dinledik herhalde. Ön gruplar bitmek bilmedi.

Önce Overload çıktı. İnanın hiç bir şarkısını bilmiyordum. Solistlerinin sesi fena değildi ama. Son söyledikleri şarkının Whitesnake olduğunu öğrenebildik sadece. Fena değillerdi, 6 şarkı söyleyip indiler.

Röportaj sonrası hatıra fotoğrafı
Daha sonra Soul Sacrifice çıktı. Solistleri ilginç göz makyajı ve bası deli gibi çalmasıyla hoşuma gitmişti. Ama sonra nedense “Epica’nın hastasıyız!” diyerek sahneye tükürdü. Ben de avazım çıktığı kadar “Ulan niye çıktın o zaman sahneye” diye bağırdım ve daha sonraki 4 şarkıyı da büzüşerek dinledim, arkadaş hep önümde çaldı ve her an tükürük yağmuruna tutulmaktan korktum. Neyseki kazasız belasız çıkıp gittiler. 4 şarkının sonunda tek kaza geçiren, solistin zavallı bas gitarı oldu. Neden tellerini koparma gereği duydu, onu da çözemedim ya, daha fazla üstüne gitmeyim dedim, ne olur ne olmaz.. (yarabbi şükür..)

Daha sonra çok sevdiğim gruplardan biri çıktı sahneye: Catafalque... Uniquie albümlerini alıp dinlemiştim; ama hanım vokalin sesi pek hoşuma gitmemişti. Çok yanılmışım, günahını almışım, dehşet güzel söylüyormuş sevgili solistimiz. The Soothsayer’la başladılar ve yanlış hatırlamıyorsam 4 şarkı söylediler. Yeni albümlerinin de Eylül’de çıkacağını duyurdular, çok sevindik. Yalnız son şarkıda brutal vokal arkadaşımın neden sahnede secdeye yattığını –önümde- çözemedim. Kimse de bir şey demedi sahnede, ben krizlere girdim, önümde adam ölüyor diye, neyseki kalkıp inebildi sahneden...

Ve işte o an... Sıra Epica’ya geldi. Sahneye Yves, Coen, Jeroen, Mark ve Ad çıkıp soundcheck yaptılar. Bir ara Simone da sesini bize duyurdu ama yüzünü göstermedi. Yves’in bileğinde Catafalque’ın brutal vokalinin bilekliğini gördüğümü de eklemeliyim. Kaynaşıp, dost olmaları güzel bir şey. Sonuçta Catafalque köklü bir grup ve dışarıya açılmayı hak ediyor.

Bu arada gece 2 saat uyumuş olmanın ve bütün günü ayakta geçirmiş olmanın sonucu olarak korkunç uykumuz geldi. Ben bir ara yerlerde süründüm yorgunluktan. Demirlere kapanıp uyumaya çalıştım falan ama olmadı tabi. Huna’b Ku’nun başlamasıyla uykuyu ve aşırı yorgunluğu falan dinlemedik. Daha sonra Simone dışında grup üyeleri çıkıp –korkunç çığlıklar eşliğinde- Dance Of Fate’i çalmaya başladılar. Daha sonra Seif Al Din, Façade Of Reality, Sensorium, The Last Crusade, Mother Of Light –harikaydı!- Blank Infinity ve Quietus falan geldi. Simone, Coen eşliğinde Solitary Ground’u söyledi. Çok güzeldi, herkes eşlik etti -ya da biz ettik diye herkesin eşlik ettiğini sandık- ağlayasım geldi. Cry For The Moon tek kelimeyle harikaydı. Simone dehşet kafa sallıyor. Bir ara Coen’le arkada deli gibi kendilerinden geçmelerini görünce ağzım açık kaldı. (Simone’a tapının) Simone dinlenirken, diğerlerinin Crystal Mountain’ı söylemesi de çok güzeldi. (Mark’a tapının :P) En sonunda The Phantom Agony’yi söyleyip bize veda ettiler. Ama biz etmemeye kararlı insanlar toğpluluğu olarak Epica’yı bir daha sahneye çıkardık. Coen mikrofonun başına geçerek bizimle güzel bir konuşma yaptı:

-Eve gitmek istiyor musunuz?? Hayır!!!
-Peki biz gitmek istiyor muyuz?? Hayır!!!
-Daha fazla şarkı dinlemek istiyor musunuz??? EEVEETTT!!!!
-Ne kadar harika bir seyirci topluluğu olduğunuz söylemek isterim!!! (Ah evet işte bu!)

Consing To Obilivion (Röportaj sırasında ısrarla oblivijın diye telaffuz ettiğimi söylerek günah çıkarmak isterim) ve Illusive Consensus’u söyleyerek bizi birazcık daha coşturdular. Konser esnasında Mark’ın yanımıza gelip bize sürekli selam vermesi, Simone’un gülümsemesi, Yves’in ise kimseyi takmaması konserin güzel anlarıydı. Konser bitince Coen birasını seyircilere attı. Duyduğumuza göre su falan da atmışlar. Mark sahneden inip herkesin elini sıktı. Biz de bu şerefe bir daha erişen insanlardan biri olduk. Ya grup dediğin böyle olmalı hayranlarını düşünmeli. :)

Illusive Consensus da bitince, Ad penasını bize doğru attı. Ama saatlerce arasak da bulamadık. En sonunda lanet ederek konser alanından çıktık. Deli gibi yorgun, aç susuz insanlardık ama mutluyduk işte. Epica gibi yüce bir grubu İstanbul gibi güzel bir kentte ağırladık, onlar da bize güzel anlar yaşattılar. Keşke biraz daha konser alanında durma şansımız olsaydı, daha sonra çıkıp hayranlarıyla buluşmuşlar. Ama otobüse yetişmemiz gerekiyordu ve sağolsun Epica Türkiye’nin bütün elemanları da bizim için seferber oldular. –Murat’a bizi Taksim’e kadar getirdiği için teşekkür ediyorum - Taksim’deki servisi kaçırmışız ama Esentepe’dekine yetiştik. Otobüsün konforlu koltuklarında yarı uykulu konser kritiği yaptıktan sonra kısılmış seslerimizle –söz verdiğimiz gibi- “Ah Epica ah, ne yüce grupmuşsun sen be kıymetini bilemedik” diyerek uykuya daldık.

Ankara’ya döndüğümde yatağa nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Ama yatmadan önce bir mesaj aldığımı çok iyi hatırlıyorum, yüzümde büyük bir gülümseme belirmişti çünkü: “Elif lan! Pena içimden çıktı!!!”...


Ah ulan Epica ah! Sen ne yüce bir grupmuşsun be....

sen ordayken..

Posted on 16/6/2006 at 10:58 by eniss ki$isi - 1 Yorum - Yorum Yap - Link

olur ya..

yanındadır o..

bir zamanlar senin ya$ama amacın..

bir zamanlar bıkmadan usanmadan saatlerce izleyebileceğin..

bir zamanlar gözlerine bakabilmek için gözlerini feda edebileceğin..

 

i$te o gözler bir gün

sen ona bakmazken,

bakmak için ölmezken,

sana ısrarla bir$eyler söylemek ister..

karma$ık bir ifadeyle,

ne demek istediğini tam bilmeyen uzun bakı$lar..

fakat;

söylemese belki daha iyi olacağını dü$ündüğü $eylerdir söylemek istedikleri..

söyleyebilse belki rahatlayacağı,

fakat söylemesi zor $eyler..

 

sense bakarsın ne var? dercesine,

gözgöze gelince gülümser sana,

anlamsız bi mutluluk duyarsın..

sadece mutluluk veren bi his, sadece mutluluk içeren; o kadardır...

o kadar olmasını istersin çünkü..

daha fazlasını umut etmeden

i$te böyle bir ifade,

i$te böyle bir his...


eniss reloaded

Posted on 14/5/2006 at 04:55 by eniss ki$isi - 1 Yorum - Yorum Yap - Link

uzun bir hayat molasından sonra..

kendine gelme vakti!

 

terazinin sağ ve sol kefelerini eşitleme zamanı..

doğal denge, doğal kontrole geri dönmek...

dolayısıyla ilk hayat deneyimi diyebiliriz =)

 

ilk defa bağımsız olma

BEN olma

yalnızca BEN..

en azından kendi içimde..

belki bi süre kendini kandırma;

kendime kanacak kadar güveniyorum galiba...

