edebiyat


<%Açıklama%>

Ana Sayfa | Profil | Arşiv


Biyografim

Gönderildi - 10:02, 12/1/2006

                                                                SIRRI ER

           

            1961 yılında Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinde doğdu.İlk ve orta öğreniminden sonra  Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü  bitirdi.(1983)

            Hakkari Beytüşşebap Lisesi’nde başladığı öğretmenliğini Ankara Abidinpaşa Lisesi’nde öğretmen ve idareci olarak sürdürdü. 1988 yılından beri Ankara Polis Koleji’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmaktadır.

            1979 yılından beri birçok yayın organında yazı ve hikayeleri yayımlanmıştır.

            1986’dan itibaren “çocuk edebiyatı” ile ilgilenmeye başlamış,bu alanda da eserler vermiştir.

            1994 yılında Esra Film tarafından düzenlenen “roman-hikaye-senaryo” yarışmasın-   da  “Canım Babam” adlı kitabı ile hikaye ödülü kazanmıştır.

            Gençlik dergisi tarafından 1997 yılının en başarılı çocuk edebiyatçısı seçilmiştir.

            1997 yılında Kültür Bakanlığı tarafından “çocuk kitapları yayınları danışma kurulu üyeliğine” seçilmiştir.

            1999 yılında Kervan dergisi tarafından çocuk hikayesi dalında ödüllendirilmiştir.

            Ankara’da yayın yapan bir radyoda kültür sanat programı hazırlayıp sunmuştur.

            2004 yılında “Çocuklara Safahat’tan Hikayeler” kitabı ile Çocuk Edebiyatçıları Birliği tarafından (hikaye dalında) ödüllendirilmiştir.

            Halen yazma çalışmalarını devam ettiren Sırrı Er evli ve üç çocuk babasıdır.

                       

Yayımlanmış eserlerim şunlardır:  

                       

Günümüz Yazarlarından Seçme Hikayeler, Timaş Yayınları, İstanbul (1987)

                        Çıraklık Okulları İçin Türkçe Ders Kitapları, Rehber Yayınları, Ankara (1990)

                        İlkokul (4-5. sınıf) Dilbilgisi  Kitapları, Emel Yayınları, Ankara (1991)

                        Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (4-5. sınıf) Sek Yayınları, Ankara (1994)

                        Canım Babam (Çocuk Hikayeleri), Esra Yayınları, Konya (1996)

                        Gençlik Kültür Ansiklopedisi, Gençlik Yayınları, Ankara (1996)

                        Öykü Yumağı (Çocuk Hikayeleri Antolojisi),Kıvılcım Yay. Ankara (1997)

                        Kırık Kolla Gelen Mutluluk (Çocuk Hikayeleri) , Konya (1998)

                        Efsane (Çocuk Hikayesi),Tutibay Yayınları, Ankara (2000)

                        Suç Ortağı (Çocuk Hikayesi),Tutibay Yayınları, Ankara (2002)

                        Kümesteki Tilki (Çocuk Hikayesi), Tutibay Yayınları, Ankara (2002)

                        Canım Öğretmenim (Çocuk Romanı),Tutibay Yayınları, Ankara (2002)

                        Simitçi ( Çocuk Hikayeleri), Hikmet Yayınları, İstanbul (2003)

                        İbrahim Öğretmen (Çocuk Hikayeleri), Hikmet Yayınları, İstanbul (2003)

                        Çocuklara  Safahat’tan Hikayeler, Akçağ Yayınları, Ankara (2003)

                        Gurbet Kuşu (Çocuk Hikayeleri),Akçağ Yayınları, Ankara (2004)

                        Gerçek Hazine (Çocuk Hikayeleri), Akçağ Yayınları, Ankara (2004)

{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

Şiir: Sen/Sırrı Er

Gönderildi - 09:56, 12/1/2006

       Sen
 
 
Serin sonbahar sabahında
Saçların savrulurken senin
Sahilde sular saçılır
Serin serin
Sanki sularda senin sesin
Susun sular,susun
Sadece sevdiğim söylesin.

