godisnowhere

7 Beden

10:16, 4/11/2007 .. Link

 

                                     ,

 

Yedi Bedeni Aşmak

Soru: Yedi bedenimiz olduğunu söylediniz; eterik beden, zihinsel
beden gibi. Hint dilini Batı psikolojisine uyarlamak bazen zor
oluyor. Bizim Batı da böyle kavramlarımız yok.
Dolayısıyla bu farklı bedenleri dilimize nasıl
çevirebiliriz? Spiritüel sözcüğü sorun değil ama eterik
sözcüğü nasıl çevrilecek? Ya astral? Bu sorunu nasıl
çözümleyebiliriz?

Sözcükler çevrilebilir; ama sizin bakmadığınız
kaynakların yardımı ile. Yüzeysel bilinçlilik
araştırmalarında Jung Freud'dan daha iyiydi ama Jung'un
çalışmaları da yalnızca bir baş­langıçtı. Bilgi
parçacıklarından bir şeyler çıkarılabilir, sonra da bu
parçacıkları birleştirebilirsiniz .

Üstelik ne söylediysem sizin terminolojinizi kullanarak
söy­ledim. Batı dilinde olmayan tek bir terim kullandım:
Nirvanik. Diğer altı sözcük -fiziksel, eterik, astral,
zihinsel, spiritüel ve kozmik- Hint dilinden alınma değildir.
Yedincisinden Batıda hiç söz edilmez. Onu bilen kimse
olmadığından değil, anlatılamaz olduğu için.

Bu terimler size sorun yaratıyorsa, onların yerine "birinci"
"ikinci" "üçüncü" sözcüklerini kullanabilirsiniz. Onları
sıfatlar ve terimlerle tanımlamaya çalışmayın;
yalnızca tanımlayın. Bu yeterlidir. Hangi sözcüklerin
kullanıldığı önemli değildir.

Bu konuya pek çok açıdan yaklaşabilirsiniz. Rüyalarla ilgili
Freud'un, Jung'un ve Adler'in terimleri kullanılabilir. Onların
bilinç diye adlandırdığı birinci bedendir. Bilinçaltı
dedikleri -tam olarak değil ama yaklaşık- ikinci bedendir. Toplu
bilinç adını verdikleri -yine tam olarak değil ama yakın-
üçüncü be­dendir.

Kullanılacak ortak terimler bulunamadığında yenileri
yaratı­labilir. Bu daha da iyidir çünkü yeni
sözcükler eski kavramları çağrıştırmaz. O zaman
daha iyi anlaşılır.

Eterik, gökyüzü ve uzayla ilgili anlamına gelir. Astral en
kü­çük, sukshma, sonuncu, atomik, maddenin varoluşunun sona
er­diği noktada var olan demektir. Zihinsel sözcüğünde bir
sorun yok. Kozmikte de öyle.

Sonunda yedinciye geldik: Nirvanik. Nirvanik tamamen yok olma, mutlak
boşluk anlamına gelir. Artık tohum bile yoktur; her şey yok
olmuştur. Bu sözcüğün linguistik anlamı "alevin
söndürülmesi"dir. Alev sönmüştür; ışık
söndürülmüştür. Böyle olduğunda nereye gittiğini
soramazsınız. Yalnızca varoluşu so­na ermiştir.

İşte Nirvana alevin sönmesidir. Artık o hiçbir yerde
değildir, ya da her yerdedir. Belirli bir varoluş noktası,
zamanı ya da anı yoktur. Artık o boşluğun kendisidir,
zamanın kendisidir. Varo­luştur ya da varolmamaktır; fark
etmez çünkü o her yerdedir, iki terimi de kullanabilirsiniz. Bir
yerdeyse, her yerde olamaz, her yerde ise bir yerde olamaz. Bu yüzden
hiçbir yer ile her yer aynı anlamdadır. Demek ki yedinci beden
için nirvanik sözcü­ğünü kullanmalısınız
çünkü yerine geçebilecek daha iyi bir söz­cük yok.

Sözcükler tek başına bir anlam taşımazlar. Yalnız
deneyim­lerin anlamları vardır. Bu yedi bedenden
bazılarını deneyimlediyseniz sizin için anlamları
olabilir. Her boyutta size yardımcı olacak yöntemler mevcuttur.

Önce fizikselden başlayın. O zaman diğer aşamalar size
açık olacaktır. İlk beden üstünde
çalıştığınız anda ikinci size görüne­cektir. Onun
için fizikselden başlayın. Her anının farkında olun.
Yalnızca dışa dönük bir farkındalık değil.
Bedeninizin içten de farkında olabilirsiniz. Dışarıdan
göründüğü şekli ile elimin far­kında olabilirim ama
içsel bir duygu da vardır. Gözlerimi kapat­tığımda elimi
göremem ama orada bir şeyin var olduğunu hisse­derim. Onun
için bedeninizin yalnızca dıştan görünüşünün
far­kında olmakla kalmayın. Bu sizi içe götüremez.
İçsel duygu çok farklıdır.

Bedeninizi içten hissettiğinizde hayatınızda ilk kez
bedenini­zin içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu
anlayacaksınız. Ona yalnızca dışarıdan baktığınızda
onun gizlerini öğrenemezsiniz. Ancak dış hatlarını,
başkalarına nasıl göründüğünü bilirsiniz. Elimi siz
de benim gördüğüm gibi görürsünüz. Bu objektif bir
şeydir. Onun var olduğu bilgisini benimle paylaşırsınız.
Ama elime bu şekilde bakıldığında içsel olarak tanınamaz.
Ortak bir mal olmuştur. Siz de onu benim bildiğim kadar iyi
bilebilirsiniz.

Elimi ancak içten gördüğümde o paylaşılamaz bir biçimde
benim olur. Siz onun içerden nasıl göründüğünü
bilemezsiniz. Bunu yalnız ben bilebilirim. Bildiğimiz bedenimiz
bizim bede­nimiz değildir. O herkesin objektif bir biçimde
bildiği bedendir. Bir doktorun bir laboratuarda incelediğinde
gördüğüdür. Asıl beden o değildir. İçselliğe giden
yol yalnız kişisel ve özel biçim­de bilmektir, herkesle
ortak olarak bilmek değil. Fizyolojinin ya da psikolojinin bedenimiz
hakkında içsel bilgiler edinememesinin nedeni budur; onlar
dışarıdan gözlemler, bu yüzden yalnız fiziksel bedeni
bilirler.

Bu pek çok ikilemlere neden olur. Bir kişi kendisinin içten
güzel olduğunu hisseder ama bizler onu dış
görünüşünün çirkin olduğuna inanmaya zorlayabiliriz.
Biz toplum olarak bu düşün­cede olduğumuzda o da bunu
kabullenebilir. Ama içinin çirkin olduğunu düşünen kimse
yoktur. İçten yalnız güzellik duygusu gelir.

Bu dıştan duygu aslında gerçek bir duygu değildir.
Yalnızca bir moda, dışarıdan empoze edilmiş bir kriterdir.
Bir topluma göre güzel olan bir kişi başka bir toplumun
bakış açısına göre çirkin olabilir. Tarihin bir
döneminde güzel sayılan bir kişi baş­ka bir
dönemde çirkin görülebilir. Ama içteki duygular hep
gü­zellikle ilgilidir. Bu yüzden dış kriterler olmasa
çirkinlik de ol­mazdı. Toplumsal olarak paylaştığımız
bir güzellik ve çirkinlik imajı vardır. Güzellik ve
çirkinlik kavramları olmasının nedeni budur. Hepimiz kör
olsaydık çirkin insan olmazdı, herkes güzel olurdu.