 

duygusal yazılara

uzun bi ara...

ne kadar uzun.;

bilmiyorum.................


dipsiz karanlık..-bir yazı-

Posted on 8/5/2006 at 09:09 by eniss ki$isi - 1 Yorum - Yorum Yap - Link

"seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca,
hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme.
sonrası; dipsiz karanlık...
sonrası; hatırlamaya bile dayanamadığım  düş yıkımları...
sonrası;karanlık ve rutubetli bir kuyu...
koca  bi boşluk...
sonrası; `yalnızlık´ kelimesine sığmayacak kadar derin bi yalnızlık..."

 

çok ho$ yazılmı$

tamamı için

 

http://www.gunesim.net/yazilar/biristanbulgecesi.htm


a$kta yarın yoktur sevgili..

Posted on 8/5/2006 at 07:08 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

çok hoş bi yazı..çok güzel..buyrun:

 

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...

Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...

Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

Birazdan sabah olacak...

Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...


ve bir ba$ka pazartesi günü $eysi...

Posted on 8/5/2006 at 04:37 by eniss ki$isi - 2 Yorum - Yorum Yap - Link

beklenildiğinin aksine;

anlatılacak bişeyin olmadığı bir pazartesi..

 

daha doğrusu, anlatılmaması gereken şeylerin olduğu bi pazartesi..

belki insani duygular,

belki gerçek ve olması gereken duygular,

ama

benim istemediğim duygular..

 

yaşamaktan bıktığım,

ve hatta bazen, beni yalan söylemeye -ne olursa olsun- zorlamış duygular,

ne olduğunu tam olarak bilmediğim;

öğrenmek de istemediğim duygular...

 

başlangıcı mutlu bir gün, güzel başlayan;

sonrasında kara bulutların insanın moralini kapattığı bir gün..

ve yine o dengedengedenge..

 

ve yalnızlık,

olması gerektiği gibi, duyguların düşüncelerin rahatça çarpıştığı,

sessiz sakin bir ortam yalnızlık..

gözyaşı;

bu çarpışmadan dökülenler..kaybedilenler, belki sevgi içeren gözyaşları, kaybedilen yaşlar..

kaybolan hayat...

 

"değmez"

hem de hiç...

 

not: peçete için te$ekkür ederim çise =)


kaç kere "ben" dedin kendine...

Posted on 7/5/2006 at 09:26 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

merak ediyorum..

benim adlarını andıkların,

gözümün önüne getirdiklerim,

sevdiklerim,

 

bugün

her gün

ne kadar "ben"le oldular,

beni düşündüler..

benim onları düşündüğümden ne kadar az,

ne kadar fazla..

 

kaç tane olay ya da nesne onlara "ben"i hatırlattı?

kaç kere akıllarına "ben" geldim

 

ve kaç kere benim gibi bencillik yapıp,

kimin kendisini ne kadar düşündüğünü merak ettiler?

 

kaç kere sevdiler, sevildiklerinden fazla??..

kaç kere sevgileri boşluğa ittiler?..

ve kaç kere sevgi fazla geldi onlara, basit bulunan bir şey miydi sevgi, kaybetmek bu kadar rahat?..


dengedengedenge...

Posted on 5/5/2006 at 05:05 by eniss ki$isi - 3 Yorum - Yorum Yap - Link

acaba nedendi hayatın akışındaki bu dengesizlik??

galiba

galiba o monoton bilindik hayatta, bir kaç farklı -fakat aslında olağan- olaylar olunca;

insan gereğinden fazla sevinip, gereğinden fazla üzülüyor.

 

gereğinden fazla sevindiğinizde ise bir süre sonra bunu farkedip,

o sevinçten öte bi hayal kırıklığı yaşıyor insan..

aslında içini o kıpır kıpır ettiren şeyin başkası için pek bi önemi olmadığını anladığı zaman..

ya da başkasının öneminin senin öneminin önüne geçtiği zaman...

göreceli kişisel tahminler -belki gerçekleri yansıtmıyor ama-

 

bu da dalgalanmaları oluşturuyor ruh halinde doğal olarak.

doğal olarak dalgalar aşındırıyor artık bizi.

nereye sürüklendiğimizi bilmiyoruz, bir daha ki dalgada ne olur?

bilmiyoruz

 

umutlar bir daha geri döner mi bilmiyoruz.

umutsuz insan nasıl yaşar?

bilmiyoruz....


birini son kez gördüğünü bilmek..

Posted on 4/5/2006 at 09:52 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

bir ortaokul anısı...umarım bir daha yaşanmayacak şeyler..

 

 

mezun oldugunuz gundur okuldan
sizin icin onemlidir ve onun yeri ayridir.
sarilirsiniz gorusmek uzere diye..
ama hissedersiniz onunla gorusmenize engeller cikacagini.
birakmak istemezsiniz bi muddet..
sonra o kendini ceker..
gorusuruz der...

aradan 6 ay gecer.eski okul arkadaslarinizla bulusma ayarlarsiniz.onu gorecegim diye mutlu olursunuz.
gidersiniz.
5 dakika once isi oldugu gerekcesiyle kendisi oradan ayrilmistir.
yine olmaz.
siz onu hala seviyorsunuzdur ama

1 yil daha gecer.
yine bi bulusma.yine aklinizda o var.
ona son sarildiginiz ani hatirlarsiniz...
onu hic birakmak istemediginiz ani..
onu gormek, o hayatinizi degistirmis insani gormek heyecanlandirir insani
ve haber gelir.
hastanedeyim gelemiyorum
dayanamazsiniz.
ugruna saatlerce agladiginiz, dusundugunuz insan, ayni semti paylasmaniza ragmen yine sizden uzaktadir, uzakta olacaktir.
ve yine aglarsiniz alistiginiz sekilde..

aylar...
yillar gecer..

gun gelir.
hayattan biktiginiz bir gunde..
gucunuzun kalmadigi bir gunde olan olur.
bir cift goz sizi sizden alir.
sadece sizden degil ondan da almistir artik

(bkz.: hayatinda donum noktasi olmus kisileri unutuvermek)

artik bambaska bir hayat baslamistir.
artik hersey bambaska birinin uzerine kuruludur.
artik o o kadar da umrumuzda degildir, basimizi dondurmustur ask

nankor olur insan.
ona, suna, baskasina degil
kendine nankor olur
sevemez artik gercek sevmekten sonra..
sevemiyor...


özlemek

Posted on 3/5/2006 at 03:54 by eniss ki$isi - 1 Yorum - Yorum Yap - Link

gerçekten değer verdiğin kişilerin yokluğu onları ne kadar özlediğini hatırlatıyor bazen..

gözlerinin onu ne kadar aradığını.

onun gözlerini ne kadar aradığını..

bir gün bile olsa.

bazen bir saat..

sevmek güzel de,

ayrılığı çok zor...


hani vardı ya...

Posted on 23/4/2006 at 04:34 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

hani vardı ya ukteler;

insanı tırtıklayan sürekli..

vardı ya a$k;

biterken hatıralar bırakan..

vardı ya sevgi;

ne olursa olsun bitmeyen..

vardı ya cesaret;

hissettiklerini herşeye rağmen söyleyen..

vardı ya korku,

söylerken elleri titreyen..

vardı ya samimiyet,

titrerken ellerde oluşan o sıcaklık bir nefeste..

vardı ya değer;

onu herşeye rağmen özel kabul eden..

 

hepsini bir anda yaşamak; o kadar heyecanlıdır ki.. o kadar rahatlatıcıdır ki.. o kadar güzeldir ki.

aynı zamanda o kadar

o kadar zordur ki...

 

sanki yıllar sonra geçmişten bahsedercesine,

yıllar sonra birbirimizden bahsedercesine,

yıllar sonra onu özlercesine,

 

doğru zamanı beklemeden,

doğru zamanı yaratırcasına...  (bkz.: doğru zamanı beklemek)

 

güzeldir korkusuzca içinden geleni en güzel şekilde söyleyebilmek..zordur ama

bu zorluğu yaşamak ise

ayrı bi güzel...