Sonbahar sabahında
Sedir soğuk,sümbül sarı
Sofra sensiz,sokak sessiz
Sabahın seherinde
Simitçinin sesi sokağı sarıyor
Sesleniyorum,
Seviniyor simitçi
Serin sonbahar sabahında.

Sen salınan servi,sen sırma saçlı
Sen solmayan sümbülümsün
Söylediğim serenatlar sanadır
Sakın söyleme sırrımızı
Sînende sakla
Seni sormasınlar sokakta
Sahte sarışınlar,suratsız sarhoşlar
Saklan seni sevmeyenlerden
Sevgiler sonuçsuz,sevdalar sahteyse
Sorumluyuz,suçluyuz…

Sen suskun,sen sakin
Sözlerin sımsıcak
Saçılır sîneme
Sağanak sağanak
Senelerce sabrettim
Sanki sahâbe sabrı
Sırlarım sende saklı
Sahildeki su sesi
Saklasın sevgimizi…

 

Sırrı Er


 
 

 
{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

Hikaye: Canım Babam/Sırrı Er

Gönderildi - 09:30, 12/1/2006

             CANIM BABAM

             Hıçkırık sesleriyle uyandım. Uykulu gözlerle etrafa bakındım. Saat sabahın altısıydı. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmur taneleri odamın camına vuruyor ve belirgin bir ses çıkarıyordu. Yatağımdan doğruldum. Kimin ağladığını merak etmiştim. Hemen yan odaya geçtim. Bir de ne göreyim! Babam divana boylu boyunca uzanmış, annem ve iki kız kardeşim babamın başında ağlıyorlar.

            Şeker hastası olan babam birkaç gün önce yemeği çok kaçırmış. Bir gün önce de, yasak olduğu halde dayanamamış ve baklava yemişti. Herhalde şeker komasına girmişti. Baş ucuna geldim. Rengi solmuştu, zor nefes alıyordu. Beni görünce bir el hareketiyle su istedi. Hemen verdim. Sanki boğazına takılıyor gibi içerken epeyce zorlandı.

            Babamı öyle görünce göz yaşlarımı tutamadım. Sıkıntıdan terlemiş olan alnını öptüm:

            − Babacığım, ne oldu sana canım babam?

            Ellerim titriyordu, konuşamıyordum. Annem ve kardeşlerim sürekli ağlıyorlardı. Babam hastaneye gitmek istemiyordu. Annem, komşumuz Osman Amca’yı çağırmamı söyledi. Osman Amca babamın en iyi arkadaşıydı. Evleri hemen yan taraftaydı. Hızla evden çıktım. Dışarıda ince ince yağmur yağıyordu. Gözümden akan yaşlar yağmur tanelerine karışıyordu. Aceleyle kapıyı yumrukladım. Osman Amca ben gelmeden önce uyanmıştı. Namaza kalkmıştı anlaşılan. Beni öyle görünce telaşlandı:

            − Ne oldu evlâdım? diyebildi.

            − Babam çok hasta Osman Amca, hemen bize gidelim...

            − Neyi var? Ne oldu?

            − Şekeri yükselmiş herhalde...

            Hızlı adımlarla eve gittik. Babam hâlâ hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Osman Amca’nın gelmesiyle annem ve kardeşlerim ağlamayı kestiler. Babam hastaneye gitmemekte ısrar ediyordu, fakat Osman Amca onu dinlemedi. Bana dönerek:

            − Taksi durağına git, hemen bir taksi çağır, dedi.

            Taksi durağı beş dakika uzaklıktaydı. Durağa kadar koşarak gittim. Heyecandan elim ayağım titriyordu. Nefes nefese kalmıştım. Bir yandan da kötü şeyler aklıma geliyordu. Ya babama bir şey olursa?..