Demek ki ilk adım bedeni içten hissetmek. Beden değişik
du­rumlarda değişik içsel duygular taşır. Bunlar aşık
olduğunuzda, nefret hissettiğinizde farklı farklıdır.
Buda'ya göre, "Sevgi gü­zelliktir" çünkü o sevdiği
zaman güzel olduğunu içsel olarak hissediyor. Ortada nefret,
öfke, kıskançlık olduğunda içinizde kendinizi
çirkin hissetmenize neden olan bir şeyler olur. Böyle­ce
değişik durum ve düşünceler değişik duygulara yol
açar.

Kendinizi tembel hissederken başka, aktif hissederken baş­ka,
uykunuz geldiğinde başka duygular ortaya çıkar. Aradaki farklar
çok iyi bilinmelidir. Ancak o zaman bedeninizin iç
ya­şamını tanıyabilirsiniz. Ancak o zaman içsel
tarihinizi; çocuk­luğunuzun, gençliğinizin ve
yaşlılık döneminizin coğrafyasını bilirsiniz.

İnsan bedenine tümüyle içten bakabildiği an, ikinci beden
de otomatik olarak görünür. Bu ikinci beden artık
dışarıdan da gö­rülebilir. Birinci bedeninizi
içinizden biliyorsanız, ikinci bedeni de dışarıdan
bilirsiniz.

Birinci beden ikinci bedeni asla dışarıdan bilemez ama
içer­den baktığınızda onun dış yüzünü
görebilirsiniz. Her bedenin bir iç bir de dış olmak üzere
iki boyutu vardır. Tıpkı bir duvarın bi­ri içe biri
dışa bakan iki yüzü olduğu gibi. Her bedeni
çevrele­yen iki duvar olduğu için birinci bedene içerden
bakarken, ikin­ci bedenin de dışarıdan farkına
varırsınız.

Şimdi siz arada bir yerdesiniz; birinci bedenin içi ile
ikinci­nin dışı arasında. İkinci, yani eterik beden
yoğun bir dumana benzer. İçinden rahatlıkla geçebilirsiniz
ama saydam değildir. Onun içinden dışarıya
bakamazsınız. İlk beden katıdır. İkinci bedenin
biçimi tıpkı birincisi gibidir ama o katı değildir.

İlk beden öldüğünde ikincisi on üç gün daha hayatta
kalır. Si­zinle birlikte yolculuk yapar. On üç gün sonra o
da ölür. Buhar olup dağılır. Yaşarken ikinci bedenin
farkına varabilmişseniz, bunu da izleyebilirsiniz.

İkinci bedeniniz bedeninizden dışarı çıkabilir. Meditasyon
yaparken bazen aşağı yukarı hareket eder. Siz o zaman
yerçeki­mi ortadan kalkmış, yeryüzünü terk
etmişsiniz gibi bir his du­yarsınız. Ama gözlerinizi
açtığınızda yerde olduğunuzu görür­sünüz;
zaten oradan hiç ayrılmadınız. Yukarı çıkan ikinci
bedeninizdi çünkü onun için yerçekimi mevcut değildir. Bu
yüzden ikinci bedeni tanıdığınız an fiziksel bedeninizin
bilmediği bir özgürlük duyarsınız. Artık
bedeninizden çıkıp, sonra geri döne­bilirsiniz.

İkinci beden deneyimleri yaşamak için ikinci aşama budur. Ve
metot hiç de zor değildir. Yalnızca bedeninizden çıkmayı
is­teyin; ve işte dışarıdasınız. İsteğin
kendisi, bu isteğin gerçekleş­mesidir. İkinci bedenin
bunun için hiçbir çaba sarf etmesi ge­rekmez çünkü
onun için yerçekimi yoktur. Birinci beden için bu böyle
değildir. Gittiğiniz bir yerden evinize dönmek
istedi­ğinizde yerçekimi ile savaşmak zorundasınız.
Ama ortada yerçekimi olmadığında basitçe istemek yeterli olur.
İsteğiniz gerçekleşiverir.

Hipnozda işin içinde olan eterik bedendir. Birincinin burada
hiçbir rolü yoktur. Örneğin hipnoterapist size kör
olduğunuzu söylerse gözlerinizde hiçbir sorun olmamasına
karşın artık göremezsiniz; yalnızca kör olduğunuza
inandığınız için. Burada etki altında kalan, telkini alan
eterik bedendir. Derin bir transa girdi­ğinizde ikinci beden
etkilenir. Sağlıklı bir insana, "sen felçlisin"
dendiğinde yürüyemez. Bir hipnoterapist çok kesin bir dille
ko­nuşmalıdır. Ortada hiç şüphe olmamalıdır.
"Kör olmuş gibisin" derse işe yaramaz.

İşte aynı bu şekilde ikinci beden yalnızca, "bedenin
dışındayım" der. Sadece bedeninizden çıkmayı isterseniz,
hemen çıkar­sınız.

Normal uyku birinci bedene aittir. Gün boyu çalışma, stres ve
gerginlikler yüzünden yorulan o olduğu için, gün sonunda
gevşeyen de odur. Hipnozda uyuyan ikinci bedendir. O
uyudu­ğunda onunla istediğinizi yapabilirsiniz.

Hastalandığınız zaman, hangi hastalık olursa olsun, bunun
yüzde yetmiş beşi ikinci bedende başlamış ve oradan
birinciye geçmiştir. İkinci beden telkine o kadar açıktır
ki, tıp birinci sınıf öğrencilerinin üzerinde
çalıştıkları hastalığa yakalandıkları çok
görülür. Örneğin konu baş ağrısı ise,
farkında olmadan içlerine dönüp, "Benim de başım
ağrıyor mu? Bende de aynı belirtiler var mı?" diye sorarlar.
İçe dönmek eterik bedeni etkilediğinden, tel­kin
çalışır ve baş ağrısı yaratılır.

Doğum sancısı birinciye değil, ikinci bedene aittir. Bu
ne­denle hipnozla tamamen sancısız doğum yapılabilir.
Kadınların hiç doğum sancısı çekmediği ilkel
toplumlar vardır çünkü o ka­dınların kafalarında
bu kavram yoktur. Ne var ki her toplumun ortak telkinleri vardır ve
bunlar o toplumdaki her bireyin bek­lentisi haline gelir.

Hipnoz altında acı duyulmaz. Hipnoz altında her türlü
ame­liyat acısız yapılabilir çünkü ikinci beden
acı olmayacağı telkini aldığında acı olmaz. Ben her
türlü acının olduğu kadar her türlü hazzın da
ikinci bedende oluştuğuna ve birinciye geçtiğine
ke­sinlikle inanıyorum. Telkin değiştiğinde acı veren
her neyse zevk verebilir. Tabii bunun tersi de mümkün.