Kapadokya - Güneş Tutulması

Posted on 17 April 2006 at 10:41 by ymouth - 5 Yorum - Yorum Yap - Link

Tam Güneş tutulması tarihi yaklaşmakta, yaklaşık 2 hafta önceden nasıl gideriz diye düşünürkene bi de baktık okul zaten gezi düzenliyormuş, tahmini bir fiyatı önceden arkadaşlardan toplayarak nakit parayla beklemeye başladık. Biraz fazla toplamışız en başta ama hişbişi. Başvurular açılınca da hemen gittik ödememizi yaparaktan yerimizi ayırttık, 18 kişilik ono kadrosu -özde berrak buket gizem gizem goxu ozan tarık murat yiğit tolga mehmet yağmur mesut seçkin berke çise ben- kapadokyaya...

En arkayı nası kaparız diye düşünürkene en sağlıklı fikrin erken gelmek olduğuna karar verdik, zaten 5,5 ta buluşulacak dendi, hava aydınlanmamıştı daha =S ilk gelenler bizdendi, en başta bekçiyi bulmakta biraz zorluk çeksek de sonrasında bekçiyi bulduk, otobüs geldi hemen içeri dalıp en arkadan yerleri tuttuktan sonra huzurla yolculuğa başlıyoruz...

Herkes yarı uykulu tabi sabah sabah, ama yolculuk bu uyunmamalı di mi, tabi ki uyunmamalı, zaten bi süre sonra güneş doğdu ortalık aydınlandı, öğretmenlerimiz kahvaltı dağıttılar ama pek canım çekmedi yiyemedim. bi süre sonra bir yerde ilk molamızı verdik. pek güzel bir yer değildi ama yavru köpekler falan olduğundan oyalanmamız kolay oldu. -aynı şey köpeklerden korkanlar için geçerli olmasa da =)-


orada ayşe hocanın ısrarları sonucu ıslık çalma dersi verildi ama pek başarılı olan olmadı =) sonrasında otobüse döndük devam etmekteyiz yolculuğumuza, zaten otobüs kafa ranger falan da var, şarkılar vs gitmekteyiz. bir de baktık ne görelim, arkadan bir kamyon yaklaşmakta, hem de merinos kamyonu!


hemen sınıfçana bir merinostur halısı patlattıktan sonra kamyonun geçişini izledik, bu kamyon uzun bir süre boyunla geçme-geçilme-geçme-geçilme olaraktan bizimle birlikte oldu, çok eğlendik. Arkada yemekle ilgili herkes bişey söylesin ve aklımızda tutalım oyunu oynadık bi ara, biraz zorlayıcı da olsa eğlenceliydi =) bu arada tuz gölüne geldik. mola verdik hemen tuz gölü diye ama gölü pek göremedik hem çamurdan hem de daha ilgi çekici görünen çocuk parkı nedeniyle =) küçük salıncaklar çok küçük gelince topluca büyük salıncağa gittik, o kadar kalabalık şekilde o kadar hızlıcana sallanmak ayrı bi keyifliydi =) hem sonra ayşe hoca da katıldı, baya eğlendik.

otobüs yolculuğuna devam etmekteyiz, yolculukta eğlenceli olur diye gitar getirmiştim birlikte çaldık söyledik bir süre, sonra da zaten son molamızı verdik - ki mola verdiğimiz en güzel yerdi. masaj koltuklarına yığıldı herkes görünce orada, çok da güzel bir şey yani o koltuklar =)


tam oradan ayrılıyorduk bir de ne görelim, gazi anadolunun otobüsü, daha da önemlisi içinden kim çıksın, gamze! gördüğümüze mutlu olup inceledik baya güzel muhabbet oldu muratla =) otobüse döndük, ve de kapadokyadayız...

ayşe hoca çevredeki şeyleri tanıtaraktan rehberliğimizi yaptı otobüs içinden, az bir süre sonra zaten ilk durağımız, kapadokyanın taş içi yerleşim yerlerine gelmiştik zaten. indik orada, bir tepe görünce herkes tırmandı, vuhu haydi koşalım coşalım gibisinden, anlamsız bi yerdi ama olsun =)


asıl gidilecek yer azcık ilerideymiş =) girdik içeri, her yer dağ taş ve de kilise olduğundan ve de bunu önceden bildiğimden pek bir merak ve heyecan yoktu içimde, rehberimiz çeşitli kiliseleri anlatmaya başladıysa da pek ilgi göstermedik, zaten çoğu kişi kendi kendine gezmeyi tercih etti. biz de rehberi bırakınca kendi kendimize rehberlik yapmaya başladık. doğaçlama şekilde =) çise tüm araziyi şeyh şecaattinin arazisi olarak gösterdikten sonrası daha da kolay oldu zaten =) ilk merdiven, ilk demir merdiven, ilk disko topu derken baya eğlendik. bulduğumuz deliklere girip çıktık


çeşitli yerlere falan tırmandık bir hiperaktif çocuk edasıyla, her yer toz toprak zaten pek hoş olmadı


ranger s.ali de o derece doğal bir arazi bulunca tüm yeteneklerini sergiledi =) ama okul olaraktan tüm araziyi kaplamıştık her yerden bikaç kişi giriyo çıkıyo falan, eğlenceliydi. zaten orada ilkbahar iyice kendini göstermişti, her yer beyaz beyaz çiçekli ağaçlar, çok hoş görüntüler vardı. orada baya vakit geçirdikten sonra tekrar otobüsümüze döndük. günün asıl amacına doğru yola çıktık: güneş tutulması...

her yer otobüs, her yer toz, durduk bir yerde haydi buradan izlicez herkes bi yer bolsun oturdun dediler kocamaan bir toprak araziye, piknik tipi bir şekilde bekleyeceğiz tutulmayı. üstüne oturma amaçlı çeşitli mont vesaire ve de yeme amaçlı yemeklerimizi yanımıza alaraktan oturduk bir yere. yemeklerimi yağmur, kameramı berrak, gözlüğümü çise taşıdığından pek bi rahattım gezide belirtmeden edemedim =) hepsine teşekkür edeyim devam edeyim. orada yerimizi belirledikten sonra ayşe hoca geldi, ileride bedava tanıtım bişeyleri var gidin bir bakının isterseniz dedi, ne güzel dedik gittik yukarı, renkli su kıvamında meyve suyu falan içtik, fazla ilgi çekici bişey bulamayınca geri döndük. sonrasında aşağı satış yapılan yerlere gittik, oradan çeşitli kola vs tedarikinden sonra geri döndük ki ne görelim, çeşitli kamera ve mikrofonlar özde ve berrağa çevrilmiş, onlar da son derece mutlu bir şekilde konuşmaktalar =)


izleyemiyeceğimiz bir zamanda yayınlayacaklarını söylemişler üzüldük. bu arada güneşin önü yavaş yavaş kapanmaya başladı, hava da yavaş yavaş loşlaşmakta. ööyle oturup yemek yerkene çeşitli teyzeler gelerekten sürme satıyoruz, deneme için çekeriz falan dediler. yağmur ilk tamam çekin diyen oldu, sonra bizde bir meraklanma başladı acaba erkeklere de çekiliyor mu diye, tabi çekeriz tabi deyince en başta murat olmak üzere çoğumuz da sürme çektirmiş olduk ilk defa, ilginç bi görüntüydü =)


birkaç çıkıntı dışında hepimiz sürmeli olunca pek bir eğlendik. güneşin açıkta kalan kısmı azcıcık kalınca oturup tam tutulma anını beklemeye başladık. güneşe gözlüksüz bakmayın kör olursunuz dendiği için çoğumuz bakmasak da -ki bakınca da pek tutulma farkedilmiyodu- fotoğraflardan da dikkat ettiğim üzere çise sürekli gözlüksüz bakmış --->>

 

ama kör olmadı haberiniz olsun =) ve güneş küçüldü küçüldü ve de işte o an, elmas yüzük:

 

kelimelerle, fotoğraflarla ifade edilemez bir görüntüydü. bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim, edemezdim de zaten. herkes yurtdışından koşa koşa tutulma izlemeye neden geliyormuş o zaman anlayabildim ancak. çevremiz baya karanlıktı ama pek çevreyi izlemediğimden ayrıntı veremiyorum. birkaç dakika o şekilde kaldıktan sonra -bu sürede davullar çalıyordu, bir de sonradan öğrendik ki biraz arkalarda bir çift evlenmiş- birden güneşin küçük bir kısmı açılıverdi ve çevreye çok ilginç bi ışık yayıldı, florasan gibi bir aydınlatmayla çevremiz çok güzel görünüyodu. bu kadar kısa sürmesine çok üzüldüm tutulmanın...