            Duraktan bir taksiye binerek eve geldik. Taksici üzücü bir durum olduğunu anladı. “Nereye gideceğiz?” dedi. “Hastaneye” dedim. Başka bir şey anlatacak durumda değildim.

            Osman Amca babamı sırtına aldı, taksiye kadar getirdi, arka koltuğa yatırdı. Babam, yattığı yerden bana bakıyordu. Göz yaşlarımı tutamadım. “Seni çok seviyorum babacığım” dedim, yüzünü ve alnını öptüm. Babamın da gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.

            Osman Amca taksinin ön koltuğuna bindi. Kapıyı kapatmasıyla birlikte araba hızla uzaklaştı. Annem, kardeşlerim ve ben öylece kalakaldık. Gözlerimiz yaşlı olarak eve girdik. Bütün samimiyetimizle Allah’a yalvarıyorduk:

            − Babamı koru Allah’ım! Ona yardım et, âcil şifalar ver!

            Babama bir şey olursa ne olurdu hâlimiz? Bunu düşünmek bile istemiyorduk.

            Osman Amca birkaç saat sonra sevinçli haberle döndü: Hastaneye gitmişler. İnsülin ve serum vermişler. Babam komadan çıkmış. Doktor kontrolündeymiş. Durumu iyiymiş. Öğleden sonra kendisini ziyarete gidebilirmişiz. Fakat bu günlerde fazla yorulmaması gerekiyormuş.

            Görüş saati gelmişti. Elimizde çiçeklerle hastanenin dar ve uzun koridorunda ilerliyorduk. Heyecanlıydık. Nasıl olmuştu acaba? Odaya girdiğimizi görünce bize gülümsedi. Onun gülümsemesi içimi rahatlatmıştı. Sırayla elini ve yüzünü öptük. Kolunda serum bağlıydı, halsizdi. Fakat evdeki durumundan çok çok iyiydi. Allah duâlarımızı kabul etmiş, babamızı bize bağışlamıştı.

            Birkaç gün sonra babamı hastaneden çıkardık. Kendisi hızla iyileşti, durumu düzeldi. Onun iyileşmesi bizim mutluluğumuzu kat kat artırmıştı. Babamın sağlık durumuyla yakından ilgilenen Osman Amca’ya güzel bir hediye almaya karar verdik. O günden sonra her akşam yatarken Allah’a dua ediyorum:

            − Allah’ım, babamı bizden ayırma, kimseyi babasız bırakma Allah’ım!

                                                                                                  Sırrı ER

{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

Öykü:Kuşlar da Severmiş:Sırrı Er

Gönderildi - 06:20, 12/1/2006

KUŞLAR  DA  SEVERMİŞ

            Sınıf arkadaşım Ali güvercinlere çok düşkündü. Boş zamanlarında onlarla ilgilenirdi. Bunun nedenini sorduğumda şunları anlatmıştı: Ali’nin dayısı bir gün onlara oturmaya gelmiş. Bakmış ki Ali kendisiyle değil, komşunun güvercinleriyle ilgileniyor, eve gelmek istemiyormuş. Dayısı Ali’yi sevindirmek için onlara bir sonraki gelişinde iki tane güvercin getirmiş. Bu hediye Ali’yi öyle çok sevindirmiş ki, atlamış dayısının kucağına, elini ve yüzünü öpmüş, teşekkür etmiş. O günden beri boş vakitlerinde onlarla uğraşırmış.

            Birgün okuldan çıkınca beni evlerine götürdü, kuşlarını göstermek için. Rengi beyazdı kuşların, ayakları tüylü tüylüydü. Ali’nin dediğine göre bu renkte olanlara sütbeyaz, ayakları tüylü olanlara da paçalı denirmiş. Kuşları görür görmez beğenmiştim. Gerçekten sevimli hayvanlardı, görüntüleri de gayet güzeldi. Benim beğendiğimi anlayan Ali, kuşları hakkında bilgiler veriyordu.