Telkini değiştirin, eterik zihni değiştirin, her şey
değişir. Yal­nızca bunun oluşmasını kesin
biçimde isteyin. İstemek ve yap­tırmak arasındaki fark
kesinliktir. Bir şeyi tümüyle, kesinlikle ve bütün
benliğinizle istediğinizde bu irade, yaptırma gücü olur.

Fiziksel bedeninizden çıkmayı kesin biçimde istediğinizde
bunu yapabilirsiniz. İşte ancak o zaman ikinci bedeni içerden
görebilirsiniz. Fiziksel bedeninizden çıktığınızda artık
birinci ile ikincinin arasında değilsiniz; ikincinin
içindesiniz. Birinci be­den yok.

Şimdi ikinci bedeni içerden görüyorsunuz; tıpkı
birinci bede­ni içerden görmüş olduğunuz gibi. Onun
içsel çalışmasının, me­kanizmasının, içsel
yaşamının farkında olun. İlk deneyimde bu­nu yapmak
zordur ama sonraları hep iki beden içinde olacaksı­nız;
hem birincinin, hem de ikincinin. Dikkatiniz daima iki dü­zeye,
iki boyuta çevrili olacak.

İkinci bedenin içine girdiğiniz an üçüncü, yani astral
bedenin dışında olacaksınız. Astral söz konusu olduğunda
irade bile ge­reksizdir. Sadece onun içine girme isteğinin var
olması yeterli­dir. Artık tümüyle ya da kesinlikle
istemek gerekmez. İçine gir­mek istiyorsanız, girebilirsiniz.
Astral beden de tıpkı ikinci gibi dumana benzer ama saydamdır.
Bu yüzden onun dışına ulaştığı­nız an kendinizi
içinde bulursunuz. Sınırları saydam ve görün­mez
olduğundan dışarıda mı yoksa içerde mi olduğunuzu bile
bilemezsiniz.

Astral beden de ilk iki bedenin ölçülerindedir. Beşinci
bede­ne kadar boyutlar aynı kalır. İçerik değişir ama
büyüklük aynı­dır. Altıncı bedende boyut kozmik
olur. Yedincide ise artık ne ölçü ne boyut vardır; kozmik
boyut bile olmaz.

Dördüncü bedenin hiçbir duvarı yoktur. Üçüncü
bedenin içinden itibaren saydam bir duvar bile mevcut değildir.
Yalnız­ca "duvarsız" bir sınır bulunur. Bu nedenle
içine girmekte hiç­bir zorluk yoktur, hiçbir metot
gerekmez. Üçüncüye ulaşan dör­düncüye
kolaylıkla girer. Ama dördüncüden öteye gitmek
ilki­ni aşmak kadar zordur çünkü artık zihinsel beden
ortadan kalk­mıştır.

Beşinci spiritüel bedendir. Burada da bir duvar vardır ama
birinci ve ikinci beden arasındaki duvar anlamında değildir. Bu
duvar iki farklı boyutu birbirinden ayırır.

İlk dört beden aynı boyutta bulunur. Sınırlar
yataydır. Şimdi ise dikey. Bu yüzden dördüncü ile
beşinci arasındaki duvar da­ha öncekilerden daha
büyüktür. Bunun nedeni bizlerin normal­de dikeyi değil
yatayı görmeye alışık olmamızdır. Dördüncü
be­denden sonra ise hareket aşağı bir düzeyden yukarı
doğrudur. Artık içerden dışarı değil aşağıdan
yukarı gidilir. Yukarı bakma­yı öğrenmeden beşinciye
ulaşamazsınız.

Zihin hep aşağı doğru bakar; tıpkı su gibi aşağı
doğru akar. Yoga bu yüzden zihnin karşısındadır. Suyun,
hiçbir spiritüel sis­temin simgesi olmamasının nedeni
budur. Ateş ise pek çok sis­temin simgesidir. Ateş
yukarı çıkar, asla aşağı inmez. Bu yüz­den
dördüncü bedenden beşinciye çıkmanın sembolü
ateştir. İn­san daima yukarı bakmalıdır, aşağı
bakmayı bırakmalıdır.

Yukarı doğru nasıl bakılır? Bunu yapmanın yolu nedir?
Meditasyon sırasında gözlerin yukarı, ajna chakra'ya
bakması ge­rektiğini duymuşsunuzdur. (Ajna chakra: iki
kaşın arasında, üçüncü göz diye bilinen alan). Gözler
kafatasınızın içini görmek istercesine yukarı doğru
odaklanmalıdır. Burada gözler yalnızca semboliktir.
Aslında vizyon kastedilmektedir. Vizyonumuz, görme duyumuzun
organı olan gözlerle ilgilidir. Bunun nedeni içsel vizyonda
bile gözlerin araç olmasıdır. Gözlerinizi yukarı
çevirdiğinizde vizyonunuz da yukarı odaklanır.

Raja yoga dördüncü bedenle başlar. Yalnız hatha yoga
birin­ci bedene aittir. Geri kalan yogalar başka bir yerde
başlar. Te-ozofi ikinci bedenden, diğer sistemler ise
üçüncüden başlar. İn­sanlık dördüncü bedene
doğru ilerledikçe pek çok kişi buradan başlayabilecek.
Ama bunun koşulu daha önceki yaşamlarda ilk üç bedeni
geçebilmiş olmaktır. Bazı insanlar geçmiş
yaşamla­rında ilk üç bedeni aşıp
aşmadıklarını bilmeden raja yogayı ki­taplardan,
swamilerden ya da gurulardan öğrenip uygulamaya çalışıyor. Bu
kişiler hayal kırıklığına uğramaya mahkumdur çünkü
dördüncüden başlanamaz. İlk üçünün geçilmiş
olması şarttır. Dördüncüye ulaşmak ancak böyle
mümkün olur.

Dördüncü asla başlangıç olamayacak bir bedendir. Dört
yo­ga vardır: birinci beden için hatha yoga, ikinci için
mantra yo­ga, üçüncü için bhakti yoga, dördüncü
için ise raja yoga. Çok eskilerde herkesin birinci beden ile
başlaması gerekiyordu. Gü­nümüzde ise çok
çeşitli insanlar var. Bir kişi daha önceki bir
ya­şamda ikinci bedene gelmiş olabiliyor. Bir başkası
üçüncüye, vb. Ama rüyalar söz konusu olunca birinci bedenden
başlamak şarttır. Ancak o zaman işin tüm kapsamını
ve spektrumunu kav­rayabilirsiniz.

Sonuçta, dördüncü bedende bilinciniz ateş gibi olmalı,
yani yukarı gitmeli. Yukarı gidip gitmediğini anlamanın pek
çok yo­lu vardır. Örneğin aklınız sekse doğru
gidiyorsa bu suyun aşağı doğru akması gibidir çünkü
seks merkezi aşağıdadır. Dördüncü bedende
gözlerinizi yukarı çevirmelisiniz, aşağı değil.

Bilincin yukarı doğru gitmesi için işe gözlerin
altında değil, üstündeki bir merkezden başlamak gerekir.
Gözlerin yukarısın­da bunun yapılabileceği tek bir
merkez vardır: ajna chakra. İki göz birden yukarı,
üçüncü göze doğrultulmalıdı r.