sonrasında toz toprak içinde kalmaktan bıkmış olan otobüs milleti direk otobüse geçti, biz de geçtik. bi süre otobüste hep birlikte oturup çevrenin sakinleşmesini ve otobüsün toplanmasını bekledikten sonra yola koyulduk.

avanosta bir çanak çömlekçide durduk. topraktan çömlek yapmayı gösterip aramızdan birine öğretecekmiş oradaki amcalar. dizildik hemen içeri, izlemeye başladık. ööyle yapı yapıveriyo adam hemen oldu yani tebrik ettik


sonra bizden biri yapsın dendi, oradaki başka bir amca rastgele bir isim söyledi ve de o isim aramızda bulununca o çıktı. pek başarılı olmasa da amcanın da yardımıyla bir şeyler yapmayı başarabildi. ondan sonra amca "murat" adını söyleyince birden heyecanlandık bizim murat çıkıyo ama iki murat varmış, doğum tarihi işin içine girince diğer murat çıktı , o önceki arkadaş kadar başarılı değilse de bir şeyler yaptı. sonrasında satış mağazasına girdik az gezindik falan, sonra tekrar otobüse.. bu sefer böyle saçların falan koleksiyone edildiği garip garip amcaların olduğu garip bi yere gittik. saçların sergilendiği oda hiç iç açıcı değildi, oda değil aslında bi ev büyüklüğünde kocaman bi yer, bi sürü saç, insanlar saç bırakmakla kalmayıp telefon numarası, fotoğraf falan da bırakmış, ilginçti. içeriye iğrenç diyen kimselere o garip amcalar kızıyodu falan, oradan kayserili selmanın (saçını bırakmış herhangi bir kimse) telefon numarasını alıp çıktık dışarı, ve tekrar otobüs.. in bin in bin bıktık ama bi sonraki durağımızda biraz daha fazla zaman geçirdik neyse ki.

ürgüpteyiz, serbest zaman.. çoğunluk oradaki kaleye çıktı ama biz şehir merkezine doğru inmeyi tercih ettik. şehir içinde az gezindik işte, yürüyüş gibi oldu.


daha sonrasında biraz daha ayrılıp az kişiler şeklinde gezmek suretiyle tüm süreyi gezmekle geçirerek belirtilen saatte otobüste olduk. oradan da akşam yemeği mekanımız pideciye gittik.

dışarıda yer kalmayınca ono ekibi olaraktan içeri kurulduk.


pidelerimiz gelmeden daha önce deneyip ulaşamadığımız kayserili selmayı aradık. bu sefer açtı, konuşmayı özde yaptı. pantene şirketinden arıyormuşçasına çoşan özde hepimizi kendine hayran bırakaraktan selma hanıma bişeyler kazandığını söyleyip kapadı =) biz bile inandık nerdeyse ki selma nası inanmıştır kim bilir =)


bi hediye gönderelim bari puhohaha gibisinden sohbetler ve de rangerla çeşitli muhabbetler sonrası yemeklerimiz geldi. yemeklerimizi yedik, sonrasında "ön taraf" olarak nitelendirdiğimiz geziden diğer arkadaşlar bize lolipop ikram ederek bizi mutlu ettiler, herbişeyi biz verdik be bu ne gibisinden söylenmeleri susturmada iyi oldu bu özellikle =) pidelerimizi ısmarladığı için belediye başkanı amcaya teşekkür edip tekrardan otobüsümüze dönmüşken, ankara dönüşü öncesi genel tuvalet ısrarı sonucu belediye binasında bir tuvalet molası vereceğimizi öğrendik. indik, çıktık binaya ama tuvalet amaçlı değildik çoğumuz =) el ve ağızlarımızda lolipoplar var iken orada boş ve kocaman bir teras görünce kendimizi tutamadık birkaç ono olarak, bi lolipopla futbol oynamaya başladık =)


bu durum yavaş yavaş büyüdü ve yaklaşık 20 kişi lolipop topun peşinden koşturmaya başladı, bunu dışarıdan gören öğretmenlerimiz ve de belediye başkanı amca biraz panik halinde yanımıza gelerekten bizi hemen otobüse yönlendirdiler, e terasta yarı uçar ve hoplar zıplar görüntü aşağıdan biraz ilginçmiş =) bu genel eğlenceden sonra belediye başkanı amcaya (ki sonradan öğrendik ki bizim okuldan birinin babasıymış) el sallayıp yola koyulduk.

dönüş yolculuğu daha bi eğlenceli daha bi coşmuş geçti. bazı kimseler yarı uyur bi pozisyonda geçirmiş olsalar da genelde bi gece kulübü havası hakimdi. dıpıtıss şarkılar ve de mavi-mor loş ışıklandırmayla otobüsü diskodan ayırt etmek baya zordu.


sadece o şarkılar yetmedi tabi ki, gezi sonunda sınıf şarkımız olsuun denecek duruma gelmiş bir taş attım pencereye de en çok söylenen şarkıydı. bir kişi (ki sonlara doğru bu kişi hep yiğit oldu) bir taş attım pencereye diye bağırdıktan sonra herkeş birden tık deedi diye çığlık atarken murat özel tık dedi dansını yaparaktan otobüsü daha da coşturdu. bi süre sonra bu işte profesyonelleşerek bir taş cama atılıp tık dedirtilir, anne olarak gizem kızım evde yok diye bağırtılır oldu, ama insanlar bi süre sonra bıktı yani, bıkmayanlar sağolsun dönene kadar aynı şarkı.. =) bunun dışında çileeee yarışması yapıldı. ozan korkmazın rekorları aransa da çok başarılı kişiler vardı. ama süre olarak olmasa da duyguyu vermesi açısından duruşu, surat ifadesi ve de sesiyle mesuta taptım, çile çekilecekse böyle çekilir yani =) bu ara da ranger konuğumuz oldu, gerek dansları gerekse ölü taklitleriyle ayrı bir renk kattı =) bu aktiviteler sonucu yaşanan havasızlık bize Beypazarı gezisini hatırlattı..


ayrıca berkenin ağzı açık uyuması sonucu ağzına kağıt sokalım, şeker sokalım puhohaha ve de berrağın ağız, burun vs kapanınca uyanmıyo puhohaha durumları da baya bi atraksiyondu. ama bu kadar hareket herkesi yormuştu tabi, yolculuğun son saatinde çoğunluk uyumaktaydı. varışımız planlanandan biraz erken oldu ama hişbişi. okulda bekçi bulmada tekrardan küçük bi problem yaşadık, kapıda bağırdık falan ama yararı olmadı, neyse ki sonradan bekçi amca geldi, okul bahçesine girebildik. orada biraz oyalandıktan sonra eve dönerekten geziyi bitirmiş olduk..


a$k yoğunlugu ve a$k ömrü ili$kisi

Posted on 15/4/2006 at 08:46 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

http://www.birebir.net/ebkz.asp?d=447784&cp=t


kendisine ne kadar deger verildigini merak etmek

Posted on 15/4/2006 at 08:41 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

http://www.birebir.net/ebkz.asp?d=447806&cp=t

 

buyrun...


bir full-time cumartesi daha...

Posted on 8/4/2006 at 09:08 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

gece 1 de bilgisayarın başından kalkarken bugün sınav olduğunu ve erken kaldırmaları gerektiğini söyleyince galiba o uyku mahmurluğuyla pek sallamadılar ve 8.30 da olacak sınav için 7.30 da ayaktaydım. yine yorucu bi gün olucaktı ve ben bunu istemiyordum. sınavdan sonra 6 saatlik dersin 4 üne girmeme planlarım vardı. hasta numarası yapıp eve kaçıcaktım tabiiki.=)

 

kahvaltıyı yapıp ankaraya doğru yürümeye başladım. sabah sabah çok az kişi vardı yolda hafiften de esiyordu hava. gözlerimi hafif hafif kapatıyordum, malum direk falan çıkar karşımıza =) hoş bi duyguydu, yürü yürü bitmiyo zaten 1.caddenin yarısını geçtikten sonra ankaraya 10 dakikada anca geliyosun. kartım olduğu için rahattım=) paso soracak mı sormayacak mı sorunsalını ve stresini yaşamadan kartı bastım ve ankarayı beklemeye başladım. bugün etrafta bi tanıdık yoktu ve mp3 çalar da yanımda değildi. zihinde kalan şarkıları tekrarlıyosun öyle olunca =) neyse ankaray çabuk geldi. yine doldu tabi tıkış tıkış, köşeye çekilip düşünmeye başladım, tam derin düşüncelere dalacakken etraftaki teyzeler hareketlenmeye başladılar, kızılaya yaklaşmışız =) kadın ankaray kurulduğundan beri her zaman söylediği gibi kızılay dedi. toplu insan gürühu içinde indim.