             - İkisi de takla, dedi.

            - O ne demek?

            - Bunlar uçarken geriye takla atarlar. Takla atabilen kuşlar daha değerlidir. Bak şimdi seyret!

            Yerde yem yiyen kuşları eline alıp havaya doğru fırlattı. Gerçekten de kuşlar yere inerken arka arkaya takla atıyorlardı. Benim hoşlandığımı gören Ali bu hareketi birkaç kez tekrarladı. Her defasında aynı güzel taklalar ve yumuşak iniş gerçekleşiyordu.

            Ali’nin kuşları beni de etkilemişti. Eve dönerken içimden “keşke benim de böyle kuşlarım olsa” diyordum. Akşam evde otururken konuyu babama açtım:

            - Baba, bana güvercin alır mısın?

            - Hayrola Ömer, nerden çıktı bu güvercin lafı şimdi?

            - Ali’nin güvercinlerini gördüm bugün. O kadar güzel ki, görsen sen de beğenirsin.

            - Sen de her gördüğüne özeniyorsun oğlum. Güvercinin sırası mı şimdi? Sen onlarla başedemezsin.

            - Alışırım baba. Ali nasıl alışmış...

37                                                                                                                                                     38

            - Dur bakalım, biraz sabırlı ol. Belki ilerde alırız.

            Babamın son sözleri beni umutlandırmıştı. “Kuş falan alamam dememiş, biraz da olsa umut ışığı yakmıştı. Ben de sabırla o günü bekleyecektim.

            Günler su gibi akıp geçiyordu. Ali bir gün okula çok üzgün geldi. Güvercinlerinin öldüğünü söyledi. Sebebini sorduk. Olayın nasıl olduğunu gözleri yaşararak anlattı:

            Evlerinin önünden geçen bir kedi, bahçede gezinen güvercinleri görünce kapıdan girmiş sessizce ve aniden üzerlerine atlamış. Zavallı hayvanların ikisini de öldürmüş. Ali’nin babası pencereden baktığında kedinin kaçtığını görmüş. Koşarak gelmiş ama iş işten geçmiş. Ali’nin annesi ve babası da çok üzülmüşler bu olaya. Bahçeye bir çukur kazmışlar ve gömmüşler. Kuşlar gömülürken Ali kendini tutamamış ve hüngür hüngür ağlamış.

            Ali’nin anlattıkları sınıftaki herkesi üzmüştü. Öğretmenimiz gelince ona da anlattık bu olayı. Öğretmenimiz o derste hayvan sevgisinin öneminden bahsetti. Kendisinin de evde muhabbet kuşu beslediğini söyledi. Ali’nin üzüntüsünü gidermek için çeşitli komiklikler yaptı fakat onu güldürmeyi başaramadı.

            Akşam babama da anlattım Ali’nin ne kadar çok üzüldüğünü.

            - Ben sana demiştim oğlum, güvercin beslemek kolay değildir diye. Madem bahçeye bırakmışlar, yanında bir kişinin bulunması lâzımdı, dedi.

            O gece rüyamda Ali’nin kuşlarını gördüm. Bol bol yem attım, havada takla atışlarını seyrettim.

            Bu olayın üzerinden bir ay geçmişti. Benim ısrarlarıma daha fazla dayanamayan babam, sonunda bana güvercin almayı kabul etmişti. Güvercin alanların ve satanların toplandığı pazar yerine benzer bir meydan varmış. Bir tatil gününde babamla birlikte oraya gittik. Bir erkek bir dişi, beyaz güvercin aldık. Karton kutuya koyarak eve getirdik. O kadar sevinmiştim ki sanki dünyalar benim olmuştu. Birgün sonra okulda Ali’ye söyledim, bana güvercin alındığını. Merak etti, onları bir an önce görmek istiyordu. Okul çıkışında birlikte bize gittik. Kuşları eline aldı, inceledi. Bana bazı tavsiyelerde bulundu.