Üçüncü göz çeşitli şekillerde bilinir. Hindistan'da
bakire bir kız ile evli bir kadın, üçüncü göz üzerinde
renkli bir boya ile ya­pılan bir işaretle anlaşılır.
Bakire doğal olarak aşağıdaki seks merkezine bakar ama
evlendikten sonra yukarı bakmalıdır. Ar­tık anne
olması gerektiğinden yolculuğu yukarı, cinselliğin
ol­madığı yere doğrudur -ya da cinsellik ötesine. Kadına
yukarı bakması gerektiğini hatırlatmak için üçüncü
göz üzerine renkli işaret, bir tika yapılır.

Alınlarda tilak denen işaretler 'sannyasin' er, tapınanlar
gibi çeşitli tip kişiler tarafından kullanılır ve pek
çok tip ve renkleri vardır. Bir chandan (sandal ağacı
ezmesi) kullanmak da müm­kündür. Gözleriniz üçüncü
göze bakmaya başladığı an o mer­kezde büyük bir
ateş oluşur. Bir yanma hissi duyarsınız. Bu üçüncü
gözün açılmakta olduğunun işaretidir. Orasını serin
tut­mak gerekir. Hindistan'da bu amaçla sandal ağacı
kullanılır. Bu ezme yalnız serinlik vermekle kalmaz, aynı
zamanda üçüncü be­den ve onu aşmakla ilgili bir kokusu da
vardır. Bu serinletici parfüm ve konulduğu nokta dikkati
yukarı çeker, sürekli üçüncü gözü hatırlatır.

Gözlerinizi kapatsanız ve ben parmağımla üçüncü göz
nok­tanıza dokunsam, aslında sizin üçüncü
gözünüze dokunuyor ol­mam ama siz yine de onu hissetmeye
başlarsınız. Bu kadarcık bir basınç, parmak ucu ile bu
kadar hafif bir dokunuş bile yeter­lidir. Bu yüzden serin ve
güzel kokulu bir dokunuş dikkatinizin sürekli üçüncü
göze çekilmesine yeter.

Özetle, dördüncü bedenden geçmek için tek bir teknik,
tek bir metot vardır: yukarı bakmak. Shirshasan (Amuda kalkmak),
bedenin ters durması da gözler genelde aşağı baktığı
için bir me­tot olarak kullanılırdı. Amuda
kalktığınızda gözleriniz yine aşa­ğı bakıyor
olacak ama artık yukarı aşağı olmuştur. Enerjinizin
aşağı doğru akışı yukarı çevrilmiştir.

Bazı insanların meditasyon yaparken sebebini bilmeden ters
pozisyonlar almalarının sebebi budur. Böyle yapınca
enerjinin akış yönünü değiştirir. Zihinleri
aşağı akışa o kadar alışmıştır ki, enerjinin
yönü değiştiğinde rahatsızlık duyarlar. O zaman
shirshasan pozisyonu alırlar ve rahatlarlar çünkü enerji
yeniden aşağı doğru akmaya başlamıştır. Tabii enerji
aslında aşağı değil, merkezlerinize, yani
çakralarınıza göre yukarı doğru ak­maktadır.

Böylece shirshasan dördüncü bedenden beşinciye
geçiş me­todu olarak kullanıldı. Akılda tutulması
gereken esas şey yukarı bakmaktır. Bu ratak (gözleri bir
nesneye dikmek), güneşe odak­lanmak gibi çok çeşitli
yollar ile de yapılabilir. Yine de en iyisi bunu içten
yapmaktır. Yalnızca gözlerinizi kapatın!

Tabii önce ilk dört beden aşılmalıdır. Aksi halde bunun
bir yararı olmaz. İnsanın aklı karışabilir, çeşitli
akıl hastalıklarına neden olabilir çünkü bütün
sistem altüst olur. Dört beden aşağı bakıyor ama içsel
zihniniz yukarı bakıyorsa bunun şizofreni ile
sonuçlanması çok olasıdır.

Bence şizofreninin asıl nedeni de budur. Bu yüzden sıradan
psikoloji şizofreniyi çözümleyemiyor. Şizofrenik zihin
aynı an­da iki ayrı yöne bakan zihindir: dışarıda
durup içeri bakar; dışa­rıda durup yukarı bakar.
Sisteminiz tümüyle uyum içinde olma­lıdır. Fiziksel
bedeninizi içerden tanımıyorsanız, bilinciniz
aşa­ğı dönüktür. Bu sağlıklıdır, uyum
vardır. Dışarı doğru hareket eden bir zihni asla yukarı
çevirmeye çalışmamalısınız. Yoksa bölünme, yani
şizofreni ortaya çıkar.

Uygarlıklarımız, dinlerimiz insanların çift kişilikli
olmaları­nın başlıca nedenleridir. Mutlak uyumla
ilgilenmemişlerdir. Da­ha kendi fiziksel bedenlerine bile
girememiş kişilere yukarı çık­ma metotları öğreten
öğretmenler var. Metot işe yaramaya baş­ladığında
kişinin yarısı yukarı doğru çıkarken diğer
yarısı bede­nin dışında kalır. O zaman bu ikisi
ayrılır, bölünme olur. O in­san iki kişi olur; bazen
biri, bazen öteki; Jekyll ve Hyde.

Bir insanın aynı anda yedi kişiliği olması bile
mümkündür. Bu durumda bölünme tamamlanmıştır. Yedi
farklı enerji haline gelmiştir. Bir parçası aşağı
doğru hareket ederek birinci beden­de kalır. Bir parça
ikinci, bir parça ise üçüncü ile birliktedir. Bir parça
yukarı doğru gider, başka bir parça başka bir yöne.
Artık kişinin merkezi kalmamıştır.

Gurdjieff böyle bir insanı efendisi olmayan bir eve
benzeti­yor. Yedi hizmetçi var ve her biri kendinin evin efendisi
oldu­ğunu iddia ediyor. Kimse bunun aksini savunamıyor
çünkü efendi evde değil. Kapı çalındığında
kapıya en yakın hizmetçi açıyor ve evin efendisi o oluyor.
Ertesi gün, bir başka hizmetçi kapıyı açıyor ve evin
efendisi olduğunu söylüyor.

Bir şizofrenin merkezi yoktur. Ve hepimiz bu durumdayız! Topluma
uyum sağlamışız, hepsi o kadar. Aramızda yalnız de­rece
farkları var. Efendi ya uyuyor ya da evde yok ve her parça evin
sahibinin kendisi olduğunu iddia ediyor. Cinsel dürtüler ortaya
çıktığında, efendi seks oluyor. Ölümlü olduğunuz,
aileniz, dininiz, her şey inkar ediliyor. Seks evin mutlak sahibi
haline geliyor. Sonra, seks dürtüsü bittiğinde kargaşa
başlıyor. Mantı­ğınız işi ele alıyor ve "efendi
benim" diyor. Artık mantık bütün evi ele geçirip seksi
eve almıyor.

Tüm parçalar sırayla evin tümünü ele geçiriyor.
Öfke duyul­duğunda efendi o oluyor. Artık ne mantık ne
bilinçlilik ortada. Kimse öfkenin önüne geçemiyor.
İşte bu yüzden birbirimizi an­layamıyoruz. Sevecen bir
kişi öfkeleniyor ve aniden sevgi orta­dan kayboluyor. Biz de o
kişi gerçekten sevecen mi değil mi an­layamıyoruz. Sevgi
yalnızca bir hizmetkardı. Öfke de öyle. Efendi yok. Bu
yüzden normalde başkalarına güvenemiyoruz çünkü o
efendi değil. Her an hizmetkarlardan biri idareyi ele ala­bilir.
O hiç kimse; o bir bütün değil.

