|
HASRET İKLİMİ
Burak SERDENGEÇTİ (Mustafa Şakir ÇETİN)
Ocak Yayınları. Ankara. 1996. 343 sahife
Türkiye’mizde yakın ve karanlık bir dönem var ki unutulması mümkün değil... Korku ve nefret... Kin ve kan... Hıçkırık ve gözyaşı... Elde kalan sadece ve sadece pişmanlık ve acı tecrübeler... “İnsanımızın kimlik arayışı” olarak nitelenen ve “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun!” ifadesiyle kendini bulan bu döneme ait pek çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Senaryolar üretildi, filmler çekildi.
“Hasret İklimi” de o günlerde yaşanan gerçek olaylardan hareketle kaleme alınmış bir roman. Ayrıca, olayların örgüsüyle, kahramanın güzelliği ve verilen mesajlar ile de okuyanların yüreklerinde sevgi binalarını kurmayı hedefleyen bir roman. Öyle ki okunduğunda yüreklerde sevgiye, dostluğa, güzelliğe doğru sıcacık hasret iklimleri filizleniyor.
Şahıs kadrosu kalabalık olan romanın merkez karakteri Salih. O, ‘içimizden biri’ olmak zorunda. Kaldı ki o ‘içimizdeki öz, cevher, değer, asıl’dır. “Her şey aslına rücu edecektir...” ve o Salih’tir. Ona hile hurda karışmamış, aslı bozulmamıştır. Zaten, ‘Aslını inkâr eden haramzade’ değil midir?
İşte yazar, “Bey belirsiz, meydan ıssız” olduğu o dönemde Salih’e söylettirdikleriyle kalmıyor; düşüncelerini ve söylenmesi gerekenleri de konuşturuyor. Böylece, 28 başlık altında anlatılan olaylar, romanı hacimli hale getiriyor.
Dil ve üslûp olarak anlatımın akıcılığı ve anlaşılırlığı, olayların tahkiye tekniğiyle örtüşüyor. Sosyal ve psikolojik hadiselere; dinî, millî, ahlâkî ve kültürel boyutların kazandırılması dikkate değer olup, -anlatımda yerel şivelerin karşılığını bulamaması bir kenara- mahalli ağızların ve kelimelerin seçilmesi alkışlanmalıdır. Özdeyişlerin, vecize, nükte ve deyimlerin, nasihat ve hitabet yönünden yerinde tasarrufu huzurunuzu artıran ve bitmeyecek olan hasretinize derin izler kazandıran başarılı istihdamlardır.
Neticede, “Bir varmış, bir yokmuş” cinsinden sırra kadem basılması gereken o dönem, varsayalım “Düşler içinde bir düş” olarak kalsın. Fakat, bize inancımız, millî ve manevî değerlerimiz ölçüsünde içimizdeki aslı, öz’ü hatırlatan ve çıkış yollarını –bulmasını bilenlere- gösteren yazarımız Mustafa Şakir ÇETİN’e teşekkürü bir borç biliyoruz. O unutulmaz dönemden günümüze ışık tutan yazarımıza, acı tecrübeleri yaşayanlar adına müteşekkiriz.
Elin ve kalemin dert görmesin, sağolasın Serdengeçti...
(1996.Basın Bildirisi)
Yılmaz ERDOğAN (Gazeteci, şair ve yazar)
VUSLAT KÖPRÜSÜNDEN GEÇERKEN.
Mart-Nisan 2002 sayılı Kümbet Dergisi.
Okuduğu romanların ya da sıkı sıkıya sahiplendiği kültürün yoğun etkisiyle başka kültür ve milletlerin romanını yazan, kısacası hizmetini onlara sunan nice romancılarımız var. İmzasını gururla attıkları eserler, tanınmış bir yayınevinin ismi de ilave edilince sayısız baskı yapar. Seri reklamla yapılan bu çok satış elbette kalitenin ölçüsü değildir. Fakat, kendi kültürüne çok yabancı yazarlar, başka kültürlerin sözcülüğünü yapmaya devam ederler. Öz benliğine ve kendi kültürüne yabancı. Kıyafeti farklı, alışılmış değil sakalı ve saçı. Adı entelektüel sanatçı.
Benim anlatmaya çalışacağım eser, o yazarların herhangi bir ürünü değil.