39                                                                                                                                                     40

            Aradan bir hafta geçmişti. Birgün dayanamadım ve kuşları evimizin önündeki bahçeye çıkardım. Erkek kuşu severken elimden kaçırdım. Karşıdaki apartmanın çatısına kondu. Etrafı seyrediyor, bazen de bize bakıyordu. Birdenbire çatıdan çatıya uçmaya başladı ve gözden kayboldu. Ali’nin tavsiyesini yerine getirmediğime pişman olmuştum. “Kuşları dışarı çıkardığın zaman ayaklarına ip bağla, yoksa kaçırırsın” demişti.

            Dişi kuşu eve bıraktım. Kuşun kaçışına annem de üzülmüştü. “Belki geri gelir” diyerek beni teselli etti. Üzüntülü bir durumda okula gittim. Olanları Ali’ye anlattım. Umutsuzca sordum:

            -Geri gelir mi?

            -Dişi kuş evde mi?

            -Evet.

            -Öyleyse gelir. Güvercinler eşine bağlıdır. Birbirlerini severler.

            -Şaka yapmıyorsun ya.

            -Ciddi söylüyorum. Onlar birbirini terk etmezlermiş.

            Ali’nin bu sözleri biraz da olsa rahatlatmıştı beni. Ali ise bilgiç bilgiç konuşmaya devam ediyordu:

41                                                                                                                                                     42

            -Gelir gelir merak etme!

            O gün derslere veremedim kendimi. Aklım fikrim kaçan güvercindeydi. Okuldan çıkınca hızlı adımlarla evin yolunu tuttum. Kuş geri gelmiş miydi acaba? Ali’nin anlattıkları doğru muydu?

            Evin kapısında annem karşıladı beni. Gözlerinin içi gülüyordu. İnanmakta zorlandığım o cümleyi söyledi:

            - Gözün aydın Ömer, kuş geri geldi!

            Aman Allah’ım! Duyduğum doğru muydu? Pekiştirmek için sordum:

            - Kuş geri mi geldi?

            - Geldi diyorum ya. İnanmazsan gir içeriye bak.

            İçeriye girince onu gördüm. Gösterişli boynunu dikmiş, kırıta kırıta eşinin etrafında dolanıyordu.

            Akşam babam gelince ona da anlattık olanları. O da inanmakta zorlandı. İkide bir “hayret” diyordu.

            Annemin anlattığına göre, kaçan kuş evimizin üzerinde bir hayli uçtuktan sonra gelmiş, bahçemize konmuş. Annem de evin kapısını açmış ve saklandığı yerden kuşu izlemeye başlamış. Kuş önce etrafı iyice gözden geçirmiş. Bakmış ki bir tehlike yok, yürüyerek gelmiş ve açık olan kapıdan içeriye girmiş.

41                                                                                                                                                     42

            Babam hayret etmekte haklıydı. Gerçekten şaşılacak bir olaydı bu. Bravo Ali’ye. Kuşlardan iyi anlıyordu. Söyledikleri doğru çıkmıştı. Bu olaydan sonra anladım ki kuşlar da severmiş.

Sırrı Er

 

{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

Üzeyir Gündüz İle ...:Sırrı Er

Gönderildi - 06:09, 12/1/2006

ÜZEYİR GÜNDÜZ İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÜZERİNE...

Konuşma: Sırrı ER

“Asıl marifet, çocukça süsleri bulup çıkartmaktır.”

            - Sayın Gündüz, siz yıllardan beri çocuk edebiyatı ile uğraşıyorsunuz. Çocuklar için yazmaktaki amacınız nedir?