Özetle söylemek istediğim; ilk dört bedenden geçmeden
yu­karı bakma teknikleri uygulanmamalı dır. Yoksa
aşılması imkan­sız bölünmeler oluşur ve yeniden
başlamak için bir sonraki ya­şamınıza kadar beklemek
zorunda kalırsınız. Baştan başlayan teknikler uygulamak
gerekir. Önceki yaşamlarınızda ilk üç be­deni
aşmışsanız, onları tekrar geçmeniz an meselesi. Hiçbir
zor­luk çekmezsiniz. Bölgeyi tanıyorsunuz, yolu
biliyorsunuz. He­men karşınıza çıkarlar. Onları
tanıyorsunuz ve onları aştınız! O zaman
ilerleyebilirsiniz. Benim ısrar ettiğim konu herkesin bi­rinci
bedenden başlaması gerektiği. Herkesin!

Dördüncü bedeni aşmak çok önemli bir aşamadır. O
ana ka­dar insandınız. Artık insanüstü oldunuz.
Birinci bedende yalnız­ca hayvandınız. Ancak ikinci bedende
insan ortaya çıkar. Ve an­cak dördüncüde tümüyle
çiçek açar. Uygarlık asla dördüncüden ileri
gidemedi. Dördüncünün ötesi insan ötesidir. Bir Buda,
bir Mahavir, bir Krishna insan ötesidir. Onlar insanüstüdür.

Yukarı bakış dördüncü bedenden yukarı
sıçramaktır. Birinci bedenime dışarıdan bakarken ben
yalnızca insan olma olasılığı olan bir hayvandım. Bir
hayvanla aramdaki tek fark, ben insan olabilirim, o olamaz. Ama ikimiz
de insanın altındayız. Yalnız benim insan olma kapasitem
var. İkinci bedenden sonra insanın çiçek açması
başlar.

Dördüncü bedendeki bir kişi bile bize insanüstü gelir.
Oysa değildir. Bir Einstein'ın ya da bir Voltaire'in
insanüstü olduğu­nu düşünüyoruz ama değiller.
Onlar tamamen çiçek açmış in­sanlar ve bizden
üstünler. Ama insanın üstünde değiller. Yalnız bir
Buda, bir Krishna ya da bir Zerdüşt insan ötesidir. Yukarı
ba­karak, bilinçlerini dördüncü bedenin üstüne
aşırarak zihnin sı­nırlarını geçtiler; zihinsel
bedeni aştılar.

Dini ve ahlaki öykülerde anlaşılması gereken semboller var.
Peygamberler yukarı baktılar ve kendilerine yukarıdan bir
şey­ler indiğini söylediler. Biz bunu fiziksel anlamda
aldık böylece Tanrı'yı gökyüzüne yerleştirdik.
Bize göre yukarı gökyüzüdür, aşağı ise
toprağın alt katmanlarıdır. Tabii bu yorumumuz nede­ni ile
sembolleri anlamamış olduk. Peygamberler yukarı bakar­ken
gökyüzüne bakmıyordu; ajna chakra 'ya bakıyordu.
Kendi­lerine yukarıdan bir şeyler indiğini söylerken
doğru söylüyordu ama ne var ki yukarının anlamı bizim
için farklı.

Zerdüşt her resminde yukarı bakarken görülür. Gözleri
asla aşağı dönük değildir. İlahi olanı ilk kez
yukarı bakarken gördü. İlahi olan ona bir ateş halinde
geldi. Perslerin ateşe tapmalarının nedeni budur. Bu ateş
kavramı ajna chakra'dan gelir. Yukarı baktığınızda o nokta
çok ısınır, sanki her şey yanıyormuş gibi gelir. Bu
yanma duygusu dönüşümünüze neden olur. Alt
varlı­ğınız yanıyor ve bitiyor ve bir üst varlık
doğuyor. "Ateşten geç­mek" deyiminin anlamı budur.

Beşinci bedenden sonra başka bir yere, başka bir boyuta
yol­culuğunuz devam eder. Birinci bedenden dördüncüye
kadar ha­reket dışarıdan içeri doğrudur;
dördüncüden beşinciye ise aşa­ğından yukarıya.
Beşinciden sonra egodan egonun yok olması­na doğru gidilir.
Artık dışarı, içeri, aşağı ya da yukarı
kavramla­rı kalmamıştır. Artık "ben" ve "bensizlik"
vardır ki bu konu bir merkezin var olup olmaması ile ilgilidir.

İnsan beşinci bedene kadar merkezsizdir -parçalara
bölün­müştür. Ancak beşinciden sonra bir merkez,
bütünlük, teklik vardır. Ama merkez ego haline gelir.
Artık daha fazla ilerleme­nin önündeki engel bu ego
olacaktır. O ana kadar ilerlemeye yardım eden her adım artık
ayağa takılan bir şey olmuştur. Geçmiş olduğunuz
her köprüyü terk etmeniz gerekiyor. Size geçişi­nizde
yardım etti, yardımcınız oldu ama ona tutunmaya devam
ederseniz, engeliniz olur.

Beşinci bedene kadar bir merkez oluşturulması gerekiyordu.
Gurdjieff beşincideki bu merkezi bir kristalleşme olarak
tanım­lıyor. Artık hizmetkarlar yok; efendi idareyi ele
aldı; uyandı; ge­ri geldi. Artık bir efendi var ve
hizmetkarlar çekildiler, sustular.

Beşinci bedene girdiğinizde kristalleşme gerçekleşti ama
da­ha ileri gitmek için bu kristalleşme de yok edilmeli,
yeniden kaybedilmelidir. Boşluğa, kozmiğe salıverilmelidir.
Yalnız sa­hip olan kaybedebilir, bu yüzden beşinci bedenden
önce egosuzluktan söz edilemez, yanlış ve saçma olur. Egonuz
yoksa, onu nasıl yok edebilirsiniz? Ya da pek çok egonuz
olduğunu söyle­yebilirsiniz çünkü her hizmetkarın
ayrı bir egosu vardır. Çok-egolu, çok-kişilikli,
çok-ruhlusunuz; tek bir ego değilsiniz.

Egoyu kaybedemezsiniz çünkü ona sahip değilsiniz. Zengin bir
adam mallarından vazgeçebilir ama hiçbir şeyi olmayan
fa­kir bir adam bunu yapamaz. Vazgeçebileceğ i,
kaybedebileceğ i hiçbir şeyi yoktur. Ama bunu yapabileceklerini
sanan fakir adamlar var. Zengin kaybetmekten korkar çünkü
kaybedecek bir şeyleri vardır; fakir her an her şeyden
vazgeçmeye hazırdır. Ha­zırdır ama vazgeçeceği
hiçbir şeyi yoktur.

Beşinci beden en zengin bedendir. Bir insanın
toplayabilece­ğ i her şeyi biriktirmiştir. Beşinci,
insanlığın zirvesidir. Sevginin, şefkatin, değer taşıyan her
şeyin zirvesidir. Tüm dikenler dökül­müştür.
Şimdi çiçeğin de dökülme zamanı gelmiştir.
Artık yal­nızca güzel koku, parfüm kalacak, çiçek
yok olacak.