sakarya caddesini geçip dersaneye geldim. girdim bi sınıfa form fln doldurduk. sonra kitapçıkları dağıttılar.tam sınav başladı birileri hocam yeni lise1 ler...le başlayan bi cümle kurunca kitaçığın kapağına baktım lise1 diyo, dedim gözetmene gittim ben bura lise1 miş iyi dedi üst kata çık. peki dedim forumum alıp gittim. bir de 180 soruymuş bizim sınav türkçe sorularını zorlamışlar biraz tekrar oku oku anlama zaten bi önceki günden çeşitli sebepler sinirimi bozduklarından dolayı pek de sağlıklı bi insan porfili çizmiyordum. memin cevapları mesaj at kontrol edeyim dedi ama gözetmen habire beni gözetlediği için ve de en önde oturduğum için atamadım.neyse 3 saat sonunda çıktık. memin tarık geldiler. nası geçti iyi güzel taam hadi gidelim nereye;

 dösim de konferans varmış ona gidelim dedik. gittik işte konuştuk biraz. hava sıktı beni hadi çıkalım dedik. yemek yemeye gittik. orada okuldan, sınıflardan geyik ve bilumum anekdotlar gibi şeyler konuştuk. hocalardı sınavlardı, girenlerdi çıkanlardı. benim dersane vardı bana acı acı baktılar ne bi de senin dersane var yazık gibi bakışlardan sonra niyetim olmadığı için gaza geldim. neyse meminle tarık ı demirtepeye bıraktıktan sonra dersaneye geldim. zaten genelde uyku modunda olduğum için bir de başı ağrıyan rolü yapmak pek zor olmayacaktı.zaten de hafiften ağrı vardı her zamanki gibi.bu hayat yorucu, baş ağrıtıyor, düşündürüyor işte. moralim kötüydü, karamsardım duygulardan. matematik gibi bi ders uyumak için mükemmeldi ızandım sıraya.milletin de uykusu gelmiş ben öyle yapınca. neyse kimyaya girdik. o da öyle güzel geçti yata yata. gökhan gazete getirmiş günlük fal denen hadiseye baktık bugün çok mutlu ve olumlusunuz  yazıyordu terazi için. bunu gördükten sonra artık hiç bi şekilde inanılmaması gerektiğine inandım bunların. dava açmayı bile düşündüm de kim uğraşcak dedik.

bu dersten sonra gideyim derken elif hoca geldi. son 3 ders yok film izliyoruz ben inanamadım tabi süper bişiydi bu olay tekrar tekrar sordum ve bu günü güel yapan tek şey olarak cinderellaman i izledik. hoş filmdi işte. yanında çay kek fln güzel güzel sinema keyfi yaptık.

 

dönerken nt ye girdik canan silgi aldı. benim de bu hafta sınavlar var diye kalem ve silgi alayım dedim.insan gerçekten rahat oluyo kendi kalemi ve silgisini kullanınca. not ortalamamı artırabilir belki :P metroya kadar canımı sıkan sorular sordular. düşünmek istemediğim sorulardı bunlar. haberleri yoktu çoğu şeylerden. boşveeerinnn dedim. çok sinir bozucu birşey bu boşver ... duymaktan nefret ettiğim nadır kelimelerden. ben de kullanıyorum bazen ama karşımdaki üzerinde yarattığı etkiyi biliyorum ve açıklamasını da yapıyorum genelde. keşke insanlar bu kelimeyi kullanırken biraz daha dikkatli olsa dedim. boşver demek. evet üstüne gitmedim hiç diyenin, gitse miydim acaba gitmese miydim? karşılık bekleyen boşveer ler miydi? meraklandırıcı boşveer ler miydi? yoksa gerçekten bilmem istenmediği boşveer ler miydi çok düşündüm....

ordan geldim eve. sabahki sınav belli olmuş 5. olmuşum. evdekiler pek bi mutluydu ve o yüzden bugün de bu bilgisayarın başında kalmama bişey demiyorlar. fakat ben mutlu değilim nedense. olmuşum ya da olmamışım. hayatımda birşey değişmedi. keşke onları mutlu eden şeyler beni de mutlu edebilse. keşke bunlardan gerçek bi lezzet alabilsem. ama insan manevi hazları hissetti mi bir kere. bir kere o tutkuyu yaşadı mı, bunların pek bir önemi kalmıyor ne yazık ki.

hayat zor

insanları anlamak zor

O zor

ben..

ben çok zor............


yazılılar, aaal, ben

Posted on 3/4/2006 at 08:08 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

annemin yogun ugra$lari sonrasi yatagimdan kalktigimda bir sersemlik evresinden sonra hazirlanmaya ba$ladik artik daha erken cikmam gerekiyodu bu da 20 dakka erken kalkmak ve uyuyamamak demekti. yuruyerek gitcekmi$iz artik. yaz gelmi$ fln.neyse dedim bi$eler atistirip ciktik.

vay be ne kadar igrenc bi gun diye du$undum.edebiyat ve biyoloji yazililarinin ne kadar zor olabilecegini du$undum. sonra baktim en iyi du$unmemek, bi degi$me olmiicakti ne de olsa

ilk ders oturduk genel tekrar fln yaptik yaziliya hazirlik fln derken, ikinci dershoca kagitlari dagitti. pek bi$i yoktu kolay sayilirdi bi kac soru di$inda her$ey guzeldi. sacma sapan cok celdirici soru olmadigi cini edebiyat sinavimizi rahatca atlattik. sonra safranbolu icin yer ayirtmaya gitcektik ki yer dolmu$ dedi hoca. bu ne bicim i$ dedik. hemen bi gezi duzenleyelim de gidelim diye gaza geldik, gulsen hocayi ayarlayip geziye gitme planlarimiz var.artik biz de geziye gidicez in$allah. sinirimiz bozuldu neyse biyoloji yazilisi da boyle guzel gecsin derken $ehnaz hocanin olaganustu sorulariyla kar$ila$tik. ben kagida kagit bana bakti derken hoca kagitlari topladigini soyledi ben can havliyle sallamaya calisirken ucum kirildi ark tan aldim vs vs derken hocaya uzattim. ama hocanin "cik cik" baki$lariyla kar$ila$tim ve kagidimin uzerine bi carpi yedikten sonra, moralimin bozulmasina izin veremezdim.yazililar bitmisti cunku gun icerisindeki.:)

tabi yaziliya di$ etken olarak bazi ki$iler de psikolojik olarak kaymaya sebep olsa da bi$ey degi$mezdi kanimca. :)

hayat guzel dedik artik beden dersi vardi.

ilk ders basket oynadik, yorulduk, ikinci ders otlaga ciktik. hava guzeldi. gokyuzu guzeldi. hayat guzeldi ya da ben oyle saniyordum o anlik. daha ne olsundu :) yatmak istedim cimlere fakat bi sure sonra karincalanmalar hissedince kalktim ve oturmanin daha saglikli olacagina karar verdim =)

 

baktim $oyle bi okula, biktim artik dedim kendimden, biktim ayni yerlerden, biktim bu duvarlardan, biktim anilardan, biktim olmayan anilardan...

$oyle bir deniz olsaydi okulumuzu cevreleyen, icindekileri dokmek icin, rahatlamak icin dedik.

ba$kalarinin gozlerinin derinliklerinde bogulmaktansa, belki bir gun denize atip kendimizi bogulurduk...

 

bir de otlagin kar$isindaki duvari gipgriye boyami$lar.

bizim eserlerimizle doluydu o duvar ya sinirim bozuldu biraz. one 06 mizi silmi$lerdi

aao lar one ler gitmi$ti

bir zamanlar sacmasapan bir tutkuyla yazdigim,

insanin adi gitmi$ti

silinmi$ti oradan,

bir zaman kalbimden de silinen o isim

artik oradan da silinmi$ti...

ke$ke bazi $eyleri silmek bu kadar kolay olsaydi dedim

bi sprey kutusunu bo$altmak kadar kolay olsaydi ustunu boyayarak...

kendini inandirmaya cali$mak bazi $eyleri...