            - Sorunuzun asıl cevabına geçmeden önce çocuk edebiyatından ne anladığımı belirtmem gerek. Çocuk edebiyatı denilince benim aklıma üç ayrı yazı çeşidi geliyor. Birincisi, bizzat çocuklar tarafından kaleme alınan yazılar ki bunlar, öğretmen teşvikiyle, kompozisyon kurallarını veya şiir tekniğini öğretmek amacı taşır. Bu yazıların belirli bir muhatabı veya bilinçli bir mesajı yoktur. Henüz öğrenme çağındaki küçükler tarafından kaleme alındığından edebî de sayılmazlar.

            İkinci yazı çeşidi ise çocuğu konu alan metinlerdir. Çocuğun fizikî ve ruhî yapısı hakkında didaktik bilgiler veren, çocukların özel problemleri ve davranışlarıyla ilgili tahliller yaparak ana-babalara ve eğitimcilere ışık tutmak amacı taşıyan yazılar bu türdendir. Burada çocuk sadece bir konudur, yazıların muhatabı değildir. Yani, çocuğun ilgi alanına girmez. Zaten bilimsel bir muhteva taşıyan böylesi yazıları, sırf çocuğu konu alıyor diye çocuk edebiyatı ürünü saymak mümkün değildir.

            Benim asıl üzerinde durmak istediğim ve çocuk edebiyatı diyebileceğim tür ise, bunlardan tamamen farklıdır. Bu türün asıl muhatabı çocuklardır. Böylesi yazılarda çocuğa belirli bir mesaj verilmek istenir. Çocuk bunu ayan-beyan fark etmese bile şuur altına yerleştirir. Vermek istediği mesajı allayıp pullamak, çocuğun ilgisini çekecek hale getirmek, yazarın sanatçı gücünü ortaya koyar. Edebî oluşu da buradan ileri gelir. Çocuk edebiyatıyla uğraşanların asıl marifeti, çocukça süsleri bulup çıkartmaktır. Eğer vermek istediğimiz mesajı süsleme becerisini gösteremezsek dışı şekerlenmemiş acı bir hapı çocuğa yutturabilmek kadar zorluk çekeriz. Öğrenciler; zoraki ders dinlemek, yazılı olmak, not almak, gibi şeylere bıkkınlık veren bir hadise olarak bakıyorlar.

            Buna rağmen, aynı konuları bir masalın, bir hikâyenin, bir romanın veya bir şiirin çocukça bezenmiş satırları arasında daha severek okuyorlar. Çocuk ruhuna en ağır gelen konuları bile çocukça işlenen bir edebiyat yoluyla onlara kabullendirebiliriz. Çocuklar için yazmaktaki amacımın ne olduğu gün ışığına çıktı sanıyorum. Kısaca, sınıflarda vermek istediklerimizi çocukça hazırlanmış estetik kılıflar içinde vermek istiyoruz.

            - Son yıllarda çocuk edebiyatı konusunda önemli gelişmeler gözlendi. Sizce bu çalışmalar yeterli mi? Yeterli değilse başka neler yapılmalıdır?

            - Bugün Türkiye’de on yedi milyon çocuk olduğu söyleniyor. Şimdi biz, amacımıza uygun ideal bir çocuk yayıncılığını bir yana bırakalım. Meseleye sadece rakamsal açıdan baksak bile, bugünkü yayıncılıkla on yedi milyon çocuğun dörtte birine ulaşabildiğimizi sanmıyorum. Kendilerine ulaşabildiğimiz çocuklar da amaca uygun bir çocuk yayını takip edemiyorlar. Çocuk dergilerinin büyük çoğunluğu günlük gazetelerin veya bankaların denetiminde çıkıyor. Hadi çıksın diyelim. Ya muhteva? İncir çekirdeğini dolduracak bir mesajı yok. Öz kültürümüze yabancı, Batıdan tornistan edilmiş bir yığın çizgi roman. Buna rağmen sizin de belirttiğiniz gibi, son yıllarda çocuk yayıncılığı konusunda önemli gelişmeler oldu. Hem de öz kültürümüze yönelik çalışmalar. Hatta, çocuk yayıncılığını başlı başına bir amaç edinen yayıncılarımız oldu. Bu çalışmalar, artık ülkemizde de çocukların ciddiye alınması gereken varlıklar olduğunu gösteriyor.