Altıncı parfüm boyutudur, kozmik parfümün boyutu.
Çiçek yok, merkez yok. Çember var ama merkez yok. Her şeyin
mer­kez haline geldiğini de söyleyebiliriz, merkezin yok
olduğunu da. Yalnızca her yöne serbestçe yayılma duygusu
var. Bölünme yok, ayrılma yok; bireyin "ben" ve "bensizlik",
"ben" ve "öteki"ne bölünmesi yok. Hiçbir bölünme yok.

Demek ki birey iki şekilde yok olabiliyor: şizofrenik olarak alt
kişiliklere bölünerek, bir de kozmik biçimde, yani nihai
ola­nın içinde kaybolarak. Daha büyüğün, en
büyüğün, Brahma'nın içinde, sonsuz boşluğun içinde
kaybolarak. Artık çiçek yok, va­rolan yalnız parfüm.

Çiçek de bir engeldir ama yalnız parfüm varolduğunda,
va­rolan mükemmeldir. Artık bir kaynak yok, onun için
ölemez. Ölümsüzdür. Bir kaynağı olan her şey bir
gün ölür ama artık çi­çek olmadığı için
kaynak da yok. Parfüm yaratılmadığı için ne ölümü
ne de sınırları var. Önünde hiçbir engel yok. Sonsuza
ve ötesine kadar gider.

Özetlersek, beşinci bedende artık aşağı, yukarı, yana
doğru, içeri, dışarı yok. Sorun ego sahibi olmak ya da
olmamak. Ve ego, kurtulması en zor olandır. Beşinci bedene
kadar ego sorun olmaz çünkü buraya kadar başarılanlar egoyu
doyurur. Kimse şizofrenik olmak istemez. Herkes kristalleşmiş
bir kişilik sahibi olmak ister. Bu yüzden her sadhaka, her
arayışçı beşinci bede­ne kadar gelebilir.

Beşinci bedenden sonra hiçbir metot yoktur çünkü her
çeşit metot ego ile ilgilidir. Bir metot kullandığınızda ego
güçlenir. Bu yüzden beşinci bedenden öteye gitmek isteyenler
için bir metot söz konusu olamaz. Metotsuzluk, tekniksizlik söz
konu­sudur.

Beşinciye kadar bir metot kullanabilirsiniz ama ondan sonra bu
imkansızdır çünkü kullanıcı kaybolmuştur. Herhangi
bir şey kullandığınızda kullanıcı güçlenir. Egosu
kristalleşir; kristalin çekirdeği haline gelir. Bu nedenle
beşinci bedende kalanlar son­suz ruhların olduğunu
söylerler. Her ruhu bir atom olarak düşü­nürler. İki
atom bir araya gelemez. Kapıları, pencereleri yoktur;
kendilerinden başka her şeye kapalıdırlar.

Egonun pencereleri yoktur. Leibnitz'in bunun için
kullandı­ğı bir sözcük var: monad. Beşinci bedende
kalanlar (monadlar), penceresiz atomlar haline gelirler. Artık
yalnızsınız, yalnızsınız ve yalnızsınız.

Kuşkusuz bu kristalleşmiş egonun yok edilmesi gerekir.
Me­tot olmaksızın nasıl yok edilecek? Hiçbir yol yokken
onun öte­sine nasıl geçilecek? Ondan nasıl
kaçılır? Kapı yok. Zen rahip­leri kapısız geçitten
söz eder. Artık geçit de yok ama yine onu aşmak gerekiyor.

Öyleyse ne yapmalı? İlk adım: kristalleşme ile
özdeşleşmeyin. Yalnızca bu kapalı "ben" evinin
farkında olun. Yalnızca onun farkında olun -hiçbir şey
yapmayın- ve bir patlama olacak! Kendinizi onun ötesinde
bulacaksınız.

Bir Zen öyküsü vardır. Bir kaz yumurtası bir
şişenin içine konmuş. Kaz yumurtadan çıkıyor ve
büyümeye başlıyor ama şişenin ağzı çok
küçük olduğu için dışarı çıkamıyor. Kazın
bü­yümesi sürüyor ve artık şişenin içinde
yaşayamaz hale geliyor. Şimdi, kazı kurtarmak için
şişeyi kırmak gerekiyor yoksa kaz ölecek. Öğretmenleri
arayışçıya soruyor: "Ne yapmalı? Biz kazı da şişeyi de
kaybetmek istemiyoruz. İkisi de kurtulmalı. Bunu nasıl
yapabiliriz? " Bu beşinci bedenin sorusudur. Çıkış yolu yok ve
kaz büyüyor, kristalleşme tamamlanınca ne yap­malı?

Arayışçı bir odaya kapanıyor ve düşünmeye başlıyor. Ne
yapmalı? Yalnızca iki çözüm görünüyor. Ya
şişe kırılacak ve kaz kurtulacak ya da kaz ölüme terk
edilip şişe kurtulacak. Ara­yışçı uzun uzun
düşünüyor. Aklına bazı çözümler geliyor ama
hiçbirinin uygulanamayacağı nı görüyor. Öğretmeni ona
gitme­sini ve düşünmeyi sürdürmesini söylüyor.

Arayışçı günlerce ve gecelerce düşünüyor ama bir çözüm
bu­lamıyor. En sonunda düşüncenin yok olduğu bir an
geliyor. Ba­ğırarak dışarı çıkıyor, "Eureka! Kaz
dışarı çıktı!" Öğretmeni na­sıl diye bile
sormuyor, çünkü sorunun tümüyle saçma olduğunu
biliyor.

Beşinci bedenden ileri gitmek için insan kristalleşmenin
far­kında olmalı (kaz dışarıda!) Sizin de kendinizi
dışarıda bulaca­ğınız an, "ben"in yok olduğu
andır. Kristalleşme kazanılmış ve kaybedilmiştir.
Beşinci için kristalleşme (merkez, ego) çok önemliydi.
Bir geçit, bir köprü olarak çok gerekliydi. Yoksa
be­şinci beden geçilemezdi. Ama artık ona ihtiyaç
kalmadı.

Dördüncüden geçmeden beşinciye ulaşmayı başaran
insanlar vardır. Pek çok zenginlik edinen bir kişi bir anlamda
kristalleşmiştir. Ama kristalleşme beşinci bedendedir.
Önceki dört beden onunla uyum içinde değilse bu bir
hastalık haline gelir. Mahavir ve Buda da kristalleşmişlerdi
ama onlarınki farklıydı.

Hepimiz egoyu tatmin etme peşindeyiz çünkü içimizin
derin­liklerinde beşinci bedene ulaşma arzusu yatıyor. Ama
kestirme bir yol seçersek, sonunda kayboluruz. En kestirme yol ise
zen­ginlik, güç ve politikadır. Ego tatmin olur ama bu sahte
bir kris­talleşmedir. Benliğiniz tümüyle uyum içinde
değildir. Ayağınız­da bir nasır çıkması ve sonra
kristalleşmesi gibidir. Sahte kris­talleşmedir, anormal bir
büyüme, bir hastalıktır.