--- sen ne dersen de her$ey olurunda gidecek,

zamanla degisecek her$ey senin demenle degil :) guzeldi evet, gercekti ve guzeldi

kendini kandirmak yersizdi, gercekleri sindirmek ne kadar kolay ne kadar zor benim icin..

du$unmek istemedim, cicek kokusunun derinligine biraktim ne kadar derin olabilirse artik..

 

bu dunyada her$ey bir gun biterdi.

o bir gunu du$unmek yerine

"bi bakmi$sin ki bir zamanlar ki hislerin artik oyle degil" olmak gerekiyor.

i$te o zaman mutlu olmak var

ama i$te

ama o zaman onun icin harcadigin zamanlarin degerinin bir hic olmasi var. "neden yaptim ki onca $eyi" demek var.

hangisi ne kadar guzel, ne kadar kotu.: bilmiyorum

 


odtü tanıtım günleri

Posted on 1/4/2006 at 09:58 by eniss ki$isi - 4 Yorum - Yorum Yap - Link

bir cumartesi günü uyuyabiliyorduk öğlene kadar ama

bugün saat 8.30 da kalktım. dersane bizi odtü tanıtım günü olayını ayarlamış, ona götürecekti.

uykulu uykulu 10 dakka yatakta durduktan sonra kalktım vehazırlanmaya başladım.

yolda yürürken kestirme girişimlerinde bulunsam da ankaray a kadar idare ettik artık.

dersaneye girdim üst kata çıkayım derken özgeleri gördüm kantine dediler peki dedim gittik

ben kantine girince etrafa saçma saçma bakarken, canan, enis hey fln el salladı baktım canan, çok ilginç geldi saç modelini falan değiştirmiş zaten uykum da var anlamadım ilk başta hoşgeldin, naptın istanbulda "gezdik tozduk işte güzeldi" iyi peki dedim.

sonra köksal hoca geldi hadi çıkıyoz yola peki dedik, odtü otobüslerinin olduğu yere doğru yürümeye başladık.

ben bi ara gözlerimi kapamışım galiba gözlerimi açtığımda karşımda kocaman bi elektrik direği gördüm yaklaşık 10 cm uzaktaydı. iyi yırtmıştım bu sefer :)

neyse insanlar çakmadı olayı zaten kaç kere olmuştu bu olay önceleri..

neyse derken otobüs beklemeye başladık toplucana herkes montunu çıkardı saat 10 da hava baya bi sıcaktı tabi yaz gelmiş dedik. bi de ders işliicektik ordan geldikten sonra hiç çekilmezdi tabi..

 

neyse girdik odtü ye daha önce de gelmiştim zaten çok süper bi yerdi. ama içeriye girene kadar baya bir yol aldı otobüs. neyse indik işte konuşmaya etişebilmek için hızlı adımlarla girdik binaya. kapıda radyo olayları vardı. 80 lerin filmlerinin cins dans müziklerini açmışlar,mal olmuş biraz dedik. girdik içeri.

 

bissürü dersaeden, türkiyenin orasından burasından gelmiş insanlar vardı. ne güzel dedik oyurduk yerimize. abi eğitim sistemini anlatıyodu, işte hangi sınıfta ne dersler alırsınız tarzında. master dı şuydu buydu.sonra da sinan abi çıkıp işin sosyal yanını anlattı. kulüpleri, toplulukları, kampüsün içinde neler var veesaire. çok sevdik burayı gelelim falan dedik hatta. alsınlar bizi direk ne uğraştırıyolar diye :P

stand-up tarzındaydı biraz ilginç bi tanıtım oldu sonrasında standları gezmeye gittik, orada bi kaç tanıdıkla karşılaştık işte "aa sende mi burdaydın hede hödö" fln. gezdik gördük bissürü bölümle ilgili kağıtlar topladık sonra da dışarıya çıktık.

gezdik dolandık, yorulduk çimlere çöktük. cafelere falan baktık. insanların sınavları varmış  bugün onlara baktık böyle aval aval. ne güzel dedim burda olmak vardı şimdi.

zaten sıkılmıştım şu aralar aaal den..

neden bilmiyorum.belki biliyorum da kendime söylemek istemiyorum bu sebepleri; büyütmemek adına...

neyse geçiyoruz bunlar :)

sonra hadi otobüslere dediler, duralım ya dedik olmaz dediler ders başlııcak

mecbur peki dedik artık gelirken yine uyku mu desem dikkatsizlik mi desem çam ağacı gözüme girdi, kızardı gözüm falan, direkten yırtmıştık bundan yırtamadık bu sefer.

dolduk otobüslere daha da erkendi kalsaydık keşke..

dersin başlamasına 40 dakika kaldıydı vardığımızda. dedik napıcaz bekleyip pasha ya gittik. kumpir aldım ama doymamışım aslında. anlık bir doyma hissettirdi yine de.

neyse ders başlatıktan 10 dakka sonra girdik derse bi yüzümü yıkadım uykum gitsin diye ama olmuyor arkadaş derste uyuyorum ben hep.

neyse uzandım sırama, hoca ders anlattı fln arada cevap vermeye çalıştım takıldı yine hocalar. biraz kaynattık dersleri hocam yorgunuz rehberlik muhabbeti yaptırdık fln.

 

sonrasında eve geldim akşam yorgun argın eve. baktım pazartesi biyoloji, edebiyat başta olmak üzere 4 sınav var. kim bakıcak şimdi dedim oturdum bilgisayarın başına. hala da başındayım. sınavların girmemesi dileğiyle bakacağım birazdan. işte öyle birşey......


İstanbul

Posted on 30 March 2006 at 6:32 by ymouth - Link

İstanbul gidiyoruz okulla, 6 ono, kardeşim ve ben olmak üzere 8 kişilik bir grubuz 45 kişilik otobüste...

akşam 11.30da okulda buluştuk, geldiğimde herkes ordaydı zaten, bizimkiler yerimizi tutmuş, annemlerin, öğretmenlerin tam arkası. girdik oturduk bi heyecan bi bişey, otobüs hareket etti... annenize haber verin gibisinden uyarılar yapıldıktan sonra yolculuk pozisyonuna tam olarak geçildi. kararlıyım tabi uyumak yok, okul gezisinde uyunur mu diye, benimle aynı fikirde olan sadece ece vardı, ama herkes molaya kadar dayandı uykuya, durduk işte arada bi yerde, oralar karlıydı, zaten önceki gün yağmur yağdığı için huzursuzdum hava kötü olursa mahvolur gezi diye, ama istanbulda hişbişi yoktu neyse, gittik oturduk biraz orda işte, markete gittik çeşitli bir otobüste oynanabilir oyun var mı diye züm ve berrakla, berrak tabuyu getirmeyi unutmuş da... bulamadık tabi, ama öyle bi yerde satılmasının nasıl düşünüldüğünü anlamadığım bi sürü bastonlar falan vardı benzincinin marketinde, kim yolculukta baston alır ki yani... bi süre sonra başka bi otobüs geldi, ondan da yaşıt çeşitli öğrenciler çıktı, meraldenlermiş onlar da, berrak hemen kaynaştı, ortak tanıdık bile buldu iki dakikada =) sonrasında otobüse tekrar bindiğimizde çoğu kişi yavaş yavaş uykuya çekilmişti, bi süre sonra eceyle ikimiz kaldık uyumayan. muhabbet sohbet işte, zaten ece tekrardan istanbula gideceği için heyecanlıydı baya, istanbul hakkında baya şey öğrendim ondan. güneşin doğuşunu seyretmek istiyoduk sabah madem uyumuyoruz diye ama malesef bulutlar nedeniyle göremedik. istanbula vardığımızda anadolu yakasında hiç oyalanmayıp direk avrupaya geçtik. geçerken hava karanlıktı biraz, boğazdan o ışıkları izleyerek geçtik, son derece hoştu yani, kabataş, kapıkule ve çeşitli saraylar en çok dikkat ettiklerimizdi. karşıya geçince küçük bir boğaz turu yaptık. beşiktaşın stadını gördük baya da küçük görünüyodu güldük eğlendik =) sonra galatasaray adasını gördük mutlu olduk falan, tur sonunda istanbuldaki ilk durağımız olan rumeli hisarına vardık.