            Evet, bu ciddi ve samimi çalışmalar bizi sevindiriyor. Ancak, üzüldüğümüz nokta, bütün yurt çocuklarına ulaşamayışımız. Bunun da tek nedeni var, çocuk kitaplarının pahalıya mal oluşu. Halbuki çocuk, cebindeki harçlığıyla bir kitap alabilmeli. Kitabın fiyatı bir şişe gazozun fiyatını geçmemeli. Bu nasıl olacak? Ben ekonomist değilim, fakat idealist olmak zorundayım. Madem ki çocuklarımız bizim geleceğimizin teminatıdır, o halde devlet, çocuk yayıncılığını başlı başına bir politika olarak ele almalıdır. Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları hem dış görünümü, cazibesi, hem de içeriği bakımından kaliteli çocuk kitapları yayınlamalı. Aynı zamanda bu kitapların fiyatları ucuz olmalı. Gerekirse köy çocuklarına ücretsiz dağıtılmalı. Kısacası, çocuğun ucuz kitap temin edebilmesine fırsat tanınmalıdır.

            - Yazdığınız çocuk hikâyelerinde genellikle anı türü ağırlık basıyor. Bunda çocukluk anılarınızın bir payı var mı?

            - Elbette var. Gerçi bana ait olmayan şeyleri de başımdan geçmiş gibi anlattığım hikâyeler olmuştur. Ben bunu bilerek ve isteyerek yapıyorum. Çünkü Ömer Seyfettin’in birinci şahıs ağzından anlatılan çocukluk hatıraları beni daha çok etkilemiştir. Böyle bir anlatımda insan, kendisini çocuğun yerine daha rahat koyabiliyor. Duygulanıyor, çocukça düşünebiliyor. Böylece çocuğa sunmak istediklerinizi daha inandırıcı şekilde verebiliyorsunuz.

            - Peki, bir hikâyeyi yazmadan önce ne gibi ön çalışmalar yaparsınız?

            - Konularımı genellikle günlük hayattan seçerim. Geçmişe ait bir olay bile olsa onu henüz yaşayan birine anlattırmayı tercih ederim. Böylece çocuktaki merak duygusunu harekete geçirir, sorular sordururum. Acaba bugün nasıl bir hikâye yazsam diye oturup düşünmem. Küçük bir defterim var. Çarşıda, sokakta, okulda gördüğüm ilginç olayları hemen oraya kaydederim. Sırası gelince geçerim makinemin başına, müsvedde yapmaya bile gerek duymadan önceden tespit ettiğim çocuksu unsurları da arasına serpiştirerek hikâyeyi bitiririm.

            - Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz efendim.

            - Gösterdiğiniz ilgiden dolayı ben de size teşekkür ediyorum

Türkiye Yazarlar Birliği, Kültür Sanat Yıllığı,2001-2004, Ankara 2004,sh.348.


{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

Yeni Öğretim Yılına Girerken:Sırrı Er

Gönderildi - 06:05, 12/1/2006

 

ÖğRETİM YILINA GİRERKEN

Sırrı ER

Yaşadığımız toplumda önemli bir yer tutan ve birçoğumuzu yakından ilgilendiren eğitim ve öğretim maratonu yeniden başlıyor. Öğrenciler, öğretmenler ve veliler, yeni beklentilerle ve taze ümitlerle öğretim yılına girecek, görevlerini yerine getirmeye çalışacaklar.