Kaz beşinciden çıktı, yani altıncıdasınız.
Beşinciden altıncı­ya giden yol çok gizemlidir.
Beşinciye kadar bilimsel metotlar kullanılabilir; yoga
yararlıdır. Ama ondan sonra bu anlamsız bir şey olur
çünkü yoga bir metodoloji, bilimsel bir tekniktir.

Beşincide Zen çok yararlıdır. Beşinciden altıncıya
gitme me­todudur. Zen Japonya'da gelişti ama başlangıç yeri
Hindis­tan'dır. Kökleri yogaya dayanır. Yoga gelişti ve
Zen oldu.

Zen Batı'da çok tutuluyor çünkü Batılı egosu bir
anlamda kristalleşmiştir. Batılılar dünyanın
efendileridir; her şeyleri var. Ama egoları yanlış yoldan
kristalleşti. İlk dört beden aşılarak oluşmadı. Zen bu
yüzden orada popüler ama yararı olamaz çün­kü
kristalleşme yanlış. Gurdjieff Batı için çok daha
yararlı çün­kü ilk bedenden başlayıp beşinciye
götürüyor. O da beşinciden sonra yardımcı olamıyor.
Onun teknikleri ile doğru kristalleş­meyi
gerçekleştirebilirsin iz.

Zen Batı'da çok moda oldu çünkü kökleri orada değil;
çok uzun bir süreçte Doğu'da geliştirildi. Hatha Yoga ile
başladı ve Buda ile en yüksek noktasına ulaştı. Bu
binlerce ve binlerce yıl boyunca dişi zihnin, alıcı zihnin
alçak gönüllülüğü, pozitif ey­lem yapmak yerine
zihnin her şeye açık tutulması ile oldu. Do­ğu her zaman
dişi oldu. Batı ise erkektir, yani saldırgan ve pozi­tif.
Doğu açık ve alıcıdır. Zen'in Doğu'da işe
yaramasının nede­ni diğer metotların ilk dört beden
ile ilgili olmasıdır. Bu ilk dört Zen'in
fışkırabileceği kökleri oluşturdu.

Günümüzde Japonya'da Zen neredeyse anlamsız hale geldi.
Bunun nedeni Japonya'nın tamamen Batılılaşmasıdır. Bir
za­manlar Japonlar dünyanın en alçak gönüllü
insanlarıydılar. Ar­tık bu alçak
gönüllülükleri bir şovdan ibaret. Öz, çekirdeğin
bir parçası olmaktan çıktı. Böylece Zen Japonya'dan
kalkıp Batı'ya yerleşti. Ne var ki burada tutulmasının
nedeni, egonun sahte kristalleşmesi.

Beşinci bedenden altıncıya kadar Zen son derece
yardımcı­dır. Yalnız o zaman, ne önce ne de daha
sonra. Diğer bedenler açısından tümüyle yararsız,
hatta zararlıdır. İlkokulda üniversite dersleri vermeye
benzer.

Beşinci bedenden önce Zen kullanılırsa satori deneyimi
ya­şanır. Satori sahte samadhi'dir. Dördüncü
(zihinsel) bedende sa­tori içinizde güzellik duygulan ve
dinginlik oluşturur. Daha sa­natsal, estetiğe daha yatkın
olursunuz. Fakat kristalleşmeye yar­dım etmez. Sizi
dördüncü bedenden beşinciye götürmez.

Zen ancak kristalleşme sonrası işe yarar. Kaz şişeden
çıkmış­tır, "nasılı" olmadan. Zen bu noktada
başlar; pek çok başka me­totlar kullanıldıktan sonra.
Bir ressam gözleri kapalı resim yapa­bilir; bu bir oyun gibi
görünür. Bir aktör rol yaparken hiç de rol yapıyor
gibi görünmeyebilir. Ne var ki bunlar uzun yıllar boyu zorlu
çalışmaların sonucudur. Artık aktör son derece
rahattır ama bu rahatlık bir günde kazanılmadı.

Yürürken bunu nasıl yaptığımızı hiç fark etmeyiz.
Birisi bi­ze nasıl yürüdüğümüzü sorsa,
"yürüyorum işte, bunun nasılı yok" deriz. Ama "nasıl"
bebeklikte öğrenilmiştir. Bebeğe yürü­menin metodu
olamayacağını mı öğrettiniz? Ona "haydi yürü!" mü
dediniz? Bu çok saçma olurdu. O bunu anlamazdı.
Krishna­murti bunu yapıyor. Bebek beyinli yetişkinlere,
"Yürüyebilirsin. Haydi yürü!" diyor. İnsanlar onu
dinleyince büyüleniyorlar, çok hoşlarına gidiyor. Çok
kolay! Hiçbir metot olmadan "yürümek". Öyle olsaydı
herkes "yürüyebilirdi" .

Krishnamurti de Batı'da bu yüzden çok popüler oldu. Hatha
yogaya, mantra yoganın, bhakti yoganın, raja yoganın ya da
tantranın ne kadar emek, ne kadar zaman gerektirdiğine ve ne kadar
zor olduğuna bir bakın. Yüzyıllar boyunca, bir sürü
yaşam ve zorlu çabalar... Ama insanlar beklemek istemiyor.
Kestirme bir yol, hızlı bir formül olmalı. Onun için
Krishnamurti onları çekiyor. "Haydi yürü" diyor,
"doğrudan Tanrı'nın içine girecek­sin. Hiçbir metot
yok." Ama metotsuzluk çok zor bir yöntemdir. Rol yapmıyor gibi
rol yapmak, konuşmuyor gibi konuşmak, zahmetsizce yürümek
ancak çok uzun ve zorlu çabalar sonucun­da
başarılabilir.

Çalışma ve çaba gereklidir, başka türlü olmaz. Ama
onların da bir sınırı vardır. Bu sınır beşinci
bedendir. Beşinciden altın­cıya geçişte onlara gerek
yoktur. Yoksa hiçbir yere gidemezsi­niz; kaz asla dışarı
çıkamaz.

Hintli yogilerin sorunu budur. Beşinciyi aşmak onlar için
çok zor çünkü onlar metot bağımlısıdır. Metotlarla
hipnotize olmuş durumdalar. Hep metotlarla çalıştılar.
Beşinciye kadar açık bi­çimde belirlenmiş bilimsel
metotları uygulayarak rahatça yol al­dılar. Çaba
gerekiyordu, onlar da o çabayı gösterebiliyorlardı ! Ne
kadar zor olursa olsun, onlar için sorun değildi. Ama sıra
be­şinciye gelince, metotlar dünyasından metotsuzluk
dünyasına geçmeleri gerekti. O zaman ne yapacaklarını
şaşırdılar. Durdu­lar, yere çöküp oturdular.
Böylece pek çok arayışçı için beşinci son nokta oldu.

Bu yüzden yedi değil, beş bedenden bahsederler. Beşincide
kalanlar bunun sonuncu olduğunu sanıyorlar. Oysa ki bu son
de­ğil, yeni bir başlangıçtır. Artık birey olmaktan
birey olmamaya geçmenin zamanı gelmiştir. Burada Zen ya da onun
gibi zah­metsiz metotlar işe yarayabilir.