hava baya soğuktu orada, az biraz kıyıda gezinti yaptıktan sonra topluca kahvaltı yapacağımız yere geldik. bi açık havada oturulacak yerler var, bi de yukarıda bi giriş var, önce yukarı bi bakalım dedik goxu yalın ozan ve ben, girdik içeri müze gibi bi yer, çeşitli resimler, heykeller falan, içeride de okuldan çeşitli kimseler işte, biz ortama bakarken onlar da bize bakıyolar, ne arıyosunuz burda dediler, biz durumu tam anlamamışken annem burası kızlar tuvaleti çıkın dışarı deyince hemen çıktık =) baya ilginç bi tuvaletti, daha içerisi daha garipmiş sonradan öğrendiğime göre =)


dışarı çıkınca yukarıda başka bir kapının daha olduğunu gördük, o da erkekler tuvaletidir diye girdik içeri, burası dar bi yer, 4 tane kapı var içeride, biri biraz aralık. bakınca içeri dağınık bir yatak, dolap falan normal bir ev gibi görünüyo, diğer 3 kapıdan ikisi tuvalete, biri de duvara açılıyo, öyle bi duvar yani.  anladık ki istanbulun tuvaletleri bi garip =)

her zamanki gibi masa birleştirdik kahvaltı için, masaların altına çeşitli bi metal kap koyuluyor içinde de köz olmak üzere, o soğukta iyi de oluyodu yani iyi düşünmüş adamlar. öğretmenlerimiz tarafından işletmeyle anlaşma yapılmış çeşitli bi indirim için, ne güzel dedik kahvaltılarımızı sipariş ettik. kızlar biraz geç kaldı, herhalde o kadar müzemsi tuvalet olunca insanın geri gelesi gelmiyo =) kahvaltılarımız baya bi rötarla da olsa ulaştı, istediğim kahvenin parasını aldılar sonrasında çeşitli başka kızlardan kahve parası almamışlar, kınadım orayı sexual discrimination yani. sonrasında boğazda kısa başka bir yürüyüşten sonra otobüse döndük.


otobüste kaset adaptöre sayesinde mp3player dinleme şansını elde ettiğimizden otobüs yolculukları daha eğlenceli olmaya başladı. sarışınlar boktur, ösym, htf gibisinden geyik şarkıların yanında türk sanat müziği ya da çeşitli başka şarkılarla baya eğlendik.

kısa bir otobüs yolculuğundan sonra sultanahmetteyiz ve ilk ziyaret edeceğimiz yer yerebatan sarnıcı. hava yavaş yavaş düzelirkene, goxuyu robeunu giymiş sokaklarda gezinir buluyoruz =) sarnıç kapısı kilitli olduğundan 2 3 dakikalık bir bekleme sonrasında içeri girdik. daha önceden gelmiştim ama tam hatırlamadığımdan tekrar gezmek güzel oldu.


balıkların olduğunu hatırlıyordum, buketle birlikte balık aradık aradık bulamadık, o da aynı şekilde balık hatırladığından nası yok diye şüpheye düştük, neyse böyle bakınırkene oradaki medusa kafası heykelinin oraya gittik


bu sırada yürüdükçe yukarıdan şapır şapır su damlıyodu da pek kafaya takan yoktu işte. geri dönerkene herkesle bi baktık, bi sürü balık bi yerde toplanmış yüzünmekteler, içim rahatladı =) bi sürü para suya atılıyo ne saçma ne garip falan dedikten sonra bakalım balıkları vurabiliyomuyuz diye çeşitli atışlar yapıldı suya nakit olarak =) balıklar her seferinde kaçınca sıkıldık, gezmemize devam ettik. kapalı kocaman bir havuz gibi olduğundan muazzam bir yankılanma ortamı var orada, en karanlığından bir köşeye giderekten vuuuu bööö diye bağırmak baya eğlenceli oldu =) sonrasında çıktık dışarı, çoğu kişi çoktan ordaymış zaten, ayşe hoca sayım yapıyordu çıktığımızda. oradan yine topluca ayasofyaya gittik.


girişte baya oyalandık, neyse içeri girince kocamaaan yüksek bir mekan görünüyor. içeride restorasyon var sanısam kocaman bir demir yığını tüm heryeri kapatıyo, neyse yukarı katına falan çıktık çıkış çok güzel uzzuun bir koridor şeklinde yokuş, aşağı inişi daha güzel koşa koşa =) oradan çıkıp karşısındaki hamama gittik, içeride bir sürü halı sergileniyordu ama soğuktu baya, az gezindikten sonra satış mağazası gibi kısmına gittik orası sıcacıktı herkes oraya kamp kurmuştu. çıkmak o nedenle zor oldu baya =) oradan çıkınca sultanahmet camisine gittik. parkı gezin deseler daha iyiydi, zaten az kişi girdi caminin içine, oralarda oyalandık biz de, içeridekiler çıkınca da serbest zaman verdiler =) vuhu serbest zaman diye koştururkene kızların kötü planları olduğunu farkettim, gidip gümüş takıcılara bakacaklarmış =S neyse elimizden bişey gelmedi gittik arkalarından, belli bir saatte suhtanahmet köftecisinde bulunmak üzere, çok bişey bakamadılar zaten, yoğun bir çarşı durumu da yoktu, biraz gezinip geri geldik, 10 dk erken gelmişiz o nedenle biraz daha gezinelim dedik, geri döndüğümüzde herkes gelmiş oturmuştu çoktan, neyse ki bir köşede büyük bir masa bulabilip oturduk. öyle oturunca acayip bi uyku bastırdı, hele yemek yedikten sorna daha da kötü oldu bu durum. yemekte sultanahmet köftesi vardı ama pek memnun kalmadım açıkçası, oraya bülent ersoy, tarkan falan ooh ne güzel diye notlar bırakmış çerçeveletmişler ama öyle çok özel bişey yoktu yani.gelen pipetlerin içi kumluydu zaten (nası oluyosa anlamadım =) ) irmik helvası da yiyerekten otobüse gitmeye karar verdik, nerede diye sorduk öğretmenlerimize, şurada diye bi yeri gösterdiler, tamam dedik çeşitli otobüsler görünüyo orda, ama gittik gezindik gezindik bulamadık, gezinirkene bi dükkana daldılar kızlar, neyse oradan berrak bi balon aldı böyle kocaman zıplatılanlardan, sonra bulamayınca az bi telaşla annemi aradım, ayasofyanın önüne gelin dediler neyse gittik bulduk, ilk binenler de biz olduk o kadar kaybolup oyalanmamıza rağmen, ora dan da istanbul moderne gitmek için yola çıktık.

berrağın aldığı balon tabi ki en çok rabet gören cisim oldu otobüse binince, sonuçta da patlaması pek zaman almadı =) sonra bi baktım ece uyuyo, ona kızdım sonra duygu sömürdüm biraz, neyse uyumasını engelledim. biraz sonra vardık zaten, ama 45 dakika sonrayaymış randevu, isteyen otobüste oturabilir isteyen gezinebilir dediler, çoğu kişi uyumaya karar verirkene goxu yalın ece ben dışarı çıktık. o sırada da benim acayip uykum geldi. eceye yalvardım resmen gidip uyuyalım diye, kendim de uyuyamıyorum en başta birlikte uyumucaz dediğimiz için, ama bi türlü ikna olmadı, bak kimse anlamaz yarım saat uyuyuverelim dedim falan, ı-ıh, kahve içelim dedi, ben de taam deme durumunda kaldım. gittik bir yere oradaki, 2 adet tavla aldık eşli oynamak üzere, tam oyuna başladık, tam içecekler geldi, telefon çaldı ki rezervasyonu erkene aldık koşun gelin, çamur gibi bişeydi gelen zarla zorla içtim, başka içen olmadı zaten pek, hemen gittik girdik içeri koşa koşa, herkesi içeri alıyolardı gittiğimizde. neyse girdik biz de içeri, orada bi odaya aldılar bizi, çeşitli bilgileri doldurttular bir kağıda, sonra iki gruba bölerekten gezdirmeye başladılar. bize bir abi rehberlik ediyordu, çok da eğlenceli bi abiydi. gezindikçe işte sizce ne demek istemiş, sizce niye böyle yapmış gibi soruyordu ressamları anlattıktan sonra, resimlerim çoğu anlamsızdı, niye müzeye koymuşlar ki 5 yaşındayken yapıyodum ben bunu denebilecek cinsten. orada bir kapı vardı beyaz duvarın üzerinde yine bembeyaz, rehber abiye sorduk bu da sanat esri olamaz mı diye, o da itiraf etti eğer bi tane koruma zinciri koysaydık gelenlerin %85 i eser diye izlerdi diye =) haklıydı da adam, ama daha garipleriyle de karşılaşacaktık. çok çeşitli tablolar gördükten sonra (kes yapıştır, kesmeden yapıştır, karala, boya dök resim olsun ve hatta bilgisayardan animasyon ekle gibi tekniklerle). resim sergisi boyunca yarı uyur gezdim. aşağı heykel sergisine indik ve iner inmez uykum kaçtı rahatladım baya. inişteki merdiven de bir sanat eseriymiş böyle camlı zincirli falan, indik aşağı sadece bilgisayarda yapılmış çeşitli animasyonlar vardı bi tavşanın böcekler tarafından yenmesi, çeşitli meyvelerin çürümesi gibi ilk göze çarpan, sonra başka bi salona geçtik, ilk gördüğümüz şey bi standın üzerinde bir direkti. ööyle bi direk yani tek başına. sadeliği falan anlatıyormuş, güldük geçtik kısacası =) sonra işte daha garip çeşitli heykel ve heykelcikler gördük, bi süre sonra rehberimiz bizi kendi halimize bırakaraktan başka randevusuna gitti, teşekkür ettik biz de. sonrasında gezindikçe bana acayip bi ilham geldi her gördüğüm heykeli acayip sanatsal şekilde yorumlamaya başladım. bi ara tanımadığım çeşitli kimseler bile toplanaraktan tamamen sallama yaptığım yorumları dinlemeye başladı =) çok eğlendik, ama mantıklı yorumlardı bence yani. özel lütfen heykellere dokunun bölümü vardı, en baştan beri hişbişiye dokunamayınca orda onlara baka bi dokunduk =) pek bi anlam ifade etmiyolardı zaten çocuk parkı gibiydi. sonrasında da çıktık işte geziyi tamamlayıp. istanbul modern de bitince gezinin istanbul avrupa kısmı bitmiş oldu.