Burak Serdengeçti’nin Türdav yayınları arasındaki “Vustat Köprüsü” romanı, ılık bir bahar rüzgarı gibi insanın ruhunu okşuyor. Okunması, göze ve gönüle sıkıntı vermediği gibi hazmedilmesi de bir o kadar rahat. Her bir satırında Anadolu’muz, insanımız ve samimiyetimizden pırıl pırıl yansımalar var. “Bu benim hikâyem” ya da “Kahraman ne kadar da bana benziyor!” diyebileceğiniz ahenkli ve tadında bir sevda romanı. Eserin bütününde, göz çıkartmadan kaş yapan bir uyum. Abartmalardan, anormal benzetmelerden ve kurguyu zayıflatan garip sündürmelerden uzak. Gelişmelerdeki ilginç olaylar düşündürmekle kalmıyor, insan ruhundaki gizli kalmış yönleri de gün ışığına çıkartıyor. İdealizm, olayların yazarın gözüyle anlatılmasından dolayı biraz zarara uğruyor. Ancak, onun da ayrı bir güzelliği var. Ve finale doğru iyice havasına giren bir dil ve anlatım. Eserin yalnızca kültürel değerlerde kalmayıp millî duygularda da bizi yakalaması elbette tesadüf değil.
Kerem, Ankara’da görev yapan idealist bir devlet memurudur. Kendince mutlak doğrular paralelinde doğruları vardır. Bir gün Mihriban adında genç bir bayan memurla tanışır. Kerem, düşüncelerinden taviz vermeden onunla arkadaşlığını ilerletir. Köyüne gittiğinde annesine bahseder. Köyde güzel günlere rağmen Mihriban’ın hatıraları onu yalnız bırakmaz.
O yıllarda Körfez Savaşı yaşanmaktadır. Kerem, Türk ve Arap âlemine oynanan sinsi oyunların farkındadır. Bu acının manevi rahatsızlığını hisseder. Yapılan zulümden dolayı insanlık adına utanç duyar.
Ankara’ya döndüğünde Mihriban ile Ankara Kalesi’nde buluşurlar. Bu buluşma her ikisi içinde hayatlarının dönüm noktası olur ve nişanlanırlar.
Kerem, görevli olarak İstanbul’a gider. İstanbul’un güzelliği onu ve arkadaşı Ünal’ı çok etkiler. İstanbul gerçeği karşısında çelişkileri birlikte yaşarlar. Bu arada Memo Baba ile tanışırlar. Onunla hayatın gerçek yüzünü keşfederler.
İstanbul görevi bitmek üzereyken Kerem acı bir sürpriz yaşar.
Eser, günümüzde moda olan kısa roman tekniğine uygun. Dürüstlük timsali bir devlet memurunun yakın plân anlatımları ve kirlenmemiş bir sevginin varlığından bahsetmesiyle benzerlerinden oldukça farklı. Bu anlamda belki de ilk çalışma. Bu farklılık aynı zamanda romana alışılmadık bir tat verirken, insanın: “Neden olmasın!” diyesi geliyor. Sulandırılmamış sevgi, aldatmayan sevgili, helâl süt emmiş devlet memuru gibi unsurlar çevremizdeki bunca çirkinliğin içinde bambaşka bir anlam kazanıyor. Tarlada gezinen bir insanın deve dikenlerinden canının yanması mümkün ise de kır çiçeklerinin güzelliğinden mest olması da gayet normal değil mi?
Görmek, görmesini bilmek demek. Farkın farkına varmak, sanatçılar kadar okuyucunun da sahip olması gereken bir haslet. Güzelin değeri çirkinle kıyaslanınca ortaya çıkıyor. Güzelin elbet kusurları da olur. Her eser nazar boncuğunu yanında taşır. Güzeli kusurlarıyla sevmek ise hoşgörünün kendisidir.
Vuslat Köprüsü’nün yazarına, yazı dilinin daha estetik olması ve eserin içerik kadar şekil estetiği taşıması gerektiğini hatırlatmak yerinde olur. Bir eserin yabancı dillere de çevrileceği düşünülürse kalitesini kaybetmemesi, insanlığın ortak değerlerini işlemiş olmasına bağlı değil midir? İyi bir konuyu, nakış nakış işlemek yetmez. Her bir cümle kendi içinde başarılı olmalı ki ortaya kale gibi bir eser çıksın.
Roman sanatının: “İğneyle kuyu kazmak” ve “Dama taşlarıyla bina yapmak” olduğu unutulmamalıdır. Her şeye rağmen yazarımızın bu başarısını tebrik etmek de bize düşüyor. Kalemin dert görmesin Serdengeçti. |