Zazen hiçbir şey yapmadan yalnızca oturmak anlamına gelir.
Normal insanın bunu anlaması mümkün değildir. Hiçbir
şey yapmadan oturmak! Bu nasıl olur? Bir Ghandi bunu anlar.
"Te­kerleğimi çevireceğim" dedi, "Bir şeyler yapmalı.
Benim yaptı­ğım eylem de benim duam, benim meditasyonum. " Ona
göre yapmamak yapmaktır. Beşinciden altıncıya giderken
yapmamak eyleminin kendine özgü bir boyutu, bir coşkusu,
kendisi ve ayarlamaları vardır. Daha önce anlaşılamaz.

Altıncıdan yedinciye geçişte metotsuzluk bile yoktur. Metot
beşincide yok olmuştu. Altıncıda ise metotsuzluk yok oldu.
Bir gün kendinizi öylece, yedincide buluverdiniz. Kozmos bile yok
oldu. Var olan yalnızca hiçlik. Kendiliğinden oluşuverir. Bu
oluşum altıncıdan yedinciye geçişe aittir.
Oluşturulmamıştı r, bi­linmeyendir.

Oluşturulmadığı için daha önce olup bitenlerle ilgisi
yoktur; onların devamı değildir. Oluşturulsaydı ortada
bir devamlılık ol­ması gerekirdi o zaman da varlık yok
olamazdı -yedincide bile. Yedinci mutlak yokluktur: Nirvana,
boşluk, varolmamak.

Varolmaktan olmamaya geçişte devamlılığın olması
müm­kün değildir. Oluşturulmayan bir sıçramadır.
Yoksa altıncı be­dene benzerdi. İşte bu yüzden
altıncıdan yedinciye geçişten söz etmek bile mümkün
değildir. O bir devamsızlık olgusudur, bir boşluktur. Bir
şey vardı, şimdi bir şey var. Bu ikisi arasında bir
bağlantı yok. Bir şeyin varolması sona erdi, bir şey
başladı. Bir misafirin bir kapıdan çıkarken diğer bir
kapıdan başka bir misa­firin girmesi gibi bir şey. Birinin
çıkması ile ötekinin girmesi arasında bir bağlantı
yok.

Yedinci beden nihai bedendir çünkü artık oluşturulan,
yara­tılan dünyayı arkada bıraktınız.
Yaratılıştan önce var olan ve yok oluştan sonra da var
olacak olan orijinal kaynağa vardınız. Özetle,
altıncıdan yedinciye metotsuzluk bile yoktur. Hiçbir şey
yardımcı olamaz; her şey engel olabilir. Kozmikten
hiçliğe geçiş bir olgudur; oluşturulmamış,
hazırlanmamış, talep edilme­miştir.

Bu çok ani olur. Yalnız bir şey unutulmamalıdı r:
altıncıya tutunup kalmayın. Bu yedinciye geçmenizi engeller.
Yedinciye geçmenin pozitif bir yolu yoktur ama negatif engeller
olabilir. Bharma'ya, kozmosa takılıp kalabilirsiniz. "Oraya
vardım!" diyebilirsiniz. Yedinciye ulaştıklarını
söyleyenler ulaşmayan­lardı r.

"Biliyorum" diyenler altıncıda kalır. Yalnızca bir Buda
altın­cıyı geçti çünkü "bilmiyorum" dedi. Nihai
soruları yanıtlamayı reddetti. "Hiç kimse bilmiyor" dedi,
"Hiç kimse de bilmedi." Buda anlaşılamadı. "Hayır" dediler,
"Öğretmenlerimiz bildi. Onlar Olan'ın Brahma olduğunu
söylediler." Ama Buda yedin­ci bedenden söz ediyordu.
Hiçbir öğretmen yedinciyi bildiğini söyleyemez çünkü
bunu söylediği anda onu kaybeder. Onu bir kez bilince, onu
bildiğinizi söyleyemezsiniz. Altıncı bedene ka­dar her
şey sembollerle ifade edilebilir ama yedinci için bir sem­bol
mevcut değildir. O yalnızca bir boşluktan ibarettir.

Çin'de tamamen boş bir tapınak var. İçinde hiçbir şey
yok; ne bir resim, ne bir yazı, hiçbir şey. Yalnızca
bomboş duvarlar. Rahip bile tapınağın dışında kalıyor ve
"bir rahip tapınağın için­de olamaz, ancak dışında
durabilir" diyor. O rahibe, tapınağın Tanrısının nerede
olduğunu sorarsanız, "İşte, bakın!" diyor. Gösterdiği
yerde boşluktan başka bir şey yok. Hiç kimse de yok. O,
"Bakın! İşte! Şu anda Burada!" diyor. Ama orada yalnızca
çıplak, boş bir tapınak var.

Objeler ararsanız altıncıdan yedinciye geçemezsiniz. Negatif
hazırlıklar vardır. Negatif bir zihin gerekir. Hiçbir
şeyi arzula­mayan bir zihin. Moksha'yı, kurtuluşu,
Nirvanayı bile, gerçeği bile aramayan bir zihin. Hiçbir
şeyi beklemeyen hatta Tanrı'yı, Brahma'yı bile beklemeyen
bir zihin. Hiçbir istek, arzu ve bek­lenti taşımadan
yalnızca olan. Yalnızca olmak. İşte o zaman ye­dinci ortaya
çıkar... ve kozmos bile artık yok olmuştur.

Yedinciye aşamalarla ulaşırsınız. Fizikselden başlayın
ve eteriğe doğru çalışın. Sonra astral, zihinsel ve
spiritüel. Beşinci­ye kadar çalışabilirsiniz.
Beşinciden sonra yalnızca farkında olun. Orada yapmak
önemini yitirir. Önemli olan bilinçliliktir. Ve en sonunda
altıncıdan yedinciye geçerken bilinçlilik bile önemini
yitirir. Yalnız oluş, olmak vardır. İşte
tohumlarımızın potansiyeli budur. Olabileceğimiz budur.

OSHO

 

 

                                    

                                        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




{ Önceki Sayfa } { Page 19 of 35 } { Sonraki Sayfa }

Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fotoğraf Albümüm

Linkler

DKB
Bilgi Kitabı
Onlar
Osho

Kategoriler


Son Yazılar

Gerçek - maharaj
Enerjinizi canlandırmak ve Dengelemek
Affetmek
Zihin
Hara
Yaradılış -- Edgar Cayce
Ramtha affirmations
17 saniye
Ramtha Nefes Teknigi (Bilinc & Enerji)
Kapalı Zihin
Bilmenin Bilimi
Kozmik bir senfoni . . 3
Kozmik bir senfoni . . 2
Komizk bir senfoni . . 1
Abraham'dan
Aydınlanma çok bireysel bir şarkıdır
Lao Tzu
Rüyaların Psikolojisi
7 Beden
suçluluk
Öfke 2
bağımlılık yaratan bir enerji . . . sorunlarım var
Hatırlatma
Kozmosun Kardeşliği Adına
Mesnevi, cilt 3-4, s. 94
Buda Zorba
Kızgınlığın Psikolojisi-ÖFKE
Esrarengiz Üçüncü Göz İlmi 2
Esrarengiz Üçüncü Göz İlmi 1
Ölümden Dönme Deneyimi
Kaosun muhteşem düzeni Varoluş
osho .. foton kuşağı
Krishnamurti aydınlanması
Osho'nun aydınlandığı AN
Olayın Özü

Arkadaşlarım onursargin

batak oyna