Bir öğretim yılına daha girerken veliler yeni masraflara göğüs germek için hazırlanıyorlar. “Çocuğumuz okusun, gönlü kırılmasın.” diyerek okul için gerekli ihtiyaçlar alınacak. Aile bütçesi altüst olsa bile çocuğa hissettirilmeyecek, birçok fedakârlık yapılarak gelir-gider arasında denge kurmaya çalışılacak. Gün geçtikçe artan kitap, defter, kırtasiye fiyatları, hesapta olmayan sürpriz harcamalar, geliri sınırlı olan aileleri zor durumda bırakmaktadır. Aile bütçesi anormal bir seyir takip etmektedir. Çocukları için birçok zorluğa göğüs geren anne ve babalar, -haklı olarak- emeklerinin karşılığını görmek istiyorlar, onlardan başarı bekliyorlar. Fakat bazen evdeki hesap çarşıya uymuyor, öğrencilerin bir bölümü başarısız oluyor, birçok sebepten dolayı.

Eğitim ve öğretim çalışmaları, öyle geniş kapsamlı bir olgudur ki, birçok konuyla (yakın veya uzak) bağlantısı vardır. Belirlenen amaca ulaşmak için çeşitli araçlardan faydalanarak kaliteyi ve başarıyı engelleyen etkenler vardır. Bu engeller, toplumun ve ailenin yapısına, mevcut imkânlarına veya kişilerin psikolojik durumlarına göre değişebilir.

Öğrenci ailesinin maddî durumu ve satın alma gücü, okullarda başarıyı etkileyen bir faktördür. En azından; öğrencinin özel bir dershaneye devam etmesi, başarı durumunda olumlu bir değişiklik meydana getirmektedir. Özel dershanelere bir “güvence” gözüyle bakılıyor. Bu durum da, dershane sahiplerini fazlasıyla memnun ediyor.

Mevcut eğitim ve öğretim sisteminin gereği olarak aşamalı bir şekilde sınavdan sınava koşan öğrenciler, kendilerini zor yarışlar içinde buluyorlar. Kazanmak arzusu ve kaybetmek korkusu içinde bocalayan öğrenciler küçük yaştan itibaren dershanelerle ve test kitaplarıyla haşır-neşir oluyorlar. Tatil günlerinde çocuk bahçesi yerine dershanelere giden çocukları görünce birçok duygu uyanır içimde. Çocuklarımızı daha ilkokul sıralarında iken gelecek kaygısıyla şartlandırıyor, onlardan yaşlarının üzerinde gayret ve olgunluk bekliyoruz. Onları, küçük yaşta başını kitaptan kaldırmayan küçük bilginler haline getirmek istiyoruz. Çocukluğunu yaşayamadan hayatın gerçekleriyle baş başa kalıyorlar sevimli küçükler.

Geliri sınırlı, imkânları az olan ailelerin çocukları kendi gayretleriyle başarıya ulaşmak zorundadırlar. Zorlukları yene yene amaca ulaşmak, başarılı olmak zordur; fakat çok daha güzeldir. Eğer öğrencinin iradesi zayıfsa daha işin başında karamsar duygulara kapılmakta, işi sıkı tutmamakta, derslerine gereken ilgiyi göstermemektedir. Özel dershanelere gidememekte; ancak reklamlarını görebilmektedir o kuruluşların.

Öğretmenler, bu öğretim yılında da, -kapasiteleri dahilinde- öğrencilerine faydalı olmak ve yeni bilgiler öğretebilmek için çaba harcayacaklar, birçok fedakârlık sergileyeceklerdir.

Öğretmen-öğrenci-veli arasında uyumlu bir bağlantı kurulduğu taktirde, eğitim ve öğretimde başarı oranı daha çok yükselecektir. Eğer bu üçlüden her biri görevini aksatmadan yerine getirirse, öğrencinin okulda başarısız olması için hiçbir sebep yoktur.

“Zahmet olmadan rahmet olmaz” inancıyla, mutlu sonlara varabilmek için çok çalışmak gereklidir. Zorlukları yenmek gereklidir. Biliyoruz ki; ancak, ellerini dikenlerden sakınmayanlar güzel güllere ulaşabilirler.


{ 0 Yorum } { yorum yap } { Link }

bedava chat sohbet batak okey tavla