karşıya geçişte baya bi trafik vardı, bi de diğer köprüden geçtiğimiz için ilkinde gece nedeniyle tam anlayamadığımız yerleri görme fırsatımız olmadı.


anadolu kavağına giderkene bir yol ayrımına geldik. ne taraftan düşünürkene bir yol seçildi, seçilen yol tam anlaşılamadığından bi ekstra tur atıldı yuvarlaktan ve bi yoldan gitmeye başladık. alçak bir köpri gelince seçilen yolun yanlış yol olduğu anlaşıldı. biraz uzun bir geri geri yolculukla 2 tur attığımız yuvarlaktan 3. kez dönerek nihayet anadolu kavağına yaklaşmaya başladık baya uzun bi yoldu dağlar falan tırmandık, sonuçta küçücük bir kasaba olan anadolu kavağına geldik. burası baştan sona serbest zamandı ama baya baya küçük olduğundan pek bi anlamı olmadı =) zaten çoğunlukla öğretmenlerimizle birlikteydik. bi tur attıktan sonra çeşitli bi yere oturduk yemek için. gelin indirip yaparız ikram yaparız gibisinden karşılandık. okuldan başka bi grup da oradaydı. neyse yemekleri söyledik, güzel değildi gelen yemekler, üstelik hiçbir indirim de yapmadılar, yine de iyi kurtulmuşuz ki bindirim de yapmadılar diğer gruba yapmışlar =) hiç memnun kalmayarak çıktık, yedigül restorandı sanırsam. gezinirkene tekrardan, bi baktık waffle yapan bir yer var, buket hemen ben yerim diye gitti aldı, öyle olunca herkes almaya başladı =) bol çikolata ve dondurmalı olduğundan yemek aşırı derecede zor ve kirli bi işte ama güzeldi yani. waffle faslı da bitince tekrardan otobüse döndük ve hıdiv kasrına gitmek üzere yola çıktık, ece çok bahsetmişti ordan o yüzden baya merak ediyodum ama malesef yolda kaldık, otobüs kasra çıkan yola sığmadığın için geri dönmek zorunda kaldık. bu durumda da bir sonraki durağımız olan çamlıcaya doğru yola koyulduk. çamlıcaya giderken de baya bi geri dönüşler ve sıkışmalarda bulunduk ara sokaklardan gitmeye çalışırken, baya oyalanddık yani yollarda, neyseki sonuçta düzgün bir yol bularaktan çamlıcaya ulaştık soğuk falan iyice bastırmıştı artık gece olmuştu. ciddi şekilde uyarıldık orada tehlikeli kişilerin bulunabileceği konusunda, grupçana gezindik, oradaki istanbul manzarası gerçekten harikaydı


ama onun dışında belki de gece olduğundan kayda değer pek bişey bulamadık. aşağı indik otobüse, bu aralar benim uykum son derece kaçmış durumda ama en saçma sapan espirilere topluca gülmekteyiz, uykusuzluktandı o sanırsam (umarım =) )


biraz oralarda oyalandıktan sonra ankaraya dönmek üzere yola çıktık programa göre erken bir saatte. dönüş yolunda da çoğu kişi uyurkene biz karşılıklı sözümüzden dolayı eceyle uyumamaya çalışıyoduk ama yok olmuyo, o kadar gezinip de 48 saat uyumamaya çalışmak baya zormuş, ve de sonuç olarak 41. saatimizde uyuduk =( baya iyi geldi ama uyku =) herkes uyudu zaten arkada gece çalcaz vuhu diye darbuka alanlardan falan da ses çıkmadı. ve de sonuç olarak 5,5 ta ankaraya vardık. hava çok soğuktu donduk dışarıda otobüsten inince, herkesin anne babası aldı, biz de eve döndük. eve gider gitmez uyudum haliyle, sonraki günün de büyüük bir kısmını uyuyarak geçirdim ama pek de şikayetim yoktu yani. böylece başka bi okul gezisini de bitirmiş oldum.


i$te öyle bir $ey....

Posted on 28/3/2006 at 06:58 by eniss ki$isi - 0 Yorum - Yorum Yap - Link

değer verdiğin ki$iler sana ne kadar değer veriyor,

bilmek istiyorsun bazen..

bilmek istiyor insan sevdiğini

tanımak istiyor....

 

bir yerden sonra insan..

sevemiyor eskisi gibi;

ne yapmak istediğini bilmiyor tam olarak..

ne istediğini bilmiyor çünkü

kimden ne kadar ne istediğini..

 

sevdiğinden emin olmak istiyor insan..

onun mutsuzluğuyla mutsuz, onun üzüntüleriyle üzgün olmaktansa

mutlu etmek istiyor hayatı boyunca..

manevi yönden beslemek istiyor kendisini ve onu;

maddiyat etrafında dönen bir dünyanın içinde kaybolmaktansa..

 

olmuyor hiçbir$ey eskisi gibi

dün ölü,

yarın meçhul,

elimizde bugün var...

ve biz aklımızdan geçenleri yapmamak için,

o cesareti toplayamadığımız, bo$vermek kolay kaçtığı için

her gün bir sebep üretiyoruz kendimize..

çünkü anıları unutamayacağımızı, hayalleri unutabileceğimizi dü$ünüyoruz.

kötü anılar bizi korkutuyor,

ya$adığım için, ya$adığımız için..

korkuyoruz.

hayaller tatlı kalıyor bir kö$ede gerçekle$meyi bekleyerek;

onlar da sıkılıyorlar artık bi süre sonra.

sıkışıyorlar rüyalarda...

 

rüyalarsa;

sizin için artık bir$ey ifade etmeyen

ya da öyle olduğunu dü$ündüğünüz birisini,

siz yatağınızda yatarken, çıkıp geliyor yakıcı bir ate$le..

hani rüyalardaki hissizlik vardır ya..

i$te rüyanızda o size dokunduğunda; a$ıyorsunuz o hissizliği,

her$ey en gerçek haliyle kar$ınızda oluyor sanki..

o an bir kaç kelime ve yakınla$ma..nefesini teninizde hissetme..

uyanıyorsunuz aniden;

ve dü$ünmeye ba$lıyorsunuz saatlerce yerinizden kıpırdamadan...

"neden geldin ki rüyama"

diye

o anı tekrar ya$amak istersiniz,

tekrar,

tekrar...

 

tüm hisleriniz alt üst olmu$ halde, aklınız o gerçeği yüzünüze vurur: Rüyaydı bu

zararlı oluyor bu rüyalar bazen..

çok zararlı..

 


« Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa »

batak oyna